Tahrim Suresi - Kuran - 066Tahrim - 3. Sayfa
1- Âyetin Nüzul Sebebine Dair Rivayetler:
2- Bu Husustaki Görüşlerin Sahih Olanı:
3- Bir Şey Hakkında: "Bana Haram Olsun Demek" Yemin Olur mu?
4- Hanımına: "Sen Bana Haramsın"Diyenin Hükmü ile İlgili Görüşler:
5- Bu Husustaki Görüş Ayrılıklarının Sebebi:
1- Haram Kılmak Şeklindeki Yemin ve Keffûreti;
2- Cariyesini veya Hanımını Kendisine Haram Kılmanın Cezası:
3- Peygamber (sav) Haram Kılmak Sebebiyle Keffârette Bulunmuş mudur?:
İnsanın Kendisini ve Aile Halkını Ateşten Koruması:
1- Tevbe ve Tevbenin Nasûh Olması:
2- Kendisinden Tevbe Edilecek Hususlar ve Bunlardan Nasıl Tevbe Edileceği:
Allah'ın Dini Hususunda İşi Sıkı Tutmak:
TAHRİM SURESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın Adı İle
Bütün müfessirferin görüşüne göre Medine'de inmiştir. Oniki âyettir. "en-Nebî Sûresi" diye de adlandırılır. [1]
1. Ey Peygamber! Zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.
"Ey Peygamberi... Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin haram edersin?"
buyruğuna dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [2]
1- Âyetin Nüzul Sebebine Dair Rivayetler:
"Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?"
buyruğu ile ilgili olarak Müslim'in Sahih'inde Âişe (r.anhâ)'dan sabit olduğuna göre; Peygamber (sav) Cahş kızı Zeyneb'in yanında bir süre kalır ve orada bal içerdi. (Âişe) dedi ki: Ben ve Hafsa aramızda şöyle anlaştık; Rasûlullah (sav) hangimizin yanına girerse: Ben senden meğâf[3] kokusunu alıyorum. Sen meğâfîr mi içtin? desin, Peygamber (sav) birisinin yanına girdi, ona bu sözleri söyledi. O: "Hayır, Cahş kızı Zeyneb'in yanında bal içtim, Bir daha onu içmem" diye buyurdu. Bunun üzerine "Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?... Eğer ikiniz de" -Âişe ve Hafsa'ya hitab ediyor-"Tevfoet ederseniz..." buyruğuna kadar nazil oldu. "Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti" (Tahrim, 66/3) buyruğu da onun; "hayır, ben bal içtim" demesi ile ilgilidir[4]
Yine ondan söyle dediği rivayet edilmiştir: Hasûlullah (sav) tatlıyı ve balı çok severdi. İkindi namazını kıldı mı hanımfannı dolaşır, onlara yakın olurdu. Hafsa'nın yanına girdi. Yanında daha önce kaldığından daha fazla bir süre kaldı. Ben bunun sebebini sorunca, bana: "Ona (Hafsa'ya) yakınlarından bir kadın bir miktar bal hediye etti. O da o baldan Rasûjullah (sav)'a bir miktar içirdi. Kendi kendime: Allah'a yemin ederim ki biz ona -Peygambere- karşı bir tertipte bulunacağız dedim. Bunu Şevde'ye açtım ve şöyle dedi: Yanına geleceği vakit sana yaklaşacak, o vakit sen de ona: Ey Allah'ın Rasûlü! Meğâfîr mi yedin? diye sor, O sana: Hayır diyecektir. Bu sefer ona: Peki bu koku nedir? diye sor. -Rasûlullah (sav), kendisinden kötü bir kokunun alınması çok ağırına giderdi.- Bu sefer o sana: Hafsa bana bir miktar bal içirdi diyecektir. Sen de ona: O haide o balı yapan anlar urfut denilen ağaçtan yemiş olmalıdır. Ben de ona bunları söyleyeceğim ey Safiye, sen de ona aynı şeyleri söyle! Peygamber (sav) Sevde'nin yanına girince -(Âişe) dedi ki; Şevde şöyle dedi: Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, senden korktuğum için daha o henüz kapıda iken bile bana söylediklerini ona söyleyiverecektim.- Rasûluliah (sav) yaklaşınca, Şevde ona: Ey Allah'ın Rasıılü meğâfîr mi yedin? diye sordu. O: "Hayır" dedi. Şevde: Peki bu koku ne oluyor? dedi. Peygamber: 'Hafsa bana bir miktar bal içirdi." dedi. Şevde: O balı yapan arı urfut ağacından yemiş, dedi. Benim yanıma gelince, ben de ona benzer şeyler söyledim. Sonra Safiye'nin yanına girdi, o da benzer şeyler söyledi. Hafsa'nın yanına girince, Hafsa: Ey Allah'ın Rasûlü sana ondan bir daha vereyim mi? diye sordu. Peygamber: "Hayır, ona ihtiyacım yok" diye buyurdu, (Âişe) dedi ki; Şevde: Subhanallah dedi. Allah'a yemin ederiz biz onu (bal içmekten) mahrum ettik, dedi. (Âişe devamla) dedi ki: Ben ona; Sus dedim.[5]
Bu rivayette yanında bah içtiği hanımının Hafsa olduğu belirtilirken, birincisinde Zeyneb olduğu belirtilmektedir. İbn Ebi Müleyke'nin İbn Ab-bas'tan rivayetine göre; o balı Sevde'nin yanında içmiştir. Yanında balı içtiği hanımının Um Seleme olduğu da söylenmiştir. Bunu da Esbat, es-Süddi'den rivayet etmiştir. Ata b. Ebt Müslim de böyle demiştir.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bütün bunlar olayı bilmemektir, yahutta bilgisizce bir tasavvurdaki ibarettir.
Peygamberimizin diğer hanımları yanında balı içtiği hanımını kıskandıklarından dolayı: Biz senden meğâfir kokusu alıyoruz, demişlerdi. Meğâfîr bir miktar tatlı olan kokusu değişik bir sebze yahut bir çeşit zamktır. Bunun tekili "meğfûr" şeklinde gelir. Urfut da şarab kokusu gibi bir kokusu bulunan bir bitkidir. Peygamber (sav) kendisinden hoş kokuların gelmesini ya da kendisinin hoş koku alınmasını sever, bundan hoşlanırdı. Kötü kokulardan ise tiksinirdi. Buna sebeb ise melekle konuşması idi. Bu, bu husustaki bir görüştür. Diğer bir görüşe göre o, Peygamber (sav)'a kendisini bağışladığı halde, Peygamber efendimizin diğer hanımları dolusıyla kabul etmediği hanımı kastetmektedir. Bu açıklamayı da İbn Abbas ve İkrime yapmıştır. Sözü edilen kadın ise Um Serik'tir.
Üçüncü bir görüşe göre; Peygamber efendimizin kendisine haram kıldığı Mariye el-Kıbtiye'dir. Bu cariyeyi kendisine İskenderiye hükümdarı Mu-kavkis hediye etmişti.
İbn İshak dedi ki: Mariye, Hafi diye bilinen bir beldenin Ansine diye bilinen yerindendir. Peygamber, Hafsa'nın odasında onunla birlikte olmuştu.
Dârakutnî'nin, İbn Abbas'tan onun da Ömer'den rivayetine göre Ömer (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) oğlu İbrahim'in annesi Mariye ile Hafsa'nın odasına girdi. Hafsa da gelip Peygamberi onunla birlikte buldu. -O sırada Haf-sa babasının evine gitmişti.- Peygambere: Onu odama mı sokuyorsun? dedi. Senin bunu yapmanın sebebi ancak diğer hanımların arasında benim senin yanında değerimin olmayışıdır. Peygamber ona şöyle dedi: "Bundan Âi-şe'ye sözetme! Bir daha ona yaklaşmak bana haram olsun." Hafsa ona şöyle dedi; O senin cariyen iken onu kendine nasıl haram ediyorsun;-' Peygamber ona yaklaşmayacağına dair Hafsa'ya yemin etti. Peygamber (sav): "Bundan kimseye sözetme" dedi. Fakat Hafsa bunu Âişe'ye anlattı. O da hanımlarının yanına bir ay süreyle girmeyeceğine dair yemin etti. Yirmidokuz gün onlardan uzak kaklı. Bunun üzerine yüce Allah: "Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?" âyeti nazil oldu[6]
2- Bu Husustaki Görüşlerin Sahih Olanı:
Bu görüşlerin en sahih olanları birincisi, en zayıfları ortancasıdır. İbnu'l-Arabi dedi ki: Bunun sened itibariyle zayıf olması, ravilerinin adaletli olmayışından dolayıdır. Mana itibariyle zayıf olması ise, Peygamber (sav)'tn, kendisini hibe edip bağışlayan kadını reddetmesinin, onu kendisine haram etmesi domek olmayışından dolayıdır. Çünkü bir kimse kendisine hibe edilen bir şeyi reddedecek olursa, o kendisine haranı olmaz. Haram kılmanın gerçek mahiyeti ise helâl oluşundan sonradır. Peygamber efendimizin Ma-riye el-Kıbtiye'yi kendisine haram etmesine gelince, sened itibariyle daha sağlam, mana bakımından daha uygun görülmektedir. Fakat bu rivayet Sa-hih'te kaydedilmemiştir. Bununla birlikte mürsel olarak rivayet edilmiştir. İbn Vehb, Malik'ten, o Zeyd b. Eslem'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ra-sûlullah (sav) İbrahim'in annesini (Mariye'yO kendisine haram kıldı ve: "Sen bana haramsın. Allah'a yemin ederim ki asla sana yaklaşmayacağım" dedi. Bunun üzerine yüce Allah bu hususta; "Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?" buyruğunu indirdi.[7]
Bunun bir benzerini İbnu'l-Kasım da ondan rivayet etmiş bulunmaktadır. Eşheb de Malik'ten şöyle dediğini rivayet eder. Ensardan bir kadın bir hususta Ömer (r.a)'a itiraz etti. Bundan oldukça rahatsız olup: Kadınlar böyk değildi, dedi. Kadın: Hayır (böyle idi). Peygamber (sav)'ın hanımları ona karşılık veriyorlardı dedi. O da elbisesini alıp, Hafsa'nın yanına çıkıp gitti ve ona: Rasûlullah (sav)'a karşılık veriyor musun? diye sordu. Hafsa: Evet, eğer bu işten senin hoşlanmadığını bilsem yapmam, dedi, Ömer, Rasûlullah (sav)'ın hanımlarından ayrı kaldığını haber alınca: Artık Hafsa'nın burnu yere sürtüldü, dedi.[8]
Sahih olan; bunun bal hakkında olduğu ve onun bu balı Zeyneb'in yanında içtiğidir. Âişe ve Hafsa bu hususta ona karşı birlik olmuşlar ve olan olmuş, o da bir daha balı içmeyeceğine dair yemin edip bunun saklanmasını istemiştir. Âyet-i kerime de bunların hepsi hakkında inmişti. [9]
3- Bir Şey Hakkında: "Bana Haram Olsun Demek" Yemin Olur mu?
"...Niçin haram edersin?" buyruğundan kasıt, eğer Peygamber (sav) haram kılmakla birlikte yemin etmemiş ise, bize (Mal ikilere) göre bu yemin sayılmaz, Bir kimsenin: "Bu bana haramdır" demesi, hanım dışında hiçbir şeyi haram kılmaz.
Ebu Hanife ise şöyle demektedir; Eğer ifadeyi mutlak olarak kullanırsa giyecekler dışarıda kalmak üzere, yiyecek ve içecekler hakkında yorumlanır ve bu keffâreti gerektiren bir yemin olur.
Züfer dedi ki: Bu, hareket ve ulus bildiren haller de dahil her hususta bir yemindir. (Bize) muhalif görüş belirtenler Peygamber (sav)'ın balı haram kılıp bundan dolayı keffâret ödemek zorunda olduğunu esas kabul ederler. Nitekim yüce, Allah: "Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir" (Tahrim, 66/22) buyurarak buna "yemin" adını vermiştir. Bizim delilimiz ise yüce Allah'ın: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın." (el-Mâide, 5/87) buyruğu ile; Ve ki: Allah'ın size indirdiği ve kendisinden bir kısmını haram ve helâl yaptığınız rızıktan ne haber? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah'a mı iftira ediyorsunuz?" (Yunus, 10/59) buyruklarıdır. Yüce Allah bu buyruklanyla helâli haranı kılanları yermekte, fakat bundan dolayı keffâret ödemelerini vacip kılmamaktadır.
ez-Zeccac şöyle demiştir: Allah'ın helâl kıldığını kimse haram kılamaz. Allah'ın kendisine haram kıldığı şeylerden başkalarını haram kılma yetkisini Peygamberine dahi vermiş değildir. Buna göre bir kimse hanımına ya da cariyesine: Sen bana haramsın, deyip de onu boşamayı ya da ona zihâr yapmayı kastetmemiş ise, bu sözü bir yemin keffâretini gerektirir. Eğer bu sözünü hanımlanndan ve cariyelerinden oluşan bir topluluğa hitaben söyleyecek olursa, bir keffârette bulunması gerekir. Kendisine bir yiyecek yahut bir başka şeyi haram kılacak olursa, Şafii ve Maliki'ye göre bundan ötürü bir keffârel-te bulunması gerekmez. Fakat İbn Mesud, es-Sevrî ve Ebu Hanife'ye göre bundan dolayı keffârette bulunması icab eder. [10]
4- Hanımına: "Sen Bana Haramsın"Diyenin Hükmü ile İlgili Görüşler:
Hanımına: "Sen bana haramsın" diyen erkeğin hükmü ile ilgili olarak ilim adamlarının onsekiz ayrı görüşü vardır:
1- Böyle diyene bir şey gerekmez,
eş-Şa'bî, Mesrûk, Rabîa, Ebu Seleme ve Esbağ bu görüştedir. Onlara göre bu, suyu ve yiyeceği haram kılmak gibidir. Yüce Altah ise şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o en temiz ve en güzel şeyleri haram kılmayın." (el-Maide, 5/87) Hanım hem hoş şeylerdendir, hem de Allah'ın helâl kıldıklarındandır. Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Dillerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeyler için: Şu helâldir, şu da haramdır demeyin. "(en-Nahl, 16/116)
Allah'ın haram kılmadığı bir şeyi hiç kimse haram kılamaz. Onun haram kılmasıyla da haram olmaz. Rasûlullah (sav)'dan da Allah'ın helâl kıldığı herhangi bir şey için: Obana haramdır, dediği sabit olmamıştır. O sadece daha önceden ettiği bir yemin dolayısıyla Mariye'den uzak kalmıştı ki, bu da: "Allah'a yemin ederim bugünden sonra ona yaklaşmayacağım" şeklindeki sözü idi. Kendisine: Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi ne diye haram kılıyorsun? Yani niçin bir yemin sebebiyle ondan uzak duruyorsun, denilmişti. Bu da; sen kendine yasakladığın bu işi yap ve keffârette bulun, demektir.
