Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hakka Suresi - Kuran - 069Hakka - 13. Sayfa

HAKKA SURESİ 2

Surenin İsmi: 2

Önceki Sureyle İlişkisi: 2

Surenin Muhtevası: 2

Kıyamet Gününün Azameti Ve O Günü Yalanlayanların Helak Edilmeleri: 2

Belagat: 3

Kelime ve İbareler: 3

Açıklaması: 4

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 5

Kıyametin Bazı Dehşetli Halleri: 5

Kelime ve İbareler: 5

Ayetler Arası İlişki: 6

Açıklaması: 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 7

Hesaptan Sonra Kurtuluşa Eren İyi Kimselerin Durumu: 7

Belagat: 7

Kelime ve İbareler: 7

Ayetler Arası İlişki: 7

Açıklaması: 8

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 8

Kıyamet Gününde Bedbaht Kimselerin Durumu: 9

Belagat: 9

Kelime ve İbareler. 9

Ayetler Arası İlişki: 10

Açıklaması: 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 11

Kur'anın Azameti Ve Onun Vahiy İle İndiğinin İspatı: 11

Belagat: 11

Kelime ve İbareler: 11

Nüzul Sebebi 12

Ayetler Arası İlişki 12

Açıklaması 12

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 14


 

Rahman ve Rahim Olan Allah'ın Adıyla

 

HAKKA SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Sure, "Hakka" hakkında sorulan bir soru ile başladığından ötürü bu ismi almıştır. Bu şekilde başlaması ise Hâkka'nın şanını yüceltmek, onun dehşetinin büyüklüğüne dikkat çekmektir. "Hakka" kıyamet gününün isimlerinden birisidir. Çünkü kıyamet gününde vaad ve tehditler gerçekle­şir. Bundan dolayı Yüce Allah, onun hakkında soru sormak suretiyle duru­munun büyüklüğüne dikkat çekmektedir. Yahutta Hakka gerçekleşmesi gereken ve gelmesi kaçınılmaz, geleceğinde şüphe bulunmayan saat (kıya­met) demektir. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Bu sure kendisinden önceki sureyle iki bakımdan ilişkilidir:

1- Nun suresinde kıyamet gününden: "Baldırın açılacağı o günde..." (Nun, 68/42) buyruğu ile genel bir ifade ile sözedilmişti. Bu surede Yüce Al­lah bugüne dair haberleri ve bugünün pek büyük hallerini: "Gerçekleşmesi muhakkak olan. Nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan" buyruğu ile açıkla­maktadır.

2- Bundan önceki surede Yüce Allah Kur'an'ı yalanlayan herkesi: "Ar­tık beni ve bu sözü yalanlayanları başbaşa bırak." (Hakka, 69/44) buyruğu ile tehdit etmektedir. Bu surede de peygamberleri yalanlayan ümmetlerin durumlarını ve karşılaştıkları cezaları zikretmektedir ki, çağdaşlar bun­dan gerektiği gibi öğüt alsın, ibret alsın, kötülüklerden uzak kalsın. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Bu sure de akidenin esaslarına önem veren, kıyametin dehşetli halle­rini, vahyin doğruluğunu, Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olduğunu söz konusu eden, Rasulullah (s.a.)'ın kâfirlerin iftiralarından, sapıkların ithamların­dan uzak olduğunu ortaya koyan diğer Mekkî surelere benzemektedir.

Sure kıyametin şanının büyüklüğünü, dehşetlerinin azametini söz ko­nusu ederek geçmiş kavimlerin onu yalanladığını belirterek başlamakta­dır. Semud, Ad, Lût kavmi, Firavun ve ona uyanlar, Nuh kavmi gibi. Ayrı­ca bu kavimlerin kıyameti ve rasullerini yalanlamaları sebebiyle helak edilmelerini de söz konusu etmektedir. Bu hususlar, surenin başından itibaren "Onu sizin için bir ibret kılalım ve onu belleyen kulak da bellesin di­ye" (12. ayet) buyruğuna kadar devam etmektedir.

Daha sonra dünyada ahiret azabının inkâr edilmesi dolayısıyla ahiret-te görülecek çeşitli azaplar da Yüce Allah'ın: "Artık Sur'a tek bir üfürüş üfürüldüğünde" (13. ayet) buyruğundan: "O günde hiçbir şeyiniz gizli kal­maksızın..." (18. ayet) buyruğuna kadarki buyruklarla dile getirilmektedir. Bunun akabinde de kıyamet gününde mutluluğa erecek kimselerle, bed­baht olacakların durumu açıklanmaktadır. Bunları: "Kitabı sağından veril­miş olana gelince" (19. ayet); "Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince" (25. ayet) buyrukları ile: "Onu da ancak hata işleyenler yer." (37. ayet) buy­ruğuna kadarki buyruklarda söz konusu etmektedir.

Daha sonra Yüce Allah vahyin ve Kur'an'ın doğruluğuna, onun Al­lah'ın Rasulü'nün kalbine indirilen kelâmı olup, bir şair veya bir kâhin sö­zü olmadığına dair oldukça beliğ ve etkileyici bir şekilde yemin etmektedir. Bunlar da: "Hayır, yemin ederim ki gördüğünüz şeylere..." (38. ayet) buyru­ğundan "O alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir." (43. ayet) buyruğuna kadar devam etmektedir.

Sure Rasulullah'ın (s.a.) doğruluğuna, vahyi tebliğ etmekteki güveni­lirliğine, Kur'an'ın bir öğüt, bir hatırlatma ve şüphesiz bir hakkı bildiren bir haber, müminler için bir rahmet, kâfirler aleyhine ise bir hasret oldu­ğuna dair açık ve kesin delilleri açıklayarak sona ermektedir: "Eğer bazı sözleri uydurup, bize isnad etseydi..." (44. ayet) buyruğundan surenin sonu­na kadar devam etmektedir. [3]

 

Kıyamet Gününün Azameti Ve O Günü Yalanlayanların Helak Edilmeleri:

 

1- Gerçekleşmesi muhakkak olan (Hakka);

2- Nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan?

3- Ve o gerçekleşmesi muhakkak ola­nın ne olduğunu sana ne bildirdi?

4-  Semud ve Ad, kalpleri dehşetle ürperteni (Kâria) yalanladılar.

5-  Semud'a gelince, onlar aşırı şid­detli olan (bir ses) ile (Tâğıya) he­lak edildiler.

6- Ad'a gelince, onlar da ıslıklı ve  azgın bir fırtına (Sarsar) ile helak

edildiler.

7- O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı. O

kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün.

8- Şimdi onlardan geriye kalanı gö­rüyor musun?

9- Firavun da, ondan öncekiler de, altı üstüne gelen kasabalar halkı da hep hata işlediler.

10- Böylelikle Rablerinin rasul(ler)ine isyan ettiler. Bundan ötürü o da kendi­lerini oldukça şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.

11- Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide biz taşıdık.

12- Onu sîzin için bir ibret kılalım ve onu belleyen kulak da bellesin diye.

 

Belagat:

 

"Gerçekleşmesi muhakkak olan (Hakka). Nedir o gerçekleşmesi muhak­kak olan (Hakka)?" şeklinde isim, o günün dehşetini ve azametini anlat­mak için tekrar edilmekle itnab yapılmıştır.

"Semud ve Ad kalpleri dehşetle ürpeteni (Karia'yı) yalanladılar." diye buyurduktan sonra "Semud'a gelince" ile "Ad'a gelince" diye buyurması icmal (toplu anlatım)dan sonra tafsilatlı bir anlatıma geçilmektedir. Aynı za­manda bunda müretteb (sıralı) leffii neşir vardır.

"İçleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi" buyruğu teşbihtir ve benzetme edatı kullanılmakla birlikte vech-i şebeh (benzeme yönü) zikre-dilmemiştir.

"Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada" buyruğunda istiare vardır. Su­yun yükselmesi bir kimsenin bir diğerine karşı azgınlaşmasına (haddi aş­masına) benzetilmiştir. [4]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Hakka" geleceği kesin, gerçekleşmesi muhakkak olan saat yani kıya­met demektir. Çünkü onun gerçekleşmesi bir haktır, meydana gelmesi ge­reklidir. Kıyametin kapsamındaki ölümden sonraki diriliş, hesaba çekiliş ve inkarcıların kabul etmedikleri amellerin karşılıklarının görülmesi de böyledir.

"Me'l-hâkka" yani nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan? Burada "Hakka" lafzı zikredilip, ona ait bir zamirin sözkonusu edilmemesi, kıya­metin azametine ve dehşetlerinin büyüklüğüne dikkat çekmek içindir.

"Hakka'nm ne olduğunu sana ne bildirdi?" Onun ne olduğunu, mahi­yetini sana bildiren nedir? Yani sen onun özünü bilemezsin. Çünkü o her­hangi bir kimse tarafından bilinemeyecek kadar büyüktür. Bu son cümle de kıyametin azametinin büyüklüğünü daha ileri derecede ifade etmek içindir.

"Karia" kalpleri dehşetle korkutan, dehşetleriyle ruhları sarsan, eşya ve maddeleri çatlatıp darmadağın eden kıyamet demektir. Bu "karia" lafzı­nın "Hakka" için kullanılabilecek zamirin yerine kullanılmasının sebebi, onun ne kadar ağır olduğunu daha ileri bir derecede anlatmak içindir.

"Tâğiya" şiddet ve gücünde haddi aşan olay demektir. Çığlık ya da sar­sıntı demektir. Yıldırım anlamındadır. Helak ediliş sebepleri ise onların Karia'yi yalanlamaları, küfür ve isyan ederek haddi aşmalarıdır.

