Talak Suresi - Kuran - 065Talak - 13. Sayfa
|
Surenin İsmi: |
|
Önceki Sureyle İlişkisi: |
|
Surenin Muhtevası: |
|
Talâk Ve İddet Hükümleri Takva Ve Tevekkülün Semeresi: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Yaşı Büyük Veya Küçük Olduğu İçin Hayız Görmeyen Kadının İddeti: |
|
İrab: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi |
|
Ayetler Arası İlîşki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
İddet Bekleyen Kadının Mesken, Nafaka Ve Çocuk Emzirme Ücretine Dair Hükümler: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
İsyan Edenleri Tehdit, İtaat Edenlere Mükafat Vaadi Ve Allah'ın Kudretini Hatırlatma: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
TALAK SURESİ
Surenin İsmi:
Bu surede talâk (boşama/boşanma) ve iddet hükümleri beyan edildiği ve "Ey peygamber, kadınları boşadığınız zaman onları iddet vakitlerinde boşayın." ayetiyle başladığı için "Talâk suresi" adını almıştır. [1]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Bu surenin önceki sure ile ilişkisi şu iki yöndendir:
1- Teğabün suresinin sonlarında "Eşlerinizden ve evlâtlarınızdan sizin için düşman olanlar vardır." denilmişti. Eşlerin düşmanlığı talâka, evlâtların düşmanlığı da katı davranışlara ve nafakalarını kesmeye sebep olabileceğinden, bunu, içinde talâk hükümleri, çocukların ve boşanan eşlerin nafakasına dair hükümler bulunan bir sure takip etti.
2- Allah Tealâ Teğabün suresinin sonunda "gaybı ile" sözüyle ilminin kemâline işaret etmişti. Bu surenin sonunda da kadınların maslahatına ve talâklarına ait hükümler hakkındaki ilminin kemâline işaret etmiştir. Sanki Allah Tealâ o külli ilmi, buradaki cüz'iyyat ile beyan etmektedir. [2]
Surenin Muhtevası:
Medine de inen bu sure, gerek mevcut ailenin gerekse ayrıldıktan sonra eşlerin halini tanzim eden hükümleri açıklamaktadır. Bu sure, sünnî talâkın -ki peşinden iddetin başlayabileceği talâktır- hükümlerini beyanla söze başlamış, iddet hükümlerini, vakitlerinin nasıl sayılacağını ve iddetin bitişini ve Allah'ın murakabesinin unutulmaması lâzım geldiğini ifade ederek devam etmiştir. Bundan sonra kocalara, hanımlarını ya iyilikle nikâhta tutmalarını veya iyilikle onlardan ayrılmalarını emretmiş, gerek ailevi gerekse diğer münasebetlerinde takva üzere bulunmalarını, Allah'a tevekkül etmelerini emir ve tavsiye buyurmuştur.
Sonra hastalık veya yaşlılık sebebiyle hayızdan kesilmiş veya henüz yaşı küçük olduğu için hayız görmeye başlamamış olan kadınların iddet hükümlerini beyan etmiştir ki, her ikisinin iddet müddeti de aynıdır yani üç aydır. Ardından hamile kadının iddetini beyan etmiştir ki onun iddeti doğumla biter.
Bu hükümler, iddet esnasında nafaka ve mesken meselesinin, süt emziren anneye buna mukabil ücret verilmesi hükmünün, fakire ve zengine göre nafaka miktarının açıklanmasını gerektirdi. Bunlar beyan edilirken, taraflar zulümden kaçınsın, Allah'ın sınırlarını geçmesinler diye bu arada takva emri zikredildi.
Surenin son kısımlarında şu hususlar da dile getirilmiştir:
Yukarıda açıklanan hükümlere muhalif davranılmaması ve Allah'ın sınırlarının çiğnenilmemesi hususunda ikaz etmiş, aksi halde isyankâr ümmetlerin başına gelen cezaların benzerinin onların da başına gelebileceğini bildirerek tehdit etmiştir. Takva emri tekrar edilmiş, Rasulullah'ın (s.a.) asıl vazifesinin insanları karanlıklardan nura çıkarmak için onlara Allah'ın ayetlerini okumak olduğu hatırlatılmış, iman ve amel-i salihin karşılığı açıklanmıştır. Sonra Allah'ın yüce kudretine ve geniş ilmine delâlet eden kati deliller zikredilmiştir ki, bunlar yedi kat yerleri ve gökleri yaratması ve bunlar arasında vahyinin, emrinin ve hükmünün inip durmasıdır. [3]
Talâk Ve İddet Hükümleri Takva Ve Tevekkülün Semeresi:
1- Ey peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetlerine doğru boşa-yın ve o iddeti sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasmlar. Ancak açık bir kötülük yapmaları (hali) müstesna. Bunlar Allah'ın hudududur. Kim Allah'ın hududunu geçerse muhakkak kendine zulmetmiş olur. Bilmezsin, belki Allah bundan sonra bir durum ortaya çıkanverir.
2- Sonra müddetlerini doldurdukla- zaman ya güzellikle onları tutun ve aniret gününe iman edene öğüt verilir. Kim Allah'tan korkarsa, O, onun için bir çıkış yolu yaratır.
3- Ona hesap etmediği bir cihetten de rızık verir. Kim Allah'a güvenirse, O ona yeter. Şüphesiz Allah hükmünü yerine getirendir. Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü koymuştur.
Belagat:
"Bunlar Allah'ın hudududur. Kim Allah'ın hududunu..." cümlelerinden ikincisinde "kim onu..." diyerek zamir kullanmayıp lafzı aynen tekrar etmesi tehdit ifade eder.
"Bilmezsin belki Allah..." cümlesinde, öncesine bakılırsa "bilmez" şeklinde gelmeliydi. Ancak meselenin fazlaca önemsenmesi için kalıp üçüncü şahıstan ikinci şahsa çevrilmiştir.
"...ya onları tutun veya onlardan ayrılın..." cümlesinde "tutun ayrılın" fiilleri arasında tezat vardır. [4]
Kelime ve İbareler:
"Ey peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetlerine doğru" yani iddete başlamaya müsait oldukları vakitte "boşayın." Bu boşama kadın temizlendiğinde ve münasebette bulunmadan yapılacak boşamadır. Bu ayette hitap özellikle peygambere yapılmıştır, fakat maksat müslümanların ta-mamınadır. Çünkü peygamber müslümanların önderidir. Dolayısıyla ona hitap tüm müslümanlara hitaptır. Bu sebepten hüküm umumidir. "Boşadığınız zaman" sözü "boşamak istediğiniz zaman" anlamındadır. Nitekim bir ayet-i kerimede "Kur'an okuduğunuz zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığının" (Nahl, 16/98) denilmiş ve bu "Kur'an okumak istediğiniz zaman" şeklinde açıklanmıştır, "ve o iddeti sayın", iyi hesap edin ve üç kur'a tamamlayın.
"Rabbiniz Allah'tan korkun" emir ve yasaklarında O'na itaat edin, iddeti uzatarak hanımlara zarar vermekten sakının. Boşadığınızda, iddetleri bitinceye kadar "onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar" iddetleri bitene kadar evlerinden çıkmaları caiz değildir. "Ancak" zina yapmaları, kocasına veya ailesine karşı şirretlik yapmaları veya iddeti bitmeden dışarı çıkmaya kalkışmaları gibi "açık bir kötülük yapmaları müstesna..." Bu takdirde zina cezası tatbik etmek veya dilinden kurtulmak için evden çıkartılırlar.
"Bunlar Allah'ın hududur" hükümleri ve kanunlarıdır. "Kim Allah'ın hududunu geçerse muhakkak kendine zulmetmiş" cezaya maruz bırakarak kendine zarar vermiş "olur." Ey insan veya ey peygamber veya ey hanımını boşayan, "bilmezsin belki Allah bundan sonra" pişman olma veya boşadığı-nı geri alma gibi "bir durum ortaya çıkarıverir."
"Sonra müddetlerini doldurdukları" yani iddetin sonuna yaklaştıkları "zaman ya güzellikle onları tutun" geri alın ve iyi davranın "veya" iddetleri-ni uzatmak için tekrar tekrar alıp boşayarak zarar vermeden ve haklarını vererek "güzellikle onlardan ayrılın, içinizden adalet sahibi iki kişi de şahit tutun." Bunu şahitlerin huzurunda yapmak vacip değildir. Bir anlaşmazlığa sebep olmamak ve dedikoduyu kesmek için menduptur. Boşarken veya dönüşü olan boşamada geri alırken, bunun şahitler huzurunda yapılması mecbur olmamakla beraber tavsiye edilmektedir.
"Bu şahitliği de Allah için eda edin" yani sizin şahitliğinize ihtiyaç olduğu zaman, şahitlik yaptığınız kişinin ne lehinde ne de aleyhinde bir değişiklik yapmadan sadece Allah rızası için gelin eda edin. "İşte bununla" yani ayette geçenlerle veya özellikle şahitliği yerine getirmek için yapılan teşvikle "Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir." Özellikle "iman edenlere" denilmesi ancak onlara nasihat fayda vereceği içindir. "Kim Allah'tan korkarsa, O, onun için" dünya ve ahiret sıkıntılarından "bir çıkış yolu yaratır. Ona hesap etmediği bir cihetten de rızık verir. Kim" işlerini O'na havale ederek "Allah'a güvenirse O ona yeter. Şüphesiz Allah hükmünü yerine getirendir" varlıklar hakkında dilediğini uygulayandır. "Şüphesiz Allah her şey için" yani her rahatlık ve sıkıntı için "bir ölçü koymuştur." [5]
Nüzul Sebebi:
"Ey peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddetlerine doğru boşayın ve o iddeti sayın." ayetinin (1. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Ebi Hatem, İbni Cerir ve İbni Münzir'in rivayetlerine göre Enes şöyle dedi: Ra-sulullah (s.a.) Hafsa'yı boşadı. Hafsa babasının evine gitti. Bunun üzerine "Ey peygamber! Kadınları boşadığınız zaman..." ayeti nazil oldu. Rasulul-lah'a denildi ki: "Onu geri al, zira o çok oruç tutan çok namaz kılan bir hanımdır, o cennette senin hanımlarından ve eşlerinden birisi olacaktır."
Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve Darakutni'nin rivayetlerine göre Abdullah b. Ömer hayız halindeki hanımını boşadı. Ömer (r.a.) bunu Rasulullah'a (s.a.) anlattı. Rasulullah kızdı. Sonra "Söyleyin hanımını geri alsın, kadın bu hayızdan temizlenip, sonra hayız görüp sonra temizleninceye kadar onu tutsun, sonra boşamak isterse temiz halinde dokunmadan boşasın. İşte Allah'ın emrettiği iddet budur." Müslim'in rivayetinde de ifade: "İşte kadınların boşanmasında Allah'ın emrettiği iddet budur." şeklindedir. Darakutni'nin rivayeti de şöyledir: "Hanımını geri alsın, esnasında talâk verdiği hayızdan başka tam bir hayız müddeti geçinceye kadar yanında tutsun. Daha sonra boşaması gerekirse hayızdan temizlendiği sırada ona dokunmadan boşasın." İşte "Ey peygamber, kadınları boşadığınız zaman iddetlerine doğru boşayın" ayetinde Allah'ın emrettiği "iddetine doğru boşama" budur.
"Sonra müddetlerini doldurdukları zaman..." ayetinin (2. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Hakim'in rivayetine göre Cabir şöyle dedi: Bu ayet Eşca kabilesinden fakir, ama kalabalık bir aileye sahip bir adam hakkında nazil oldu. Bu kişi Rasulullah'a gelip yardım istedi. Rasulullah (s.a.) ona: "Allah'tan kork, sabret" dedi. Çok geçmedi, o adamın oğullarından biri bir davar sürüsü getirdi ki daha önce düşman bu sürüyü gasbetmişti. Rasulullah (s.a.): "Al bunları işte!" buyurdular. Ayet-i kerime bunun üzerine inmiştir. Zehebi: "Bu hadis münkerdir, ancak başka şahidi vardır." demiştir.