2- Bu bir yemin olup bunun için keffârette bulunması gerekir.
Ebu Bekr es-Sıddık, Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Mesud, İbn Abbas ve Aışe -Allah onlardan razı olsun- ile el-Evzaî de böyle demişlerdir. Ayetin gereği de budur. Said b. Cubeyr, İbn Abbas'tan şöyle dediğini zikretmektedir: Erkek hanımını kendisine haram kılacak olursa, bu bir yemindir, onun için keffârette bulunur. Yine İbn Abbas şöyle demiştir: Andolsun sizin için Rasû-lullah'da uyulacak güzel bir örnek vardır. Bununla Peygamber (sav)'ın cariyesini kendisine haram kılmış olduğunu kastetmektedir. Bunun üzerine de yüce Allah: "Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin... Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir" diye buyurdu, o da yeminine keffârette bulundu ve böylelikle "haram kılma "yi yemin kıldı. Bunu Da-rakutni rivayet etmiştir[11]
3- Bundan dolayı keffârette bulunmak icab eder, fakat yemin değildir.
İbn Mesud ve ondan gelen iki rivayetten birisine göre İbn Abbas, iki görüşünden birisinde Şafii de böyle demiştir. Ancak bu görüş su götürür. İleride geleceği üzere âyet-i kerime bu görüşü reddetmektedir.
4- Bu bir zihârdır. Bundan dolayı zihâr keffâreti gerekir. Bu da Osman, Ahmed b. Hanbel ve İshak'ın görüşüdür,
5- Şayet annesinin sırtı gibi haram oluşunu kastederek haram olduğunu niyet edip zihârda bulunmak kastıyla bunu söylerse, o vakit bu bir zihâr olur. Eğer boşama sözkonusu olmaksızın muayyen olarak kendisine'lwam kılmayı niyet ederse, o vakit bu mutlak olarak bir haram kılma olur ve bundan dolayı yemin keffâreti gerekir. Şayet hiçbir şey niyet etmemişse, ona yemin keffâreti düşer, Bu da Şafii'nin görüşüdür,
6- Bu bir ric'î talâktır. Bu da Ömer b, el-Hattab, ez-Zührî, Abdu'1-Aziz b. Ebi Seleme ve İbnu'l-Mâcisûn'un görüşüdür.
7- Bâİn bir talâktır. Bu Hammad b. Ebi Süleyman ve Zeyd b. Sabit'in görüşüdür. Ayrıca İbn Huveyzimendad bunu Malik'ten de rivayet etmiştir,
8- Üç talâk olur. Bu Ali b. Ebi Talib'in ve yine Zeyd b, Sabit'in ve Ebu Hu-reyre'nin görüşüdür.
9- Bu kendisi ile gerdeğe girilmiş kadın için üç talâktır. Kendisi ile gerdeğe girilmemiş kadın hakkında ise niyette bulunur. Bu da el-Hasen, Alî b. Zeyd ve el-Hakem'in görüşüdür. Malik'in meşhur görüşü de budur.
10- Üç talâktır. Hiçbir hal ve hiçbir durumda niyeti sözkonusu değildir. İsterse (hanımıyia) gerdeğe girmemiş olsun. Bu görüşü Abdu'l-Melik el-Mebsut'ta belirtmiş olduğu gibi, İbn Ebi Leylâ da bu görüştedir.
11- Kendisiyle gerdeğe girmediği kadın hakkında bir talâk, kendisiyle gerdeğe girmiş olduğu kadın hakkında üç talâktır. Bu görüşü Ebu Mus'ab ve Mu-hammed b. Abdi'l-Hakem ileri sürmüşlerdir.
12- Boşamayı ya da zihârı niyet ederse, ne niyet ettiyse odur. Şayet boşamayı niyet etmişse -üç talâk niyet etmesi hali dışında- bir bâin talâk olur. Eğer iki boşama niyet etmişse yine bir talâk olur. Hiçbir şey niyet etmemiş ise yemin olur ve bu durumda adam hanımına îiâ yapmış demektir. Bu da Ebu Hanife ve onun mezhebini kabul edenlerin görüşüdür. Züfer de buna benzer bir görüş ifade etmiştir. Şu kadar var ki o: Şayet iki talâk niyet ederse, iki talâk vermiş kabul ederiz, demiştir.
13- Zihâr niyetinin ona bir faydası olmaz. Bu sözü talâk olur. Bu görüş îl> nu'l-Kasım'a aittir.
14- Yahya b. Ömer dedi ki: Bu bir talâk olur. Eğer ona ric'at yapacak olursa, zihâr keffâretinde bulunmadıkça onunla ilişki kurması caiz olmaz.
15- Eğer boşamayı niyet ederek söylemişse kastettiği sayı kadar olur. Bir tek talâk niyet etmişse ric'î bir talâk olur. Şafii -Allah ondan razı olsun-'nin görüşü de budur. Buna benzer bir görüş Ebu Bekir, Ömer ve diğer ashab ve tabiinden de rivayet edilmiştir.
16- Üç talâk niyet ederse üç talâk, bir talâk niyet ederse bir talâk olur. Yemin niyetiyle söylerse yemin olur, hiçbir şey niyet etmemişse ona bir şey gerekmez. Bu Süfyan'ın da görüşüdür. el-Evzaî ve Ebu Sevr de böyle demiş olmakla birlikte, onlar ayrıca: Hiçbir şey niyet etmemişse bir talâk olur, demişlerdir.
17- Niyeti neyse odur, fakat tek bir talâktan daha aşağısı da olmaz. Bu görüşü İbn Şihab ifade etmiştir. Şayet hiçbir niyet etmemişse, bîr şey olmaz. Bu da İbnu'l-Arabi'nin görüşüdür.
Said b. Cubeyr'in de şu görüşte olduğunu gördüm:
18- Bu durumda -o bunu zihâr niyetiyle söylememiş olsa bile- bir köle azad etmekle yükümlüdür. Bu görüşün nasıl açıklanacağını bilemiyorum. Bana göre bu görüşler arasında da sayılmaz[12]
Derim ki: Bunu Dârakutnî Sünen'inde İbn Abbas'tan zikretmektedir. Dedi ki: Bize el-Huseyn b. İsmail anlattı dedi ki: Bize Muhammed b. Mansur anlattı dedi ki: Bize Ravh anlattı dedi ki: Bize Süfyan es-Sevri, Salim el-Aftas'tan anlattı, o Said b. Cubeyr'den, o İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre İbn Ab-bas'a bir adam gelerek dedi ki: Ben hanımımı kendime haram kıldım, dedi. İbn Abbas: Yalan söyledin dedi, o sana haram olamaz. Sonra yüce Allah'ın: "Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin naram edersin?" buy-ruğunu okudu. Sana keffâretlerin en ağırı düşüyor: Bir köle azad edeceksin[13]
Tefsir alimlerinden bir topluluk şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerime nazil olunca Peygamber (sav) bir köle azad ederek yemin keffâretinde bulundu ve Mâriye'ye geri döndü. Bunu Zeyd b. Eşlem ve başkaları ifade etmiştir. [14]
5- Bu Husustaki Görüş Ayrılıklarının Sebebi:
Bizim (mezhebimize mensub) ilim adamlarımız dedi ki: Bu hususta görüş ayrılığının sebebi ne Allah'ın Kitabında; ne ele Rasûlullah (sav)'ın sünnetinde bu meselede dayanak alınabilecek şekilde açık bir nass ve doğru, zahir bir ifadenin bulunmayışıdır. İşte bundan dolayı ilim adamlarının herbi-risi meseleyi bir tarafa çekmiştir.
"Aslolan zimmetin berâetidir (yükümsüzlüktür)" ilkesini esas kabul edenler bu hususun gerektirdiği bir hüküm yoktur, bundan dolayı bir şey gerekmez derler.
Böyle bir ifade bir yemindir diyenler çünkü yüce Allah bunu yemin diye adlandırmaktadır, derler.
Bu sözü söylemekten dolayı bir keffâret gerekir, yemin değildir, diyenler bu görüşlerini İki esastan birisine dayandırırlar: Birincisi yüce Allah'ın bu halde -yemin olmasa dahi- keffâreti vacib kıldığını zannederler, İkincisi bunlara göre yeminin manası haram kılmaktır. O bakımdan, bu mana dolayısıyla keffâret sözkonusu olur.
Böyle bir sözü söylemek ric'î bir talâktır, diyenler ise lafzı en asgari şekline göre yorumlamışlardır. Ric'î talâk ile boşanmış bir kadın ile ilişki kurmak aynı şekilde haramdır. Bundan dolayı lafız ona göre yorumlanır. Bu İse Malik'in de bunu kabul etmesini gerektirir. Çünkü o: Ric'î talâk ile boşanmış kadın ile (kocası tarafından) ilişki kurmak haramdır, der.
Bu üç talâk olur, diyenlerin görüşleri de böyle açıklanır. Bunlar da bunu, anlamının en ilerisine göre yorumlamış olurlar ki bu da üç talâktır.
Bu bir zihârdır, diyenler bunun haram kılmanın en asgari derecesi oluşundan dolayıdır. Çünkü zihâr nikâhı ortadan kaldırmayan bir harara kılmadır, Böyle bir söz bâin bir talâktır, diyenler ric'î talâkın boşanmış kadmı (kocasına) haram kılmadığını, bâin talâkın onu haram kıldığını esas kabul ederler.
Yahya b. Ömer'in görüşüne gelince, o bu sözü bir talâk kabul etmek suretiyle ihtiyatlı bir yol seçmiştir. Hanımına ric'at yapınca da bu sefer keffâ-rette bulunmakla onu yükümlü kabul ederek yine ihtiyatlı olanı tercih etmiş olmaktadır. (Yahya b. Ömer'in bu görüşü ondördüncü görüş olarak zikredilmişti.)
İbnu'l-Arabî dedi ki: Böyle bir şey sahih olamaz. Çünkü bu, iki zıt şeyi bi-rarada tutmaktır. Aynı lafızın anlamında hem zihâr, hem talâk birarada bulunamaz. Dolayısıyla delil itibariyle biraraya gelmesi sahih olarak görülemeyen bir hususta ihtiyatın izah edilir bir tarafı yoktur.
Kendisiyle gerdeğe girilmedik kadın hakkında niyeti sorulur, diyenlerin görüşlerinin dayanağı da şudur; Bir tek boşama böyle bir kadmı bâin talâk ile boşamış olur ve şer'an onu haram kılacağı hususunda icmâ' vardır.
Niyetini gözönünde bulundurarak hüküm vermeyenler de böyle demişlerdir: Haram kılmak hususunda gerdeğe girmeden gnce tek bir talâk icmâ ile yeterlidir. O halde üzerinde ittifak edilmiş bulunan asgari miktarı kabvıl etmek de yeterlidir.
Bu her ikisi (ister kendisiyle gerdeğe girilmiş olsun, ister olmasın) hakkında üç talâktır, diyenler ise azamî hükmü esas aldıklarından dolayı böyle derler. Çünkü açık bir şekilde üç talâktan sozedecek olursa, bu kendisi ile gerdeğe girmiş olduğu kadın hakkında nasıl geçeri) ise, girmemiş olduğu hanımı hakkında da öylece geçerlidir. O halde mananın da bunun gibi olması icab eder ki; o da haram kılmaktır. Doğrusunu en iyi bilen Aliah'tır.
Bütün bunlar hanım hakkındadır. Cariye hakkında ise, bunların hiçbirisi gerekmemektedir. Mâlik'e göre bununla cariyesini boşamayı niyet etmesi müstesnadır. îtim adamları ise genel olarak bu durumda böyle bir kimsenin yemin keffâretinde bulunması gerektiği kanaatindedirler.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Doğrusu bunun tek bir talâk olduğudur. Çünkü eğer talâkı sözkonusu etmiş olsaydı, onun asgari miktarı gerekirdi. Bu da -birden fazla sözkonusu etmesi hali dışında- bir tek-ta lâktır. Aynı şekilde haram kılmayı sözkonusu edecek olursa -onu daha fazlası ile kayıtlaması hali dışında- asgarisi hakkında sözkonusu olur. Sen -bir başka koca ile evlenmen hali dışında- bana haramsın, demesi gibi. İşte bu, maksadı açıkça ortaya koyan bir ifadedir.
