Mülk Süresi - Kuran - 067Mulk - 1. Sayfa
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Ölüm Ve Hayat Mahlûk Mudürlar?
Yıldızların Yaratılma Nedeni
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Gökte Olmanın Manası
Başını Eğip Yürüyenden Maksat Kimdir?
Başını Eğip Yürüyenden Maksat Kimdir?
Meal
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
MÜLK SÜRESİ
Meal
1- Mülk elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir! O her şeye kadirdir.
2- O hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için Ölümü ve hayatı yarattı. O güçlüdür, bağışlayandır.
3- Yedi göğü de kat kat yarattı. (Ey Rasûlüm!) Rahman'ın (Allah'ın) yaratmasında hiçbir aksaklık göremezsin. İşte gözünü çevir de bir bakî Hiçbir bozukluk görüyor musun?
4- Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar ve tekrar çevir de bak! Fakat göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer.
5- Andolsun ki biz (yeryüzüne) en yakın olan göğü kandillerle süsleyip donattık ve bunları şeytanlar için taşlamalar kıldık. Onlar için çılgınca yanan ateş azabını hazırladık.
6- Rablerini tanımayanlar için cehennem azabı vardır. O ne kötü duraktır!
7- Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultusunu işitirler.
8- Az daha öfkeden çatlayacak. Her topluluk onun içine atıldıkça onun bekçileri o topluluğa sorar: «Size bir uyarıcı (peygamber) gelmedi mi?»
9- Onlar «Evet, bize bir uyarıcı geldi. Fakat biz onu yalanladık ve: «Allah hiçbir şeyi indirmiş değildir. Siz sadece apaçık bir sapıklıktasınız» dedik» derler.
10- «Eğer kulak vermiş veya akletmiş olsaydık, çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık» derler.
11- Ve böylece kendi günahlarını itiraf ettiler. Çılgınca yanan ateş halkı ırak olsun!
12- Kuşkusuz ki Railerinden için için (görmeden) korkanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır. [1]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 30 ayettir. (142) «Mülk elinde bulunan Allah'ın...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Bu sureye aynı zamanda şu isimler de verilmektedir: Teba-reke, el-Mania, El-Münci, El-Mücadele, El-Vakiye, El-Memnuı.
Bu sure en sahih görüşe göre Mekkî'dir. Bazıları «Üç ayet müstesna diğerleri Mekkî'dir» demiştir. îbn Cüveybir tefsirinde Dahhak'tan ve İbn Abbas'dan böyle rivayet etmektedir.
Mekke ve Medinelilerin sayımlarına göre ayetleri 31'dir. Diğer sayımlara göre 30'dur. Kelime adedi 330 veya 335, harfleri 1313* dür.
«Tebareke» kelimesi «bereket» kökünden gelir. Daha önce tefsiri yapılmıştı. Hasan Basri «Tekaddese mânâsını ifade eder» demiştir. Bazı müfessirler de devam devam etme mânâsını ifade ettiğini söylemişlerdir. Cenab-ı Hak öyle bir daimidir ki varlığının başlangıcı ve devamının sonu yoktur. O daimidir, ezelidir.
Mülk'ten maksat göklerin ve yerin mülküdür. Hem dünya hem ahirette göklerin ve yerin mülkü O'nundur.
İbn Abbas «Mülk O'nun elindedir. Dilediğini aziz, dilediğini zelil eder. Dilediğini diriltir, dilediğini öldürür. Dilediğini zengin, kılar, dilediğini fakr eder. Dilediğine verir, dilediğinden de alır» demiştir.
Muhammed bin İshak «Peygamberlik mülkü O'nun elindedir. Peygamber'e tabi olanı, peygamberlikle aziz eder, muhalefet eden? de peygamberlikle zelil eder» diyor. [2]
Ölüm Ve Hayat Mahlûk Mudürlar?
