Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tahrîm Sûresi - Kuran - 066Tahrim - 2. Sayfa

TAHRÎM SÛRESİ

 

66

 

İndiği Yer :

 

Medine

 

İniş Sırası :

 

107

 

Ayet sayısı :

 

12

 

Nüzulü

 

Mushaf'taki sıralamada altmış altıncı, iniş sırasına eöre yüz yedinci sûredir. Hucurât sûresinden sonra, Teeâbün sûresinden önce Medine'de nazil olmuştur.[1]

 

Adı

 

Hz. Peygamber'in kendisi için koyduğu geçici yasaklardan söz edilirken ilk âyette geçen fiilin maştan olan "tahrîm" kelimesi sûreye ad olmuştur. [2]

 

Konusu

 

Hz. Peygamber'in bir eşine verdiği sim koruyamaması ve buna bağlı olarak gelişen olaylardan hareketle, aile ilişkilerinde güvenin önemi üzerinde durulmak­ta, müminlere hitap edilerek aile sorumluluğunun önemine dikkat çekilmekte, in­karcılar ve iman etmiş gibi görünen münafıklara sert bir uyan yapılmakta, tövbe­nin kararlı bir iradeye dayalı olması gerektiği bildirilmekte; aile sorumluluğu kav­ramının yanlış anlaşılmaması için, yükümlülük çağındaki helkesin yaptıklarından şahsen sorumlu olacağı bazı örnekler ışığında açıklanmaktadır.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Ey Peygamber! Allah'ın sa­na helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılı­yorsun? Bununla beraber Allah bağışlayıcıdır, merhametlidir. 2. Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Allah şirin yardım-cınızdır; O bilendir, hikmet sahibidir. 3. Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu Pey-gamber'e açıklayınca Peygamber bunun bir kısmım anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine bunu anlatınca o, "Bunu sana kim haber verdi?" diye sordu. "Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi" diye cevap verdi. 4. İkiniz de Allah'a tövbe ederseniz (çok iyi olur), çünkü kalpleriniz eğ-rilmişti. Ama Peygamber'e karşı bir dayanışma içine girecek olursanız bilin ki herkesten önce Allah onun dostu ve koruyucusudur, sonra da Cebrail ve iyi müminler. Melekler de bunların ardından onun yardımcısıdır. 5. Eğer si­zi boşayacak olursa rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi olan, Allah'a tes­limiyet gösteren, yürekten inanan, içtenlikle itaat eden, tövbe eden, kulluk eden, dünyada yolcu gibi yaşayan, dul ve bakire eşler verebilir. [4]

 

Tefsiri

 

1-5. Bu âyetlerin İniş sebebi olarak tefsir ve hadis kaynaklarında zikredilen olaylarla ilgili rivayetler ayrı ayrı ele alındığında konuya ışık tufar nitelikte olmak­la beraber, Taberî'nin belirttiği üzere âyetlerin ifadesine bağlı bir yorum yapmak daha İsabetli görünmektedir. Buna göre 1. âyetten çıkan mâna şu olmaktadır: Hz. Peygamber esasen helâl olan bir şeyi kendisine yasaklamıştı; Allah Teâlâ tarafın­dan, eşlerinin hatırına veya onlar sebebiyle kendisini böyle bir mahrumiyete itme­sinin doğru olmadığı bildirilmiş, 2. âyette de böyle bir karar yemin eşliğinde ve­rilmiş olsa bile, üzerinde sebat edilmesi uygun olmayan yeminlerden vazgeçip ke­faret ödeme tarzında şer'î bir yol bulunduğu hatırlatılmıştır.[5]Ya­sağın konusu cariyesine yaklaşmama, bir şeyi yememe veya içmeme olabileceği gibi başka bir şey de olabilir. Hz. Peygamber'in kendisi için koyduğu bu yasak ka­rarını alırken yemin edip etmediği kesin olmamakla beraber yemin ettiğine dair bazı rivayetler bulunmaktadır. Bunlarda geçen 'ilâ" kelimesi bir kısım âlimlerce Bakara 2/226 âyetinde geçen anlamıyla belirli süre eşlerine yaklaşmama yemini olarak, bazılarınca ise mutlak anlamda bir yemin olarak anlaşılmıştır. Bu âyetlerin inmesini takiben Resûlullah'ın yemin kefareti ödeyip ödemediği kesinlik taşıma­maktadır; ödediğine dair rivayet de (dinî vecibe otan yemin kefareti, ihtiyaten yap­tığı bir tasadduk veya bir şükran ifadesi olabileceği şeklinde) farklı biçimlerde de­ğerlendirilmiştir. 3. âyette sözü edilen eşlerle ilgili rivayet farkları bulunmakla be­raber, kendisine sır verilen eşin Hz. Hafsa, bu sırrın kendisine açıldığı eşin Hz. Âi-şe; dolayısıyla 4. âyette kendilerine hitap edilen İki hanımın bunlar olduğu genel­likle kabul edilir. [6]

