Tahrîm Sûresi - Kuran - 066Tahrim - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Allah'ın Helâl Kıldığı Şeyi Haram Saymak Mümkün Mü?
Eş Seçilecek Kadında Aranılan Özellikler
Âhirette Özür Beyan Etmenin Hiçbir Yararı Yoktur
Günahtan Dolayı Nasıl Tevbe Edilir?
Tevbeyi Kabul Etmek İlâhî Sünnet Gereğidir
Âhiret Gününde Işığı Sönenler Ve Sönmeyenler
Kadının Ölçüsüz Davranmasına Karşı Ne Yapılır?
İlâhî Ruhun Meryem'e Üflenmesi
Örnek Hanımların Bazı Özellikleri
TAHRÎM SÛRESİ
Tamamı Medine'de inmiştir. Bazit sebeplerden dolayı Resûlüllah (A.S.) Efendİmiz'in eşlerinden birini veya bal şerbetini kendine haram kıldığı konu edildiğinden, bu mânaya delâlet eden «tahrîm» sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı : 12
Kelime » : 247
Harf » : 1060 [1]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi kimsenin haram kılma yetkisinin ola-mıyacağı belirtiliyor. Dolayısıyla Resûlüllah'ın (A.S.) bu husustaki davranışı konu ediliyor,
2- Aile sırrı ve düzeni hakkında çok dikkatli olmamız üzerinde duruluyor ve bu konuda yönlendirici bilgi veriliyor.
3- Aile fertlerini her çeşit inkâr, ahlâksızlık ve maddeperestlikten uzak tutup korumamız emredilerek aile reisinin vazifesi hatırlatılıyor.
4- Kıyamet gününde inkarcı sapıkların, günahkâr azgınların özür beyân etmelerinin geçerli olmayacağı ve onlara bir yarar sağlamıyacağı haber veriliyor.
5- Mü'minlerin işledikleri günah ve kusurlardan dolayı inanarak ciddiyetle Hakk'a yönelip tevbe etmeleri emrediliyor.
6- Kâfir ve münafıklarla, şartlar ve ortam el verdiği nisbette cihâd edilmesi ve böylece küfür ve nifak tehlikesinin önüne geçilmesi emrediliyor.
7- Kocalarına ihanet edip ilâhî sınırlan aşan peygamber eşi iki kadın ve Allah'a imân eden Flf avn'ın eşi, bir de Hz. Meryem misa! veriliyor.
Böylece aile çatısı altında ve toplum yapısında kadının önemi ve rolü üzerinde durularak mü'minlerin çok dikkatli ve tedbirli olmalarına işarette bulunuluyor.[2]
Meali:
1- Ey Peygamber! Eşleri’nin rızasını arzulayarak Allah'ın sana helâl kıldığını neden kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
2- Şüphesiz ki Allah, yeminlerinizin çözümünü (keffaret vermeniz suretiyle) helâl kılmıştır. Allah sizin dostunuzdur, sâhibinizdir. O, bilendir, hikmet sahibidir.
3- Hani bir ara Peygamber, eşlerinden bîr kısmına gizli bir söz söylemişti; o da bu sözü (Peygamber'in diğer bîr eşine) haber verince, Allah, bu durumu Peygamberine açtı. O da kendisine açılan bilginin bir kısmını açıklamış, bir kısmını açıklamaktan vazgeçmişti. Peygamber, olup biteni o eşine haber verince, o, «Bunu kim size haber verdi?» dedi. Peygamber de; «Bana (her şeyi) bilen, (her şeyden) haberli olan (Allah) bildirdi» dedi.
4- (Ey Peygamberin iki eşi!) Eğer ikiniz de Allah'a tevbe ederseniz (Allah bağışlayandır). Çünkü gerçekten kalpleriniz (vâcib olandan) meyletmiştir. Yok eğer Peygambere karşı birbirinize arka olursanız; şüphesiz ki Allah, O'nun dostu ve sahibidir; sonra da Cibril, sâlih mü'minler ve melekler O'nun yardımcısıdır.
5- Eğer O sizi boşayacak olursa, umulur ki, Rabbı O'na sizin yerinize sizden daha hayırlı, hakka teslimiyet gösteren, İnanan, Allah'a itaat edip ümit bağlayan, tevbe eden, ibâdete devam gösteren, oruç tutan dul ve bakire kadınları verir.
İniş Sebebi
Yapılan sahîh rivayete göre, Hz. Aişe (R.A.) Validemiz şöyle demiştir:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bal ve helvayı çok severdi. Aynı zamanda hemen her gün ikindi namazından sonra eşlerinin hücrelerine uğrar, onlarla görüşürdü. Bir gün Hz. Hafsa'nın yanına girdi, ama mutad süreden fazla onun yanında kaldı. Bunun üzerine kıskançlığım tuttu. Birinden bunun sebebini sorduğumda şöyle denildi: «Hafsa'nın kavminden bir kadın, içinde bal dolu olan küçük bir tulumu ona hediye olarak getirdi ve o da bal şerbeti yaparak Resûlüllah'a (A.S.) ikramda bulundu.»
Kıskançlık duygum iyice kabardı ve : «Vallahi Peygambere karşı elbette bir hile kuracağım» diye yemin ettim ve durumu Hz. Sevde'ye anlatıp şöyle öneride.bulundum: «Ya Şevde! Peygamber (A.S.) Efendimiz senin yanına gelince, sana yaklaşmak isteyecek ve o sırada sen, «Ya Re-sûlellah! Meğafîr mi yediniz?» diye sor. O sana : «Hayır, böyle bir şey yemedim» der ve sen de : «Ya bu duyduğum koku nedir?» de..»
Şüphesiz Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e en çok ağır gelen ve hoşuna gitmeyen şey, kendisinden kötü, tiksindirici bir kokunun hissedilmesi idi.
O bakımdan Resûlüllah (A.S.) senin bu soruna karşılık: «Hafsa bana bal şerbeti içirdi» der ve sen de O'na : «O balın arıları urfuta (bir çeşit meşe ağacı) konup yayılmıştır» de. Ben de O'na aynı şeyleri söyleyeceğim ve «sen de ya safiye aynı şeyleri söyle.»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Sevde'nin yanına girince, o, «Ya Resûlellah! Meğafir mi yedin» [3]diye sordu. O da: «Hayır...» deyince; Şevde: «Ya senden hissettiğim bu koku nedir?» dedi. O da: «Hafsa bana bal şerbeti ikram etti» dedi. Şevde: «Onun anları urfuta konup yayılmıştır» dedi. Hz. Peygamber (A.S.) oradan ayrılıp benim yanıma gelince, aynı şeyleri ben de söyledim. Beriden sonra Hz. Safiye'nin yanına gitti. O da O'na aynı şeyleri söyledi. Sonra oradan kalkıp Hz. Hafsa'nın yanına gitti. O da .-«Ya Resûlellah! Bal şerbeti ikram edeyim mi?» diye sordu. Resûlüllah (A.S.) ona: «Hayır, ihtiyaç duymuyorum» buyurdu. Bunun üzerine Hz. Şevde : «Sübhanellah, biz O'nu bal şerbetinden mahrum ettik!» deyince, ben ona : «Sakin ol!» diye tenbihte bulundum.
O sebeple ilgili âyetler indi. [4]
Buharı ve Müslim'in Hz. Aişe (R.A.)dan naklettikleri bir diğer rivayette ise, buna yakın bir anlatımla, fakat değişik isimler Özerinde durularak şöyle denilmektedir:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Cahş kızı Zeyneb'in yanında oturup bal şerbeti içti. Benle Hafsa şöyle söz birliği ettik: «Hz. Peygamber bizden kimin yanına gelirse, O'na: Senden meğâfîr kokusu alıyorum, yoksa meğâfîr mi yedin? diye soracak..» Çok geçmeden Resûiüllah (A.S.) Efendimiz onlardan birinin yanına girince, eşi O'na önceden belirlenen sözleri söyledi. O da : «Hayır, ben sadece Cahş kızı Zeyneb'in yanında bal şerbeti içtim» diye cevap verdi ve bir daha Zeyneb'e dönmiyeceğini söyledi. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.
Sözünü ettiğimiz rivayetlerin dışında iniş sebebi olarak tefsirlerde ve siyer kitaplarında farklı rivayetlere yer verilmiştir. Ama hepsini biraraya getirdiğimizde ortaya şu temel kural çıkmaktadır: «Hiç kimse Allah'ın helâl kıldığı bir şeyi kendine haram kılma yetkisine sahip değildir.»
