Müzzemmil Suresi - 073Muzzemmil - 13. Sayfa
MÜZZEMMİL SURESİ
Surenin İsmi:
Bu sureye Müzzemmil, yani "Elbiselerine sarınıp bürünmüş kimse" adının verilmesi vahyin başlangıç dönemlerinde Peygamber (s.a)'den söz etmesinden ve Yüce Allah'ın Rasule geceleyin örtünmeyi (elbisesine sarıp bürünmeyi) terketmesini ve Rabbinin risaletini tebliğ etmek üzere ayağa kalkmasını bildiren emir ile başladığından dolayıdır. [1]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Sure iki bakımdan kendisinden önceki sure ile ilişkilidir:
1- Cin suresi peygamberlerin Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerini açıklayarak sona ermektedir. Bu sure ise peygamberlerin sonuncusuna tebliğ ve uyarıp korkutmada bulunmasını emir ile geceleyin rahatı bir kenara bırakmasını buyurmakla başlamaktadır.
2- Yüce Allah bundan önceki surede Peygamber (s.a)'in davetinin kavmi ve cinler arasındaki tepkilerini: "Şu da bir gerçek ki; Allah'ın kulu O'na ibadet etmek için kalktığı zaman..." (Cin, 72/19), "Şüphesiz ki mescidler de Allah'a mahsustur." (Cin, 72/18) buyrukları ile bildirmektedir. Daha sonra Yüce Allah bu surenin başında şu buyruğu ile davette bulunmasını emrediyor:
"Ey sarınıp bürünen, birazı müstesna geceleyin kalk." (1-2. ayetler) [2]
Surenin Muhtevası:
Sure Peygamber (s.a) davetini tebliğ yolculuğu esnasında yöneltici ilâhi birtakım irşadları ve bu daveti kabul etmekten yüz çeviren müşriklere tehdidi ele almaktadır.
Sure Peygamber efendimize birazı müstesna geceleyin namaza kalkmasını, ruhunu pekiştirmek için Kur'an'ı ağır ağır ve tane tane (tertil ile) okumasını emrederek başlamaktadır:
"Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut ona (biraz) ekle. Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku." (1-4. ayetler) Bu Peygamber efendimizin Yüce Allah'ın şu buyruğuyla emretmiş olduğu teheccüdünde ne kadar namaz kılacağını açıklamış olmaktadır: "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onun ile (Kur'an ile) gece namazı (teheccüd) kıl. Umulur ki Rabbin seni öğülmüş bir makama gönderir." (İsra, 17/79)
Sure daha sonra vahyin ağırlığını ve peygamberin mükellef tutulduğu en büyük risaletinin ağır yükünü, onun gece ve gündüz Rabbini anmakla ve tevhidi açıklayıp, bütün işlerde sadece O'nu vekil edinmekle emrolundu-ğunu bildirmektedir: "Muhakkak biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz..." (5-9. ayetler)
Arkasından müşriklerin sihirbaz yahut şair olduğu iddialarında görüldüğü gibi, sözlü eziyetlerine yahut eşi ve çocuğu bulunduğu iddiasıyla Rab-bi hakkındaki eziyetlerine karşı sabırlı olmasını ve güzel bir şekilde onlardan uzaklaşmasını, bu tutumunu da onlara karşı zafer kazanıncaya kadar sürdürmesini, karşılaşacakları kötü akıbetle de onları tehdit etmesini emir buyurmaktadır: "Onların söylediklerine katlan..." (10-19. ayetler)
Sure sona ererken Rasulullah (s.a)'ın üzerindeki gece namazı yükümlülüğünün üçte bire indirildiğini ve ona ve ümmetine rahmet olmak üzere bunun asgari bir sınır olduğunu belirtmektedir. Böylelikle kendisi de, ashabı da istirahat edebilsin, gündüzün davet ve tebliğ işleri için zaman ayırabilsin. Bu esnada farz olan namazı eda edip zekâtı verme ve istiğfarda bulunmaya devam edilmesi de istenmektedir: "Şüphe yok ki Rabbin senin... bilir..." (20. ayet) [3]
Davetin Başlangıç Dönemlerinde Peygamber (S.A.)'i İrşad
1- Ey sarınıp bürünen (peygamber)!
2- Birazı müstesna geceleyin kalk!
3- Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt!
4- Yahut ona (biraz) ekle! Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku.
5- Muhakkak biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.
6- Gece kalkışı (var ya); o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibarı ile daha sağlamdır.
7- Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır.
8- Rabbinin ismini an ve yalnız O'na yöneldikçe yönel!
9- Doğunun da, batının da Rabbi-dir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde yalnız O'nu vekil tut.
10- Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl.
Belagat:
"Eksilt" ve "ekle" lafızları arasında tezat vardır. Aynı şekilde "geceleyin" ile "gündüz" lafızları ve "doğunun" ve "batının" lafızları arasında da tezat vardır.
"Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku" ve "ve yalnız O'na yöneldikçe yönel." ibarelerinde fiilin mastarla tekidi yapılmıştır. [4]
Kelime ve İbareler:
"Ey" örtülerine "sarınıp bürünen, birazı müstesna geceleyin" namaza "kalk" ya da o namazı devamlı olarak kıl!
"Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt!" Yarısından üçte bire kadar eksilt. Bundan maksat gecenin yarısı ile ondan daha az ya da ondan daha fazlasını kıyam ile (yani namaz kılarak) geçirmesidir.
"Yahut ona" üçte ikiye kadar "ekle!" "Yahut" lafzı muhayyerlik belirtmekte, yani bu ona bırakılmaktadır.
"Kur'anı da tane tane anlaşılır surette oku." Kur'an'ı ağır ağır oku. Onu okurken lafızlarını anlaşılır surette telaffuz et. Bununla birlikte dinleyenin harfleri sayabileceği şekilde, açık açık telaffuz et.
"Muhakkak biz sana ağır bir söz" ağır, çetin ya da heybetli bir Kur'an "vahyedeceğiz." Çünkü onda ağır gelen yükümlülükler vardır. Fakat bu alı-şılabilen bir zorluktur. Alışılmayacak kadar fazla bir zorluk değildir.
"Gece kalkışı" geceleyin yapılan ve yeni yeni ortaya konulan demek olup, uyuduktan sonra namaza kalkmak demektir, "o hem daha etkilidir." O kalkışta kalp ile kulak arasında Kur'an'ın anlaşılması bakımından birbirleri ile bir uyum söz konusudur, "hem de söyleyişi itibariyle daha sağlamdır. " Söyleyişi daha açık ve daha doğrudur, yahut kalbin huzuru ve sessizlikten dolayı Kur'an okumak daha sağlamdır.
"Gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır." Görmen gereken işlerin ve bunlarla uğraşman, bunun için de gidip gelmen söz konusudur. O halde geceleyin teheccüde kalkmaya bak. Çünkü Yüce Allah'a sesleniş için başka meşguliyetlerden uzak kalmak gerekir. Kur'an okuduğun ve ibadet ettiğin için de gündüzün boş vaktin olmamaktadır.
"Rabbinin ismini an!" Gece gündüz Rabbini anmaya devam et. Allah'ı anmaya Allah'ın anılmasını ihtiva eden teşbih, tehlil, temcid, tahmid, namaz, Kur'an okumak, ilim öğrenmek ve öğretmek gibi bütün hususlar dahildir.
"Ve yalnız O'na yöneldikçe yönel." İbadetle yalnız Allah'a yönel ve Onun dışındakilerdenkendini soyutla.
"O halde yalnız O'nu vekil tut." Bütün işlerini O'na havale et.
"Onların söylediklerine katlan." Mekke kâfirlerinin eziyetlerine katlan. "Ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl." Onlardan ayrı kal, onları idare et, onlara sitem etme, işlerini Allah'a havale et. Çünkü güzel bir şekilde ayrılmak (hecr-i cemil) sitemin söz konusu olmadığı ayrılıştır. [5]
Nüzul Sebebi
"Ey sarınıp bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk!" ayetlerinin (1-2. ayetler) nüzul sebebiyle ilgili olarak Hakim'in rivayetine göre Aişe (r.a.) dedi ki: "Ey sarınıp bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk." buyruğu nazil olunca (Peygamber ve ashabı) ayaklan şişinceye kadar bir sene boyunca (gece namazı) kıldılar. Bu sefer: "Artık Kur'an dan size kolay geleni okuyun." (20. ayet) buyruğu indirildi. İbni Cerir de buna benzer bir açıklamayı İbni Abbas ve başkalarından rivayet etmektedir.
İbni Abbas dedi ki: Bu, vahyin başlangıç döneminde idi. Meleğin sesini işitip, ona bakınca onu bir titreme aldı. Hanımına gitti ve beni örtünüz, beni örtünüz, dedi.
Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi ve başkalarının Cabir b. Abdullah'tan rivayetlerine göre Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Hira dağında kalıyordum. Kaldığım süre bitince dağdan indim. Bana seslenildi. Sağıma baktım bir şey görmedim, soluma baktım yine bir şey görmedim, arkama baktım bir şey görmedim. Başımı yukarı kaldırdım ne göreyim? Hira dağında bana gelen, gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturuyordu. Ondan korkup dehşete kapıldım, geri dönerek beni örtün, beni örtün dedim." Bir diğer rivayette: "Hanımımın yanına gittim ve beni örtün, beni örtün, dedim." Bunun üzerine Yüce Allah: "Ey örtünüp bürünen" (Müddessir, 74/1) buyruğunu indirdi. İlim adamlarının çoğunluğuna ise bunun akabinde: "Ey sarınıp bürünen..." (1. ayet) inmiştir.