"Islıklı ve azgın bir fırtına" yani hem sesi oldukça güçlü, hem de soğuk bir fırtına. Bu (Sarsar) ya çığlık anlamına gelen "sarra"dan, yahutta bitkiyi ve ekini mahveden soğuk anlamındaki "sırr"dan türemiştir.

"Azgın" oldukça güçlü esen.

"O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe" kudretiyle "musallat kıldı." Mahalli dedi ki: İlki şevvalin son sekizinci günü, çarşamba sabahı başladı. Kışın sonlarında olmuştu. Berde'1-acûz günleri diye bilinir. Çünkü bu günler kış mevsiminin sonlanndadır.

"Peşpeşe" arka arkasına gelen demektir. Yahutta kesmek, kökünden imha etmek anlamındaki "hasm" kökünden de türemiş olabilir.

"O rüzgarın" estiği sırada ya da sözü edilen gece ve gündüzlerde hazır bulunmuş olsaydın, "o kavmi o süre içerisinde içleri boşalmış" ve yere yıkıl­mış "hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış" helak olup bir kenara atıl­mış ölüler gibi "görürdün."

"Şimdi onlardan geriye kalanı" kalan bir kimseyi yahutta onlardan geri kalmış bir kalıntıyı "görüyor musun?"

"Ondan öncekiler de" ondan önceki kâfir ümmetler demektir. Ona uyanları ve askerleri anlamına gelecek şekilde "ve min kıbelihi" diye de okunmuştur.

"Altı üstüne gelen kasabalar (mu'tefikât)" altüst edilmiş kasabalar de­mek olup, Lût kavminin kasabalarıdır. Maksat da oranın ahalisidir. "Rable-rinin rasullerine isyan ettiler." Yani her bir ümmet kendi rasulüne isyan etti.

"Şiddetli bir yakalayış..." yaptıkları işleri oldukça çirkin olduğundan dolayı azapla yakalanışları da şiddetli olmuştu.

"Su haddini aştığı sırada" alışılmış haddini aşarak da ve benzeri her-bir şeyin üstüne tufan sırasında yükseldiği zaman "sizleri gemide biz taşı­dık. " Yani sizin atalarınızı siz onların sulblerinde iken su üzerinde yürüyen gemide biz taşıdık. Söz konusu gemi ise Yüce Allah'ın ilhamı ve öğretmesi ile Nuh (a.s)'un gemisidir. O gemi ile kendisi ve beraberinde bulunan iman edenler kurtulmuş, diğerleri boğulmuştu.

"Onu" müminleri kurtarıp, kâfirleri boğmak şeklindeki muamelemizi "sizin için bir ibret" bir öğüt "kılalım ve onu belleyen" duyduğunu öğrenen yani bir şeyi hatırlamak, yaymak, üzerinde düşünmek, gereğince amel et­mek için bellenmesi gerekeni belleme niteliğine sahip "kulak da bellesin di­ye. " Burada "kulak" lafzının (teklik olarak) zikredilmesi bu tür kulağın az­lığını anlatmak içindir. [5]

 

Açıklaması:

 

Yüce Allah Hakka suresini bu halin azametine, durumun büyüklüğü­ne, gerçekleşeceği günün dehşetine delâlet edecek ifadeler ile başlatarak şöyle buyurmaktadır: "Gerçekleşmesi muhakkak olan. Nedir o gerçekleşme­si muhakkak olan ve o gerçekleşmesi muhakkak olanın ne olduğunu sana ne bildirdi?" Burada gerçekleşmesi muhakkak olan (Hâkka)'dan kasıt kı­yamettir. Ona bu adın veriliş sebebi, işlerin o günde öylece gerçekleşmesi­nin hak oluşundan, şüphesiz ve tereddütsüz olarak gerçekleşeceğinden do­layıdır. "Hakka" hak gün demektir. Çünkü o günde bütün hakikatler açıkça ortaya çıkar. Yani vaadin ve tehdidin gerçekleşmesi gerekli, geleceği kesin olan saatin tahakkuk edeceği kıyametin durumu ve nitelikleri nelerdir? Onun şanı pek büyüktür, dehşeti çetindir. Onun hakikatini Yüce Allah'tan başka idrak etmez ve niteliklerini kimse tasavvur edemez. Ey rasul peygamber! Sana onu ne bildirdi? Çünkü o şanının azameti, dehşetinin büyük­lüğü dolayısıyla yaratılmışların bilgilerinin sınırları dışındadır.

Yahya b. Sellam dedi ki: Bana ulaştığına göre Kur'an-ı Kerim'deki: "Sana ne bildirdi?" diye zikredilen ifadelere dair bilgileri Yüce Allah ona bildirmiş ve öğretmiştir. "Sen nerden bileceksin" diye buyurduğu her bir husus ise, ona bilgisini öğretmediği hususlardandır.

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: Yüce Allah'ın hakkında: "Sana ne bildirdi" diye geçen hususlar ona bildirilmiştir. Hakkında "sen nerden bileceksin" di­ye buyurduğu hususlar da bildirilmemiştir.

Daha sonra Yüce Allah Mekkelileri ve başkalarını korkutmak için kı­yamet gününü yalanlamış bulunan geçmiş ümmetlere verdiği azap türünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

"Semud ve Ad kalpleri dehşetle ürperteni yalanladılar." Yani Salih'in kavmi olan Semud kabilesi ile Hud'un kavmi olan Ad kabilesi kıyamet gü­nünü yalanladı. Kıyamet günü dehşetleriyle insanların kalplerini çalan, maddeyi patlatıp darmadağın eden demektir. Daha sonra Yüce Allah türlü azapları ve sonuçlarını etraflıca açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

"Semud'a gelince, onlar aşırı şiddetli olan ile helak edildiler." Salih (a.s)'ın kavmi olan Semud topluluğu aşın şiddetli olan ile büsbütün helak edildiler. Bundan maksat ise ya şiddetli çığlık, yahut yıldırım ya da haddi aşacak kadar ileri sarsıntılardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı." (Hud, 11/67) Burada kastedi­len yıldırımdır. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Bunun üzerine şid­detli bir sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökenler olu-verdiler." (Araf, 7/78-91) Burada da kastedilen zelzeledir. O halde lafızlar farklı olmakla birlikte anlamları birdir.

"Ad'a gelince onlar da ıslıklı ve azgın bir fırtına ile helak edildiler. O rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peşpeşe musallat kıldı." Hud (a.s)'un kavmi, Ad kabilesi çığlıklı, oldukça soğuk, son derece şiddetli esen, mahve­dici bir rüzgarla helak edildiler. Dehşetinin şiddeti, süresinin uzunluğu, so­ğuğunun fazlalığı oldukça sınırı aşmış, şefkatsiz ve acımasız bir şekilde on­ların üzerinden geçmiş, Allah o rüzgarı onlara musallat etmiş ve yedi gün, sekiz gece boyunca dinmeksizin, kesilmeksizin sürekli olarak onların üzeri­ne göndermiştir. Esen bu rüzgar ardı arkasına getirdiği çakıl taşlarıyla on­ları öldürüyor ve yok ediyordu. Onların kökünü kesip imha ediyordu.

Buraya kadar görülen Kur'an-ı Kerim'de Ad kıssasının, Semud kıssa­sından önce söz konusu edilmesidir. Fakat burada aksini görüyoruz. Çün­kü Semud kıssasından çok kısa bir şekilde söz edilmiştir. Daha kısa olanı öne almak ise Arapların (anlatımdaki) adetlerindendir.

"O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imişler gibi yere yıkılmış görürdün. Şimdi onlardan geriye kalanı görüyor musun?" Yani şayet sen o kavim ile kendi topraklarında ya da o gün ve gecelerde hazır bulunup, onların yere düşmüş yahut çürümüş hurma kütükleri gibi yıkıl­dıklarını, geriye de onlardan bir şey kalmadığını görseydin, onların kalıntı­larından geriye kalan bir kimseyi farkeder miydin? Aksine onlar bir kişi kalmamak üzere helak oldular. Yüce Allah onlardan geriye kimse bırakma­dı. Nitekim bir başka yerde: "Onların meskenlerinden başka bir şey görün­mez oluverdi." (Ahkâf, 46/25) diye buyurmaktadır.

Buhari ile Müslim'de sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur: "Saba" sabah vakti doğudan esen (rüzgar) "ile bana yardım olundu. Ad kavmi ise (batıdan esen rüzgar olan) debûr ile helak edildi."

"Firavun da, ondan öncekiler de altı üstüne gelen kasabalar halkı da hep hata işlediler." Yani azgın Firavun ile ondan önce gelen kâfir ümmetler ile Lût kavminin altı üstüne gelen kasabalarının halkı, şirk ve masiyetler demek olan hatalı işler işlediler.

"Böylelikle kendilerinin rasulüne isyan ettiler. Bundan ötürü o da ken­dilerini oldukça şiddetli bir yakalayış ile yakalayıverdi." Her ümmet kendi­sine gönderilen rasule karşı çıktı. Allah da onları helak edip, yok etti. On­ları diğer kâfir ümmetlere verdiği cezadan daha ağır, oldukça çetin ve acık­lı bir azab ile yakalayıverdi.