İbn Abbas (R.A.) ve İbn Ömer'in (R.A.) yaptıkları rivayete göre: Resûlüllah (A.SJ Efendimiz, Hz. Hafsa'nın evinde eşi Mariye ile buluştu. Bunun üzerine Hz. Hafsa üzüldü ve üzüntüsünü dile getirdi. Resûlüllah (A.S.)
onu hoşnut etmek için bir daha Mariye'ye dönmiyeceğine yemin etti. O sebeple ilgili âyetler indi.
[5]İbnü'l-Arabî'ye göre: Birinci rivayet daha sahihtir. İkinci rivayet zayıftır, çünkü" râvîleri âdil değillerdir. Üçüncü rivayet her ne kadar mana yönünden daha yakınsa da BuharFde ona yer verilmemiştir. Aynı zamanda mürsel olarak rivayet edilmiştir.[6]
Allah'ın Helâl Kıldığı Şeyi Haram Saymak Mümkün Mü?
«Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arzulayarak Allah'ın sana helâl kıldığını neden kendine haram ediyorsun?»
Zorlayıcı ve tehlike arzedici bir sebep olmadıkça bu anlamda yemin edip helâl olanı kişinin kendine haram kılması takva yönünden doğru değildir. Hele bazı kişilerin gönlünü almak veya onları hoşnut etmek için bu yola girilmez.
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin günlük hayatında cereyan eden safhalar ve olaylar, İslâm aile hukukunu da oluşturmakta ve bilinmeyen birçok meseleleri çözüme kavuşturmaktadır. O bakımdan hiçbir olay boşuna, anlamsız ve hikmetsiz ortaya çıkmamıştır. Hz. Hafsa'yi memnun etmek için Mariye'yi kendine haram kılması, bu konuda yapılan yeminin keffaretle bozulmasının daha uygun olacağı hükmünü ortaya çıkarmıştır. Böylece yapılan yemini bozmakta hayır ve fayda söz konusu olduğu zaman, kef-faretini ödemek suretiyle o yemini bozmakta bir sakınca yoktur.
Ancak sözünü ettiğimiz olayda Resûlüllah'ın (A.S.) yemin ettiği kesinlik kazanmamış, bir rivayette buna yer verildiği halde diğer rivayetlerde yer verilmemiştir.[7]
Birden Fazla Evlilik
Bilindiği gibi, kıskançlık, bencillik, kişisel çıkarı ön plâna alma gibi huylar insanın mayasında mevcuttur. Sağlam imân, iyi ahlâk, gelişmiş kültür ve her şeyden önce Allah korkusu bu gibi duyguları, kişinin İrfanı nisbetinde zararlı sınıra varmaktan al t koyar ve onun tesirini gidermekte nazım rol oynar; hiç değilse, kişi onu meşru bir sınırda tutmaya çalışır ve çoğu zaman olumlu netice alır.
Eğer insan ruhunda bu gibi duygular mevcut olmasaydı rekabet, hızh çalışma, başarılı sonuçlara gitme arzusu olmaz, hayat bir bakıma canlılık ve gelişme kazanmazdı. O halde kıskançlığı gıptaya, bencilliği kardeşlik ve adalete; sonra da daha iyi ve daha sistemli çalışmaya bırakmak gerekir.
Bu bakımdan birden çok evlilik sisteminde önce erkek ve kadınları bu yüksek ahlâk ve fazilet düzeyinde eğitip yetiştirmek gerekir.[8]
Kadının Karakter Yapısı
Kadın daha duygusal, daha yufka yürekli, daha zarif ve ince ruhlu yaratılmıştır. Sevilmek, sayılmak, ilgi görmek ister. Ondan bazı yanlarıyla daha güçlü ve yetenekli yaratılan erkekten vefa ve sadakat bekler. Üstüne başka kadın edinilmesini istemez; diğer bir anlatımla, kumaya pek tahammülü yoktur.
O nedenle Peygamber terbiyesinde yetişen ezvac-ı tahirat (Resûlüllah'ın eşleri) sağlam imân, yüksek ahlâk ve hoşgörülü olmalarına rağmen bazen kıskançlık duygularını yenememişler ve kumalarının daha fazla ilgi gördüğünü sanarak küçük çapta da olsa olay çıkarmışlardır. O günkü sosyal ve ekonomik şartlar karşısında bakımsız kalan cefakâr mü'mine kadınlara «mü'minlerin anası» payesini vermek ve kendilerini sıcak bir yuvaya kavuşturmak gerekiyordu. Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz her hayırlı konuda* olduğu gibi, bu konuda da ashabına ve ümmetine öncülük yapmış, örnek hareketlerde bulunmuştur.
Ancak unutmamak gerekir ki, birkaç eşi birarada besleyip uyumlu, ahenkli ve huzurlu bir aile hayatı sürdürmek zaman zaman Resûlüllah (A.S.) Efendimiz için de zor olmuştur. O'nun yüksek dirayet ve şefkati, hoşgörü ve mütebessim çehresi ortaya çıkan zorlukları bertaraf etmeye yetmiş ve kadınların kalbini anında tamir etmesini başarmıştır.
Bundan çıkarılacak sonuç şu olabilir: Zorlayıcı sebepler, ihtiyaç hissettiren durumlar olmadıkça mevcut şartlar da dikkate alınarak bir veya iki kadınla evliliği sürdürmek çok daha huzurlu ve uyumludur. Zira kadının karakter yapısı çok farklı ve çok renklidir. Onu memnun etmek pek kolay değildir. Çabuk kırılabilir ve üzülebilir.
Eşler arasındaki sır kutsaldır:
Ailenin mutluluğuna ve devamlılığına katkıda bulunan güzel hasletlerden biri, vefa duygusu; biri de aile sırrını başkalarına açmama anlayışıdır. Nitekim Hz. Peygamberin {A.S.) eşi Hafsa'ya bir sır olarak söyler" şeyi, onun içinde tutmayıp Hz. Aişe'ye haber vermesi ilgili âyetlerle kınanmakta ve tevbeyi gerektiren bir günah ve suç olarak vasıflanmaktadır. Çünkü kalp ve duygu ahde vefadan caymış, ailenin selâmetini koruyan çizgiden sapmıştır. Dördüncü âyetle böyle bir tutum ye anlayışa dikkat çekiliyor ve özellikle kadınlar uyarılıyor.
Aile sırrını ifşa etmeyi âdet haline getiren ve böylece kendini rahata kavuşturmayı uman kadın veya erkek, bu huyundan dönüş yapmadığı, işlediği günah ve hatâdan dolayı tevbe ve istiğfar etmediği takdirde boşanma hayırlı olur. Gerçi Cenâb-ı Hakk'm yanında helâlin en kötüsü ve en sevilmeyeni, kadın boşamaktır; ama huzuru bozup hayatı çekilmez bir işkence haline getiren çiftlerin ayrılmaları elbetteki hayırlıdır. Böyle durumlarda muslihane yollar denenir ve olumlu sonuç alınmadığı zaman boşanmak bir bakıma gerekli olur.
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin eşlerinin dedikoduda bulunmaları, kıskançlık izhar etmeleri pek uzun sürmedi. Hepsi de pişmanlık duyup hatâlarından dolayı tevbe ve istiğfarda bulundular ve bozulan aile havasını düzelttiler; sonra da bir daha bu yola girmediler.[9]
Mü'minin Gerçek Dostları
«Yok eğer Peygambere karşı birbirinize arka olursanız; şüphesiz ki Allah, O'nun dostu ve sahibidir; sonra da Cibril, sâlih mü'minler ve melekler O'nun yardımcısıdır.»
İlk nazarda kişinin en yakınları, eş ve çoouklan; ana ve babası, kardeş ve hısımlarıdır. Bunlar Hakk'm irâdesi doğrultusunda kendi yerlerini, hizmet ölçülerini; faydalı ve zararlı sınırları bilip doğru olanı uyguladıkları ölçüde ve imân düzeyinde kulluk görevlerini yerine getirdikleri takdirde cidden yakınlarımız ve dostlanmızdırlar. Aksine tutum ve davranışları ise, aradaki manevî bağların kopmasına sebep olur ki, o takdirde onlardan bize daha çok yakın olan Allah, melekleri ve sâlih mü'minler bize yeter. Bunlar en hakikî dostlarımızdır. Eş ve çocuklarımız bunları dost ve yakın bildiği ölçüde bizim için değerlidirler.[10]
Eş Seçilecek Kadında Aranılan Özellikler
«Eğer O sizi boşayacak olursa, umulur ki, Rabbı O'na sizin yerinize sizden daha hayırlı, hakka teslimiyet gös-
teren dul ve bakire kadınları verir.»
