Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Müzzemmil Suresi - 073Muzzemmil - 13. Sayfa

MÜZZEMMİL SURESİ 2

Surenin İsmi: 2

Önceki Sureyle İlişkisi: 2

Surenin Muhtevası: 2

Davetin Başlangıç Dönemlerinde Peygamber (S.A.)'i İrşad. 2

Belagat: 3

Kelime ve İbareler: 3

Nüzul Sebebi 3

Açıklaması 4

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 5

1- Teheccüdün farz oluşu: 5

2- Kur'an'ı tertil ile okumanın vücubu: 6

3- Kuranın ve vahyin ağırlığı: 7

4- Gece kalkışı: 7

5- Gündüzün meşguliyetleri: 7

6- Allah'ı anmak ve Ona yönelmek: 7

7- Yalnızca Yüce Allah'a tevekkül: 7

8- Davet yolunda eziyetlere karşı sabır: 8

Kâfirlerin Tehdit Edilmesi 8

Belagat: 8

Kelime ve İbareler: 8

Nüzul Sebebi 9

Ayetler Arası İlişki 9

Açıklaması 9

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 10

Çeşitli Hidayet Türlerini Hatırlatıp İrşadda Bulunmak.. 10

Belagat: 10

Kelime ve İbareler: 11

Ayeler Arası İlişki 11

Açıklaması 11

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 12


MÜZZEMMİL SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Bu sureye Müzzemmil, yani "Elbiselerine sarınıp bürünmüş kimse" adının verilmesi vahyin başlangıç dönemlerinde Peygamber (s.a)'den söz etmesinden ve Yüce Allah'ın Rasule geceleyin örtünmeyi (elbisesine sarıp bürünmeyi) terketmesini ve Rabbinin risaletini tebliğ etmek üzere ayağa kalkmasını bildiren emir ile başladığından dolayıdır. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Sure iki bakımdan kendisinden önceki sure ile ilişkilidir:

1- Cin suresi peygamberlerin Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerini açıklayarak sona ermektedir. Bu sure ise peygamberlerin sonuncusuna tebliğ ve uyarıp korkutmada bulunmasını emir ile geceleyin rahatı bir ke­nara bırakmasını buyurmakla başlamaktadır.

2- Yüce Allah bundan önceki surede Peygamber (s.a)'in davetinin kavmi ve cinler arasındaki tepkilerini: "Şu da bir gerçek ki; Allah'ın kulu O'na iba­det etmek için kalktığı zaman..." (Cin, 72/19), "Şüphesiz ki mescidler de Al­lah'a mahsustur." (Cin, 72/18) buyrukları ile bildirmektedir. Daha sonra Yü­ce Allah bu surenin başında şu buyruğu ile davette bulunmasını emrediyor:

"Ey sarınıp bürünen, birazı müstesna geceleyin kalk." (1-2. ayetler) [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Sure Peygamber (s.a) davetini tebliğ yolculuğu esnasında yöneltici ilâ­hi birtakım irşadları ve bu daveti kabul etmekten yüz çeviren müşriklere tehdidi ele almaktadır.

Sure Peygamber efendimize birazı müstesna geceleyin namaza kalk­masını, ruhunu pekiştirmek için Kur'an'ı ağır ağır ve tane tane (tertil ile) okumasını emrederek başlamaktadır:

"Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı müstesna geceleyin kalk. Ya­rısı kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut ona (biraz) ekle. Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku." (1-4. ayetler) Bu Peygamber efendimizin Yüce Allah'ın şu buyruğuyla emretmiş olduğu teheccüdünde ne kadar namaz kı­lacağını açıklamış olmaktadır: "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onun ile (Kur'an ile) gece namazı (teheccüd) kıl. Umulur ki Rabbin seni öğülmüş bir makama gönderir." (İsra, 17/79)

Sure daha sonra vahyin ağırlığını ve peygamberin mükellef tutulduğu en büyük risaletinin ağır yükünü, onun gece ve gündüz Rabbini anmakla ve tevhidi açıklayıp, bütün işlerde sadece O'nu vekil edinmekle emrolundu-ğunu bildirmektedir: "Muhakkak biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz..." (5-9. ayetler)

Arkasından müşriklerin sihirbaz yahut şair olduğu iddialarında görül­düğü gibi, sözlü eziyetlerine yahut eşi ve çocuğu bulunduğu iddiasıyla Rab-bi hakkındaki eziyetlerine karşı sabırlı olmasını ve güzel bir şekilde onlar­dan uzaklaşmasını, bu tutumunu da onlara karşı zafer kazanıncaya kadar sürdürmesini, karşılaşacakları kötü akıbetle de onları tehdit etmesini emir buyurmaktadır: "Onların söylediklerine katlan..." (10-19. ayetler)

Sure sona ererken Rasulullah (s.a)'ın üzerindeki gece namazı yüküm­lülüğünün üçte bire indirildiğini ve ona ve ümmetine rahmet olmak üzere bunun asgari bir sınır olduğunu belirtmektedir. Böylelikle kendisi de, as­habı da istirahat edebilsin, gündüzün davet ve tebliğ işleri için zaman ayı­rabilsin. Bu esnada farz olan namazı eda edip zekâtı verme ve istiğfarda bulunmaya devam edilmesi de istenmektedir: "Şüphe yok ki Rabbin senin... bilir..." (20. ayet) [3]

 

Davetin Başlangıç Dönemlerinde Peygamber (S.A.)'i İrşad

 

1- Ey sarınıp bürünen (peygamber)!

2- Birazı müstesna geceleyin kalk!

3- Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt!

4- Yahut ona (biraz) ekle! Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku.

5- Muhakkak biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.

6- Gece kalkışı (var ya); o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibarı ile daha sağlamdır.

7- Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır.

8-  Rabbinin ismini an ve yalnız O'na yöneldikçe yönel!

9-  Doğunun da, batının da Rabbi-dir. O'ndan başka hiçbir ilâh yok­tur. O halde yalnız O'nu vekil tut.

10- Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.

 

Belagat:

 

"Eksilt" ve "ekle" lafızları arasında tezat vardır. Aynı şekilde "gecele­yin" ile "gündüz" lafızları ve "doğunun" ve "batının" lafızları arasında da tezat vardır.

"Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku" ve "ve yalnız O'na yönel­dikçe yönel." ibarelerinde fiilin mastarla tekidi yapılmıştır. [4]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ey" örtülerine "sarınıp bürünen, birazı müstesna geceleyin" namaza "kalk" ya da o namazı devamlı olarak kıl!

"Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt!" Yarısından üçte bire kadar ek­silt. Bundan maksat gecenin yarısı ile ondan daha az ya da ondan daha fazlasını kıyam ile (yani namaz kılarak) geçirmesidir.

"Yahut ona" üçte ikiye kadar "ekle!" "Yahut" lafzı muhayyerlik belirt­mekte, yani bu ona bırakılmaktadır.

"Kur'anı da tane tane anlaşılır surette oku." Kur'an'ı ağır ağır oku. Onu okurken lafızlarını anlaşılır surette telaffuz et. Bununla birlikte dinleyenin harfleri sayabileceği şekilde, açık açık telaffuz et.

"Muhakkak biz sana ağır bir söz" ağır, çetin ya da heybetli bir Kur'an "vahyedeceğiz." Çünkü onda ağır gelen yükümlülükler vardır. Fakat bu alı-şılabilen bir zorluktur. Alışılmayacak kadar fazla bir zorluk değildir.

"Gece kalkışı" geceleyin yapılan ve yeni yeni ortaya konulan demek olup, uyuduktan sonra namaza kalkmak demektir, "o hem daha etkilidir." O kalkışta kalp ile kulak arasında Kur'an'ın anlaşılması bakımından bir­birleri ile bir uyum söz konusudur, "hem de söyleyişi itibariyle daha sağ­lamdır. " Söyleyişi daha açık ve daha doğrudur, yahut kalbin huzuru ve ses­sizlikten dolayı Kur'an okumak daha sağlamdır.

"Gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır." Görmen gere­ken işlerin ve bunlarla uğraşman, bunun için de gidip gelmen söz konusu­dur. O halde geceleyin teheccüde kalkmaya bak. Çünkü Yüce Allah'a sesle­niş için başka meşguliyetlerden uzak kalmak gerekir. Kur'an okuduğun ve ibadet ettiğin için de gündüzün boş vaktin olmamaktadır.

"Rabbinin ismini an!" Gece gündüz Rabbini anmaya devam et. Allah'ı anmaya Allah'ın anılmasını ihtiva eden teşbih, tehlil, temcid, tahmid, na­maz, Kur'an okumak, ilim öğrenmek ve öğretmek gibi bütün hususlar da­hildir.

"Ve yalnız O'na yöneldikçe yönel." İbadetle yalnız Allah'a yönel ve Onun dışındakilerdenkendini soyutla.

"O halde yalnız O'nu vekil tut." Bütün işlerini O'na havale et.