Ayetin baş taraflarının bir başka benzeri Yüce Allah'ın şu buyrukları­dır: "Onların herbiri rasullerini yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu." (Sad, 38/14); "Bunların hepsi peygamberleri yalanladı da benim azabım hak oldu." (Kaf, 50/14) Bir rasulü yalanlayan bir kimse hepsini yalanlamış demektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Nuh kavmi rasulleri yalanladılar." (Şuara, 26/105); "Ad kavmi rasulleri yalanladılar." (Şuara, 26/123); "Semud kavmi rasulleri yalanladılar." (Şuara, 26/141); "Lût kavmi rasulleri yalanladılar." (Şuara, 26/160)

"Şüphesiz ki su haddini aştığı sırada sizleri gemide biz taşıdık. Onu sizin için bir ibret kılalım ve onu belleyen kulak da bellesin diye." Nuh (a.s) zamanında su haddini aşıp Allah'ın izniyle yükselerek tufan gerçekleşti­ğinde sizler onların sulblerinde olduğunuz halde mümin olan atalarınızı suyun üzerinde akıp giden gemide taşımıştık. Böylelikle boğulmaktan kur­tulmalarını ve müminlerin kurtulup kâfirlerin suda boğulmalarını ibret ve öğüt kılmak istedik. Siz de bunu Yüce Allah'ın büyük kudretine, harikula­de sanatına ve çetin intikamına delil görmeniz, işittiğini belleyen her bir kulak da bunu duyup dinledikten sonra onu kavrayıp bellemeniz için yap­tık. Buna göre Yüce Allah'ın: "Onu... kılalım ve onu bellesin" buyruğundaki zamir bilinen vakıaya aittir ki; bu da müminlerin kurtarılıp, kâfirlerin su­da boğulmalarıdır.

İbni Ebi Hatim ve İbni Cerir'in, Mekhul'den naklettikleri mürsel bir rivayete göre o şöyle demiştir: Rasulullah (s.a.)'m üzerine: "Ve onu belleyen bir kulak da bellesin diye" buyruğu nazil olunca Rasulullah (s.a.) şöyle bu­yurdu: "Ben de Rabbimden onu Ali'nin kulağı kılmasını diledim." Mekhûl dedi ki: Ali şöyle diyordu: Rasulullah (s.a.)'dan işitip de unuttuğum hiçbir şey yoktur. Bu ayetin Ali (r.a.) dolayısıyla indiğine dair Bureyde'den gelen haber ise, sahih değildir. [6]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

 Ayetlerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:

1- Kıyametin şanının, kıyamet halinin büyüklüğü, dehşetli hallerin­den korkutmak. Şüphesiz o insanların kalplerini korkularla, dehşetlerle çalacak, sema yarılacak, yer dümdüz edilecek, yıldızlar söndürülecek ve daha başka birçok hal olacaktır.

2- Kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetle­rin akıbetlerinden öğüt ve ibret almak gereği. Burada ayet-i kerimeler üç kıssayı söz konusu etmiştir: Ad kıssası, dehşetli halleriyle insanların kalp­lerini çalan kıyamet demek olan Kariayı yalanlayan Semud kavmi kıssası ile Firavun kavmi ile ondan önce geçenlerin kıssası, Lût kavmi ve Nuh (a.s)'un kavmi ve kıssası.

Semud kavmi çığlıkların dehşet sınırını aşan, aşırı şiddetli olan bir ses ile helak edildiler. Bu ise Yüce Allah'ın gazabı dolayısıyla olmuştu. Yü­ce Allah bu rüzgarı onların üzerine ard arda yedi gece ve sekiz gün gönder­mişti. Bu fırtına kesintisiz olarak, dinmeden esip durdu. Bu geceler ve gün­ler içerisinde o kavim de ölüp helak oldular. Bu halleriyle de içleri yenmiş, hiçbir şey kalmamış çürük hurma kütükleri gibi olmuşlardı.

Firavun ve askerleri denizde boğularak helak edildiler. Lût kavmi ahalisi olanlar kasabaları altüst edilip kendilerine çakıl taşı yağdıran rüz­garla helak oldular. Bu diğer kâfirlerin karşılaştıkları cezalardan daha şid­detli ve kapsamlı bir ceza idi. Çünkü onların yaptıkları hayasızlıklar da di­ğer kâfirlerin yaptıkları işlere göre daha çirkin idi. Onlar hem küfrü, hem hayasızlığı işlemişlerdi.

Nuh kavmi ise tufanda boğuldu. Allah Nuh'u ve onunla beraber iman edenleri Nuh (a.s)'un Yüce Allah'tan aldığı ilham ile yaptığı gemiye bin­mekle kurtarmış oldu. Böylelikle Yüce Allah bunu bu ümmete bir hatırlat­ma ve bir öğüt kılmak istedi ve Allah'tan gelen şeyleri belleyen her bir ku­lağın da bunu iyice dinleyip bellemesini diledi. [7]

 

Kıyametin Bazı Dehşetli Halleri:

 

13- Artık Sur'a tek bir üfürüş üfü-rüldüğünde

 14- Yer ve dağlar kaldırılıp, birbir- lerine bir defa çarpılarak toz olduk-

 larında

 15- İşte o günde olan olmuştur.

 16-Gök yarümış ve ° ^nde °gevşemış olacaktır.

 17~ Melekler de onun çevresinde olacak(lar). O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin Arşını yüklenir.

18- O gün hiçbir şeyiniz kalmaksı­zın arz olunursunuz.

 

Kelime ve İbareler:

 

"Artık Sûr'a tek bir üfürüş üfürüldüğünde" ayetinde kastedilen, ale­min harap olacağı birinci üfürüştür. Sûr denilen şey de boru demektir.

"Yer ve dağlar" yerlerinden "kaldırılıp, birbirlerine bir defa çarpılarak" birbirlerine vurularak "toz olduklarında" hiçbir tümseği olmayan dümdüz bir yer ve tek bir kütle haline gelecekleri "işte o günde olan olmuştur." Yani o vakit kıyamet kopmuş olacaktır. Ayetteki "vakıa" gelen musibet anlamın­dadır.

"Gök yarılmış" çatlamış, darmadağın olmuş "ve o günde, o gevşemiş ola­caktır. " Parçaları birbirini tutmayan gevşek, güçsüz ve düzensiz olacaktır.

"Melek" melekler demek olup, bununla melek cinsi kastedilmiştir, "de onun çevresinde" göğün çevre ve bucaklarında "olacak(lar).O günde üstle­rinde" yani semanın köşe bucaklarında bulunan meleklerin üstlerinde "bu­lunan sekiz" melek "Rabbinin Arşını yüklenirler."

"Hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın" gizleyip sakladığınız her bir şey açı­ğa çıkarak hesaba "arz olunursunuz." [8]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Yüce Allah kıyametin dehşetli hallerini ileri boyutlarda açıklayıp kı­yameti yalanlayanların akıbetini anlatmak ve kıyametin durumunun büyüklüğüne, gerçekleşmesinin imkânına da dikkat çekmek üzere üç kıssayı söz konusu ettikten sonra, kıyamet hallerini ve dehşetlerini etraflı bir şe­kilde açıklamaya geçmekte ve ilk olarak kıyametin öncesindeki hadiseleri dile getirmektedir. [9]

 

Açıklaması:

 

"Artık Sur'a tek bir üfürüş üfürüldüğünde" yani İsrafil kâinatın harap olmasıyla sonuçlanacak ilk nefhayı üfürdüğünde... Bu ayetle kıyametin dehşetli hallerine dair haber verilmektedir.

"Yer ve dağlar kaldırılıp birbirlerine bir defa çarpılarak toz oldukla­rında" ilâhi kudret ile yerlerinden kaldırılıp biri diğerine bir defa vurula­rak tek bir kütle haline geldiklerinde ve hepsi darmadağın bir kum yığını olup, bilinen şekillerinden farklı bir şekle bürünerek dağıldıklarında de­mektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O gün yer başka bir yer­le değiştirilecektir. Gökler de..." (İbrahim, 14/48)

"İşte o günde olan olmuştur." Kıyamet kopmuş, inen hüküm inip ger­çekleşmiş olacaktır.

"Gök yarılmış ve o günde o gevşemiş olacaktır." Yani gök parçalanacak­tır. O gün gök zayıf, gevşek, birbirini tutmayan bir hale gelecektir. Oysa bundan önce güçlü ve yapısı sapasağlamdı.

"Melek(ler) de onun çevresinde olacak(lar). O günde üstlerinde bulunan sekiz (melek) Rabbinin Arşını yüklenir." Yani melekler aziz ve celil olan Al­lah'ın kendilerine vereceği emri uygulamak üzere semanın köşe bucakla­rında hazırlıklı bulunacaklardır. Göğün köşe bucaklarında bulunan melek­lerin başları üzerinde de Rabbinin Arşını sekiz melek taşıyacaktır. Sekiz saf melek diye de açıklanmıştır. Bunların da sayısını Allah'tan başka kim­se bilmez. Arş mahlukâtın en büyüğüdür. Arşın taşınması bir mecazdır. Çünkü ilâhın taşınmasına imkân yoktur. O halde tevil edilmesi kaçınıl­mazdır. Bu da Yüce Allah'ın onlara kendi bildikleri bir şekilde belli bir ru­muz kullanarak hitap etmesi şeklinde bir hitap olduğudur. Bu da Beytin (Kabe'nin) bina edilmesi, kulların üzerinde Hafaza meleklerinin bulunması gibidir. Çünkü Beytin bina edilmesinden kasıt, orada kalmak değildir. Ha­faza melekleri de -diğer meleklerin- unutma ihtimalinden dolayı görevlen­dirilmemişlerdir.