Cenâb-ı Hak, Peygamber'in (A.S.) eşlerinden, olaya sebep olanların yanlış tutumlarında ısrar ettikleri takdirde, Hz. Muhammed'in (A.S.) onları boşayabileceğini ve kendilerinde altı kadar güzel vasıf ve özellik taşıyan başka kadınlarla evlenebileceğini bildirirken, dolayısıyla mü'min bir erkeğin kendisine eş seçeceği kızda ne gibi özellikler araması gerektiğine işarette bulunuyor. O özellikler şunlardır:
1- Hakk'ın emirlerine teslim olmuş, mü'mine sıfatını almış olmak,
2- İman esaslarını bilip şüpheden uzak bir ciddiyetle onları uygulamak,
3- Hakk'a her bakımdan itaat edip ümitle bağlanmak,
4-Küçük ve büyük kusur ve günahlarını düşünerek pişmanlık duymak ve bu sebeple tevbe ve istiğfarda bulunmayı kulluğunun gereği saymak,
5- İdaaetten zevk alıp ona devam etmek,
6- Oruç tutmak suretiyle nefis terbiyesi sağlamaya yönelmek veya gerektiğinde din ve ahlâk uğrunda hicret etmek suretiyle sadakatini isbat etmek..
Bu altı vasfı kendinde taşıyan kadının dul olması eş seçilmesine hiçbir zaman engel sayılmaz.[11]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın helâl kıldığı şeyi kişinin kendine haram kılmasının doğru olmayacağı konu edildi ve Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in ailesi içinde meydana gelen nahoş bir ortam üzerinde durularak yönlendirici bilgi verildi. Sonra da eş seçilecek kadınlarda aranılan birtakım özelliklere değinilerek mü'minlerin dikkati çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, aile çatısı altında bulunan fertleri din ve ahlâk düzeyinde eğitip yetiştirmek suretiyle onları Cehennem ateşinden korumamız emrediliyor. Dünya'da kulluk görevini yerine getirmeyen inkarcı azgınların, sapık müşriklerin, suçlu günahkârların âhirette özür beyân etmelerinin hiçbir yararı olmayacağı haber veriliyor. Sonra da mü'minlere hitap edilerek, işledikleri kusur ve günahlardan dolayı ciddi pişmanlık duymaları ve öylece Hakk'a yönelip tevbe etmeleri emrediliyor.[12]
Meali:
6- Ey imân edenler! Kendinizi ve ailenizi Cehennem ateşinden koruyun ki onun yakıtı insan ve taştır; üzerinde kaba yapılı, sert tabiatlı olan görevli melekler bulunur ki onlar, Allah'ın kendilerine emrettiği hususlarda O'na karşı gelmezler; emrolunduklan şeyleri (kusursuz) yerine getirirler.
7- Ey küfre sapanlar! Bugün özür dilemeye heveslenmeyin. Çünkü ancak yapageldiğinize karşılık cezalandırılacaksınız..
8- Ey imân edenler! Tam bir pişmanlık, gönül huzuru İçinde gösterişten uzak ölçüde Allah'a tevbe ediniz. Umulur ki Rabbınız, kötülüklerinizi örtüp temizler ve sizi altlarından ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir. O günde ki, Allah, Peygamberi ve O'nunla beraber bulunup İmân edenleri rüsvay etmez. Nurları önlerinde ve sağlarında yürür. «Ey Rabbımız! Derler, bize nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz ki senin kudretin her-şeye yeter.»
İlgili Hadîsler
«Çocuğun babası üzerindeki hakkı: (Doğunca) ona güzel bir isim koyması ,(Allah'ın) kitabını öğretmesi ve ergen olunca onu evlendirmesidir.» [13]
«Hiç bir baba çocuğuna güzel edep ve terbiyeden daha üstün bir bağışta bulunamamıştır, bulunamaz da.» [14]
«Çocuklarınıza, yedi yaşına girince namaz ile emredin; on yaşına girince namaz (kılmadığı takdirde) dövün ve bu yaşta yataklarını ayırın.» [15]
«Allah şu adama rahmet etsin ki, gece kalkıp namaz kılar ve aile halkını uyandırır. Onlar kalkmadığı takdirde yüzlerine su serper. Cenâb-ı Hak şu kadına da rahmet eylesin ki, namaz kılar ve eşini uyandırır. Eşi kalkmadığı zaman yüzüne su serper.» [16]
İlgili âyet inince Hz. Ömer (R.A.) Resûlülloha (A.S.) şöyie sordu:
— Kendimizi korumaya çalışıyoruz, ya aile halkını nasıl koruyalım? Cenâb-ı Peygamber (A.S.) şöyle buyurdu:
— Allah'ın sizi men'ettiği şeylerden onları men'edin; Allah'ın size emrettiği şeyleri onlara emredin.» [17]
«Hepiniz birer idareci çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz şeyden sorumlusunuz! Hükümdar idareci bir çobandır ve idare ettiği halktan sorumludur. Adam ev halkını idare eden bir çobandır ve idare ettiği o kimselerden sorumludur. Kadın, kocasının evinde idareci bir çobandır ve idare ettiği şeyden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malını koruyan bir çobandır ve idaresi ile memur olduğu şeyden sorumludur.
Evet, hepiniz birer idareci çobansınız ve hepiniz idare ettiğiniz şeyden sorumlusunuz.» [18]
Aile Reisinin Sorumluluğu
«Ey İmân edenler! Kendinizi ve aile-nizi Cehennem ateşinden koruyun..»
Altıncı âyetle, aile reisinin, yani ana ve babaların hem kendilerini, hem eşlerini, hem de çocuklarını ateşten korumaları emredilmektedir. Ancak ne ile korunabilecekleri sûrenin bütünlüğü dikkate alınınca anlaşılabilecek bir muhtevadadır. Az yukarıda eş olarak seçilecek kadınların ajtı kadar özelliği belirtilmişti ki, bu özelliklerden her birinin ateşe karşı birer engel teşkil ettiğinde şüphe yoktur.
O halde eş ve çocukları, Allah'a dosdoğru imân doğrultusunda sözü edilen özellik ve sıfatlarla donatmak ve İslâm'ın yönlendirici yüksek ahlakıyla şekillendirmek, onları dünyada Allahsızlık, dinsizlik ve imansızlık ateşinden, âhirette de Cenâb-ı Hakk'ın adaleti gereği Cehennem âteşinden korur. Zira insanın içinde ve dışında en uygun ve kalıcı disiplini sağlayan, Allah'a dosdoğru imândır ve O yüce kudretin her an üzerimizde bizi görüp denetlediğini idrâk etmemiz ve bu idrâk içinde O'ndan, O'nun adaletinden korkmamızdır.[19]
Çocuk Terbiyesi
Çocuğu şekillendiren, yönlendiren, İyi veya kötü düzeye getirip geliştiren iki önemli ortana söz konusudur:
a) Aile,
b) Çevre..
Çocuk bu iki ortam ile içiçedir. Ruhunda doğuştan mevcut olan Allah ve din duygusu veya mayası, iyi bir aile ve sağlam bir çevre içinde amacına yönelik şekilde gelişmeye her zaman namzettir. Kötü bir aile ve sapık bir çevre içinde ise, körelip belirsiz hale gelmeye mahkûmdur.
O bakımdan dindar, ahlâklı, fazîletli ve kültürlü bir nesil yetiştirmenin yolu önce aileden geçer ve hemen arkasından çevre gelir. Kız kendine eş seçerken, belirtilen sıfatlan erkekte arama ihtiyacını duyar; erkek de kendine eş seçerken aynı ihtiyacı duyarsa, o takdirde temeli sağlam bir aile yuvası kurma imkânı ortaya çıkmış olur.
Çocuğa ana-baba seçmekte bu kadar duyarlı davranırken, ona çevre ve arkadaş seçerken de bir o kadar duyarlık göstermek gerekmez mi? Çünkü çocuk atıldığı, itildiği çevre ve toplumun, arkadaş ve yakınların renk ve karakterini alır ve ölünceye kadar bunun tesirinden kurtulamaz.
İşte çocuğu ateşten korumanın en tesirli çaresi budur.[20]
Cehennem Yakıtı
«Ki onun yakıtı insan ve taştır..»