İbni Merdüveyh ve Hatib'in rivayetlerine göre İbni Abbas şöyle demiştir: Eşca kabilesinden Avf b. Malik Rasulullah'a gelip: 'Ta Rasulallah! Oğlumu düşman esir aldı, annesi feryadu figan ediyor, bana ne emredersiniz" dedi. Rasulullah (s.a.) sana ve hanımına "La havle velâ kuvvete illa billah"ı çokça söylemenizi emrederim." dedi. Kadın "Bu emrettiğin şey ne güzel!" dedi. Bu tesbihatı çok çok söylemeye başladılar. Düşman bir ara oğullarını unuttu, o da davan sürdü babasına getirdi. Bunun üzerine "Kim Allah'tan korkarsa..." ayeti nazil oldu. [6]
Açıklaması:
"Ey peygamber! Kadınları boşadığınız zaman iddetlerine doğru boşa-yın." Yani ey peygamber ve ona iman edenler! Hanımları boşamaya karar verdiğiniz zaman onları iddetlerine başlamaya müsait oldukları bir zamanda boşayın. Bu, yukarıda geçen İbni Ömer hadisinde de açıkça ifade edildiği gibi temiz hallerinde ve temasta bulunmadan boşamadır. Hayız halinde boşama nehyedilmiştir.
Burada "Ey peygamber" diye sadece Rasulullah'a (s.a.) nida edilmiştir. Ancak hüküm hem Rasulullah (s.a.)'a hem de ümmetine hitap etmektedir. Sırf Rasulullah'a nida edilmesi onun yüce makamını göstermek ve ona saygı ifade etmek içindir. Nitekim halk arasında da bu üslûp kullanılır. Kavmin reisine ve ordu kumandanına: "Ey filan, şöyle şöyle yap." denilir. Maksat kavim içinde reisin mevkiini göstermek ve bu emirden kumandanın sorumlu olduğunu ifade etmek içindir.
Bu ayet-i kerime hayız halinde boşamanın haram olduğuna delildir. Fukaha sünnî, bid'î, bir de ne sünnî ne de bid'î olmayan şeklinde üç çeşit talâktan bahsetmişlerdir.[7] Sünnî talâk, temiz halinde münasebette bulunmadan veya hamileliği esnasında verilen talâktır. Bid'at sayılan talâk ise hayız esnasında veya temiz halinde fakat münasebette bulunduktan sonra verilen talâktır. Bid'at olması hamile kalmış olması ihtimalinden dolayıdır. Zira bu durumda kadının iddetini doldurmak için bekleyeceği müddet uzamaktadır ki bu şekilde kadına zarar vermek haramdır. Hayız halindeki boşanmada da iddet bitimi uzayacaktır. Çünkü içinde boşadığı hayız günlerinin kalanı, ayetteki "kur"un manası "temizliktir" diyenlere göre iddetten sayılmaz. Aynı şekilde "Kur"un manası "hayızdır" diyenlere göre de esnasında boşadığı bu hayzmdan sonra gelen temiz günleri de iddetten sayılmaz, dolayısıyla iddeti uzar. Zira mutlaka eksiksiz üç hayız müddeti geçirmelidir.
Fukaha bu haramlığa nifas halinde boşanmayı da katmışlardır.
Kadını temiz halinde temasta bulunduktan sonra boşamanın haram ve bid'at olduğunu sünnet açıklamıştır, zira belki hanım hamile kalmıştır, bu sebeple adam boşadığına pişman olabilir.
Ancak kadın tarafından teklif edilen bir mal mukabilinde (hul') hayız halinde onu boşamak, fakihlerin çoğuna göre haram değildir. Çünkü onun mal teklif etmesinden, bu nikâhtan çabuk kurtulmak istediği ve müddetin uzamasına razı olduğu anlaşılmaktadır. Ayet-i kerimede Allah Tealâ "Kadının verdiği bedel konusunda onlara vebal yoktur." (Bakara, 2/229) buyurmuştur. Rasulullah (s.a.) da bir mal karşılığı boşama konusunda Sabit b. Kayşa izin verirken hanımının hayız halinde olup olmadığını sormamıştır.
Ne sünnî ne de bid'î olmayan talâka gelince bu, henüz hayız çağına gelmemiş olan veya ileri yaşta olduğu için hayızdan kesilmiş olan veya hayız görme çağındaki bir hanımı nikâh akdinden sonra fakat zifaftan önce boşamaktır.
Dine en uygun boşamanın sadece bir talâk verilerek yapılan boşama olduğunda ittifak vardır. İmam Malik'e göre, ister ayrı ayrı ister bir anda olsun üç talâk mekruhtur. Hanefilere göre bir temizlikte birden fazlası mekruhtur.
İmam Şafii "el-kur'ü" kelimesinin temizlik manasına geldiğine "onları iddetlerine doğru boşayın" ayetini delil göstermiştir. Zira buradaki "lam" harfi "vakit" lamıdır. Buna göre ayetin manası: "Onları iddet beklemeye müsait oldukları zamanda boşayın." demek olur ki o da ancak temiz oldukları günlerdir. Yukarıda geçen İbni Ömer hadisi de bunu teyid etmektedir ki orada Rasulullah (s.a.) Allah'ın, kadınların iddetlerine doğru boşanmasını emrettiği, o iddetin de hayızdan sonra gelen temizlik zamanı olduğunu beyan etmiştir. Şayet "el-kur'ü" kelimesi "hayız" demek olsaydı o kişi hanımını iddetinde değil iddetinden önce boşamış olurdu ki bu, iddetin boşanan kadın aleyhine uzamasına sebep olurdu.
Hanefiler ve Hanbeliler ise "iddetlerine doğru" ayetini "iddetleri içinde değil, iddetleri öncesi boşayın" demektir, şeklinde anlamışlardır. Çünkü iddetin sebebi olan talâkın, iddet içinde vaki olması mümkün değildir. İddet öncesi de ancak hayızdır, temizlik değildir.
Ancak bilinen odur ki "lam" zaman ifade eden bir kelimenin başına gelirse o vakti tayin ve tespit etmiş olur. Buna göre ayetin manası: Onları hemen talâkın akabinde iddete başlamaya müsait oldukları vakitte boşayın şeklinde olur.
Sonra Allah Tealâ iddetin dikkatli hesap edilip zamanının iyi sayılmasını emrederek şöyle buyurdu:
"...ve o iddeti sayın" yani iddetin tam eksiksiz üç kur* olması için onu iyi tespit edin, ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini iyi bilin. Bu emrin muhatabı kocalardır. Kocanın hanımına dönmesi ve bu dönüşe şahit tutması, hanımın nafakası ve barınması, iddeti dolmadan evinden dışarı çıkmaması gibi iddete bağlı hükümlerin gerçekleşmesi için iddetin iyi hesap edilmesi vaciptir.
"Rabbiniz olan Allah'tan korkun." Size emrettiği hususlarda ona isyan etmeyin, iddetin uzamasına sebep olarak onlara zarar vermeyin.
"Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar." Yani boşanan kadınları iddet boyunca evlerinden çıkarmayın, iddet müddetince bannma hakkı, her iddet bekleyen kadının, koca üzerine vacip olan bir hakkıdır. Kocanın onu çıkarma hakkı yoktur, hanımın da çıkması caiz olmaz. Kocanın hakkına riayet olmak üzere iddet halindeki eşlerin zaruri haller dışında iddet bekledikleri evlerden çıkmaları caiz değildir. Gece veya gündüz zaruret olmadan çıkarsa bu çıkış haram olur.
Bu ayet, iddet bekleyen eşler için iddette oldukları müddetçe barınmasının koca üzerine vacip olduğuna delildir. Çünkü "evlerinden" diyerek, evi onlara izafe etmiştir. Ev kocalarının olduğu halde bu izafeti yapması -sanki ev onların mülkü imiş gibi orada oturma hakkına sahip olduklarını beyan etmek suretiyle- çıkmaları ve çıkarılmaları hakkındaki nehyi tekit içindir.
Hanefi'lerde sahih olan görüşe göre, iddet bekleyen kadının bulunduğu evden ayrılmaması dinin hakkıdır, koca bunu düşürmez. Zira "onları çıkarmayın" ayet-i kerimesi mantuku (düz anlamı) ile onların evden çıkarılmasının haram olduğuna delâlet ettiği gibi, işaretiyle de çıkmalarına izin verilmesinin haram olduğuna delâlet eder, çünkü harama izin vermek de haramdır.
Şafiilere göre iddet bekleyen hanımın evinden ayrılıp ayrılmaması tamamen eşlerin hakkıdır. Buna göre taşınmaya karar verirlerse taşınması caizdir, çünkü bu onların hakkıdır. Günümüzde boşanma halinde tatbik edilen budur. Ayrılık evinde kalan boşanmış bir kadın görmüyoruz artık.
"Ancak açık bir kötülük yapmaları (hali) müstesna." Yani onları evlerinden çıkarmayın, ancak zina kötülüğünü işlerlerse veya kocalarına isyan ederlerse veya ağzını bozarlar, aynı evde onlarla beraber kalan kocasının yakınlarına karşı dil uzatırlar, sözleriyle veya hareketleriyle onları rahatsız ederlerse, bu takdirde ahlâkları kötüleştiği için onları evlerinden çıkarmak caiz olur.
"Bunlar Allah 'm hudududur. Kim Allah 'm hududunu geçerse muhakkak kendine zulmetmiş olur." Yani Allah'ın kullarına beyan ettiği yukarıda geçen bu hükümler, Allah'ın onlar için çizdiği sınırlardır, bunları geçmeleri caiz değildir. Kim geçerse kendini zulme atmış, kendine zarar vermiş ve helak uçurumunun kenarına getirmiş olur.
Sonra ayet, Allah'ın hududunu tecavüz etmenin haram kılınışının sebebini zikrederek şöyle buyurdu:
"Bilmezsin, belki Allah bundan sonra bir durum ortaya çıkarıverir." Yani, ey hanımını boşayan kişi! Biz boşanan hanımı iddeti boyunca kocanın evinde bıraktık ki belki koca boşadığına pişman olur, belki hanım kendi evinde kalırken Allah ikisinin de kalplerini ısındırır da koca hanımını geri almak suretiyle boşanmadan vaz geçerler. O zaman dönüş daha kolay ve basit olur.
Çoğunlukla vaki olan da budur. Çünkü boşamaların çoğu aşırı bir öfke neticesinde meydana gelir, sonra dargınlık sebepleri ortadan kalkar, sinirler yatışır, kişinin aklı ve şuuru yerine gelir, koca hanımsız evin yalnızlığını düşünür, hanımının iyi yönlerini hatırlar kötü hallerini görmezlikten gelir. Nitekim Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiği hadis-i şerifte Rasu-lullah (s.a.) şöyle buyurur: "Koca hanımına öfkelenmesin, zira onun bir huyundan hoşlanmazsa diğerinden hoşlanır." Bu hadis şu ayeti teyid etmektedir: "Onlardan hoşlandınızsa, olur ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda büyük bir hayır yaratmış olur." (Nisa, 4/19)
Sonra Allah Tealâ iddetin sonu yaklaştığında tatbik edilecek hükmü beyan ederek şöyle buyurdu:
"Sonra müddetlerini doldurdukları zaman ya güzellikle onları tutun veya güzellikle onlardan ayrılın." Yani iddetlerinin bitmesi yaklaştığında ey kocalar, şu iki husustan birini tercih edebilirsiniz: Ya iyilikle tutarsınız, yani onu geri alır güzellikle ve iyilikle aile hayatına devam edersiniz veya iyilikle onlardan ayrılırsınız, yani onların hakkına riayet ederek, onlara zarar vermeden, iz'ac etmede'n, ağır konuşmadan iddetlerinin bitmesine kadar onları kendi hallerine bırakırsınız. Çünkü kadın, ona iyi ve güzel davranılarak boşanmalıdır. Ama ona çeşitli eza ve sıkıntılar vererek nikâh altında tutmak veya hakkını çiğneyerek, ona eza vermek... İşte bu hiç kimseye helâl olmaz.
Sonra Allah, eğer koca hanımına dönecekse veya ayrılacaksa bunları şahitlerin huzurunda yapmasını emrederek şöyle buyurdu:
"...ve içinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun, şahitliği Allah için eda edin." Yani eğer hanımlarınızı geri alacaksanız veya onlardan ayrı-lacaksanız nizayı ortadan kaldırmak için, aksi bir iddia veya inkâra meydan vermemek için bu fiillerinizi şahitler huzurunda yapın. Ey şahitler! Siz de taraflardan birini tutmadan, sırf hak ortaya çıksın diye sadece Allah rızası için bu şahitliği eda edin.