"O günde hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın arz olunursunuz." Yani o günde kullar hesaplan görülmek üzere Allah'a arz olunacaklardır. Ne şa­hıslarınız, ne sözleriniz, ne fiilleriniz, ne işlerinizin hiçbiri -ne olursa olsun-Allah'a gizli kalmayacaktır. O gizli olanı da ondan daha da gizlisini de bilir. O açığa vurulanları, gizlilikleri ve kalpleri bilir. Sizler kendisine hiçbir şe­yin gizli, saklı kalmadığı kimseye arz olunacaksınız. Böylelikle müminlerin sevinci kemale ersin, günahkârlar da daha büyük çapta azarlanmış olsun.

Arz hesaba çekilmek ve sorgulanmaktan ibarettir. Burada askerlerin durumlarını öğrenmek için onların sultana arzedilmelerine benzetme ya­pılmıştır. Şanı Yüce Allah'ın böyle bir tabloyu tespit etmesi onun taht üze­rine oturmasından dolayı değildir.

Bu buyruklarda ağır bir tehdit ve kesin bir azar ile zorlu bir hesabın oldukça önemli ve tehlikeli olduğu haber verilmektedir.

İbni Ebi'd-Dünya'nm rivayetine göre Sabit b. Haccac şöyle demiştir: Ömer b. Hattab (r.a.) dedi ki: "Hesaba çekilmezden önce kendinizi hesaba çekiniz. (Amelleriniz) tartıya arzedilmeden önce kendinizi tartınız. Çünkü bugün kendinizi hesaba çekmeniz sizin için yarınki hesabı daha bir kolay­laştırır. O en büyük arz olunma günü için de (güzel amellerle) süsleniniz: "O günde -hiçbir şeyiniz gizli kalmaksızın- arzolunursunuz."

İmam Ahmed, Tirmizi ve İbni Mace'nin rivayetine göre Ebu Musa Eş'arî dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "İnsanlar kıyamet gününde üç defa arzolunacaklardır. İki arzda tartışma yapılacak, mazeretler ileri sürü­lecektir. Üçüncüsünde ise; işte o vakit amel defterleri uçuşarak sahiplerinin ellerine ulaşacaktır. Kimisi onu sağ eliyle, kimisi sol eliyle alacaktır." Ancak Tirmizi bunu Ebû Hureyre'den diye rivayet etmiş, İbni Cerir de bunu Ab­dullah b. Mesud'dan diye rivayet etmiştir. [10]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetler aşağıdaki hususlara delildir:

1-  İsrafil'in Sûr'a üflemesi kıyametten önce meydana gelecek olaylar­dandır. Birinci üfürüş kastedilmektedir. İbni Abbas dedi ki: Bu, kıyametin kopması için birinci üfürüştür ve ölmedik kimse kalmayacaktır.

2- Kıyametin dehşetli ve korkunç hallerinden birisi de yerin ve dağla­rın aynı şekilde kırık ve dökük bir hal almasıdır. Bu ya doğrudan Yüce Al­lah'ın dolaysız kudreti ile olacaktır, yahutta kıyamet sarsıntısı ile meydana gelecektir ya da dağları ve yeri kaldıracak kadar şiddetli esen bir rüzgar ile yahutta meleklerden birisinin aracılığı ile gerçekleşecektir.

3- Sûr'a ilk defa üfürülüp yerin ve dağların dağılmasından sonra kıya­met kopacak, gök yarılıp çatlayacak, birbirini tutmayan, güçsüz ve gevşek bir yapıya dönüşecek, daha önce sapasağlam ve güçlü iken artık ortadan kaldırılıp, değişip harap olacakları böylelikle gösterilmiş olacaktır.

4- Yer çatlayacağında melekler göğün köşe bucaklarında bulunacak­lardır. Oysa bundan önce gök onların mekânı idi. Gök çatlayınca onlar köşe bucaklarında, cehennemlikler hakkında onları cehenneme sürmek için, cennetliklere de selam vermek ve onlara ikramda bulunmak üzere kendile­rine verilecek emirleri beklerler.

5- Bu melekler üzerinde sekiz melek yahutta sekiz saf melek bulunaçaktır. Bunların da sayısını Allah'tan başkası bilmez. Bu da Yüce Allah'ın: "Şu Arşı yüklenenler ve etrafında bulunanlar" (Mu'min, 40/7) buyruğu ile: "Melekleri de arşın etrafını kuşatmış görürsün." (Zümer, 39/75) buyruğun­da kastedilen Arş'ı taşıyacak olanlardır. Salebinin naklettiğine göre Pey­gamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bugün Arş'ın taşıyıcıları dört (melek)dir. Kıyamet gününde Yüce Allah onları başka dört melek ile daha destekleye­cek ve sekiz melek olacaklardır." Bunu Maverdi, Ebu Hureyre'den diye nak-letmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Bugün Arş'ı dört melek taşımaktadır. Kıyamet gününde ise sekiz olacaklardır."

6- Dehşetli kıyamet gününde kullar hesaba çekilmek ve amellerinin karşılıklarını görmek üzere Allah'a arz olunacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Saf halinde Rabbine arz edilecekler." (Kehf, 18/48) Bu daha önce bilmediği bir hususu bilsin diye yapılacak bir arz değildir, ak­sine bunun anlamı hesaba çekilmek ve karşılıklarını görmek üzere amelle­rini onlara bir bir söyletip kabul ettirmektir. Yoksa onların yaptıklarından hiçbir şey Allah için gizli değildir. O bütün amelleri bilir. Arşın taşınması, amellerin arzedilmesi hiçbir şekilde tecsim ve yaratılmışlara teşbih anlamı­nı taşımaz. Bu tasvir, rumuz yoluyla anlatmak ve konuyu zihinlerin daha kolay anlamalarını sağlamak için başvurulmuş bir anlatım yoludur. [11]

 

Hesaptan Sonra Kurtuluşa Eren İyi Kimselerin Durumu:

 

19- Kitabı sağından verilmiş olana gelince, der ki: "İşte alın, okuyun  kitabımı."

20- "Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum."

21-Artık o mutlu bir hayat içindedir: 

22- Yüksek bir cennette,

24- Geçmiş günlerde peşinen işle­dikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin, için.

 

Belagat:

 

"Kitabı sağından verilmiş olana gelince der ki: İşte alın, okuyun kitabı­mı..." buyruğu daha sonra gelecek olan: "Kitabı sol tarafından verilen kim­seye gelince..." (25. ayet) buyruğuna mukabildir. [12]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Kitabı sağından verilmiş olana gelince..." Bu ayetle kulların Allah'a arzedilmeleri ile ilgili tafsilata geçilmektedir. Bu kimse övünerek "der ki: İşte alın, okuyun kitabımı. Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı" onu göreceğimi "biliyordum." Kesinlikle inanıyordum.

"Yüksek" mekânı ve mertebeleri üstün "bir cennette."

"Devşirilecek meyveleri" toplanacak mahsulleri "yakındır." Ayakta du­ran da, oturan da, yatan da elini uzatıp alabilir. Dünyada "geçmiş günlerde işledikleriniz sebebiyle afiyetle yiyin için." Yani onlara afiyetle yiyin için, denilecektir. [13]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Bütün kulların işlediklerinden hiçbir şey gizli kalmaksızın hesaba çe­kilmek ve amellerinin karşılıklarının görülmesi için Allah'a arz olunacak­ları bildirildikten sonra, amel defterlerinin sunulup bunların sahiplerine verilmesi ile ilgili açıklamaya geçilmektedir. Önce ashabu'l-yemin (amel defterleri sağlarından verilecek olanlar)dan, sonra da ashabu'ş-şimal (amel defterleri sol ellerinden verilecek olanlar)dan söz edilmektedir. [14]

 

Açıklaması:

 

Yüce Allah kıyamet gününde amel defteri sağından verilecek olanların mutluluklarını ve bu sebeple sevineceklerini belirterek şöyle buyurmaktadır:

"Kitabı sağından verilmiş olana gelince, der ki: İşte alın okuyun kitabı­mı!" Hafaza meleklerinin amellerini yazdığı kitabı sağ tarafından verilen kimse oldukça sevineceğinden ötürü karşılaşacağı herkese şöyle der: Bu ki­tabı alın da içindekileri okuyun. Çünkü o mahşer ehlindekilerin sıkıntılı ve korku içerisindeki halini yaşadıktan sonra kurtulanlardan olduğunu öğ­renmiş olacaktır.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Ben zaten hesabıma gerçekten kavuşacağımı biliyordum." Hesabım ile karşılaşacağıma ve Yüce Allah'ın günahlarım sebebiyle beni sorgulayacağı­na dair ağırlıklı bir kanaatim vardı. Fakat Yüce Allah lütfuyla beni affetti ve günahlarım sebebiyle beni sorgulamadı.

Müfessirlerin çoğunluğuna göre anlam şöyledir: Ben dünyada iken ahirette hesaba çekileceğimi ve bugünün kaçınılmaz olarak gerçekleşeceği­ni biliyor ve buna kesinlikle inanıyordum. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Onlar gerçekten Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle bilirler." (Bakara, 2/46)[15]

Dahhak dedi ki: Kur'an-ı Kerim'de müminin zannetmesi olarak geçen her bir buyruk yakîn (kesin bilgi) ifade eder, kâfir hakkında kullanılmışsa şüphe anlamındadır. Mücahid dedi ki: Ahirete dair zan yakîn, dünyaya da­ir zan ise şek (şüphe ve tereddüt) ifade eder.

Zemahşeri dedi ki: Burada zannm ilim (yakîn) anlamında kullanılma­sının sebebi, zann-ı galibin de adetler ve ahkâm ile ilgili hususlarda ilmin yerini tutmasından dolayıdır. Meselâ, ben bu işin şöyle şöyle olduğunu ya-kîne benzer bir zan ile zannediyorum, denilir.