Elmalıh'nm, konuya ilişkin rivayetleri tahlile tâbi tuttuktan sonra ulaştığı so­nuç özetle şöyledir: Hz. Peygamber1 in, eşlerinden birine sır olarak söylediği bir sö­zü o tamamen koruyamamış, yine Resûlullah'ın eşleri içinden en çok samimi oldu­ğu birine çıtlatmış, bundan haberdar olan Hz. Peygamber ona sitem etmiş, bunun üzerine ikisi birbirine arka çıkıp kendisinden bazı maddî taleplerde bulunarak diğer eşlerini de ilgilendirecek tarzda bir dayanışma içine girmişlerdi. Bu durum karşı­sında Resûlullah, hem dünya hayatının kendi nazanndaki önemsizliğini anlatmak hem de ailesine karşı eğitici bir tedbir uygulayarak onların gerçek iradelerini yok­lamak üzere mûtat aile hayatım terketti, dargın bir halde onların odalannda bulun­mak yerine îlâ yemini yapıp kendine ait odasında bir ay uzlete çekildi. Resûlul­lah'ın bazen itikâfa çekilmek sünnet-i seniyelerinden olduğu için başlangıçta bu du­rum fark edilmedi. Fakat bir süre sonra ezvâc-ı tâhirâün hepsi Resûlullah'ı gücen­dirmiş olmak endişesiyle hiizünlendiler ve odalannda ağlaşmaya başladılar. Böyle­ce "Peygamber bütün eşlerini boşarmş" diye bir söylenti yayıldı ve sahâbe-i kiramı bir telaş sardı. Buna karşılık o sıralarda ortalıkta, Suriye tarafında Bizans hakimi­yeti altında yaşayan hıristiyan Araplar'dan Gassânîler'in müslümanlara karşı savaş hazırlığı içinde bulundukları haberi dolaştığından, münafıklar bu yeni gelişmeden büyük memnuniyet duydular. Hz. Peygamber uzlete çekilişinin 29. günün bitimin­de eşelerine döndü; onun eşlerini boşamadığı haberini de sevinç içinde Hz. Ömer duyurdu. Sûrenin asıl nüzul sebebi bu îlâ yeminidir, anlatılan diğer olaylar ise bu­na götüren sebep ve mukaddimeler olmalıdır.[7]

Bizzat Hz. Peygamber'in hayatından örnek gösterilmesi gereğine binaen be-lİrlİ olaylara gönderme yapan somut anlatım üslûbunun seçildiği bu âyetlerle kuş­kusuz o sırada yaşanan bir probleme çözüm getirilmiş ve âyetlerin nüzulü örnek neslin yetiştirilmesinde etkili olmuştu. Fakat Öyle görünüyor ki burada verilmek istenen kalıcı mesaj şu iki ana noktada toplanmaktadır:

