Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Müzzemmil Sûresi - Kuran - 073Muzzemmil - 5. Sayfa

MÜZZEMMİL  SÛRESİ 2

Sürenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

İlgili Hadîsler. 2

Vahyin  İlk Dönemi 3

Neden Gece İbâdeti Emredilmiştir?. 3

Gündüzleri Fazla İbâdet Etme İmkânı Pek Yoktu. 4

Gecenin Sükûneti İçinde Yapılan İbâdetin Tesiri Fazladır. 4

Rabbın İsmini Anmak. 4

Yalnız Allah'a Yönelmek. 4

Doğunun Ve  Batının  Rabbı 5

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

İnkarcı Bozguncularla Mücadelede Uygulanan Metod. 5

İlâhî  Metod Aynen Uygulanırsa,  Hakk'ın  Yardımı Tecelli Eder. 6

Âhiret Azabının Çeşitleri 6

Kıyametin İki Önemli Safhası 7

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 7

Musa (A.S.) İle Fir'avn Kıssası Misâl Veriliyor. 7

İnsan Aklına  Işık Tutularak  Uyarı Sürdürülüyor. 8

Ozon Gazı Ve Bir Yorum.. 8

İnsanı Kendi İrâdesine Birakmak. 9

Âyetler Arasında Bağlantı 9

Meali: 9

İniş Sebebi 9

İlgili Hadîsler. 9

Din Kolaylığı Emreder. 10

Kur'ân'dan Kolay Geleni Okumak. 10

Gece Namazının  Ümmet Hakkında Nafile Olaraıv Dalması 11

İki Tavsiye Ve Dört Önemli Emir. 11


MÜZZEMMİL  SÛRESİ

 

el-Hasan, İkrime ve Câbir'e göre: Tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas (R.A.) ile Katade'ye göre : 10. âyeti ile 20. âyeti Medine'de, diğerle­ri Mekke'de inmiştir. Sa'lebî'ye göre ise, sadece 20. âyeti Medine'de İnmiş­tir.

[1]Âyet   sayısı     :       20

Kelime     »        :     285

Harf         »        :      838       

[2]

Sürenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1-Resûlüllah'a (A.S.) yükletilen davanın büyüklüğü hatırlatılarak kal­kıp bir yandan ruhunu takviye için gece namazına devam etmesi, bir yan­dan da ilâhî emirleri tebliğe hazırlanması emrediliyor.

2-Resûlüllah'ın (A.S.) gecenin üçte birinde veya yansında, ya da üçte ikisinde kalkıp ibâdet etmesi bildiriliyor.

3-Resûlüllah'ın (A.S.) gece-gündüz her vesileyle Rabbına hamd edip tesbîh ve tahmîdde bulunması tavsiye ediliyor.

4-Risâlet görevini yerine getirmeye çalışırken Allah'a güvenip da­yanması, tedbirden sonra tevekkülde bulunması emrediliyor.

5-Gece namazının ashab-ı kiram hakkında biraz hafifletilmesi tav­siye ediliyor.

 

Meali:

 

1-Ey elbisesine (veya örtüsüne) bürünüp örtünen!

2-Geceleyin kalk da az bir bölümü dışında (ibâdet et).

3-4-Gece yarısı veya ondan biraz eksilt ya da üzerine biraz artır.Kur'an’ı güzel ahenkli tane tane oku.

 

İniş Sebebi

 

Hafız Bezzar, Taberânî ve Ebû Nuayım'in Câbir (R.A.)den yaptıkları rivayete göre: Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenleri Dârü'n-Nedve'de toplanıp Hz. Muhammed (A.S.) aleyhine birtakım kararlar almak istediler ve önce Ona bir isim yakıştırmayı düşündüler: Kimi «Ona kâhin diyelim» diye öne­ride bulundu. Bu uygun kabul edilmedi. Çünkü Hz. Muhammed (A.S.) Efen­di miz'e bu sıfatın yakışmadığını herkes bilirdi. Kimi de «Ona mecnûn, yani aklı dengesi bozuk diyelim» diyerek ortaya görüş attı. Bu da tasvip gör­medi. Kimi de «Ona sihirbaz, büyücü diyelim» dedi. Bu görüş de uygun kabul edilmedi ve Ona bir isim yakıştırmadan dağıldılar. Bu haber Pey-gamber'e (A.S.) ulaşınca, üzüldü ve, ya elbisesine, ya da bir örtüye bürü­nerek örtündü. Cok geçmeden Melek Cebrail Müezzemmil ve Müddessir sûrelerini veya bu sûrelerin baş kısmındaki âyetleri indirdi.[3]

İbn Ebî Hâtim'in İbrahim en-Nahaî'den yaptığı rivayete göre, bu sûre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz kadifeden bir örtüye bürünüp örtündüğü bir sırada inmiştir.

[4]

İlgili Hadîsler

 

Saîd b. Hişam'dan yapılan rivayette, adı geçenin şöyle dediği nakle­dilmiştir : «Hz. Aişe (R.A.) Validemize gelip Resûlüllah'ın ahlâkından sor­dum. O bana şöyle dedi: «Sen Kur'ân okumuyor musun?» Ben de: «Oku­yorum» diye cevap verdim. Bunun üzerine Hz. Aişe (R.A.) şöyle dedi: «Şüp­hesiz Resûlüllah'ın ahlâkı Kur'ân idi.»

Ben yine ona:

-«Ey mü'minlerin annesi! Resûlüllah'ın (A.S.) gece ibâdeti nasıldı?» diye sordum. O bana: «Sen Müzzemmil sûresini okumadın mı?» diye sor­du. Ben de: «Evet, okuyorum» dedim. Bunun üzerine o şöyle dedi: «Ce-nâb-ı Hak, şüphesiz bu sûrenin baş kısmıyla, Hz. Peygamber'e (A.S.) gece kalkıp ibâdet etmeyi farz kılmıştı. Onun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile Ashab-ı Kiram tam bir yıl her gece kalkıp ayaklan şişinceye kadar ibâdet ettiler. Cenâb-ı Hak ise, bu sûrenin son kısmını 12 ay gökte tuttuktan sonra (gece ibâdetini) hafifletir mahiyette geriye kalan âyetlerini indirdi. Böy­lece gece kalkıp ibâdet etmek artık farz değil, tatavvu' olarak kaldı.»

[5]Katade'den yapılan rivayette, adı gecen diyor ki:

-Hz. Enes'e (R.A.): «Resûlüllah'ın kıraati nasıldı?» diye sorulduğun­da, o şöyle dedi: «O'nun kıraati medli idî. Bismi'llahi'r-Rahmâni'r-Rahîm'i okurken, hem Bismillah'a, hem Rahmân'ı, hem de Rahîm'i uzatırdı.» [6]

Ümmu Seleme (R.A.)dan yapılan rivayete göre; Ya'lâ b. Mâlik, ondan, Resûlüllah'ın (A.S.) kıraatinden ve namazından soruyor. O da şu cevabı veriyor: «Onun namazından size ne?» Sonra da Ümmu Seleme (R.A.), Re­sûlüllah'ın kıraatini anlatıp birtakım özelliklerini belirtti ki, bundan. Onun Kur'ân'ı çok açık, harf harf, kelimelerin üstüne basa basa okuduğu anla­şılıyor.»