Âl-i İmrân Sûresi 10. âyette inkarcı azgınların ateşin yakıtları oldukları belirtilirken. Bakara Sûresi 24. âyet ile konumuzu oluşturan âyette. Cehennem ateşinin yakıtının insan ve taş olduğu açıklanmaktadır.
Bakara Sûresin'de bu anlatım üzerinde iki ayrı yorumda bulunduk: Oluşumları en eski olan taş kömürüne işaret olabileceği gibi, tapınmak
için yontulup şekillendirilen taştan putlar da olabilir..
Ancak hemen belirtelim ki, bunlar bizim yorumlarımızdır. Daha uygun olanı ise şudur: Cenâb-ı Hakk'ın o âleme mahsus yarattığı taştan bir yakıttır ki, menşeini ve mahiyetini O'ndan başkası bilmez.
İnkarcı putperestlerin, azgın sapıkların ve taptıkları putların Cehennem ateşini tutuşturan birer cıra olabileceği şeklinde yorumda bulunmak ise, isabetli olmaz. Zira Cehennem yaratıldığı günden beri yanmaktadır. O halde cehennem yakıtı olan insan ve taş eski bir yakıt mıdır, yoksa bunlar yeni bir yakıt mı olacak? Ölen inkarcı azgınlar hemen yakıt durumuna getirilirler mi?
Cehennem'in güneşte olduğu gibi, kendine has ve devridaim halinde yanıp alev alev köpüren bir yakıtı vardır. O bakımdan ölen kâfirlerin hemen yakıt durumuna geçmesi söz konusu değildir. Çünkü ölenin bedeni toprağa, ruhu Berzah Âlemi'ne verilmektedir. Beden çürümekte, ruh yerleştiği o âlemdeki yerine ve inancına göre ya Cennet, ya da Cehennem kokusu almaktadır. Kıyamet günü ise, sözü edilen inkarcılar, Cehennem'in kendine has yakıtıyla karışıp bir bakıma yakıt haline gelecekler; derileri yandıkça yerine yenisi gelecek ve bu peryodik olarak sürüp gidecektir.
Mü'min Sûresi 46. âyetle «Sabah-akşam ateşe arzolunurlar» sözüne gelince, bunu o sûrenin tefsirini yaparken şöyle yorumlamıştık: Bu sözden onların, yani kâfirlerin öldükten sonr,a Cehennem'e atılacakları istidlal edilemez. Çünkü Cehennem'e atılma ancak âhirette gerçekleşecektir. Ateşe arzolunma. Berzah Âlemi'nde kâfirlerin ruhlarıyla Cehennem arasında bir menfez meydana gelmesi ve sabah-akşam Cehennem'in kerih kokusunu alarak azap görmeleri demektir. Kıyamet kopup âhiret âleminin dönemi başlayınca, onların azap çekmekte olan ruhları bu defa bedenleriyle birleşip doğrudan Cehennem ateşine atılmak suretiyle elim azaba uğratılırlar.[21]
Cehennemide Görevli Melekler
«Üzerinde kaba yapılı, sert tabiatlı olan görevli melekler bulunur ki onlar, Allah'ın kendilerine emrettiği hususlarda O'na karşı gelmezler..»
Kâinatta bizce sayısı belirsiz melekler, ilâhî plân ve programı belirlenen düzene göre yürütürler. Buna gelişmiş bir fabrikayı misâl verebiliriz: Her ünitesinin başında usta ve işçiler bulunmakta, bununla onun verimli çalışmasını sağlayıp faaliyetini sürdürmektedirler. Günün gelişen tekniğiyle ve elektronik cihazlarla bir fabrikayı elektronik beyinle çalıştırıp sonuç almak mümkündür. Buna rağmen her şey insan içindir felsefesinden hareketle, işsize iş bulmak temel prensiplerden biridir.
Bunun gibi, Cenâb-ı Hak dileseydi hiçbir meleği görevlendirmeden kâinat düzenini koruyup yürütürdü. Ama O'nun ezelî plânına göre, her şey üzerinde meleklerin görevlendirilmesi hükme bağlanmıştır. Artık O'nun plânı ve hükmü değişmez.
O bakımdan Cehennem'de de görevli melekler vardır. İlgili âyetle onların özellikleri hakkında bilgi verilmekte ve dünya hayatında İlâhî sınırları hiçe sayan suçlu günahkârları, inkarcı sapıkları cezalandırırken kanunları kusursuzca uygulayan ve yürüten eğitilip yetiştirilmiş elemanlara ihtiyaç bulunduğuna işaret edilmektedir.
Sözü edilen meleklerin vasıf ve özellikleri:
1- Katı kalplidirler; merhamet dileyenlere acımazlar ve müsamaha etmezler.
2- Yapılarında sertlik, ilâhî buyruklara kayıtsız, şartsız bağlılık vardır. Âyetteki «gılaz» sıfatı bu manaya delâlet eder.
3- Görünümleri korkunç ve ürkütücüdür. Sözleri sert ve kesindir. Bu, «şidad» sıfatının bir yorumudur.
İlâhî emirleri aynen uygularlar; O'na karşı asla isyan etmezler. Verilen görevi kusursuz yerine getirirler. [22]Cennet'teki görevli meleklere gelince : Onlar da o nisbette yumuşak, zarif, sevimli ve saygılıdırlar. Cennet ehlinin bütün isteklerini yerine getirmekte ne gevşeklik izhar ederler, ne de aksatırlar.
4- İlâhî emirleri aynen uygularlar; O'na karşı asla isyan etmezler.
5- Verilen görevi kusursuz yerine getirirler. [23]
Cennet'teki görevli meleklere gelince: Onlar da o nisbette yumuşak, zarif, sevimli ve saygılıdırlar. Cennet ehlinin bütün isteklerini yerine getirmekte ne gevşeklik İzhar ederler, ne de aksatırlar.[24]
Âhirette Özür Beyan Etmenin Hiçbir Yararı Yoktur
“Ey küfre sapanlar!”
Bugün özür dilemeye heveslenmeyin. Çünkü ancak yapageldîğinize karşılık cezalandırılacaksınız.»
Dünya hayatı bütünüyle gelişip olgunlaşma, teklîf ve sorumluluk taşıma dönemidir. Aynı zamanda işlenen günah ve kötülüklerden pişmanlık duyma, Hakk'a yönelip tevbe etme ve itizarda bulunma yeridir. İnsana, her iki hayatın hikmet ve anlamını, maksat ve gayesini anlayacak kadar akıl, zekâ, idrâk gibi yetenekler de verilmiştir. Bütün imkân ve kolaylıklara rağmen tuttuğu yoldan ayrılmayıp ömrünü inkâr ve sapıklık, azgınlık ve ahlâksızlık doğrultusunda noktalayan kimsenin âhiret gününde pişmanlık duymasının, dönüş yapmak istemesinin ve yaptıklarından dolayı Özür dilemesinin mâkul ve makbul hiçbir yanı ve anlamı yoktur. Çünkü orası teklîf, sorumluluk yüklenme yeri değil; hesap, mükâfat ve mücazat yurdudur. Bu tıpkı, derslerine ve verilen ödevlere çalışmayıp imtihan gününde kendini boşlukta hissedip hocalarından özür dileyen haylaz ve tembel talebeye benzerlik arzeder.
O bakımdan Cenâb-ı Hak o günde: «Ey küfre sapanlar! Bugün özür dilemeye heveslenmeyin. Çünkü ancak yapageldîğinize karşılık cezalandırılacaksınız» buyurarak, dünyada inkâr hastalığına yakalananların o günkü halini tasvîr etmekte ve yaşamakta olan kâfirleri ve suçlu günahkârları uyarmaktadır.
Böylece her kişinin ceza ve mükâfatının nüvesini dünyada kazanıp beraberinde âhirete götüreceğine işarette bulunularak, Cenâb-ı Hakk'ın kimseye haksızlık etmiyeceği ve sadece adaletiyle, tecelli edeceği haber veriliyor.[25]
Nasûh Tevbesi
«Ey imâ'n edenler! Tam bir pişmanlık, gönü[ huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allah'a tevbe ediniz..»
Âyet-i Kertme'de önce imân edenlere seslenilerek tevbe etmeleri emrediliyor. Emir vücubu gerektirdiğine göre, günah ve kusurlardan vazgeçip pişmanlık duyarak tevbe etmek vacip oluyor. Bunun için güneş batıdan doğuncaya kadar tevbe kapısının açık tutulacağı haber verilmiş ve- insana geniş imkân ve yararlanabileceği kadar fırsatlar tanınmıştır.