a) Peygamberliğin mahiyeti: Resûl-i Ekrem'den önceki peygamberlerin so­nuncusu olan Hz. îsâ'nm mesajının doğru algılanmayıp peygambere tanrılık yakıştmlması, gerek onun müntcsipleri gerekse başka bazı dinlerde kendilerini top­lumdan soyutlayan ruhanîler sınıfı oluşup bunların Tanrı adına otorite kullanır ha­le gelmeleri Kur'an'm eleştirdiği bir olgu idi ve Hz. Peygamber de ümmetinin benzer duruma düşmemesi için uyanlar yapıyordu. Resûlullah'ın omuzlarındaki ulvî görevin tamamlanmasına artık uzun bir sürenin kalmadığı bir sırada, bu âyet­lerde onun beşerîlik yönünün ve vahyin kontrolü dışında kalabilecek dinî nitelik­te bir tasarrufunun olamayacağının özet olarak vurgulanması bu açıdan ayrı bir önem taşımaktaydı. İlk âyette "Ey Peygamber" diye hitap edilerek onun vahiy al­ma özelliği, Kur'an'ı tebliğ ve açıklama görevi açık biçimde belirtildiği gibi, "Al­lah'ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun?" mealindeki ifade ile de bir yandan onun bu özelliği sebebiyle dinî içerik taşıyan davranışlarının, çev­resinde nasıl algılanacağına, diğer yandan ise esasen onun da bir beşer olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir başka anlatımla, âyetteki fiil[8] dinî bir terim olan "haram kılma"yı ifade etmemek­te, hele Hz. Peygamber'in Allah'ın helâl kıldığını değiştirme teşebbüsünde bulu­nup da vahyin bunu düzelttiği gibi bir anlam bulunmamaktadır. Sözün akışı, bağ­lamı ve nüzul sebebi olarak zikredilen olaylar Resûlullah'ın bir beşer olarak ken­disi için koyduğu geçici bir yasağın söz konusu olduğunu ama âyetin bunun yan­lış anlaşılmasına karşı bir önlem olarak geldiğini göstermektedir. Burada "eşlerini hoşnut etmek arzusuyla" şeklinde bir kayda özel olarak yer verilmesi de bu anla­mı daha belirgin hale getirmektedir. 2. âyette gerekli durumlarda yeminin bozul­masına ilişkin hükmün Allah'a izafe edilmesi de Peygamber'in kendiliğinden bir hüküm koymasının söz konusu olamayacağının ve asıl teşrî iradesinin Yüce Al­lah'a ait olduğunun ayrı bir ifadesidir.

b) Aile sorumluluğunun önemi ve çok eşlilik hükmü: Kur'an'm ilk muhatap­tan olan toplumun realitesinden hareketle ve istisnaî durumlarda uygulanmak üze­re dört sayısıyla sınırlandınlarak birden fazla kadınla evlenmeye müsaade edilmiş, haksızlık etme endişesinin bulunması halinde tek kadınla yetinme emredilmiş ve
ardından "Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır" buyrularak hükmün gerekçesi açıklanmıştı[9] Konumuz olan âyetlerde, "Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz" mealindeki âyette ifadesini bulan[10] insanî realitenin çok açık bir ispatı olarak Resûlullah'ın aile hayatından bir örnek verilmekte ve aile hayatının kendine özgü zorluklarına işaret edilmektedir. Bazı hikmetlere ve sosyal sebeplere binaen haya- tınm belirli bir döneminden sonra çok kadınla evli olması uygun görülen Hz, Pey-gamber'in dahi bir insan olarak bu hakikati bertaraf etmesinin mümkün olmadığı ortaya konmakta, dolayısıyla birden fazla kadınla evlenebilme hükmünün amacı üzerinde dikkatle düşünülmesi gerektiği mesajı verilmektedir. Nitekim Resûlul-lah'ın yeme-içme, aile hayatı yaşama gibi eylem ve Özellikleri onun beşerî yönüy­le ilgili olduğu için kendisinden olağanüstü yollarla insanın doğasmdaki bu gerçe­ği aşması istenmemiş; sadece, şu mealdeki âyette eşlerinin aklına ve gönlüne hi­tap ederek bulundukları konumu hatırlatması ve bu konuda bir tercih yapmalarını istemesi uygun görülmüştü: "Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi ser­best bırakayım. Yok eğer Allah'ı, Resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bi­lin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır" [11] Hz. Peygamber'in özel hayatına ilişkin bu Örneğin tamamlan­masının hemen ardından 6. âyette bütün müminlere hitaben soyut bir uyan ifade­sine yer verilmesi de, söz konusu ömeğin asıl mesajlarından birinin aile sorumlu­luğunun ağırlığını belirtmek olduğunu göstermektedir. Konumuz olan âyetlerin nüzul sebebi olarak aktarılan olayların, Hz. Peygamber'in eşleri arasında kıskanç­lık sâikiyle çıkan bir tatsızlığın veya kendisinden daha müreffeh bir hayat isteme­lerinin onu üzmesi yüzünden, kendisi hakkında böyle bir yasak karan verdiği nok­tasında birleştiği dikkate alınırsa, birinci sebebin çok eşlilik, ikinci sebebin de he­men bütün aile ilişkileri bakımından bütün zamanlar için geçerli olan hayat stan­dardını yükseltme ve refah seviyesini geliştirme arzusu şeklinde iki temel prob­lemle ilgili olması ilgi çekicidir.