[7]Yine Ümmu Seleme (R.A.)nın şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz kıraatini yer yer keser, yani durak yerle­rinde dururdu. «el-Hamdu lillahi Rabbi'l-âlemîn» dedikten sonra duraklardı. «er-Rahmâni'r-Rahîm» dedikten sonra yine duraklardı. Bunun gibi, «Mâli­ki yevmi'd-dîn» dedikten sonra da duraklardı.» [8]

Hz. Aişe (R.A.)dan yapılan rivayete göre, adı geçen   şöyle demiştir: — Haris b. Hişam, Resûlüllah (A.S.) Efendimize: «Ya Resûlelloh! Va­hiy sana nasıl inmekte veya gelmektedir?» diye sordu. Resûlüllah (A.S.) şu cevabı verdi: «Zaman olur ki o bana çıngırak sesi gibi bir ses vererek ge­lir ki, bu bana en ağır gelenidir. O hal benden ayrılınca, meleğin bana söy­lediklerini iyice bellemiş olurum. Bozan da melek bana bir insan suretine girerek gelir, benimle konuşur (bana ilâhî vahyi haber verir), ben de onun söylediklerini iyice anlayıp bellemiş olurum.» Hz. Aişe (R.A.) devamla diyor ki:

-«Resûlüllah (A.S.) Efendimizin çok soğuk bir günde kendisine va­hiy İndiğinde, (renginin değiştiğini ve) o hal kalkınca şakaklarından şapır şapır ter aktığını görürdüm.» [9]

 

Vahyin  İlk Dönemi

 

«Vahiy» kavramının çok geniş tarifleri yapılmıştır. Detayı üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Kısaca tarifi şöyledir: Allah kelâmını, büyük ruh sayılan Melek Cebrail'in Peygamber {A.S.) Efendimiz'in kalbine ilka etmesidir. Bazan da meleğin insan suretine girerek Allah'ın sözünü şi­fahî olarak Hz. Peygamber'e (A.S.) bildirmesi şeklinde tezahür ettiği olur­du.

Bu hususta beşer gücüne ağır gelen iki şey vardır: Allah kelâmı ve o kelâmı indirip getiren Melek Cebrail.. Fizikötesinden, yani mâna âlemin­den gelen iki yüksek kutsal değer.

Resûlüliah (A.S.) Efendimiz'in bu iki kutsal mâna ve değeri kaldırma­ya hem güç getirmesi, hem de alışkanlık ve ünsiyet sağlaması için, vah­yin ilk dönemi rüya ile başlamış ve bu hal altı ay kadar sürmüştür. Aynı zamanda insan uyurken duyu organları görevini bir bakıma tatil eder ve ruhun faal duruma geçmesi imkânı daha fazla doğar. Kaldı ki, bu hal pey­gamberlerde çok daha belirgin idi. Zira inen lâhutî esrar ve hikmete; onu getirip ilka eden Melek Cebrail'e ancak çok gelişmiş, ünsiyet sağlamış bir ruh muhatab olabilirdi. İşte rüya hali bir bakıma bu gelişmenin provası sayılır.

İkinci dönemi ise, uyanıklık halidir ki, bu dönemde beden bütünüyle ruha tabi olur ve vahiy indiğinde, beden bir bakıma ruhlaşırdı. Resûlül­lah'ın (A.S.) renginde meydana gelen değişme, O'nun o esnada dünyevî şeylerden kopup ruhunun bütün dikkat ve heyecanıyla kulak kesilmesi ve zaman zaman o süre İçinde ter dökmesi bundandır.

İşte vahyin bu ikinci döneminde Resûlüllah'ın (A.S.) meleğin hitabı­na erişince sarsıntı geçirerek eve dönmesi ve: «Beni örtünüz, beni örtü­nüz!» demesi, hem sarsıntıyı atmak, hem de alışkanlık sağlamaya yöne­lik bir haldir.

Böyle bir ortamda Resûlüllah (A.S.) Efendimiz yine elbisesine bürü­nüp örtünmüş bulunuyordu ki, Melek Cebrail indi ve sıcak, zarif bir ilti­fatla şöyle seslendi: «Ey elbisesine (veya örtüye) bürünüp örtünen! Ge­celeyin kalk da az bir bölümü dışında (ibâdet et).»

 

Neden Gece İbâdeti Emredilmiştir?

 

Vahyin bu ikinci döneminde ruhun daha fazla bir gelişme kaydetmesi, ünsiyet sağlayıp ilâhî tecellilere aralıksız ayna olması ve Allah'ın en son mesajı olan Kur'ân'ı teblîğ edip neşretmekte sarsılmaz bir azim ve ma­nevî kuvvete erişmesi için gece ibâdeti çok gerekliydi. O bakımdan gerek Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, gerekse Ashab-ı Kiramın bir yıl süreyle kal­kıp gecenin yarısını veya çoğunu, ayakları şişinceye kader ibâdetle ge­çirmeleri farz kılınmıştı.

İstenilen noktaya erişilince bu farziyet ilgili sûrenin 20. âyetiyle, üm­met hakkında kaldırıldı; Resûlüllah'ın (A.S.) ise gecenin herhangi bir bö­lümünde kalkıp bir süre teheccüdde bulunması vacip olarak kaldı.

 

Gündüzleri Fazla İbâdet Etme İmkânı Pek Yoktu

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, bilindiği gibi, yalnız başına sahneye çı­kıp bütün dünya milletlerini ve dinlerini karşısına alarak büyük bir davayla arz-ı endam etmişti.

Şüphesiz büyük davalar çok büyük gayretler ve aralıksız himmetler, hizmetler, fedakârlık ve ferağât-İ nefisler ister. Nitekim külfetin ağırlığı, dâvanın büyüklüğüyle orantılıdır. O bakımdan Resûlüllah'ın (A.S.) gündüz­leri İslâmiyeti tanıtıp yaymak, tevhîd inancını kalp ve kafalara işlemek, beşerî münasebetlerini arzu ettiği cihete yönlendirmek İslâm'a girmek is­teyenleri veya yeni girenleri eğitip yetiştirmek gibi pek çok işleri ve meş­guliyetleri vardı.

Cenâb-ı Hak, 6 ve 7. âyetlerle bu inceliği belirterek şöyle buyurmak­tadır: «Hakikat (ibâdet için) gece kalkmak hem daha dokunaklı ve tesirli, hem de okuma (kıraat) cihetiyle daha sağlam (bilgi ve huzur vericijdir. Çünkü gerçekten senin için gündüzleyin uğraşacağın uzun işler vardır.»

İşte bu bakımdan gece ibâdeti O'nlar için son derece lüzumluydu.

 

 Gecenin Sükûneti İçinde Yapılan İbâdetin Tesiri Fazladır

 

«Hakikat (ibâdet için) gece kalkmak hem daha dokunaklı ve tesirli, hem de okuma (kıraat) cihetiyle daha sağlam (bilgi ve huzur verici)dir.»

İbâdet, Allah ile kulları arasında manevî bir köprüdür. Cenâb-ı Hak, kullarını kendisine uzanan yol üzerindeki köprüden geçirerek huzuruna da­vet eder. O bakımdan ibâdet her yanıyla dikkat, itina, saygı ve ta'zîmi ge­rektirir. Kalp başka yerde, kalıp seccadede olursa, şekil itibariyle ibâdet sayılsa bile, mâna ve hikmeti açısından gaflet sayılır. Nitekim Mâûn Sûresi'nde böyle ibâdet edenler kınanıp «veyl» sözüyle uyarılmaktadırlar.

Dinlenen bir vücut, saktnleşen sinir sistemi ve dünyevî işlerden bir süre uzaklaşan bir kafa ile gece kalkıp ibâdet etmek ruha kuvvet ka­zandırır, kalbi takviye eder; duyguları yönlendirir, akılla imânı birleşti­rerek nefse karşı hâkimiyet sağlar. Şüphesiz farz namazlarda bu husus­taki yüksek tesiri anlatmaya gerek yoktur; yeter ki itina ile, saygı ile kılın­mış olsun.