Derim ki: Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre âyet-i kerime Peygamber (sav)'nin cariyesi ile birlikte Hafsa'nin evinde haşhaşa kalması üzerine inmiştir. Bunu es-Sa'lebî zikretmektedir. Buna güre şöyle buyurulmuş gibidir: Se-nin kendine haram kıldığın şey sana haram değildir, fakat sana bir yemin kef-fâretinde bulunmak düşer. Balın ve cariyenin haram kılınması halinde ise yine durum böyledir. Şöyle buyurmuş gibi olur: Senin haram kıldığın şey, sana haram olmaz. Fakat sen haram kılmakla birlikte bir de yemin etmiş bulunuyorsun, o bakımdan yemin keffâretinde bulun. Bu doğru bir açıklamadır. Çünkü Peygamber (sav) Dârakutnî'nin de belirttiği yibi, önce haram kılmış, sonra yemiş etmişti.
Buharı de bu manayı bal ile ilgili kıssada zikretmektedir: Ubeyd b, ilmeyi-, Âişe'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) Cahş kızı Zeyneb'in yanında bal içer ve onun yanında bir süre kalırdı. Hafsa ile birlikte hangimizin yanına girerse, "meğâfîr mi yedin çünkü ben senden meğâfîr kokusu alıyorum" demek üzere anlaştık. Peygamber de şöyle buyurdu: "Hayır, fakat bal içtim. Bir daha da tekrar içmeyeceğim. Ben yemin ettim, bunu kimseye de haber verme." O, bu sözleriyle hanımlarının hoşnutluğunu arıyordu.[15]
Hz. Peygamber'in: "Bir daha onu içmeyeceğim" demesi, haram kılmak manasına idi. "Yemin ettim" ifadesi de Allah adına yemin ettim, demektir. Buna dt'lii yüce Allah'ın bu esnada bundan dolayı ona sitem ifade eden buyruğunu indirmiş olması ve: "Ey Peygamber... Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin?" buyruğu ile yemin keffâretinde bulunmasını göstermesidir. Allah'ın helâl kıldığı şeyden kasıt ise onun: 'Bir daha onu tekrar içmeyeceğim" sözü ile kendisine haranı kıldığı baldır.
"Zevcelerinin hoşnutluğunu arayarak..." Bu işi onların hoşnutluğunu isteyerek... demektir.
"Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir." Serzenişte bulunmayı gerektiren hususu çokça bağışlayandır, sorumluluğu kaldırmak suretiyle çok merhamet edendir.
Şöyle de açıklanmıştır: Bu bir küçük günah idi, fakat doğrusu bunun daha uygun (evlâ) olanı terke t inekten dolayı bir sitem, bir serzeniş olduğu ve bunun küçük olsun, büyük oisun günah olmadığıdır. [16]
2. Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir. Allah mev-lanızdır sizin. O, en iyi bilendir, Hakimdir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [17]
1- Haram Kılmak Şeklindeki Yemin ve Keffûreti;
"Allah size yeminlerinizi çözme yolunu göstermiştir" buyruğunda sözü geçen "yeminin çözülmesi"; onun için keffârette bulunmak demektir. Sizler, hakkında yemin ettiğiniz şeyi tekrar mubah kılmayı arzu edecek olursanız (yemin keffâretinde bulununuz) demektir. Bu da yüce Allah'ın el-Mâide Sûre.si'nde yer alan: "Bunun keffâreti... on fakiri doyurmak...dır." (el-Mâide, 5/89) buyruğunda gösterilmiştir, Bundan şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Bir kimse yiyecek ya da içecek herhangi bir şeyi haram kılacak olursa, bize (Mâli-kî mezhebine) göre haram olınaz. Çünkü önceden de açıkladığnruz gibi kef-fâret yemin doiayısıyladır, haram kılmak dolayısıyla değildir. Ebu Hanife ise bunu her hususta bir yemin olarak kabul eder ve haram kıldığı şeyde maksat olarak gözetilen faydalanma yolunu gözönünde bulundurur. Buna göre yiyecek bir şeyi haram kılarsa, onu yememeye yemin etmiş olur. Bir cariyeyi haram kılarsa, onunla ilişki kurmamayı kastettiği, eşini haram kılmayı ifade ederse, eğer bir niyeti yoksa, îla kabul edilir. Eğer zihân niyet ederse zi-hâr, talâkı niyet ederse bain bir talâk olur. İki ya cia üç talâk niyet ederse de durum böyledir, Şayet; Ben yalan söylemeyi niyet ettim derse, Allah ile başbaşa bırakılır fakat mahkemede îla iptal edilmek suretiyle bu dediği kabul edilmez. Eğer; Helâl olan herşey bana haram olsun diyecek olursa, bir niyeti de yoksa bu sadece yiyecek ve içecekler hakkında kabul edilir. Aksi takdirde niyetine göre hüküm verilir,
Şafii ise böyle bir ifadenin (haram kılmanın) yemin olmadığı fakat sadece kadınlar hakkında keffârete sebep teşkil ettiği görüşündedir. Eğer talâkı niyet ederek söylerse, -önceden de açıklandığı gibi- bu ona göre ric'î bir talâk olur. Eğer bir şey yememek üzere yemin edecek olursa, yeminini bozar ve keffârette bulunur, [18]
2- Cariyesini veya Hanımını Kendisine Haram Kılmanın Cezası:
Cariyesini ya da eşini kendisine haram kılarsa, bir yemin keffâreti gerekir. Nitekim Müslim'in Sahih'inâe İbn Abbas'tan şöyle dediği zikredilmektedir: Erkek hanımını kendisine haram kılacak olursa, bu bir yemindir, onun için keffârette bulunur der ve; "Andolsun sizin için Rasâlullahta uyulacak güzel bir örnektir" (el-Ahzab, 33/21) diye eklemiştir.[19]
3- Peygamber (sav) Haram Kılmak Sebebiyle Keffârette Bulunmuş mudur?:
Denildiğine göre Peygamber (sav) yeminine keffârette bulunmuştur. el-Ha-sen'den keffârette bulunmadığını belirttiği rivayet edilmiştir. Çünkü Peygamber (sav)'ın geçmiş ve gelecek bütün günahları zaten bağışlanmıştı. Bu sûrede söz,ü edilen yemin keffâreti ise, ümmete verilmiş bir emirden ibarettir.
Ancak birinci görüş daha doğrudur ve bununla kastedilen Peygamber (sav)'dır. Ümmet ise bu hususta ona uyar. Daha ünce Zeyd b, Esiem'den, Peygamber (sav)'ın bir köle azad ederek keffârette bulunduğunu kaydetmiş bulunuyoruz. Mukatil'den rivayete göre de Rasûlullah (sav) Mariye'yi kendisine haram kıldığı için bir köle azad etmişti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Bir başka görüşe göre yüce Allah sizlere cariyeleri helâl kılmayı farz kılmıştır. O: "Peygamberi lehine Allah'ın farz kıldığı şeylerde Peygambere hiçbir vebal yoktur." (el-Ahzab, 33/38) buyruğunda Allah'ın kendisine helâl olan kadınlar hakkında onun için teşri buyurmuş olduğu hususlarda bir vebal olmadığını açıklamaktadır. Yani yüce Allah size cariyelerinizi helâl kılmış bulunmaktadır. O halde; Allah onu sana helâl kılmışken Mariye'yi kendine ne diye haram kılıyorsun?
Burada sözü geçen: "Yeminin çözülmesi"nin istisna anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah yeminin dışına çıkartan istisnada bulunmayı size göstermiştir, demektir. Diğer taraftan bazılarına göre kişi ne zaman isterse yeminlerinde istisna yapabilir; velev ki arada bir süre geçmiş olsun. Ancak çoğunluğa göre istisna ancak yemin ile muttasıl olarak caizdir. Buna göre şöyle buyurmuş gibidir: Artık bundan sonra hakkında yemin ettiğin hususlarda istisna yap!
Yeminin çözülmesi, keffâret ile helâl kılınması demektir! Çözme" lafzının asli; şeklinde olup "lam" harfleri idgam edilmiştir. kipi de kipinin mastar şekillerindendir. "Tesmiye" ve "tavsiye" gibi. O halde; "Yeminin çözülmesi" helâl kılınması demektir. Sanki yemin etmek bir düğüm atmak, keffâret (e onu çözmek gibidir.
"Çözme"nin keffâretin kendisi olduğu da söylenmiştir. Yani keffâret yemin eden kimsenin kendisine haram kıldığı şeyi çözer. Bu da şu demektir; Kişi keffârette bulundu mu hiç yemin etmemiş kimse gibi olur.
"Allah mevlânızdır sizin." Kendinize haram kılmış olduğunuz hususlardaki yasağı ortadan kaldırmak ve yaptığınız yeminleri keffâret ile çözmeye ruhsat vermek, keffâret olmak üzere yaptıklarınıza karşılık sevap vermek suretiyle sizin dostunuz ve yardımcınızdır. [20]
3. Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti de, o eşi bunu haber verip, Allah da ona bunu açıklayınca, o da o sözün bîr kısmını bildirmiş, bir kısmından vazgeçmişti. O bunu eşine haber verince: "Bunu sana kim haber verdi?" dedi. O: "Herşe-yi en iyi bilen, herşeyden haberdar olan bana haber verdi" dedi.
"Hani Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti." Yani Peygamber (sav)'ın Hafsa'ya gizlice "bir söz" söylemiş olduğunu hatırla! Bu sözden kasıt, Mariye'yi kendisine haram kılması ve bunu ondan saklamasını istemesi idi.
el-Kelbîdedi ki: Ona gizlice söylediği söz şudur: Senin baban ile Âişe'nin babası benden sonra ümmetimin üzerinde benim halifelerim olacaktır. İbn Abbas da böyle demiştir: Kendisinden sonra halifelik işini Hafsa'ya gizlice söylemiş, ancak Hafsa bunu açıklamıştı, demiştir.
Dârakutnî Sürteninde el-Kelbi'den, o Ebu Salih'ten, o da İbn Abbas'tan yüce Allah'ın: "Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Hafsa Peygamber (sav)'ı İbrahim'in annesi ile birlikte görünce, ona: "Âişe'ye haber verme" dedi. Ayrıca ona şunları söyledi: "Senin baban ile onun babası benden sonra hükümdar olacaklar ya da onlar yönetimin başına geçecekler; fakat Âişe'ye haber verme!'7 (İbn Abbas) dedi ki: Ancak Hafsa gitti ve Âışe'ye haber verdi. Allah da bu durumu ona açıkladı. Peygamber bunun bir bölümünü söyledi, bir bölümünü de sakladı, (tbn Abbas)-dedi ki: Daha sonra; "senin baban ile unun babası benden sonra işin başına geçecekler" sözünü açıklamadı. Rasûiullah (sav) bu hususun insanlar arasında yayılmasından hoşlanmadı.[21]
"O eşi bunu haber verip" yani aralarındaki ilişkilerin iyi olması dolayısıyla -ki zaten Peygamber (sav)'ın diğer hanımlarına karşı birbirlerine destek oluyorlardı- bunu Âişe'ye haber verip "Allah da ona bunu açıklayınca" yani Allah Hafsa'nın bu sırrını açıkladığını ona haber verince... Ta!ha b. Mu-sarrif: " Haber verip" anlamındaki buyruğu: diye okumuştur. ile iki ayrı söyleyiştir (ikisi de; haber" verdi anlamındadır,)
"O da sözün bir kısmını bildirmiş, bîr kısmından da vazgeçmişti" buyruğunun anlamı da şudur: Yüce Allah'ın kendisine vahiy gönderip Hafsa'ya haber vermesini yasakladığı hususu Âişe'ye haber verdiğini bildirince, o bu vahyin bir bölümünü Hafsa'ya bildirmiş, diğer bir bölümünü de -lütuf ve ikram ile- bildirmemişti,
el-Hasen dedi ki: Kerim hiçbir kimse işi asla sonuna kadar götürmez. Yüce Allah: "O da o sözün bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti" diye buyurmaktadır.
Mukatil dedi ki: Yani ona Âişe'ye söylediğinin bir bölümünü haber verdi. Bu da Um Veledî -İbrahim'in annesi Mariye- ile ilgili olandı. Bir bölümünü ise haber vermemişti. Bu ise Hafsa'nın Âişe'ye: Ebu Bekir ve Ömer ondan sonra yönelimin başına geleceklerdir, şeklindeki sözleridir.
"Bildirmiş" anlamındaki lafız genel olarak diye şeddeli okunmuştur. Anlamı açıkladığımız gibidir. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim bu okuyuşu tercih etmişlerdir. Buna yüce Allah'ın: "Bir kısmından da vazgeçmişti" buyruğu delil teşkil etmektedir. Yani ona o sözün bir kısmını da söylememişti. Şayet şeddesiz olsaydı, bunun zıttını anlatmak için: "Bir kısmını ise bilmem işti" demesi gerekirdi.
Ali, Talha b. Musarrif, Ebu Abdurrahman es-Sülemî, el-Hasen, Katade, el-Kelbî, el-Kisaî ve Ebu Bekir'den el-A'meş ise şeddesiz olarak: diye okumuşlardır. Ata dedi ki: Ebu Abdu'r-Rahman es-.Sülemî'ye: Bir kimse lafzını şeddeli olarak okudu mu ona taş atardı. el-Ferra dedi ki: Yüce Allah'ın buyruğunun bu lafzının şeddesiz olarak okunmasının teviline gelince: Buna kızdı ve bunun için cezalandırdı, demektir. Bu da sana kötülük yapan bir kimseye: "Senin bu yaptığının karşılığını bileceğim." Yani bundan dolayı mutlaka seni cezalandıracağım, demeye benzer.