Diğer bir yorumla, kişi ölünceye kadar tevbe kapısı ona açık tutulur. Her zaman ve her yerde bu kapıya yönelip kendini günah kirlerinden temizleyebilir.
«Nasûh» kavramı hayli geniş ve kapsamlıdır. Sözlükte: Temizleyip paklayıcı, öğüt verici ve alıcı, sadık kalıcı gibi manalara delâlet eder. Terim olarak: Birbirinden az farklı 24 kadar mâna içerdiği tesbit edilmiştir:
1- Sağılan süt nasıl bir daha memeye dönemiyecekse, yapılan tev-beden sonra bir daha günaha dönmemek söz konusudur.
2- Katade'ye göre, doğru dönüş ve öğüt alınacak bir yöneliş İle tevbe etmek demektir.
3- Gösterişten, şüpheden uzak, katıksız bîr pişmanlık duyup Cenâb-ı Hak'tan af ve bağışlanma dilemektir.
4- Hasan el-Basrî'ye göre, severek işlediği günaha iyice üzülüp nedamet duymak ve her hatırladıkça Allah'tan rahmet ve mağfiret dilemektir.
5- Kabul edileceğine tam emin olmayıp hatıra geldikçe üzülmek, endişelenmek ve bu hava içinde bir daha o gibi günahlara dönmemeye azmetmektir.
6- Öyle bir pişmanlık ve dönüştür ki, kendini o çizgiye getirenin artık tekrar, tekrar o hususta tevbe etmeye ihtiyaç duymamasıdır.
7- Kelbî'ye göre, gönülden pişmanlık duyup ciddi ve samimi dönüş yapmak; dil ile de istiğfarda bulunup günahtan uzaklaşmak ve bir daha dönmemeye kalp yatışkanlığı sağlamaktır.
8- Tabiînden Saîd b. Cübeyr'e göre, makbul olan tevbedir ki, şu üç şartla kabul edilmesi umulur: a) Kabul olunmaz korku ve endişesini duymak, b) bununla beraber kabul edilir ümidini yitirmemek suretiyle taât ve
ibâdete devam etmek, c) bir daha o günaha dönmemeye azmetmektir.
9- Saîd b. Müseyyeb'e göre, kendi kendinize öğüt vermeniz, için için pişmanlık duyup Hakk'a yönelerek tevbe etmeniz demektir.
10- Müfessir el-Kurezî'ye göre, şu dört özelliği kendinde toplayan bir tevbedir:
a) Dil ile istiğfar etmek,
b) Bütün organları günahtan uzak tutup arındırmak,
c) İşlenen günaha bir daha dönmemeye azmetmek,
d) Kötü ahlâktan uzaklaşıp güzel ahiâk iklimine göçetmek..
11- Süfyan es-Sevrî'ye göre, «nasûh tevbe»nin dört belirtisi vardır: Kıllet, illet, zillet ve gurbet.
Birincisi, günahı azaltmaktır. İkincisi, günahı hatırladıkça rahatsızlık duymaktır. Üçüncüsü, işlediğinden dolayı kendini kınayıp alçaltmaktır. Dördüncüsü, işlediği o günahtan dolayı Cenâb-ı Hak'tan uzaklaşıp gurbette kaldığını hissetmektir.
12- Fudayl b. lyaz'a göre, günahı iki gözünün arasında bulundurmak ve her an onu görüyormuş gibi dikkatli olup bir daha günaha dönmemeye çalışmaktır.
13- İbn Semmak'e göre, Allah'tan utanma duygusunun zayıfladığı anda işlediği günahtan dolayı pişmanlık duyup Allah'tan utanmak ve o günahı göz önünde bulundurarak kendisini nasıl bir sonucun beklediğini düşünmek ve ona göre tedbîr almaktır.
14- Ebû Bekir el-Verrak'a göre, işlediğin günahtan dolayı, bütün genişliğine rağmen yeryüzünün sana dar gelmesi ve o yüzden nefsinin seni için için sıkmasıdır.
15- Ebû Bekir el-Vâsıt'a göre, bir karşılık beklemeden yapılan ciddi tevbe demektir. Çünkü dünya hayatında nefsini hoş tutmak için günah işleyen kimse, sonradan pişmanlık duyup âhiret saadetini elden kaçırmamak ve öylece nefsini o âlemde de hoş tutmak için tevbe ederse, onun bu tevbesi bütünüyle nefsine yönelik ve onu korumaya matuftur, Allah için değildir.
16- Ebû Bekir ed-Dakkak el-Mısrî'ye göre, işlenen zulüm ve haksızlıkları giderip zulmettiği kişilerin hakkını vermek, hasımlarıyla helallaşmak, ibâdete devam edip kulluğun gereğini yerine getirmektir.
17- Ruveym'e göre, Allah'a yönelip O'nun huzurunda kafasız bir yüz olmaktır. Nasıl ki günah işlerken yüzsüz bir kafa durumunda idiyse..
18- Zinnûn el-Mısrî'ye göre, nasûh tevbesinin alâmeti üçtür: a) Az konuşmak, b) az yemek, c) az uyumak..
19- Şakik el-Belhî'ye göre, günah sahibinin kendini çokça kınaması, pişmanlıktan ayrılmaması ve öylece günah afetinden selâmetle kurtulmaya çalışmasıdır.
20- Seriyyi Sakatî'ye göre, nasûh tevbe, ancak kendi nefsine ve mü'minlere nasihatta bulunmakla gerçekleşebilir.
21- Cüneyd el-Bağdadî'ye göre, günahı unutup bir daha hatırlamamaktır. Çünkü tevbesi sıhhatli olan kişi Allah dostluğuna erişir. Allah'a dost olup O'nu gönülden seven, O'ndan başkasını unutur.
22- Enes b. Mâlik'e (R.A.) göre, «nasûh tevbesisnde bulunan kimsenin akıp duran bir göz yaşı, günahlardan ürküp kaçan bir kalbi vardır.
23- Fetih el-Mevselî'ye göre, «nasûh tevbesi»nin alâmeti üçtür: a) Nefsanî arzu ve heveslere muhalefet etmek, b) çokça ağlamak, c) açlık ve susuzluğa yönelip bir süre nefse eziyet çektirmektir.
24- Sehl b. Abdillah et-Tüsterî'ye göre, Ehl-i Sünnet ve'I-cemaatten olan kimsenin tevbesidir. Zira bid'at sahibinin makbul bir tevbesi olmaz.[26]
Günahtan Dolayı Nasıl Tevbe Edilir?
Günahlar genel anlamda ikiye ayrılır: Birincisi, Allah'a ait haklara tecavüzden; ikincisi, kullara ait haklara tecavüzden doğar.
Allah'a ait bir hakkı, bir vazifeyi yerine getirmemekten doğan günahın, pişmanlık duyup kaçırılanı yerine getirmekle, yani kaza etmek suretiyle Hakk'a yönelerek tevbe etmekle affolunması umulur. Vaktinde kılınmayan namaz, tutulmayan oruç, verilmeyen zekât bu cümledendir.
Kullara ait bir hakka tecâvüzün ise, onu asıl sahibine çevirip teslîm etmek ve helâllaşıp haktan beri olmak suretiyle mütecavizin Cenâb-ı Hak tarafından affolunması me'muldür. Meselâ namuslu beri bir kişiye zina isnadında bulunmak veya bir kimseyi dolaylı, dolaysız aldatıp malına el uzatmak, kul hakkının kapsamına girer. Bunun affolunması için, zina isnadında bulunup onu dört şahitle belgelendiremiyen kişinin kadıya baş vurup kendisine «hadd-i kazf» olarak 80 değnek vurdurması gerekir. Aksi halde bu suçun cezasını âhirette daha ağır şekilde çekmeye maruz kalır. Tecavüz edilen mal veya para ise, bu günahın affolunması için, mütecavizin gaspettiği veya hileli yoldan ele geçirdiği mal ve parayı götürüp asıl sahibine teslim etmesi, onunla helallaşması; aynı zamanda Cenâb-ı Hakk'a yönelip tevbe ve istiğfarda bulunması gerekir.
O halde işlenen günah, ilâhî haklara dayanıyorsa, tevbe ve istiğfarla; kul hakkına dayanıyorsa, "hem tevbe ve istiğfarla, hem de gaspedilen veya hileli yoldan elde edilen şeyi asıl sahibine teslîm etmekle günahkâr kişi bağışlanabilir. Zira Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.[27]
Tevbeyi Kabul Etmek İlâhî Sünnet Gereğidir
«Umulur ki Rabbınız, kötülüklerinizi örtüp temizler..»