O bakımdan 7. âyette Cenâb-ı Hak özellikle gece ibâdetinin feyizli te­sirine işaretle mü'minleri aydınlatmakta ve ileride namaz ibâdetinin farz kılınacağına da kapalı şekilde işarette bulunmaktadır. Zira bu âyetler in­diği zaman beş vakit namaz henüz farz kılınmamıştı. Nitekim beş vakit namaz farz kılındıktan sonra, gece ibâdeti hafifletilmiş ve ümmet hak­kında sünnet, peygamber hakkında vacip olarak kalmıştır.

Âyette geçen «vatı'» lâfzını «vita» şeklinde okuyup bunu «muvataat» yani muvafakat manasına yorumlayanlar da olmuştur. Çünk1" ^cenin sü­kûneti içinde kalbin, dilin, kulak ve gözün kendi aralarında uyum kurup Cenâb-ı Hak ile muvafakat halinde olması çok daha tesirli ve geliştiricidir.

 

Rabbın İsmini Anmak

 

«Rabbının ismini an; her şeyden ilgini kesip yalnız O'na yönel.»

Bu emir üzerinde birkaç yorum yapılmıştır:

a) Allah'ı güzel isimleriyle an ki, namazla birlikte övgü değer bir so­nuç sağlanmış olsun.

b) Amelinle Rabbının rızasını  kasdet ki o makbul tutulsun.

c)Namazın başında «Bismi'llahi'r-Rahmâni'r-Rahîm»'i oku ki kıraatin bereketi seni Rabbına kavuştursun, gayrından alıkoyup seni O'na yönelt­sin.

d)Rabbın ismini va'd ve vaîdiyle (müjde ve tehdidiyle) ilgili her ko­nuda an ki, O'na olan yakınlığın daha da artsın.

Bütün bu güzel hasletleri geceleyin kalkıp ibâdette bulunmakta ara­mak gerekir. Zira her türlü gösterişten uzak bir duygu ve niyetle tam sü­kûnet ve yatışkanlık içinde Hakk'a yönelmek, bütün feyiz ve bereketlerin, -rahmet ve inayetlerin anahtarı ve Cenâb-ı Hakk'a yakın olmanın iksiridir.

 

Yalnız Allah'a Yönelmek

 

«Her şeyden ilgini kesip yalnız O'na yönel.»

İbâdet her yönüyle rhlâs ve samimiyet, aynı zamanda hâlis niyet is­ter. Özellikle namaz kılarken her şeyden kalbi ve kafayı uzaklaştırıp yal­nız Hak ile meşgul olmak kadar feyizli ve rahmete vesîle başka bir ibâ­det olamaz.

Ancak, halktan kopup Hakk'a yönelmenin ölçü ve sınırı vardır. Bü­tünüyle halktan, işten, hayattan kopmak rehbaniyettir ki, bunun İslâm'da yeri yoktur. Kaldı ki Hıristiyan rahiplerinin ve rahibelerinin bu tarz inzi­vaya çekilip halktan ve işten kopması da arzu edilen sonucu doğurma-mıştır. Kur'ân'ın beyanıyla, onlar buna hakkiyle riâyet etmemişlerdir. [10]

O halde halktan, işten ve hayatın belli kademelerinden kopup bütü­nüyle Hakk'u yönelmek daha çok ibâdet esnasında ve namaza durulurken gerçekleşebilir. Zira İslâm'a göre, çalışmak, okumak, evlenmek, iş sahibi olmak, para kazanıp zenginleşmek, toplumla meşru sınırlar içinde temas halinde olmak Allah'ın mü'minlere helâl ve mubah kıldığı hususlardır. O bakımdan hiç kimsenin bunları ve benzeri meşru, mubah şeyleri kendine haram kılma yetkisi yoktur. Nitekim Mâide Sûresi 87. âyette: «Ey imân edenler! Allah'ın size helâl kıldığı teiniz ve yararlı şeyleri haram kılmayın; aşırı da gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez» buyurulurken, Tahrîm Sûresi birinci âyette Peygamber'e (A.S.) hitapla: «Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arzulayarak Allah'ın sana helâl kıldığını neden kendine haram ediyorsun?» cümlesiyle gerekli tenbihte bulunulmuştur.

O halde hadîs-i şerifte «tebettül»ün yasaklanması, rehbaniyete kapı­ları kapamaya; ilgili âyetle tebettül ile emredilmesi, ibâdette ıhlâs, dikkat ve itinaya delâlet eder.

 

Doğunun Ve  Batının  Rabbı

 

«O, doğunun da Rabbıdır, batının da Rabbıdır. Başka ilâh yoktur, ancak O vardır. Artık sen O'nu hep vekîl edin.»

Bir şeyin iki tarafından söz etmek, tümünü kasdetmek sayılır. Böylece âyette bir mecaz-i mürsel kuralı söz konusudur. Aynı zamanda gü­neş sistemini belli bir plâna göre yerine oturtup doğu ve batı cihetlerini meydana getiren tek kudret sahibi Cenâb-ı Haktır. Doğu da, batı da nisbî ve izafîdir; yani bize nisbetle bu böyle düzenlenmiştir. Kâinat bir elma misali O'nun kabze-i kudretinde bulunuyor. Her şeyi plânlayıp programla­yan O'dur. O halde İslâm Dinini tebiîğ edip yaymaya çalışırken, birçok en­gellerin karşımıza çıkacağı kesindir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çok zor ve sıkıntılı bir atmosfer içinde görevini yürütmeye çalışıyor, müşriklerin ardı arkası kesilmeyen saldırılarına mâruz kalıyordu. Cenâb-ı Hak, O'nun yükünü hafifleteceğini ve kendisini mutlaka başarıya eriştireceğini ima ederek, «her hâl-ü kârda Rabbını vekîl edin» buyurdu. Zira vekîl, müvekkili­nin işlerini yürüten, konusuyla yakından ilgilenen ve gerektiğinde onu sa­vunan kimse demektir. Böylece Cenâb-ı Hak, Resulünü ve O'nun yolunda yürüyen mü'minleri koruyup haklarına sahip çıkacağını, işlerini düzene koyup başarıya ulaştıracağını kendi üzerine alırken, O'nu vekîl edinen mü'minlere de bazı görevlerin düştüğüne işarette bulunuyor.

Nitekim Âl-i İmrân 173. âyette bu incelik şöyle açıklanmaktadır:

«Onlar ki, kendilerine bazı kimselerin: «Düşmanınız olan insanlar si­ze karşı ordu toplayıp hazırlandılar, (aman) onlardan korkun!» demesi, on­ların ancak imânını artırdı da, «Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl'dir» dediler.»

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Resûlüllah'ın (A.S.) gecenin bir bölümünde kal­kıp ibâdet etmesinin gereği üzerinde duruldu. Allah'ın son mesajını Allah'­ın kullarına tebiîğ etmenin çok ağır bir vazife olduğuna dikkat çekilerek, gündüzleyin ancak bu hizmeti sürdürmekle meşgul olunacağı ve o ba­kımdan geceleyin ruhu dinlendirmek, kalbi doldurmak için ibâdete ihtiyaç bulunduğu belirtildi. Sonra da her hâl-ü kârda Allah'ı vekîl edinmesi emre­dilerek gelecek günlerin başarı va'dettiğine işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, azgın müşriklere açıktan bir çatışma ve vuruş­maya gidilmemesi tenbîh ediliyor ve onların saldırı ve şirretliklerine karşı sabırlı olmanın faydasına değiniliyor. Hakk'a dönmeden ölecek olurlarsa, onlar için çok elim bir azabın hazırlandığı bildiriliyor.