"Onların söylediklerine katlan." Mekke kâfirlerinin eziyetlerine kat­lan. "Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl." Onlardan ayrı kal, onları idare et, onlara sitem etme, işlerini Allah'a havale et. Çünkü güzel bir şekilde ayrıl­mak (hecr-i cemil) sitemin söz konusu olmadığı ayrılıştır. [5]

 

Nüzul Sebebi

 

"Ey sarınıp bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk!" ayetlerinin (1-2. ayetler) nüzul sebebiyle ilgili olarak Hakim'in rivayetine göre Aişe (r.a.) de­di ki: "Ey sarınıp bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk." buyruğu nazil olunca (Peygamber ve ashabı) ayaklan şişinceye kadar bir sene boyunca (gece namazı) kıldılar. Bu sefer: "Artık Kur'an dan size kolay geleni oku­yun." (20. ayet) buyruğu indirildi. İbni Cerir de buna benzer bir açıklamayı İbni Abbas ve başkalarından rivayet etmektedir.

İbni Abbas dedi ki: Bu, vahyin başlangıç döneminde idi. Meleğin sesini işitip, ona bakınca onu bir titreme aldı. Hanımına gitti ve beni örtünüz, be­ni örtünüz, dedi.

Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi ve başkalarının Cabir b. Abdul­lah'tan rivayetlerine göre Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Hira dağında kalı­yordum. Kaldığım süre bitince dağdan indim. Bana seslenildi. Sağıma baktım bir şey görmedim, soluma baktım yine bir şey görmedim, arkama baktım bir şey görmedim. Başımı yukarı kaldırdım ne göreyim? Hira da­ğında bana gelen, gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturuyordu. Ondan korkup dehşete kapıldım, geri dönerek beni örtün, beni örtün dedim." Bir diğer rivayette: "Hanımımın yanına gittim ve beni örtün, beni örtün, de­dim." Bunun üzerine Yüce Allah: "Ey örtünüp bürünen" (Müddessir, 74/1) buyruğunu indirdi. İlim adamlarının çoğunluğuna ise bunun akabinde: "Ey sarınıp bürünen..." (1. ayet) inmiştir.

Buna göre ayetin nüzul sebebi, Peygamber (s.a)'in meleği gördüğü sı­rada kapıldığı korku ve dehşettir ve aynı şekilde tezemmül (sarınıp bürün­mek) ile tedessür (örtünüp bürünmek) olayı aynı olaydır.

Bir diğer açıklamaya göre Peygamber (s.a)'in sarınıp bürünmesi (te-zemmülü) müşriklerin yaptıkları onların onun davetini bertaraf etmek için tertip edip düzenledikleri kötü söz ve propagandaları dolayısıyla duyduğu keder ve üzüntüden dolayı olmuştu. Bezzar, Evsat'ta Taberani, Delâil'de Ebu Nuaym'in rivayet ettiklerine göre Cabir (r.a) dedi ki: Kureyşliler Da-ru'n-Nedve'de bir araya gelip şöyle dediler: Bu adama öyle bir ad takınız ki, insanlar ondan uzaklaşsm. Kâhin (diyelim) dediler. Diğerleri kâhin de­ğildir, dedi. Delidir diyelim, diyenler oldu, öbürleri deli değildir, dedi. Sihir­baz diyelim, diyenleri oldu, diğerleri hayır sihirbaz değildir, dedi. Bu sefer sevenleri birbirinden ayırıyor deyip, müşrikler bu hal üzere ayrılıp gittiler. Bu durum Peygamber (s.a)'e ulaşınca o da elbiselerine sarındı, örtünüp bü­ründü. Cebrail (a.s) ona gelerek: "Yâ eyyuhe'l-müzzemmil: Ey sarınıp bürü­nen" ile: "Yâ eyyuhe'l-müddessir: Ey örtünüp bürünen" diye hitap etti. [6]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah Peygamber'ine (s.a) Cebrail vasıtasıyla ilk vahyi indirdiği sıralarda Cebrail'den korkup elbiselerine sarınıp büründüğü için ona aşa­ğıdaki ayetlerle hitapta bulundu. Çünkü Peygamber (s.a) meleğin sesini duyup, ona bakınca titremeye başlamış ve ailesinin yanına giderek: Beni örtün, beni örtülere sarın, demişti. Bundan sonra ise ona nübüvvet ve risa-let verildi, Cebrail'e de alıştı.

"Ey sarınıp bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar ya­hut ondan biraz eksilt." Ey elbiselerine sarınmış bürünmüş peygamber! Te-heccüd demek olan gece namazını gecenin yarısı kadar yahut ona biraz ka­tarak ya da biraz eksilterek kıl. Bu hususta senin için bir vebal yoktur.

Bu buyrukla gecenin üçte biri, yarısı ve üçte ikisi arasında muhayyer bırakılmaktadır. Gece ise güneşin batınımdan tan yerinin ağarmasına ka­dar devam eden süredir. Bu buyrukta gerek görülen miktarların çoğunun üçte ikisi olduğuna delil vardır.

Ahmed ve Müslim'in rivayetlerine göre Sa'd b. Hişam dedi ki: Aişe'ye: Bana Rasulullah (s.a)'ın gece namazı hakkında bilgi ver, dedim. O bana sen şu: "Ey sarınıp bürünen!" suresini bilmiyor musun? diye sordu. Ben: Biliyorum, dedim. Şöyle dedi: Allah bu surenin başında gece namazını farz kıldı. Bir sene boyunca Rasulullah (s.a) da, ashabı da bu namazı kıldılar. Nihayet ayaklan şişti. Yüce Allah ise bu surenin son ayetini on iki ay se­mada alıkoydu. Sonra bu surenin sonlarında hafifletici buyruğunu indirdi. Böylelikle gece namazı farz iken tatavvu (nafile) oldu.

Geceleyin namaz kılma emrinden sonra Yüce Allah şu buyruğuyla ona Kuranı tertil ile (ağır ağır, tane tane) okumasını emir buyurmaktadır:

"Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku." Kur'an'ı harflerini açık seçik çıkartarak ağır ağır oku. Çünkü bu şekilde Kur'an daha iyi anlaşılır, üzerinde düşünülür. Yüce Allah'ın "tertilâ" buyruğu bu şekilde okuma vü-cubunu te'kid etmekte olup, okuyanın manaları tasavvur edebilmesi için mutlaka dikkat etmesi gereken bir husustur.

Tertil: Bütün harfleri açık seçik çıkarması ve bir harfin gerektiği gibi çıkartılması için hakkını vermesidir. Rasulullah (Allah'ın salât ve selâmla­rı ona) böyle Kur'an okurdu. Aişe (r.a) dedi ki: O sureyi öyle tertil ile okur­du ki sanki gerçeğinden daha uzun gelirdi. Buhari'nin Sahih 'indeki rivaye­te göre Enes (r.a)'e Rasulullah (s.a)'ın kıraati hakkında sorulunca uzatarak okurdu, dedikten sonra "Bismillahirrahmanirrahim"i Bismillahi deyip, uzattı, er-Rahman deyip uzattı, er-Rahim deyip uzatıp okudu.

Tertilin ve Kur'an okurken sesi güzelleştirmenin müstehap olduğuna delil olacak sahih pek çok hadis vardır. Bunlardan birisi Hakim ve başka­larının Bera'dan diyerek rivayet ettikleri şu hadistir: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz." Buhari ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri şu ha­dis de böyledir: "Kur'an'ı okurken teğanni etmeyen bizden değildir." Buhari, Müslim ve Nesaî'nin Ebu Musa'dan diye rivayet ettikleri şu hadiste böyle­dir: "Bu zata Davud hanedanının mizmarlarından bir mizmar verilmiş bu­lunuyor." Kastedilen kişi Ebu Musa Eş'ari (r.a)'dir.

Beğavi de İbni Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kuranı kum taneleri gibi etrafa saçmayınız. Onu şiir okur gibi hızlıca okumayınız. Hayret verici hususları üzerinde durunuz. Onunla kalpleri harekete getiri­niz. Sizden herhangi bir kimse surenin sonuna bir an önce varayım, diye düşünmesin.

Askerî de, Mevaiz adlı eserinde Ali (k.v)'den buna benzer bir ibare ri­vayet etmektedir. Aişe (r.a.) Peygamber (s.a.)'in Kur'an okuyuşu hakkında soru sorulunca şöyle demiştir: "Sizin bu şekilde hızlıca okumanız gibi değil­di. Eğer onu dinleyen kimse harflerini saymak isteseydi, hiç şüphesiz saya­bilirdi."[7]

Daha sonra Yüce Allah Kur'an'ın azametine ve Kur'an'da yer alan mü­kellefiyetlere -tertil ile okuma emrini daha da pekiştirmek üzere dikkat çe­kerek- şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz." Biz sana Kur'an'ı vah-yederek onu sana indireceğiz. Bu kitapta insanlara ağır gelen yükümlülük­ler, nefse ağır gelen emir ve yasaklar, farzlar, hududlar, helâller ve haram­lar vardır. O, hükümleri gereğince amel etmenin ağır geleceği, ağır bir söz­dür. İbni Zeyd dedi ki: Allah'a andolsun ki o ağır ve mübarektir. Dünyada ağır geldiği gibi, kıyamet gününde de mizanda ağır basacaktır. el-Huseyn b. Fadl dedi ki: O ancak ilâhi tevfik ile desteklenmiş bir kalbin, tevhid ile süslenmiş bir nefsin taşıyabileceği ağır bir sondur.