Resûl-i Ekrem'in peygamberlik sıfatının gereklerine uymanın yani tebliğ et­tiği hükümleri benimsemenin Allah'a itaat kapsamında değerlendirildiğine dair pek çok âyet bulunduğu gibi, beşer olduğunu hatırlatan âyetlerin onun sıradan bir insan olduğu biçiminde anlaşılmaması ve örnek kişiliğinin göz ardı edilmemesi için de Kur'an'da ve hadislerde birçok uyan ifadesi yer alır. Bu sûreye mushaf sı­ralamasında, evliliğin sona ermesini belirli kurallara bağlayan Talâk sûresinden sonra yer verilmesi de Resûlullah'ın bu konudaki örnek konumuyla ilgili özel bir anlam taşımaktadır. Şöyle ki, Talâk sûresinin ilk âyetinde açıklandığı üzere orada sûreye "Ey Peygamber" şeklinde başlanmakla beraber çoğul kalıbında fiiller kul­lanılarak Resûlullah'ın şahsında müminlere hitap edilmiş ve mecbur kalınıp evli­lik birliğine son verilmesi halinde uyulması gereken hükümlerden söz edilmişti. Burada ise 5. âyette, eşlerine hitap edilerek "Eğer sizi boşayacak olursa, rabbİ ona, sizin yerinize sizden daha iyi (...) eşler verebilir" buyurulurken bizzat Hz. Pey- gamber'in evlilik hayatından söz edilmekte, ama "boşayacak olursa" şeklinde var­sayım içeren bir İfadeye yer verilmektedir. Bu, -tarihî bilgilerin de desteklediği üzere- göreviyle ilgili hikmetler gereği çok sayıda kadını nikâhı altında bulundu­ran ve iyi bir eş olma hususunda da müminlerin nazarında model şahsiyet olan Hz. Peyganıber'in bütün zorluklara rağmen boşama yoluna hiç gitmediğini ortaya koy­maktadır.

İlk âyetin, "eşlerini hoşnut etmek arzusuyla" şeklinde tercüme edilen kısmı bu şekilde veya "hoşnutluğunu arzu ederek" manasıyla "niçin haram kılıyorsun?" fiiline bağlanabildiği gibi, ayrı bir cümle olarak da düşünülebilmektedİr. [12]

âyetteki "farada" fiili hem "farz kıldı, gerekli kıldı" hem de "açıkladı" an­lamına geldiği için, "Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır" şeklinde çevirdiğimiz cümleyi, "yeminlerinizi bozup kefaretini verme­nizi emretmiştir" veya "yeminlerinizi nasıl çözeceğinizi açıklamıştır" şeklinde an­lamak mümkündür[13] Buradaki "tehılle" kelimesinin "çözme" an­lamından başka bir de "yemininden İstisna etme" anlamı vardır. [14] Öte yandan fıkıh âlimleri kişinin esasen helâl olan bir şeyi kendisine ya­saklamasının kefaret gerektiren-bir yemin sayılıp sayılmayacağını tartışmışlar ve farklı sonuçlara ulaşmışlardır[15]

âyette belirtildiği üzere Hz. Peygamber Allah tarafından muttali kılındığı bilginin tamamını anlatmamış, verdiği sun ifşa etmesine rağmen eşini mahcup dü­şürmek istememişti. Bir kısmını anlatması ise bu konuda yapılacak ilâhî uyan için yerine getirilmesi gereken bir görev haline gelmişti. Bu âyetteki anlatıma dikkat
edildiğinde, Resûlullah'ın davranışlarının -diğer alanlarda olduğu gibi- aile haya­tında da sunîlikten uzak olduğu ve iyi bir eş olma özelliğini Öne çıkaran bir tavır sergilediği gözden kaçmamaktadır. Peygamber'e eş olma şerefini taşıyan bir hanı­mın bile bir an için onun Allah'tan vahiy aldığını unutup "Bunu sana kim haber
verdi?" diye sorması bunu açıkça göstermektedir.