Buna göre ayetin nüzul sebebi, Peygamber (s.a)'in meleği gördüğü sırada kapıldığı korku ve dehşettir ve aynı şekilde tezemmül (sarınıp bürünmek) ile tedessür (örtünüp bürünmek) olayı aynı olaydır.
Bir diğer açıklamaya göre Peygamber (s.a)'in sarınıp bürünmesi (te-zemmülü) müşriklerin yaptıkları onların onun davetini bertaraf etmek için tertip edip düzenledikleri kötü söz ve propagandaları dolayısıyla duyduğu keder ve üzüntüden dolayı olmuştu. Bezzar, Evsat'ta Taberani, Delâil'de Ebu Nuaym'in rivayet ettiklerine göre Cabir (r.a) dedi ki: Kureyşliler Da-ru'n-Nedve'de bir araya gelip şöyle dediler: Bu adama öyle bir ad takınız ki, insanlar ondan uzaklaşsm. Kâhin (diyelim) dediler. Diğerleri kâhin değildir, dedi. Delidir diyelim, diyenler oldu, öbürleri deli değildir, dedi. Sihirbaz diyelim, diyenleri oldu, diğerleri hayır sihirbaz değildir, dedi. Bu sefer sevenleri birbirinden ayırıyor deyip, müşrikler bu hal üzere ayrılıp gittiler. Bu durum Peygamber (s.a)'e ulaşınca o da elbiselerine sarındı, örtünüp büründü. Cebrail (a.s) ona gelerek: "Yâ eyyuhe'l-müzzemmil: Ey sarınıp bürünen" ile: "Yâ eyyuhe'l-müddessir: Ey örtünüp bürünen" diye hitap etti. [6]
Açıklaması
Yüce Allah Peygamber'ine (s.a) Cebrail vasıtasıyla ilk vahyi indirdiği sıralarda Cebrail'den korkup elbiselerine sarınıp büründüğü için ona aşağıdaki ayetlerle hitapta bulundu. Çünkü Peygamber (s.a) meleğin sesini duyup, ona bakınca titremeye başlamış ve ailesinin yanına giderek: Beni örtün, beni örtülere sarın, demişti. Bundan sonra ise ona nübüvvet ve risa-let verildi, Cebrail'e de alıştı.
"Ey sarınıp bürünen! Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt." Ey elbiselerine sarınmış bürünmüş peygamber! Te-heccüd demek olan gece namazını gecenin yarısı kadar yahut ona biraz katarak ya da biraz eksilterek kıl. Bu hususta senin için bir vebal yoktur.
Bu buyrukla gecenin üçte biri, yarısı ve üçte ikisi arasında muhayyer bırakılmaktadır. Gece ise güneşin batınımdan tan yerinin ağarmasına kadar devam eden süredir. Bu buyrukta gerek görülen miktarların çoğunun üçte ikisi olduğuna delil vardır.
Ahmed ve Müslim'in rivayetlerine göre Sa'd b. Hişam dedi ki: Aişe'ye: Bana Rasulullah (s.a)'ın gece namazı hakkında bilgi ver, dedim. O bana sen şu: "Ey sarınıp bürünen!" suresini bilmiyor musun? diye sordu. Ben: Biliyorum, dedim. Şöyle dedi: Allah bu surenin başında gece namazını farz kıldı. Bir sene boyunca Rasulullah (s.a) da, ashabı da bu namazı kıldılar. Nihayet ayaklan şişti. Yüce Allah ise bu surenin son ayetini on iki ay semada alıkoydu. Sonra bu surenin sonlarında hafifletici buyruğunu indirdi. Böylelikle gece namazı farz iken tatavvu (nafile) oldu.
Geceleyin namaz kılma emrinden sonra Yüce Allah şu buyruğuyla ona Kuranı tertil ile (ağır ağır, tane tane) okumasını emir buyurmaktadır:
"Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku." Kur'an'ı harflerini açık seçik çıkartarak ağır ağır oku. Çünkü bu şekilde Kur'an daha iyi anlaşılır, üzerinde düşünülür. Yüce Allah'ın "tertilâ" buyruğu bu şekilde okuma vü-cubunu te'kid etmekte olup, okuyanın manaları tasavvur edebilmesi için mutlaka dikkat etmesi gereken bir husustur.
Tertil: Bütün harfleri açık seçik çıkarması ve bir harfin gerektiği gibi çıkartılması için hakkını vermesidir. Rasulullah (Allah'ın salât ve selâmları ona) böyle Kur'an okurdu. Aişe (r.a) dedi ki: O sureyi öyle tertil ile okurdu ki sanki gerçeğinden daha uzun gelirdi. Buhari'nin Sahih 'indeki rivayete göre Enes (r.a)'e Rasulullah (s.a)'ın kıraati hakkında sorulunca uzatarak okurdu, dedikten sonra "Bismillahirrahmanirrahim"i Bismillahi deyip, uzattı, er-Rahman deyip uzattı, er-Rahim deyip uzatıp okudu.