 

Meali:

 

10-Onların (inkarcı müşriklerin) dediklerine katlan. Onları güzel bir tavıria terkedip ayrıl.

11-Nîmet sahipleri olup (Hakk'ı) yalanlayanları bana bırak da ken­dilerine az bir mühlet ver.

12-13-Çünkü yanımızda bukağılar. Cehennem, boğazdan geçme­yen yiyecek ve elem verici bir azap vardır.

14-Bir günde ki, yeryüzü ve dağlar sarsıldıkça sarsılır; dağlar çök­müş kum yığınına dönüşür.

 

İnkarcı Bozguncularla Mücadelede Uygulanan Metod

 

«Onların (inkarcı müşriklerin) dedikleri­ne katlan. Onları güzel bir tavırla terkedip ayrıl.»

Cenâb-ı Hak, İslâm'ın kök salıp yayılma şansını tesadüfe bırakma­mıştır. Mekke ve Medine dönemlerinde inen âyetler, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in izlediği strateji ve metodu, bütünüyle Hakk'a davetin usûl ve adabını ve takip edilecek yolu belirtmektedir.

Konumuzu oluşturan 10. âyetle bu usûl ve metodun bir bölümü yan­sıtılıyor. Zira karşıt grupla başarılı bir mücadele verebilmek için, içinde yaşanan çağın ve bölgenin ortam ve şartlarını dikkate almak gereklidir. Aksi halde başarı şansı pek az olur.

Hak ile bâtıl kesif bir mücadele safhasına girmiş, her geçen gün bir iki kişinin son dine girmesi, inkarcılardan ileri gelen menfaatçıları çileden çıkarıyor ve bu sebeple amansız mücadelelerini artırıyorlardı. Oysa İs­lâm'a giren bir avuç fakir, köle ve çaresiz, güçsüz insanın onlara maddî bakımdan karşı koyacak imkânları yoktu. Bunun için Müslümanların o dö­nemde fiilî duruma geçmesi yani göze göz, dişe diş duygu ve düşünce­siyle ortaya atılıp silah kullanmaları çok tehlikeli ve İslâm'ın geleceği ba­kımından son derece endişe verici olurdu. Şartlar ve ortam bütünüyle müşriklerin lehinde toplanmıştı. O halde azgın inkarcıların yanlış ve teh­likeli bir karar almalarına sebep olmak akıllıca bir hareket olmazdı. Belki de İslâmiyetin temel atıp yayılması çeyrek asır daha gecikebilirdi. Hal­buki insan ömrü o kadar uzun değildir. Yapılması gereken tek şey, mev­cut şartlan, imkânları ve ortamın özelliğini dikkatten uzak bulundurmadan zaman kazanmaya çalışmak ve her dakikayı İslâm lehine değerlendirmek İçin zekâyı alabildiğine kullanmaktı. Nitekim ilgili âyetin ışığında Resûlül­lah (A.S.) Efendimiz'in uyguladığı siyaset ve metodun ana hatları şun­lardı :

a)  Allah'ın varlığını ve birliğini en güzel ve çarpıcı ifadelerle kalp ve kafalara yerleştirmeye çalışmak,

b) Bunun için gelen tepkiyi normal karşılayıp, sinirlere hâkim olmak suretiyle saldırıya geçmemek ve iç savaşa kapı açacak hareketlerden ka­çınmak,

c) Eza, cefa, işkence gibi saldırılara misliyle karşılık vermeyip sabret­mek ve mümkün olduğu kadar yumuşatıcı bir hava oluşturmak,

d) Tapılmakta olan putlara fiilî surette dokunmamak, bu hususta her­hangi bir teşebbüste bulunmamak; bulunmak İsteyenlere kesinlikle engel olmak,

e) Zamanı çok iyi değerlendirmek, mazlum   çizgisinde   bulundukça dikkatleri fedakâr mü'minlere çekmek,

f) Önce güçlenip kadrolaşmak, hiç değilse şehir devleti kurma dü­zeyine gelip savunma gücü oluşturmak, sonra da saldırılara gerekirse mis­liyle karşılık vermek,

g) İnen âyetlerin dışında herhangi bir görüş ortaya koymamak; Hz. Peygamber'den (A.S.) izin almadan müşrikler aleyhine bir karar almamak bu cümledendir.

İşte bu metottur ki, dikkatleri zayıf tarafın üzerine çekmiş, İslâm'ın sesinin duyulmasını hızlandırmış ve Müslümanları topyekûn 'bir imhadan uzak tutmuştur.

Aksini düşünelim: Kabe'nin damına konulan Hübel adlı putun «bu kutsal mabedin üzerinde yeri mi olur» denilse ve birkaç Müslüman tara­fından kırılıp atılsaydı neler olurdu? İyice kabaran sinirleri harekete geçi­rir, dolan bardağın taşmasına sebep olurdu. Her türlü din ve vicdan hür­riyetinin karşısında olan azgın inkarcılar, ok yaydan çıkar misali, hemen imha saldırısına geçerlerdi. O yüzden yeni doğan İslâm Dini, doğduğu yerde ölmeye mahkûm olabilirdi. Tabii ilâhı takdir buna müsaade eder miydi, etmez miydi? Bu ayrı bir konu.

işte Allah yolunda, hak, adalet ve ahlâk yolunda yürüyen mü'mrnlere irşad ve tebliğ metodundan aydınlatıcı bir bölüm vererek, Hz. Muham-med'in  (A.S.) başarısının sırlarından birini açıklamış olduk.

 

İlâhî  Metod Aynen Uygulanırsa,  Hakk'ın  Yardımı Tecelli Eder

 

«Nimet sahipleri olup (Hakk'ı) yalanla-yanları bana bırak da kendilerine az bir mühlet ver..»

Sözünü ettiğimiz ilâhî metod belirlenirken, 11. âyetle mü'minler ken­dilerine düşen görevi yerine getirdikleri takdirde Allah'ın çok geçmeden inayet ve nusratla tecelli edeceği va'dediliyor.

Anlaşıldığı gibi, ilâhî yardım ve tecelli şartlıdır. Mü'minler gösterilen stratejiyi ilâhî metodla uygularlarsa, yardıma mazhar kılınmaları muhak­kak olur. Nitekim Hz. Aişe (R.A.) Validemiz diyor ki; «Bu âyet İndikten sonra çok geçmeden (birkaç yıl sonra) hicret ve arkasından Bedir Savaşı patlak verdi de o ileri gelen azgın inkarcıların çoğu hak ettikleri cezayı tattılar. Âhiret'teki cezaları ise, daha ağır ve kalıcı olacaktır.» [11]

 

Âhiret Azabının Çeşitleri

 

«Çünkü   yanımızda   bukağılar. Cehennem, boğazdan geçmeyen yiyecek ve elem verici bir azap vardır.»

Hakk'ı tebliğ edip huzur ve güvenin kurulmasını İsteyen mü'minlere karşı saldırıya geçen inkarcı maddeciler, dönüş yapmadan, Hakk'a inanıp teslim olmadan ölürlerse, onlara âhirette verilecek cezanın bazı özel­likleri açıklanmaktadır:

a)  Demir bukağılar,

b)  Cehennem ateşi,

c)  Boğazdan geçmeyen yiyecek,

d)  Sonu gelmeyen elem verici azap..

Azabın bu çeşitlerine dikkat ettiğimizde, verilecek cezanın, inkarcı­nın ameline uygun olduğunu görürüz. Şöyle ki: Mekke'de kimsesiz mü'-minlerin boynuna ip takıp sokaklarda sürüklediler. Buna karşılık onların boynuna demirden bukağı geçirilecek.