Bu dönüş ve ayrılık üzerine şahit tutma vacip değil menduptur. "Alış veriş yaptığınız zaman şahit tutun." (Bakara, 2/282) ayetinde olduğu gibi buradaki emir de -İmam Şafii'nin kavl-i cedidi esas alınırsa- dört mezhep imamına göre nedb ve istihab içindir. Bu emrin vücup ifade etmediğinin delili, boşama esnasında şahit bulundurulmasının vacip olmadığı üzerinde vaki olan icmadır. Şu halde dönüş esnasında da hüküm aynıdır, şahit huzurunda yapılması vacip değildir.
"Şahitliği Allah için eda edin." ayet-i kerimesi, ne tür hak olursa olsun, o hususta hakim huzurunda yapılacak şahitliğin eda edilmesinin vacip olduğuna delildir. Çünkü buradaki "şahitlik" kelimesi cins isimdir. Yüce Allah'ın şahitliğin eda edilmesini teşvik etmesi, hakkın ortaya çıkması, şahidin işinden kalacağı veya zaman kaybedeceği endişesiyle veya mahkemeye gidip orada hakimi beklemenin sıkıntısını ve yoruculuğunu bahane ederek tembellik etmemesi içindir.
"İşte bu (hükümlerle) Allah'a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir." Yani şu yukarıda zikredilen dönüşün ve ayrılmanın şahitler huzurunda yapılması, Allah rızası için şahitliğin eda edilmesi, talâkın sünnete uygun şekilde yapılması, iddetin hesap edilmesi, iddet halinde kadının evden çıkmaması ve çıkarılmaması gibi size emredilen bu hükümlere, ancak Allah'a ve ahiret gününe iman edip ahirette Allah'ın azabından korkanlar uyar. Burada özellikle mümin zikredilmiştir. Çünkü bu hükümlerden sadece o istifade eder.
Sonra Allah Tealâ "Kim Allah'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yeri ihsan eder, onu hesap etmediği bir cihetten rızıklandırır." mealindeki bir mu-teriza (ara) cümlesiyle, bu hükümlere riayet etmenin ve Allah'ın sınırlarına bağlı kalmanın vacip olduğunu tekit etmiştir. Yani kim emrettiği hususlarda Allah'tan korkar, nehyettiklerini terkeder, kullan için koyduğu sınırlan çiğnemezse, Allah ona işinde bir çıkış yolu veya içine düştüğü sıkıntıdan bir kurtuluş kapısı ihsan eder ve hiç hesabında olmayan ve hatınna gelmeyen cihetten nzık verir.
Bu ayet-i kerime gösteriyor ki takva (Allah'tan korkma) dünyevî ve uhrevî ve ölüm anında olabilecek bütün gam, keder, üzüntü ve sıkıntılardan kurtuluş yoludur. Aynı zamanda beklenmedik helâl, güzel ve bol nzık sebebidir.
Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiğine göre Ebu Zer şöyle dedi: Rasulul-lah (s.a.) bana bu ayeti okuduktan sonra şöyle dedi: "Ey Ebu Zer insanlann hepsi bu ayeti esas alsalar onlara yeter de artar."
İbni Ebi Hatem'den rivayet olunduğuna göre Abdullah b. Mesud şöyle dedi: Kur'an-ı Kerim'de kısa lafızlarla en geniş mana ifade eden ayet "Allah adaleti ve ihsanı emreder." ayetidir. Kur'an-ı Kerim'de genişlik ifade eden en büyük ayet ise "Kim Allah 'tan korkarsa Allah ona bir çıkış yeri ihsan eder." ayetidir.
"Kim Allah'a güvenip dayanırsa O, kendisine yetişir. Şüphesiz Allah emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü tayin etmiştir." Yani kim sebeplerine sanldıktan sonra, meselâ nzık kazanmak için çalıştıktan sonra Allah'a güvenir ve işini O'na havale ederse, önemli bütün işlerinde Allah ona yeter. Çünkü Allah Tealâ her şeye kadirdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah şüphesiz irade ettiğini yerine getirir, murad ettiği hiçbir şey geri kalmaz, kendisinden talep edilen hiçbir şey O'nu aciz bırakmaz. Allah, eşya var olmadan önce hepsi için bir ölçü tayin etti, her biri için vakit belirledi. Meselâ sıkıntı için son bulacağı bir müddet, rahatlık için sona ereceği bir zaman takdir etti. Rızık ve diğer her şey "O'nun katında her şey bir ölçü iledir." (Ra'd, 13/8) ayetinde beyan edildiği gibi ancak Allah'ın takdiri ile oluyorsa, ancak Allah'ın ilmine uygun şekilde meydana geliyorsa aklı başında olan insanın kadere teslim olmaktan başka çaresi yoktur. Bu ayet Allah'a tevekkül edip işi Ona havale etmenin vacip olduğuna bir delildir. Aynı zamanda bunların sebep ve hikmetlerini de beyan etmektedir. [8]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki şu hükümlere işaret etmektedir:
1- Dinin kaide ve adaplarına riayet etmek şartıyla İslâm'da boşama meşrudur, caizdir. Talâk caiz ve mubah olmakla beraber, zaruret veya ihtiyaç dışında kullanılmaması, ayrı ayrı verilip bir defada bir talâktan fazla verilmemesi ve öfke halinde olmaması vaciptir. Nitekim Ebu Davud'un Muharib b. Dessar'dan rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah talâktan daha fazla hoşnutsuzluğunu celbedecek bir şey helâl kılmamıştır." Salebi'nin İbni Ömer'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz, amellerden Allah'ın hoşnutsuzluğunu en çok celbedeni, talâktır." Yine Ebu Davud ve Tirmizi'nin Sevban'dan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hangi kadın hiçbir sıkıntı yok iken kocasından boşanmak isterse, cennet kokusunu Allah ona haram kılar."
2- "Onları iddetlerine doğru boşayın." ayetinin delâletine göre, boşamanın iddet bekleyebileceği günlerin hemen öncesinde olması lâzımdır. Ebu Davud'un Esma b. Yezid'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) hayatta iken kocası onu boşamıştı. Henüz boşanan kadınlara iddet yok idi. Esma boşandığı zaman Allah Tealâ boşanma iddetine dair hükmü indirdi. Bu sebeple Esma, hakkında talâk iddeti nazil olan ilk kadındır.
3- Kim hanımını temiz halinde iken, münasebette bulunmadan boşar-sa talâkı geçerlidir, ve sünnete uygundur. Hayız halinde boşarsa talâkı geçerlidir ancak sünnete uygun değildir. Yukarıda geçen İbni Ömer hadisinin delâleti budur. Ayrıca Darakutni'nin rivayetine göre İbni Mesud'un şu sözü de bunu ifade etmektedir: Sünnet üzere talâk, her temizlikte bir talâk vermektir. Son talâkı da verince Allah'ın ayette ona emrettiği iddeti bekler.
Maliki alimlerine göre sünnet üzere boşama şu yedi şartı taşımalıdır. Bir talâk vermesi, kadının hayız çağında olması, temiz halde bulunması, bu temiz döneminde ona el sürmemesi, daha önce hayız halinde talâk vermemiş olması, içinde talâk verdiği bu temiz halinden sonra gelen temizliğinde talâk vermemesi ve talâkın bedelsiz olması. Bu yedi şart, yukarıda geçen İbni Ömer hadisinden alınmıştır.
Ebu Hanife'ye göre sünnet üzere talâk her temizlikte bir talâk vermek şeklinde olur. İmam Şafii'ye göre ise sünni talâkta aslolan, temiz halinde ve temasta bulunmadan vermektir, birden fazla olması buna mani değildir. Zira "Onları iddetlerine doğru boşayın." ayetinin zahiri, ister bir ister iki ister üç olsun, hepsi hakkında umumidir. Ancak Allah Tealâ bu ayette boşama zamanını beyan etmiş, sayıyı zikretmemiştir. İbni Ömer hadisinde de aynıdır, çünkü Rasulullah (s.a.) ona talâkın sayısını değil zamanını öğretmişti. İbnü'l-Arabi şöyle der: Bu, (yani hadis adede işaret etmiyor demek) sahih hadisi anlamamaktır. Çünkü Rasulullah "Emret ona, hanımını geri alsın." demiştir. İşte bu üç talâkı reddetmektedir.
Yine bu hadiste şöyle denilmektedir: Onu üç talâkla boşasaydı ne buyururdunuz? Rasulullah: "Hanımı ona haram olur ve ondan kesin ayrılırdı. Ancak günahkâr olurdu. Çünkü Allah, "Talâk iki defadır." (Bakara, 2/229) yani ayrı ayrı iki tanedir" buyurdu."
Sünnete muhalif olarak verilen talâk vaki olur, ancak günahtır. Rivayet olunduğuna göre birisi Rasulullah'ın huzurunda hanımını üç talâkla boşadı. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) ona: "Ben henüz aranızdan ayrılmadan Allah'ın kitabı ile oynuyor musunuz?' dedi. Şafii mezhebinde zahir olan görüşe göre zifaf olunmuş kadını bir bain talâkla boşamak mekruhtur.
4- Cüraniye göre "li-iddetin"deki "lam" harfi "li-eweli'l-haşr" ayetinde-ki "lam" gibi "fe" manasınadır. Buna göre ayetin manası "iddet beklemelerine uygun gelen zamanda boşayın." şeklinde olur. Hayız halinde boşamanın haram, temiz halinde boşamanın ise caiz olduğu üzerinde icma bulunmaktadır. Bu da Bakara ayetindeki "el-kur'ü" kelimesinin temizlik manasına geldiğine bir delildir.
5- "O iddeti de sayın" ayeti "Onları iddetlerine doğru boşayın" ayeti ile beraber düşünüldüğünde bu ayetin kur" ile iddet bekleyen ilişkide bulunulmuş kadın hakkında olduğu anlaşılır. Çünkü duhul (zifaf) olmamış kadın boşanırsa, ".Ey iman edenler! Mümin kadınları nikahlayıp bekletmeniz gerekmez." (Ahzab, 33/49) ayeti gereğince iddet beklemesi vacip değildir. Talâk sayısı üçten az ise iddet bitmeden kocası onu geri alabilir. İddet bittikten sonra kocası da artık diğer erkekler gibidir. Ancak üç talâkla boşamış-sa artık başka biri ile evlenip ondan boşanmadıkça önceki kocasına helâl olmaz.
6- "O iddeti de sayın" manası, talâkın verildiği vakti "Boşanan kadınlar kendileri üç kur'u beklesinler." (Bakara, 2/228) ayetinde beyan edilen üç kur1 bitinceye kadar iyi tespit edin demektir. Ancak bundan sonra o kadının başkalarıyla nikâhlanması helâl olur. Bu da delâlet ediyor ki iddet, hayız günleriyle değil temiz günleri ile beklenir. Şafii ve Malikilerin görüşü budur. Rasulullah'ın (s.a.) ve İbni Mesud'un şu kıraati da bu görüşü teyid ve tefsir etmektedir: "Onları iddetlerinin kublünde boşayın." Bir şeyin "kublü" hem lügat hem de hakikat olarak "bazısı" demektir, iddet öncesi demek değildir. Çünkü bir şeyin öncesi o şeyden ayrıdır.
7- Sahih görüşe göre "O iddeti de sayın" emrinin muhatabı kocalardır. Çünkü "Boşadığınız zaman", "sayın", "onları çıkarmayın" zamirlerinin hepsi bir nizam içinde kocalara döner. Ancak kadınlar da ilhak suretiyle kocalara dahildir. Aynı şekilde hakimin de fetva verebilmesi ve gereği ile hükmedebilmesi için iddeti sayması lâzım gelir.
8- Kadın iddet içinde oldukça kocanın onu evinden çıkarması caiz değildir. Aynı şekilde kadının da kocasının hakkı için zaruri haller dışında koca evinden çıkması caiz olmaz. Çıkarsa günah işlemiş olur, ama iddet kesintiye uğramaz. Bu hususta ric'i talâkla boşananla üç talâkla boşanan arasında fark yoktur. İddet, erkeğin soyunu korumak, nesep karışıklığını önlemek için beklenir.