«Ölümü ve hayatı yaratmıştır», yani sizi ölüm ve hayat için yaratmıştır. Dünyada ölüm, ahirette hayat. Ölüm hayattan önce zikredilmiştir. Çünkü ölüm kahre daha yalandır.
Bazıları «Ölüm daha önce olduğundan dolayı takdim edilmiştir» der. Çünkü eşya başlangıçta ölüm hükmündeydi. Mesela meni ve toprak gibi.
Ebu Derda, Rasûl-ü Ekrem'in şöyle söylediğini rivayet ediyor: «Eğer üç şey olmasaydı Ademoğlu başını eğmezdi: Fakirlik, hastalık ve ölüm».
Mukatil, «Hayatı yarattı»; yani insanı yarattı, ona ruh üfledi, Ve insan, insan oldu» diyor. Mukatil'in bu yorumu güzeldir.
«Hanginiz amel yönünden daha güzelsiniz diye sizi denesin» cümlesi de buna delâlet eder. Bu tür bir ayetin tefsiri Kehf Suresi'nde geçmişti.
«Tefavut» eğri-büğrü, ihdilaflı, tenakuz demektir. Yani Cenab-ı Haklan yaratmış olduklarında tefavutu değil, onların müstakim ve mustevi olduklarını görürsün.«Fütur» kelimesi yarıklar ve parçalar demektir. Katade, «Fu. tur, deliklerdir» diyor. İbn Abbas «Çürüklerdir» demiştir. Fakat :Ök mânâsı parçalamak, yarılmaktır.
I «Kerreteyn»in mânâsı bir bakışın arkasından gelen ikinci bakışla bakmaktır. Yani iki defa bak demek oluyor. Zira insan bir şeye bir defa bakınca onun ayıbım görmeyebilir. İkinci kez bakınca durum değişir. Cenab-ı Hak «Onlar göğe iki defa baksınlar. IHiçbir zaman orada herhangi bir eksiklik görmez. Ona bakmakla \hayrete düşer, Allah'ı tasdik eder» diyor.
«Hasıen» kelimesi korkar, zillete bürünür ve böyle bir şeyi görerekten uzaklaşır demektir.
«Haşir» kelimesi yorgunluğun doruk noktasına varmış demektir. Yani o, aradığını bulamamış ve yorgun düşmüştür.
«İki kez gözünü gezdir»den maksat, çokça bak demektir. Çünkü bunun arkasında gelen «Göz kovulmuş ve yorgun olduğu halde sana dönüş yapacaktır» cümle bununla ilgilidir. [3]
Yıldızların Yaratılma Nedeni
«Mesabih» kelimesi misbahın çoğuludur ve lamba, çıra demektir. Yıldızlara parlaklıkları sebebiyle mesabih denilmiştir.
«Rucum» kelimesi recmin çoğuludur. Recim mastardır. Recimde kullanılan taslara isim olmuştur.
Göklere süs olmaktan başka şeytanlar için recm aleti kılınmışlardır. Yani şeytanları recmetmek için onlardan parçalar kopar. Bazıları «Yıldızlardan insan şeytanlarına yani müneccimlere rcimler ve sanlar yapışır. Onlar yıldızlardan çeşitli şeyleri zannediyorlar» demiştir.
Katade «Allah yıldızları üç şey için yaratmıştır:
1- Göğün ziynetidirler.
2- Şeytanlar için recmdirter.
3- Karada, denizde ve vakitlerde hidayeti, yani doğruyu buU maya sebep olan alametlerdir.
Kim ki onlardan bu üç faydadan başka vazifesi olduğunu söylerse kendisini bilmediği bir hususta zorlamış, zulmetmiş demektir» dedi.