Ayetin birinci anlamını sahihte sabit olan ve İbn Ömer'den nakledilen şu hadis desteklemektedir. Buna göre ona "necvâ: gizlice konuşma (fısıl-daşma)"ya dair soru sorulunca şöyle dedi: Rasulullah (s.a.)'ı şöyle buyurur­ken dinledim: "Kıyamet gününde Allah kulunu yaklaştırır ve ona bütün gü­nahlarını tek tek söyletir. Kul nihayet artık helak olacağı kanaatine sahip olunca, Yüce Allah da ona şöyle buyuracak: Dünyada iken ben bu günahla­rını gizledim, bugün de sana onları bağışlıyorum. Sonra da ona hasenatına dair kitabı sağ tarafından verilir. Kâfir ve münafığa gelince şahitler (hakla­rında) şöyle diyeceklerdir:" "İşte Rablerine karşı yalan söyleyenler bunlar­dır. Haberiniz olsun ki Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir." (Hud, 11/18)

Daha sonra Yüce Allah iyi ve takvalı müminin akıbetini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

"Artık o mutlu bir hayat içindedir. Yüksek bir cennette; devşirilecek meyveleri yakındır." O yaşayışını olumsuz etkileyecek bütün etkenlerden uzak, hoşa giden ve hoşnut olunan bir hayatı; mekânı itibariyle yüksek, değeri üstün mevki ve konumlan yüce, meskenleri pek hoş, sevinci sürekli bir cennette yaşayacaktır. Bu cennet bahçelerinin meyvelerinin toplanması için uzağa gitmeye gerek yoktur. Ayakta olan da, oturan da, yatan da onla­rı eliyle alabilir.

Taberani'nin rivayetine göre Selman-ı Farisi dedi ki: Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Hiçbir kimse şu izin belgesi olmadan cennete girmeyecektir: Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla! Bu Allah'tan filan oğlu filan için yazıl­mış bir belgedir. Onu üstün ve devşirilecek meyveleri yakın olan bir cennete alınız." Aynı hadisi Ziya el-Makdısi şu lafızla rivayet etmiştir: "Mümin kimseye sırat üzerinden geçiş izin belgesi verilecektir: Rahman ve rahim Al­lah'ın adıyla. Bu aziz ve hakim olan Allah'tan filana verilen bir belgedir. Onu devşirilecek meyveleri yakın yüksek bir cennete alınız."

"Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebiyle afiyetle yiyin, için." Onlara şöyle denilecektir: Ey takva sahibi iyi kimseler, cennetin hoş yiye­ceklerinden, meyvelerinden afiyetle yiyiniz, oradaki içeceklerden afiyetle içiniz. Bundan dolayı sizin için herhangi bir sıkıntı yoktur. Bu da dünya hayatında yaptıklarınıza bir karşılık ve işlediğiniz salih ameller sebebiyle bir mükâfattır.

Bu mükâfat Yüce Allah'ın onlara bir lütfü, nimeti ve ihsanıdır. Çünkü sahih bir hadiste sabit olduğuna göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Amel ediniz, aşırıya gitmeyiniz. Kendinizi usandıracak kadar yorulmayı­nız. Şunu bilin ki; hiçbir kimseyi kendi ameli cennete sokamaz." Sen de mi ey Allah'ın Rasulü, diye sordular. Şöyle buyurdu: "Ben de; Allah'ın beni kendi katından bir rahmete ve bir lütfa daldırması hali müstesna." [16]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:

1- Kitabın sağdan verilmesi kurtuluşun bir delilidir. Kurtuluşa eren mümin İslam'a güveni ve kurtulmasına duyacağı sevinç ile yakınlarından karşılaşacağı kimselere haydi gelin, alın, şu kitabımı okuyun. Ben Yüce Al­lah'ın günahlarımla beni sorgulayıp azaplandıracağını zannetmiştim. Fa­kat o lütfuyla beni affetti ve günahlarımdan sorgulamadı, diyecek.

İbni Abbas ve başkaları da: "Zannediyordum (mealde: biliyordum)" buyruğunun ben ahirette kesin olarak hesabım ile karşılaşacağıma inanı­yor ve bunu biliyordum. Ben ölümden sonra dirilişi inkâr etmiyordum demektir, diye açıklamışlardır. Yani o ancak hesap gününden korktuğu için kurtuluşa ermiştir. Çünkü Allah'ın kendisini hesaba çekeceğini kesinlikle biliyor, inanıyor, bu sebeple ahiret için amelde bulunuyordu.

Salebi'nin naklettiğine göre İbni Abbas dedi ki: Bu ümmetten kitabı sağ tarafından verilecek ilk kişi Ömer b. Hattab olacaktır. O sırada onun güneş parıltısı gibi bir ışığı olacaktır. Peygamber efendimize: Peki Ebu Be­kir nerde kaldı diye sorulunca, o: "Onu hiç sormayın, onu melekler alıp cennete götürmüş olacaklar bile." diye buyurdu.

2- Kurtuluşa eren kimse hoşlanacağı ve memnun kalacağı bir yaşantı içerisinde olacaktır. Yani o hayatından memnun kalacaktır. Bunu yüksek bir cennette yani değeri insanların nazarında pek büyük olan bir cennette yaşayacaktır. Bu cennetin mahsullerini devşirmek için uzağa gidilmez, ayakta olan da, oturan da, yatan da onu eliyle alabilir.

Sahih'te nakledildiğine göre Peygamber (s.a.) cennetliklerin ebediyyen ölmemek üzere yaşayacaklarını, asla hastalanmayacak bir şekilde sıhhatte olacaklarını, ebediyyen herhangi bir sıkıntı görmeksizin nimetler içerisin­de bulunacaklarını, ebediyyen yaşlanmamak üzere genç kalacaklarını be­lirtmiştir.

3- Kurtulanlara Rableri tarafından ya da cennetin bekçileri olan me­lekler aracılığıyla: Cennette afiyetle yiyin için. İşlemiş olduğunuz salih ameller sebebiyle afiyetle yiyip içmenizi hiçbir şey olumsuz olarak etkile­meyecektir, denilecektir.

Bundan sonra gelecek ayetler bütün bedbahtları kapsadığı gibi bu ayetler de bütün bahtiyar kimseleri kapsar. [17]

 

Kıyamet Gününde Bedbaht Kimselerin Durumu:

 

25-  Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince, o da der ki: Keşke kitabım verilmeseydi

26- "Ve keşke hesabımın ne olduğu­nu bilmeseydim."

27- "Keşke bu bitmiş olsa idi"

28- "Malımın bana faydası olmadı."

29- Saltanatım da beni bırakıp gitti, 

30-Yakalayın onu; ellerini de boynuna bağlayın onun.

31-Sonra cehenneme ulaştırın onu. 

32- Sonra onu yetmiş arşın uzunlunda bir zincire vurun.

34 yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi-

35- Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur.

36-  Gıslinden başka hiçbir yiyeceği de yok.

37-  Onu da ancak hata işleyenler yer.

 

Belagat:

 

"Yakalayın onu, ellerini de boynuna bağlayın onun, sonra cehenneme ulaştırın onu, sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun." buy­ruklarında telaffuzda, okuyuşta ayet sonları arasında bir uyum (tevafuk) bulunmaktadır. Daha önceden de belirtildiği gibi bedi' ilminde buna mu­rassa' seci' adı verilir. [18]

 

Kelime ve İbareler

 

"Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince, o da" amelinin çirkinli­ğini, akıbetinin kötülüğünü göreceğinden "der ki: Keşke bu bitmiş olsaydı" işimi, hayatımı kesip bitiren dünyadaki ölüm ile iş bitmiş olsaydı da ondan sonra diriltilmemiş olsaydım.

"Saltanatım" dünyada iken delil diye ileri sürdüklerim yahutta insan­lar üzerindeki saltanatım ve mülküm demektir.

"Yakalayın onu" buyruğu cehennem bekçilerine bir hitaptır. "Ellerini de boynuna bağlayın onun." Esir ya da bir suçu işlemekle itham olunanın bağlandığı şekilde bukağılara ve zincirlere vurun.

"Sonra cahim (cehennem)e" yakıcı ateş demektir, "ulaştırın onu." onu cehenneme götürün. Orayı boylasın ve cehennem ateşiyle yansın.

"Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun." Cehenneme soktuktan sonra orada hareket edemesin diye onu bu zincirlerle sarın. Bu­rada "ayetin nazmında" cehennem ve zincir anlamındaki lafızların öne alınması tahsise delâleti ve onun göreceği çeşitli azap türlerini zikretmeye verilen önem dolayısıyladır. "Sümme: sonra" lafzı da aralarında şiddet farklılığı bulunduğundan dolayı zikredilmiştir.

"Çünkü o azametli Allah'a iman etmezdi." buyruğu ise mübalağalı bir anlatım için yeni bir cümle gibi azabın gerekçesini anlatmaktadır. "Aza­metli" sıfatının söz konusu edilmesi ise azametin yalnız O'nun hakkı oldu­ğunu anlatmak içindir. Bu sebeple O'na iman etmek gerekir.

"Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi." Malından bir şeyler vermek şöyle dursun onu yedirme teşvikinde dahi bulunmazdı.

"Artık bugün burada onun hiçbir yakın dost" onu himaye edecek şef­katli bir yakını yahut faydasını göreceği bir arkadaşı "yoktur."

"Gıslin" cehennemliklerin irinleri ve onlardan akan irin ya da kan de­mektir.