İddet halindeki kadının evinden dışarı çıkıp çıkmaması konusunda alimlerin görüşleri şunlardır:
İmam Malik ve Ahmed'e göre kadın ister ric'i, ister ba'in talâktan dolayı iddet bekliyor olsun, gündüzleri ihtiyacı için çıkabilir ancak geceleri evinden ayrılmamalıdır. Müslim'in rivayetine göre Cabir b. Abdullah şöyle dedi: Teyzem boşandı, gidip hurma toplamak istedi, birisi dışarı çıkmasına müsade etmedi. O da Rasulullah'a gitti. Rasulullah (s.a.): "Peki, hurmanı topla belki tasadduk edersin veya hayır yaparsın." dedi. İşte bu hadis dışarı çıkabileceğine delildir.
İmam Şafii'ye göre "Onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de yıkmasınlar. Meğer ki apaçık bir kötülük yapmış olsunlar." ayeti gereğince ister ric'i talâk, ister ba'in talâk, ister ölüm iddeti beklesin, bir mazereti olmadıkça iddet halindeki kadının gece ve gündüz iddet evinden çıkması caiz olmaz.
İmam Ebu Hanife'nin de boşanan kadın hakkındaki görüşü aynıdır. Ancak kocası ölen kadın nafaka temin etme ihtiyacında olduğu için ihtiyaç halinde gündüzleri dışarı çıkabilir. İhtiyaç bulunmadığı için geceleri çıkmaz, demiştir.
9- İddet bekleyen kadın iddet boyunca evinden çıkmaz. Ancak açık bir kötülük yaparsa çıkartılır. Mesela zina haddi uygulamak için veya kocasının akrabalarına karşı ağır sözler söyler, dil uzatır, huzursuzluk çıkarırsa çıkartılır. İbni Abbas ve başka alimlere göre "kötülük"ten maksat zina, hırsızlık ve ağzı bozukluk gibi her türlü günahtır. Daha önce de geçtiği gibi İmam Şafii, iddet bekleyen kadının iddet esnasındaki barınma hakkını kendi rızasıyla düşürmesine cevaz vermiştir.
10- Açıklanan bu hükümler Allah'ın kullar, için koyduğu hükümlerdir. Allah bunların çiğnenmesini yasak etmiştir. Kim bunları çiğnerse kendine zulmetmiş ve kendisini sıkıntıya maruz bırakmıştır. Zira belki boşanan kadın hakkında yeni bir durum ortaya çıkar da koca pişman olur ve geri almak isteyebilir. Bütün tefsirciler "Bilmezsin, olur ki Allah bunun arkasından bir iş peyda ediverir." ayetinde geçen "jş'ten maksadın "hanımını geri alma arzusu" olduğunu söylemişlerdir. İfade edilmek istenen, bir talâkla boşamaya teşvik edip üç talâkla boşamayı nehyetmektir. Zira üç talâk ile boşadığı takdirde, ayrıldığına pişman olur da hanımını geri almak isterse, buna imkân kalmadığı için koca kendi kendine zarar vermiş olur.
11- İddetin bitmesi yaklaştığı zaman kocanın şu iki husustan birini yapması lâzımdır: Ya iyilikle hanımını nikâhında tutar, yani iddetini uzatmak suretiyle ona zarar verme kastı olmaksızın aile hayatının devamına karar verir ve iyilikle tutar veya iyilikle ayrılır. Yani iddet bitinceye kadar onu geri almaz. İddetten sonra kadın serbest olur. "Müddetlerini doldurdukları zaman" ayeti, kadın iddetinin bittiğini iddia ederse bu konuda onun sözüne itibar edileceğine delildir.
12- Her hangi bir inkârı önlemek, iyilikle tutma konusunda töhmete meydan vermemek ve kadın veya erkekten birinin ölümü halinde mirasçı olabilmek maksadı ile nikâhın devam ettiği iddiasına meydan vermemek için dört mezhebe göre, kocanın hanımını boşadığına veya boşadıktan sonra geri aldığına dair şahit tutması ve bunları şahitler huzurunda yapması menduptur.
Ricat (dönüş, bir veya iki talâktan sonra hanımını geri alma), Hanefi'lere göre "Sana döndüm, Seni geri aldım." gibi sözlerle olabildiği gibi öpme, tutma, şehvetle dokunma, uzvuna bakma gibi fiillerle de olabilir. Şafiilere göre ise ricat sözle olur. Malikilere göre sözle veya fiille veya niyetle olur. Hanbelilere ve İmam Evzai'ye göre ricat, ister niyet etsin ister etmesin, açık ifade ile ve temasla olur. Öpme ve şehvetle dokunma veya uzvuna bakma veya başbaşa kalıp konuşma ile olmaz. Çünkü bunların hiçbiri "temas" manasında değildir. Ricatı açıkça gösteren şey ise sadece temastır.
13- İddet bittikten sonra koca iddeti içinde hanımına rücu ettiğini iddia etse bakılır: Kadın onu tasdik ederse sözü kabul edilir, etmezse kadına yemin ettirilir. Koca rücu ettiğini ancak hanımının bundan haberi olmadığını ispat ederse kadının bunu bilmemesi ricata mani olmaz, o onun eşidir. Kadın ikinci bir koca ile nikâhlansa, henüz zifaf olmadan birinci koca iddeti içinde hanımına rücu ettiğini ispat etse İmam Malik'ten bu konuda iki rivayet vardır: Birincisine göre ilk koca hak sahibidir, diğerine göre ikincisi hak sahibidir, ikincisi ile zifaf olmuşsa artık birincisinin hiçbir iddiası kabul edilmez.
14- Burada şahitler müslüman erkeklerden olur kadınlardan olmaz. İhtiyaç duyulduğu zaman bu şahitliğin, gerektiği şekilde hiçbir değişiklik yapmadan Allah için eda edilmesi vaciptir.
15- Mümin bu hükümlere razı olup, bu emir ve nasihatlerden istifade eden insandır. Allah'a ve ahirete iman etmeyen kişi ise bunlardan istifade edemez.
16- Talâk, iddet, şahit tutma ve benzeri hususlarda dinin hükümlerini tatbik etme konusunda her kim Allah'tan korkarsa, Allah ona her türlü sıkmtı ve darlıktan bir çıkış yolu ihsan eder, güzel nimetlerle onu rızıklandı-nr ve verdiği şeyleri ona mübarek kılar. Ahmed b. Hanbel, Nesei ve İbni Mace'nin rivayet ettiğine göre Sevban şöyle dedi: "Şüphesiz kul işlediği günahlar yüzünden rızıktan mahrum kalır, kaderi duadan başka hiçbir şey geri çeviremez, ömrü ancak iyilik artırır."
17- Her kim Allah'a tevekkül eder, işi ona havale ederse dünyada ve ahirette başına gelecek gam ve kedere karşı Allah ona yeter. Çünkü Allah Tealâ murad ettiği her hususta muradını tenfiz eder, ister Allah'a güvensin ister güvenmesin, bütün insanlar hakkında muradını yerine getirir. Allah darlık ve genişlikten her biri için son bulacağı bir müddet takdir etmiştir. Tevekkül, sebep ve vasıtaları ihmal etmek demek değildir. Zira Rasulullah (s.a.) Tirmizi'nin Enes'ten rivayet ettiği hadiste "Önce devenin ayağını bağla sonra tevekkül et." buyurmuştur. Allah Tealâ "Namaz eda edildiği zaman hemen yer yüzüne dağdın, Allah'ın fazlından isteyin." (Cuma, 62/10), "Yerin omuzlarında yürüyün ve onun rızkından yiyin" (Mülk, 67/15) buyurarak rızık için sebepler araştırmayı emretmektedir.
Rabi b. Haysem şöyle der: Allah Tealâ kendisi hakkında şöyle hükmetti: Kim O'na tevekkül ederse ona yetişir, kim O'na iman ederse onu hidayete erdirir, kim O'na karz-ı hasen (güzel bir borç) verirse karşılık verir, kim ona güvenirse onu kurtarır, kim O'na dua ederse icabet eder. Kur'an-ı Ke-rim'deki şu ayetler bunları tasdik etmektedir: "Kim Allah'a iman ederse onun kalbini hidayete erdirir." (Teğabün, 64/11), "Kim Allah'a tevekkül ederse, o ona yetişir." (Talâk, 65/3), "Eğer Allah'a istekle ödünç veirseniz Allah onu sizin için kat kat artırır." (Teğabün, 64/17), "Kim Allah'a dayanırsa şüphesiz onu doğru yola iletir." (Ali İmran, 3/101), "Kullarım sana, beni sorduğu vakit de ki: Ben herhalde yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman duasına cevap veririm." (Bakara, 2/186)
Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Kim insanların en güçlüsü olmak isterse Allah'a tevekkül etsin."[9]
Yaşı Büyük Veya Küçük Olduğu İçin Hayız Görmeyen Kadının İddeti:
4- Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlar, -eğer şüphe eder- seniz- onların iddeti üç aydır. Henüz hayız görmeyenlerin de- Hami- lelerin iddetleri ise doğum yapma-
larıdır- Kim Allah'tan k°rkarsa- o kendisine işinde bir kolaylık verir.
5- İşte bu Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkarsa, onun kusurlarını örter, onun mükâfatını büyütür.
İrab:
"Henüz hayız görmeyenlerin de" cümlesinin haberi -birinci cümlenin haberi ona da delâlet ettiği için- hazfedilmiştir. "Onların da iddeti üç aydır" demektir. Arapçada (Türkçe'de de) böyle hazifler eksiltmeler yapılır. Mesela: "Zeyd, onun babası gitmiştir. Amr'm da" cümlesinin tamamı "Amr'm babası da gitmiştir" demektir.[10]
Belagat:
"Henüz hayız görmeyenlerin de" cümlesinin haberi hazfedilmiştir. "Onların da iddeti üç aydır" demektir. [11]
Kelime ve İbareler:
"Kadınlarınızdan" yaşlılıktan dolayı "artık adetten kesilmiş olanlar" boşandığı zaman "-eğer şüphe ederseniz- onların iddeti üç aydır." Küçük yaşta olup "henüz hayız görmeyenlerin de" üç aydır. Bu boşanma iddetidir. Vefat iddeti ise Bakara suresi 234. ayette geçtiği gibi dört ay on gündür. "Hamilelerin iddeti ise" ister boşanma ister vefat iddeti olsun "doğum yapmalarıdır. Kim Allah'tan korkarsa, O kendisine işinde bir kolaylık verir." hayırlı işlerde başarılı kılar, dünya ve ahirette işlerini kolaylaştırır.
İddet hükmü dahil "işte bu" hükümler "Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkarsa, onun kusurlarını örter" çünkü iyilikler kötülükleri siler, "onun mükâfatını" sevapları kat kat yaparak "büyütür." [12]
Nüzul Sebebi
"Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlar..." ayetinin (4. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Cerir, İshak b. Rahuveyh, Hakim ve Bey-haki'den rivayetine göre Übey b. Ka'b şöyle dedi: Kadınların iddetleri hakkında Bakara süresindeki ayet nazil olunca bir kısım insanlar kadınların iddetlerinden bazıları zikredilmedi, dediler. Bunlar: Küçükler, hayızdan kesilen büyükler ve hamilelerdir. Bunun üzerine sadedinde bulunduğumuz bu ayet nazil oldu.
Mukatil'in rivayetine göre bu ayet nazil olduğunda Hallad b. Numan: "Ya Rasulallah, henüz hayız görmeyen, hayızdan kesilen, hamile olan kadınların iddeti nedir?" deyince bu ayet nazil oldu. Rivayete göre bu ayet Muaz b. Cebel'in hayızdan kesilmiş yaşlı kadının iddetini sorması üzerine nazil olmuştur. [13]
Ayetler Arası İlîşki:
Allah Tealâ kadınları iddet beklemeye müsaid bir vakitte boşamayı emrettikten ve hayız gören kadın hakkında talâk ve ricat hükümlerini beyan ettikten sonra, burada yaşlılığından veya küçüklüğünden dolayı hayız görmeyen kadınların iddeti ile -ki onların iddeti üç aydır- hamile kadınların iddetini beyan etmiştir -ki onların iddeti de doğum yapması ile sona erer.- Bakara suresinde zikredilen hayız çağındakilerin iddeti ile kocası vefat edenlerin iddetinden sonra buradaki hükümler onların tamamlayıcısı olarak zikredilmiştir. [14]
Açıklaması:
"Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlar -eğer şüphe ederseniz-, onların iddeti üç aydır. Henüz hayız görmeyenlerin de." Yani yaşı elli beş veya altmışa ulaşmış olup yaşlılıktan dolayı hayızdan kesilmiş olan kadınlar, Bakara suresinin 228. ayetinde beyan edildiği gibi hayız çağındakilerin iddet için üç kur'u beklemelerine mukabil, bunların iddeti -eğer iddet-lerinin nasıl olacağında şüphe eder, bilemiyecek olursanız- üç aydır. Henüz bulûğ çağına gelmemiş olanların iddeti de hayız çağını geçmiş olanlar gibi üç aydır.
