Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mearic Suresi - Kuran - 070Mearic - 5. Sayfa

MEARİC  SURESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

Geleceği Muhakkak Olan Azap. 2

Cenab-I Hak Meâric Sahibidir. 3

Meleklerin İniş Ve Yükseliş Hızı 3

Bize Düşen Güzelce Sabretmektir. 4

Kıyametin Kopmasıyla Birlikte Meydana Gelecek Önemli Safhalar. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

İlgili Hadîsler. 6

.   İnsanın Mayasında İhtiras Ve Bencillik Vardır. 6

Din Ve Ahlâk Potasında Şekillenenler. 6

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 7

İniş Sebebi 7

Cennet Ancak İman, Ahlâk Ve Faziletin Mükâfatıdır. 8

Doğuların Ve Batıların Rabbı 8

Doğru Yola Eriştirmek Allah'a Aittir. 8


MEARİC  SURESİ

 

Bütün müfessirlerin ittifakıyla tamamı Mekke'de inmiştir. Üçüncü âye­tinde Cenâb-ı Hakk'm «yükselme yolları ve basamakları» sahibi bulunduğu anlatılmakta ve aynı zamanda bu mânaya delâlet eden MEÂRİC kelimesi sûreye isim olmaktadır.

Ayet sayısı:  44

Kelime sayısı: 224

Harf sayısı: 929

[1]

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1-Kıyamet gününün korkunç, ürkütücü ve dehşet verici yanlan an­latılıyor.

2-Cehennem ateşinden ve oradaki birtakım safhalardan söz ediliyor.

3-Fizik ve fizikötesi âlemlerde birtakım yollar, yörüngeler ve basa­maklar bulunduğu konu ediliyor.

4-Birtakım aydınlatıcı bilgiler verilerek insan aklı harekete geçiriliyor.

Kıyamet gününde kâfirlerin karşılaşacağı hesap ve cezanın ağır­lığı üzerinde durularak inkarcı sapıkların manevî müeyyidelerle korkutu­lup ölmeden önce dönüş yapmaları isteniliyor.

 

Meali:

 

1-3-Bir soran, yükselme yollarının ve basamaklarının sahibi Allah'­tan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kimsenin savamıyacağı azabı sordu.

4-Melekler ve Ruh {Melek Cebrail veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan bir günde ona (o derecelere) yükselirler.

5-Artık sen, güzelce sabret (de neticeyi bekle).

6-Şüphesiz o kâfirler azabı uzak görürler.

7-Biz ise, onu yakın görmekteyiz.

8-O gün ki gök erimiş maden gibi olur.

9-Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer.

10-Candan hiçbir dost, candan bir dostunu sormaz.

11-14-Birbirlerine gösterilirler; (ama) suçlu günahkâr o günün azabı­na karşılık oğullarını, eşini, kardeşini, kendisini barındıran kabile ve oba­sını ve yeryüzündeki her şeyi fidye verip kendini kurtarmak ister.

15-Hayır (bu mümkün değil), doğrusu Cehennem; alev alev köpürüp duran yerdir.

16-Bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.

17-18-Arkasını döneni, yüzçevirip gideni, mal toplayıp yığanı davet eder.

 

İniş Sebebi

 

İnen âyetlerle, kıyametten, âhiret gününde cereyan edecek hesap, ce­za ve mükâfattan bazı önemli safhalar haber verilince, Mekkeli müşrikler büsbütün inkâr ve hezeyanlarını artırarak, «şu geleceği vaadedilen azap ne zaman?» deyip alaylı tavır takınıyor ve âdeta Kur'ân âyetlerini yalanlıyor­lardı. Özellikle Nadr b. Haris bu konu üzerinde ısrarla duruyor, mü'minleri rencide edecek anlamda sözler sarfediyordu. Yukarıdaki âyetler bu se­beple indi. [2]Diğer bir rivayette Nadr b. Hâris'in şöyle dediği belirtilmektedir: «Ey Allahım! Eğer bu Kur'ân hakikaten senden ise, üzerimize gökten taş yağ­dır veya bize acıklı bir azap getir.»

[3]

Geleceği Muhakkak Olan Azap

 

«Bir soran,  yükselme  yollarının ve basamaklarının sahibi Allah'tan kâfirlerin başına gelecek ve hiçbir kim­senin savamıyacağı azabı sordu.»

Dünyanın ömrüne bakınca kıyametin ve o âlemde inkarcı sapıklara ha­zırlanan azabın pek yakın olduğu, insan ömrüne veya milletlerin ömrüne bakınca du biraz uzak olduğu görülür. Diğer bir yorumla, insan ömrü ol­dukça kısadır. Kabir âlemine intikal eden her kişi ve ailenin bir bakıma kı­yameti kopmuş ve Cennet veya Cehennem'deki yeriyle aralarında bir irti­bat sağlanmış demektir. O bakımdan kıyamet veya âhiret azabı da, nîmeti de çok yakın sayılabilir.

Aynı zamanda Hz..Muhammed (A.S.) son peygamberdir ve «Âhir za­man peygamberedir. Kur'ân-ı Kerîm de Cenâb-ı Hakk'ın insanlara son me­sajıdır. O halde insanın yeryüzüne ayak bastığı çağa nisbetle kıyâmei elbet-teki yakındır. Hem geleceği ve ortaya çıkması kesin olan bir olay gelip ka­pıya dayanmış kabul edilir. Kıyamet de öyle.. Birçok alâmetleri çıkmış du­rumdadır.