Bu âyette atıfta bulunan olay vesilesiyle, sır verme konusunda titiz davran­mak gerektiği, sır saklama konumunda bulunanların da ağır sorumluluk altında bulundukları dolaylı biçimde ifade edilmiş olmaktadır. İslâm ahlâkında su1 sakla­maya "ketum olmak" denir. Ahlâk kitaplarında sır saklamanın başlıca iki şeklin­den söz edilir:

a) Bir kimsenin kişisel sırlarını gizli tutup başkalarına söylememe­si.

b) Kendisine güvenilerek sır verilen kimsenin bu sırn, sır sahibi açıklamaya izin vermediği sürece, kendi sun gibi gizli tutması. İslâm ahlâkçıları sırn bir tür emanet, onu başkalarına duyurmayı (ifşa etmeyi) emanete hıyanet saymışlardır.

Saklanmayan sırlar yüzünden nice kanlar döküldüğüne ve nice ümitlerin boşa git­tiğine dikkat çeken Mâverdî, sır saklamanın insanın hayatındaki en önemli basan ve esneklik sebeplerinden biri olduğunu belirtir ve Hz. Ali'nin şu özdeyişini akta­rır: "Sırrın senin esirindir; sırrını açıkladığın takdirde sen onun esiri olursun"[16]

Bu âyette değinilen sının ne olduğu konusunda genellikle âyetlerin nüzul se­bebi olarak zikredilen olaylara bağlı (Resûlullah'ın cariyesi Mâriye'ye yaklaşma­yacağı veya bir daha kıskanılan eşinin yanında bal şerbeti içmeyeceği tarzında) açıklamalar yapılır. Bir rivayete göre ise Resûlullah eşi Hafsa'ya Ebû Bekir ve Ömer'in kendisinden sonra halife olacakları bilgisini sır olarak vermiş, o da sab­redemeyip bunu Âişe'ye açmıştı; âyette buna işaret edilmiştir. Elmalık, bu ihtima­lin daha güçlü olduğunu özetle şu şekilde savunur: Gerçi asıl mesele söylenen sır­rın esas itibariyle büyüklüğünde değil, küçük de olsa sır olması itibariyle büyük-lüğündedir. Bununla beraber sözün bağlamı, özellikle 4. âyette yöneltilen ağır eleştiri dikkate alınırsa burada verilen ası) sırrın yukarıda söylenenler değil, hilâ­fetle ilgili bu bilgi olması uygundur. Tefsirlerde nakledilen bu rivayetin Kütüb-i sitte'de yer almaması sahih olmamasını gerektirmez. Eğer sır hadisi hakkında Ebû Bekir ve Ömer'in halife olacağı bilgisini içeren rivayetler çok güvenilir ve Hz. Ali'den de değişik yollardan nakledilmemiş olsaydı Şia'nın ileri gelen âlimleri bu­nu kale bile almazlardı. [17]  Bununla birlikte Elmalılı'nuı da -da­ha önce- belirttiği üzere âyet kan-koca arasında kalması gereken bir sözle ilgili olup ne o eşin isminin ne de bu sözün neden ibaret olduğunun açıklanması amaç­lanmadığı için Allah Teâlâ âyette onun İsmini ve bu sözün ne olduğunu bildirme-yip aile arasındaki bu gibi sırları bilenlerin dahi ifşa etmemeleri yönünde uyanda bulunmuştur.

4. âyetin "iyi müminler" diye çevrilen kısmıyla Sahabe büyüklerinden bazı­larının kastedildiği yorumlan yapılmışsa da birçok müfessir mânayı sınırlandırma­nın isabetli olmayacağını belirtmiştir.[18] 4 ve 6. âyetlerde melek inancına güçlü vurgular yapılmış olması, sır saklama temasının sûrede ağır­lıklı bir yere sahip olmasıyla ilişkilendirilebilir. Şöyle ki,bütün söz ve davranışla­rının kayda geçirilmesi için görevlendirilmiş ama kendisinin göremediği varlıklar bulunduğuna inanan kişi, kendisine verilen bir sırn -sır sahibinin bilemeyeceği şe­kilde bile olsa- yaymaktan ve emanete hıyanet etmekten daha fazla çekinir ve bu konuda daha dikkatli davranır. Bununla birlikte, meleklerin Allah tarafından gö­revlendirilmiş varlıklar olduğuna dikkat çekmek üzere Önce O'nun dost ve hâmi­liğinden söz edilmiş, 6. âyette de onların ilâhî buyruklara asla karşı gelmedikleri hatırlatılmıştır. [19]