Hiçbir şeyi yapmak veya yapmamak Cenâb-ı Hak üzerine farz veya vacip değildir. Ancak ezelde hazırladığı plân gereği her şeyi programlamış, birtakım esaslara, kanunlara ve prensiplere bağlayarak denge ve düzeni kurmuştur. O bakımdan günahından dolayı tevbe eden kişi, şartlarına uygun pişmanlık duyup dönüş yaparsa, onu bağışlamak ilâhî sünnetin gereğidir. Çünkü böylesine bir dönüş, ilâhî programa uymakta ve O'nun rızasına uygun düşmektedir.
Kul ve millet hakkıyla ilgili günahlara gelince, yukarıda da kısaca belirttiğimiz gibi, onun davacısı Allah değil kul veya millettir. O bakımdan hak sahibinin hakkı geri çevrilip kendisine ödenmedikçe, onun tevbe ve istiğfarla affolunması umulamaz.
Sekizinci âyette «umulur» sözüyle çevirisini yaptığımız «asâ» kelime-si, Kurtubî'ye göre, Allah tarafından ise vücup ifâde eder. Nitekim Resû-lüllah (A.S.) Efendimiz: «Günahtan tevbe eden kimse, hiç günahı olmayan kimse gibidir» [28] buyurmuştur.
İşlediği günahların kime karşı işlendiğinin idrâki içinde olup derin pişmanlık duyan ve bütün ciddiyet ve samimiyetiyle Hakk'a yönelip o kirlerden temizlenmeye çalışan kimse, bir daha günahlara dönmez ve ömrünü bu temizlikle noktalarsa, mükâfat olarak kendisine âhirette, altlarından ırmaklar akan cennetler verilir. Zira Cenâb-ı Hak o günde Peygamberlerini ve imân edenleri rüsvay etmez.[29]
Âhiret Gününde Işığı Sönenler Ve Sönmeyenler
«Nurları önlerinde ve sağlarında yürür..»
Allah'a dosdoğru imân eden mü'minlerin kalbinde kök salan imân cevheri, ebediyen sönmeyecek bir nur mahiyetindedir. Dünya hayatında kişinin işlerini ilâhî rızaya göre düzenleyip ruhunu ve kafasını aydınlatır. Âhirette ise, bu nur daha da belirginleşip sahibinin önünde ve sağ yanında yer alıp çevresini aydınlatır. Kâfirlerin hiçbir nuru yoktur. O bakımdan onlar dünya hayatında kalplerini ve ruhlarını küfür kiriyle ve isiyle kararttıkları gibi, âhirette de mutlak karanlık içinde kalacaklardır. Münafıklara gelince, kıyamet gününde onlara geçici bir ışık verilir, onlar bununla sevinirlerken birden o ışık sönüverir ve tam bir şaşkınlık ve bocalama içinde kalırlar. Zira ceza amelin cinsinden olur. Onlar dünyada iken zahiren Müslüman görünürler, içleri inkâr ve düşmanlıkla dolup taşardı. İkiyüzlülüklerine karşılık âhirette onlar da böylece aldatılırlar.
Âhiret gününde münafıkların nurunun söndüğünü gören gerçek mü1-minler korkmaya başlarlar ve şöyle niyazda bulunurlar: «Ev Rabbımız! Bize nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz ki senin kudretin her şeye yeter.»[30]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ailj reisinin, ana-babanın evlâdına karşı görevi ve sorumluluğu konu edildi. Böylece aile eğitiminin önemine değinilerek çocuklar üzerinde ciddiyetle durulması istendi. Sonra da dinî ahlâk ve terbiye dışında bırakılanların âkibetinin çok üzücü olacağına değinilerek âhiret gününde kâfirlerin hiçbir özürlerinin fayda vermeyeceği bildirildi. Günahtan dolayı pişmanlık duyup tevbe etmenin lüzumu belirtilerek bu konuda mü'minler aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, âhirette ancak kişinin kendi inancının ve sâlih amelinin değer kazanacağı hususu üzerinde durularak dört kadın misâl veriliyor. Kişinin babasının veya kocasının peygamber, âlim ve velî olmasının değer ölçüsü olamıyacağına dikkatler çekiliyor.[31]
Meali:
9- Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihâda devam et; onlara karşı katı ve sert davran. Onların eyleşeceği yer Cehennemdir. Ne kötü gidiş yeridir!.
10- Allah, o inkâr edenlere Nuh'un eşiyle Lût'un eşini misâl verir. İkisi de sâlih kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idi. Öyle iken onlara hıyanet ettiler; o sebeple o iki sâlih kul, Allah'tan inen azaptan hiçbir şeyi onlardan geri çeviremediler. Onlara : «Haydi ikiniz de, girenlerle beraber ateşe girin!» denildi.
11- Allah, imân edenlere de Fir'avn'ın karısını misâl veriyor. Hani o şöyle demişti: «Rabbım! Benim için kendi katında Cennet'te bir ev yap ve beni hem Fir'avn'dan, hem onun amelinden kurtar; beni bu zâlim milletten de kurtar.»
12- (Allah), İmrân kızı Meryem'i de misâl verir; o ki, iffet ve namusunu korumuştu. Biz de ona kendi ruhumuzdan üflemiştik. O Rabbının sözlerinin ve kitaplarının doğruluğunu bilip kabul etmiş ve umut bağlayıp itaat edenlerden olmuştu.
İlgili Hadîsler
İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayette, adı geçen şöyle haber vermiştir:
— ResûlüNah (A.S.) Efendimiz elindeki çubukla toprak üzerine dört çizgi çizdi ve ashabına : «Bunun ne olduğunu bilir misiniz?» diye sordu. Onlar da : «Allah ve Resulü daha iyi bilir» diye cevap verdiler. Bunun üzerine ResûlüNah (A.S.) şöyle açıklamada bulundu: «Cennetlik kadınların en üstünü, Huveylid kızı Hatice, Muhammed kızı Fatıma, İmrân kızı Meryem ve Mezahim kızı, aynı zamanda Fir'avn'ın eşi Âsiye'dir.» [32]
Ebû Musa el-Eş'ârî (R.A.)den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Erkeklerden çok kimseler kemal mertebesine erişmiştir. Kadınlardan ise, ancak Fir'avn'ın eşi Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice kemal mertebesine erişmiştir. Şüphesiz ki Aişe'nin kadınlara olan üstünlüğü, şeridin (yağ veya et suyuyla ıslatılmış ekmek kırıntıları) diğer yiyeceklere olan üstünlüğü gibidir.» [33]
Kâfirlere Karşı Cihâd Emri
Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihâda devam et; onlara karşı katı ve sert davran..»
İslâm'ın birlik ve dirliğini bozmaya, mü'minlere sıkıntı vermeye, din kardeşliğini yıkmaya, istiklâl ve hürriyetleri çiğnemeye yönelen kâfirlere karşı, Allah'ın dinini korumak, İslâm birliğini kuvvetlendirip ayakta tutmak şarttır. Bunun için kâfir ve münafıklara karşı cihâd ilân etmek ve onları tesirsiz kılmak için günün şartlarına, imkânlarına ve mevout ortama göre soğuk, ya da sıcak savaşı sürdürmek emrediliyor. Bunun ihmali veya benimsen-memesi, İslâm'ın bütün şubeleriyle yıkılmasına, ahlâk ve faziletin çökmesine, birlik ve dirliğin ortadan kalkmasına göz yummak olur.
O bakımdan bu iki yıkıcı zümreye karşı sert tedbirler almak vaciptir. Çünkü küfür ve nifak ateşini ancak sert ve kararlı tutumla söndürmek mümkündür. Bunlar nezaket, hoşgörü ve müsamahadan anlamazlar; aksine büsbütün cesaretlenirler ve daha rahat faaliyette bulunma imkânı elde ederler.