Mü'minleri komaya sokuncaya kadar dövüp göğüsleri üzerine kızgın taş ve ateş koyanlar, âhirette buna karşılık Cehennem ateşine atılacak­lar. Onlar mü'minleri ekonomik ablukaya aldılar ve o sebeple sıkıntıya düşen o mü'minler boğazlarından kolay kolay geçmiyecek şeyleri yemek zorunda kaldılar. O kadar ki, Sa'd b. Ebî Vakkas (R.A.) o günleri şöyle anlatıp özetlemiştir: «Öylesine açlık ve sıkıntıya düştük ki, yiyecek bir nesne bulamadık. Gece açlıktan bir türlü uyku gözlerime girmeyince ken­dimi dışarı attım ve kumların arasında ayağım sert bir cisme dokundu; eğilip aldığımda aylarca güneşte kalıp kuruyan bir parça deve derisi ol­duğunu gördüm. Onu iki taşın arasında ufalayıp açlığımı gidermeye ça­lıştım.» İşte buna karşılık Cehennem'de boğazlarından kolay kolay geç­meyecek olan zakkum misali yiyeceklerle başbaşa bırakılacaklardır.

Mü'minlere karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadan insafsızca iş­kencede bulunmayı reva gördüler «Allah birdir, Muhammed O'nun pey­gamberidir» dedikleri için saldırının en kötüsünü onlar hakkında uygula­makta sakınca görmediler. Buna karşılık âhirette onlara elem verici ve aynı zamanda kalıcı bir azap uygulanacaktır.

Cenâb-ı Hak, saldırgan müşriklere âhirette uygulanacak cezayı, mü'­minlere huzur ve güven verecek bir anlatımla açıklarken, kıyametin iki safhasına dikkatleri çekiyor:

 

Kıyametin İki Önemli Safhası

 

«Bir günde ki, yeryüzü ve dağ­lar sarsıldıkça sarsılır; dağlar çökmüş kum yığınına dönüşür.»

1-Yeryüzü sarsıldıkça sarsılacak, dünya  yörüngesinden   çıkıp  çe­kirdeğini oluşturan madenler büyük patlamalar vücuda getirecek..

2-Dağlar bu sarsıntı ve patlama sonucu tuz buz olup kum yığınına dönüşecek.

Öyle ki, yerküre üzerinde dağ, tepe, orman, akarsu diye bir şey kal­mayacak. İkinci düzendeki yerini almak üzere boşlukta bir metaorit mi­sali kayıp gidecek..

İşte ilâhî plânda bu böyle tesbit edilip çizilmiş ve belli bir programa bağlanmıştır; vakti saati gelince aynen gerçekleşecektir. Onu durduracak veya değiştirecek hiçbir kudret ve kuvvet olmayacak, hüküm bütünüyle Allah'a ait bulunacaktır. O halde o günler gelmeden veya ölüm çizgisine gelip dayanmadan insanoğlu kendini tanımak ve niçin yaratıldığını, ne­rede bulunduğunu, görevinin ne olduğunu, hılkatindaki hikmeti ve bun­dan sonra nereye gitmek zorunda bulunduğunu bilip anlamak ve bu idrâk ile Hakk'a yönelmek zorundadır. Kur'ân bilhassa bu sinyali vermekte ve ilâhî âyetlerle gafil insanların uyanmasını istemektedir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, ortam ve şartların dikkate alınarak uygulanacak strateji üzerinde duruldu. Sonra da inkarcı saldırganlar uyarılarak hem kıyametten, hem de âhiret gününden yönlendirici tablolar sergilendi.

Aşağıdaki âyetlerle, şâhid olarak gönderilen Hz. Peygamber'e (A.S.) uymanın lüzumu üzerinde duruluyor ve Fir'avn'a gönderilen Musa Pey­gamber'e onun karşı koyması neticesinde nasıl bir felâkete uğratıldığı misal veriliyor. Sonra da kıyamet ve âhiretin bir diğer korkunç safhasına değinilerek uyarılar yapılıyor.

 

Meali:

 

15-Şüphesiz ki, biz, Fir'avn'a bir peygamber gönderdiğimiz gibi, si­ze de üzerinize şahit olacak bir peygamber gönderdik.

16-Ne var ki, Fir'avn, o peygambere karşı geldi; bu yüzden onu yakalayıp ağır şekilde cezalandırdık.

17-Eğer küfre saparsanız, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek günden nasıl korunabilirsiniz?!

18-Gök, onunla (o günün dehşetiyle) çatlamıştır (çatlar). O'nun va'-di mutlaka yerine gelir.

19-Gerçekten bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbına giden bir yol edinir.

 

Musa (A.S.) İle Fir'avn Kıssası Misâl Veriliyor

 

bir peygamber gönderdiğimiz gibi, size de üzerinize şahit olacak bir pey­gamber gönderdik..»

Bu âyetle Cenâb-ı Hak, Mekke'de gelişmekte olan olayların müşrik­leri tehlikeli bir uçuruma doğru sürüklediğine işarette bulunarak Fir'avn'ın Musa Peygamber'e {A.S.) karşı olumsuz tutumundan dolayı nasıl kötü bir akıbete duçar kılındığını hatırlatmaktadır.

Müşriklerin ileri gelenlerinin insaf ölçülerini çok aşan sert tedbirle­rinden endişe edilmemesine ve neticenin onlar için hüsran, mü'minler için zafer olacağına işaret edilmekte ve böylece mü'minlere teselli ve ümit ha­vası estirilmektedir.

Misal olarak verilen kıssa, şu gerçekleri yansıtmakta ve düşünebilen­lerin düşünce ufkunu genişletmektedir:

a)  Musa Peygamber (A.S.) Mısır'da doğmuş, Fir'avn'ın evinde büyü­müştür.

b) Musa'nın (A.S.) babadan yetim; Hz. Muhammed'in (A.S.) hem ba­badan, hem anadan yetim kaldığı, bu  iki peygamber arasında ayrı bir benzerlik arzeder.

c) Musa (A.S.) doğup büyüdüğü yerde halkı Hakk'a davetle emrolun-muştu. ResûlüNah (A.S.) Efendimiz önce doğup büyüdüğü yerdeki, sonra da yeryüzündeki bütün milletleri Hakk'a davete memur kılınmıştır.

d) Fir'avn, Musa'ya (A.S.) karşı sert tedbirlere; Mekke'nin ileri gelen inkarcı azgınları  ise Hz.  Muhammed (A.S.) aleyhine caydırıcı ve tehdit edici davranışlara baş vurmuşlardır.

e) Netice olarak Musa Peygamber, Mısır'dan hicret etmek zorunda bı­rakılmıştı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de Mekke'yi terketmek zorunda kal­dı ve Medine'ye hicret etti. Bu açıdan da iki peygamber arasında bir ben­zerlik söz konusudur.

f) Musa Peygamber (A.S.) bir süre sonra Mısır'a dönüp manevî fe­tihte bulundu; ilâhî emir gereği, nusrat-i ilâhiye tecelli etti; Fir'avn ve as­kerleri Kızıldeniz'de boğuldu.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de hicretten bir süre sonra güçlü bir or­duyla Mekke üzerine yürüdü ve böyleoe hem maddî, hem de manevî fe­tihte bulunarak mağrur başlan yere eğip kutsal toprağı ve Allah'a ibâdet için yapılan Kabe'yi putlardan ve putperestlerden temizledi.