Onun vahiy halinde ağır geleceğimde kastedilmiş olabilir. Muvatta, Bu-hari, Müslim ve Tirmizi de Aişe'den gelen rivayete göre Rasulullah (s.a)'a sana vahiy nasıl geliyor diye sorunca, şöyle buyurdu: "Vahiy bana bazen bir çıngırak sesi gibi gelir. Benim için en ağır olan hali budur. Vahiy benden kesildiğinde (meleğin) söylediklerini bellemiş oluyorum. Bazen de melek ba­na bir adam suretinde görünür, benimle konuşur ve ben de onun söyledikle­rini bellerim." Aişe (r.a) dedi ki: "Oldukça soğuk bir günde vahiy inerken vahyin inişinin bitiminde alnından ter boşandığını görmüşümdür."

Yüce Allah geceleyin namaz (teheccüd) kılma emrinin sebebini açıkla­yarak şöyle buyurmaktadır: "Gece kalkışı (var ya); o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibariyle daha sağlamdır." Yani uyuyup uyandıktan sonra kılınan gece namazında huşu, ihlâs, kalp ile dil uygunluğu daha ileri dere­cede gerçekleşir. İşte bu, geceleyin bir başka vakte göre daha çok görülen bir haldir. Kur'an okurken ve onu anlamaya çalışırken insan dikkatini da­ha çok toplayabilir. Telaffuzu daha güzel, okuyuşu daha sağlam olur. Çün­kü bu halde kalbin huzuru ve mutedil hali daha ileri derecededir, doğru yolda dosdoğru yürümesi daha çok görülen bir durumdur. Çünkü geceleyin etrafta sessizlik vardır, dünyada sükûnet olur. Gündüzün ise işlerle uğraş­ma zamanıdır. Nitekim Yüce Allah: "Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır." diye buyurmaktadır. Yani sen gündüz vaktinde ihtiyaçlarını görmek, hayatın düzene konulması için gerekli işleri yapmak için gidip gelir, çeşitli uygulamalarda bulunursun. Gündüzün ibadete ayı­racak vaktin olmaz, o halde geceleyin namaz kıl.

Fakat gece olsun, gündüz olsun her durumda Allah'ı anmaktan meş­guliyetler ile gafil olmamak gerekir. Bunun için Yüce Allah şöyle buyur­maktadır:

"Rabbinin ismini an ve yalnız Ona yöneldikçe yönel." Yani Allah'ın adını çok an. Gücün yeterse gece gündüz Onu anmaya devam et. İbadetini Rabbin için ihlâsla yap. O'na ibadet ile meşgul olarak dünyevi iş ve ihtiyaç­larını bitirdikten sonra ondaki lütfü arayarak her şeyinle Ona yönel, başka şeylerle alâkanı kes. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O halde boş kaldın mı hemen yorul ve yalnız Rabbine yönel." (İnşirah, 94/ 7-8) Yani işlerini bitirdin mi Rabbine itaat ve ibadet ile kendini yor. Böylelikle kalbin meşguliyetlerden yana rahatlasın ve sadece Rabbine yönel, arzun O olsun.

Daha sonra Yüce Allah ibadeti emretmesinin ve Allah'a yönelmesini istemesinin sebebini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

"Doğunun da, batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde yalnız O'nu vekil tut." Andığın, kendini O'na ibadete verdiğin Rabbin ibadete lâyık olandır. Çünkü doğularda ve batılarda mutlak tasarruf sahibi kendisinden başka ilâh olmayan Odur. Yalnızca O'na ibadet ettiğin gibi, yalnızca Ona tevekkül et. Bütün işlerde senin vekilin O olsun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yalnız O'na ibadet et ve yalnız O'na te­vekkül et." (Hud, 111123); 'Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yar­dım dileriz." (Fatiha, 1/5)

"Ondan başka hiçbir ilâh yoktur." buyruğu şanı Yüce Allah'ın zatında kemaline bir işarettir. Kemal ise bizatihi sevilen bir şeydir. Bu buyrukta bütün işlerini Rabbine havale etmeyen bir kimsenin Onun ulûhiyetine ra­zı ve rububiyetini itiraf eden bir kimse olmadığına da delil vardır. Aynı za­manda bu buyruk, Peygamber (s.a) için kâfirlerin ve din düşmanlarının serlerine karşı Allah'ın O'na yeteceğini belirten bir teselli bulunmaktadır.

Daha sonra Rabbi kendisine karşı karşıya kaldığı eziyetlere sabretme­sini emir buyurarak dedi ki: "Onların söylediklerine katlan ve onlardan gü­zel bir şekilde ayrıl!" Yani ey rasul! Kavminin sana yaptığı eziyetlere, sana dil uzatıp seninle alay etmelerine karşı sabret. Bundan dolayı rahatsız ol­ma, tedirgin olma. Sen onlara karşı bir şey söyleme, onlara sitem de etme, onları idare et. Nitekim başka ayetlerde de bu husus dile getirilmiştir. Şu ayet bunlardan birisidir: "O halde zikrimize (Kur'an'a) sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimselerden sen de yüz çevir." (Necm, 53/29) [8]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler aşağıdaki hususlara delildir:

 

1- Teheccüdün farz oluşu:

 

Hitabın, Peygamber (s.a)'e özellikle yöneltilmesinin, ona geceleyin na­maz kılmasının emredilip, sarınıp bürünmekle nitelendirilmesinin zahiri anlamı, teheccüdün ona farz olduğunu ve bu farz oluşun özellikle ona özgü olduğunu göstermektedir. Çoğu ilim adamlarının görüşü de budur. Çünkü teşvik ve mendubluk gecenin bir kısmı hakkında söz konusu olurken diğer bir kısmı hakkında söz konusu olmayacağı söylenemez. Zira geceleyin na­maz kılmak, bir kısım vakitler bir tarafa özel bir vakte mahsus değildir. Yüce Allah'ın "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur'an ile) gece namazı kıl." (İsra, 17/79) buyruğunun gösterdiği de budur. Yüce Allah'ın teheccüd emrinden sonra "Sana has nafile olmak üzere." diye buyurması da teheccüdün farziyetinin onun özelliklerinden olduğunu gös­termektedir. Bu ayette nafilenin anlamı tatavvu değildir. O takdirde (farzi-yeti) ona ait bir özellik olmaz. Aksine onun dışında ümmetine farz olan hu­suslardan başka, ek bir şey olduğu anlamındadır.

Bir görüşe göre teheccüd hem Peygamber (s.a)'e, hem de onun ümme­tine farz idi. Daha sonra miraç gecesinde beş vakit namaz emredilerek nesh oldu.

Bir başka görüşe göre teheccüd nafile idi, farz değildi. Çünkü Yüce Al­lah'ın: "Sana has nafile olmak üzere..." buyruğu bunu gerektirmektedir. Ay­rıca "geceleyin kalk" buyruğunun mendubluk anlamını ifade etmesi daha uygundur. Çünkü bunun mendub olduğu kesindir. Şer'î emirler ise kimi za­man vücub ifade eder, kimi zaman da mendubluk ifade eder. Vücub ifade ettiğinin anlaşılabilmesi için terkedilmesine karşılık, tehdit ve benzeri bir başka delilin de bulunması kaçınılmazdır. Burada ise bu özellik bulunma­maktadır. Ancak buna şöyle cevap verilir: Fıkıh usulü ilminde emirler ile ilgili ayetlerde tercih edilen görüş, emirlerin vücub ya da bağlayıcılık ifade ettiğidir. Ancak emri mendubluğa ya da mübahlığa yorumlamayı gerekti­recek bir karine bulunması hali müstesnadır. Ayrıca Yüce Allah gece na­maz kılmanın miktarını tespit etmeyi Peygamber (s.a)'e bırakmış, onu ge­cenin yansı, ondan azı veya daha fazlası kadar namaz kılmakta muhayyer bırakmıştır. Farzlarda ise böyle bir durum söz konusu olmaz. Buna da şöy­le cevap verilir: Farz bazı hallerde keffarette görüldüğü gibi üç husustan birisini seçmek şeklinde muhayyer de olabilir.

Tercih edilen ise teheccüdün sadece ümmetin üzerinden neshedilerek kaldırıldığı, farziyetinin Peygamber (s.a)'e devam ettiğidir. Buna da İsra süresindeki: "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla gece namazı kıl." ayetidir. Daha önce kaydettiğimiz Sa'd b. Hişam b. Amirin naklettiği hadis gereğince amel etmek doğru olmalıdır. O da mut­lak olarak vücubun (farziyetin) nesh olup teheccüd namazının (veya gece namazının) kolaylık sağlamak ve hükmün hafifletilmesi amacıyla nafile (tatavvu) olduğudur. Neshedici ise beş vakit namazdır. -Bazı rivayetlerde belirtildiği gibi- baş taraflarından yaklaşık bir sene sonra inen Müzzemmil suresinin sonları ise, baş tarafında açıklanan miktarı neshetmiş, fakat te­heccüdün farziyetinin aslını neshetmemiştir. Surenin baş taraflarında söz konusu edilen miktar gecenin yarısı yahut ondan birazını üçte bire kadar eksiltmek ya da üçte ikiye varana kadar ona biraz eklemektir. [9]

 

2- Kur'an'ı tertil ile okumanın vücubu:

 

Kur'an'ı ağır ağır, harfleri açık seçik ve mahreçlerinden güzel bir şe­kilde çıkartıp anlamları üzerinde de düşünerek durakları açıkça belirterek Kur'an'ın okunacağında görüş ayrılığı yoktur.