Ezelde ilâhî ilim, olacak şeylerle ilgi kurunca, kıyamete kadar mey­dana gelecek her şeyi tesbit edip yazmıştır. O'nun ilminin yanılması söz konusu olamıyacağına göre, olaylar da tesbit edilip yazıldığı gibi aynen ortaya çıkıp gerçekleşecektir. Bunu durdurmak veya değiştirmek mümkün değildir. Zira söz O'nun katında değişmez. Ancak ne var ki, olayların insa­nın cüz'i iradesiyle İlgili olan kısımları ezelde tesbit edilip yazıldığı için zor­layıcı bir faktör olarak ortaya çıkmıyor, insanların kendi irâdelerinin eseri olarak gerçekleşiyor. İlâhî İlim sadece onların kesin biçimde tesbit edip yaz­mıştır.

Böylece ezelde hazırlanan plân ve program kusursuz işlemekte ve he­define doğru yol almaktadır. Kıyamet azabı, hesaba çekilme ve cezaya çarptırılma; Cennet'e veya Cehennem'e sevkedilme hep bu plânda yer al­mıştır. Günü saati gelince aynen gerçekleşecektir.

Şüphesiz aklımızın yettiği, ilmîmizin tesbit edebildiği kadarıyla kâinat­ta hâkim olan mükemmel düzenin şaşmazlığı, kusursuz bir plânın varlığını isbat etmekte ve böyle bir plân da sonsuz bir kudretin mevcudiyetine delâ­let etmektedir.

 

Cenab-I Hak Meâric Sahibidir

 

«Yükselme yollarının  ve  basamaklarının sahibi Allah'tan..»

Meâric: Mi'rec'in çoğuludur. Yükselme aleti anlamına gelir. Bu aynı zamanda dereceler, basamaklar, merdivenler, faziletler ve nîmet kademe­leri gibi farklı şeylerle de tefsîr edilmiştir.

Böylece kelimenin kavramından mevcut kâinatın karışık, karmaşık, dü zensiz, dengesiz olmadığını; her şeyin ölçülü, dengeli, düzenli ve kademel konulduğunu anlamaktayız. Yedi gök ve yedi tabaka gibi anlatımlar bunur açık ifadesidir. Her yıldız, her sisteminin ayrı bir yörüngede hareket halin­de olması ve belirlenmiş bir hızla dengesini koruması da ayrı bir yorum olarak gösterilebilir.

Meâric ile ifadesini bulan mükemmel plân, kıyametin de zaman basa­maklarında önemli bir derecede yer aldığını gösterir ve onun belirlenen de­receden şaşmasının, aksamasının veya gecikmesinin söz konusu olamıya-cağı kesinlik arzeder.

 

Meleklerin İniş Ve Yükseliş Hızı

 

«Melekler ve Ruh (Melek Cebrail veya çok büyük bir melek olan Ruh), miktarı elli bin yıl olan günde ona (o derecelere) yükselirler.»

Kâinatın cok büyük olduğunu diğer ilgili âyetlerin tefsîrinde açıklamış bulunuyoruz. Ancak Cenâb-ı Hak bu âyetle sözü edilen büyüklük hakkında kapalı fakat aydınlatıcı bilgi verirken, melek ve Ruh'un hareket hızı hak­kında da  ipucu  veriyor.

Dördüncü âyette geçen «yevm» kelimesi, burada çok kısa bir zaman parçası mânasına alınabilir. «Elli bin yıl» sözü ise, sınırlı ve dondurulmuş değildir. Biz insanların binlerce yılda katedemediğimiz uzak âlemlerden me­lekler ve Ruh (Melek Cebrail) bir anda inip çıkabilmektedirler. Böylece Ruh ve meleğin hareket hızının ışık hızından çok fazla olduğu anlaşılıyor.

Bu konuda şunu da belirtelim ki, âyet müteşabihattan sayılabilir. O ba­kımdan gerçek mâna ve yorumunu bilmemiz söz konusu olamaz Yukarı­daki açıklamamız sadece bizim yorumumuzdur, isabetli olabileceği gibi, hatalı da olabilir. Bu durumda Cenâb-ı Hak'tan bağışlanmamızı diler ve hakiki yorum ve açıklamayı ancak O'nun bildiğini söyleriz. [4]

İşte başa gelecek azabı isteyen, soran, dileyen inkarcı sapıklar bilsin­ler ki, maddî ve manevî her türlü derece, mertebe, fezâil ve nîmetin sahibi olan Allah'ın, elbette vaad ve vaîdini (müjde ve tehdidini) yerine getirmeğe gücü yeter.

Secde Sûresi 5. âyette ise, bu konuda şöyle buyurulmaktadır: «Gökten yere bütün işleri O düzenleyip yönetir. Sonra da işler, sizin hesabınıza göre bin yıl kadar süren bir günde O'na yükselir.»