«Sair» ise çokça yanan ve kızmış ateş demektir. Sair azabı yani şeytanlar için en şiddetli yakıcı azabı hazırladık. «Şehik» kelimesi ses anlamındadır. İbn Abbas «Kâfirler cehenneme atıldıklarında oradan çıkan çığlıktır» der. Bazıları «Şehik, kâfirler ateşe atıldıklarında onlardan çıkan çığlıktır» demiştir. Şehik göğüste olan, zefir ise gırtlaktan gelen sestir.
«Tefur» fiili kaynar demektir.
«Temeyyezu» fiili parçalanır, birbirlerinden ayrılır demektir. «Gayz» kelimesi düşmana karşı duyulan öfke demektir. Bazıları «Kaynamak» mânâsına geldiği fikrindedir.
«Fevc» kelimesi kâfirlerden bir cemaat demektir.
«Hazene» cehennem zebanileri ve cehennemde hizmet eden melekler demektir.
«Nazır» kelimesi dünyada gönderilen peygamber anlamındadır.
«Ashab-ı Saîr» ile kastedilen cehennem ehlidir. Ebu Said el-Hudri Rasûl-ü Ekrem'den şöyle rivayet ediyor: «Fâcir Jayamet gününde pişman olmuştur. Onlar 'Eğer biz dinlemiş veya akıl erdirmiş olsaydık Ashab-ı Saîr içinde olmazdık» derler. Cenab-i Hak da «Onlar günahlarım ikrar ettiler» demiştir.
«Suhkan» kelimesi uzaklık demektir. Yani Allah'ın rahmetinden uzak olmak Ashabı Saîr içindir. Said bin Cübeyr ve Ebu Salih «Suhkan kelimesi cehennemde bir vadinin ismidir» demişlerdir.
12. ayetin mânâsı şudur: Allah'tan korkarlar ve gaybî olan azabından korkarlar. Gaybî olan azap, Kıyamet Günü'ndeki azaptır. İşte bu korkuya sahip olanlar' için hem günahların affı, hem de büyük bir ecir (cennet) vardır. [4]
Meal
13- Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun. Allah göğüslerin özünü bilmektedir.
14- Yaratan bilmez mi? O en ince işleri görüp bilmektedir. O her şeyden haberdardır.
15- Yeri, üzerinde gezilebilecek bir halde yaratan O'dur. Artık yerin ötesinde berisinde gezin ve Allah'ın verdiği rızıktan ye-yin. Tekrar dönüş O'nadır.
16- Gökte bulunan zatın sizi hemen sallanacak yer ile beraber yere geçirmeyeceğinden mi emin oldunuz?
17- Yoksa gökte bulunan zatın üzerinize taş yağdırır' (bir fırtına) gönderemeyeceğinden mi emin oldunuz? Tehdidimin nasıl vaki olacağını yakında (görüp) anlayacaksınız!
18- Andolsun ki onlardan önce gelenler de (peygamberlerini) yalanlamışlardı. Fakat benim intikamım nasıl oldu?
19- Acaba onlar üstlerinde kanatlarım açıp, çırpıp kapayarak uçan kuşlara bakmıyorlar mı? Rahmandır ancak onları tutan! Kuşkusuz ki O her şeyi görendir.
20- Rahman'm (Allah'ın) azabından sizi kurtaracak kimdir? Yoksa şu ordunuz mu? (Sizi kurtaracak?). Kâfirler ancak aldanma içindedirler.
21- Acaba şu sizi rıziklandiran (Allah), eğer rızkını keserse size kim nzık verecek? Hayır onlar azgınlık ve nefret içinde direnmektedirler.
22- Şimdi, yüzüstü sürünen mi daha doğru gider yoksa dosdoğru bir yol üzerinde düpedüz yürüyen mi?
23- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Sizi var eden, size kulak, gözler ve kalpler veren O'dur. Ne kadar az şükrediyorsunuz!
24- De ki: «Sizi yeryüzünde çoğaltan O'dur ve siz O'nun katında toplanacaksınız».