Tertilin ve Kur'an okurken sesi güzelleştirmenin müstehap olduğuna delil olacak sahih pek çok hadis vardır. Bunlardan birisi Hakim ve başkalarının Bera'dan diyerek rivayet ettikleri şu hadistir: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz." Buhari ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri şu hadis de böyledir: "Kur'an'ı okurken teğanni etmeyen bizden değildir." Buhari, Müslim ve Nesaî'nin Ebu Musa'dan diye rivayet ettikleri şu hadiste böyledir: "Bu zata Davud hanedanının mizmarlarından bir mizmar verilmiş bulunuyor." Kastedilen kişi Ebu Musa Eş'ari (r.a)'dir.
Beğavi de İbni Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kuranı kum taneleri gibi etrafa saçmayınız. Onu şiir okur gibi hızlıca okumayınız. Hayret verici hususları üzerinde durunuz. Onunla kalpleri harekete getiriniz. Sizden herhangi bir kimse surenin sonuna bir an önce varayım, diye düşünmesin.
Askerî de, Mevaiz adlı eserinde Ali (k.v)'den buna benzer bir ibare rivayet etmektedir. Aişe (r.a.) Peygamber (s.a.)'in Kur'an okuyuşu hakkında soru sorulunca şöyle demiştir: "Sizin bu şekilde hızlıca okumanız gibi değildi. Eğer onu dinleyen kimse harflerini saymak isteseydi, hiç şüphesiz sayabilirdi."[7]
Daha sonra Yüce Allah Kur'an'ın azametine ve Kur'an'da yer alan mükellefiyetlere -tertil ile okuma emrini daha da pekiştirmek üzere dikkat çekerek- şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz." Biz sana Kur'an'ı vah-yederek onu sana indireceğiz. Bu kitapta insanlara ağır gelen yükümlülükler, nefse ağır gelen emir ve yasaklar, farzlar, hududlar, helâller ve haramlar vardır. O, hükümleri gereğince amel etmenin ağır geleceği, ağır bir sözdür. İbni Zeyd dedi ki: Allah'a andolsun ki o ağır ve mübarektir. Dünyada ağır geldiği gibi, kıyamet gününde de mizanda ağır basacaktır. el-Huseyn b. Fadl dedi ki: O ancak ilâhi tevfik ile desteklenmiş bir kalbin, tevhid ile süslenmiş bir nefsin taşıyabileceği ağır bir sondur.
Onun vahiy halinde ağır geleceğimde kastedilmiş olabilir. Muvatta, Bu-hari, Müslim ve Tirmizi de Aişe'den gelen rivayete göre Rasulullah (s.a)'a sana vahiy nasıl geliyor diye sorunca, şöyle buyurdu: "Vahiy bana bazen bir çıngırak sesi gibi gelir. Benim için en ağır olan hali budur. Vahiy benden kesildiğinde (meleğin) söylediklerini bellemiş oluyorum. Bazen de melek bana bir adam suretinde görünür, benimle konuşur ve ben de onun söylediklerini bellerim." Aişe (r.a) dedi ki: "Oldukça soğuk bir günde vahiy inerken vahyin inişinin bitiminde alnından ter boşandığını görmüşümdür."
Yüce Allah geceleyin namaz (teheccüd) kılma emrinin sebebini açıklayarak şöyle buyurmaktadır: "Gece kalkışı (var ya); o hem daha etkilidir, hem de söyleyişi itibariyle daha sağlamdır." Yani uyuyup uyandıktan sonra kılınan gece namazında huşu, ihlâs, kalp ile dil uygunluğu daha ileri derecede gerçekleşir. İşte bu, geceleyin bir başka vakte göre daha çok görülen bir haldir. Kur'an okurken ve onu anlamaya çalışırken insan dikkatini daha çok toplayabilir. Telaffuzu daha güzel, okuyuşu daha sağlam olur. Çünkü bu halde kalbin huzuru ve mutedil hali daha ileri derecededir, doğru yolda dosdoğru yürümesi daha çok görülen bir durumdur. Çünkü geceleyin etrafta sessizlik vardır, dünyada sükûnet olur. Gündüzün ise işlerle uğraşma zamanıdır. Nitekim Yüce Allah: "Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır." diye buyurmaktadır. Yani sen gündüz vaktinde ihtiyaçlarını görmek, hayatın düzene konulması için gerekli işleri yapmak için gidip gelir, çeşitli uygulamalarda bulunursun. Gündüzün ibadete ayıracak vaktin olmaz, o halde geceleyin namaz kıl.