Peygamber (sav) da onu (Hafsa'yü bir defa boşamakla onu cezalandırmışta Ömer (r.a) da şöyle demişti: Eğer Hattaboğullan ailesinde bir hayır bulunsaydı Rasûiullah (sav) seni boşamazdı. Bunun üzerine Cebrail, Uz. Peygambere ona ric'at yapmasını emretti ve Hafsa hakkında ona şefaatçi oldu. Peygamber (sav) da bir ay süreyle hanımlarından uzak durdu ve önceden de geçtiği üzere "tanrım âyeti" nazil oluncaya kadar İbrahim'in annesi Mariye'nin odasında oturdu.
Bir görüşe göre Peygamber onu boşamak istedi. Nihayet Cebrail ona: "Onu boşama! Çünkü o çokça oruç tutan ve çokça namaz kılan bir kadındır. Ayrıca o senin cennetteki hanımlarındandır " dedi. Bunun üzerine Peygamber de onu boşamadı.
"O bunu eşine haber verince" yani Allah'ın kendisine bildirdiği şeyi Haf-sa'ya bildirince "bunu sana" benim hakkımda "kim haber verdi" ey Allah'ın Rasûlü "dedi." Ve durumu ona Âişe'nin haber verdiğini zannetti. Peygamber (sav) da: "Her şeyi en iyi bilen, herşeyden haberdar olan" yani kendisine
hiçbir şey gizli olmayan "bana haber verdi" dedi.
"Bunu" lafzı "Haber verdi" fiilinin alması gereken iki mefu-lün yerini tutmaktadır. -"O bunu eşine haber verince" buyruğunda geçen-bîrinci: "Haber verdi" fiili bir mefule geçiş yapmıştır. -"...Bana haber verdi- buyruğundaki -ikinci: "Haber verdi" fiili de bir tek mefule geçiş yapmıştır. Çünkü: ile her iki şekil de: "Haber verdi" aniammda-eğer mübtedâ İle haberin başına gelmeyecek olurlarsa, her ikisinde de bir ya da iki meful ile yetinmek mümkün olur. Fakat mübtedâ ile haberin başına geldikleri takdirde herbirisi üç meful ahr. Üçüncüsü gelmeksizin yalnızca iki mefulle yetinmek caiz olmaz. Çünkü üçüncüsü asıl itibariyle mübtedânın haberidir. O olmadan öbürJeriyle yetinilmez. Tıpkı haber olmadan mübtedâ ile yetinilmediği gibi[22]
4. Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz (ne alâ)! Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor. Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz, muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrail de, mü'min-lerin salih olanları da. Bundan sonra melekler de (ona) yardımcıdır.
"Eğer ikiniz de" yani Hafsa ve Âişe "Allah'a tevbe ederseniz" buyrukları ile, Rasûkıllah (sav)'ın sevdiğine aykırı bir hususa meylettikleri için onları levbe etineye te.şvik etmektedir.
"Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor." Haktan sapmış bulunuyor. Çünkü her ikisi de Peygamber (sav)'ın hoşuna gitmeyen, cariyesinden ve baldan uzak kalmasını hoş görmüşlerdi. Peygamber (sav) balı ve kadınları severdi.
İbn Zeyd dedi ki: Her ikisi de Urn Veledi (olan Mariye)den uzak kalmasından ötürü sevinmek suretiyle kalpleri meyletmişti. Rasûlullah (sav)'ın hoşuna gitmeyen onları sevindirmişti.
Artık kalpleriniz tevbeye meyletmiştir, diye de açıklanmıştır.
Yüce Allah: "Çünkü kalpleriniz meyletmiş bulunuyor" diye buyurup: diye buyurmamıştır. Çünkü Araplar iki kişiden meydana gelmiş İki hususu sözkonusu ettikleri vakit; bunları çoğul olarak kui-lanabilirler, zira bunda anlaşılmayacak bir taraf bulunmamaktadır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce el-Mâide Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Ellerim kesin" (el Mâide, 5/38. âyet, 24. başlıkta) buyruğunu açıklarken geçmiş bulunmaktadır.[23]
Yine denildiğine göre, tesniye ile birlikte izafet lafzı sabit olduğu takdirde, ona dair çoğul lafzı kullanmak daha uygundur. Çünkü böylesi daha sağlam bir anlam ifade eder ve daha hafiftir. Yüce Allah'ın: "Çünkü kalbleriniz meyletmiş bulunuyor" buyruğu şartın cevabı değildir. Çünkü bu meylediş daha önceden olmuştu. Şartın cevabı -ne olduğu bilindiğinden ötürü- haz-fedilmiştir. Yani eğer si2 tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlı olur. Çünkü kalbleriniz meyletmiş bulunuyor, demektir.
"Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz" yani Peygamber (sav)'ın aleyhine mastyet ve eziyet vermek suretiyle yardımlaşacak olursanız...
Müslim'in Sahih'inde İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ömer b. el-Hattab'a bir âyete dair soru sormak isteği ile bir sene bekleyip durdum. Ondan çekindiğim için ona soramadım. Nihayet hacca gitmek üzere yola çıkınca, ben de onunla birlikte yola çıktım. Geri döndüğünde yolun bir bölümünde bir ihtiyacını görmek üzere erat ağaçlarına doğru yolunu çevirdi. İsini bitirinceye kadar ben de durdum. Sonra onunla birlikte yürüdüm ve ey mü'minlerin emiri, dedim. Rasûlullah (sav)'ın hanımları arasında ona karşı birbirine yardım eden iki hanım kimdir? O: Bunlar Hafsa ve Âişe'dir, dedi. Ona: Allah'a yemin ederim. Bunu sana bir seneden beri sormak istediğim halde senden çekindiğim için soramadım, dedim. Bana: Hayır, Öyle yapma dedi. Benim bildiğimi zannettiğin bir husus oldu mu ona dair bana sor. Eğer biliyorsam sana söylerim... deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti.[24]
"Muhakkak ki Allah onun velisidir." Dostu ve yardımcısıdır. Onların birbirleriyle yardımlaşmalarının ona bir zararı olmaz.
"Cebrail de, mü'minlerin salih olanları da* buyruğu hakkında îkrime ve Said b. Cübeyr dedi ki: Mü'minlerin satih olanları Ebu Bekir ve Ömer'dir. Çünkü bunlar Âişe ve Hafsa'nın babaları idi. Kızlarına karşı onun yardımcısı idiler.
Mü'minlerin salih olanlarının Ali (r.a) olduğu da söylenmiştir, Bir diğer görüşe göre mü'minlerin hayırlıları demektir. "Salih" bir cins isimdir. Yüce Allah'ın: "Asra andolsun ki, gerçekten insan ziyandadır" (el-Asr, 103/1-2) buyruğunda (ki "insan" lafzında) olduğu gibi. Bu açıklamayı Taberî yapmıştır.
"Mü'minlerin salih olanları" nın peygamberler olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı el-Alâ b. Ziyâde, Katade ve Süfyan yapmıştır. İbn Zeyd, onlar meleklerdir demiştir. es-Süddî: Onlar Muhammed (sav)'ın ashabıdır, demiştir.
"Mü'minlerin salih olan(lar)ı" lafzının tekil olmadığı, bunun: "Mü'minlerin salih olanları" şeklinde olduğu ve; "Sa-lihler" lafzının "Mü'minler" lafzına izafe edildiği de söylenmiş ve lafza uygun olarak "vav"si2 yazılmıştır. Çünkü burada tekilin de, çoğulun da telaffuzu arasında bir fark yoktur. Nitekim mushafta, lafzın hükmü çeşitli olmakla birlikte, hattı aynı şekilde gelmiş çeşitli lafızlar bulunmaktadır.
Müslim'in Sakih'inde İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bana Ömer b. el-Hattab (r.a) anlattı, dedi ki: Allah'ın Peygamberi hanımlarından uzaklaşınca, ben mescide girdim. İnsanların çakıl taşlarını (yere) vurup durduklarını ve: Rasûlullah (sav) hanımlarını boşadı, dediklerini gördüm. Bu İse onlara hicâb (onlardan bir şey istendiğinde perde arkasından istenmesi) emri verilmeden önce idi. Ömer dedi ki; Andolsun bu işi mutlaka bugün öğreneceğim, dedi. Âişe'rûn yanına girdim ve: Ey Ebu Bekir'in kızı dedim. Sen Rasûlullah (sav)'a eziyet edecek kadar işi ileriye götürdün mü? Âişe: Sana ne benden ey Hattab'ın oğlu, sen kendi kızına baksana! dedi. (Ömer) dedi ki; Ömer'in kızı Hafsa'nın yanına girdim. Ona: Ey Hafsa, dedim. İşi Rasûlullah (sav)'a eziyet edecek kadar ileriye mi götürdün? Allah'a yemin ederim ki sen de biliyorsun ki, Rasûlullah (sav) seni sevmiyor. Ben olmasaydım elbette ki Rasûlullah (sav) seni boşayacaktı. Oldukça ağladı. Ona, Rasûlullah (sav) nerede? diye sordum, bana: O saklandığı yerde odadadır, dedi. Yanına girdim.
Rasûlullah (sav)'ın kölesi Rebah'ın, odanın eşiğinde oturduğunu ve ayaklarını ağaçtan oyulmuş bir tahta parçası üzerine sarkıtmış olduğunu gördüm.
Bu da Rasûlullalı (sav)'ın üzerine çıktığı (basamak olarak kullanıp) yana döndüğü bir ağaç kütüğü îdi. ben: Ey Rebah diye seslendim. Rasûhtllah (sav)'ın huzuruna girmek üzere bana izin iste. Rebah odaya baktı, sonra bana baktı ve hiçbir şey demedi. Tekrar: Ey Rebah dedim, RasûJullah (sav)'ın huzuruna girmek üzere benim için izin! isle! Yine Rebah odaya baktı, sonra bana baktı ve bir şey demedi. Arkasından sesimi yükselterek: Ey Rebah dedim. RasûluJİah (sav)'ın huzuruna girmek üzere benim için izin iste. Ben öyle zannediyorum ki Rasûiullah (sav) Hafsa için geldiğimi sanmaktadır. Allah'a yemin ederim ki, eğer Rasûluilah (sav), onun boynunu vurmamı emredecek olursa, gider onun boynunu vururum deyip sesimi yükselttim. O da bana: Yukarı çık diye işaret etti.
Rasûlullah (sav)'ın huzuruna girdim, Bir hasır üzerine yatmıştı. Oturdum, üzerine elbisesini çekti. Ondan başka da üzerinde bir şey yoktu. Bir de ne göreyim! Hasır onun böğründe İz bırakmıştı. Rasûlullalı (sav)'ın kaldığı yere bir göz attım. Odanın bir tarafında bir sa' kadar bir avuç arpa ile onun kadar selem ağacı yaprağı gördüm. Duvara asılı bir tulum vardı, Gözyaşla-rmıı tutamadım.
Peygamber: "Ne diye ağlıyorsun ey Ilattab'ın oğlu?" dedi. Ben: Ey Allah'ın Peygamberi dedim, nasıl ağlamayayım? İşte şu hasır, böğründe İz bırakmış bulunuyor ve işte senin bulunduğun oda, Şu önemsiz şeylerden başka bir şey görmüyorum. Diğer taraftan Kayser ve Kisra meyveler, ırmaklar arasında. Sen ise Allah'ın Rasûlü ve seçkin kulu olduğun halde böyle bir odada yaşıyorsun.
Şöyle buyurdu: "Ey Hattab'ın oğlu! Âhiretin bizim, dünyanın da onların olması sana yetmez mi?"
Yeter, eledim. (Ömer devamla) dedi ki: Yanına ilk girdiğimde yüzünde kızgınlık işaretleri vardı. Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Kadınların hallerinden sana ağır gelen nedir? Eğer onları boşadı isen şüphesiz Allah, Onun melekleri, Cebrail, Mikail, ben, Ebu Bekir ve mü'minler seninle birlikteyiz. Allah'a hamdolsun ki bu türden ne kadar konuştumsa, yüce Allah'ın söylediğim o sözleri tasdik edeceğini ummadığım çok nadirdir. İşte bu âyet-i kerime yani onu muhayyer bırakan âyet-i kerime indi: "Eğer o sizi boşarsa, Rabbinin ona yerinize... sizden daha hayırlı eşler vermesi umulur" (et-Tahrim, 66/5) âyeti ile "Şayet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz, muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrail de, mü'minlerin salih olanları da. Bundan sonra melekler de yardımcıdır" âyeti nazil oldu,
Ebu Bekir'in kızı Âişe ile Hafsa Rasûlullalı (sav)'ın diğer hanımlarına karşı birbirleriyle yardımlaşiyorlardı. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, onları (hanımlarını) boşadın mı? diye sordum. O: "Hayır'T dedi. Ey Allah'ın Rasıılü dedim.
Ben mescide girdiğimde, müslümanlar çakıl taşlarını yere atıyor ve Rasûlul-iah (sav) hanımlarını boşadı, diyorlardı. Şimdi inip .senin hanımlarını boşa-madığını onlara haber vereyim mi!' "İstersen verebilirsin" dedi.
Onunla konuşmayı sürdürdüm, nihayet öfke izleri yüzünden çekilmeye başladı. Hatta dişlerini gösterecek kadar gülümser oldu. İnsanlar arasında ağzı en güzeljerden idi. Daha sonra Allah'ın Peygamberi de indi, ben de indim. Oradan inip ağaç kütüğüne tütündüm. Rasûlullah (sav) da eliyle ona dokunmadan yer üzerinde yürüyormuş gibi indi.
Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Sen bu odada yirmidokuz gün kaldın, dedim. O: "Ay yirmidokuz gün de çeker" dedi.