25- Onlar derler ki: «Eğer doğru iseniz bu tehdid ne zaman
gerçekleşecek?»
26- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Bunu ancak Allah bilir. Ben ancak apaçık uyaran bir peygamberim».[5]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(13-26) «Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun...» Bu Ayetlerin Tefsiri
Yani Muhammed'le ilgili konuşmanızı ister gizleyin, ister açıklayın, kesinlikle Allah göğüslerde olanı bilir. Yani kalplerdeki hayrı ve şerri bilir.
İbn Abbas «13. ayet müşrikler hakkında nazil oldu» demiştir. Onlar Hz. Muhammed'in aleyhinde konuşuyorlardı. Cebrail de on-larm sözlerini Hz. Muhammed'e bildiriyordu. Onlar birbirlerine «Sözünüzü gizli tutun ki Muhammed'in Rabbi onu işitmesin» dediler ve bunun üzerine bu ayet indi.
«Acaba yaratan bilmez mi?»; yani gizliyi yaratan gizliyi bilmez mi? Cenab-ı Hak «Gizliyi kalplerde ben yarattım. Kulların kalplerinden gizliyi bilmez olur muyum?» demek istiyor.
«Zeluh kelimesi kolay, Üzerinde istikrar bulacak şekilde yaratmış demektir. Bazıları «Üzerinde yürüyen insanları kaydırmasın diye yeryüzünü Cenab-ı Hak-dağlarla çakmış, istikrara kavuştur, muştur» derler. Bazıları da «Ziraat etmeye, ağaç dikmeye, çeşmelerin ve nehirlerin akmasına, kuyuların deşilmesine müsait bir şe. kilde yaratmıştır» demişlerdir.
«Menakıb» kelimesi etraf ve nahiyeler, tepeler ve dağlar demektir. Yani, yeryüzünün etrafında, nahiyelerinde, tepelerinde, dağlarında gezin! İbn Abbas «Dağlarında gezin» şeklinde yorumlamıştır.
Rivayete göre Beşir bin Kâb'ın bir cariyesi vardı. Beşir, cariyesine, «Eğer bana yeryüzünün menakiblarının ne olduğunu söylersen Allah için hürsün» der. Cariye, «Yeryüzünün menakibları dağlardır» der ve hürriyetine kavuşur. Bu sefer Beşir, bu cariye ile evlenmek istedi. Ebu Derda'dan meseleyi sordu. Ebu Derda: «Seni şüpheye sokanı bırak da şüpheye sokmayana git» dedi. Yani menakıbın kesinlikle dağlar mânâsına geldiği şüphelidir. Kadının hürriyeti de dolayısıyla şüpheli olur!
«Nuşur» kelimesi dönüş demektir. Yani göğü eksiksiz yaratan, yeri gezilir halde meydana getiren, sizi haşre göndermeye de kadirdir! [6]
Gökte Olmanın Manası
«Gökte olanın sizi yere batırmayacağından emin misiniz?» ayetinin tefsirinde İbn Abbas, «Gökte olanın azabından emin misiniz ki O.na isyan edersiniz!» demiştir. Bazılarına göre ayetin mânâsı şudur: «Gökte kuvveti ,saltanatı, Arşı, memleketi olan zattan emin misiniz?» Allah'ın mülkü göğü, yeri ve her şeyi kapsamakta ise de Cenabı Hak göğü özellikle zikretmiştir. Bu ifadenin kullanılma sebebi «İlah göklerde kudreti nafiz olandır. Sizin yeryüzünde tazim etmekte olduğunuz putlar değildir.» noktasına dikkatleri çekmek içindir. Bazıları «Bu meleklere işarettir» derken, bazıları da «Cebrail'e işarettir. Çünkü azabın vekili Cebrail'dir» demişlerdir.
^Kurtubi'ye göre ayetin mânâsının, «Göklerdeki yaratıcının sizi yere batırmasından emin misiniz? Nitekim daha önce Karun'u da yere batırmıştı» şeklinde olması mümkündür.