Görüş ayrılığı Kur'an okurken teğanni ve nağme yapmak hakkındadır. Aralarında İmam Malik ve Ahmed'in de bulunduğu bir topluluk bunun mekruh olduğunu söylemiş, yine aralarında İmam Ebu Hanife ve Şafiî'nin bulunduğu başka bir topluluk da bunu caiz kabul etmiştir. Her kesimin de buna dair delilleri bulunmaktadır.[10]

Bunun caiz olduğunu kabul edenler aşağıdaki delilleri gösterirler:

1- Ebu Davud ve Nesai'nin, Bera b. Azib'den rivayetlerine göre Rasu-lullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz."

2- Müslim, Rasulullah (s.a)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kur'an ile teğanni etmeyen bizden değildir."

3- Buhari'nin rivayetine göre Abdullah b. Muğaffel şöyle demiştir: Ra­sulullah (s.a) Mekke fethi sırasında yolculuğunda bineği üzerinde Fetih su­resini okudu ve okuyuşunda terci' yaptı.

4- Rasulullah (s.a)'ın Ebu Musa Eş'ari (r.a)'nin Kur'an okuyuşunu din­lediğine dair şöyle bir rivayet vardır. Peygamber ona bu hususu bildirince Ebu Musa şöyle demişti: Senin okuyuşumu dinlediğini bilseydim, onu se­nin için alabildiğine güzelleştirerek okurdum. Peygamber (s.a) de onu din­lediğinde şöyle demişti: "Şüphesiz buna Davud mizmarlarından bir miz-mar verilmiştir."

5- Müslim'in rivayetine göre Ebu Hureyre, Rasulullah (s.a)'ı şöyle bu­yururken dinlemiştir: "Yüce Allah'ın Kur'an ile teğanni eden güzel sesli bir peygambere kulak verip dinlediği gibi hiçbir şeyi dinlememiştir."

6- Kur'an'ı terennüm ederek okumak insanı daha çok dinlemeye ve kulak kabartmaya iten bir sebeptir. Ayrıca bu ruhu daha çok etkileyicidir.

Bunu kabul etmeyenler de aşağıdaki hususları delil gösterirler:

1- Tirmizi Hakim'in Nevadiru'l-Usul'de Huzeyfe b. Yeman'dan naklet­tiği rivayete göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı Arap nağ­meleri ve sesleriyle okuyunuz. Kitap Ehli ile fasıkların nağmeleriyle oku­maktan uzak durunuz. Hiç şüphesiz benden sonra Kur'an'ı Kerimi şarkı ve ağıt nağmeleriyle okuyacak kimseler gelecektir. Okudukları Kur'an hançere-lerinden aşağıya inmeyecektir. Onların da, durumlarını beğenenlerin de kalbleri fitneye maruz kalmıştır." İşte bu Kur'an-ı Kerim'in şarkı ve ağıt tü­rü nağmelerle okunmasını yasaklayan bir buyruktur.

2- Peygamber (s.a)'den kıyametin alâmetlerini söz konusu ederken çe­şitli hususlarla birlikte zikrettiği rivayet edilen şu husus: "Kur'an da bir çeşit mizmar edinilecektir." Yine şöyle buyurmuştur: "Kur anı en iyi bilen­leri ve en faziletlileri olmadığı halde onlardan herhangi birisini kendilerine şarkı söylesin diye öne (namaz kıldırmak için) geçireceklerdir."

3- Darakutni'nin rivayetine göre İbni Abbas dedi ki: Rasulullah (s.a)'ın nağmeli okuyan bir müezzini vardı. Peygamber (s.a) buyurdu ki: "Ezan ra­hat ve kolaydır. Şayet senin okuyacağın ezan rahat ve kolaysa mesele yok, aksi takdirde ezan okuma." Peygamber (s.a) ezan sırasında nağme yapma­sını mekruh görmüştür. Bu da Kur'an okurken nağme yapmanın mekruh olduğuna öncelikle delildir.

4- Ziyad en-Numeyri Kur'an okuyup, sesini yükseltip, nağme yapınca Enes b. Malik, tepki göstererek: Be adam onlar böyle okumuyorlardı de­miştir.

5- Teğanni ve nağmeli okuyuş Kur'an'a ondan olmayan şeyleri ekleme sonucunu verir. Çünkü med olmayan yerde med yapmayı, hemze bulunma­yan yerde hemzeli okumayı bir tek harfi pek çok harf haline getirmeyi ge­rektirir ki; bu da caiz değildir. Diğer taraftan nağmeli okuyuş zihnin nağ­melerle meşgul olmasına sebep verir ve Kur'an'm anlamları üzerinde dü­şünmekten alıkoyar.

Gerçek ve doğru bu hususta orta yolu tutmaktır. Şayet nağmeli oku­yuş Kuranın lafızlarını değiştiriyor ve Kur'an okumanın doğru şeklini bo­zuyor, yahut musikideki nağmelere benzer şekilde bir zorlama ve yapma-cıklık söz konusu oluyorsa bu haramdır. Ancak okuyanın öğüt almasını, Kur'an'm anlamlarından daha ileri derecede etkilenmesini sağlayacak tür­den dikkatli, güzel, ince ve hüzün verici bir halde okunuyorsa bunun men edileceğinin bir delili yoktur. Aksine deliller bu tarz bir okuyuşun caiz ol­duğunu göstermektedir. [11]

 

3- Kuranın ve vahyin ağırlığı:

 

Kur'an ihtiva ettiği ve nefse ağır gelen mükellefiyetler, farzlar, insana zor gelen hudutları ile ağırdır. Vahiy de aynı şekilde kalbe ve ruha etki eder. Daha önce kaydettiğimiz Aişe (r.a)'den gelen hadiste görüldüğü gibi Ahmed, İbni Cerir ve başkaları da yine Aişe (r.a)'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Peygamber (s.a)'e vahiy geldiğinde eğer devesi üzerinde ise devesinin göğsünü yere yapıştırır ve ona gelen vahiy sona erinceye kadar devesi hareket edemezdi." [12]

 

4- Gece kalkışı:

 

Geceleyin yapılan ibadetin etkisi çoktur. Bu durumda beden ile ruh ve ya da kalp ile dil arasındaki uyum daha üstündür. Huşu ve ihlâsa sahip olmak daha çok, doğru söylemek ve güzel bir şekilde okumak imkânı daha yüksektir. Çünkü gecenin sükûneti vardır. Kişi ruhen gürültüden, yorgun­luktan yana rahatlamıştır. Riyakârlık ve gösterişten ya da başkalarının itaat ve ibadetini görmelerinden daha uzaktır. Etrafta sessizlik vardır, dünya sükunet içerisindedir. Namaz kılanın, Kur'an okurken şaşırmasını gerektirecek bir sebep yoktur. [13]

 

5- Gündüzün meşguliyetleri:

 

İnsan adeten ihtiyaçlarını ve geçim için gerekli çalışma ve çabalarını gündüzün yerine getirir ve bunlarla meşgul olur. Adeten ibadet için boş za­man bulamaz. Boş zaman ise geceleyin vardır. [14]

 

6- Allah'ı anmak ve Ona yönelmek:

 

Mümin Allah'ı ve O'nun güzel isimlerini çokça anmakla devamlı teş­bih, tahmid ve tehlil getirip Kur'an okumakla emrolunmuştur. Gece ve gündüz herhangi bir başka meşgale onu bundan ahkoymamalıdır. Aynı şe­kilde onun bütün gayretini Rabbini razı etmeye yönlendirmesi ve ondan başkalarına bağlanmaktan nefsini arındırması, bütün amellerinde O'nun gözetimi altında olduğunun şuurunda olması istenmiştir. Amellerin en üs­tünü geceleyin kalkınca yapılandır: Yüce Rab anılır, yalnızca O'na yönelini-lir. Ona yönelmek (tebettül) her şeyden sıyrılıp yalnızca Allah'a yönelmek demektir.

Maksat gündüzün yapılacak işleri bırakıp, sadece zikir ve ibadete yö­nelmek değildir. Bu Yüce Allah'ın: "Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır." buyruğu ile çelişir. Aksine maksat gündüzün uğraşı­larının kişiyi Yüce Allah'ı anmaktan alıkoymaması gerektiğine dikkat çek­mektir.

Tebettül (Allah'a yönelmek): Herşeyiyle Yüce Allah'a ibadete yönel­mektir. Yani insan herşeyle ilgiyi kopararak Rabbine ibadete yönelmelidir. O'ndan başkasını O'na ortak koşmamalıdır. Yoksa bunun anlamı şerefli ve üstün herhangi bir yolla geçimi kazanmak için hayatın meşguliyetlerinden el etek çekmek değildir. Kişi bu şekilde, yani çalışmak yoluyla başkasına yük olmaktan kurtulmuş olur. Hadis-i şerifte insanlardan ve toplumdan ilişkiyi kesmek anlamıyla tebettül yasaklanmış bulunmaktadır. Yüce Allah da: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o temiz ve güzel şeyleri ha­ram kılmayın." (Maide, 5/87) diye buyurmaktadır. İşte bu toplum ile ilişki­lerini kopartıp insanlardan uzak kalarak ruhbanlık yolunu izlemenin mek­ruh olduğunun delilidir.