Elli bin yıl ve sadece bin yıl arasını te'lîf etmek suretiyle asıl murad olan mânayı anlamamız belki mümkün olabilir. Dikkat edecek olursak, «Meâric» ismi kullanılmı$tır. Bu kâinatın meleklerle dopdolu bulunduğu açısından ele alınınca taşıdığı derece ve tabakalara göre mesafe nisbeti ortaya çıkar. Gökten yere bütün işleri Cenâb-ı Hak, melekleri vasıtasıyla mevcut plâna göre düzenleyip yürütür. O halde bu konuda görevli melek­ler dünya semasından veya en yakın semadan inip çıkmakta ve işlerin sonucunu veya programını bir üst derecede bulunan diğer meleklere ver­mektedirler, Daha üst derecede bulunan melekler ve Ruh, daha uzak me­safeden inip çıktıkları için konumuzu oluşturan âyette «elli bin yıl» sözü kullanılmıştır.

Her iki anlatım tarzı da sınırlı ve dondurulmuş bir sayı değildir. Daha çok uzaklığın akıllara durgunluk verecek anlamını yansıtmaya yöneliktir. Allah daha iyisini bilir.

 

Bize Düşen Güzelce Sabretmektir

 

«Artık sen, güzelce sabret (de neti­ceyi bekle). Şüphesiz o kâfirler azabı uzak görürler. Biz ise, onu yakın gör­mekteyiz.»

İnkarcıların çoğu şarlatan ve saldırgandır; kin ve nefret duygusu ol­dukça kabarıktır. Hakk'a düşmandırlar. Önyargı doğrultusunda iyice şart­lanmışlardır. Genellikle peşin hükümlüdürler. Bu durumda onlarla tartış­mak, fikir alış-verişinde bulunmak, diyalog kurmak bir bakıma gereksiz ve anlamsızdır. İrşad ve tebliğe metodlu olarak devam edip onların hezeya­nına karşı güzelce sabretmek en uygun çaredir. Hüküm ise Allah'a aittir. O, dilediğini doğru yola kavuşturur, dilediğini sapıklığı üzere bırakır.

Cenâb-ı Hakk'ın talîm buyurduğu bu metod, en akıllıca yoldur. Çünkü zaman akıp gitmekte, her şeyi törpüleyip eskitmektedir. O halde onların inanmadığı ve uzağın uzağı gördüğü o kıyamet günü veya onların dünyada başlarına inecek ilâhî hüküm yakındır.

Nitekim Mekkeli'lerin başına inen bu hüküm pek uzak olmadı. Hicret’ten dokuz yıl sonra önce Mekke'de, arkasından Arap Yarımadası'nda küf­rün, putperestliğin kökü kesilip kurutuldu ve en mağrur başlar öne eğildi.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in mücadele metodunda yer alan yüksek anlayış, ileriyi görüş, olayları doğuracağı sonuçlarıyla değerlendiriş ve sabırlı, hoşgörülü davranış; aynı zamanda ardı-arkası kesilmeyen uyarı-cılık onları olumlu neticeye kısa zamanda ulaştırdı ve engelleri bir bir sö­küp atmaya yetti.

 

Kıyametin Kopmasıyla Birlikte Meydana Gelecek Önemli Safhalar

 

«O gün ki gök erimiş maden gibi olur. Dağlar, atılmış renk renk yüne benzer. Candan hiçbir dost, candan dostunu sormaz..»

Cenâb-ı Hak bu âyetlerle, kıyamet gününde meydana gelecek önemli olaylardan yedi tanesi üzerinde duruyor ve mü'minleri aydınlatarak düşün­ce ufuklarını genişletiyor; kâfirleri tehdit edip korkutarak hayat ve ölüm, âhiret ve hesap kavramları üzerinde ciddi ve etraflıca düşünmelerini hatır­latıyor. Şöyle ki:

1-O gün gök erimiş maden gibi olur.

Âyette «mühl» kelimesi kullanılmıştır. Şüphesiz bu çok yorum isteyen bir kavramdır: Müfessir Keşşafa göre, zeytin yağının kabın dibinde kalan çökeltisidir. İbn Mes'ud'a (R.A.) göre, çeşitli renkleri yansıtması bakımın­dan gümüş hakkında kullanılan bir isimdir. el-Hasan da aynı görüştedir.

Bundan, kıyametin kopmasıyla birlikte ya atmosferdeki hidrojenin pat­lamasının erimiş maden görünümünde bir manzara oluşturacağı, ya da gü­neş sistemiyle birlikte diğer sistemlerin bozulup çarpışmasıyla erimiş ma­den şeklinde bir duman ve gazın meydana geleceği şeklinde manalar çı­karılabilir.

Nitekim Rahman Sûresi 37. âyette bu konu değişik bir anlatımla şcyie açıklanmaktadır: «Gök yarılıp gül rengine dönüşerek yağ gibi eridiği za­man..»

Böylece konumuzu oluşturan âyette geçen «mühl» biraz daha açık­lanmakta ve göğün gül rengine dönüşerek yağ misâli eriyeceği haber ve­rilmektedir.

İki âyeti biraraya getirdiğimizde, bir üçüncü yorum olarak şunu öa söyleyebiliriz: Sistemlerin bozulup parçalanması ve kopan meteoritlerin atmosfer tabakasına girmesiyle yanma ve erime olayının meydana gele-ceğine delâlet eden bir tasvîr söz konusudur.

Bütün bunlar bizim yorumlarımızdır. Olayın gerçek anlamını ve şekli­ni, sebep ve gelişmesini Allah daha iyi bilir.