«Temuru» gider-döner mânâsını ifade eder. Zira mevr kökünden gelir ki bu da gidip gelme şeklindeki çalkalanmadır.
Müdekkikler «Ayetin mânâsı göklerin fevkinde olanın azabından emin misiniz?» demektir. Yani temas etmek, istikrar bulmak şeklinde değü, kahr ve tedbiriyle göklerin fevkindedir.
Bazıları da ayeti «Sema'nın üzerinde bulunandan emin misiniz?» şeklinde yorumlamıştır. Bunun mânâsı gökleri idare eden, göklerin maliki demektir. Mesela «Falan adam Irak'ın, Hicaz'ın üzerindedir» demek oranın valisidir, emiridir anlamına gelir. Bu hususta birçok sahih hadisler vardır. Uluvv'a işaret ederler. Onları ancak bir mulhid ve muannid bir cahil reddeder. Onlardan maksat Cenab-ı Hak'ın süfliyetten, tevkid ve tenzihidir. TJluvla, azametle sıfatlanmasıdır. Yoksa mekânlar, cihetler ve hududlarla sınırlı değildir. Çünkü onlar mahlûkun sıfatlandır.
«Gökler semaya yükselir»; çünkü sema vahyin, yağmurun geliş yeridir. Kudsun yeridir, tertemiz olan meleklerin madenidir. Kulların amelleri oraya gider. Semanın fevkinde arş ve cennet vardır. Nasıl ki Cenab-ı Hak, Kabe'yi dua ve namaza kıble kılmışsa mekânları da muhtaç olmadığı halde, halketmiştir. Onun ezelinde, mekân ve zamanın halkından önce, o aynen nasılsa şimdi de Öyledir.
«Hasib» kelimesi taş demektir. Yani Lut kavmine taş gönderdiği gibi, fil ordusuna taş yağdırdığı gibi size taş yağdırmayacağından emin misiniz? Bazıları «Hasib, içinde taş olan rüzgâr demektir» derlerken, bazıları da «Taş getiren bulut» anlamında olduğunu söylemişlerdir.
«Benim korkutmamın nasıl olduğunu gelecekte bileceksiniz» Veya benim namı hesabıma sizi korkutan peygamberin doğruluğunu ve sizin yalanınızın neticesini de gelecekte göreceksiniz!
Onlardan önceki yalanlayanlardan maksat her ümmetin kâfirleridir. Nuh, Ad, Semud, Lut, Ashab-i Medyen, Res Ashabı (Halkı), Firavun kavmi gibi.
«Saffat» kelimesi uçarken havada kanatlarını açmış demektir. Çünkü onlar kanatlarını açtıklarında ayaklarını saf haline getirirler. Yani yeryüzünü nasıl insanoğluna kolaylaştırmış, gezilecek hale getirmişse böylece havayı da kuşlar için bu hale getirmiştir.
«Yakbidne» fiili kanatlarını yanlarına vururlar, çırparlar anlamındadır. Ebu Cafer en-Nuhas «Kuş, kanadım açtığında saf ismini alır. Kanatlarını yanlarına vurduğunda kabit vasfım alır» diyor.
Kuş havada uçarken onu Allah'tan başkası tutmaz.
«Cünd» kelimesi asker manasınadır. însam koruyan yardımcılar demektir. Bu kelime tekil olarak kullanılır. Buradaki istifham, istifhamı inkâr'dîr. Yani sizi Allah'ın azabından koruyacak bir ordunuz yoktur. O'nun azabından sizi hiç kimse koruyamaz.
«Gurur» kelimesi aldatılmış, mağrur olmuş manâsını ifade eder. Yani şeytanlar onları aldatır ve «azap yoktur» derler.
«Leccu» fiili ısrar ettiler, dalâlette devam ettiler demektir.