Özetle, emrolunan tebettül (yalnızca Allah'a yönelmek), ihlâsla ibadet­te bulunmak suretiyle sadece Allah'a yönelmektir. Nitekim Yüce Allah şöy­le buyurmaktadır: "Halbuki onlar O'nun dininde ihlâs sahipleri ve hanifler olarak Allah'a ibadet etmelerinden... başkası ile emrolunmadılar." (Beyyine, 98/5) Yasaklanan tebettül ise evlenmeyi terkedip, manastırlarda ruh­banlık etmek şeklinde, Hristiyanların yolunu izlemektir. [15]

 

7- Yalnızca Yüce Allah'a tevekkül:

 

Müminden yalnızca Allah'a ibadet etmesi istendiği gibi, yalnızca O'na tevekkül etmesi de istenmiştir. Allah'ın doğuların ve batıların Rabbi oldu­ğunu bilen bir kimse amelini yalnızca Allah için yapar ve sadece Ondan ümid eder, bütün işlerini O'na havale eder. Kulların işlerini görüp gözeten Odur, vadettiğini gerçekleştirmesinin teminatını veren de Odur. [16]

 

8- Davet yolunda eziyetlere karşı sabır:

 

Yüce Allah peygamberine daveti dolayısıyla kendisini yalanlayan kav­minin beyinsizlerinden gördüğü eziyetlere, hakaretlere ve alaya karşı sab­retmesini, onlara sataşmamasını, onlara sitem etmemesini, onları idare et­mesini emir buyurmaktadır. Katade ve başkaları dedi ki: Bu savaş emri ve­rilmeden önce idi. Daha sonra ona onlarla savaşmak ve onları öldürmek emri verilmiştir. Savaş ayeti, daha önce gelmiş olan, onları hallerine bırak­mak şeklindeki emirleri neshetmiştir. Benim görüşüme göre bu davetin sü­rekli izlenmesi gereken yöntemi ve davetçilerin her dönemde gerek duya­cakları değişmez bir siyasetidir. Ebu'd-Derda dedi ki: Bizler bazılarının yü­züne karşı gülümser ve güleriz, kalplerimiz ise onlardan uzaktır ya da on­lara lanet okumaktadır. [17]

 

Kâfirlerin Tehdit Edilmesi

 

11- Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver.

12- Çünkü bizim yanımızda ağır bu­kağılar ve yakıcı bir ateş var.

13" B°2azı tıkayıp kalan bir yiyecek  ve can yakıcı bir azap da vardır.

14-  O günde yer ve dağlar sarsılır, dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur.

15-  Muhakkak biz Firavun'a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size  de üzerinize şahit olarak bir pey- gamber gönderdik.

 16- Ama Firavun o peygambere kar­şı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekil­de yakaladık.

17-  Eğer siz küfür ve inkâr ederse­niz çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruya­caksınız.

18- Gök bile o sebeple yarılmış, O'nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır.

 

Belagat:

 

"Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var." ile "Boğa­zı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap da vardır..." ayetlerinin son­larında ses tekrarı ile sağlanan güzel bir ses uyumu, murassa' seci' vardır.

"Size de... bir peygamber gönderdik" buyruğunda gaibten muhataba bir yöneliş (iltifat) vardır. Bu da iman etmeyişleri dolayısıyla onlara bir azar içindir. Halbuki asıl olan: Onlara bir peygamber gönderdik, denilmesi idi.[18]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Yalanlayan o nimet sahipleri" refah ve nimet içerisinde olan o kimse­ler "ile beni başbaşa bırak." Ben onları cezalandırma gücüne sahibim; "ve onlara azıcık mühlet ver." Yumuşaklıkla ve teenni ile az bir süre onları bı­rak ya da onlara bir mühlet ver.

"Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş" son derece alevli yakan bir ateş "var."

"Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek" boğazdan aşağıya inmeyen bir yiye­cek; dari1, zakkum, gıslin, ateşten dikenler gibi. Bu yiyecekler ne dışarı çı-kartılabilir, ne aşağı iner. Sözü edilenlere ek olarak özünü Allah'tan başka­sının bilmediği "can yakıcı bir azap da vardır."

"O günde yer ve dağlar sarsılır" çalkalanır, deprem olur. "dağlar da yı­ğılarak akıp dağılan kum gibi" rüzgarın savurması ile biraraya gelip top­lanmış gevşek ve ayakların içine battığı kum gibi "olur."

"Muhakkak biz size de üzerinize bir şahit olarak" kıyamet gününde karşı gelmek yahut daveti kabul etmekle size şahitlik edecek "bir peygam­ber" Hz. Muhammed'i "gönderdik."

"Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz" dünyada küfür üzere kalırsanız "ço­cukların saçlarını ağartacak bir günden" kıyamet gününden "kendinizi na­sıl koruyacaksınız?" O gün aşırı dehşetinden çocukların saçları ağaracak. Araplar ağır ve zorlu günler için: "Çocukların saçlarını ağartan bir gün" tabirini kullanırlar. Bu mecazi bir ifade olup, asıl anlamı keder ve üzüntü­ler insanın güçlerini zayıflatıp saçlarının çabukça ağarmasına sebep olma­sından dolayı böyle denilir.

"Gök bile o sebeple yarılmış" parçalara ayrılmış "O'nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır." Yüce Allah'ın geleceğini vaadettiği o gün kaçınılmaz olarak kesinlikle gelecektir. [19]

 

Nüzul Sebebi

 

"Beni başbaşa bırak" ayetinin (11. ayet) nüzul sebebiyle ilgili gelen ri­vayete göre ayet Kureyş'in ileri gelenleri ve Mekke'nin Peygamber efendi­mizle alay eden elebaşıları hakkında inmiştir. [20]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Yüce Allah Peygamber (s.a)'a davetinde izleyeceği yolu gösteren birta­kım irşadlarda bulunduktan sonra müşrikleri bu daveti kabul etmekten yüz çevirmelerinden ötürü tehdit etmekte, kıyamet gününün azabından, o günün oluş şeklinden ve dehşetlerinden, dünya azabından ve tehlikeli hal­lerinden korkutmakta, daha sonra ahiret azabını anlatmaya ve o azap ile onları korkutmaya tekrar dönmektedir. Çünkü o azap küçük çocukların sa­çını ağartacak kadar çetindir ve o gün gökler bile yarılıp çatlayacaktır. [21]

 

Açıklaması

 

Yüce Allah Mekke kâfirlerini ve benzerlerini tehdit etmektedir. O, ga­zabına hiçbir şeyin karşı duramadığı azimu'ş-şandır.

"Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver." Yani beni ve mal mülk sahibi refah içindeki o yalanlayıcıları başbaşa bırak. Onlara karşı sana ben yeterim. Senin intikamını onlardan ben alırım. Onların varlıklı, dünya içinde bolluk ve refah içinde bulunma­ları seni tasalandırmasın. Onlara azıcık bir mühlet ver, kısa bir süre tanı ya da ecelleri sona erinceye kadar azıcık bekle. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onları azıcık faydalandırırız. Sonra onları oldukça ağır bir azaba mahkum ederiz." (Lokman, 31/24) Kureyş'in ileri gelen lider­leri Bedir vakasında öldürüldü. Aişe dedi ki: Bu ayet nazil olduktan sonra fazla bir zaman geçmeden Bedir vakası meydana geldi.

Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kalacakları dört türlü azabı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Çünkü bizim yanımızda ağır bukağı­lar ve yakıcı bir ateş var. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap daha vardır." Ayetlerimizi ve peygamberlerimizi yalanlayan bu kim­seler için bizde zincirler ve bukağılar, alev alev yanan bir ateş, boğazdan aşağı inmeyen ve boğazda tıkanıp kalan, ne içeri giren, ne dışarı çıkan zak­kum, dari' gibi yiyecekler ve son derece ağır, can yakıcı başka türden bir azab da vardır. Bu azabın esas mahiyetini ancak Yüce Allah bilir. Yüce Al­lah'ın: "bir azap" buyruğunun belirtisiz gelmiş olması bu azabın daha önce sözü edilenlerden daha çetin ve daha ileri olduğunun delilidir.

Azabın nitelendirilmesinden sonra Yüce Allah bunun ne zaman ger­çekleşeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır: "O günde yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur." Kâfirlere yapıla­cak olan bu azap yerin ve dağların üzerindekilerle sarsılacağı bir günde olacaktır. "Recfe", ileri derecedeki zelzele ve deprem demektir. O günde dağlar insanın ve hayvanın ayaklarının battığı akıcı ve üstüste yığılmış bir kum gibi olacaktır. Halbuki daha önceden oralar sert kayalardan ibaretti. Arkasından bu dağlar darmadağın edilip savrulacaktır. Onlardan geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Ayette geçen mehil de ayak basıldığı takdirde ayağın altında olanın kayıp gittiği, dibine ulaştığı vakit de yıkılan, çöken yığın demektir.

Yüce Allah Mekkelileri ve benzerlerini kıyametin dehşetli halleriyle korkuttuktan sonra, onları daha önce geçen yalanlayıcı ümmetlerin karşı karşıya kaldığı dünyanın dehşetli hallerini hatırlatarak tehdit edip korku­tarak şöyle buyurmaktadır:

"Muhakkak biz Firavun'a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik. Ama Firavun o peygambe­re karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık." Yüce Allah Kureyş kâfirlerine hitap etmekle birlikte maksat diğer insanlardır. Onlara diyor ki: Biz sizlere Abdullah'ın oğlu Muhammed (s.a)'i peygamber olarak gön­derdik. O, kıyamet gününde sizin amellerinize, onun davetini kabul edip etmeyişinize, itaat ve isyanınıza şahitlik edecektir. Nitekim daha önce de Musa (s.a)'yı azgın Firavuna, onu hakka ve imana davet etmek üzere pey­gamber olarak göndermiştik. Fakat Firavun kendisine gönderilen peygam­bere karşı çıktı, onu yalanladı, getirdiklerine iman etmedi. Bu sebeple biz de onu çok ağır ve çetin bir azap ile yakaladık. Yani onu şiddetli bir cezaya çarptırdık, onu ve beraberindekileri denizde boğduk. O halde sizler de bu rasulü yalanlamaktan sakınınız, aksi takdirde Firavunun başına gelenler gelir. Eğer İmran oğlu Musa (a.s)'dan daha büyük ve daha üstün olan bu rasulünüzü yalanlayacak olursanız sizin helak edilip mahvedilmeniz elbet­te daha uygundur.