"Onu da ancak hata işleyenler" günahkârlar, hata sahibi kimseler "yer." Bu da kasten günah işlemek için kullanılır. Yoksa doğru olanın zıttı olan hata anlamında değildir. [19]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Mutlu kimselerin yaşantıları ve cennette yerleşmeleri açıklandıktan sonra Yüce Allah karşılaştırmak ve ibret almak için ahirette kâfirlerin halle­rini, onların cehennemde görecekleri çeşitli azapları da açıklamaktadır. Bu­nunla birlikte bu azapların sebebi de bildirilmiştir, bu onların Yüce Allah'a iman etmeyişleri, çaresiz yoksullara yardımcı olmaktan yüz çevirmeleridir. [20]

 

Açıklaması:

 

"Kitabı sol tarafından verilen kimseye gelince, o da der ki: Keşke kita­bım verilmeseydi!" Yani kitabı sol tarafından ya da arkasından verilecek olan bedbaht kişi üzüntü, keder acı ve pişmanlık ile -günahlarını ve çirkin amellerini göreceğinden- keşke bana kitabım verilmeseydi, diyecektir. İşte bu bedenî azaptan önce manevi azabın söz konusu olacağına delildir.

"Ve keşke hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, keşke bu bitmiş olsay­dı. " Yani keşke hesaba çekilerek hesabıma dair bir şey bilmemiş olsaydım. Çünkü hepsi benim aleyhime vebaldir. Keşke dünyadaki ölümüm hayatı sona erdiren, kesip bitiren bir iş olsaydı da ondan sonra diriltilmemiş ol­saydım. Böylelikle o ölümün devam etmesini ve dirilişin gerçekleşmemesi­ni temenni edecek, buna sebep ise amellerinin kötülüğünü ve uğrayacağı azabı görecektir. Katade dedi ki: Dünyada iken ölümden daha çok hiçbir şeyden nefret etmediği halde ölümü temenni edecektir. Bu ayetin bir ben­zeri de: "Kâfir: Ah keşke ben de toprak olsaydım, diyecek." (Nebe, 78/40) buyruğudur.

"Malımın bana faydası olmadı, saltanatım da beni bırakıp gitti." Malı­mın bana hiçbir faydası olmadı. Allah'ın azabını kısmen dahi olsa benden uzaklaştırmadı. İleri süreceğim bir delilim kalmadı. Makamım, mevkim, mülküm hep gitti. Bunlar da benden azabı uzaklaştıramadı. Aksine bütün iş bana kaldı. Kimse bana yardımcı olamıyor, beni himaye edemiyor. Ebu Hayyan dedi ki: Tercih edilen İbni Abbas'ın görüşüne göre burada söz ko­nusu edilen "saltanaf'tan maksadın, dünyada iken delil diye ileri sürdüğü şeyler olduğudur. Çünkü kitaplarını sol taraflarından almak hükümdarla­ra, sultanlara has bir şey olmayacaktır. Aksine bu bütün bedbaht kimseler hakkında geneldir.[21] O vakitte Yüce Allah onun varacağı yeri ve işinin akı­betini açıklayarak şöyle buyuracaktır:

"Yakalayın onu, ellerini de boynuna bağlayın onun. Sonra cehenneme ulaştırın onu, sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun." Yani Yüce Allah şöyle buyurarak zebanilere emir verecektir: Bunu zincirlere, bukağılara bağlanmış olarak yakalayın. Elleri zincirle boynuna bağlansın. Sonra onu oranın sıcağını tatsın diye cehenneme götürün, sonra da hare­ket edemesin, diye bütün vücudunu sarıp sarmalayacak yetmiş arşın uzun­luğunda bir zincire vurun.

Daha sonra Yüce Allah bu şiddetli tehdit ve azabının sebebini şu buy-ruklanyla açıklamaktadır:

"Çünkü o azametli Allah'a iman etmezdi. Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi." Yani o kâfir ve inkarcı birisi idi. Azamet ve saltanatın sahibi Al­lah'a iman etmezdi. Fakirlere, çaresiz yoksullara yemek yedirmeye -muh­taçlara, kendisi karşılıksız olarak malını vermesi şöyle dursun- teşvik dahi etmezdi. Yani o tevhid, ibadet ve şirk koşmamak gibi Allah'ın haklarını da yerine getirmez, iyilikte bulunmak, iyilik ve takva üzere yardımlaşmak gi­bi kulların haklarını da yerine getirmezdi. Fiilen yemek yedirmekten bah-sedilmeyip teşvikin sözkonusu edilmesi durumunun kötülüğünü anlatmak içindir. Teşviki terkedenin, fiili terkeden gibi olduğunu da ifade eder. Ayet-i

kerimede kâfirlerin dinin fer'î hükümleriyle muhatap olduklarına dair de­lâlet de vardır.

Böyle bir kimse için azap kaçınılmazdır ve onun yakasını bırakmaya­caktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Artık bugün burada onun hiçbir yakın dostu yoktur." Kıyamet günün­de ona fayda sağlayacak bir yakını, şefaatçi olacak bir dostu, Allah'ın aza­bından kurtaracak kimsesi olmayacaktır. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: "Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edi­lir bir şefaatçisi olacaktır." (Mümin, 40/18) Yüce Allah'ın "burada" buyruğu da onların azap görecekleri mekâna bir işarettir.

Böyle birisinin yiyeceğini de Yüce Allah şöylece anlatmaktadır:

"Gıslinden başka bir yiyeceği de yok. Onu da ancak hata işleyenler yer." Böylesinin cehennemliklerin vücutlarından akacak kan ve irinden başka yiyecek bir şeyleri olmayacaktır. Bunu da ancak günah işleyen kimseler yi­yecektir. Katade gıslin hakkında o cehennemliklerin en kötü yiyeceğidir, demiştir. [22]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları işaret etmektedir:

1- Mümin bir kimsenin amel defteri ile sevinerek övüneceği gibi, bed­baht kâfir kişi de ölümü temenni edecek, ölümden sonra dirilişten hoşlan­mayacak, bir daha hayata dönmeyi kabullenemiyecektir.. Kaffâl dedi ki: O utanılacak hallerinin ve kötü akıbetinin ölümden daha ağır ve daha kötü olduğunu görüp utanacağı vakit, ölümü temenni edecektir.

2- Yüce Allah öncelikle mutlu ve bahtiyarların sevincini söz konusu ettikten sonra hoş yaşayışlarını, afiyetle yiyip içeceklerini söz konusu etti. Burada da bedbahtların gam ve kederlerini söz konusu ederek zincirlerle, bukağılarla cehennem ateşine atılacaklarında durumlarını ve onların gıs­linden yiyeceklerini, cahime (en büyük ateş) atılacaklarını, bu gibi kimsele­rin -meleğin arşını ile- yetmiş arşın uzunluğunda zincirlere bağlanacağını belirtmektedir.

3- Bahtiyar müminlerin cenneti elde etmelerine sebep, dünyadaki imanları ve salih amelleridir. Bedbaht kimselere yapılacak azabın ve ağır tehditlerin sebebi ise azametli Allah'a iman etmeyip,  malı yoksullara ver­mekten uzak durmaktır.

4--"Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi" ayeti kâfirlerin namazı ve ze­kâtı terketmeleri dolayısıyla cezalandırılacaklarına delildir. İşte usul alimi çoğunluğunun kâfirler de şeriatın fer'î hükümleriyle muhataptırlar, deme-lerindeki maksatları budur. Ebu'd-Derda'dan nakledildiğine göre o, yoksul­lar için yemeğin suyunu artırsın diye hanımını teşvik eder ve şöyle derdi:

İman ile zincirin yansından kurtulabüdik. Geri kalan yarısından da kur­tulmayalım mı?

5- Bedbaht kimseler için ahirette hiçbir dost yahut azaplarını uzaklaş­tıracak ve kötü hallerine üzülecek yakınları olmayacaktır. Çünkü yakınları ondan uzaklaşıp kaçacaklardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ve gerçek hiçbir dost dostunu sormayacak." (Mearic, 70/10); "Zalimlerin ne candan bir dostu, ne de şefaati kabul edilir bir şefaatçisi olacaktır." (Mü­min, 40/18)

6- Günah işleyen cehennemliklerin yiyecekleri gıslindir. Bu da cehen­nemliklerin yaralarından ve herbir yerlerinden akacak olan irindir. Katade dedi ki: O en kötü ve en korkunç bir yiyecektir. Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Onlar için dari'den başka bir yiyecek yoktur." (Gaşiye, 88/6)   Dari' ise oldukça acı ve iğrenç, diken gibi cehennemdeki bir şeyin adıdır. [23]

 

Kur'anın Azameti Ve Onun Vahiy İle İndiğinin İspatı:

 

38-  Hayır, yemin ederim ki gördü­ğünüz şeylere

39- Görmediğiniz şeylere de;

40- Muhakkak ki o şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür.

41-  O bir şair sözü de değildir. Ne kadar az inanırsınız.

42-  Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız.

43-  O, alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

44-  Eğer bazı sözleri uydurup bize isnadetseydi'

45- biz onu elbette kudretimizle alı-

 46. Sonra da kalbinin damarını el­bette koparırdık.

47- O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı.

48- Doğrusu o, takva sahipleri için bir öğüttür. Aranızda yalanlayanlar oldu­ğunu da elbette biliriz biz.

50- Ve şüphesiz ki o, kâfirler için bir hasrettir.

51- Ve muhakkak ki o kesin bilginin gerçeğidir.

52- O halde büyük Rabbini, adı ile teşbih et.

 

Belagat:

 

"gördüğünüz şeylere," ile "görmediğiniz şeylere" ifadeleri arasında te­zat vardır. [24]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Hayır! Yemin ederim" Yemin etmeye gerek yoktur. Çünkü durum apa­çıktır ve onun gerçekliğini anlatmak için yemine ihtiyaç yoktur. Ya da bu­nunla yemin edilmek istenmiştir. Bu durumda yemin yapılmıştır ve başta­ki "lâ: Hayır" lafzı zaiddir.