Böyiece Cenâb-ı Hak geçmişte meydana gelen önemli, çalkantılı dra­matik tarihî bir olayın özetini belirterek Mekkeli'Ieri bir defa daha uyardı. Fir'avn ve ordusu kadar güçlü olmadıklarına işaretle sonlarının hüsran ile noktalanabileceğim dolaylı şekilde hatırlattı. Musa Peygamber'e (A.S.) karşı gelip küfür ve tuğyanını artıran Fir'avn'ı yakalayıp cezalandırdığını beyân ederek mü'minlere büyük ümit ve güven ilham etti. Müşriklere ise, dönüş yapmadıkları takdirde baş aşağı gelecekleri günün yakın olduğunu bildirerek küfür ve azgınlıktan vazgeçmelerini tenbîhle ilâhî rahmetinin ge­nişliğine dolaylı şekilde atıfta bulundu.

Nitekim hiçbir uyarı, misal, tehdît, öğüt ve âyet netice vermeyince, ilâhî program hükmünü yürütmeye başladı: Hicret emrini indirdi. Şehir devletinin temelleri atıldı ve Bedir Savaşı hazırlandı. Derken Mekke fethe­dildi ve Arap Yarımadası bir baştan bir başa mü'minlerin eline geçti.

 

İnsan Aklına  Işık Tutularak  Uyarı Sürdürülüyor

 

Eğer küfre saparsanız, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek günden nasıl korunabilirsiniz?.»

Kur'ân'da hâkim olan ilâhî üslûp gereği, önce insanların duygu ve düşünceleri yönlendirilir, sonra da akla malzeme verilerek konu üzerinde etraflı düşünme ve araştırma havası oluşturulur. Bunun için de birtakım meydana gelmiş ve ileride meydana gelmesi kesin olan belgeler sırala­nır. Nitekim 18 ve 19. âyetlerle, her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, her doğanın öleceği dolaylı şekilde belirtiliyor. Dünyanın da yer aldığı mevcut sistemlerin de bir başlangıcı olduğu gibi, bir de sonu olacağı bildirilerek bu olayın iki önemli safhası üzerinde duruluyor:

1-Kıyamet olayının akıllara durgunluk verecek dehşeti, ikinci haya­ta kalkış ve hesaba çekilişin duygu ve ruh üzerinde tezahür edecek ağır­lığı çocukları bile yaşlanmış bir görünüme sokacak.

2-Kıyametin kopmasıyla birlikte gök yarılacak, yani sistemler bo­zulacak, yörüngeler karışacak; çatlayıp ayrılan  bir  çatıdan   kiremitlerin yerlerinden kopup rasgele düşeceği, etrafa savrulacağı gibi, yıldızlar da öylesine kararıp dökülecek.

Bu, ezelde hazırlanan ilâhî plân ve programın bir gereğidir ki, geri kalması, aksaması mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın hükmü mutla­ka yerine gelir, O'nun yanında söz değişmez; vaadi haktır, günü saati ge­lince mutlaka tahakkuk eder.

 

Ozon Gazı Ve Bir Yorum

 

Bilindiği gibi «Ozon Gazı» (Oz) üst stratosfer'in ekvatorunda, yakla­şık 40 km. yükseklikte oluşur ve buradan kutuplara doğru yayılır. Bulun­duğu yer orta stratosfer'dir.

Konumuzu oluşturan, «Eğer küfre saparsanız, çocukları ak saçlı ihti­yarlara çevirecek günden nasıl korunabilirsiniz?» 17. âyetle, kıyametin deh­şetinden söz edilmekteyse de, son devrin tefsîrcilerinden bir kısmının bu olayı ozon gazının azalıp delinmesi neticesinde ortaya çıkacak olaylarla yorumladıklarını görüyoruz. Aslında böyle bir yoruma âyetin siyak ve si­bakı müsaade etmemektedir. Zira, konu kıyamet olayıyla ilgilidir ve böyle bir olayın ortaya çıkmasıyla göklerin yarılacağı, her şeyin alt-üst olacağı açıklanmaktadır.

Ancak çok uzak bir ihtimal dahi olsa, ozon tabakasının delinmesi ve­ya ortadan kalkmasıyla erken beyazlaşmanın ortaya çıkacağı bilimsel ola­rak belirtilmekte ve âyetteki anlatımla bir benzerlik arzetmektedir. Şöyle ki:

Ozon atmosferde en az bulunan bileşen olmasına rağmen, yeryüzün­deki hayat için zorunludur. Çünkü güneşten gelen kısa dalga boylu ve dolayısıyla yüksek enerjili morötesi (ultraviolet) ışığın büyük bölümünü süzer; diğer bir deyişle bu ışınlara karşı filtre görevi görür. Ozon taba­kasının ortadan kalkması veya tesirinin azalması durumunda bu çok teh­likeli morötesi ışınlar doğrudan dünyaya ulaşmakta ve cilt kanserlerine, ayrıca çocuklarda ve gençlerde uzun süreli etkiler sonucu derinin erken kırışması ve saçların erken beyazlaşması şeklinde ortaya çıkan «progeria» (erken yaşlanma)  hastalığına yolaçabilmektedir.

Şayet ozon tabakasının ortadan kalkmasıyla kıyamet olayı yakından ilgiliyse, o takdirde âyeti bu doğrultuda yorumlamanın makul bir yanı ola­bilir. Şüphesiz bu da çok uzak bir ihtimaldir ki yorum için yeterli delil sa­yılamaz.

 

İnsanı Kendi İrâdesine Birakmak

 

«Gerçekten bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbına giden bir yol edinir.»

Kur'ân-ı Kerîm duygu, düşünce ve akla seslenip birtakım uyarılar, öğütler ve belgeler sıraladıktan sonra, bütün bunların doğruyu öğreten, hakkı tanıtan tezkîrler olduğunu bildirmekte ve sonra da insanı hür ira­desiyle başbaşa bırakmaktadır. İlgili âyetle insan irâdesinin zorlanmadı­ğına hem işaret edilmekte, hem de ona İmkân verildiği belirtilmektedir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, son peygambere uymanın lüzumu belirtildi ve inkârda ısrar edenlere Fir'avn olayı misal olarak verildi. Sonra da kıya­met olayından birkaç safha anlatılarak yönlendirici uyanda bulunuldu.

Aşağıdaki âyetle gece ibâdeti üzerinde durularak bu konuda hafifle­tici hükme yer veriliyor. Arkasından namaz, zekât ve karz-ı hasenden söz edilerek bu üç ibâdetin önemine dikkat çekiliyor. Her hal-ü kârda Allah'­tan bağışlanma dilememiz emredilerek sûre noktalanıyor.

 

Meali:

 

20-Şüphesiz ki Rabbın, senin ve seninle beraber bir topluluğun ge­cenin üçte ikisine yakın bir süreyi, yarısını ve bazan da üçte birini kal­kıp ibâdetle geçirdiğinizi bilir. Allah, gece ve gündüzü takdîr eder, sizin bunu sayamıyacağınızı bildiği için size lûtufla yönelir. Bundan böyle Kur'-ân'dan size kolay geleni okuyun. Allah, sizden hastalar olacağını, diğer bir kısmının Allah'ın bol nimet ve geniş lûtfunu arayıp elde etmek için yolculuk yapacaklarını, başka bir kısmının ise Allah yolunda vuruşacak­larını da biliyor. O halde Kurân'dan size kolay geleni okuyun. Namazı dos­doğru kılın, zekâtı verin, Allah'a (O'nun rızâsı uğruna faizsiz) güzel bir ödünç verin. Kendiniz için önden ne gibi bir hayır gönderirseniz, onu da­ha hayıriı ve karşılığı daha büyük olarak Allah'ın yanında bulursunuz. Al­lah'tan bağışlanma dileyiniz. Şüphesiz ki, Allah, çok bağışlayan, çok mer­hamet edendir.