Daha sonra Yüce Allah, ahiret azabının dehşetini iki bakımdan söz ko­nusu ederek tekrar onları korkutmakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz, çocuklarını saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? Gök bile o sebeple yarılmış, onun vaadi yerine getirilmiş olacaktır." Sizler küfür üzere kalmaya devam eder­seniz aşırı dehşetinden dolayı küçük çocukların dahi saçlarını ağartacak bir günün azabından kendinizi nasıl koruyup, güven ve huzur altında ola­bileceksiniz? Bu tabir ileri derecede korkuyu anlatmak için bir kinayedir. O günde gök de o günün şiddet ve dehşetinin büyüklüğünden dolayı çatla­yıp yarılacaktır. Yüce Allah'ın bu günü gerçekleştireceğine dair vaadi mut­laka meydana gelecek ve kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. [22]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:

1- Yüce Allah Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri ile onlar gibi olan Al­lah'ın ayetlerini yalanlayıp peygamberinin risaletini inkâr eden, lükse bo­ğulmuş olanları tehdit etmekte, onları dünya ve ahirette en çetin azap ile korkutmaktadır. Dünyada Bedir vakasında Mekke'nin elebaşıları cezalan­dırıldı. Ahirette ise onları cehennem ateşi beklemektedir.

2- Ahiretteki ağır azabın çeşitli türleri vardır. Bunlar bukağılar, alevli ateş, rahatça yutulamayan ve ne aşağı inen ne yukarı çıkartılabilen gıslin, zakkum, deve dikenini andıran dari' diye bilinen diken gibi yiyeceklerdir.

3- Bu azabın zamanı kıyamet günüdür. O günde yer ve dağlar üzerin-dekilerle birlikte çalkalanacak, sarsılacaktır. Dağlar o günde birbirini tut­mayan, saçıp savrulan kum yığını haline gelecektir.

4-  Suç ve cezadaki benzerlik: Mekkeliler Allah'ın Rasulü Muhammed (s.a)'i yalanlamak ve onu küçümsemek bakımından Musa (a.s)'yı yalanla­yan Firavun ve kavmi ile ortak bir takım özelliklere sahiptir. Mukatil dedi ki: Yüce Allah'ın Musa ile Firavun'u söz konusu etmesi Mekkelilerin Mu­hammed (s.a) aralarında doğduğu için onunla alay edip onu hafife almalarıdır. Nitekim Firavun da Musa'yı küçümsemişti. Çünkü o da onu besleyip, büyütmüş ve Musa aralarında yetişmişti. Nitekim Yüce Allah: "Küçük bir çocukken seni aramızda besleyip büyütmedik mi?" (Şuara, 26/18) diye bu­yurmaktadır. Durumlar arasındaki bu benzerlik diğer peygamberler ve milletler arasından özellikle Musa ile Firavun kıssasının söz konusu edil­mesine sebep teşkil etmiştir.

Bundan dolayı Firavun ve ona uyanlar ağır ve çetin bir azap olan de­nizde boğulmak ile cezalandırıldılar. Mekke kâfirleri de Bedir günü helak edilerek cezalandırıldı. Allah Rasulü de kıyamet gününde kavmine karşı kâfir olup yalanladıklarına dair şahitlik edecektir.

5- Yüce Allah kâfirleri küfürleri sebebiyle şöyle bir soru sorarak azar­lamaktadır: Eğer küfre sapacak olursanız, çocukların saçlarının ağaracağı ve göğün çatlayıp parçalanacağı bir günün azabından kendinizi nasıl koru­yabileceksiniz? Bu soruda kıyamet günü dehşeti iki özellik ile nitelendiril­mektedir. Birincisi çocukların saçlarının ağarmasına sebep olacağıdır. Bu da o günün çok ağır ve sıkıntılı olacağına dair bir örnektir. İkincisi; o gün­de sema çatlayacaktır. Her ikisi de kıyamet gününün ileri derecede ağır ve şiddetli olmakla nitelendirildiğini ortaya koymaktadır. O gün çocukların perçemleri ağaracak, sema da büyüklüğüne ve gücüne rağmen o günde çat­layacak, paramparça olacak; ya diğer yaratıkların hali nasıl olacaktır.

6- Yüce Allah'ın kıyamet, hesap ve ceza (amellerin karşılıklarının ve­rilmesine dair vaadi hiç şüphesiz tespit edilen vaktinde gerçekleşecektir.

Yüce Allah'ın: "Muhakkak biz Firavuna bir peygamber gönderdik." (15. ayet) buyruğu kıyasın delil olduğunu göstermektedir. Çünkü akıl sahipleri de, Mekke'deki müşrikler de, başkaları da şunu kabul etmişlerdir. Zanna göre hüküm gerekçeleri ortak olan iki şeyin, hükümde de ortak olmaları ge­rekir. Aksi takdirde burada bu ayetler bu şekilde söz konusu edilmezdi. [23]

 

Çeşitli Hidayet Türlerini Hatırlatıp İrşadda Bulunmak

 

19-  İşte bu (ayetler) gerçekten bir(er) öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır.

20-  Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan bir kesi­min gecenin üçte ikisinden az, yarı­sı ve üçte biri kadar ayakta durdu­ğunuzu) bilir. Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder, O sizin bu­nu sayamayacağınızı bildiği için si­ze doğru yöneldi. Artık Kur'an'dan (size) kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalananlar olacağını, di­ğer bir kısmının da Allah'ın lütfun-dan arayarak yeryüzünde yol tepe­ceklerini, başka bir kısmının da Al­lah yolunda çarpışacaklarını bilir. O halde ondan (Kur'an'dan) kolayı­nıza geleni okuyun. Namazı dosdoğ­ru kılın, zekâtı verin ve Allah'a gü­zel bir surette borç verin. Nefisleri­niz için önden ne hayır gönderirse­niz, onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha büyük olmak üzere Allah'ın yanında bulursunuz. Allah'tan mağfiret de dileyin. Şüp­hesiz ki Allah çok mağfiret buyu­randır, çokça merhamet edendir.

 

Belagat:

 

"Size doğru yöneldi" buyruğu bir istiaredir. Çünkü verilen ruhsat so­rumluluğun kaldırılması bakımından tevbenin kabul edilmesine (yönelme­ye) benzetilmiştir.

"Artık Kur'an'dan (size) kolay geleni okuyun." buyruğu mürsel bir me­cazdır. Bununla namaz kastedilmiştir. Çünkü namazın bir kısmını teşkil eden Kur'an okumak, tümü hakkında, yani namaz hakkında kullanılmıştır.

"Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz..." buyruğunda özelden sonra genel ifade kullanılmıştır. Namaz, zekât ve infakın söz konusu edili­şinden sonra genel bir ifade kullanılarak hayır ve iyi olan bütün amelleri kapsaması istenmiştir.

"Allah'a güzel bir surette borç verin" buyruğunda istiare vardır. İhti­yaç sahiplerine sadaka vermek Yüce Allah'a borç vermeye benzetilmiştir. Çünkü sadakaya karşılık mükâfatı veren O'dur.

"Onu hem daha hayırlı..." buyruğu, te'kid ve mübalağa için zikredil­miştir. [24]

 

Kelime ve İbareler:

 

"İşte bu" vaadlerde bulunan yahut korkutan ayetler "gerçekten bir(er) öğüttür. Artık kim" öğüt almayı "dilerse Rabbine doğru" onunla cennete ya­kınlaşacak "bir yol alır." Bu da iman ve itaate bağlanmak yahut takvalı olup, masiyetlerden kaçınmakla gerçekleşir.

"Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder." Onların saatlerinin mik­tarlarını yalnız O bilir. "O sizin bunu sayamayacağınızı" geceleyin namaz kılmak üzere vakitleri takdir edip, saatleri tespit edemeyeceğinizi ve dola­yısıyla sizin için zor bir iş olan gecenin tamamen namaz ile geçirme imkâ­nını bulamayacağınızı "bildiği için" namazı terk etmek hususunda kolaylık sağlayarak yükümlülüğünüzü hafifleterek ve ruhsat vererek "size doğru yöneldi. Artık Kur'an dan kolay geleni okuyun." Yani geceleyin size kolay geldiği kadarıyla namaz kılın. Burada namazdan kıraat (Kur'an okumak) diye söz edilmiştir.

"Diğer bir kısmının Allah'ın lütfundan arayarak" onun lütfunu, rızkı­nı ticaret ve başka yollarla arayarak "yeryüzünde yol tepeceklerini., başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını" cihad edeceklerini "bilir." Bu üç kesimin hepsi için de geceleyin namaz kılmak ağır gelecektir. Bu se­beple geceleyin kolaylarına geleceği kadarı ile namaz kılmalarını belirte­rek yükümlülüklerini hafifletmiştir. Daha sonra bu, beş vakit namazla nes-holundu.