«Utuvv» kelimesi tuğyan demektir. «Nufur» kelimesi de haktan kaçmak anlamındadır. [7]
Başını Eğip Yürüyenden Maksat Kimdir?
«Mukibben» kelimesi başını eğerek önüne, sağına, soluna, bakmadan gitmek demektir. Yani böyle giden bir insan daima kayabilir, yüzüstü düşebilir. Acaba böyle giden bir insan ile doğru, mutedil, sağına-soluna bakarak yürüyen insan bir olur mu?
îbn Abbas «Bu, dünyadaki yürüyüştür» diyor. Bundan yolunu görmeyen âmâ da kastedüebilir. Yani böyle bir kimse düzgün, sıhhatli yürür ve yolu bilir bir kişi ile bir olmaz.
Katade «Başını eğip sağını solunu görmeden yürüyen kimseden kâfir kastedilmektedir» der. O dünyada günahlarında ısrar et-mektedir. Allah, Kıyamet Günü'nde onu bu şekilde hasreder.
îbn Abbas ve Kelbi «Basını eğip de önüne, sağına soluna bak-madan yürüyen kimseden maksat Ebu Cehil'dir» demişlerdir. Doğru yürüyenden maksat da Rasûl-ü Ekrem'dir. Bazıları da «Ayet kâfirler ve müminler hakkında geneldir» demişlerdir. Yani kâfir, mutedil, doğru giden, yolu görerek giden, sıratı müstakimde olan bir müslümanla aynı değerde olabilir mi?
«Enşee» fiili yaptı, inşa etti demektir. Rasûl-ü Ekrem'e onlara şöyle demesi emredilmektedir: O zattır ki sizi yaratmış, inşa etmiştir. Sizin için kulak, göz ve kalpler yaratmıştır. Siz az teşekkür ediyorsunuz. Bu nimetlerin şükrünü hakkıyla vermiyorsunuz. Allah'ı birlemiyorsunuz!
«Zerae» fiili yarattı demektir. Bu, îbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Îbn Şecere ise «Sisi yeryüzünde yaydı. Yeryüzünün sırtında sizi ayrı ayrı yerlere yerleştirdi demektir» der.
«Şu tehdid», ifadesiyle maksat Kıyamet Günü'dür. Yani «Kıyamet Günü ne zamandır? Kıyamet'te göreceğimiz azap ne zamandır?» diyorlar ve bu vesile ile peygamberle istihza ediyorlardı. «Ey Muhammed, onlara de İd, kıyamet Allah kalındadır, ondan başkası bunu bilmez». Nitekim başka bir ayette de «Onun ilmi ancak Rabbinin katındadır» denilmiştir.
Onlardan önceki yalanlayanlardan maksat her ümmetin kafirleridir. Nuh, Ad, Semud, Lut, Ashab-ı Medyen, Res Ashabı (Halkı), Firavun kavmi gibi.
«Saffat» kelimesi uçarken havada kanatlarını açmış demektir. Çünkü onlar kanatlarını açtıklarında ayaklarını saf haline getirirler. Yani yeryüzünü nasıl insanoğluna kolaylaştırmış, gezilecek hale getirmişse böylece havayı da kuşlar için bu hale getirmiştir.
«Yakbidne» fiili kanatlarını yanlarına vururlar, çırparlar anlamındadır. Ebu Cafer en-Nuhas «Kuş, kanadını açtığında saf ismini alır. Kanatlarını yanlarına vurduğunda kabit vasfını alır» diyor.
Kuş havada uçarken onu Allah'tan başkası tutmaz.
«Cünd» kelimesi asker manasınadır. İnsanı koruyan yardımcılar demektir. Bu kelime tekil olarak kullanılır. Buradaki istifham, istifhamı inkâr'dîr. Yani sizi Allah'ın azabından koruyacak bir ordunuz yoktur. O'nun azabından sizi hiç kimse koruyamaz.