 

İniş Sebebi

 

Sûrenin ikinci ve üçüncü âyetleriyle gecenin çoğunun veya yarısının, ya da yarısına yakın bir bölümünün ibâdetle geçirilmesi emredilmişti. Şüp­hesiz bu, hesaplama ashab-ı kirama biraz müşkif geliyordu. Aynı zaman­da mü'minlerin İslâmiyeti yaymada birçok görevleri ortaya çıkmış bulu­nuyordu. Bu durumda artık onları gece ibâbetine kalkma hususunda ser­best bırakmanın uygun olacağı murad-ı iiâhîyeye tevafuk ettiğinden yu­karıdaki âyet indirildi.

Ancak bu âyetin Mekke'de mi, yoksa Medine'de mi indirildiği hakkın­da farklı görüş ve tesbitler ortaya çıkmıştır.

 

İlgili Hadîsler

 

Abdullah b. Amr (R.A.)dan yapılan rivayette, Resûlüllah'ın (A.S.) ona şöyle dediği nakledilmiştir: «Ya Abdellah! Senin bütün seneyi oruçlu ge­çireceğini ve her gece uyumayıp (ibâdet edip) Kur'ân okuyacağını söyle­diğin bana bildirildi. Öyle midir?» Bu soru üzerine Hz. Abdullah: «Evet, ya Resûlefloh! Ben bununla ancak hayır ve iyilik murad ettim» diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) ona: «Öyle İse, Davud'un oru­cu gibi oruç tut. Çünkü O, insanların en çok ibâdet edeniydi.. Kur'ân'ı da her ayda bir defa okuyup hatmet» buyurdu. Hz. Abdullah : «Ya Resûlellah! Bundan daha fazlasını yapabilirim» deyince, Resûlüllah (A.S.) ona: «O hal­de her on günde bir hatim yap» buyurdu. Hz. Abdullah: «Ya Resûlellah.' Bundan fazlasını yapabilirim» dedi. Peygamber (A.S.) ona: «O holde haf­tada bir defa hatim yap, fazlasına gerek yoktur» buyurdu.

[12]Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ashabına sordu :

-Sizden kimin malı vârisinin malından kendisine daha sevimlidir? Ashab-ı Kiram şu cevabı verdiler:

-Ya Resûlellah! Bizden hiçbirimiz yok kî kendi malı vârisinin ma­lından daha sevimli olmasın. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A.S.) onlara:

-Ne dediğinizi iyice biliyor musunuz? buyurdu. Onlar da:

-Ya Resûlellah! Ancak bunu biliyoruz, dediler.  Peygamber (A.S.) şöyle buyurdu:

-Sizden birinizin malı ancak (ölmeden önce) önünden gönderdiği­dir. Vârisinin malı ise, geriye bıraktığıdır.

[13]

Din Kolaylığı Emreder

 

Sûrenin baş kısmında açıkladığımız sebeplerden dolayı, gecenin belli bir bölümünde kalkıp ibâdet etmek farzdı. O çok sıkıntılı ve netameli gün­lerde ruhlara daha çok gıda vermek, o en yüce kudrete yönelip daha çok yardım beklemek ve böylece kalpleri imân ve onun mahsulü olan Al­lah sevgisiyle doldurmak; sabredip dayanma gücünü ortaya koymak ge­rekiyordu ve bu hal başarı çizgisine adım adım yaklaşmanın manevî des­tek ve kuvveti idi. Aynı zamanda savaş ve benzeri hareket henüz meşru kılınmamıştı. O bakımdan mü'minleri fazlasıyla yorup bitkin düşüren bir iş de yok gibiydi. Böyle bir ortamda gece ibâdetine muntazam kalkmak kimseye ağır gelmiyordu. Bununla beraber belirlenen nisbette ve vakitte zaman ayarlaması yapmak birçoğuna zor geliyordu. Malûm « devirde saat yoktu. Ashab-ı Kİrâm belirtilen sebepten dolayı gece ibâdetini lâyıkıyla ye­rine getirememenin üzüntüsü içindeydi. Bir süre sonra İslâmî faaliyet hızlandı ve herkesin yapacağı hizmetler ortaya çıktı ve gecenin bir bölü­münde kalkıp ibâdet etmenin farziyeti 20. âyetle kaldırılmış oldu. Hz. Pey-gamber'e (A.S.) vacip olarak kalmakla beraber mü'minler için bir sünnet olarak kaldı.

Burada belirttiğimiz sebeplerden başka, konuyla yakından ilgili iki önemli hikmet de söz konusudur:

a) Hicret yakındı. Medine'ye gidildikten sonra yoğun ve yorucu işler başlayacaktı veya hicret olayı gerçekleşmişti ve Medine'ye göç eden mü'­minleri birçok yoğun işler beklemekteydi. Bu sebeple gece ibâdetinin far-ziyetinin kalkması gerekiyordu.

b)  Bir yıl kadar bu ibâdetin farziyetinin sürdürülmesi, mü'minleri fa­zilet ve feyzi çok bir ibâdete alıştırmaya yönelik bulunuyordu. Maksat hâsıl olunca ve hicret yaklaşınca veya hicret olayı gerçekleşince bir lü­tuf olarak farziyet hükmü kaldırıldı.

Allah daha iyisini bilir.

 

Kur'ân'dan Kolay Geleni Okumak

 

«Kur'ân'dan size kolay geleni okuyun!.»

Bu cümle üzerinde farklı yorumlarda bulunanlar olmuştur. Şöyle ki:

a) Bilindiği gibi, gece kalkıp kılınan namazda mümkün olduğu n is bet­te uzun sûreler okunmak suretiyle kıraat çok uzun tutulurdu. Bu âyette ise, mutlaka uzun ve belirlenmiş bir sûreyi değil, kişinin kolayına gelecek nisbette okuması tavsiye edilmektedir.

b) Müfessir Süddî'ye göre: Bu, yüz âyettir. Hasan el-Basrî ile Kâb'e göre de âyette bu nisbete işaret edilmektedir. Zira ashabdan yapılan ri­vayette : «Kim geceleyin kalkıp yüz âyet okursa, kan itin'den yazılır», yani Allah'a ümit bağlayıp gönül veren bahtiyarlardan sayılır, buyuru I m ustur.

c)  Saîd b. Cübeyr'e göre: Bu, elli âyettir.

Ancak Hasan el-Basrî ile Kâb'ın beyânı daha sıhhatli kabul edilmiş­tir. Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Kim gece kalkıp on âyet okursa, gafillerden yazılmaz. Kim de yüz âyet okursa, kan itin'den yazılır. Bin âyet okuyan kimse ise, mukantırîn (kendilerine kantar kantar ecir ve sevap ve-rilenler)den yazılır.» [14]buyurmuştur.

d) Size kolay geldiği ölçüde ve nisbette namaz kılın, demektir. Çün­kü «salât» sözü, Kur'ân, yani Kur'ân'dan okuma anlamında kullanılmıştır. «Kur'âne'l-fecri» terkibinde olduğu gibi..

Böylece, «Kur'ân'dan size kolay geleni okuyun» âyetiyle, gece ibâde­tinin farziyeti kaldırılmıştır. O sebeple gece kalkıp namaz kılmak, Kur'ân okumak isteyenler, kolaylarına geldiği kadarını yapmakta serbesttirler.

Isrâ Sûresi 79. âyetin tefsirinde de belirttiğimiz gibi, gece İbâdetinin sadece Hz. Peygambere (A.S.) vacip olduğu kesinlik arzetmektedir ki bu, beş vakit farzdan fazla olarak bir vücub ifâde eder.