"Namazı" farz olan namazı "dosdoğru kılın." Farz olan "zekâtı verin ve Allah 'a güzel bir surette borç verin." Malda farz olan miktarın dışında gö­nül hoşluğuyla hayır yollarında infakta bulunun. "...Onu hem daha hayırlı" infak ettiğinizden "daha üstün... bulursunuz. Allah'tan" bütün hallerinizde oturup kalktığınız yerlerde "mağfiret de dileyin." Çünkü insan mutlaka bir­takım kusurlar işler. [25]

 

Ayeler Arası İlişki

 

Mutlu ve bahtiyar müminlerin durumları açıklanıp onlara teşviklerde bulunulduktan, bedbaht kimselerin de durumları açıklanıp ahiretteki tür­lü azaplarla tehdit edilmelerinden sonra, sure türlü hidayet yolları ile ir-şadları ihtiva eden hatırlatmalarıyla sona ermektedir. İtaatte bulunup ma-siyetlerden uzak kalmak isteyen bunu yapmalıdır. Daha sonra Yüce Allah ortaya çıkan hastalık, ticaret ve benzeri maksatlarla yolculuk ya da Allah yolunda cihad gibi mazeretler dolayısıyla müminler üzerindeki gece nama­zı kılma miktarını hafifletmektedir. [26]

 

Açıklaması

 

"İşte bu gerçekten bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır." Bu surede geçen korkutucu ayetler özlü akıl sahipleri için bir öğüttür. Bun­larla öğüt alıp, itaat yolunu tutmak isteyenleri bu buyruklar cennette Al­lah'ın rızasına ulaştırır. Surenin baş taraflarının indirilmesinden sonra Peygamber (s.a) gece namazı kılmak için gerektiği gibi hazırlandı, uykuyu terketti. Ancak daha sonra Yüce Allah şu buyruklarıyla bu yükümlülüğü hafifletti:

"Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan bir kesimin gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri kadar ayakta durduğunuzu bi­lir." Ey Rasul! Allah senin, Rabbinin emrine uyarak kimi zamanlarda gece­nin üçte ikisinden daha az, yahut gecenin yarısı, ya da üçte biri kadarını namaz kılmakla geçirdiğini bilir. Bu kadarlık bir süreyi ashabından bir ke­sim de namazla geçirmektedir. Allah bundan dolayı sizleri en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır.

"Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder. O sizin bunu sayamayaca­ğınızı bildi." Yani gece ve gündüzün miktarlarını gerçek manasıyla Allah bilir. Geceleyin namaz kılmakla geçirdiğiniz süreyi de O bilir. Fakat Yüce Allah bu işin hakikatlerini gerçek anlamda bilemeyeceğinizi, bu vakitleri kıyam ile geçiremeyeceğinizi, gece ile gündüzün miktarını tespit edemeyip saatlerini tam anlamıyla sayamayacağınızı bilmiştir, ya da Yüce Allah si­zin geceleyin namaz kılmaya güç yetiremeyeceğinizi, yahut size emrettiği farzı yerine getiremeyeceğinizi bildiğinden, aciz kaldığınızdan ötürü namaz kılmayı terk hususunda affetmek ve ruhsat vermekle size yöneldi ve zor­luktan kolaylığa gitti. Çünkü tevbenin asıl anlamı dönmektir.

Mukatil dedi ki: "Birazı müstesna geceleyin kalk." buyruğu nazil olunca bu onlara ağır geldi. Kişi gecenin yarısı ne zamandır, üçte biri ne zaman olur bilemiyordu. Bu sebeple hata ederim, korkusuyla sabaha kadar namaz kılar­dı. Bundan dolayı da ayakları şişti, renkleri soldu. Yüce Allah onlara merha­met buyurup, yükümlülüklerini hafifletti. Bunun için Yüce Allah: "O sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi." diye buyurdu.[27]

Yüce Allah'ın: "Bunu sayamayacağınızı" buyruğu, işin güçlüğünden ötürü buna güç yetiremeyeceğinizi... demektir. Yoksa onların bu süreyi na­mazla geçirecek gücü bulamayacakları anlamında değildir.

"Artık Kur'an'dan kolay geleni okuyun." Size kolay geldiği kadarıyla geceleyin namaz kılın. Burada Kur'an okumaktan kasıt namazdır, -daha önce geçtiği gibi- cüzün, bütün hakkında kullanılması kabilindendir.

Bu ayet gece namazı(nın farziyetini) neshetmiş bulunmaktadır. Bunu Müslim'in, Nesai ve Tirmizi'nin -lafız ona ait olmak üzere- rivayet ettikleri sahih hadis pekiştirmektedir. Enes b. Malik'ten nakledilen bu hadise göre Rasulullah (s.a)'a soru soran kişi beş vakit namazı kastederek: Üzerimde bunun dışında bir yükümlülük var mıdır? diye sorunca Rasulullah şöyle cevap vermişti: "Hayır, ancak senin nafile kılmak istemen müstesna."

İşte bu, farz olan bu namazlar dışındaki namazların farz olmadığını göstermektedir. Böylelikle geceleyin namaz kılma farziyeti ümmetten kal­dırılmış olmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah yükümlülüğü hafifletmesinin sebeplerini, bu­nun mazeretlerini ya da hikmetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:

"Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah 'in lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Al­lah yolunda çarpışacaklarını bilir." Yani aziz ve celil olan Allah hastalık, yolculuk ve cihad gibi üç mazeretin ortaya çıkacağını bilir. Sizden geceleyin namaz kılmak üzere kalkamayacak hastalar, ticaret ve kâr maksadıyla yeryüzünde yolculuk yapacak ve Allah'ın rızkından geçimlerini sağlamak için gerek duyacakları miktarı arayacak ve bundan dolayı geceleyin namaz kılma gücünü bulamayacak bir başka kesim ile yine geceleyin namaz kıl­ma gücünü bulamayacak, Allah yolunda cihad edecek başka bir kesimin de bulunacağını bilmiştir. İşte ruhsat vermeyi gerektiren bu mazeretlerin var­lığı bütün ümmet üzerinden teheccüdün farziyetinin kaldırılmasına ve bu hususta ruhsat verilmesine sebeptir.

Daha sonra Yüce Allah ruhsattan sonra daimi olan hükmü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

"O halde ondan (Kur'an'dan) kolayınıza geleni okuyun. Namazı dos­doğru kılın, zekâtı verin ve Allah 'a güzel bir surette borç verin." Yani kola­yınıza geldiği kadar namaz kılın ve Kur'an'dan da kolayınıza geleni oku­yun. Burada emrin tekrarlanması bu husustaki ruhsatı pekiştirmek ve iyi­ce yerleştirmek içindir. Farz olan namazı da farzlarını, rükünlerini, şartla­rını yerine getirerek namazdan gafil olmaksızın huzur ve huşu ile kılarak eda ediniz. Malda farz olan zekâtı veriniz, yine mallarınızdan hayır yolla­rında aile halkınıza, cihada ve muhtaçlara da infakta bulununuz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır." (Bakara, 2/245)

Daha sonra Yüce Allah sadaka verme isteğini pekiştirerek ve bu hu­susta teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:

"Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha büyük olmak üzere Allah'ın yanında bulur­sunuz." Dünyada iken önden işlediğiniz sözü geçen ve geçmeyen her türlü hayrın sevap ve mükâfatı size verilecektir. Bu da sizin dünya hayatında kendiniz için ve ölüm esnasına kadar erteleyeceğiniz şeylerden yahut ölü­münüzden sonra bırakacağınız mirastan çıkarılıp verilsin diye vasiyet ede­ceklerinizden daha hayırlıdır.

Buhari, Nesai ve Ebu Ya'lâ Mevsılî'nin, Haris b. Suveyd'in, Abdullah b. Mesud'dan rivayetine göre: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Hanginiz kendi malını mirasçılarının malından daha çok sever?" Ey Allah'ın Rasulü dedi­ler, aramızda kendi malını mirasçısının malından daha çok sevmeyen kim­se yoktur. "Ne söylediğinizi biliniz" diye buyurdu. Onlar: Ey Allah'ın Rasu­lü biz başka bir şey bilmeyiz, dediler. Şöyle buyurdu: "Gerçek şu ki sizden herhangi birisine ait olan mal önden gönderdiğinizdir. Mirasçılarının malı ise geriye bıraktığıdır."

Daha sonra sure Allah'tan mağfiret dilemeyi emrederek sona ermekte­dir:

"Allah'tan mağfiret de dileyin. Şüphesiz ki Allah çok mağfiret buyu­randır, çokça merhamet edendir." Yani günahlarınız için ve bütün hususlar­da çokça mağfiret isteyin. Çünkü sizler günah işlemekten uzak kalmazsı­nız. Şüphesiz Allah da kendisinden mağfiret dileyenlere çokça mağfiret edendir, kendisinden merhamet dilenenlere de çokça rahmet buyurandır.[28]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetler aşağıdaki hususlara delildir:

1- Müzzemmil suresinde ve ayetlerinde söz konusu edilen husus, öğüt alan kimseler için öğüt alınacak hususlardandır. İman etmek, imanını, ita­atini Rabbinin rıza ve rahmetine götüren bir yol edinmek isteyen bu öğüt­lere rağbet duysun ve gereğini yapsın. Bu, bunu isteyen kimse için müm­kün olan bir şeydir. Çünkü şanı Yüce Allah, bu kimselere delil ve belgeleri açıkça göstermiş bulunmaktadır.