«Gurur» kelimesi aldatılmış, mağrur olmuş mânâsını ifade eder. Yani şeytanlar onları aldatır ve «azap yoktur» derler.
«Leccu» fiili ısrar ettiler, dalâlette devam ettiler demektir.
«Utuvv» kelimesi tuğyan demektir. «Nufur» kelimesi de haktan kaçmak anlamındadır. [8]
Başını Eğip Yürüyenden Maksat Kimdir?
«MuJdbben» kelimesi başını eğerek önüne, sağına, soluna, bakmadan gitmek demektir. Yani böyle giden bir insan daima kayabilir, yüzüstü düşebilir. Acaba böyle giden bir insan ile doğru, mu- tedü, sağına-soluna bakarak yürüyen insan bir olur mu?
îbn Abbas «Bu, dünyadaki yürüyüştür» diyor. Bundan yolunu görmeyen âmâ da kastedilebilir. Yani böyle bir kimse düzgün, sıh-hatli yürür ve yolu bilir bir kişi üe bir olmaz.
Katade «Başını eğip sağını solunu görmeden yürüyen kimseden kâfir kastedilmektedir» der. O dünyada günahlarında ısrar et-mektedir. Allah, Kıyamet Günü'nde onu bu şekilde hasreder.
îbn Abbas ve Kelbi «Başını eğip de Önüne, sağına soluna bakmadan yürüyen kimseden maksat Ebu Cehildir» demişlerdir. Doğru yürüyenden maksat da Rasûl-ü Ekrem'dir. Bazıları da «Ayet kâfirler ve müminler hakkında geneldir» demişlerdir. Yani kâfir, mutedil, doğru giden, yolu görerek giden, sıratı müstakimde olan bir müslümanla aynı değerde olabilir mi?
«Enşee» füli yaptı, inşa etti demektir. Rasûl-ü Ekrem'e onlara şöyle demesi emredilmektedir: O zattır ki sizi yaratmış, inşa etmiştir. Sizin için kulak, göz ve kalpler yaratmıştır. Siz az teşekkür ediyorsunuz. Bu nimetlerin şükrünü hakkıyla vermiyorsunuz. Allah'ı birlemiyorsunuz!
«Zerae» fiili yarattı demektir. Bu, Îbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Îbn Şecere ise «Sizi yeryüzünde yaydı. Yeryüzünün sırtında sizi ayrı ayrı yerlere yerleştirdi demektir» der.
«Şu tehdid», ifadesiyle maksat Kıyamet Günü'dür. Yani «Ku yamet Günü ne zamandır? Kıyamet'te göreceğimiz azap ne zamandır?» diyorlar ve bu vesile ile peygamberle istihza ediyorlardı. «Ey Muhammed, onlara de ki, kıyamet Allah katındadır, ondan başkası bunu bilmez». Nitekim başka bir ayette de «Onun ilmi ancak Rabbinin katındadır» denilmiştir. [9]
Meal
27- Onu (azabı) pek yakın gördüklerinde o küfretmekte olanların yüzleri karardı. Ve «İşte bu, sizin olmayacak diye öne sürüp durduğunuz şeydir» denildi.
28- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Allah benî ve benimle beraber bulunanları isterse yokeder, isterse merhamet eder. Söyleyin (bu takdirde) kâfirleri elem verici bir azaptan kim koruyacak?»
29- De ki: «O Rahman olan (Allah)dır. Biz O'na iman ettik ve O'na dayandık. Artık siz, kimin açıkça bir şaşkınlık içinde olduğunu pek yakında öğreneceksiniz».