Mescidin kapısına dikildim ve sesini çıktığı kadar: Rasûlullah (sav) hanımlarını boşamadı, diye bağırdım ve: "Kendilerine güven veya korkuya dair bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Halbuki bunu Rasûlüne veya içlerinden emir sahihlerine döndürmüş olsalardı, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp, çıkaranlar onun ne olduğunu elbette bilirlerdi" (en-Nisâ, 4/82) âyeti nazil oldu. İşte ben de o işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlardan oldum. Allah ayrıca onu muhayyer kıldığını bildiren âyet-i kerimeyi de indirdi[25]
"Cebrail" ismi değişik şekillerde söylenir. Bunlar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/98. âyetin tefsirinde) zikredilmiş bulunmaktadır. Bunun daha önce geçen: "Onun velisidir" buyruğuna atfedilmiş olması da mümkündür. Anlam da şöyle olur: Allah da onun velisidir, Cebrail de onun velisidir. Bu durumda: "Onun veliyidir" buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. "Cebrail" buyruğu üzerinde vakıf yapılır. "Mü'minlerin salih olanları" anlamındaki lafız mübtedâ, "meleklerde™ buyruğu da ona atfedilmiş olur, "yardımcıdır" anlamındaki lafız da haber olur. Bu da çoğul anlamındadır[26]
"Müminlerin salih olanları" Ebu Bekir'dir. el-Museyyeb b. Şerîk böyle demiştir. Said b. Cubeyr de şöyle demiştir: O Ömer'dir, İkrime: Ebu Bekir ve Ömer'dir, demiştir.
Şakîk'in, Abdullah'tan, onun Peygamber (sav)'dan rivayet ettiğine göre yüce Allah'ın: "Muhakkak ki Allah onun velisidir, Cebrail de, mü'minlerin salih olanları da" buyruğu hakkında dedi ki; Mü'minlerin aalilı olanları Ebu Bekir ve Ömer'dir. Mü'minlerin sahillerinin Ali olduğu da söylenmiştir. Uineys kızı Esma'dan, dedi ki: RaHÛluilah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim:
"Mü'minlerin salih olanları Ali b. Ebi Talib'tir."[27]
Daha önce geçtiği üzere başka görüşler de ileri sürülmüştür.
"Cebrail" lafzının mübtedâ, ondan sonraki lafızların da ona atfedilmiş olması da mümkündür. Haber ise "yardımcıdır(lar)" anlamındaki buyruk olur. Bu da cem' anlamındadır, Buna göre; "Onun velisidir" lafzı üzerinde vakıf'yapılır[28]
"Cebrail ve mü'minlerin salih olanları" buyruğunun "onun velisidir" buyruğuna atfedilmesi de mümkündür. Bu durumda "mü'minler" lafzı üzerinde vakıf yapılır.[29] Buna karşılık; "bundan sonra melekler de yardımcıdır" anlamındaki buyruk da mübtedâ ve haller olur. Buna göre anlam şöyle olur: Cebrail ve mü'minlerin salih olanları da (onun mev-lasıdır. Bundan sonra melekler de (ona) yardımcıdırlar.")
"Yardımcılar" demektir. Bu -çoğul olarak-; anlamındadır. Yüce Allah'ın; "Onlar ne iyi arkadaştırlar." (en-Nisa, 4/69) buyruğu gibi[30]
Ebu Ali dedi ki: Arapçada "fail (zahir: yardımcılar ile refik: arkadaşlar kelimelerinde olduğu gibi)" çoğul için de kullanılmıştır. Yüce Allah'ın: "Ve gerçek hiçbir dost dostunu sormayacak onlar birbirlerine gösterilirler" (el-Meariç, 70/10-11) buyruğunda (tekil olan hamin: dost lafzının çoğul anlamında) kullanıldığı gibi.
Denildiğine göre Âişe ile Hafsa (r.anhuma)'in birbirleriyle yardımlaşmaları nafaka hususunda Peygamber (sav)'a bir çeşit baskı uygulamak suretinde İdi, Bundan dolayı Peygamber bir ay süreyle onlara ilâ yaptı (onlara yaklaşmamaya yemin etti) ve onlardan uzak kaldı. Müslim'in Sahih'inde Cabir b. Abdullah'tan şöyle dediği zikredilmektedir: Ebu Bekir, Rasûfullah (sav)'ın huzuruna girmek üzere izin istedi. İnsanların kapısında oturmakta olduklarını ve kimseye içeri girmek için İzin verilmediğini gördü. (Cabir) dedi ki; Ebu Bekir'e izin verildi, o da içeri girdi. Sonra Ömer geldi, o da izin İstedi, ona da izin verildi. Peygamber (sav)'ın üzüntülü, suskun ve etrafında hanımları olduğu halde oturmuş olduğunu gördü. (Cabir) dedi ki: (Ömer) dedi ki: An-dolsun öyle bir şey söyleyeceğim ki bununla Peygamber (sav)'ı güldüreceğim. Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Bir görsen Harice'nin kızı benden harcamak için bir şeyler istedi. Ben de yerimden kalktım, boynuna bir darbe indirdim. Rasûlullah (sav) güldü ve şöyle dedi: İşte bu kadınlar da gördüğün gibi benim etrafımda bulunuyorlar. Bunlar da benden nafaka (harcayacak masraf) istiyorlar. Ebu Bekir, Âişe'ye kalktı, onun boynuna vurdu. Ömer de Hafsa'ya kalktı, onun boynuna vurdu. Her ikisi de; Rasûiullah (sav)'dan yanında olmayan şeyleri mi istiyorsunuz? Hepsi de: Allah'a yemin ederiz. Asla Rasûiullah (sav)'dan yanında olmadık şeyi istemeyeceğiz. Sonra bir ay yahut yirmi -dokuz gün onlardan uzaklaştı, sonra ona şu: "Ey Peygamber! Zevcelerine deki...Muhakkak Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (el-Ahzab, 33/28-29) âyetlerini indirdi...[31] Biz bunu daha önce el-Ahzab Sûresİ'nde (33/28-29. âyetler, 1. başlıkta) zikretmiş bulunuyoruz. [32]
5. Eğer o sizi boşarsa, RabbJnJn ona yerinize Allah'a teslim olan, İman eden, itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan dullar ve bakireler olmak üzere sizden daha hayırlı eşler vermesi umulur.
"Eğer o sizi boşarsa Rabbinin... umulur" buyruğu önceden de geçtiği üzere SahihÇA Müslim)'de bu âyet-i kerime, Ömer (r.a)'ın kullandığı ifadelere uygun olarak inmiştir[33]
Denildiğine göre Kur'ân-ı Kerim'in her yerinde geçen: "Umulur" tahakkuku vacib (muhakkak) demektir. Tek istisna buradakidir. Bir diğer görüşe göre buradaki de vücub ifade eder. Ancak yüce Allah bunu bir şana bağlı olarak zikretmiştir. O şart ta hanımlarını boşamasıdır, fakat boşamamıştır.
"Ona yerinize... sizden daha hayırh eşler..." Çünkü sizler diğerlerinden hayırlı olsaydınız Rasûiullah (sav) sizi boşanıazdı. Bu anlamdaki açıklamayı es-Süddî yapmıştır.
Bir diğer görüşe göre bu buyruk, yüce Allah tarafından Rasûlüne bir vaadidir. Eğer dünyada onları boşayacak olsaydı, yine dünyada ona onlardan daha hayırlı eşler verirdi.
"Ona yerinize... vermesi" buyruğu hem şeddeli, hem de şedde-siz olarak okunmuştur. Esasen -şeddeli ve şeddesiz okuyuşların mastarları olan- İle aynı anlamdadır. "Tenzil" ile "inzâl"(in indirmek anlamında, olduğu) gibi.
Yüce Allah onları bozamayacağını biliyordu. Fakat eğer onları boşayacak oîursa -onları korkutmak üzere- kendilerinin yerine onlardan daha hayırlılarını vermeye kadir olduğunu haber vermektedir. Bu yönüyle yüce Allah'ın: "Şayet yüz çevirirseniz yerinize sizden başka bir kavmi getirir" (Mu-hammed, 47/38) buyruğunu andırmaktadır. Bu yüce Allah'ın kudretini haber vermekle ve onları böylece korkutmaktadır. Yoksa varlık âleminde Rasûlul-lah (sav)'ın ashabından daha hayırlılarının bulunduğu anlamında değildir,
"Allah'a teslim olan" Saki b. Cubeyrin açıklamasına göre ihlâslı olan... Yüce Ailah'sn ve Rasûlünün emrine teslim olan, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"İman eden" emrolundııkları şeyleri ve kendilerine yasak ktlınan hususları tasdik eden, doğrulayan.
"İtaat eden" anlamındaki: ( oûü )'in mastarı olan "kunût" itaat etmek demektir. Daha önceden (el-Bakara, 2/116. âyet, 5. başlık ile 238. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Tevbeeden" günahlarından dolayı tevbe eden. Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır. Nefislerinin sevdiklerini terkederek Rasûlullah (sav)'ın enirine dönenler diye de açıklanmıştır.
"İbadet eden" yüce Allah'a çokça ibadet eden... îbn Abbas dedi ki; Kur'ân-ı Kerim'de geçen her türlü ibadet, tevhîci anlamındadır.
"Oruç tutan" İbn Abbas, el-Hasen ve İbn Cübeyr (lafız olarak "seyahat edenler" anlamındaki) bu kelimeyi "oruç tutanlar" diye açıklamışlardır. Zeyd b. Eşlem, oğlu Abdurrahman ve Yeman ise, hicret edenler diye açıklamışlardır. Zeyd dedi ki: Muhammed (sav)'tn ümmetinde (dini bir emir olarak) hicretin dışında bir seyahat yoktur. Seyahat yeryüzünde dolaşmak demektir.
el-Ferrâ, el-Kutebî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Oruç tutana "seyahat eden" denilmesinin sebebi, seyahat edenin beraberinde azık bulunmayışı, aksine yiyecek bulduğu yerde yemek yemesinden dolayıdır.
Bir başka açıklamaya göre bu lafız, suyun yerde akıp gitmesini anlatmak üzere kullanılan: 'den gelen anlamı ile; yüce Allah'ın itaati uğrunda yol alıp gidenler demektir. Bu açıklamalar daha Önceden et-Tevbe SCıre-si'nde (9/112. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
Allah'a hamdolsun.
"Dullar ve bakireler..." Yani bu eşlerden kimisi dul olacaktır, kimisi de bakire. Denildiğine göre duia "seyyib" adının verilmesi, kocası onunla birlikte kalacak oiursa kocasına, ondan ayrılacak olursa başkasına dönecek olmasından dolayıdır. Bir diğer açıklamaya göre ise, onun anne babasının evine döneceğinden dolayı bu isim verilmiştir. Bu açıklama daha doğrudur. Çünkü her dul kadın bir başka kocaya döner, diye bir şey yoktur. Bakire ise ilk olarak yaratıldığı hal üzere kalışından dolayı bu ismi almıştır.
el-Kelbî dedi ki: Dul ile Firavun'un karısı Asiye gibilerini, bakire iie de İm-ran'ın kızı Meryem gibilerini kastetmiştir,
Derim ki: Bu açıklama buradaki değiştirme yüce Allah'ın Peygamberine hanımlarını dünyada boşaması halinde âhirette onlara onlardan daha hayırlılarını eş olarak vermesi anlamındadır, diyenlerin görüşlerine uygun bir açıklamadır. [34]
6. Ey iman edenler! Tutuşturucusu İnsanlarla taşlar olan o ateşten nefislerinizi ve ailelerinizi koruyunuz. Onun üzerinde (görevli) iri yarı, sert tabiatlı melekler vardır. Bunlar kendilerine verdiği emirlerde Allah'a asla İsyan etmezler. Ne emir olunurlarsa, onu yaparlar.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız: [35]
İnsanın Kendisini ve Aile Halkını Ateşten Koruması:
Bu buyrukla insanın kendisini ve aile halkını ateşlen koruması emrolun-maktadır.
ed-Dalıhâk dedi ki: Buyruğun anlamı şudur: Kendinizi de ateşten koruyunuz, aile halkınız da kendilerini ateşten korusunlar.
Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Siz kendinizi koruyunuz, aile halkınıza da zikir ve dua etmelerini emrediniz; ta ki Allah sizin vasıtanızla onları da korusun.
Ali (r.a), Katade ve Mücahit! şöyle demişlerdir: Yaptığınız işlerle kendinizi koruyunuz, onlara yapacağınız tavsiyelerle de aile halkınızı koruyunuz.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Doğru olan da budur. Kendisine atfedilen ile atfo-lunanın ortak bir noktada birleşmelerini gerektiren atfın verdiği ince anlam ise, fiilin ihtiva ettiği manadadır, Şairin;
"Ben ona yem olarak saman ve soğuk su verdim."
Sözü ile bir diğer şairin şu sözünde olduğu gibidir:
"Savaşta gördüm ben kocan, Kuşanmıştı kılıcını ve mızrağını."
O halde kişinin kendisini itaat île ıslah etmesi, aile halkını da tıpkı çobanın sürüsünü ıslah etmesi gibi ıslah etmesi gerekir, Sahih hadiste Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu belirtilmektedir: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürüsünden sorumludur. İnsanların başındaki imam (İslâm devletinin yöneticisi) bir çobandır ve o, onlardan sorumludur. Adam aile halkı üzerinde bir çobandır ve onlardan sorumludur."[36]
el-Hasen bu âyet i kerime hakkında: "Onlara emreder ve onlara yasaklar koyar" sözleriyle bu buyruğun anlamını ifade etmektedir.