Böylece Cenâb-ı Hak, kâfirleri ve münafıkları iki ateş arasına alıyor .-Dünyada imân cephesinin güçlü ve kararlı cihâdı, âhirette ise cehennem azabı.[34]
Nankör Kadınlar
«Allah, o inkâr edenlere Nuh'un eşiyle Lût'un eşini misâl verir. İkisi de sâlih kullarımızdan iki kulun nikâhı altında idi.,»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in birden fazla evliliği, Medine'ye hicretinden sonra başlar. Şüphesiz bu çok evliliğin birtakım sosyal, ekonomik, ahlâkî, dinî ve siyasî sebepleri vardır. Din farkının ortaya çıkmasıyla eşlerin birbirinden ayrılması, Medine'ye hicretle dul kadınların ekonomik sıkıntıyla yüzyüze gelmesi, ardarda sürüp giden savaşlarda erkeklerin şehîd düşmesiyle dul kadınların çoğalması ve gerek Mekke ve civarından, gerekse Medine ve çevresinden İslâmiyeti benimseyip kocasını terkederek Medine'ye gelip yerleşen kadınların sayısının gün geçtikçe artması, ister istemez çözüm bekleyen önemli olaylardan biri idi. Her konuda ümmetine en güzel şekilde misâl teşkîl eden ve örnek olan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu mü'mine kadınları sıkıntıdan 'kurtarmak, İslâm'a olan hizmetlerini takdir edip ellerinden tutmak İçin onlarla evlenmeyi en uygun çare ve çözüm olarak gördü ve öyle yaptı. Bu sayede kimsesiz, naçar kalan birçok mü'mine kadın huzur ve güvene kavuşturulmuş oldu.
Tefsirimizin hacmi buna müsait olmadığından kanunun detayına inmedik. Ancak kısa bilgi vermek suretiyle okurlarımızı kısmen aydınlatmaya çalıştık. Biz burada 10, 11, 12. âyetlerin kadınlar hakkında verdiği değişik bilgi ve misâller üzerinde durmak istiyoruz. Önce şunu belirtelim ki, peygamberler de, onların yolunu izleyenler de birer mürşit ve mübelliğdirler. Hak'tan aldıklarını halka tebliğle görevlidirler. Diğer mürşitler ise, peygamberin teblîğ ettiği dini ve şeriatı, günün şartlarına ve metoduna göre açıklayıp doğru yolu göstermekle yükümlüdürler. Doğru yola eriştirmek ise, ancak Allah'a aittir. Hidâyet bütünüyle O'nun elindedir ve me-şietine bağlıdır, dilediğine bu kapıyı açar, dilediğine kapatır. Ancak bu iki durumda da birtakım sebepler, vesîleler ve ortamlara göre sünnetullah hükmünü yürütür. Peygamberler, mürşitler, dinî ahlâkçılar ve terbiyeciler sözü edilen sebep ve vesîlelerin başta gelenidir. . .
O halde teblîğ ve eğitime rağmen Nuh Peygamber'in eşinin, ona deli ve dengesiz diyecek kadar kalpleri kararmış, basîretleri kapanmış inkarcılara destek olmasından, Lût Peygamber'in eşinin, cinsel sapıklara sinyal vermek için gece ateş yakmayı, gündüzleyin duman çıkarmayı âdet edinme-sinden.dolayı kocalarını sorumlu tutmaya hakkımız yoktur. Zira bu her iki peygamber de kendine düşeni lâyıkıyla yerine getirmiş; irşau ve tebliğde; eğitim ve öğretimde kusur etmemiştir. Mayaları bozuk olan eşlerine hidâyet güneşinin, rahmet yağmurunun bir faydası olmamıştır. Çorak toprağın ürün vermemesinde güneş ve yağmurun ne suçu olabilir?
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin iki veya üç eşine gelince, onlar ne küfre saptılar, ne kâfirlerden yana oldular, ne de ihanette bulundular. Beşerî zaafları gereği günaha sapıp Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'i biraz üzdüler, daha doğrusu ölçüsüz davrandılar. Sonra da ilâh: hidâyete mazhar bulundukları için de hemen dönüş yapıp tevbe ve istiğfarda bulundular.[35]
Kadının Ölçüsüz Davranmasına Karşı Ne Yapılır?
Resûlüllah (A.S,) Efendimiz hayatı boyunca ne bir eşine sert davranmış, ne de onlara bir fiske vurmuştur. Hoşgörü, af, nezaket, edep, terbiye, sevgi ve saygı Onun değişmeyen şiarı idi. O, eşlerinden bir kısmının zaman zaman kadınlık halet-i ruhiyesiyle. bazı ölçüsüz söz ve davranışlarını görmezlikten gelmiş; kırıcı, kişiliğini zedeleyici, kalbini rencide edici kaba ve sert bir sözden ve hareketten kesinlikle kaçınmıştır. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) aynı zamanda çok mükemmel bir aile reisi idi.
Hz. Hafsa, Hz. Aişe, Hz. Şevde ve Hz. Zeyneb'in (Allah hepsinden razı olsun) âyette işaret edilen yanlış tutumları aile otoritesini sarstığı, dedikodu ve huzursuzluğa sebep olduğu için Resûlüllah (A.S.) onların bu davranışını kınamak, saygılı bir düzeye getirmek maksadıyla bir ay süreyle hiçbirinin odasına ayak basmamış ve günün önemli bir kısmını Mescid'de mü'-minleri irşad edip eğitmekle geçirmiştir.
İşte bu çok akıllıca ve nezih davranış, uslandırıcı, yönlendirici bir tedbirdir. Böylece Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, sözü edilen ortam ve durumlarda yatakların, gerekirse odaların ayrılmasını tavsiye ediyor.
Unutmayalım ki, nankörlük beşer tabiatında vardır ve kadınların bu tabiatı daha açık ve belirgindir. Nuh (A.S.) ile Lût (A.S.)ın eşleri bunun tipik misâllerinden biridir.[36]
Âsiye Ve Meryem
«Allah, imân edenlere de Fir'avn'ın karısını misâl veriyor...»
Tarihte oelip geçen kavim ve milletlerden, olgunluğun, sağlam imân ve köklü güzel ahlâkın doruğuna yükselen iki hanım misâl veriliyor: Fir'avn'ın eşi Âsiye ve İmrân kızı Meryem..
Birincisi, küfür ve tuğyan ortam ve şartlarının en amansız döneminde küfür kokan bir sarayda ve maddî imkânların en çarpıcı ve göz kamaştırıcı ihtişamı içinde gönlünü geçici maddeye değil, ebedî mutluluğu vaa-deden Cenâb-ı Hakk'a çevirmiş bulunuyordu. Hiçbir nîmet ve devlet ona Allah'a imândan daha cazip görünememiştir. O bakımdan bu hanım cidden kemal mertebesindedir ve büyüktür; her yönüyle ahlâk ve faziletin timsâlidir. Aynı zamanda nefse hâkimiyetin eşsiz misâllerinden biridir. O bakımdan Kur'ân'da ona yer verilmekte, Cenâb-ı Hak onu anmakta ve ismini tarihin silinmez sahifesine nakşedip kalıcı kılmaktadır.
İkincisi, İsa Peygamber'in (A.S.) anası Meryem'dir ki, bu müstesna hanım, küçük yaşından beri mabede adanmış bir kadındır. [37]Her yönüyle iffet ve namusun timsali; yalnız Hakk'a kul olmanın parlak örneğidir. Melek Cebrail'in nefhasına lâyık görülen büyük veliye bir annedir. O bakımdan Cenâb-ı Hak Kur'ân'da 34 yerde onun ismini anmış ve kıyamete kadar da anılmasına kapı açmıştır.
İşte Hakk'a selîm bir kalple erişme düzeyinde ve basiretinde olan Hz. Meryem, imân.eden bütün kadınlara güzel bir örnek olarak gösteriliyor.[38]
İlâhî Ruhun Meryem'e Üflenmesi
«(Allah), imrân kızı Meryem'i de misâl verir; o ki, iffet ve namusunu korumuştu. Biz de ona kendi ruhumuzdan üflemiştik..»
Kur'ân-ı Kerîm'de «nefh» sözü, üç yerde Adem Peygamber hakkında[39], iki yerde Meryem hakkında kullanılmaktadır. Ayrıoa 12 yerde kıyametin kopmasını sağlayan İsrafil (A.S.)ın Sûr'u konu edilirken; iki yerde ise İsa Peygamber'in (A.S.) çamurdan kuş yapıp diriltmesi belirtilirken; bir yerde de Zulkarneyn'in yaptırdığı şedden söz edilirken anılmaktadır.
[40]Nefh : sözlükte havayı bir cisme üflemektir. Ancak kıyamet olayında Sûr'a üflenmesinin keyfiyetini bilemiyoruz, sadece inanıyor ve Kur'ân'ı tas-dîk ediyoruz.