"Gördüğünüz" görülen ve yaratılmış "şeylere, görmediğiniz şeylere de" sizin için gayb olanlara da. Bununla hem görülen, hem gayb olan şeylerle yemin edilmiş olmaktadır. Bu da yaratıcıyı da, yaratılmışların tümünü de kapsayan bir yemindir.

"Muhakkak o" Kur'an "şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür." Cebrail'in ya da Muhammed'in (ikisine de selâm olsun) sözüdür. O elçinin Allah nez-dindeki değeri pek büyüktür. Bu sözü Yüce Allah'tan tebliğ etmektedir. Çünkü elçi (rasul) kendiliğinden bir şey söylemez. Burada maksat, çoğun­luğun görüşüne göre Peygamber (s.a.)'dir. Ancak Tekvir suresinde kastedi­len ise çoğunluğun görüşüne göre Cebrail (a.s)'dir.

"O" iddia ettikleri gibi "bir şair sözü de değildir." Çünkü Rasulullah (s.a.) şair değildir.

Yine iddia ettikleri gibi "bir kâhin sözü de değildir." Kahin gaybı bildi­ği iddiasında bulunan kimsedir.

"Ne kadar az inanırsınız." Sizin .doğrulamanız pek azdır. Burdaki az­lık da zahiri anlamıyladır. Zemahşeri ise buradaki azlığı yokluğa ve nefyet­meye yorumlamıştır. Yani kesinlikle iman etmiyorsunuz. Ebu'l Hayyan'na göre burada "az" ile Zemahşeri'nin iddia ettiği gibi katıksız nefy kastedil-memektedir. Çünkü nasb halinde böyle bir anlam söz konusu değildir. Bu ancak ref halinde söz konusudur.

"Ne kadar az düşünüp, ibret alırsınız." Onlar Peygamber (s.a.)'in getir­diği hayır, akrabalık bağını gözetmek, iffet gibi hususların çok az bir kısmı­na inanmışlar ve onları öğüt olarak kabul etmişlerdi. Fakat bunların ken­dilerine bir faydası olmamıştı.

"Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi biz onu elbette kudreti­mizle ahverirdik." Kuvvet ve kudretle ona ceza verirdik.

"O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamaz­dı." Yani kimse (onu) öldürmeyi engelleyemez, peygamberi savunamazdı.

"Doğrusu o takva sahipleri için bir öğüttür." Çünkü ondan yararlanan­lar onlardır.

"Aranızda" ey insanlar Kur'an'ı "yalanlayanlar olduğunu da" kimini­zin tasdik ettiğini de "elbette biliriz biz."

"Ve şüphesiz ki o kâfirler için bir hasrettir." Muhakkak Kur'an-ı Kerim kendisini tasdik eden müminlerin mükâfat gördüğünü, onu yalanlayanların da cezalandırıldığını göreceklerinde hasret duymalarına sebep olacaktır.

"Ve muhakkak ki o kesin bilginin gerçeğidir." Muhakkak Kur'an-ı Ke­rim kendisinde şüphe olmayan kesin bir gerçektir.

"O halde; büyük Rabbini adı ile teşbih et!" Yüce Allah'ı O'nun büyük ismini anarak kendisine yalan uydurulmasına razı olmaktan tenzih et ve sana vahiy indirdiğinden ötürü Ona şükret. [25]

 

Nüzul Sebebi

 

"Hayır, yemin ederim ki..." ayetiyle (38. ayet) ilgili olarak Mukatil dedi ki: Bunun sebebi Velid b. Muğire'nin, Muhammed bir sihirbazdır. Ebu Ce-hil'in, bir şairdir. Ukbe'nin, bir kâhindir demeleridir. Yüce Allah da: "Hayır, yemin ederim ki..." (38-40. ayetler) buyruklarını indirdi. [26]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Kıyametin gerçekleşmesinin mümkün olduğu haber verilip, kıyamet gününde mutlu ve bedbahtların durumları açıklandıktan sonra Kur'an-ı Kerim'in azameti ve onun Allah'ın Rasulü Muhammed (s.a.)'in kalbine in­dirdiği kelâmının ispatını belirten buyruklarla sure sona ermektedir. [27]

 

Açıklaması

 

"Hayır, yemin ederim ki gördüğünüz şeylere, görmediğiniz şeylere de. Muhakkak ki o şerefli bir elçinin okuduğu sözüdür." Yani ben isim ve sıfatla­rımda kemalime delil olan gördüğünüz yaratıklara ve sizin için gayb olan hususlara yemin ederim ki... Yahutta gördüklerinizle, görmediklerinizle herbir şeye yemin ederim ki; Kur'an Allah'ın kelâmı, vahyi, kulu ve risaleti tebliğ ile emaneti yerine ulaştırmak için seçtiği rasulüne indirdiği kitabıdır. Şüphesiz o çok şerefli bir rasulün okuduğu, çok şerefli bir rasulün tebliğ et­tiği bir sözdür. Risalet yoluyla Allah'tan alınıp insanlara ulaştırılmaktadır.

Kur'an'ın elçiye izafe edilmesi, onun tarafından tebliğ edilmesi anla­mındadır. Çünkü elçinin bir özelliği kendisini elçi olarak gönderen adına bildirimde bulunmaktır. "Rasul: elçi" söz konusu edilerek, bu Kur'an'ın onun kendiliğinden uydurduğu bir söz olmadığına işarette bulunulmuştur. O elçilik (risalet) yoluyla Allah'tan alınıp bildirilen Allah'ın sözüdür. Elçi­nin "şerefli" diye nitelendirilmesi de onun güvenilirliğine bir işarettir. Onun basit, dünyevi maksatlara göz dikerek aldığı risaleti değişikliğe uğ­ratanlardan olmadığını anlatmaktadır.

Çoğunluğun kanaatine göre burada sözü edilen "şerefli elçi" Muham­med (s.a.)'dir. Çünkü bundan sonra Kur'an'ın bir şair ve bir kahin sözü ol­madığı zikredilmektedir. Araplar ise Cebrail'in şair ya da kahin olduğunu söylemiyorlardı. Onlar bunu Muhammed (s.a.) için söylüyorlardı.

Tekvir süresindeki buyrukta ise çoğunluğun kanaatine göre sözü edi­len "şerefli elçi" Cebrail (a.s)'dir. Çünkü ileride de geleceği gibi daha sonra gelen nitelikler ona uygundur.

"O bir şair sözü de değildir, ne kadar az inanırsınız!" Kur'an ileri sür­düğünüz gibi bir şair sözü değildir. Çünkü Muhammed (s.a.) şair değildir, ayrıca Kur'an ayetleri şiir türünden de değildir. Sizler ise pek az iman eder, çok basit ölçülerde tasdik ediyorsunuz. Buradaki "azlık"tan kasıt, zahiri anlamıdır ki, bu da kendilerine sizi kim yarattı diye sorulduğunda Allah diye cevap vermeleridir. “Azlık” niteliğinin sözlük anlamı ileiman olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak ba­sit bazı şeyleri doğrulamışlardır. Zira onlar hayrın, akrabalık bağını gözet­menin, iffetli hareket etmenin ve buna benzer Rasulullah (s.a.)'ın emrettiği hususların doğru olduğunu kabul ediyor, inanıyorlardı.

Kur'an'ın şiir olmadığı belirtilirken "ne kadar az inanırsınız" denildiği halde bir kehanet olmadığı söylenirken de "ne kadar az düşünüp ibret alır­sınız" diye buyurulmuştur. Çünkü Kur'an'ın şiir olmadığı adeta maddi ola­rak hissedilen apaçık bir husustur.

Kur'an lafzının böyle olduğu açıkça ortadadır. Çünkü şiir vezinli olup kafiyeli bir söz dizisidir. Kur'an lafızları ise şiir kastıyla söylenmemiş ve çok az olan bazı bölümler dışında böyle değildir. Muhteva bakımından şiir olmadığına gelince, Kur'an her türlü bilgiyi, gerçeği ve mükellef olan bir kimseyi inatlaşmayan türden birisi olduğu takdirde, bildirdiklerini tasdik etme sonucuna götüren bütün delilleri ihtiva etmektedir.

Kur'an'ın bir kehânet olmadığını anlamak için ise, düşünmeye ihtiyaç vardır. Kâhinlerin sözleri anlamsız birtakım seciler (cümle sonlarında ka­fiyeler) ile tabiattan uzak birtakım şekillerdir. Diğer taraftan Kur'an-ı Ke-rim'de şeytanlar lanetlenmekte ve onların uygulamaları yerilmektedir. Kâ­hinler de şeytanların kardeşleridir.[28]

"Bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız." Kur'an sizin ileri sürdüğünüz gibi gelecekte gaybî olan hususları bildiğini iddia eden bir kâhin sözü de değildir. Çünkü kâhinlik ayrı bir iştir. Onunla Kur'an arasında ortak bir taraf yoktur. Çünkü Kur'an'da şeytanlara lanet okunmaktadır. Onların ilham ettiği sözler olmasını akıl kabul edemez. Fa­kat sizler pek az düşünüp öğüt alan kimselersiniz. Bundan dolayı işin için­den çıkamıyor sunuz. Kur'an'ın söz düzeninin nasıl olduğu, onun şeytanlara laneti ihtiva ettiği üzerinde düşünüp, ibret almadığınız için; o bir kâhin sö­züdür, dediniz. Daha sonra Yüce Allah asıl maksadı açıkça şöylece ifade et­mektedir:

"O alemlerin Rabbi tarafından indirilmedir." Bilakis o insanların da, cinlerin de Rabbi olan Allah tarafından indirilmiştir. Onu Cibril-i Emin Al­lah'ın Rasulü Muhammed (s.a.)'in kalbi üzerine indirmiştir. O kendisini el­çi gönderenin adına tebliğ yapan anlamında bu rasulün (elçinin) sözüdür. İnsanlara bu sözü açıklayıp ve insanları ona imana çağıran ve Kur'an'ı peygamberliğinin delil ve belgesi olarak ortaya koyan Odur.