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Yüce Allah'ın "Nefislerinizi koruyunuz" buyruğunun kapsamına çocuklar da girmektedir. Çünkü çocuk insanın bîr parçasıdır. Tıpkı yüce Allah'ın: "Kendi evlerinizden... yemek yemenizde size de bir sakınca yoktur" (en-Nur, 24/61) buyruğunda olduğu gibi diğer akrabaların bağımsız olarak anıldığı gibi, ayrıca bağımsız olarak anıimamışlar-dır. Kişi çocuğuna helâli ve haramı öğretir, masiyet ve günah olan işlerden uzak kalmasını sağlar ve buna benzer diğer hükümleri yerine getirir.
Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Çocuğun baba üzerindeki hakkı ona güzel bir isim vermesi, yazı yazmayı öğretmesi ve ergenlik yaşına geldiği vakit onu evlendirmesidir.”[37]
Yine Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir baba oğluna güzel bir terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunmamıştır."[38]
Amr b. Şuayb babasından, onun dedesinden rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Çocuklarınıza yedi yaşında namaz kılmalarını emrediniz. (Kılmazlarsa) on yaşında onları dövünüz ve yataklarını birbirinden ayıi;nız."[39] Bu hadisi hadis âlimlerinden bir topluluk rivayet etmiş olup, bu Ebu Davud'un lafzıdır.
Yine Semura b. Cundub'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Küçük çocuk yedi yaşına ulaştı mı ona namaz kılmasını emrediniz. On yaşına ulaştı mı kılmaması halinde onu dövünüz."[40]
Aynı şekilde kişi aile halkına namaz vaktinin ve hilâlin görülmesine dayanarak oruca başlamanın farzîyetini ve orucu bitirmenin gereğini de haber verir.
Müslim'in rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) vitir namazını kıldıktan sonra: "Kalk ey Âişe, sen de vitrini kıl" dermiş.[41]
Yine rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Geceleyin kalkıp namaz kılan, sonra hanımını uyandıran, eğer kalkamazsa yüzüne su serpen kişiye Allah'ın rahmeti olsun. Geceleyin kalkıp namaz kıian ve kocasını uyandıran, uyanmayacak olursa yüzüne su serpen kadına Allah'ın rahmeti oisun."[42]
Peygamber (sav)'ın: "Odalarında (uyuyan) hücre sahibelerini de uyandırın "[43] buyruğu da bu kabildendir.
İşte bütün bunlar yüce Allah'ın: "İyilik ve takva üzere birbirinizle yardımlasın" (el-Mâide, 5/2) buyruğunun genel çerçevesi içerisine girmektedir.
el-Kuşeyrî'nin zikrettiğine göre bu âyet-i kerime nazil olunca, Ömer (r.a) şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü! Haydi kendimizi koruduk diyelim. Peki aile halkımıza ne yapabiliriz?' Peygamber şöyle buyurdu: "Allah'ın size yasakladığı şeylerden onları alıkoyarsınız, Allah'ın emrettiklerini onlara da emredersiniz. "[44]
Mukatil dedi ki: İşte bu, çocukları, hanımı, köleleri ve cariyeleri hakkında kişinin üzerindeki hakkıdır.
el-Kiya dedi ki: Çotuklarımıza, eşlerimize dini ve hayırlı şeyleri kendisinden müstağni kalınamayacak (gerek duyulacak) edeb ve terbiyeyi öğretmek bizim vazifemizdir. Yüce Allah'ın: "Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et" (Taha, 20/132) buyruğu da bunu ifade etmektedir. Yüce Allah'ın Peygamberine hitaben vermiş oiduğu; *Yaktn akrabanı uyar. (eş-Şuara, 26/214) buyruğu da buna yakındır. Hadis-İ şerifte de: "Çocuklarınız yedi yaşındayken onlara namaz kılmalarını emrediniz" diye buyurulmak-tadır.
"Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan..." buyruğuna dair açıklamalar daha önceden ei-Bakara Sûresi'nde (2/24. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Onun üzerinde iri yan, sert tabiatlı melekler vardır" buyruğu ile katı kalpli, kendilerinden merhamet dilendiğinde merhamet etmeyen, gazap ve öfkeden yaratılmış bulunan ve Âdemoğuliarına yemek ve içmek sevdirildi-ği gibi kendilerine de yaratılmışlara azap etmek sevdirilmiş bulunan Zebani melekleri kastetmektedir.
"Sert tabiatlı" yani bedenleri güçlü, kuvvetli demektir. Sözleri seri, fiilleri kaba diye açıklandığı gibi; cehennem ehlini yakalayışları güçlü, onlara kar-şs sert tabiatlı diye de açıklanmıştır. "Filan kişi, filan kişiye karşı sert (şedid)tir" denilir. Bu, ona karşı güçlü olup, çeşitli şekillerde ona azab eder anlamındadır. Bir diğer açıklamaya göre "iri yan" buyruğu ile bedenlerinin irilikleri "sertlik" ile de güçlü oluşları kastedilmiştir.
İbn Ab bas dedi ki: Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe bir yıllık süredir. Onlardan birilerinin gücü, indirdiği bir balyoz ile insanı yetmiş yıl cehennemin dibine doğru itecek kadardır.
İbn Vchb de şöyle demektedir: Bize Abdurrahman b. Zeyd anlattı dedi ki: Rasûlullah (sav) cehennem bekçileri hakkında şöyle buyurdu: "Onlardan birisinin iki omuzu arasındaki mesafe doğu ile batı arasındaki gibidir."[45]
"3unlar kendilerine verdiği emirlerde Allah'a asla isyan etmezler."
O'nun emrine fazlalık ya da eksiklikle aykırı hareket etmezler.
"Ne emir olunurlarsa onu yaparlar." Vaktinde yerine getirirler. Sonraya da bırakmazlar, öne de almazlar.
Şöyle de açıklanmıştır: Onların zevkleri Allah'ın emrini yerine getirmektedir. Tıpkı cennet ehlinin cennette bulunmaktan dolayı sevindikleri gibi. Bu açıklamayı Mutezile mensuplarından birisi zikretmiştir. Onlara göre âhirette mükdlefiyec imkânsız bir hadisedir. Halbuki hak dilinden oiup sağlam akide sahibi olan bir kimseye yüce Allah'ın kuluna bugün de, yarın da mükellefiyetler verebileceği açıktır, melekler hakkında da mükellefiyettin imkânı) reddolunamaz. Allah dilediğini yapar.[46]
7. Ey kâfir olanlar! Bugün özür dilemeyin. Size ancak yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.
"Ey kâfir olanlar! Bugün özür dilemeyin." Çünkü özür dilemenizin hiçbir faydası olmaz. Bu yasak, ümitsizliklerinin kesinleştirilmesi içindir.
"Size ancak" dünyada "yaptıklarınızın karşılığı verilecektir." bunun bir benzeri de yüce Allah'ın: "O günde zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rabblerini razı etmeleri de istenmez" (er-Rum, 30/57) buyruğudur. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır. [47]
8. Ey iman edenler! Allah'a nasûh bir tevbe ile tevbe edin! Olur ki Rabbiniz kötülüklerinizi örter. Sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla beraber olan iman edenleri mahcub etmeyecek. Nurları önlerinde ve sağlarında koşacak ve diyecekler ki: "Rabbimiz, bize nurumuzu tamamla ve bîze mağfiret buyur! Çünkü Sen herşeye kadirsin."
"Ey iman edenler! Allah'a nasûh bir tevbe ile tevbe edin!" buyruğu ile ilgili açıklamalarıma iki baştık halinde sunacağız: [48]
1- Tevbe ve Tevbenin Nasûh Olması:
"Ey İman edenler! Allah'a... tevbe edin" buyruğu ile yüce Allah tevbe etmeyi ernretmektedir. Tevbe etmek, bütün hal ve bütün zamanlarda farz-ı ayn-dır. Buna dair açıklamalar ve görüşler daha önce en-Nisâ Sûresi'nde (4/17-18. âyetler, 1. başlık ve devamında) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.
"Nasûh bir tevbe ile..." buyruğunda geçen "nasûh tevbe"nin mahiyeti hakkında ilim adamları ile kalb erbabı yirmiüç ayrı açıklama getirmişlerdir:
1- Nasûh tevbe, sütün tekrar memeye dönmemesi gibi ardından yine (aynı günaha) dönüş olmayan tevbedir, denilmiştir. Bu açıklama Ömer, İbn Me-sud, Ubeyy b. Ka'b ve Mııâz b. Cebel (r. anlı um)'dan rivayet edilmiştir. Mu-az bu açıklamayı Peygamber (sav)'a merfu olarak da nisbet etmiştir.
2- Katade dedi ki: Nasûh tevbe, doğru ve samimi demektir. Halis diye de açıklanmıştır. "Ona nush ile söz söyledi" deınek, samimi olarak ihlasla ona söz söyledi demektir. el-Hasen dedi ki: Nasöh sevdiği günaha buğzedip onu hatırladığı vakit ondan dolayı mağfiret dileınesidir.
3- Nasûh tevbe, kabul olunacağına güvenilmeyen ve bundan dolayı da korku duyulan tevbedir, diye de açıklamıştır.
4- Nasûh tevbe, beraberinde ayrıca tevbeye gerek duyulmayan tevbedir, diye de açıklanmıştır.
5- el-Kelbî dedi ki: Nasûh tevbe, kalpten pişmanlık duymak, dil ile mağfiret dilemek, günahtan kesinlikle vazgeçmek ve bir daha dönmemek üzere kesin kararlı olmak demektir.
6- Said b. Cubeyr dedi ki: Nasûh tevbe, kabul olunan tevbe demektir. Üç şartı taşımadıkça da kabul olunmaz: Kabul olunmaz korkusu, kabul olunacağı ümidi ve itaatlerde süreklilik.
7- Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Nasûh cevbe, kendisi ile kendi özünüze samimi olarak iyilik yaptığınız tevbedir.
8- el-Kurazî dedi ki: Nasûh tevbe, dört özelliği taşıyan tevbedir: Dil ile mağfiret dilemek, l>edenen günahtan vazgeçmek, kalptun dönmeme kararını vermek ve kötü arkadaşlardan uzaklaşmak.
9- Süfyan es-Öevrî dedi ki: Nasûh tevbe'nin dört alâmeti vardır: Kıiiet, illet, zillet ve gurbet,
10- el-Fudayl b. Iyad dedi ki: Günahının sürekli gözünün önünde bulunınast ve sürekli olarak onu gözleriyle görüyor gibi hareket etmesidir. Buna yakın bir açıklama İbn es-Simâk'dan nakledilmiştir: Allah'a karşı hayanı azaltarak işlemiş olduğun o günahı sürekli oiarak gözönünde bulundurman ve bundan dolayı seni bekleyene hazırlanmnndır.
11- Ebu Bekr ei-Varrak dedi kî: Nasûh tevbe, genişliğine rağmen yeryüzünün sana*dar gelmesi ve nefsinin de seni alabildiğine sıknıasıdır. Tıpkı (savaşta) geri bırakılan üç kişi gibi.
12- Ebu Bekr el-Vâsıtî dedi ki: Herhangi bir karşılığı kaybetmek dolayısıyla yapılmayan tevbedir. Çünkü dünyada nefsini rahatlatmak Kin günah işleyen bir kimse, daha sonra âhirette kendisini rahatlatmak arzusuyla tevbe ederse, onun tevbesi Allah için değil, kendisini korumak içindir.
13- Ebu Bekr ed-Dakkak el-Mısrî dedi ki; Nasûh tevbe, yaptsğı haksızlıkları sahiplerine geri vermek, hasımlarından helâllik dikmek ve itaatleri sürekli bir alışkanlık haline getirmektir.
14- Ruveym dedi ki: Nasûh tevbe, masiyet esnassnda (hakka) yönelmek-sizin arkanı döndüğün gibi (tevbe esnasında) da arkanı dönmeksizin Allah'a yönelmektir.
15- Zünnûn dedi ki: Nasûh tevbenin üç alâmeti vardır; Az konuşmak, az yemek ve az uyumak.
16- Şakîk dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin kendisini çokça kınaması, sürekli pişmanlık duymaya aralık vermemesidir; ta ki onun âfetlerinden selâmete çıkabilinceye kadar.
17- Serrî es-Sakatî dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin kendisine ve mü'mınle-re nasihat etmeden gerçekleşemez. Çünkü tevbe eden ve ona bağiı kalan bir kimse, diğer İnsanların da kendisi gibi olmasını ister.
18- el-Cuneyd dedi ki: Nasûh tevbe, günahı ebediyyen hatırlamamak üzere unutmasıdır. Çünkü tevbesi sahih olan bir kimse, Allah'ı seven bir kişi olur. Allah'ı seven bir kimse ise Allah'tan başka herşeyi unutur.
19- Zü'1-Uzuneyn (Enes b. Malik -r.a-'ın lakabı olup, iki kulaklı demektir) dedi ki: Nasûh tevbe, kişinin gözyaşının akması, masiyetiere karşı da baş-kaldıran bir kalbe sahih olması demektir.
20- Feth el-Mevsılî dedi ki: Nasûh tevbenin üç alâmeti vardır; Hevâya muhalefet, çokça ağlamak ve açlık ve susuzluğa karşı dayanabilmek.
21- Sehl b. Abdullah et-Tusterî dedi ki; Bu ehl-i sünnet ve'1-cemaat için sözkonusu olan bir tevbedir. Çünkü bid'atçinin tevbesi olmaz. Buna delil de Peygamber (sav)'in: "Allah bid'at sahibi herkese karşı tevbe etmesinin önünde perde kılmtşrır"(ı) buyruğudur.
22- Hvızeyfe'den rivayete göre o şöyle demiştir: Bir günahtan tevbe edip, sonra tekrar o günaha dönmek kişiye kötülük olarak yeter.