2-Dağlar atılmış renk renk yüne benzer.

Bu, ya o müthiş sarsıntı neticesi dağların tuz buz olup kesif bir toz ta­bakası oluşturacağı ve o yüzden renk renk bir görünüm arzedeceği demek­tir; ya da yerkürenin merkezinde sıkışan erimiş madenlerin patlamasıyla dağların toz haline gelip lavlar arasında renk renk tabakalar oluşturma­sı olabilir.

Ve kıyamet koptuktan sonra diğer bir nefhayla dirilme olayı meydana gelir. İşte o gündeki rranzaranın safhalarıyla kıyametin kopmasından do­layı meydana gelen safhalar zincirin halkaları gibi birbirlerine eklenerek son çizgisine gelip dayanır.

3-Candan hiçbir dost candan bir dostunu sormaz.

O gün kişi candan bildiği dostuna rastlasa bile sahip çıkmaz ve ilgi de duymaz. Çünkü o gün emir yalnız Allah'ındır. Kime şefaat izni verirse, ancak o şefaat edebilir. Böylece günün dehşetinden, ilâhî adaletin tecel­lisi karşısında herkes kendi ameli ve göreceği karşılığıyla meşgul olur, başkasıyla ilgilenmeye fırsat bile bulamıyacak kadar sıkıcı havanın tesiri altında kalır.

4-Tanıdıklar birbirlerine gösterilirler. Kişi o günün azap ve dehşe­tinden kurtulmak için en yakınlarını fidye vermeyi düşünür, ama ne çare..

Dünya'da evlâdı, eşi ve yakınları için günah işleyen, haklara tecavüz eden kimseler, kıyamet gününde ne kadar hatalı bir yol izlediklerini anlar­lar ve hiç kimseden azıcık olsun yardım görmezler. Aynı zamanda inkâr ve azgınlıktan, zulüm ve tuğyandan kaynaklanan suç ve günahlar taşın­ması zor bir kâbus gibi kişinin sırtına yükletilir ve en yakınları onun bu ha­lini görünce ürküp uzaklaşır. Böylece herkes dünyada iken işleyip kazan­dığı iyi ve kötü amelleriyle başbaşa kalır. Zira âhiret amel ve ibâdet, adam kayırma ve yalan dolan dönemi değil, hesap ve ceza günüdür. Bu, ezelde böyle plânlanıp programlanmıştır; artık değişmesi veya aksaması mümkün değildir.

5-Cehennem alev alev köpürüp duran yerdir.

Kâinat plânında yerler-gökler yaratıldığı gün, Cennet ve Cehennem de yaratılarak ne amaca yönelikse ona göre hazırlanmıştır. Cehennem'deki yakıt, güneşteki tükenmez enerji kaynağı misâli durmadan yanmakta ve alev alev yükselmektedir. Onu söndürecek bir kuvvet yoktur. Dünyasını küfür ateşiyle yakıp berbat edenler için hazırlanmıştır.

6-O oteş, bedenin etrafını ve organlarını koparırcasına kavurur.

O gün suçlu günahkârları, inkarcı zâlimleri kuşatan bu ateş onların derilerini ve dış organlarını düzenli şekilde yakar. Yanan derinin yerinde yeni bir deri oluşur ve bu hal sürüp gider. Sadece derinin yanmasına ge­lince : Nisa Sûresi 56. âyette açıklamasını bulan bu olcy, cehennemliklerin sadece derilerinin yanacağını bildirirken konu üzerinde iyice düşünmemizi ilham etmektedir. Zira en çok acı veren yanık derine inmeyip deri sathın­da kalanıdır. Sinir uçlarının yanması büyük bir ıstırap verir. Derine inen yanık ise, pek ıstırap vermez; çünkü sinirler iyice yanıp duyarlıkları du­mura uğramış olur.

7- Ogün Cehennem, dünyada iken hakka arkasını döneni, yüzçevi-rip gideni, mal toplayıp yığanı davet eder.

İnsanoğlu bütün aczine, güçsüzlüğüne rağmen, kâinat planındaki ye­rini görmez, görevinin ne olduğunu idrâk etmez, mevcut düzende Hakk'in sınırsız kudretini müşahedeye yönelmez ve eşya üzerindeki ilâhî damga­dan habersiz yaşarsa, hilkatinin hikmetine ters bir hayat sürmüş olur. Kâi­natın her parçasıyla onun buyruğuna baş eğdirildiğini anlamadığından, bu­lunduğu insanlık şeref derecesinden aşağı düşer. O yüzden kıyamet gü­nünde yapayalnız, sahipsiz, dostsuz ve şefaatçisiz kalır.

O halde böyle bir gün gelmeden ve ruh henüz bedeni terkedip gitme­den, iyice düşünüp şu ölümlü hayata niçin geldiğini, burada bir süre neden ahkonduğunu, sonra da ölüme itildiğini ve yolculuğunun nereye kadar uza­nacağını; dünya hayatının âhiret hayatına bir giriş anlam ve hikmetinde bulunduğunu anlamaya çalışmak aklı eren her insan için gereklidir ve farz­dır. İşte kendisinde böylesine etraflı bir şuur, düşünce ve idrak uyanıklığı başlayan kimsenin önündeki yol açılmış olur. İlâhî hidâyet nasip olursa, hilkatinin hikmetine uygun bir ömür sürüp geleceğini en iyi şekilde hazır­lama şansına erişir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kâfirler için hazırlanan azap üzerinde duruldu ve kıyamet gününde o azabın mutlaka gerçekleşeceği haber verildi. Son­ra da kıyamet gününde meydana gelecek önemli safhalardan yedi kada­rı konu edilerek, kâfirler bir defa daha uyarıldı.