İmam Ahmed'in rivayet ettiğine göre Şureyh b. Ubeyd dedi ki: Ömer b. Hattab dedi ki: Müslüman olmadan önce Rasulullah (s.a.)'ı gözetlemeye çıktım. Benden önce mescide gelmiş olduğunu gördüm. Arkasında durdum. Hakka suresini okumaya başladı. Kuranın o akıcı sözleri beni hayrete dü­şürdü. Kendi kendime kâhindir dedim. Bu sefer: "Bir kâhin sözü de değil­dir. Ne kadar az düşünüp ibret alırsınız. O, âlemlerin Rabbi tarafından in­dirilmedir. Eğer bazı sözleri uydurup bize isnad etseydi, biz onu elbette kud­retimizle alıverirdik. Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık. O za­man da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamazdı." buyruk­larını surenin sonuna kadar okudu. (Ömer (r.a) devamla) dedi ki: Bunun üzerine İslâm kalbimde alabildiğine yer etti.

İbni Kesir dedi ki: İşte bu da Yüce Allah'ın Ömer b. Hattab (r.a.)'m hi­dayetine etki etmeyi takdir buyurduğu sebeplerden birisidir.

Daha sonra Yüce Allah Muhammed (s.a.)'in Kur'an'dan bir şeyler uy­durmaya güç yetiremeyeceğini şöylece vurgulamaktadır:

"Eğer bazı sözleri uydurup, bize isnad etseydi biz onu elbette kudreti­mizle alıverirdik." Eğer Muhammed ya da Cebrail batıl bazı sözler uydu­rup, bunları kendisi uydurduğu halde -faraza- Allah'a nispet etseydi, biz onu gücümüzle yakalar ve çarçabuk cezalandırır, ondan intikam alırdık. Yahutta onun -öldürülmek istenen kişinin yakalanması gibi- sağ elini ya­kalardık. Çünkü "yemin: sağ el" güç kudret demektir:

"Sonra da kalbinin damarını elbette koparırdık." Kalp daman (vetin) kalpten başa giden bir damardır. Bu damar koptu mu kişi ölür. Bu da onun, hükümdarların gazaplandıkları kimselere uyguladıkları en ağır ceza ile helak edileceğini anlatan bir ifadedir.

"O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yapmamıza engel olamaz­dı." Yani sizden herhangi bir kimse bize karşı onu savunamaz ya da onu bizden kurtaramazdı. Dolayısıyla sizin için Allah adına yalan söylemeye kendisini zorlama cesaretini nasıl gösterebilir? Rasulü kimse bize karşı ko­ruyamaz ya da (istediğimiz takdirde) öldürmemize engel olamaz, demektir.

Arkasından Yüce Allah Kur'an'm birtakım nitelik ve faydalarını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

"Doğrusu o takva sahipleri için bir öğüttür." Yani Kur'an-ı Kerim Al­lah'ın emirlerine itaat edip, yasaklarından kaçınarak Allah'ın azabından korkan takva ehli kimseler için bir öğüt ve bir hatırlatmadır. Yüce Allah'ın: "O takva sahipleri için bir hidayettir." (Bakara, 2/2) buyruğuna benzemek­tedir. "Takva sahiplerV'nin özellikle sözkonusu edilmesi ondan yararlanan­ların onlar olmasıdır.

Yüce Allah'ın şu buyruğuyla yalanlayıcıları tehdit etmesi de bu buy­ruklara uygundur: "Aranızda yalanlayanlar olduğunu da elbette biliriz biz." Yani bizler küfür ve inat ile bazılarınızın Kur'an'ı yalanladığını kesin­likle biliyoruz. Buna karşılık onları biz cezalandıracağız. Bazınız da Hakka giden yolu bulduğundan ötürü onun doğruluğuna inanmaktadır. Bu buy­ruk yalanlayıcılar için ağır bir tehdit ihtiva etmektedir.

"Ve şüphesiz ki o, kâfirler için bir hasrettir." Muhakkak bu Kur'an-ı Kerim kıyamet gününde kâfirler müminlerin mükâfatlarını, Allah'ın onla­ra lütuflarını görecekleri vakit, onlar için bir hasret ve bir pişmanlık sebebi olacaktır.

"Ve muhakkak ki o kesin bilginin gerçeğidir." Muhakkak Kur'an-ı Ke­rim doğru haberdir, kesin gerçektir. Onda hiçbir şüphe ve tereddüt yoktur. Çünkü o Allah'tandır. Muhammed (s.a.)'in uydurduğu bir söz değildir.

"O halde büyük Rabbini adı ile teşbih et." Yani Kur'an-ı Azim'i indiren Allah'ı Ona yakışmayan şeylerden teşbih ile tenzih et. Teşbih, sübhanallah demektir. Aynı şekilde sözler uydurulup, O'na nispet edilmesine razı ol­maktan da O'nu teşbih et. Sana vahyettikleri sebebiyle Allah'a şükür ol­mak üzere de Onu teşbih et.

"Rabbin adı" mukaddes zatına ya da sıfatlarından birisine delâlet eden her bir lafızdır. Allah, rahman ve rahim gibi. Özel ismin tenzih edil­mesi ise zatın tenzih edilmesi demektir. Buna göre "isim" lafzının başında­ki "be" harfi zaiddir. [29]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler aşağıdaki hususlara delâlet etmektedir:

1- Yüce Allah insanların gördükleriyle, görmedikleriyle, yaratılmış herşeye yemin ederek Kur'an-ı Azim'in Allah'ın sözü olduğunu ve gerçekte peygamberin sözü olmadığına yemin etmektedir. Ancak zahiren sözün elçi­ye nispet edilmesi insanlara onu okuyup tebliğ edenin, gereğince amel ede­nin o oluşundan dolayıdır.

2- Yine Kur'an bir şair sözü değildir. Çünkü bütün şiir çeşitlerinden farklıdır. Bir kâhin sözü de değildir. Çünkü Kur'an'da şeytanlara lanet okunmakta, onlar için ağır ifadeler kullanılmaktadır. Dolayısıyla bunun şeytanların ilham ettiği bir şey olmasına imkân yoktur. Ancak inatçı müş­riklerin maksadı iman etmek değildi. Bundan dolayı bu husus üzerinde dü­şünmeyi kabul etmediler. Eğer iman etmek isteselerdi onun şair olduğu şeklindeki sözlerinin yalan olduğunu bilirlerdi. Çünkü Kur'an her türlü şi­irden farklıdır. Aynı şekilde onlar Kur'an-ı Kerim'in söz düzeninin nasıl ol­duğu ve onun şeytanlara laneti ihtiva ettiği üzerinde de düşünmediklerin­den: O kâhinlik türlerinden bir türdür, dediler.

3- Kur'an-ı Kerim ancak alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.

4- Peygamber (s.a.)'ın kendisini zorladığı ve kendiliğinden böyle bir söz uydurduğu varsayılacak olsa bile Allah onu kuvvet ve kudretiyle yaka­lar ve onu helak ederek cezalandırır. Kalp damarını kopartır. O vakit kesinlikle hiçbir kimse onu azaptan kurtaramaz, ona gelecek azaba engel ola­mazdı.                                                                                             

5- Kur’an’ın görevleri: O, Allah'tan korkan, takva sahipleri için bir öğüttür. Onu yalanlayanlara Allah'ın tehdidi vardır. Kur'an'ı yalanlama kâfirlerin kıyamet gününde tasdik edenlerin mükâfatlarını görecekleri va­kit hasret duymalarına yahutta dünyada müminlerin güç ve iktidar sahibi olduklarını göreceklerinde hasret duymalarına bir sebeptir. Çünkü Kur'an-ı Azim hiçbir şüphesi olmayan kesin bir gerçek, hiçbir batıl ve tutarsızlığın olmadığı bir hakikattir.

6- Yüce Allah peygamberine kendisine vahiy gönderdiği yahutta onu kendisine yapılan iftiralardan koruduğu için şükretmek üzere Allah'a ya­kışmayan niteliklerden O'nu tenzih edip teşbihte bulunmasını emir buyur­muştur. [30]



[1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/78.

[2] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/78.

[3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/78.

[4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/80-81.

[5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/81-82.

[6] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/82-85.

[7] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/85.

[8] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/86.

[9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/86-87.

[10] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/87-88.

[11] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/88-89.

[12] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/90.

[13] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/90.

[14] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/90.

[15] Burada müellif her iki ayet-i kerimede de "zan" lafzının kesin bilgi anlamında kul­lanıldığının kabul edildiğine işaret etmektedir, (çev.)

[16] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/91-92.

[17] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/92-93.

[18] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/94.

[19] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/94-95.

[20] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/95.

[21] Bahru'l-Muhit, VIII/325 vd.

[22] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/95-97.

[23] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/97-98.

[24] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/99.

[25] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/99-100.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/101.

[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/101.

[28] Hasen el-Kummi Nisaburi, Garâibu'l-Kur'an, XXIX/42.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/101-104.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/104-105.