Fakat gece olsun, gündüz olsun her durumda Allah'ı anmaktan meşguliyetler ile gafil olmamak gerekir. Bunun için Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Rabbinin ismini an ve yalnız Ona yöneldikçe yönel." Yani Allah'ın adını çok an. Gücün yeterse gece gündüz Onu anmaya devam et. İbadetini Rabbin için ihlâsla yap. O'na ibadet ile meşgul olarak dünyevi iş ve ihtiyaçlarını bitirdikten sonra ondaki lütfü arayarak her şeyinle Ona yönel, başka şeylerle alâkanı kes. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O halde boş kaldın mı hemen yorul ve yalnız Rabbine yönel." (İnşirah, 94/ 7-8) Yani işlerini bitirdin mi Rabbine itaat ve ibadet ile kendini yor. Böylelikle kalbin meşguliyetlerden yana rahatlasın ve sadece Rabbine yönel, arzun O olsun.
Daha sonra Yüce Allah ibadeti emretmesinin ve Allah'a yönelmesini istemesinin sebebini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
"Doğunun da, batının da Rabbidir. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde yalnız O'nu vekil tut." Andığın, kendini O'na ibadete verdiğin Rabbin ibadete lâyık olandır. Çünkü doğularda ve batılarda mutlak tasarruf sahibi kendisinden başka ilâh olmayan Odur. Yalnızca O'na ibadet ettiğin gibi, yalnızca Ona tevekkül et. Bütün işlerde senin vekilin O olsun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Yalnız O'na ibadet et ve yalnız O'na tevekkül et." (Hud, 111123); 'Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz." (Fatiha, 1/5)
"Ondan başka hiçbir ilâh yoktur." buyruğu şanı Yüce Allah'ın zatında kemaline bir işarettir. Kemal ise bizatihi sevilen bir şeydir. Bu buyrukta bütün işlerini Rabbine havale etmeyen bir kimsenin Onun ulûhiyetine razı ve rububiyetini itiraf eden bir kimse olmadığına da delil vardır. Aynı zamanda bu buyruk, Peygamber (s.a) için kâfirlerin ve din düşmanlarının serlerine karşı Allah'ın O'na yeteceğini belirten bir teselli bulunmaktadır.
Daha sonra Rabbi kendisine karşı karşıya kaldığı eziyetlere sabretmesini emir buyurarak dedi ki: "Onların söylediklerine katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!" Yani ey rasul! Kavminin sana yaptığı eziyetlere, sana dil uzatıp seninle alay etmelerine karşı sabret. Bundan dolayı rahatsız olma, tedirgin olma. Sen onlara karşı bir şey söyleme, onlara sitem de etme, onları idare et. Nitekim başka ayetlerde de bu husus dile getirilmiştir. Şu ayet bunlardan birisidir: "O halde zikrimize (Kur'an'a) sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimselerden sen de yüz çevir." (Necm, 53/29) [8]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayetler aşağıdaki hususlara delildir:
1- Teheccüdün farz oluşu:
Hitabın, Peygamber (s.a)'e özellikle yöneltilmesinin, ona geceleyin namaz kılmasının emredilip, sarınıp bürünmekle nitelendirilmesinin zahiri anlamı, teheccüdün ona farz olduğunu ve bu farz oluşun özellikle ona özgü olduğunu göstermektedir. Çoğu ilim adamlarının görüşü de budur. Çünkü teşvik ve mendubluk gecenin bir kısmı hakkında söz konusu olurken diğer bir kısmı hakkında söz konusu olmayacağı söylenemez. Zira geceleyin namaz kılmak, bir kısım vakitler bir tarafa özel bir vakte mahsus değildir. Yüce Allah'ın "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur'an ile) gece namazı kıl." (İsra, 17/79) buyruğunun gösterdiği de budur. Yüce Allah'ın teheccüd emrinden sonra "Sana has nafile olmak üzere." diye buyurması da teheccüdün farziyetinin onun özelliklerinden olduğunu göstermektedir. Bu ayette nafilenin anlamı tatavvu değildir. O takdirde (farzi-yeti) ona ait bir özellik olmaz. Aksine onun dışında ümmetine farz olan hususlardan başka, ek bir şey olduğu anlamındadır.
Bir görüşe göre teheccüd hem Peygamber (s.a)'e, hem de onun ümmetine farz idi. Daha sonra miraç gecesinde beş vakit namaz emredilerek nesh oldu.