30- De ki: «Acaba suyunuz yere batarsa size kim temiz biı su kaynağı getirebilir?» [10]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(27-30) «Onu pek yakın gördüklerinde...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Zulfeten» kelimesi mastardır. Yakın mânâsına gelir. (Mü-cahid). Hasan Basri «Gözle görülür mânâsınadmr demiştir. Onlar ahiret azabını yakın gördüklerinde kâfirlerin yüzleri kötüleşti veya onlar kendilerine va'dedilen haşn yakın gördüklerinden bu hâle girdilerı îbn Abbas «Kötü amellerini yakın gördüklerinde küfre kayanların yüzü buruştu» diyor; Yani o azap onların hoşlarına gitmedi ve hoşlarına gitmediği yüzlerinde belirdi. Bu belirme onların kâfir olduklarına delâlet eder. Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Hatırlat öyle bir günü ki o günde bazı yüzler bembeyaz, bazı yüzler de simsiyahtır» buyurmuştur.
«Teddeûne» fiili temenni ediyor, sorup duruyordunuz demektir. İbn Abbas «Yalanlıyordunuz demektir» der: «İşte bu durum, kendisinden dolayı bâtıl iddialarda bulunduğunuz, bâtıl konuşmalar yaptığınız durumdur».
Dahhak «Onların iddiaları: Yarab, eğer bu Kur'an haksa, Senin katından gelmişse bizim üzerimize gökten taş yağdır sözleridir» diyor. Ebu'l-Abbas «Teâ'une» şeklinde okumuş ve «acele istiyordunuz mânâsını ifade eder» demiştir.
«Yucîru» fiili korur, kurtarır demektir. Yani onlara de ki:
«Ey Mekke müşrikleri! Sis, benim ölümümü temenni ediyorsunuz Bana haber verir misiniz, eğer ben ölürsem veya Allah bize mer hamet eder, ecelimiz gecikirse sizi Allah'ın azabından koruyacal kim vardır? Artık benim ölümümü, Kıyamet'in süratle kopmasın beklemeniz manasızdır.))
Yani biz ölsek de hayatta kalsak da onları azaptan kurtara cak hiç kimse yoktur. De ki: Sizi çağırdığım zat rahmandır, bütür nimetlerin vericisidir. Biz O'na iman ettik ve sadece O'na tevek kül ettik. Çünkü O'na güvenimiz vardır ve biliyoruz ki O'ndar başkası bizzat ne zarar verebilir ne de yarar sağlayabilir. Bizimle sizin, hangimizin apaçık bir sapıklık içerisinde olduğumuzu ya kında bileceksiniz. Bu ayet Cenab-i Hak'kın onlar için tehdidi ila nişidir. Ey Habibim! De ki; Eğer suyunuz yere dalsa, eller ve ko valar yetişmese, size yeryüzünde ellerin ve kovaların yetiştiği suyı kim getirir?» Bu sudan zemzem veya diğer suların kastedilmiş ol ması mümkündür.
İbn Abbas «Maîn kelimesi akan su demektir» diyor. Ayetter maksat, onlara Cenab-ı Hak'kın birtakım nimetlerini ikrar ettir mek ve üzerlerinde bulundukları küfrü kendilerine göstermektir Mânası; eğer suyunuz yere batarsa, akan bir suyu kim size geti rir? Onlar bu sual karşısında elbette «Allah» diyeceklerdir. îşte c zaman kendilerine denilir ki: «Niçin Allah'a hiçbir şeye gücü yetmeyen putları ortak koşuyorsunuz?»
«Gavr» kelimesi çekildi, yere battı, yere daldı mânâsını ifade eder» demiştir. Bazıları, «Maîn» kelimesi çok olmuş mânâsım ifade eder» demişlerdir. îbn Abbas'tan başka bir rivayette, tatlı su demektir. Allah hakikati daha iyi bilir. [11]
MÜLK SUKESÎ'NÎN SONU
[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/189.
[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/190-191.
[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/191-192.
[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/192-194.
[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/196.
[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/197-198.
[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/198-200.
[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/200-201.
[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/202.
[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/203-204.
[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/203-204.
İslami Okul Okulların En Önemlisi