2- Peygamber (s.a.) ve ashabı, surenin baş tarafında emrolundukları gece namazını kılma buyruğunun gereğini yerine getirdiler: "Birazı müs­tesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (bi­raz) ekle." Daha sonra bu ağır miktar gece namaz kılmanın farziyeti, sure­nin sonundaki şu buyrukla nesholundu: "Şüphe yok ki Rabbin senin ve se­ninle beraber olanlardan... ayakta durduğunuzu bilir..." Bu hükmün neshe-dilmesi beş vakit namazın farz kılınması ile tahakkuk etmişti.

3- Daha sonra Yüce Allah ümmetin yükümlülüklerini hafifletti ve on­ları affederek onlara yöneldi. Bu da -Kurtubi'nin de belirttiği gibi- arala­rında emrolundukları hususları kısmen terkeden kimseler bulunduğunu göstermektedir. Fakat daha uygun olan şöyle demektir: O, aciz kaldığınız­dan ötürü gece namazının farziyetini üzerinizden kaldırdı. Ebu Nasr el-Kuşeyri dedi ki: "Meşhur olan gece namazı kılmanın ümmet hakkında nes-holunduğu, Peygamber (s.a) için de farziyetinin baki kaldığıdır." Belli bir miktarın neshedildiği fakat (gece namazı kılmanın) vacip oluşunun asıl iti­bariyle kaldığı da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Kolayınıza gelen kurbanlık­tan (kesin)." (Bakara, 2/196) buyruğunda olduğu gibi. Her halde kurban ka­çınılmazdır. Aynı şekilde gece namazı kılmak da kaçınılmazdır, fakat bu­nun miktarını tespit etmek namaz kılanın tercihine bırakılmıştır. el-Hasen'in görüşü budur. Şafiî'nin görüşüne göre ise nesh büsbütün söz konusu­dur, gece namazı kesinlikle farz değildir.

4- Yüce Allah Kur'an'dan kolayına gelenin okunmasını emir buyur­muştur. Burada okumaktan kasıt namazdır. Çünkü Kur'an okumak nama­zın parçalarından bir parçadır. Bu sebeple parçanın adı bütün için kullanıl­mıştır. Yani kolayınıza geldiği kadar (gece namazı) kılın. Esasen namaza da "Kur'an" adı verilir. Yüce Allah'ın: "Sabah Kur'anını (namazını) da" (İsra, 17/78) buyruğunda olduğu gibi. İbnu'l-Arabi dedi ki: Daha sahih olan da budur. Çünkü Yüce Allah burada namazdan haber vermektedir. Dolayı­sıyla söz de onun ile ilgilidir.

Maksadın bizatihi Kur'an okumak olduğu da söylenmiştir. Yani gecele­yin kıldığınız namazlarda size kolay gelen bölümleri okuyunuz. Süddi dedi ki: Bu, yüz ayettir. Hasen dedi ki: Bir gecede yüz ayet okuyan kimseye kar­şı Kur'an mücadele etmeyecektir. Ka'b dedi ki: Bir gecede yüz ayet okuyan bir kimse kânitlerden (abidlerden) diye yazılır. Said b. Müseyyeb dedi ki: Bu miktar elli ayettir. Kurtubi dedi ki: Ka'b'ın sözü daha sahihtir. Çünkü Ebu Davud Tayalisî'nin Müsned'inde Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiği hadise göre Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim on ayet okuyarak na­maz kılarsa gafillerden diye yazılmaz. Kim yüz ayet okuyarak namaz kılar­sa kânitlerden (abidlerden) diye yazılır. Kim bin ayet okuyarak namaz kı­larsa kantarla mükâfat verilenlerden diye yazılır." Yani ona bir kantar ecir verilir.

Kurtubi ikinci görüşü lafzın zahirindeki hitabı esas alarak daha sahih kabul etmiştir. Diğer görüş ise mecazdır. Çünkü buradaki adlandırma bir şeye amellerinden birisinin adını vermek şeklindedir.

5- Yüce Allah bu neshin hikmetini açıklamakta ve geceleyin namaz kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin illetini (sebebini) söz konusu etmek­tedir. Çünkü insanlardan kimisi hastadır, kimisine geceleyin namaz kıl­mak ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan bir kimse gece namazına kalkamayabilir. Cihad eden de böyledir. O bakımdan bu kimseler sebe­biyle Yüce Allah bütün yükümlülüğünü hafifletmiş bulunmaktadır.

6- Yüce Allah bu ayet-i kerimede mücahidler ile kendisine ve aile hal­kına harcayıp nafakalarını sağlamak amacıyla helâl mal elde etmek için kazananları derece itibariyle eşit göstermektedir. Bu da helâl mal kazan­manın cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunu Allah yolunda cihad ile birlikte söz konusu etmektedir. İbrahim'in, Alkame'den rivayetine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Bir yiyeceği (özellikle buğdayı) bir beldeden bir beldeye getirip, orada günlük fiyatı ile satan bir kimsenin Allah nezdindeki makamı şehidler gibidir." Daha sonra Rasulul­lah (s.a): "Diğer bir kısmının da Allah'ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bi­lir. " buyruğunu okudu.

7- "O halde ondan kolayınıza geleni okuyun" buyruğu ile lafzın zahiri ile amel ederek namazda Kur'an okumanın kastedildiğini kabul eden ilim adamları, namaz kılanın namazda okuması gereken miktar hakkında fark­lı görüşlere sahiptirler.

Malik, Şafiî ve Ahmed dedi ki: Fatiha'yı okumaksızın namaz olmaz. Onun bir kısmı ile dahi yetinilmez. Çünkü Kütüb-i Sitte ile İmam Ah-med'in, Ubade b. Samit'ten rivayetlerine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyur­muştur: "Fatihatu'l-Kitab'ı okumayanın namazı yoktur." Bu nefyin zahiri, Fatiha okunmadığı takdirde namazın meşru olmayacağı anlamına gelir. Bu anlamda pek çok hadis rivayet edilmiştir. Ebu Hanife dedi ki: Farz olan mutlak olarak Kuran okumaktır. Bu da Kur'an'm uzunca bir ayeti ya da üç kısa ayettir. Çünkü en kısa sure bu kadardır. Delili de Buhari ve Müs­lim'de sabit olan namazını doğru dürüst kılamayan kimsenin durumunun nakledildiği hadiste Peygamber (s.a)'in ona hitaben söylediği şu sözlerdir: "Ve Kur'an dan bildiklerinden kolayına geleni oku." Şayet özellikle Fatiha bir rükün olsaydı, onu tayin eder ve eğer onu bilmiyor idiyse ona bu sureyi öğretirdi. Aynı şekilde Ebu Davud'un rivayetine göre Ebu Hureyre, Pey­gamber (s.a)'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Fatihatu'l-Kitab ile dahi olsa Kur'an okumadan namaz olmaz." Bunların zahirinden anlaşılan, mu­ayyen olarak Fatihanın söz konusu edilmediğidir.

8- Yüce Allah farz olan beş vakit namazı vakitlerinde dosdoğru kılma­yı, mallardaki farz olan zekâtı vermeyi emir buyurmuş, farz kılmıştır. Na­mazdan maksat işin başında gündüzün farz kılınan sabahleyin iki ve ak­şamleyin iki rekatti. Zekâttan maksad da tercih edilen görüşe göre bi'setin beşinci yılında farz kılman malın zekâtıdır.

9- Yüce Allah karzı haseni teşvik etmektedir. Karz-ı hasen ise helâl maldan ihlâsla, sadece Yüce Allah'ın rızası gözetilerek verilendir. Bu da aynı şekilde nafile sadaka vermeye bir işarettir.

10-  Kul dünyada iken ahirette faydasını göreceği ümidiyle her ne iş­lerse ister mal ile ilgili, ister başka husus ile ilgili olsun, mutlaka Rabbi nezdinde ondan daha güzeliyle karşılığını bulacaktır. Çünkü Yüce Allah bir iyiliğe on katı ile karşılık verecektir. İşte bu da mutlak olarak infakta bulunmaya bir teşviktir.

11- Yüce Allah kullarından amellerinde görülebilecek eksiklik ya da kusurlar sebebiyle sürekli kendisinden mağfiret dilemelerini istemiş ve yü­ce zatına sığınanlara rahmetiyle ve mağfireti ile muamele edeceğini vaadet-miştir. Çünkü o mağfireti büyük, rahmeti geniş olduğunu bize bildirmiştir. İşte bu bütün hallerde mağfiret dilemeye bir teşviktir; isterse yapılan işler itaat olsun. Çünkü onlarda birtakım kusurlar da söz konusu olabilir.[29]

 



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/179.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/179.

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/179-180.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/181.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/181-182.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/182-183.

[7] İbni Kesir, IV/434.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/183-186.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/186-188.

[10] Muhammed Ali Sayis, Tefsiru Ayâti'l-Ahkâm, IV/193, vd.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/188-189.

[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/189.

[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/189-190.

[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/190.

[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/190.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/191.

[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/191.

[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/192.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/192-193.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/193.

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/193.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/193-195.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/195-196.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/197-198.

[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/198.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/198-199.

[27] Kurtubi, XIX/53.

[28] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/199-201.

[29] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/201-204.