Bir başka görüşe göre teheccüd nafile idi, farz değildi. Çünkü Yüce Allah'ın: "Sana has nafile olmak üzere..." buyruğu bunu gerektirmektedir. Ayrıca "geceleyin kalk" buyruğunun mendubluk anlamını ifade etmesi daha uygundur. Çünkü bunun mendub olduğu kesindir. Şer'î emirler ise kimi zaman vücub ifade eder, kimi zaman da mendubluk ifade eder. Vücub ifade ettiğinin anlaşılabilmesi için terkedilmesine karşılık, tehdit ve benzeri bir başka delilin de bulunması kaçınılmazdır. Burada ise bu özellik bulunmamaktadır. Ancak buna şöyle cevap verilir: Fıkıh usulü ilminde emirler ile ilgili ayetlerde tercih edilen görüş, emirlerin vücub ya da bağlayıcılık ifade ettiğidir. Ancak emri mendubluğa ya da mübahlığa yorumlamayı gerektirecek bir karine bulunması hali müstesnadır. Ayrıca Yüce Allah gece namaz kılmanın miktarını tespit etmeyi Peygamber (s.a)'e bırakmış, onu gecenin yansı, ondan azı veya daha fazlası kadar namaz kılmakta muhayyer bırakmıştır. Farzlarda ise böyle bir durum söz konusu olmaz. Buna da şöyle cevap verilir: Farz bazı hallerde keffarette görüldüğü gibi üç husustan birisini seçmek şeklinde muhayyer de olabilir.
Tercih edilen ise teheccüdün sadece ümmetin üzerinden neshedilerek kaldırıldığı, farziyetinin Peygamber (s.a)'e devam ettiğidir. Buna da İsra süresindeki: "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla gece namazı kıl." ayetidir. Daha önce kaydettiğimiz Sa'd b. Hişam b. Amirin naklettiği hadis gereğince amel etmek doğru olmalıdır. O da mutlak olarak vücubun (farziyetin) nesh olup teheccüd namazının (veya gece namazının) kolaylık sağlamak ve hükmün hafifletilmesi amacıyla nafile (tatavvu) olduğudur. Neshedici ise beş vakit namazdır. -Bazı rivayetlerde belirtildiği gibi- baş taraflarından yaklaşık bir sene sonra inen Müzzemmil suresinin sonları ise, baş tarafında açıklanan miktarı neshetmiş, fakat teheccüdün farziyetinin aslını neshetmemiştir. Surenin baş taraflarında söz konusu edilen miktar gecenin yarısı yahut ondan birazını üçte bire kadar eksiltmek ya da üçte ikiye varana kadar ona biraz eklemektir. [9]
2- Kur'an'ı tertil ile okumanın vücubu:
Kur'an'ı ağır ağır, harfleri açık seçik ve mahreçlerinden güzel bir şekilde çıkartıp anlamları üzerinde de düşünerek durakları açıkça belirterek Kur'an'ın okunacağında görüş ayrılığı yoktur.
Görüş ayrılığı Kur'an okurken teğanni ve nağme yapmak hakkındadır. Aralarında İmam Malik ve Ahmed'in de bulunduğu bir topluluk bunun mekruh olduğunu söylemiş, yine aralarında İmam Ebu Hanife ve Şafiî'nin bulunduğu başka bir topluluk da bunu caiz kabul etmiştir. Her kesimin de buna dair delilleri bulunmaktadır.[10]
Bunun caiz olduğunu kabul edenler aşağıdaki delilleri gösterirler:
1- Ebu Davud ve Nesai'nin, Bera b. Azib'den rivayetlerine göre Rasu-lullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı seslerinizle süsleyiniz."
2- Müslim, Rasulullah (s.a)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kur'an ile teğanni etmeyen bizden değildir."
3- Buhari'nin rivayetine göre Abdullah b. Muğaffel şöyle demiştir: Rasulullah (s.a) Mekke fethi sırasında yolculuğunda bineği üzerinde Fetih suresini okudu ve okuyuşunda terci' yaptı.
4- Rasulullah (s.a)'ın Ebu Musa Eş'ari (r.a)'nin Kur'an okuyuşunu dinlediğine dair şöyle bir rivayet vardır. Peygamber ona bu hususu bildirince Ebu Musa şöyle demişti: Senin okuyuşumu dinlediğini bilseydim, onu senin için alabildiğine güzelleştirerek okurdum. Peygamber (s.a) de onu dinlediğinde şöyle demişti: "Şüphesiz buna Davud mizmarlarından bir miz-mar verilmiştir."
5- Müslim'in rivayetine göre Ebu Hureyre, Rasulullah (s.a)'ı şöyle buyururken dinlemiştir: "Yüce Allah'ın Kur'an ile teğanni eden güzel sesli bir peygambere kulak verip dinlediği gibi hiçbir şeyi dinlememiştir."
6- Kur'an'ı terennüm ederek okumak insanı daha çok dinlemeye ve kulak kabartmaya iten bir sebeptir. Ayrıca bu ruhu daha çok etkileyicidir.