Aşağıdaki   âyetlerle, insanın genellikle çığırtkan, şamatacı   yaratıldığına dikkat çekiliyor. Ancak sağlam iman doğrultusunda namaz kılan, ze­kât ve sadaka veren ve bütün mevcudiyetleriyle âhireti tasdik eden; aynı zamanda o günün azabından korkup titreyen ve Allah'ın yegâne murakıp bulunduğuna inanarak namus ve iffetini koruyan mü'minlerin âhiret aza­bından kurtulacakları müjdeleniyor ve onların daha birkaç özelliğine ve yararlı ameline değinilerek düşünebilenlere sağlam kıstaslar ve aydınlatı­cı bilgiler veriliyor.

 

Meali:

 

19-Şüphesiz ki insan, hırslı, açgözlü yaratılmıştır.

20-Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı.

21-Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) men'eder.

22-23-Ancak şunlar müstesna: Namaz kılanlar ve namazlarına de­vam edenler;

24-25-Mallarında, muhtaç durumda olana, maldan yoksun buluna­na belirli bir hak ayıranlar;

26-Hesap ve ceza gününü doğrulayıp inananlar;

27-28-Rablerinin azabından korkup içi titreyenler, -ki Rablarının aza­bından herhalde güven içinde kalınmaz-

29-30-Eşlerine ve ellerinin sahip bulunduğu cariyelere karşı müstes­na -ki bunlara karşı kınanmazlar-, iffetlerini koruyanlar..

31-Bunun ötesini arayıp arzu edenler (olursa), işte onlar (meşru' sınırı) aşanlardır.

32-Emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirenler;

33-Şahitliklerini dosdoğru ikame edenler;

34-Namazlarını (vakitlerinde) kılarak koruyanlar varya,

35-İşte bunlar Cennetlerde ağırlananlardır.

 

İlgili Hadîsler

 

«Kişide (yer eden) en kötü şey, aşırı hırs ve onu (haktan, doğrudan) çekip koparan korkaklıktır.» [5]

«Allah yanında amellerin en sevimlisi, az bile olsa devamlı olanıdır.» [6]

 

.   İnsanın Mayasında İhtiras Ve Bencillik Vardır

 

«Şüphesiz ki insan, hırs­lı, açgözlü yaratılmıştır. Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) men'eder.»

İnsan «helû'» yaratılmıştır. Bu tabir birkaç mânaya delâlet etmekte­dir :

a)  Haris,

b)  Aç gözlü, cimri ve bencil,

c)  Gönlü dar, çığırtkan,

d)  Sabırsızlık gösterip feryad-u figan eden..

Nitekim Cenâb-ı Hak bu tabiri kısaca şöyle açıklamaktadır: «Kendi­sine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) men'eder.»

Anlaşıldığı gibi, insan zıd sıfatları kendinde toplayan çok ayrı bir can­lıdır. O, ne melek, ne de hayvandır; ama ikisiyle İlgili bazı sıfatları kendin­de taşıyan bambaşka bir yaratıktır.

Bu durumda hayatın canlılık ve hareket kazanabilmesi, kısa ömür için­de çok işlerin ve amellerin başarılabilmesi; atalet, tembellik, miskinlik gibi uyuşukluğa yer verilmemesi; aynı zamanda rekabet duygusunun gelişebil­mesi, ülkelerin bayındır hale getirilmesi için insanoğlunun mayasına hırs, bencillik, aç gözlülük, kıskançlık, acelecilik, aşın derecede mal ve servet sevgisi gibi kötü, fakat kamçılayıcı sıfatlar da yerleştirilmiştir. İndirilen kitap, gönderilen peygamber; ilim ve iyi ahlâk bu sıfatları meşru sınırlar içinde tutmaya yönelik birer lûtuftur. Böyle olmasaydı insan direksiyonsuz veya freni patlamış bir araba gibi önüne geleni çiğner ve sert bir cisme çarpıncaya kadar felâketler zincirini birbirine eklemeye devam ederdi.

Nitekim dinden, dinî ahlâktan, ilim ve irfandan gerçek anlamda nasi­bini almamış muhterislerin toplumu nasıl kemirdiklerini; helâl ve haram hiç­bir sınır tanımadan seçtikleri maddî hedef ve amaca nasıl koştuklarını her-gün görmekteyiz. Aileyi temelinden sarsan, toplumda güven ve kardeşlik duygularını tahrip edenler bunlardır.

 

Din Ve Ahlâk Potasında Şekillenenler

 

«AncakŞunlar müs­tesna : Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler. Mallarında, muh­taç durumda olana, maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayıranlar. He­sap ve ceza gününü doğrulayıp inananlar..»