"Hamilelerin iddeti ise doğum yapmalarıdır." Yani alimlerin cumhuruna göre hamile olanların iddeti, ister talâktan ister ölümden sonra olsun, çok kısa bir zaman sonra da olsa doğum yapmaları ile sona erer. Ah-med b. Hanbel ve Kütübü Sitte sahiplerinin Misver b. Mahrame'den rivayet ettiği şu hadise buna delildir: Eşlem kabilesinden Haris kızı Sübey'a'nm kocası Sa'd b. Havle vefat etmişti. Sübey'a hamile idi. Bir rivayete göre yirmi üç gün sonra doğum yaptı. Nifas günlerini bitirince kendisini istediler. Nikâh konusunda Rasulullah'tan (s.a.) izin istedi, Rasulullah izin verdi. O da evlendi.
Bir rivayete göre de kıssa şöyledir: Ebu Senabil Sübey'a'yı gördü ve "Hayırdır, süslenmişsin, herhalde evlenmek istiyorsun, vallahi üzerinden dört ay on gün geçmeden evlenemezsin." dedi. Sübey'a devamını şöyle anlatıyor: "Ebu Senabil bana böyle söyleyince üstümü giyindim, akşamleyin doğru Rasulullah'a gittim ve bu meseleyi ona sordum. Rasulullah doğum yaptığım zaman artık evlenmemin helâl olduğuna fetva verdi ve fırsat çıkarsa evlenmemi emretti."
Ebu Davud, Nesei ve İbni Mace'nin rivayetine göre İbni Mesud şöyle dedi: "Kısa Nisa (talâk) süresindeki "Hamilelerin iddeti" ayeti kerimesinin, Bakara süresindeki "Dört ay on gün" ayetinden şu kadar ay sonra indiği konusunda kim isterse iddialaşınm."
Hz. Ali ve İbni Abbas ise Talâk süresindeki bu ayet ile Bakara süresindeki "Dört ay on gün" ayetinin her ikisi ile de amel ederek "Kocası ölen hamile kadın iki iddetin en uzununu bekler." demişlerdir.
Aslında bu yapılan ne iki nassı birleştirmek, ne de her birinin umumlarının gereğince amel etmektir. Bu olsa olsa iki müddeti birleştirmektir. Zira biz dört ay on gün dolmadan önce doğum yapan kadının iddetinin bitmediğine hükmedersek o takdirde "Hamilelerin iddeti doğum yapmalarıdır." ayetindeki meseleyi zamana bağlamanın gereğini hiçe saymış oluruz. Aynı şekilde dört ay on gün geçtiği halde henüz doğum yapmayan hamile kadının iddetinin bitmediğine hükmedersek "Kocası ölen kadınlar dört ay on gün beklesinler." ayetindeki hükmün gereğini de hiçe saymış oluruz.
"Kim Allah'tan korkarsa, O kendisine işinde bir kolaylık verir." Yani Allah'tan kim korkar, cezasından ürperir de Allah'ın emrettiklerine uyar nehyettiklerinden kaçınırsa, dünyada ve ahirette bütün işlerini kolaylaştırır. Bu ifade, dünya ve ahirette takvanın faziletini beyan etmektedir.
"İşte bu, Allah'ın size indirdiği emridir. Kim Allah'tan korkarsa, onun kusurlarını örter, onun mükâfatını büyütür." Yani talâk, iddet ve mesken konusunda yukarıda geçen bütün hükümler Allah'ın kullarına emrettiği ve onlara Kur'an'ında indirdiği emirleridir. Kim farzlarını eda ederek günah saydıklarından kaçınarak Allah'tan korkarsa "İyilikler hiç şüphesiz kötülükleri giderir." (Hud, 11/114) ayetinde de vaad ettiği gibi Allah onun amel defterinden günahlarını siler ve bunlar yüzünden onu hesaba çekmez, iyiliklerinin karşılığını kat kat artırır, ameline bol sevaplar ihsan eder. Allah Tealâ tekit için, kurtuluşun, dünya ve ahiret saadetinin direği olduğu için takva emrini burada da tekrar etmiştir. [15]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususlara işaret etmektedir:
1- Yaşlılık sebebiyle hayızdan kesilen ve yaşı küçük olması sebebiyle henüz hayız görmeye başlamayan kadının iddeti, hayız görenlerin üç kur'luk iddetine mukabil üç aydır. Hayızdan kesilme yaşı Hanbelilerin tespitine göre elli, Hanefilere göre ellibeş, Şafiilere göre altmışiki, Malikilere göre yetmiştir.
Hastalık veya süt emzirme hali olmadığı halde hayzı geciken kadın dokuz ayı hamilelik ihtimaline binaen olmak üzere bir sene bekler. İd-detinde şüphe edilen kadın da aynı şekilde şüpheden kutulmak için istibra yolu ile hamile olmadığını anlayıncaya kadar nikahlanmaz. Ancak bu şüphenin kalkmasıyla iddetten çıkar. Maliki ve Hanbelilere göre bu hallerdeki kadın iddet için, hayızdan kesildikten sonra bir yıl bekler. Bunun dokuz ayı hamilelik müddetidir. Çünkü hamilelik müddeti çoğunlukta dokuz aydır. Sonra üç ayda iddet için olmak üzere tam bir yıl bekledikten sonra nikâhlanması helâl olur. Hanefi ve Şafiilere göre bu haldeki kadın, hayız görünceye veya hayızdan kesilme yaşına gelinceye kadar öylece kalır, sonra üç ay iddet bekler.
Hastalık yüzünden hayız görmüyorsa, İmam Malik'e göre aynı şekilde önce dokuz ay sonra üç ay bekler. Süt emzirdiği için hayzı kesilen kadına gelince: Malikilere göre süt emzirme müddeti olan iki yıl geçtikten sonra bir yıl daha beklemek suretiyle iddetini tamamlar. O bir yılın son gününde dahi hayız görecek olursa, üçüncü hayzı görünceye kadar bekler.
Bir rahatsızlık veya devamlı kanama olması sebebiyle hayız düzeni bilinmeyen kadının iddeti Malikilere göre bir senedir: Dokuz ay istibra, yani hamile olup olmadığı şüphesinin gitmesi için bekler, çünkü genelde hamilelik müddeti dokuz aydır. Üç ay da iddet için bekler. Bundan sonra evlenmesi helâl olur.
Hanefilere göre bu haldeki kadının iddeti yedi ayda biter: Her temizliği iki aydan üç temizlik müddeti altı. ay farzedilir. Üç hayzı da ihtiyaten bir ay kabul edilir.
Şafii ve Hanbelilere göre hayız vakitlerini unutmuş, rahminden devamlı kan gelen (istihazalı) kadının iddeti ile hayız görmeye yeni başlamış kadının iddeti, hayız çağından çıkmış kadının iddeti gibi üç aydır. Çünkü Rasulullah (s.a.) Cahş kızı Hamne'ye her ayın altı veya yedi gününde oturmasını emretti. Yani her aydan altı veya yedi günü hayız günleri olarak kabul etti.
2- İster boşanmış ister kocası ölmüş olsun hamilenin iddeti doğum yapmasıyla sona erer. Malikilere göre bir kan pıhtısı veya et parçası doğur-masıyla iddeti biter. Ebu Hanife ve Şafii'ye ancak çocuk denilebilecek bir şey doğurmasıyla sona erer.
3- Kim isyan ve günah sayılacak şeylerden kaçınma konusunda Allah'tan korkarsa, Allah ibadet ve taat sayılan şeylerde onu muvaffak kılmak suretiyle işinde bir kolaylık ihsan eder. Dahhak şöyle dedi: "Kim sünnet üzere talâk verme hususunda Allah'tan korkarsa ricat (hanımını geri alma) konusunda işinde ona bir kolaylık ihsan eder." Sonra Allah Tealâ tekrar takvayı tavsiye ederek kim kendisine itaat ederse, iki namaz arası ve iki cuma arası işlediği günahlarını affedeceğini ve ahirette sevabını çoğaltacağını vaad etmiştir.
4- Yukarıda zikri geçen hükümler Allah Tealâ'nm insanlar için indirip onlara açıkladığı emirleridir. [16]
İddet Bekleyen Kadının Mesken, Nafaka Ve Çocuk Emzirme Ücretine Dair Hükümler:
6- O kadınları gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz evin bir kısmında oturtun. (Evleri) başlarına dar getirmek kendilerine zarar vermeyin. Eğer hamile iseler doğum yaPıncaya kadar nafakalarını verin. Eğer sizin için çocuk emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda iyilikle bunu görüşün. Eğer güçlüğe uğrarsanız, onu babası için bir başka kadın emzirecektir.
7- Varlıklı olan, nafakayı varlığına göre versin. Rızkı daraltılmış olanda nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin. Allah hiçbir kimseye ona verdiğinden başkasını yük-lemez. Allah, güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder.
Kelime ve İbareler:
Boşanma iddeti bekleyen "o kadınları" imkânlarınız ölçüsünde "gücünüz yettiği kadar" kendi "ikamet ettiğiniz evin bir kısmında" ve aynı şartlarda "oturtun." Rahatsız kalıp da çıkıp gitmek zorunda kalsınlar diye nafaka ve barınma konusunda evlerini "başlarına dar getirmek için kendilerine zarar vermeyin. Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin." Çünkü onların iddeti doğumla biter. "Eğer" evlilik bittikten sonra "sizin için" çocuklarınızı "emzirirlerse onlara" emzirme "ücretlerini verin." Hem annenin hem babanın hem de çocuğun maslahatını düşünerek "aranızda iyilikle bunu görüşün." Baba cimrilik yapmasın, babayı zor durumda bırakacak bir ücret de teklif edilmesin. "Eğer" ücret ve emzirme konusunda anlaşamaz "güçlüğe uğrarsanız onu babası için " yani babası hesabına "bir başka kadın emzirecektir." anne emzirmeye zorlanmayacaktır. Bu son cümlede zorluk çıkaran anneye bir kınama, bir tariz ifadesi vardır.
"Varlıklı olan nafakayı varlığına göre" zengin nafakası "versin. Rızkı daraltılmış olan" fakir insan "da nafakayı Allah'ın ona verdiğinden" imkânı ölçüsünde "versin. Allah hiçbir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez." Az verdiğine az, çok verdiğine çok yükler. Bu son cümlede fakirin gönlü alınmıştır. Yine ona bir teselli olmak üzere "Allah, güçlüğün arkasından" dünyada veya ahirette bir "kolaylık ihsan edecek", zorluğu kolaylığa tebdil edecektir, buyrulmuştur. [17]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ hayızdan kesilen kadın ile henüz küçük olduğu için hayız görmeyen kadının ve hamilenin iddetini açıkladıktan sonra, ister hamile olsun ister olmasın iddet bekleyen kadın için kocası üzerine gücü ölçüsünde vacip olan nafaka ve meskenden bahsetti. Daha sonra boşanan kadın kendi isteğiyle çocuğunu emzirirse, buna karşılık kocasının ücret vermesi gerektiğini zikretti. [18]
Açıklaması:
"O kadınları gücünüzün yettiği kadar ikamet ettiğiniz evin bir kısmında oturtun. (Evleri) başına dar getirmek için kendilerine zarar vermeyin." Yani kendi oturduğunuz evin bir odasında bile olsa gücünüz ölçüsünde, durumunuza göre boşanan kadınları oturduğunuz meskene benzer şartlarda bir yerde oturtun. Nafaka ve mesken konusunda kendilerine zarar verip de onları evden çıkmaya veya nafakadan vazgeçmeye mecbur etmeyin. Bu ayet, kocanın haline uygun bir şekilde boşanan kadınlar için koca üzerine vacip olan meskeni açıklamaktadır. Çünkü mesken koca üzerine vacip olan nafaka cümlesindendir. Buna göre kişi hanımını boşarsa, ona nafaka ve mesken konusunda zarar vermeden iddeti bitinceye kadar bir evde oturtması üzerine vacip olur.
"Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin." Yani eğer boşanan kadın hamile ise doğum yapıncaya kadar ona nafaka vermek vaciptir. Boşanan hamile kadına nafaka ve mesken vermenin vacip olduğunda alimler arasında ihtilâf yoktur. Hanefiler bu hükmü daha da umumi tutarak "hamile olmasa dahi -üç talâkla boşanmış bile olsa- her boşanan kadına nafaka ve mesken vermek vaciptir, demişlerdir. Çünkü Allah Tealâ "Onlara zarar vermeyin." buyuruyor. Halbuki nafaka vermemek zararların en büyüğüdür. Ayrıca Hz. Ömer'den rivayet edildiğine göre o, üç talâkla boşanmış olan kadın hakkında Rasulullah'ın (s.a.) "Onun nafaka ve mesken hakkı vardır." dediğini işittim, demiştir. Çünkü bunlar, kadının kendisini kocasının hakkı için bekletmesinin karşılığıdır ki bu konuda hamile olanla diğerlerinin farkı yoktur. Ancak Ahmed b. Hanbel, Hz. Ömer'den gelen bu rivayetin sahih olmadığını söylemiştir.
Maliki ve Şafii'ye göre üç talâkla boşanan kadının sadece mesken hakki vardır, hamile olmadıkça nafak alamaz. Çünkü ayet-i kerime "Hamile olurlarsa onlara nafaka verin." buyurmuştur ki bu ayet ba'in (kesin) talâkla boşanmış hamile hakkındadır. İster hamile olsun ister olmasın, ric'î talâkla boşanmış olan kadının nafaka hakkının sabit oluşu da buna bir delildir. Bunun için alimler "Bu ayet, nafakanın iddet bekleyenlerden sadece hamileye ait olduğuna delildir." demişlerdir. Nitekim hadisler de bunu teyid etmektedir.
Ahmed b. Hanbel, İshak ve Ebu Sevr'e göre üç talâkla boşananın ne nafaka ne de mesken hakkı vardır. Çünkü Müslim ve Ahmed'in rivayet ettiğine göre kocasının üç talâkla boşadığı Kays kızı Fatıma'ya Rasulullah (s.a.) "Senin nafaka ve mesken hakkın yoktur." demiştir. Darakutni'nin Ev-sed b. Yezid'den rivayetine göre, Fatıma'nın bu rivayeti Hz. Ömer'e ulaştığında "Müslümanlar hakkında bir kadının sözünü kabul etmeyiz." demiştir. Onun için Ömer üç talâkla başanan kadına nafaka ve mesken veriyordu. Ancak Darakutni: "Sünnet kesinlikle Fatıma'nın elindedir." demiştir.
Sonra Allah Tealâ süt emzirme karşılığında ücret verilmesini emrederek şöyle buyurdu:
"Eğer sizin için çocuk emzirirlerse onlara ücretlerini verin. Aranızda iyilikle bunu görüşün." Yani boşanan anneler, boşandıktan sonra ecr-i misil (piyasa ücreti, rayiç bedel) ile çocuklarınızı emzirmeye razı olurlarsa onlara emzirme ücretlerini verin. Ey aralarında talâk sebebiyle ayrılık meydana gelen eşler, güzellikle ve iyilikle, zarar görmeden ve zarar vermeden çocuğun hayatını ve sağlığını garanti altına alacak şekilde durumunu aranızda görüşün. Nitekim ayet-i kerimede: "Ne çocuğu sebebiyle anne zarar görsün, ne de çocuğu sebebiyle baba." (Bakara, 2/233), "Annelerin, uygun şekilde nafakaları ve giyimleri çocuğun babası üzerinedir." (Bakara, 2/233) buyrulmuştur. Bu ayet, çocukları emzirme ücretinin kocalar üzerine, hadane (bakım)nin de hanımlar üzerine olduğuna bir delildir.
"Eğer güçlüğe uğrarsanız onu babası için bir başka kadın emzirecek-tir." Yani emzirme konusunda ihtilâfa düşer de birbirinize güçlük çıkarırsanız, yani koca annenin istediği ücreti vermediği, anne de istediği ücret verilmediği için çocuğu emzirmeyecek olursa, baba ücretle çocuğunu em-zirecek bir başka kadın tutsun. Bu ifade ücrette ısrarlı olduğu ve baba ile uzlaşmaya yanaşmadığı için anneyi kınamaktadır. Başka bir kadının emzirmesi, çocuğun başkasını emmesi şartına bağlıdır. Aksi halde emzirme anne üzerine vacip olur.
Sonra Allah Tealâ nafakanın miktarını beyan sadedinde şöyle buyurdu:
"Varlıklı olan, varlığına göre nafaka versin. Rızkı daraltılmış olan da nafakayı Allah'ın ona verdiğinden versin." Yani babası veya velisi takati veya kudretine göre çocuğa nafaka versin. Fakir olan Allah'ın kendisine verdiği rızıktan gücü yettiği kadar versin. "Allah hiçbir insanı gücü yettiğinden fazlasıyla mükellef tutmaz." ayetinde de beyan edildiği gibi onun üzerine bundan fazlası vacip değildir.
Nitekim bu konuda Allah Tealâ şöyle buyurdu:
"Allah hiçbir kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez." Yani Yüce Allah hiçbir insanı, verdiği rızıktan fazlasıyla mükellef tutmaz. Meselâ, fakiri, zengin nafakası gibi hanımına ve yakınlarına gücü yetmeyecek şekilde nafaka sağlamakla mükellef tutmaz.
Sonra Yüce Rabbimiz ikram ve ihsan vaad ederek şöyle buyurdu:
"Allah, güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder." Yani Allah darlık ve sıkıntıdan sonra genişlik ve zenginlik ihsan edecektir. Allah'ın vaadi haktır ondan dönmez. Bu, sıkıntıdan sonra rahatlık geleceğinin müjdesidir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyuruyor: "Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, zorlukla beraber bir kolaylık vardır." (İnşirah, 94/5-6). [19]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hükümlere işaret etmektedir:
1- Takat miktarınca ve kocanın durumuna münasip seviyede olmak üzere her boşanan kadına mesken temin edilmesi vaciptir. Alimler ric'î talâkla boşanan kadına nafaka ve mesken verilmesi üzerinde icma ettiler. Mesken verileceğine dair delil "Onları... oturtun." ayeti ile "Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar." ayetidir. Hamile olmasa dahi nafaka almasına gelince: Ric'î talâkla boşanan kadın, kocasının onu evinde tutma ve onun üzerinde bazı tasarruflarda bulunma hakkının devam ediyor olması bakımından hiç boşanmamış eş gibidir. İşte bu icma "Eğer hamile iseler doğum yapıncaya kada nafakalarını verin." ayetinin anlamını tahsis etmektedir.
Yine alimler, "onları... oturtun", "eğer hamile iseler onlara nafaka verin" ayetlerinin delâleti üzere bâin talâkla boşanan hamile kadına da nafaka ve mesken verilmesi üzerinde ittifak etmişlerdir.
Bâin talâkla boşanıp hamile olmayan veya üç talâkla boşanan kadının nafaka ve mesken alıp almaması konusunda alimler ihtilâf etmişler ve yukarıda da zikri geçen üç ayrı görüşü ileri sürmüşlerdir. Bunlar özetle şöyledir:
a) Nafaka ve mesken verilmesi vaciptir. Bu Hz. Ömer, İbni Mesud başta olmak üzere sahabe ve tabiin fakihlerinden pek çoğunun görüşüdür. Hanefi'lerin de görüşü budur. Bu görüşün delili "Onları... oturtun." ayetidir. Bu her boşanana mesken teminini ifade eden bir emirdir. Nafaka da, ister hamile olsun ister olmasın kadının, kocasının hakkı için kendini onun evine hapsetmesinin bir karşılığıdır. "Eğer hamile iseler onlara nafaka verin." ayetinden maksat ise "Hamilelik müddeti uzadığı için ona nafaka olmaz." şeklindeki vehmini gidermektir. Yani hamile değilse vermeyin, demek değildir. Hz. Ömer de, Kays'm kızı Fatıma'yı kocası bain talâkla boşadığı zaman Rasulullah'm (s.a.) ona ne nafaka ne de mesken vermediği şeklindeki sözü üzerine: "Bir kadının sözüne bakarak Rabbimizin kitabını, peygamberimizin sünnetini terkedemeyiz. Bilmiyoruz, belki anlamadı, belki unuttu." demiştir.
b) Ona ne nafaka ne de mesken verilir. Bu İbni Abbas, Cabir b. Abdullah, Fatıma b. Kays, tabiinden İshak, Davud ve Ahmed b. Hanbel'in görüşüdür. Bunların delili yukarıda geçen ve Müslim'in rivayet ettiği Fatıma b. Kays hadisidir. Kocası Amr b. Hafs bâin talâkla onu boşadığı zaman Rasulullah (s.a.) ona nafaka ve mesken vermemişti.
c) Beynune-i kübra (üç talâk) ile boşanan kadın mesken alır, nafaka alamaz. Bu, Malik ve Şafii'nin mezhebidir. Mesken alır, çünkü ayette "Onları...oturtun." buyruluyor. Nafaka alamaz, çünkü ayette "Eğer hamile iseler doğumlarını yapıncaya kadar onlara nafaka verin." buyuruyor. Allah Tealâ meskeni zikrederken boşanan her kadın için mutlak söyledi. Nafakayı zikrederken "hamile iseler..." kaydını getirdi. Bunun mefhumundan, "bain talâkla boşanan, hamile değilse ona nafaka yoktur." manası anlaşılır.
Fatıma b. Kays hadisine Cassas şu cevabı verdi: Bu, selef arasında ravisinin kabul görmediği bir hadistir. Haberi vahidin kabul edilmesinin şartlarından biri de selefin reddetmemesidir. Halbuki bunu Hz. Ömer kabul etmemiş. "Bir kadının sözüne bakarak Allah'ın Kitab'ını, peygamberimizin sünnetini terkedemeyiz, bilmiyoruz belki de unutmuştur." demiştir. Bâin talâkla boşanan kadına mesken de verilir nafaka da verilir. Allah Tealâ "Onları evlerinden çıkarmayın, onlar da çıkmasınlar" buyuruyor.[20]
Sonra Cassas bu hadisin sahih olduğunu kabul ederek ayet-i kerime ile birleştirme sadedinde şöyle dedi: Bize göre bu hadisin, nafaka ve mesken verilmemesi konusunda mezhebimize uygun düşen sahih bir yönü vardır: Rivayet olunduğuna göre o, diliyle kocasının yakınlarım rahatsız etmişti. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) oradan taşınmasını emretti. Taşınma sebebi onun tarafından geldiği için de naşize (kocasına asi olan kadın) hükmüne düştü. Bu yüzden hem mesken hem de nafaka hakkı sakıt oldu. Dolayısıyla nafakanın düşürülmesini gerektiren illet ile meskenin düşmesini gerektiren illet aynı olmuştur.[21]
2- Zarar verme kastı ile ricat (dönüş) ve boşama nasıl haram ise aynı şekilde boşanan kadına nafaka ve mesken konusunda zarar vermek de haramdır. Ricat ve boşama yolu ile zarar verme şöyle olur: Koca hanımını (ric'i talâkla) boşar, iddetinin bitmesine iki gün kaldığında onu geri alır, sonra tekrar boşar.
3- İster üç isterse daha az sayı ile boşansın hamile kadına doğum yapıncaya kadar nafaka ve mesken verilmesinin vacip olduğunda alimler arasında ihtilâf yoktur.
Kocası ölen hamile kadına gelince: Hz. Ali, İbni Ömer ve İbni Mesud gibi sahabeden, Nahai, Şa'bi ve Hammad gibi tabiinden bir gruba göre, doğum yapıncaya kadar terekeden nafaka verilir. İbni Abbas, İbni Zübeyr, Malik, Şafii ve Ebu Hanife ise bu kadına ancak mirastaki hissesinden nafaka verilir demişlerdir. Darakutni'nin sahih bir senetle rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) "Kocası ölen hamile kadına nafaka yoktur." demiştir.
4- Boşanmış kadınlar kocanın çocuğunu emzirirse, babaların emzirme ücretini onlara vermesi lâzım gelir. Malik ve Şafii'ye göre babanın yabancı bir süt annesi kiralayabileceği gibi boşadığı hanımını süt annesi olarak kiralaması da caizdir. Ebu Hanife'ye göre çocuk kadının kendi çocuğu ise, bâin talâkla boşanmış olmadıkça ücretle emzirmesi caiz olmaz.