Melek Cebrail'in nefhasının ne demek olduğunu anlayc!:::r^ek. Onun nasıl bir ruh, bir kudret olduğunu bilmemize bağlıdır. Enbiya Sûresi 91. âyetin tefsirinde kısaca belirttiğimiz gibi. Melek Cebrail nur ve ruhun birleşmesiyle vücut bulmuştur. Cenâb-ı Hakk'm yarattığı en büyük ruh Odur. Onun için büyük bir enerji ve hayat kaynağıdır. Dokunduğu yerde hayat başlar. Hz. Meryem'e üflemesi, onda ayrı bir hayat var kılmaya yöneliktir. Bunun da keyfiyetini bilemiyoruz. Çünkü ruhun mahiyeti hakkında kay-dadeğer bir bilgimiz yoktur.
Diğer bir yorum ise şöyledir:
Gerek Enbiya Sûresi 91. âyette, gerekse konumuzu oiuşturan 12. âyette Cenâb-ı Hak: «Kendi ruhumuzdan ona üfledik» buyurmuştur. Hicir Sûresi 29, Sad Sûresi 72. âyetlerde ise aynı tabir ve anlatım Adem (A.S.)ın yaratılması hakkında da kullanılmıştır.
Cenâb-ı Hak, ruhları bedenlerden önce yarattığına ve sayısını dondurduğuna göre, gerek Adem Peygamberin ruhunu, gerekse İsa Peygamberin ruhunu da yaratmış bulunuyordu. İlâhı kudretin sınırsızlığı ve her şeye yettiğini göstermek için Adem ve İsa {Salât-ü selâm ikisine de olsun) hakkında biyolojik kanunun ayrı ve istisnaî yanı uygulanmış veya bu kadın bütünüyle iptal edilmiştir. Böylece Melek Cebrail, Adem Peygamber'in ruhunu ruhlar âleminden alıp şekillenen cisme ilka ederek ona hayat vermiştir.
Öyle ki, Melek Cebrail'in Adem'in şekillenmiş çamuruna dokunmasıyla onda hayvanî hayat oluşmuş ve hemen arkasından insanî ruh nefh edilmiştir.
Meryem'e gelince, onda biyolojik ortam zaten mevcuttu. Ancak rahmine hayvanî ruha sahip spermanın intikali söz konusu idi. Melek Cebrail'in nefhası bu hayvanî ruha sahip canlıyı meydana getirmiştir. Sonra da İsa'ya (A.S.) ait ruh ona ilka edilerek gebelik dönemi başlamıştır.
Erkekte oluşan sperma tekâmül göstererek vücut bulur. Şöyle ki, yenilen gıdalar hücrelere de dönüşürler ve her hücre yüklendiği programa göre vücut dokusunu meydana getirir. Görüldüğü gibi, topraktan çıkan gıda maddeleri vücuda girince, belli bir ameliyeden sonra bir kısmında canlılık başlamakta ve böylece bedenin hayatiyetinin devamını sağlamaktadır. Hücre ve sperma bunun açık birer misâli sayılır. Melek Cebrail ise, zaten büyük bir hayat ve enerji kaynağı olarak bulunuyor. O bakımdan keyfiyetini bilmediğimiz nefhası hayat neşretmektedir.
Hem, hücre ve spermadaki hayvanî hayatı, yani canlılık vasfını yine görevli rnaieKİerin şaşmayan kanunlarla gerçekleştirdiklerinde şüphe yoktur. Her biri ilâhî kudretin tecellisinin birer harikası sayılır. Zira kâinatta küçük-büyük hiçbir olay yok ki üzerinde görevli bir melek bulunmasın. Vücut mekanizmasının düzenli, sistemli çalışması da belli kanunlarla ger-çekleşiyorsa da, o kanunları uygulayan görevli melekler vardır. Meryem hakkında ise, değişik bir program uygulanmak suretiyle hem Allah'ın kudretinin sınırsızlığına değiniliyor, hem de insan aklına ışık tutularak ipucu veriliyor.[41]
Örnek Hanımların Bazı Özellikleri
Konumuzu oluşturan âyetlerle, Allah'a dosdoğru imân eden iki hanımın iffet, namus, teslimiyet ve gönül yatışkanlığı misâl veriliyor. Şüphesiz gerek Âsiye'nin, gerekse Meryem'in kendine has birtakım vasıf ve özellikleri vardır. Az yukarıda da açıkladığımız üzere bu iki hanımı şöyle tasvir mümkündür:
Fir'avn'ın eşi Âsiye:
a) Geçici hayatın şatafatına kendini kaptırmamjştır.
b) Sarayın da, krallığın da arızî şeyler olduğunu unutmamış ve asıl kalıcı olan değerlere yönelmiştir.
c) Kalbini kutsal değerlere acık tutmuş, kendini maddenin ihtirasından, sarayın kalpleri katılaştıran havasından uzak bulundurmuştur.
d) Dünyadaki ihtişama arkasını dönüp Allah'a el açarak arzuladığı şeyleri şöyle dile getirmiştir: «Rabbım! Benim için kendi yanında Cennet'te bir ev yap; beni hem Rr'avn'dan, hem de onun amelinden kurtar ve beni bu zâlim milletten de kurtar.»
İsa'nın (A.S.) annesi Meryem :
a) Her yanıyla iffet ve namusun simgesi idi.
b) Küçük yaştan beri iyi bir dinî terbiye almış ve bu düzeyde en sağlam ellerde yetiştirilmiştir.
c) Böylece Melek Cebrail'in nefhasına lâyık görülmüştür.
d) Cenâb-ı Hakk'ın sözlerinin ve kitabının doğruluğuna kesinlikle İnanıp onları kabul etmiştir.
e) Cenâb-ı Hakk'a hep umut bağlayıp itaat ve ibâdette kusur etmemeye çalışmıştır.
Tahrîm Sûresi'ne aile hukukunun önemli bir kısmını oluşturan «boşanma» konusuyla başlandı ve örnek iki mü'mine hanımdan söz edilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Allah'a sonsuz hamd-u senalar; örnek bir aile hayatı süren Resûlülah (A.S.) Efendimiz'e salât-ü selâmlar olsun.[42]
[1] Lübabu't-te'vîl: 4/283
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6258.
[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6258-6259.
[3] Meğâfir : Tatlı olup hoşa gitmeyen koku neşreden bir çeşit bakla veya fena kokusu olan bir çeşit ağaç reçinesi..
[4] Tefsir-i Kurtubl: 18/179
[5] Tefsir-i Kurtubl: 18/179
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6261-6263.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6263.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6263-6264.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6264-6265.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6265.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6265-6266.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6266.
[13] el-Câmi'u li-Ahkâmi'1-Kur'ân : 18/195
[14] Tirmizî/birr : 33- Ahmed : 2/412- 4/77, 78 C
[15] Ebû Dâvud/salât : 26
[16] İbn Mâce/ikamet: 175
[17] el-Câmi'u li-Ahkâmi'1-Kur'ân : 18/195, 196
[18] lîuharî/cumua : 11, cenâiz : 32, istikraz: 20, vasayâ; 9, ıtk : 17, 19, nikâh: 81, 90, ahkâm: 1, imaret: 20- Ebü Dâvud/imaret: 1, 13- Tinntzî/cihâd: 27t Ahmed : 2/5, 54, 55, 108, 111, 121
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6268-6269.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6269.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/62696270.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6270-6271.
[22] Bilgi için bak. : Müddessir Sûresi 30. âyetin tefsiri
[23] Bilgi için bak. : Müddessir Sûresi 30. âyetin tefsiri
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6271-6272.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6272.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6273-6275.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6275-6276.
[28] îbn Mâce/zühd : 30
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6276.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6277.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6277.
[32] Buharî/rikak : 4- Ibn Mâce/zühd : 27
[33] Buharî/entaiya : 32, 46. fezâil-i eshab : 30- Müslim/fezâil-i sahabe : 70-Tirmizî/et'ime : 31, Ahmed : 4/394,
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6279.
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6279-6280 .
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6280-6281.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6281-6282.
[37] Geniş bilgi için bak : Âl-i İmrân Sûresi: 33-37. âyetlerin tefsiri
[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6282.
[39] Bilgi için bak: Secde Sûresi: 9- Hicir Sûresi: 29- Sad Sûresi: 72. âyetlerin tefsiri.
[40] Bilgi için bak.: Enbiya Sûresi: 91. âyetlerin tefsiri
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6283-6284.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6284-6285.
İslami Okul Okulların En Önemlisi