Kur'ân-ı Kerîm, insanoğlunun karakter yapısını belirleyip mayasındaki sıfatlardan birkaçını tarif ettikten sonra, onun meşru sınırlar içinde tuta­bilmek için şu sekiz sıfatla donatılmasının, bu doğrultuda ciddi şekilde eği­tilmesinin gereğini bildiriyor:

1- Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluğun en açık belirtisi olan namazı kılar­lar ve ona her hâl-ü kârda devam ederler.

Zira namaz denilen kutsal ibâdet, tahkikî imânın en tabii ve en faydalı ürünüdür. Allah ile kul arasında en işlek yol, en açık kapıdır. *ynı zamanda mü'minin mi Tacı; Peygamber (A.S,) Efendimiz'in gözünün aydınlığıdır.

Kişi imânla namazı birleştirip derin zevk aldığı zaman ihtiras ve ben­cilliğini frenleyip kendini meşru sınırlar içine alabilir. O bakımdan namaz ile emredilmeyen hiçbir peygamber yoktur.

2-Mallarından, muhtaç  durumda  olana,  maldan yoksun bulunana belirli bir hak ayırırlar.

Bu, daha çok ileride, yani Medine'ye hicret edildiğinde emredilecek olan zekât, sadaka ve diğer adak, keffaret ve benzeri yardımları kapsa­maktadır. Allah'a dosdoğru imân namaz ve benzeri ibâdetlerle cilalanınca merhamet duygusunu harekete geçirir ve böylece meşru kazancın bir bö­lümü fakir ve muhtaçlara yöneltilmiş olur. O sebeple de toplum yapısında sosyal adalet işler duruma getirilir ve kardeşlik bağları daha da güç ka­zanır.

Sûrenin tamamı Mekke'de inmekle beraber zekât ve sadakayla ilgili bu âyetin Medine'de indiğini söyleyenler olmuştur. Allah daha iyisini bilir.

3-Hesap ve ceza gününü doğrulayıp inanırlar.

Şüphesiz bu tarz bir inanç, imânın şartlarından biri kabul edilir. Dün­ya hayatının amaç ve hikmeti ancak âhiret ve hesap kavramlarıyla biline­bilir. Yaşama düzeni böyle bir duygu ve inançla rayına oturtulabilir. Nef­sin aşırılıkları bununla önlenebilir. Ruhla beden, maddeyle mana arasında­ki denge ancak böyle bir itikadla gerçekleşebilir.

4- Rablarının azabından korkup içleri titrer..

Çünkü O'nun azabından büsbütün güven içinde kalınamaz. İnanan kişiler O'nun rahmetine geniş ümit bağladıkları gibi, azabından da korkar­lar. Bu korku ve endişe, onları helâl ve meşru sınırda tutmaya yarar; ihti­ras ve bencilliği disiplin altına alır.

5-İffet ve namuslarını korurlar.

Bu çizgide bulunan mü'minler sadece eşleriyle ve ellerinin altındaki cariyelerle yetinirler. Allah'a ve âhirete dosdoğru imân onları hep bu sı­nırda tutar, Onlar zinanın büyük günah olduğunu ve ilâhî gazaba yol aç­tığını bilirler.

6-Emanetlerini  ve verdikleri sözü  yerine getirirler. Emânete riâyet, verilen sözde sebat, mü'minin şiarıdır. Çünkü hak­ları korumak, kul hakkına el uzatmamak farz; bunun aksine bir tutum ve davranış büyük günahtır. Allah'a ve âhiret gününe dosdoğru inanan mü'­minler, bu anlayış içinde beşerî münasebetlerini sürdürürler ve bağlı bu­lundukları toplum ve cemaate her zaman güven havası estirirler. O ba­kımdan döneklik, vefasızlfk, haklara saygısızlık, sözde sebat etmemek kâ­fir ve münafıklara yakışan huylardır. İslâm'ın güven ve kardeşlik pazarın­da bunların hiçbir zaman yeri, alıcısı ve satıcısı yoktur.

 7- Şahitliklerini dosdoğru yerine getirirler.

Zira mü'minler bilirlerki, şahitlik daha çok kul hakkıyla içiçedir. O hak­ka tecâvüz, büyük günahlardandır ve ödenmedikçe, hak sahibiyle helâlla-şılmadıkça affı mümkün değildir,

8- Namazlarını  (vakitlerinde)  kılarak korurlar.

İşlerinin çokluğuna, vakitlerinin azlığına bakmadan ezan sesine ku­lak verip nama*ı vaktinde kılarlar ve ona devam gösterirler. Bilirler ki, iş ve kazanç amaç değil, araçtır. İyi yolda kullanılırsa faydalıdır. Kötü yolda kullanılırsa, insanı hüsrana sürükleyip götürür. Allah'a ibâdetin en güzel aynası olan namaz kalıcıdır, ruhu ve vicdanı besleyip geliştiricidir. Kıya­met günü bu kutsal ibâdet teraziyi doldurur. Âhirette ilk olarak namazdan sorulur. Kılanlar için yol açılır, kılmayanlar için uzun süre bekletilme emri verilir.

O bakımdan gerçek mü'minler namaz vakitlerini kaçırmamaya özen gösterirler. Çünkü doğuştan içlerinde gemi azıya alacak bir ihtiras ve mad­deye karşı aşırı bir istek duygusunun bulunduğunu bilirler ve ihmali ha­linde çok tehlikeli sonuçlar doğuracağını hesaba katarlar ve namazın bu duyguyu frenleyip iyiye, doğruya, fazilete yönlendireceğine şüphe etmezler.