Anne ecr-i misil (piyasa ücreti, rayiç bedel) ile çocuğunu emzirmeye razı olursa daha şefkatli olduğu için bu hak öncelikle onundur. Çocuğun bakımında ve emzirilmesinde anne herkesten önceliklidir, bu durumda babanın çocuğunu başkasına emzirtmeye hakkı yoktur. Emziren anne akit-le değil, işi bitirdikten sonra ücreti hak eder. Çünkü Allah Tealâ "Onlar sizin için emzirirlerse onara ücretlerini verin." ayetinde emzirmeden sonra ücreti vacip kılmıştır.
5- "Sizin için emzirirlerse" ayeti aynı zamanda küçük çocuğun nafakasının baba üzerine olduğuna da delâlet eder. Çünkü emzirtme ücreti ona vacip olursa, diğer ihtiyaçlarını kâfi derecede karşılaması öncelikle vacip olur. Bu sebepledir ki bilhassa hiç malı olmayan çocuğun nafakasının babasına ait olacağında alimler ittifak etmişlerdir. Bulûğ çağına gelmiş bile olsa kendi nafakasını teminden aciz olan çocuk da bu hükme dahildir. Bu meselenin delili Utbe'nin kızı Hind'in haberidir: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei ve İbni Mace'nin Hz. Aişe'den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) Hind'e: "(kocanın malından) ifrata kaçmadan kendine ve çocuğuna yetecek kadar al." buyurmuştur.
6- Hanımlara ve eşlere düşen emzirme, ücret ve diğer hususlarda aralarında istişare etmek veya her birinin, teklif ettiği iyi ve güzel şeyleri diğerinin kabul etmesidir. Boşanan anneden beklenen en güzel tavır, çocuğunu ücretsiz emzirmesidir. Babadan beklenen en güzel tavır da annenin emzirme ücretini fazlasıyla vermesidir.
7- Emzirme ücreti konusunda kan koca arasında anlaşmazlık çıkarsa veya biri diğerine zorluk çıkarırsa, meselâ koca, anneye ecr-i misil (rayiç bedel) vermeyecek olursa veya anne emzirmezse veya fazla ücret isterse, kocanın onu buna icbar etmeye hakkı yoktur, başka bir süt anne tutar. "Eğer güçlüğe uğrarsanız" sözü ayrıca şuna da delâlet eder: Anne ecr-i misilden fazla ücret isterse, çocuk da başka kadının memesini kabul eder ve sütü de zarar vermezse, bu şartlarla baba ecr-i misile razı olan birisini süt anne olarak tutabilir. Aksi halde anne ecr-i misil ile çocuğu emzirmeye mecbur edilir.
Ücret konusunda ihtilâf ederlerse bakılır: Eğer anne ecr-i misil ister baba da bunu vermez ve ücretsiz emzirmesini isterse, baba ücretsiz bir süt anne bulamadığı takdirde anne ecr-i misil ile emzirmede birince derecede hak sahibidir. Baba ecr-i misil ile emzirmesini ister anne de yüksek ücret almak için emzirmek istemezse baba başkasını tutabilir.
8- Koca eşine ve küçük çocuğuna gücü ve takati nispetinde nafaka verir. Yani zengin ve varlıklı ise zengin nafakası, fakir ise fakirlerin verdiği nafaka kadar verir.
Malikilere göre nafaka miktarı örf ve adetlere uygun olarak nafaka veren ve alanın hali de göz önünde bulundurularak içtihatla tespit edilir. İmam Şafii'ye göre nafakanın miktarı bellidir, bu konuda ne hakimin ne de müftünün içtihadına yer yoktur. Yalnız kocanın haline göre tespit edilir, hanımın haline ve ihtiyacına bakılmaz. Koca zengin ise iki müd buğday (müd takriben 18 litre), fakir ise bir müd, orta halli ise bir buçuk müddür. Yalnız kocanın hali esas alınır, çünkü "Varlıklı olan varlığına göre nafaka versin.", "Zengin olana gücünce, fakir olana gücünce vaciptir." (Bakara, 2/236) gibi ayetlerde hanımın değil kocanın fakirliği ve zenginliği esas alınmıştır. Zira hamına kâfi gelecek miktarı ne hakim bilebilir ne de başkası. Koca, hanımının yeterinden fazla istediğini iddia ederken kadında istediği miktarın ancak yeteceğini ileri sürer. Böyle bir husumete sebep olmamak için miktar tespit edilmiştir.
Nafakanın örf ve adete göre karı koca her ikisinin haline bakarak tespit edilmesi lâzım geldiğine dair Malikilerin delili "Onların beslenmesi ve giyimi iyilikle babasına aittir." (Bakara, 2/233) ayetidir. Hadisten delilleri de şunlardır: Buhari ve Müslim'de rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) Ebu Süfyan'm hanımı Hind'e "(Kocanın malından) haddi aşmadan kendine ve çocuğuna yetecek kadar al." demiştir. Ayrıca Müslim'in Sahih'inde rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) veda hutbesinde şöyle buyurmuştu: "Kadınlar hakkında Allah'tan korkun, çünkü siz onları Allah'ın hükmü ile aldınız, Allah'ın kelimesi (nikâh müsadesi) ile ırzlarını helâl buldunuz, örfe uygun şekilde nzıkları ve giyimleri, onların sizin üzerinizdeki hakkıdır." Her iki hadiste de mesele kifayet miktarına havale edilmiştir. Hind hadisinde Rasulullah (s.a.) ona: "Sana yetip yetmeyeceği göz önüne alınmaz, senin hakkın şu miktardır." demiştir.
9- "Varlıklı olan varlığına göre nafaka versin" ayeti, çocuğun nafakasının anneye değil baba üzerine vacip olduğu hususunda bir delildir.
Muhammed b. Mevvaz'a göre ise bu nafaka mirastaki hisseleri oranında hem anneye hem babaya vacip olur. Buhari'de rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hanım gelir "Ya bana nafaka ver veya boşa." der, köle gelir "Nafakamı ver ve benden iş iste." der, çocuğun gelir "Nafakamı temin et, beni kime bırakıyorsun." der." Bu hadis de çocuğun nafakasının babaya ait olduğuna delildir.
10- "Allah hiç kimseye ona verdiğinden başkasını yüklemez" ayeti, fakirin de zenginin mükellef olduğu kadarıyla mükellef olmadığına ve koca hanımın nafakasını temin etmekten aciz kaldığı takdirde nikâhın feshedil-meyeceğine delildir. Çünkü bu ayet aciz kaldığı takdirde nafaka vermekle mükellef tutulmadığı hükmünü de ihtiva eder. O halde nafaka yüzünden kocayı boşamaya zorlamak da caiz olmaz. Aksi halde koca, üzerine vacip olmayan bir şeyden dolayı ayrılmaya zorlanmış olur.
Yine aynı şekilde "Allah güçlüğün arkasından kolaylık ihsan eder." ayeti de kocanın nafaka temininden aciz kalmasından dolayı hanımının ayrılmayacağına delildir. Çünkü her zorluğun bir kolaylığı olması beklenir. "Eğer darlık içinde ise bir kolaylık zamanına kadar ona mühlet verin" (Bakara, 2/280) ayetinde de ifade edildiği gibi Allah Tealâ fakirlikten sonra bir zenginlik, darlıktan sonra bir genişlik ihsan edecektir. Bu, Hanefilerin görüşü ve Ahmed b. Hanbel'den gelen bir rivayettir. Nafaka temin edememenin nikâhın feshine sebep sayılacağına dair görüş ise İmam Malik'in görüşü, İmam Şafii'nin iki görüşünden ezhar (kuvvetli) olanı ve Ahmed b. Hanbel'den gelen diğer bir rivayettir. Bu görüşün delili, Darakutni ve Beyhaki'nin, hanımına nafaka olarak verecek bir şey bulamayan kişi hakkında "ayrılırlar" şeklinde rivayet ettikleri haberdir. Çünkü zararın defi için kocadaki cinsi iktidarsızlık sebebiyle nikâhın feshedilmesi meşru kılındığına ve kadının nafakasızlıktan dolayı uğrayacağı zarar iktidarsızlıktan dolayı uğrayacağı zarardan daha ağır olacağına göre, kocanın nafaka temininden aciz kalması halinde nikâhın feshedilmesi öncelikle meşru olmalıdır.
"Allah... mükellef kılmaz." ayeti de yine insanın nafaka ve sadaka verirken kendi halini göz önünde bulundurması lâzım geldiğine delâlet eder. Hadis-i şerifte şöyle denilmektedir: "Mümin, Allah 'tan güzel bir edep almıştır. Allah ona bol verirse o da bol verir. Allah ona kısarsa o da kısar.[22]
İsyan Edenleri Tehdit, İtaat Edenlere Mükafat Vaadi Ve Allah'ın Kudretini Hatırlatma:
8- Rabbinin ve O'nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmış olan nice belde vardır ki biz onları en çetin bir hesaba çekmiş, onları akıllara şaşkınlık verecek bir azaba duçar etmişizdir.
9- İşte o (belde halkı) yaptığının ağırlığını tatmış, işinin sonu bir hüsran olmuştur.
10- Allah onlar için pek çetin bir azap hazırladı. O halde ey iman etmiş olan akıl sahipleri! Allah'tan korkun. Allah size hakikaten bir zikir indirdi.
11- İman edip de güzel güzel amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarmak için bir (de) peygamber (göndermiştir ki) o, Allah'ın (her şeyi) açık açık bildiren ayetlerini (işte) size okuyor. Kim Allah'a iman eder salih amelde bulunursa onu içlerinde ırmaklar akan cennetlere orada ebedî kalıcılar olarak koyar, Allah ona ne güzel bir rızık vermiştir.
12- Allah, yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmış olandır. Emir bunların arasında durmadan iner. Allah'ın (bunları yaratması O'nun) hakikaten her şeye kadir olduğunu, ilmiyle hakikaten her şeyi kaplamış bulunduğunu bilmeniz içindir.
Belagat:
"...çetin bir hesap, şaşkınlık veren bir azap, yaptığının ağırlığı..." cümleleri korku ve ürperti vermek için tekrar edilmiştir.
"Nice belde var ki biz onları..." cümlesinde mecaz-ı mürsel vardır. "Belde" denilmiş "belde halkı" kastedilmiştir.
"Karanlıklardan nura" cümlesinde istiare vardır. "Karanlık" inkâr yerine, "nur" da hidayet ve iman yerine kullanılmıştır.
Bu surede bazı ayetler "kadra, yüsra, cera, husra" şeklinde ses uyumu ile sona ermektedir. Buna seci denir.[23]
Kelime ve İbareler:
"Rabbinin ve O'nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmış" isyan edip yüz çevirmiş veya kibir gösterip hakka yönelmemiş "nice belde" halkı "vardır ki biz onları en çetin bir hesaba çekmiş, onları akıllara şaşkınlık verecek" büyük "bir azaba" -cehennem azabına- "duçar etmişizdir." Bu azap ahirette gelecek olmasına rağmen "geçmiş zaman kalıbı" ile ifade edilmesi, gerçekleşmesinde hiç şüphe olmadığı içindir.
"İşte o (belde halkı) yaptığının ağırlığını" inkâr ve isyanının cezasını tatmış, "işinin sonu bir hüsran" tam bir zarar ve helak "olmuştur."
"Allah onlar için pek çetin bir azap hazırladı." Önceki cümledeki manayı aynen ifade etmekle beraber, o tehdidin pekiştirilmesi için tekrar etmiştir. "O halde ey iman etmiş olan akıl sahipleri! Allah'tan korkun. Hakikaten Allah size bir zikir (Kur an) indirdi."
"Bir de iman edip salih amel işleyenleri karanlıklardan nura" küfür ve dalâletten iman ve hidayete "çıkarmak için Allah'ın açıklayıcı ayetlerini okuyan bir peygamber gönderdi. Kim Allah'a iman eder salih amelde bulunursa onu, altlarından ırmaklar akan cennetlere -orada ebedî kalmak üzere koyar. Allah ona ne güzel bir rızık vermiştir" ki bu, asla bitmez tükenmez cennet nimetleridir. Ayetin bu son cümlesi onlara verilen mükâfatın büyüklüğünü ve göz kamaştırdığını ifade eder.