İmam Şafiî bu konuda şöyle demiştir:

«Gece ibâdeti vâcib midir, değil midir? Yani Kur'ân'dan size kolay gelenini okuyun, emriyle gecenin belli saatlerinde kalkmanın farziyeti nes-hedilirken ikinci bir farz mı belirlenmiş oluyor, yoksa bu ibâdet sünnet olarak mı kalıyor? Biz sünnet ile istidlalde bulunmayı uygun görerek bu iki manadan hangisinin sahih olduğunu araştırdık. Gördük ki, Resûlüllah'in  (A.S.) sünneti sadece beş vakit namazın farziyetine delâlet etmekte, ondan başka vâcib bir namaza delâlet etmemektedir.» [15]

Böylece İmam Şafiî'ye göre: Gece ibâdeti sünnet olarak kalmıştır.

el-Kuşeyrî ise, gece kalkıp ibâdet etmenin farziyeti ümmet hakkında kaldırılmış, ama Resûlüllah {A.S.) Efendimiz hakkında kaldırılmamıştır, di­yor.

Hanefî imamları ise, bu âyete dayanarak namazda Fatiha Sûresini okumak tayinen vâcib değildir. İster Fâtiha'dan, ister başka Jbir sûreden bir veya birkaç âyet okumak kâfidir, demişlerdir. Ancak bu hususta ara­larında görüş birliği yoktur. Yukarıdaki görüş ve ictihad çoğuna aittir. Cumhur ise, Hanefîlerin çoğunun bu görüşünü benimsemeyip, reddetmiş­tir. Çünkü Resûlüllah (A.S.) : «Fâtiha'yı okumayan kimsenin namazı na­maz değildir» buyurmuştur.

[16]

Gece Namazının  Ümmet Hakkında Nafile Olaraıv Dalması

 

«Allah, sizden hastalar ola­cağını, diğer bir kısmının Allah'ın bol nîmet ve geniş lûtfunu arayıp elde etmek için yolculuk yapacaklarını, başka bir kısmının ise Allah yolunda vuruşacaklarını da biliyor.»

Yukarıda kısmen açıkladığımız gibi, Mekke'de gece ibâdeti için hayli fırsat vardı ve o dönemde aşırı bir meşguliyet yoktu. Onun için bir yıla yakın süre gece ibâdetinin farziyeti devam ettikten sonra kaldırıldı. İlgili 20. âyette Cenâb-ı Hakk'ın bununla alâkalı sebepleri şöyle belirttiğini gö­rüyoruz :

a)  Cenâb-ı Hak sizden hastalığa yakalananlar olacağını,

b)  Bir kısmınızın da Allah'ın  bol nîmet ve ihsanını elde etmek için (ticarî amaçla) yolculuk yapacağını,

c)  Başka bir kısmınızın da Allah yolunda savaşa katılıp vuruşacak­larını biliyor.

Böylece yakında mü'minleri çok meşgul edecek hareketli günlerin başlayacağına, savaşa izin verileceğine ve

 

İki Tavsiye Ve Dört Önemli Emir

 

Sûrenin sonunda, Müslümanların yakın gelecekte düze çıkacakları; kâfirlerin ve azgın müşriklerin maddî ve manevî ablukasından kurtulacak­ları müjdelenerek altı şeye çok iyi dikkat edilmesi ve onlardan her biri­nin gerektiği gibi yerine getirilmesi emir ve tavsiye buyurulmaktadır:

1-Savaşın henüz farz kılınmadığına, ama yakında savaşılacak şart ve ortamın doğacağına işaretle, buna hazır olmaları tavsiye ediliyor.

2-Ticarî amaçla seyahat imkânlarının doğmak   üzere   bulunduğu, onun  için mü'minlerin ticarî işlerle meşgul olmalarının  gereğinin ortaya çıkacağı dolaylı bir anlatımla bildirilerek, buna da kendilerini önceden ha­zırlamaları tavsiye anlamında bildiriliyor.

3-Bu durumlar ortaya çıktığında da Kur'ân okumayı ihmal etmeme­leri, kolaylarına geleni okumaya devam etmeleri ve özellikle namazda bu­na özen gidermeleri emrediliyor.

4-Mü'minlerin kâfirlerden ayırt edilmesinde alâmet-i farika olan ve kul ile Allah arasında devamlı irtibat sağlayan; birlik, dirlik ve kardeşlik duygusunu geliştiren «namaz»a devam edilmesi buyuruluyor.

5-Yakında zekât verecek duruma gelenlerin çoğalacağı bildiriliyor. Sosyal adaleti sağlayan, sınıf farkını kaldıran, servetin mahdut ellerde bi­rikmesini önleyen bu malî ibâdetin kusursuz yerine getirilmesi emrediliyor.

6-Bunların dışında Allah rızasını düşünerek faizsiz ödünç verme­miz tavsiye buyuruluyor; aynı zamanda Allah için muhtaçlara yardım elini uzatmamız, savaşa çıkanlara yardımda bulunmamız tavsiye ediliyor.

Sonra da ölmeden önce âhiret için birtakım yatırımlarda bulunmamız konu edilerek âhiret gününde daha çok önümüzden gönderdiğimiz iyilik ve sevapları, Allah için yatırımları bulabileceğimize dikkatlerimiz çekili­yor. Bütün bu önemli konularda en küçük bir ihmal veya gevşeme sadır olmuşsa, ondan dolayı da Cenâb-ı Hakk'a yönelip istiğfar etmemiz, O'n-dan bağışlanma dilememiz emrediliyor. Çünkü Cenâb-ı Hak gerçekten çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd-u senalar; hayatının her safha ve bölümüyle bize yol gösteren, ışık tutan Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'e salât-u selâmlar olsun.

 



[1] Bilgi için bak: Şevkanî/Pethül-Kadîr :  5/314 - Tefsr-i Kurtubî :19/31

[2] Lübabu't-te'vîl: 4/320

[3] Bilgi İçin bak: Şevkanî/Fethü'l-Kadir Tefsiri: 5/314

[4] Esbab-ı Nüzûli Kur'ân/Süyutl:  117

 

[5] Müslim/münafikûn: 139- Ebû Dâvud/tatavvu': 26- Tirmizî/birr: 69- Ne-sâî/kiyamu'1-leyl: 2- îbn Mâce/ahkâm: 14- Dâremî/salât: 105- Ahmed: 6/54, 111, 163, 188, 216

[6] Ahmed: 3/127, 198

[7] Ebû Dâvud/vitir: 20- Tirmizî/sevâbü'İ-Kur'ân: 23- Nesâî/iftitah: 13, kı-yamü'1-leyl   : 13- Ahmed : 6/294, 300

[8] Ahmed; 6/302

[9] Buharî/bed-i vahiy: 2, bed'i-halk: 6- Müslim/fezfiil: 87- Tirmizî/mena-kıb: 7- Nesâİ-iftitah: 37- Taberânî/Kur'ân: 7- Ahmed: 6/158, 163, 257

[10] Bilgi için  bak : Hadîd Sûresi 27. âyetin tefsiri

[11] Tefsîr-i Kurtubî:  19/46

[12] Buharî/fezâil-i Kur'ân: 34, savm: 55, 57, 59, enbiyâ: 37, edeb: 84, isti'zan: 38- Müslim/siyam: 182, 192- Nesâî/siyam: 76, 77, 78- Ahmed: 2/189, 194, 199

[13] el-Beğavî: Abdullah (R.AJdan - Lübabu't-te'vîl: 4/325

[14] Ebû Dâvud/ramazan : 9- Dâremî/fezâil-i Kur'ân: 31

[15] el-Câmi'u Li Ahkâmi'l-Kur'ân :  19/54

 

[16] Müslümanların savaşacak bir kuvvet oluşturacaklarına işaret ediliyor.