Nasûh tevbenin asıl anlamı thlâslı olmaktan gelmektedir, Mesela, bal mumundan süzülmüş olduğu takdirde bu "nâsıh" bir baldır, denilir.
23- Bunun dikiş dikmek anlamında olan "nasâhaf'den alınmış olduğu da söylenmiştir. Bu anlamdan alınmış olması ile ilgili iki şekilde açıklama yapılmıştır;
1- Böyle bir tevbe kişinin itaatini sağiamlaştınp tıpkı terzinin dikişi ile elbiseyi sağlamlaştmp pekiştirdiği gibi, pekiştirdiğinden ötürü bu kökten gelmiştir.
2- Çünkü böyle bir tevbe kişiyi Allah'ın dostları iie birlikle biraraya getirmiş ve onu onlara katmıştır. Tıpkı terzinin kumaşı biraraya getirip onun bir bölümünü diğer bir bölümüne yapıştırması gibi.
"Nasûh" lafzı genel olarak "nün" harfi üstün, tevbenin sıfatı diye: şeklinde okunmuştur, "Çok sabırlrbir kadın" ifadesinde olduğu gibi. Bu da nushunda (samimiyetinde) oldukla ileriye varmış tevbe demektir.
el-Hasen, Hârkc ve Ebu Bekr'in rivayetine göre Asım bunu ötreli okumuşlardır. Bu okuyuş: "Kendiniz için nasihat tevbesi..." tevilin-dedir.
Bu lafzın: şeklinde ve Tin çoğulu olması mümkün olduğu gibi, mastar olması da mümkündür. Nitekim: denilir. Çünkü mastarlarda (aynı fiilin mastarı) "fuâle ve fuûl" vezinlerinde gelebilir. "Gitmek" gibi.
el-Müberred dedi ki: Yüce Allah nushu bulunan tevbeyi kastetmiştir. Nitekim: "Ben nushta bulundum, nush etmek' denilir. [49]
2- Kendisinden Tevbe Edilecek Hususlar ve Bunlardan Nasıl Tevbe Edileceği:
Kendisinden tevbe edilecek hususlar ile bunlardan naşı i tevbe edileceği ile ilgili olarak ilim adamları şöyle demişlerdir: Kendisinden tevbe edilecek olan günah ya yüce Allah'a ait bir haktır ya da insanlara ait bir haktır. Eğer namazı terketnıek gibi Allah'a ait bir hak ise. pişmanlıkla birlikte, geçirmiş olduğu namazları kazayı da katmadıkça tevbesi sahih olmaz. Aynı şekilde orucun terki yahut zekâtta kusur olması halinde de durum böyledir,
Şâyct haksız yere birisini öldürmek gibi bir günah ise; eğer ona kısas uygulanması gerekiyor ve kısas uygulanması isteniyor ise, kendisine kısasın uygulanması imkânını vermek ile; eğer haddi gerektiren bir kazf (zina iftirası) ise ve bu haddin kendisine uygulanması isteniyor ise kendisine haddin uygulanmasını kabul etmesi ile olur. Şayet bu haklar affedilecek olursa, pişmanlık duymak ve samimi olarak tekrar buna dönmemeyi kararlaştırmak onun için yeterli olur.
Aynı şekilde bir mal kargılığında, kısasen öldürülmesi affedilecek olursa, o malı bulabilen bir kimse ise, onu eksiksi2 ödemekle yükümlüdür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Fakat kime kardeşi tarafından bir şey affolunursa, artık (diyet alan) örfe uyarak istesin (ve katil de) ona güzellikle ödesin." (el-Bakara, 2/178)
Eğer tevbe ettiği günah Allah'ın hadlerinden -ne olursa olsun- herhangi bir had ise sağlıklı bir pişmanlık duyarak yüce Allah'a levbo edecek olursa, bu had ondan düşer. Nitekim yüce Allah ele geçirilmelerinden Önce muhariplerin (yol kesenlerin) tevbe ettikleri takdirde hadlerinin düşeceğini açıkça hükme bağlamıştır. İşte bu husus, ele geç iril melerinden sonra tevbe ettikleri takdirde, hadlerinin düşmeyeceğine delil teşkil etmektedir. Daha önce (el-Mâide, 5/39- âyet, 26, başlıkta) açıklandığı üzere.
Aynı şekilde içki içenler, hırsızlık yapanlar, zina edenler hallerini düzeltip, tevbe eder ve bu durumları bilinecek olup sonradan imama (İslâm devlet başkanına) şikâyet edilecek olurlarsa, imamın onlara had uygulamaması gerekir. Şayet durumları imama arzedildikten sonra "tevbe ettik" deyip -eğer terketmemişlerse- o vakit onlar bu halleri ile yenik düşürülen muhariplerle aynı durumdadırlar. Şafii'nin kabul ettiği görüş budur.
Eğer günah kullara yapılan bir haksızlık ise; gücünün yetmesi halinde o hakkı sahibine geri vermedikçe ve ister ayni bir hak olsun, ister başka türlü olsun o haktan kurtulmadıkça tevbesi sahih olmaz. Şayet o hakkı sahibine geri verebilecek gücü varsa güç yetirebikliği en kısa ve en çabuk bir süre içerisinde o hakkı eda etmeye karar vermelidir.
Eğer bir müslümana zarar vermiş fakat, o müslüman bunun farkında değil yahutta zararın nereden geldiğini bilmiyor ise, o müslümana verdiği zararı izale eder. Sonra da o kimseden kendisini affedip kendisine bağışlanma dilemesini ister. Onu affedecek olursa, bundan dolayı günahı kalkar. Eğer bu istekte bulunmak üzere birisini gönderecek olup, o mazlum şahıs da kendisine zulmeden kimseyi -muayyen olarak bilsin ya da bilmesin- affedecek olursa, bu da sahilidir. Şayet haksız yere korkutmak yahut kederlendirmek yahut bir tokat vurmak yahut haksızca onu çimdiklemek gibi bir adama kötülük yapar ya da bir kamçı ile onu vurup canını acıtacak olur da sonra yaptığı bu işlen dolayı pişmanlık duyarak ve bir daha tekrarlamamak kararı ile gelip o kişiden af dileyecek olursa ve o kimseye karşı gönlünü hoşnud edinceye kadar zilletini arzetmeyi sürdürüp de haksızlığa uğrayan kişi onu affederse, bu günahı kalkar. Haddin sözkonusu olmadığı sövüp saymak ve ha-karel etmek gibi işlerde de durum böyledir,
"Rabbinİzİn kötülüklerinizi örtmesi... umulur" buyruğundaki "Umulur" Allah hakkında kullanıldığı taktirde vücub (kesinlik) ifade eder. Peygamber (sav)'ın: "Günahtan tevbe eden kimse günahsız kimse gibidir"[50] Buyruğunun anlamı da budur.
“...me, ..." buyruğu; "Umutur" lafzının merfû' ismi konumundadır.
"... Sokması" buyruğu "örtmesi" anlamındaki lafza atfedilmiştir.
İbn Ebİ Able: "SİZİ... sokar" buyruğunu cezm ile; "Örtmesi umulur" lafzının mahalline atfederek cezm ile okumuştur. Günahlarınızın örtülmesini ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere sokmasını gerektirecek şekilde tevbe ediniz, denilmiş gibidir.
"O gün Allah, Peygamberi ... mahcub etmeyecek" buyruğunda geçen: "O gün" buyruğunun âmili ya; "sizi... sokması" anlamındaki fiildir ya da takdir edilmiş bir fiildir.
Burada: "Mahcub etmeyecek" fiili "azap etmeyecek" demektir. Yani yüce Allah ona da, onunla birlikte iman edenlere de azap etmeyecektir.
"Nurları önlerinde ve sağlarında koşacak" buyruğu(na dair açıklamalar) daha önce el-Hadid Sûresi'nde (57/12. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ve diyecekler ki: Rabbimİz bize nurumuzu tamamla ve bize mağfiret buyur. Çünkü Sen herşeye kadirsin." İbn Ab bas, Mücahîd ve başkaları dedi ki: Bu, Allah'ın münafıkların nurunu söndüreceği vakit mü'minlerin yapacağı bir duadır. Daha önce ei-Hadîd Sûresi'nde (57/13. âyetin tefsirinde) açıklandığı gibi. [51]
9. Ey Peygamber! Kâfirlerle re münafıklarla cîhad et ve onlara karşı sert davran! Varacakları yer cehennemdir onların. O ne kötü dönüş yeridir!
"Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et ve onlara karşı sert davran" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı tek bir başlık halinde sunacağız:[52]
Allah'ın Dini Hususunda İşi Sıkı Tutmak:
Allah'ın dini hususunda işi sıkı tutmak ile ilgili olarak yüce Allah kâfirlere karşı kılıçla, güzel öğütlerle ve yüce Allah'ın dinine davet etmekle; münafıklara karşı ise sertlikle, delili ortaya koymakla, onlara âbiretteki hallerini öğretmekle, kıyamet gününde mü'minlerle birlikte, aydınlığında Sırat'ı geçecekleri nurlarının bulunmayacağını belirtmek suretiyle cihad et, demektir.
d-Hasen dedi ki: Onlarla (münafıklarla), onlara hadleri uygulayarak cihad et! Çünkü onlar hadleri gerektiren işleri işliyorlardı ve ayrıca onlara hadler uygulanıyordu.
"Varacakları yerleri cehennemdir onların" buyruğu her iki kesim hakkındadır. "O ne kötü dönüş yeridir!" [53]
10. Allah, kâfirlere Nuh'un karısı İle Lût'un karısını misal olarak gösterdi. Bunların İkisi de kullarımızdan iki salih kulun (nikâhı) altında idiler. İkisi de kocalarına (davalarında) hainlik ettiler de kocalarının kendilerine Allah'a karşı hiçbir faydaları olmadı ve İkisine de: "Ateşe girenlerle beraber siz de girin" denilecek.
Yüce Allah bu misali âhirette hiçbir kimsenin, yakınına ya da neseben akrabasına -aralarında dîn ayrılığı var ise- hiçbir fayda vermeyeceğine dikkat çekmek üzere vermektedir.
Nuh'un hanımının adı Vâliha, Lût'un hanımının adı Vâlia idi. Bunu Mu-katil demiştir. ed-Dahhak, Âişe (r.anhâ)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Cebrail, Peygamber (sav)'a inerek ona Nuh'un hanımının adının Vâğile, Lût'un hanımının adının İse Vâlihe olduğunu bildirdi.
"İkisi de kocalarına hainlik ettiler" buyruğu hakkında İkrime ve ed-Dahhak; kâfir olmak suretiyle diye açıklamışlardır. Süleyman b. Rukayye, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Nuh'un hanımı insanlara: O bir delidir, diyordu. Lût'un hanımı da ona gelen misafirleri haber veriyordu. Yine ondan: Hiçbir peygamberin hanımı hayasızlık işlememiştir, dediği nakledilmiştir. Bu hususta -el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre- miifessirlerin icmaı vardır.
Bu iki, hanımın kocalarına hainlikleri, dinde idi ve her İkisi de müşrikti. Münafık oldukları da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre bu kadınların hainlikleri, laf alıp götürmeleri idi. Allah peygamberlerine bir şey vahyetti mi hemen bunu müşriklere ifşa ederlerdi. Bu açıklamayı da ed-Dahhak yapmıştır.
Lût'un hanımı, Lût'a misafir geldi mi kavmine yanına bir misafir geldiğini bildirmek üzere duman çıkartırdı. Çünkü onun kavmi erkeklere yaklaşan bir kavim idi.
"Kocalarının kendilerine Allah'a karşı hiçbir faydaları olmadı." Yani Nûh da, Lût da, Allah nezdinde üstün değerlerine rağmen, eşlerinden İsyan etmeleri dolayısıyla Allah'ın azabından herhangi bîr şey uzaklaştıramamışlardj.
Bununla azabın herhangi bir vesile (aracı) ile değil, ancak itaat ile önlenebileceğine dikkat çekilmektedir.
Denildiğine göre; Mekke kâfirleri alay ederek: Şüphesiz Muhammed (sav) bize şefaat edecektir, dediler. Yüce Allah onun şefaatinin yakın akrabaları olsalar dahi Mekke kâfirlerine hiçbir fayda vermeyeceğini açıkladı. Tıpkı Nûh ve Lût'un şefaatlerinin hanımlarına -kendilerine yakın olmalarına rağmen- kâfir olmaları sebebiyle fayda sağlamayacağı gibi.
Her ikisine de âhirette: "Ateşe girenlerle beraber si2 de girin!" denilecektir. Ttpkı Mekke kâfirlerine ve diğerlerine söyleneceği gibi.
Şöyle de denilmiştir: "Nuh'un karısı" terkibinin "misal olarak" buyruğundan muzafın hazfi takdirine binaen bedel olması mümkündür. Yani; yüce Allah bir misai verdi ki; bu Nuh'un karısının misalidir... Bu lafızların ("Nuh'un karısı" ile "Lût'un karısı" anlamındaki lafızların) iki meful olmaları da mümkündür. (Mealde olduğu gibi). [54]
11. Allah, İman edenlere de Fİravun'un karısını misal verdi. Hani o: "Kabbİm, benim için nezdinde cennette bir ev yap! Fira-vun'dan ve onun amelinden beni kurtar ve o zalimler topluluğundan beni esenliğe çıkar" demişti.