Bunu kabul etmeyenler de aşağıdaki hususları delil gösterirler:
1- Tirmizi Hakim'in Nevadiru'l-Usul'de Huzeyfe b. Yeman'dan naklettiği rivayete göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ı Arap nağmeleri ve sesleriyle okuyunuz. Kitap Ehli ile fasıkların nağmeleriyle okumaktan uzak durunuz. Hiç şüphesiz benden sonra Kur'an'ı Kerimi şarkı ve ağıt nağmeleriyle okuyacak kimseler gelecektir. Okudukları Kur'an hançere-lerinden aşağıya inmeyecektir. Onların da, durumlarını beğenenlerin de kalbleri fitneye maruz kalmıştır." İşte bu Kur'an-ı Kerim'in şarkı ve ağıt türü nağmelerle okunmasını yasaklayan bir buyruktur.
2- Peygamber (s.a)'den kıyametin alâmetlerini söz konusu ederken çeşitli hususlarla birlikte zikrettiği rivayet edilen şu husus: "Kur'an da bir çeşit mizmar edinilecektir." Yine şöyle buyurmuştur: "Kur anı en iyi bilenleri ve en faziletlileri olmadığı halde onlardan herhangi birisini kendilerine şarkı söylesin diye öne (namaz kıldırmak için) geçireceklerdir."
3- Darakutni'nin rivayetine göre İbni Abbas dedi ki: Rasulullah (s.a)'ın nağmeli okuyan bir müezzini vardı. Peygamber (s.a) buyurdu ki: "Ezan rahat ve kolaydır. Şayet senin okuyacağın ezan rahat ve kolaysa mesele yok, aksi takdirde ezan okuma." Peygamber (s.a) ezan sırasında nağme yapmasını mekruh görmüştür. Bu da Kur'an okurken nağme yapmanın mekruh olduğuna öncelikle delildir.
4- Ziyad en-Numeyri Kur'an okuyup, sesini yükseltip, nağme yapınca Enes b. Malik, tepki göstererek: Be adam onlar böyle okumuyorlardı demiştir.
5- Teğanni ve nağmeli okuyuş Kur'an'a ondan olmayan şeyleri ekleme sonucunu verir. Çünkü med olmayan yerde med yapmayı, hemze bulunmayan yerde hemzeli okumayı bir tek harfi pek çok harf haline getirmeyi gerektirir ki; bu da caiz değildir. Diğer taraftan nağmeli okuyuş zihnin nağmelerle meşgul olmasına sebep verir ve Kur'an'm anlamları üzerinde düşünmekten alıkoyar.
Gerçek ve doğru bu hususta orta yolu tutmaktır. Şayet nağmeli okuyuş Kuranın lafızlarını değiştiriyor ve Kur'an okumanın doğru şeklini bozuyor, yahut musikideki nağmelere benzer şekilde bir zorlama ve yapma-cıklık söz konusu oluyorsa bu haramdır. Ancak okuyanın öğüt almasını, Kur'an'm anlamlarından daha ileri derecede etkilenmesini sağlayacak türden dikkatli, güzel, ince ve hüzün verici bir halde okunuyorsa bunun men edileceğinin bir delili yoktur. Aksine deliller bu tarz bir okuyuşun caiz olduğunu göstermektedir. [11]
3- Kuranın ve vahyin ağırlığı:
Kur'an ihtiva ettiği ve nefse ağır gelen mükellefiyetler, farzlar, insana zor gelen hudutları ile ağırdır. Vahiy de aynı şekilde kalbe ve ruha etki eder. Daha önce kaydettiğimiz Aişe (r.a)'den gelen hadiste görüldüğü gibi Ahmed, İbni Cerir ve başkaları da yine Aişe (r.a)'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Peygamber (s.a)'e vahiy geldiğinde eğer devesi üzerinde ise devesinin göğsünü yere yapıştırır ve ona gelen vahiy sona erinceye kadar devesi hareket edemezdi." [12]
4- Gece kalkışı:
Geceleyin yapılan ibadetin etkisi çoktur. Bu durumda beden ile ruh ve ya da kalp ile dil arasındaki uyum daha üstündür. Huşu ve ihlâsa sahip olmak daha çok, doğru söylemek ve güzel bir şekilde okumak imkânı daha yüksektir. Çünkü gecenin sükûneti vardır. Kişi ruhen gürültüden, yorgunluktan yana rahatlamıştır. Riyakârlık ve gösterişten ya da başkalarının itaat ve ibadetini görmelerinden daha uzaktır. Etrafta sessizlik vardır, dünya sükunet içerisindedir. Namaz kılanın, Kur'an okurken şaşırmasını gerektirecek bir sebep yoktur. [13]
5- Gündüzün meşguliyetleri:
İnsan adeten ihtiyaçlarını ve geçim için gerekli çalışma ve çabalarını gündüzün yerine getirir ve bunlarla meşgul olur. Adeten ibadet için boş zaman bulamaz. Boş zaman ise geceleyin vardır. [14]
6- Allah'ı anmak ve Ona yönelmek:
Mümin Allah'ı ve O'nun güzel isimlerini çokça anmakla devamlı teşbih, tahmid ve tehlil getirip Kur'an okumakla emrolunmuştur. Gece ve gündüz herhangi bir başka meşgale onu bundan ahkoymamalıdır. Aynı şekilde onun bütün gayretini Rabbini razı etmeye yönlendirmesi ve ondan başkalarına bağlanmaktan nefsini arındırması, bütün amellerinde O'nun gözetimi altında olduğunun şuurunda olması istenmiştir. Amellerin en üstünü geceleyin kalkınca yapılandır: Yüce Rab anılır, yalnızca O'na yönelini-lir. Ona yönelmek (tebettül) her şeyden sıyrılıp yalnızca Allah'a yönelmek demektir.