 

Meali

 

6. Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acıması/., güçlü, Allah'ın kendilerine buyur­duğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler var­dır. 7. Ey inkâr edenler! Bugün Özür dilemeyin. Siz sadece^apmiş oldukları­nızın cezasını çekeceksiniz. 8, Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah'a tövbe edin. Umulur ki rabbiniz kötülüklerinizi Örter ve sizi altların­dan ırmaklar akan cennetlerine koyar. O gün Allah Peygamber'i ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onlann nurları önlerinde ve sağ yanla­rında ilerleyerek yollarını aydınlatırken şöyle derler: "Rabbimiz! Nurumuzu arttır, eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter," 9. Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara sert davran. On­lann varacağı yer cehennemdir ve bu ne kötü bir sondur! [20]

 

Tefsiri

 

6. Yukarıda belirtildiği üzere Hz. Peygamber'in özel hayatından verilen ör­nek ışığında müminlerin aile sorumluluğuyla ilgili bir uyan yapılmaktadır. Aile kavramının kapsamı sosyal yapıya göre farklılıklar taşısa da buradaki ana fikir, bir müslümanın manevî mesuliyetinin sırf kişisel hayatıyla sınırlı olmadığına dikkat etmesinin gerekliliğidir. Böyle bir sorumluluk anlayışının sadece manevî hedefler­le sınırlı kalmayan, sağlam bağlarla birbirine raptedilmiş bir aile yapısı ortaya çı­karması tabiîdir. [21]  Âyette zikredilen ateşten maksat cehennem ateşidir. [22]

 

7. Öncelikle, inkarcıların ve mümin gibi görünen münafıkların, benzeri du­rumlarda yaptıkları gibi, ilk âyetlerde anlatılan olay dolayısıyla da birtakım yay­garalar çıkardıkları, 7. âyette onların bu yaptıklarının yanlarına kalmayacağına da­ir bir uyarı yapıldığı anlaşılmaktadır. Fakat âyetin, inkarcıların iş işten geçtikten sonra özür dilemeleri veya mazeret ileri sürmelerinin bir yaran olmayacağına da­ir genel bir ihtar anlamı taşıdığı da açıktır. Bu âyetteki sözün âhirette söyleneceği ve cehennem görevlisi meleklerin ifadesi olduğu yorumlan da yapılmıştır. [23]

 

8. Bu âyette yapılması istenen tövbenin nasıllığıyla ilgili olarak kullanılan "nasûh" kelimesi, "hâlis, katışıksız" mânası taşıdığı gibi "düzeltici, onarıcı" anla­mına da gelir; nush kelimesi de bu mânalarla bağlantılı olarak "öğüt vermek, na­sihat etmek" demektir. Âyetteki ifade, tövbenin tam manasıyla pişman olma ve bir daha pişman olduğu o işe dönmeme azmini içermesi gerektiğini göstermektedir. [24] Kelimenin bu sözlük anlamlan ve tövbede aranan şartlar dikkate alınarak mealde bu kelime "içtenlikle ve kararlılık içinde" şeklinde çevril­miştir. Böyle bir içtenlik ve kararlılıkla yapılan tövbeye de İslâmî kaynaklarda tevbe-i nasûh denilmiştir. [25]

 

Meali

 

10. Allah, inkâr edenlere Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal ver­mektedir: Onlar kullarımızdan iki erdemli kişinin nikâhı altındaydılar ama kocalarına hıyanet ettiler. Dolayısıyla kocalarının da Allah'tan gelen cezaya karşı onlara bir faydası dokunamadı ve "Haydi, diğer girenlerle birlikte girin bakalım ateşe!" dendi. 11- Allah iman edenlere de Firavun'un karısını misal vermektedir: O, '*Rabbim!" demişti, "Yüce katında, cennette benim için bir ev yap; beni Firavun'dan ve yaptıklarından kurtar ve beni bu zâlimler toplu­luğundan da selâmete çıkar!" 12- Bir de İmrân kızı Meryem'i (misal vermiş­tir): O iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik; o, rabbinin sözlerini ve kitaplarını hep tasdik etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi. [26]