"Allah iman edenlere de Fİravun'un karısını misal verdi." Adı Müzahim kızı Âsiye idi. Yahya b. Sellânı dedi ki: "Allah kâfirlere... misal olarak gösterdi" buyruğunu yüce Allah, Âişe ve Hafsa'ya, Rasûlullah (sav)'a karşı birbirlerine destek oldukları vakil, gösterdikleri muhalefetten sakındırmak üzere misal vermiştir. Daha sonra onlara Fİravun'un hanımı ile İmran kızı Meryem'i, itaate sımsıkı sarılmalarını, din üzere sebat göstermelerini teşvik etmek üzere misal verdi.
Bunun, mü'minlere sıkıntılara sabretmeye teşvik için verildiği de söylenmiştir. Yani sizler sıkıntılı zamanlarda sabretmekte Fİravun'un eziyetine katlanan, Fİravun'un hanımından daha zayıf olmayınız. Âsiye, Musa'ya iman el-misti. Onun Musa'nın halası olup, ona iman ettiği de söylenmiştir.
Ebu'l-Âliye dedi ki: Firavun hanımının iman ettiğini öğrenince, ileri gelenlerin huzuruna çıkarak onlara şöyle dedi: Siz Müzahim kızı Âsiye hakkında ne bilirsiniz? Ondan övgüyle sözettiler. Onlara: O benden başka bir rabbe ibadet ediyor, dedi. İleri gelenler ona: Onu öldür, dediler. Bunun üzerine onun için yere kazıklar çaktı, ellerini ve ayaklarını bağladı. O da: "Rabbim benim için nezdinde cennette bir ev yap!" diye dua etti. Bu esnada Firavun da hazır bulunuyordu. Cennetteki evini görünce güldü. Firavun: Bu kadının deliliğine hayret etmiyor musunuz? Biz ona işkence ediyoruz, o ise gülüyor derken, ruhu kabzolundu.
Osman en-Nehdî'nin kendisinden rivayet ettiğine göre Selman el-Farisi de şöyle demiştir: Âsiye'ye güneşte işkence ediliyordu. Güneş sıcağı onu rahatsız etti mi melekler onu kanatlarıyla gölgelendiriyordu.
Güneşte ellerini ve ayaklarını çivilediği, sırtının üzerine bir değirmen taşı koyduğu, yüce Allah'ın ona cennetteki yerini gösterdiği de söylenmiştir.
Yine denildiğine göre "Rabbitn, benim için nezdinde cennette bir ev yap!" deyince, ona cennette evinin bina edilmekte olduğu gösterildi. eî-Ha-sen'den gelen rivayete göre onun evi bir incidendir.
Âsiye: "beni kurtar!" deyince, yüce Allah onu en üstün ve şerefli bir şekilde kurtardı, onu cennete yükseltti. O orada yer, içer ve nimetler içerisinde yüzer.
"Firavun'dan ve onun amelinden" ifadesinde amel'den kastı küfürdür. Onun azabından, zulmünden ve başıma gelenlere sevinmesinden,,, diye de açıklanmıştır. İbn Abbas ise kasıt, cimadır, demiştir.
"Ve o zalimler topluluğundan beni esenliğe çıkartl" ifadeleri hakkında el-Kelbî: Bunlar Mısır ahaiisidir, demiştir. Mukatji, Kıbtilerdir diye açıklamıştır. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Allah onu en üstün ve şerefli bir şekilde kurtarmış, onu cennete yükseltmiştir. O orada yemekte ve içmektedir.[55]
12. Ve namusunu sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem'i de (misal verdi). Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük. O da Rabbinin kelimelerini de, kitaplarını da tasdik etmişti. Ve o, itaat edenlerdendi.
"Ve namusunu" hayasızlıklardan, fuhşiyattan "sapasağlam koruyan İmran kızı Meryem'i de" an, demektir.
Buyruğun Firavun'un karısına atfedildiği de söylenmiştir. Anlam da: Allah İmran kızı Meryem'i de misal olarak vermiş ve yahudilerin eziyetlerine karşı ona sabır vermiştir, şeklindedir.
"Namusunu sapasağlam koruyan" buyruğu hakkında müfessirler şöyle demişlerdir: Burada "fere (mealde: namus)" ile onun ceybi (gömleğinin yakası) kastedilmiştir. Çünkü: "Biz ona ruhumuzdan üfürmüştük" diye buyurmaktadır, Cebrail (a.s) da onun yakasına üflemişti, fercine üflememişti, Ubeyy'in kıraatinde bu buyruk: "Biz onun yakasına ruhumuzdan üfürmüştük" şeklindedir. Elbisedeki herbir yarığa da "ceyb" denilir. Yüce Allah'ın: "Hem onun hiçbir yarığı da yok." (Kaf, 50/6) buyruğunda da bu anlamdadır.
Onun namusunu (fercini) sağlam bir şekilde koruyup, Ruh'un onun yakasına üflenmiş olması da mümkündür. Bu durumda "üfürmüştük" buyruğu, Cebrail'i gönderdik, o da onun yakasına üfledi, demek olur. "Ruhumuzdan" buyruğu da ruhlarımızdan bir ruh demek olur ki; bu da İsa'nın ruhudur. Buna dair yeterli açıklamalar daha önce en-Nisâ Sûresi'nde (4/171. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"O da Rabbinin kelimelerini... tasdik etmişti" buyruğunda "tasdik etmişti" anlamındaki lafız genel olarak şeddeli: diye okunmuştur. Ancak
Humeyd ve el-Umevî şeddesiz olarak: diye okumuşlardır[56]
"Rabbinin kelimeleri" Cebrail'in kendisine; "Ben ancak senin Rabbinin gönderdiği elçiyim..."(Meryem, 19/19) şeklindeki sözleridir.
Mukatil dedi ki: "Kelimeler" ile İsa'yı, onun bir peygamber okluğu ve İsa'nın Allah'ın kelimesi olduğunu kastetmektedir. Buna dair açıklamalar daha önceden (Al-i İmran, 3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
el-Hasen ve Ebu'l-Âliye: Rabbinin kelimesini ve kitabını" diye okumuşlardır. Ebu Amr ve Âsım'dan Hafs ise çoğul olarak: Kitaplarını da" diye okumuşlardır. Ebu Reca'dan ise: "Kitaplarını" şeklinde "te" harfi (ötreli değil de) sakin olarak okuduğu rivayet edilmiştir, diğerleri ise teki! olarak: "Kitap(lar)ım" diye okumuşlardır. "Kitab" ile (tekil olarak) cinsi de kastedilebilir. Bu durumda yüce Allah'ın indirmiş olduğu her kitap anlamında olur.
"Ve o, itaat edenlerdendi." Akşam ile yatsı arasında namaz kılanlardandı, diye de açıklanmıştır.
Burada: "İtaat eden kadınlardan" diye buyurınamasının sebebi, onların: itaat edenler topluluğundandı" demek istemiş olmasındandır. Bunun Meryem'in ehl-i beytine ıaci olması da mümkündür. Çünkü onlar Allah'a itaat eden kimselerdi.
Muâz b. Cebel (r.a)'dan rivayet edildiğine göre Peygamber (sav), ruhunu teslim etmek üzere olan Uz, Hatice'ye şöyle elemiştir: "Başına gelenlerden hoşlanmıyor musun yoksa? Allah hoşlanılmayan şeylerde hayır yaratmıştır. Sen diğer kumalarının yanına gideceğin vakit, onlara benden selam söyle! (Onlar) İmran kızı Meryem, Müzahim ktzı Asiye, İmran oğlu Musa'nın kızkarde-şi İmran kızı Kelime -(ravi) Hakime de demiş olabilir-'ye selam söyle." Hatice (r.anha) dedi ki: Hayırlı, uğurlu olsun ey Allah'ın Rasûlü[57]
Katade'nin Enes'ten rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Âl emlerde ki kadınlar arasından dördü yeter. İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice, Muhammed'in kızı Fatıma ve Firavun'un karısı Müzâhîm kızı Asiye. "[58]
Buna dair yeterli açıklamalar daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Tahrim Sûresi burada sona ermekledir. Allah'a hamdolsun. [59]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/457.
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/457.
[3] Bu ve benzeri tabirlere dair açıklamalar hiraz sonra ınüfe.sfiir tarafından yapılacaktır.
[4] Müslim, II, 1100; Buhârî, V, 2016, VI, 2462; Ebû Dâvûd, III, 335; JVesdî, VI, 151, VII, 13, 7]; Müsned.Vl, 221
[5] Buhârî, V, 20Î7, VI, 2556; Müslim, II, 1101; Müsned, VI, 59
[6] Darakutnî, IV, 41
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/457-459.
[7] İ. Malik b. Enes, eİ-Mudevvenetu'l-Kubrâ, Beyrut (iarJhsiz), III, 107
[8] Bu milr.sel rivayeti ulaşabildiğimiz herhangi bir kaynakla cespit edemedik
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/460.
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/460-461.
[11] Dârakutnî, IV, 40
[12] Son cümlenin tercümesi İhmı'l-Arabi'nin, Ahhâmu'l-Kur'ân, IV, 1848'deki ifadesi esa.s
[13] Dârakutnt, IV, 43
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/461-464.
[15] Buhârî, V, 2016, VI, 2462; Müslim, H, 1100; Ebü Dâvûd, III, 335: Nesâl, Vll, 13, 71; Müs-ned, VI, 221
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/464-466.
[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/467.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/467.
[19] Müslim, II, 1100; Dârakutnî, IV, 41; Müsned, I, 22^, T:ıy"tlisi, Müsned, I, 343
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/467.
[20] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/468.
[21] Dârakutnî, IV, 153
[22] Son nliirük fiillerin seçici ile ilgili (iJsırok verilen bu Mlgilfi- ile Hııseyn el-Ht'ıne-ciânî, el-Ferid fi İ'rabi'l-Kur'ânil-Mecîd, IV, 488'cle ;ıynı hususa dair anklaniHİar k»r.şıl:tşrırıl;ı-lıilir.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/469-471.
[23] Fail (öznerüin tesniye (ikil) olması dolayısıyla fiilin Cami1 (çoğul) olarak gelmesi gerektiğine işaret etmekte ve çoğul gelininin neden uygun olduğunu açıklamaktadır, (Uk. el-Hemedanî, el-Ferîd fi Î'râbi'l-Kur'ani'l-Mecîd, IV, 48S
[24] Müslim, II, 1103; Buhârî, IV, 1»66
[25] Bu hadis çeşitli kisımlarıylsı birçok yerde bulunm;ıkİH birlikte hu bütünlüğü ile Müslim, II, 1105-110? ile thn Hibbân, Sahih, IX, 4<Xİ-49tnk- görülebilir
[26] "Yardımcıdır'' anlamındaki "zahir kelimesi tekildir, "Melekler" çoğuldur. Miibtedâ ile haber arasında çoğul-tckil ilişkisi açısından uyum ;ır;mclı^ından; hu lafzın "melekler" hıfzına uygun olarak çoğul anininim lıışıclığını heiinıııekrcdir. "Melekler... yardımcıdırlar" demek ulur
[27] bn Kesir Tefsir, IV, 390 (MürahifTin sözü olarak); RsLSLikıttah'tn hadisi olarak tespit edemedik
[28] "Muhakkak Allah onun velisidir" demek olur
[29] Anlam mealdeki gihi olur
[30] Buradaki tekil olan "refik: arkadaşv kelimesinin çoğul olarak "arkadaşlar" anlamında olması gihi.
[31] Müslim, II, 1104
[32] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/471-477.
[33] Müslim, II, 1105
[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/477-479.
[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/479.
[36] Bukârî, I, 304, II. 848, 901, 902, III, 1010, V, 19H8, 1996, VI, 2611; Müslim, III, 1459: Tirmiıt, IV, 208; Bbû Dâvûd, III, 130; Müsned, II, 5, 54, 111, 121
[37] Deylemt, Firdevs, II, 131; henzer hadisler ve sıhhat durumları için bk. Beyhaki, Şuabu't-lman, VI, 40Q, 401, 403, eg-Sünenü'l-Kübra, X, 15; Heysemi, Mecma, VIII, 47
[38] Müsned, Ul, 412, IV, 77; Hâkim, Müstedrek, IV, 292; Tirtnizl, IV, 338; Beyhaki, es-Sü-nenu'l-Kübrâ, II, İH, III, H4
[39] Ebü Pâvûd, I, 133; Hâkim, Müstedrek, I, 311; Barakutnl, i, 230, Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, II, 228, 229, III, K4, Müsned, 11, 180, 1H7
[40] Eba Dûvûd, I, 133; Ueyhaki, es-Sünenü't-Kübra, II, 14
[41] Müslim, I, 511; Müsned, VI, 152, 205
[42] Heyhaki, es-Sünenü's-Suğra, Medine 1410/1989, s. 473
[43] Muvatta, II, 913, İhn Hihhan, Sahih, II, 466; Hâkim, Müstedrek, II, 654
[44] Kaynağım tespit edemedik
[45] Kaynağım tespit edemedik
[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/479-483.
[47] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/483.
[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/483-484.
[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/484-486.
[50] İbn Mîce, II, 1419; ayrıca hk. Münziri, et-Terğib, IV, 48; Heysemi, Mecmu, X, 199. 200
[51] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/486-488.
[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/488-489.
[53] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/489.
[54] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/489-490.
[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/490-492.
[56] O Rahbiniıı kelimeleri ile doğru söylemişti, elemek olur.
[57] Başka rivayet yoluyla, aynı maııatlar Taberînî, Kebir, XXII, 451; hadisin senedi ile ilgili olarak bk. İhn Hacer, Lisânu'l-Mîzân, VI, 332; AMıılUıh b. Adiyy, et-Kâmil, VII. 1H0
[58] İbn Hilıbaıı Sahih, XV, 464, Tirmtzî, V. 703; Miisned, III, 135
[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 17/492-493.
İslami Okul Okulların En Önemlisi