Böylece kendini bu sekiz sıfatla donatıp Allah'a kul olmanın çizgisinde tutanlar için âhiret gününde bu güzel amellerine karşılık cennetler hazır­lanmıştır ve amellerine uygun bir mükâfat olarak o cennetlerdeki devamlı ikrama mazhar olurlar.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle insan karakteri üzerinde duruldu ve imân eden­lerin feyizli amel ve ibâdetlerine karşılık ebedî kurtuluş va'dedildi. Sonra da gerçek mü'minlerin sekiz kadar özelliği konu edilerek mü'minler daha da iyi, yararlı amellere tahrik ve teşvîkte bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, hakkı red ve inkâr edenlerin tutumuna değinili­yor ve dönüş yapmadıkları takdirde hem dünyada, hem de âhirette baş aşağı gelip rüsvay olacakları haber veriliyor.

 

Meali:

 

36-37- O inkâr edenlere ne oluyor ki, sağdan soldan bölük bölük bo­yunlarını uzatarak sana doğru koşuyorlar?

38-  Onlardan her kişi Nimet Cenneti (veya Naim Cennetine yerleş­tirilmeyi mi umuyor?

39- Hayır, elbette biz, onları bildikleri şeyden yarattık..

40-41- Hayır, (İlâhî sünnet onların sandığı gibi değildir). Doğuların ve batıların Rabbina and içerim ki, elbette bizim onların yerine kendilerin­den hayırlısını getirmeğe kudretimiz yeter ve bizim önümüze de gev ilmez.

42-  Artık sen, onları bırak da, kendüeri için va'dofunan güne kavu­şuncaya kadar (inkâr ve azgınlıklarına) dalıp eğlensinler.

43- O gün onlar, sanki dikili hedefe acele akın edip gidiyorlarmış gi­bi kabirlerinden sür'atle çıkarlar.

44-  Gözleri korkudan alçalıp düşük bir haldedir; zillet kendilerini sa­racaktır. İşte bu, va'dolundukfarı gündür.

 

İniş Sebebi

 

Mekkeli münafıklar gruplar halinde koşarak Resûlüllah'ın (A.S.) sa­ğında ve solunda otururlardı da Onun konuştuğu şeyleri yalanlayabilmek için iyice hazırlanırlar ve sonra da Onun sözlerini alay konusu edinirlerdi. Müşriklerin ileri gelenleri de düzensiz bir şekilde Hz. Peygamber'in (A.S.) yanına yaklaşırlar ve Onun ağzından çıkan sözleri değiştirmek su­retiyle yalanlar ve alay konusu yaparlardı. Şöyle ki: «Ya Muhammedi Eğer şu seviyesiz, zayıf ve önemsiz kişiler cennete girecek olurlarsa, herhalde biz onlardan önce oraya gireriz» diyecek kadar küstahlaşırlardı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [7]

 

Cennet Ancak İman, Ahlâk Ve Faziletin Mükâfatıdır

 

«Onlardan her kişi Nimet Cen­neti (veya Naim Cenneti)ne yerleştirilmeyi mi umuyor?.»

Dünya  hayatının  âhiret hayatına  hazırlanma dönemi olduğunu bile­rek her türlü imkân ve nîmetini gücü nisbetinde hak yolunda, din ve ahlâk uğrunda kullanan, bilinen her şeyin insan için, insanın da Allah'a kul ol­mak için yaratıldığına akıl erdiren kişilerdir ki, imân, ahlâk ve fazilet dü­zeyinde en güzel misâli oluştururlar ve dünyayı da, âhireti de huzur ve güven havasıyla dolduran ancak bunlardır. Onun için gösterdikleri anla­yış, fedakârlık ve âlicenaplıkları en güzel şekilde mükâfatlandırılıyor. İlâhî nimetlerin köpürüp taştığı Naîm Cenneti'ne her bakımdan lâyık görülmüş­lerdir. 37, 38. âyetlerle bu gerçekler belirtilerek bize özet veriliyor. Sonra da kendilerini o fakir, fakat faziletli mü'minlerden üstün tutan müşriklere şu hakikat bir defa daha hatırlatılıyor: İnsanların hepsi bir baba ile bir anadan üreyip çoğalmışlardır; maddeleri, asılları ve menşe'leri birdir. Kim­se kimseden üstün değildir; ancak dosdoğru imân edip Allah'a karşı gel­mekten sakınan ve her türlü kötülükten kaçınanlar müstesna! Zira bun­ların Allah yanındaki kadr-u kıymeti üstündür.

O halde üstünlük sadece takva iledir. Mal, makam, mevki, servet hep eğreti şeylerdir; kalıcı olan imân ve sâlih amellerdir. 39. âyetle bu incelik işlenip aklın, sağduyunun önüne konulmaktadır.

 

Doğuların Ve Batıların Rabbı

 

«Hayır, (ilâhî sünnet onların sandığı gibi değildir.) Doğuların ve batıların Rabbına and içerim ki, elbette bizim onların yerine, kendilerinden hayırlısını getirmeğe kudreti­miz yeter ve bizim önümüze de geçilmez.»