 

Tefsiri

 

10-12. Sûrenin ana konusu olan Hz. Peygamber'in kendisine yasak koyması olayının temelinde eşlerinin onu üzecek bir

davranış içine girmeleri ve onlardan birinin Resûlullah tarafından kendisine verilen bir sun koruyamarruş olması bulunuyordu. Bu âyetlerde Yüce Allah, peygamber eşi oldukları halde bunun bilincin­de olamadıkları, üstelik onlara hıyanet ettikleri için âhiret mutluluğunu yitiren iki kadın ile hasbelkader münkir ve zâlim bir kişiye eş olduğu halde inancından ve Al­lah'a bağlılığından bir şey kaybetmeyen ve evlenmemekle beraber iffetini koruma uğruna bütün zorluklan göğüsleyip ithamlara yine afif (İffetli) tavırlarıyla karşılık veren iki kadının davranışım karşıt örnekler olarak göstermektedir. Böylece Hz. Peygamber'in eşlerine, bütün mümin kadınlara ve erkeklere, önce herkesin kendi iman ve ameline göre karşılık göreceği mesajı verilmişti. 10. ayette açıkça ifade edildiği üzere Hz. Nuh'un karısıyla Hz. Lût'un karısı eşlerine hıyanet ettiklerin­den, peygamber olmalarına rağmen kocaları onlar için ebedî azaba karşı bir koru­ma sağlayamayacaklardır. Bu İki kadın ve yaptıkları hakkında Kur'an'da fazla bil­gi bulunmamaktadır. TefsirLerdeki bilgilerin Özeti şudur: Nuh'un karısı onunla alay eden inkarcılar gibi davranıp kocasına deli diyor, onu hafife alıyor ve öğren­diği vahiy haberlerini müşriklere sızdırıyordu. Lût'un karısı da eve gizli gelen mi­safirleri ve kocasından duyduğu bilgileri inkarcı toplumuna haber veriyordu. Yap­tıkları bu çirkin işler âyette kısaca "onlara (kocalarına) hıyanet ettiler" şeklinde ifade edilmiştir. Buna karşılık Firavun gibi inkarcılıkta direnen ve zulmüyle şöh­ret yapmış bir kimsenin hanımı, her şeye rağmen imanını koruyabilmiş, dünya âlâ-yişİ uğruna Firavun'un kötülüklerine ortak olmaya rıza göstermemiş, hep ebedî mutluluğun özlemi içinde yaşamıştır. Hadislerde ve tefsir kitaplarında bu hanımın ismi Âsiye olarak geçer. Allah'ın varlığına ve birliğine, Hz. Musa'nın peygamber­liğine inanan, bu uğurda işkencelere maruz kalan Âsiye hakkında hadislerde yer alan övgü ifadeleri sebebiyle birçok İslâm âlimi onun peygamber olduğunu bile iteri sürmüştür. Erkek olmayı peygamberliğin şartlarından sayan Mâtürîdî mezhe­bi âlimleri ise bu görüşe katılmamıştır.[27] Yine Imrân kızı Meryem kendisini Allah'a kulluk etmeye öy­lesine vermiş, iffetini öylesine korumuştu ki Yüce Allah onu babasız dünyaya ge­tirmeyi murad ettiği Hz. îsâ'ya anne yaptı; o izahı yapılamayacak bu durumdan ötürü çevresinden gördüğü ağır hakaret ve baskılar karşısında inancından ve iffe­tine olan güveninden hiçbir şey kaybetmedi. [28] "Ona ruhumuzdan üfledik" ifade-sindeki "ona" zamiri "onun rahmine, rahmindekine yani Hz. îsâ'ya" mânalanyla açıklanmıştır; bu âyette de Enbiyâ 21/91'de olduğu gibi zamirin müennes (dişil) olduğu bir kıraat vardır. [29]