"Allah, yedi göğü ve yerden de onların mislini" yedi kat olarak "yaratandır. Emir bunların arasında durmadan iner." yani Allah Tealâ emrini bunların arasında yürütür ve hükmünü burada uygular. Bunları yaratması ve emrinin inmesi "Allah'ın hakikaten her şeye kadir olduğunu, ilmiyle hakikaten her şeyi kaplamış olduğunu bilmeniz içindir." Bu son cümle, Allah'ın varlıkları niçin yarattığının, Kur'an ve peygamberi niçin gönderdiğinin cevabıdır. [24]
Ayetler Arası İlişki:
Talâk ve iddet hükümleri ile iddet bekleyen kadın için kocası üzerine vacip olan nafaka ve mesken hükümlerini beyan edip Allah'ın sınırlarını aşmayı yasakladıktan sonra; Yüce Allah emrine aykırı hareket edip peygamberlerini yalancı gören herkesi, inkâr edip peygamberlerini tekzip eden geçmiş ümmetlerin başına gelen cezanın bir benzerinin onların da başına gelebileceğini beyan ederek ikaz ve tehdit etti. Bunun ardından emirlere riayet edilip dinin hükümleriyle amel edilmesini teşvik için zatının kudret ve azametini ve ilminin her şeyi kuşattığını zikretti. Şu halde hükümler beyan edildikten sonra gelen bu ayetler, Allah'ın emirlerine aykırı hareket edilmemesi için bir ikazdır. [25]
Açıklaması:
Allah Tealâ emrine muhalif hareket edip peygamberlerini yalanlayan ve meşru kıldığı yolun dışında başka bir yolda bulunan herkesi cezalandıracağını bildirerek ve bu yüzden geçmiş milletlerin başına gelenleri haber vererek şöyle buyurdu:
"Rabbinin ve O'nun peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmış olan nice belde vardır ki biz onları en çetin bir hesaba çekmiş, onları akıllara şaşkınlık verecek bir azaba duçar etmişizdir." Yani nice belde halkından pek çoğu Allah'ın ve peygamberlerinin emirlerine asi oldular, yüz çevirdiler, böbürlendiler ve Allah'ın emirlerine tabi olup peygamberlerinin izini takip etmediler. Allah da onları yaptıkları ile dünyada hesaba çekti, ahiret-te de onları büyük bir azap ile cezalandıracaktır. Onların dünyadaki azabı açlık, kıtlık, ölüm ve yerin dibine geçirme şeklinde olmuştur.
Hesap ve azap müstakbelde, ahirette olacak olmasına rağmen "hesaba çektik", "azap ettik" diyerek mazi sigasıyla ifade edilmesi, Allah'ın bu vaadinin mutlaka olacağına delâlet etmesi içindir. Nitekim şu ayetlerde de aynı maksatla mazi sigası getirilmiştir: "Allah'ın emri (kıyamet) geldi." (Nahl, 16/1), "Sûra üflendi." (Zümer, 39/68), "Cennettekiler cehennem-dekilere şöyle seslendi." (Araf, 7/44).
Sonra Allah Tealâ, bu azabın sebebini haber vererek şöyle buyurdu:
"İşte o (belde halkı) yaptığının ağırlığını tatmış, işinin sonu bir hüsran olmuştur." Yani yaptığı işin vebali ve inkârının cezası ile karşılaştı. Onun dünyadaki sonu hüsran, helak ve perişanlık ahirette de azaptır. Böylece hem kendilerini hem de mallarını ve ailelerini hüsrana uğrattılar.
Sonra Cenab-ı Hak bu tehdidini tekit ederek şöyle buyurdu:
"Allah onlar için çok çetin bir azap hazırladı." Yani Allah inkârlarından, isyan ve matlıklarından dolayı onlara ağır bir azap hazırladı ki o cehennem azabıdır.
Sonra Allah Tealâ bu uyarılardan ibret alınmasını -ki bu, müminleri takvaya teşviktir- zikrederek şöyle buyurdu: "O halde ey akıl sahipleri, Allah'tan korkun." Yani ey akıl sahipleri ve idrakini doğru kullananlar, siz onlar gibi olmayın aksi halde onların başına gelenin aynısı sizin başınıza da gelir. Sonra onlara bunu devamlı hatırlatacak olan şeyi açıklayarak şöyle buyurdu:
"İman edenler! Allah size hakikaten bir zikir indirdi. İman edip de güzel güzel amellerde bulunanları karanlıklardan nura çıkarmak için bir (de) peygamber (göndermiştir.)" Yani ey bu ümmetten Allah'ı ve peygamberlerini tasdik eden, Allah'a teslim olan ve peygamberleri Muhammed'e tabi olan akıl sahipleri! Allah size daimi bir zikir indirdi -ki o Kur'an'dır- ve bununla beraber size bir de peygamber gönderdi. İşte o doğru bir tercümandır, Allah'ın vahyini size ulaştıran, Allah kelâmını ve ayetlerini çok açık bir şekilde size okuyan odur. O ayetlerde insanların muhtaç olduğu hükümleri beyan ediyor. Ta ki Allah bu ayetlerle ve bu peygamber vasıtasıyla, kendisine ve peygamberlerine iman edip salih amel işleyenleri dalâlet karanlığından hidayet nuruna, küfrün karanlıklarından imanın nuruna çıkarsın.
Sonra Allah Tealâ, iman ve amel-i salihin mükâfatını beyan etmek suretiyle müminleri teşvik ederek ve ikram ederek şöyle buyurdu: "Kim Allah'a iman eder salih amelde bulunursa onu içinde ırmaklar akan cennetlere -orada ebedî kalmak üzere- koyar. Allah ona ne güzel bir rızık vermiştir. " Yani kim Allah'ı tasdik eder ve salih amel işler, böylece tasdik (iman) ile ameli birleştirirse Allah Tealâ, onu cennetlere, yani köşklerinin ve ağaçlarının altından ırmaklar akan bahçelere -orada ebedî kalmak üzere- koyar ve Allah orada ona bol rızıklar ihsan eder.
Sonra Allah Tealâ, kudretinin büyüklüğüne ve ilminin genişliğine kullarının dikkatini çekerek şöyle buyurdu:
1- "Allah, yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmış olandır. Emir bunların arasında iner durur." Yani şüphesiz yedi semayı ve yedi arzı yaratan Allah'tır. Allah'ın emri, kazası, hükmü ve vahyi yedi semadan yedi arza doğru iner. Yine Mülk suresi 3. ayette Allah Tealâ "Yedi göğü tabakalar halinde yaratan O'dur." buyurmuştur.
Buhari ve Müslim'de rivayet edilen hadiste: "Kim haksız olarak bir karış toprak alırsa, yedi kat yerden o toprak onu sarar." buyruluyor. Buhar-i'nin Sahih'inde "Yedi kat yerin dibine batırılır." buyruluyor. Buhari ve diğerlerinde bulunan bir duada: "Ey yedi göğün ve onların gölgeledikleri her şeyin ve yerlerin ve onların üzerinde taşıdıkları her şeyin sahibi Allah'ım!" denilmektedir.
İbni Mesud'un rivayetine göre Rasulullah (s.a.): "Kürsi içinde yedi gök ve onun içindekiler ve arasındakiler, sadece sahraya atılmış bir halka gibidir." buyurmuştur.
Katade şöyle dedi: "Allah'ın yedi arzının her birinde ve yedi semasının her birinde yaratıklarından bir yaratık, emirlerinden bir emir ve hükümlerinden bir hüküm vardır."
2- "Allah'ın (bunları yaratması O'nun) hakikaten her şeye, kadir olduğunu, ilmiyle hakikaten her şeyi kaplamış bulunduğunu bilmeniz içindir." Yani Allah'ın kudretinin kemalini ve ilminin bütün eşyayı kuşattığını bilmeniz için Allah Tealâ, gökleri ve yerleri yarattı ve oralara hükmünü ve emrini indirdi. Ne olursa olsun hiçbir şey Onun ilminin haricinde kalmaz. Öyleyse Ona muhalif davranmaktan sakının, geçmiş ümmetlerin akıbetlerinden ibret alın. Çünkü Allah bütün yaptıklarınızı muhakkak bilmektedir ve bu amellerin karşılığını size verecektir. [26]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususlara işaret etmektedir:
1- Allah Tealâ, bir kavmin isyanını ve bu yüzden onların başına gelen azabı beyan ederek bu yolla emirlerine muhalefet edecek olanları uyarmıştır. Allah'ın ve peygamberlerinin emrine asi olan zalim belde halkından pek çoğunu Allah dünyada açlıkla, kıtlıkla, kılıçla, yerin dibine batırma ve diğer musibetlerle cezalandırdı. Ahirette de onları çetin bir hesaba çekecek ve ağır bir azap ile azap edecektir.
Böylece onlar inkârlarının cezasını tattılar. Onların bu hareketinin dünyadaki sonucu -zikredildiği gibi- helak ve hüsran idi. Ahirette de cehennem olacaktır.
Allah Tealâ bu hüsranın ne çeşit olacağını beyan etti ki o, ahirette cehennem azabıdır.
2- Allah Tealâ, kendisini ve peygamberlerini inkâr etme konusunda kendisinden korkulmasını emretti ve bu emrini de aklı selim sahiplerine, Allah'a ve peygamberlerine iman edenlere, kendilerine Kur'anı Kerim indirilenlere ve yine kendilerine insanların muhtaç olduğu, hükümleri açık açık beyan eden ayetleri okuyan Muhammed'in (s.a.) gönderildiği insanlara yöneltti.
Takva: Allah'tan korkmak, O'na itaat etmek ve O'na isyandan kaçınmaktır. Takvanın, imanın ve amel-i salihin yüce gayesi küfür ve dalâletten, hidayet ve nura çıkmaktır.
3- Allah'ın kudretinin kemalini ve öldükten sonra diriltip, hesaba çekebileceğini gösteren delil, gökleri ve yeri yaratmasıdır. İlminin her şeyi kuşattığına dair delil ise yer ve gökteki varlıkların bütün hallerini bilmesi, kâinatı idare etmesi onlar hakkında emirler indirmesi ve onlar hakkında kaza, hüküm ve vahyi infaz etmesidir. Şu halde hiçbir şey onun ilmi ve kudreti haricinde kalmaz. Evrendeki gök cisimlerini, bu hükümleri ve bu hükümlerin mahlukât hakkında nasıl gerçekleştirileceğini, gaybı bilen Allah'tan başka kimse bilmez.
Göklerin yedi kat ve üstüste olduğunda ihtilâf yoktur. Nitekim Miraç hadisi ve diğer hadisler bunu gösteriyor. Ancak yerler hakkında ihtilâf vardır. Cumhur üstüste yedi tabaka halindedir, demiştir. Belki bu arzın tabakalarıdır. Nitekim "Yerden de onların mislini" ayeti buna delâlet etmektedir. Yani yer de yedi tabakadır. Ancak tabakalar arasında hiçbir boşluk yoktur. Ayrıca Ahmed b. Hanbel, Buhari ve Müslim'in Aişe ve Said b. Zeyd'den rivayet ettikleri ve daha önce de zikredilen şu hadisler de buna delâlet etmektedir: "Kim haksız olarak bir karış toprak alırsa yedi kat yerden o toprak onu sarar." Bir başka görüşe göre de yer tektir, göklerle olan benzerlik sayıda değildir, belki yaratmada güzel ve muhkem yapmadadır. Birinci görüş daha doğru ve kuvvetlidir. Nitekim Kurtubi ve eski ve yeni müfessirlerin görüşü de böyledir. Ayrıca Tirmizi, Nesei ve diğer hadis kitaplarında rivayet edilen haberler buna delâlet etmektedir. [27]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/507.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/507.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/507-508.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/509.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/510-511.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/511.
[7] İbni Kesir, IV/378. Kur'an ve Sünnete uygun olarak verilen talâka sünnî talâk denilmiştir. Hayız halinde boşamaya ise bid'î (bid'at) talak denilmiştir. Çünkü bu hayız iddetten sayılmayacağı için kadının iddeti uzamaktadır.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/512-517.
[9] Razî, XXX/34.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/517-521.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/522.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/522.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/522.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/523.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/523.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/523-524.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/525-526.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/527-528.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/528.
[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/528-530.
[20] Cassas, Ahkâmu'l-Kur'an, III/461.
[21] a.g.e, III/462.
[22] Alûsî, XXVIII/140.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/530-534.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/535-536.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/536.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/536-537.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/537-539.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/539-540.
İslami Okul Okulların En Önemlisi