Şüphesiz ki gerek Hz. Muhammed'in {A.S.) Mekke'de ortaya çıkması, gerekse Kur'ân'ın orada inmesi ve ilk mabedin (ibâdet evinin) orada kurul­ması, o belde halkı için paha biçilmez birer büyük, üstün ve kalıcı nimet­lerdi. Ne yazık ki çoğu bunu anlayamadı. Şüphesiz kıymeti bilinmeyen bir nimetin, kıymetini bilenlere devredilmesi ilâhî adaletin tecellilerinden biri­dir. Nitekim çok geçmeden Hz. Muhammed (A.S.) Medine'ye hicret etti ve bir süre sonra Mekke fethedilerek kutsal Kabe ve mübarek topVak, Allah'ın varlığına, birliğine, Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamberliğine ve Kur'ân'ın da ilâhî kelâm (söz) olduğuna inananların eline geçti. Böylece sözü edilen ilâhî nîmet lâyık olanlara devredildi.

41. âyetle İslâm'ın yakın gelecekteki parlak zaferleri kısa ve özlü bir cümleyle müjdeleniyor.

Doğuların ve batıların Rabbı:

Batıdan doğuya doğru hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde elips çizerek belirlenmiş bir hızla dönen yerkürede her merid­yene ve her mahallî saate göre bir doğu, birde batı oluşmaktadır. İlgili 40. âyetle «doğular» ve «batılar» kelimeleri kullanılarak dünyanın dönmekte olduğu hakkında anafikir veriliyor. Sonra kâinatta hükümran olan ilâhî sün­netin şaşmazlığı hatırlatılarak, akla ışık tutuluyor, yardımcı malzeme ve­riliyor.

Magellan'ın dünyayı çepeçevre dolaşmasıyla ancak dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılmış ve öylece bu konuyla ilgili şüpheler ortadan kalkmıştır. Copernic ise 1543'de dünyanın ve gezegenlerin güneşin çevresinde dön­düğünü yazmıştır. Galileo de telekopu ile yaptığı incelemelerle Copernic'u doğrulamıştır.

Oysa Kur'ân-ı Kerîm bu iki bilginden bin yıla yakın bir zaman önce dünyanın yuvarlak olduğunu; hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde döndüğünü çeşitli ifadelerle açıklamıştır. Yukarıdaki âyet de bunlardan biridir.

 

Doğru Yola Eriştirmek Allah'a Aittir

 

«Artık  sen,  onları bırak da, kendileri için va'dolunan güne kavuşuncaya kadar (inkâr ve azgınlık­larına) dalıp eğlensinler.»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile arkadaşları ve Onun yolunda yürüyen mürşitler sadece kendilerine düşen vazifeyi yerine getirmekle yükümlü­dürler; o da Allah'ın emirlerini kusursuz şekilde teblîğ edip insanları inzâr ve eğiterek tebşirde bulunmaktır. Gerisini Cenâb-ı Hakk'ın yüksek takdiri­ne bırakmak şarttır. Nitekim 13 yıllık bir irşad ve teblîğ pek az kişinin hi­dâyetine sebep olabilmiş; çoğu ise küfür ve azgınlığını artırarak doğru yo­la girmemiştir.

Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle, onlardan bir kısmının imân etmiyeceğini bil­diğinden teblîğ programının Hz. Muhammed {A.S.) tarafından kusursuz yerine getirildiğini, yapılacak başka şeyin kalmadığını beyânla, va'dolunan güne kavuşuluncaya kadar onların, inkâr ve azgınlıklarına dalıp eğlenme-leriyle başbaşa bırakılmasını emretmektedir.

Sonra da va'dolunan âhiret gününde ve biraz da Mekke'nin fethinde onların nasıl bir halet-i ruhiye içinde bulunacakları tasvîr ediliyor. .

Böylece, Hakk'a inanıp bağlanan mü'minlerin, Allah'ın dinine birlik ve beraberlik içinde hizmet ettikleri ve kendi çıkarlarını daima geri plâna ittik­leri, ilâhî rızayı hep ön plânda tutukları takdirde, dünyada da, âhirette de başarının onlardan yana tecelli edeceğinde şüphe yoktur.

Meâric Sûresi'ne, kâfirlerin başına gelecek olan azap konu edilerek başlandı ve bu azabın va'dolunan günde gerçekleşince, inkarcı sapıkları, suçlu günahkârları saracak olan zillete dikkat çekilerek sûre noktalandı.

Bizi bu sûrenin de tefsînde muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u se­nalar; ilâhî beyânları bize teblîğ edip irşadda bulunan Sevgili Peygamberi­mize salât-ü selâmlar olsun.

 



[1] Lübabu't-te'vü; 4/307

[2] Lübabu't-te'vîl: 4/308- İbn Kesîr : 4/418

[3] Bilgi için bak : Enfal Sûresi: 32- Tefsİr-i Kurtubî: 18/278

[4] Bilgi için bak: Hac sûresi 47. âyetin tefsiri

[5] Ebû Dâvud/cihâd :  21-  Ahmed : 2/302,  320

[6] Buharî/libas : 43, rikak :   18- Müslim/misafirin :   215,  218-  Nesâi/kible : 13- Ahmed : 5/146- 6/165, 268, 273

[7] el-Câmi'u Li Ahkâmi'I-Kur'ân : 18/294'den özetlenerek