Bu âyetlerde dolaylı olarak şu noktalara da dikkat çekildiği söylenebilir: So­rumlulukta şahsîlik ilkesi esas olmakta beraber, belirli konumlarda bulunanların bazen daha özel bir sorumluluk duygusu içinde hareket etmeleri gerekir; buna kar­şılık bu konumun hakkını vermelerinin ecri de daha büyük olur. Nitekim Hz. Pey-gamber'in eşleriyle ilgili âyetlerde bu husus açık biçimde ifade edilmiştir. [30] Yine, zor şartlar altında iman, iffet ve kulluk bilincini korumanın ecri normal durum!ardakinden fazla olur. Öte yandan, doğru yoldan sapma örnek­lerinin peygamber ailelerinden seçilmesine yani peygamberin bile şeytana esir olan ve kötülükte direnen eşini kurtaramayacağının belirtilmesine mukabil, öv­güyle anılan örneklerden birinin evli diğeri evlenmemiş kadınlardan seçilmesi, ka­dının kul olarak, insan olarak erkekten farklı görülmemesi gerektiğini hatırlatma açısından özel bir vurgu yapıldığını düşündürmektedir. Bir başka anlatımla bura­da, kadının kendi ayakları üzerinde durabilecek bir varlık olarak görülmesi, kurtu­luşa ermesi veya hüsrana uğraması konusunun daima kocasıyla irtibatlı düşünül­memesi gerektiğine bir îma bulunduğunu söylemek mümkündür. 11. âyet, kadın örneği ile insanın, kendi kimlik, kişilik ve değerlerini koruyabilmek için uygun çevreye ihtiyacı bulunduğuna; toplum, aile, kadın ve özellikle koca farklı hayat tarzına sahipse, farklılığa tahammül edemiyor ve baskı yapıyorsa onlardan kurtul­mak ve ilişkilerini asgariye indirmek gerektiğine de işaret etmektedir. [31]

 



[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/327.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/327.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/327.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/328.

[5] bk. Mâide 5/89

[6] bk. Taberî, XXVIII, 155-159; Elmalın, VH, 5084-5116; Derve-ze,X, 143-149

[7] VII, 5084-5085,5094,5113, 5115

[8] meselâ A'râf 7/32; Tevbe 9/37 âyetlerinde olduğu gibi

[9] Nisa 4/3

[10] Nisa 4/129

[11] ayrıca bk. Ahzâb 33/28-29

[12] Şevkânî, V.288

[13] Râzî, XXX, 43

[14] Zemahşerî, IV, 113-114

[15] bk. Şevkânî, V, 288; İbn Âşûr, XXVIII, 348-349

[16] Bil­gi için bk. Mustafa Çağrıcı, "Sn-", İFAVAns., IV, 118-119

[17] bk. VII, 5110-5114

[18] bk. İbn Atiyye, V, 332

[19] Melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Cebrail hakkında bilgi için bk. Bakara 2/87,97-98; 5. âyette geçen ve "dünyada yolcu gibi yaşayan" şeklinde çevrilen "sâİhât" kelimesi hakkında bk. Tevbe 9/112. İbn Âşûr bu grup­taki âyetlerin ifadelerin unsurlarını tahlil ederek, aile eğitimi, muaşeret kuralları ve öğüt bağlamında çıkarılabilecek mânalar üzerinde ayrı ayrı durur, bk. XXVIII, 346 vd., özellikle 350-351

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/328-334.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/334.

[21] İslâm'ın aile telakkisi, aile fertlerine ve özellikle aile reisine yük­lediği sorumluluk hakkında bilgi için bk. Mehmet Akif Aydın, "Aile", DİA, II, 196-200; Mustafa Çağrıcı - Hamza Aktan, "Aile", İFAV Ans., I, 78-87

[22] Bu ateşin yakıtının taşlar ve insanlar oluşu hakkında açıklama için bk. Bakara 2/24

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/334-335.

[23] Râzî, XXX, 46; İbn Âşûr, XXVIII, 366-367

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/335.

[24] Zemahşerî, IV, 117

[25] tövbe hakkında bk. Nİsâ 4/17-İ8; Tevbe 9/117; Furkan 25/70-71; buradaki "nûr" kelimesi ve "sağ yanlarından" ifadesinin açıklaması için bk. Hadîd 57/12; 9. âyetin açıklaması için bk. Tevbe 9/73

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/335.

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/336.

[27] bilgi için bk. Ömer Faruk Harman, "Âsi­ye", Dİ A, III, 487

[28] Meryem hakkında geniş bilgi için bk. Âl-İ İmrân 3/35-38,42 vd.; Meryem 19/34-36

[29] Râzî, XXX, 50

[30] bk. Ah-zâb 33/30-34

[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/

/336-337.