Maksat gündüzün yapılacak işleri bırakıp, sadece zikir ve ibadete yönelmek değildir. Bu Yüce Allah'ın: "Çünkü gündüzün senin için uzun uzun meşguliyetler vardır." buyruğu ile çelişir. Aksine maksat gündüzün uğraşılarının kişiyi Yüce Allah'ı anmaktan alıkoymaması gerektiğine dikkat çekmektir.
Tebettül (Allah'a yönelmek): Herşeyiyle Yüce Allah'a ibadete yönelmektir. Yani insan herşeyle ilgiyi kopararak Rabbine ibadete yönelmelidir. O'ndan başkasını O'na ortak koşmamalıdır. Yoksa bunun anlamı şerefli ve üstün herhangi bir yolla geçimi kazanmak için hayatın meşguliyetlerinden el etek çekmek değildir. Kişi bu şekilde, yani çalışmak yoluyla başkasına yük olmaktan kurtulmuş olur. Hadis-i şerifte insanlardan ve toplumdan ilişkiyi kesmek anlamıyla tebettül yasaklanmış bulunmaktadır. Yüce Allah da: "Ey iman edenler! Allah'ın size helâl kıldığı o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın." (Maide, 5/87) diye buyurmaktadır. İşte bu toplum ile ilişkilerini kopartıp insanlardan uzak kalarak ruhbanlık yolunu izlemenin mekruh olduğunun delilidir.
Özetle, emrolunan tebettül (yalnızca Allah'a yönelmek), ihlâsla ibadette bulunmak suretiyle sadece Allah'a yönelmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Halbuki onlar O'nun dininde ihlâs sahipleri ve hanifler olarak Allah'a ibadet etmelerinden... başkası ile emrolunmadılar." (Beyyine, 98/5) Yasaklanan tebettül ise evlenmeyi terkedip, manastırlarda ruhbanlık etmek şeklinde, Hristiyanların yolunu izlemektir. [15]
7- Yalnızca Yüce Allah'a tevekkül:
Müminden yalnızca Allah'a ibadet etmesi istendiği gibi, yalnızca O'na tevekkül etmesi de istenmiştir. Allah'ın doğuların ve batıların Rabbi olduğunu bilen bir kimse amelini yalnızca Allah için yapar ve sadece Ondan ümid eder, bütün işlerini O'na havale eder. Kulların işlerini görüp gözeten Odur, vadettiğini gerçekleştirmesinin teminatını veren de Odur. [16]
8- Davet yolunda eziyetlere karşı sabır:
Yüce Allah peygamberine daveti dolayısıyla kendisini yalanlayan kavminin beyinsizlerinden gördüğü eziyetlere, hakaretlere ve alaya karşı sabretmesini, onlara sataşmamasını, onlara sitem etmemesini, onları idare etmesini emir buyurmaktadır. Katade ve başkaları dedi ki: Bu savaş emri verilmeden önce idi. Daha sonra ona onlarla savaşmak ve onları öldürmek emri verilmiştir. Savaş ayeti, daha önce gelmiş olan, onları hallerine bırakmak şeklindeki emirleri neshetmiştir. Benim görüşüme göre bu davetin sürekli izlenmesi gereken yöntemi ve davetçilerin her dönemde gerek duyacakları değişmez bir siyasetidir. Ebu'd-Derda dedi ki: Bizler bazılarının yüzüne karşı gülümser ve güleriz, kalplerimiz ise onlardan uzaktır ya da onlara lanet okumaktadır. [17]
Kâfirlerin Tehdit Edilmesi
11- Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver.
12- Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.
13" B°2azı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap da vardır.
14- O günde yer ve dağlar sarsılır, dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur.
15- Muhakkak biz Firavun'a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir pey- gamber gönderdik.
16- Ama Firavun o peygambere karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.
17- Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz çocukların saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız.
18- Gök bile o sebeple yarılmış, O'nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır.
Belagat:
"Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var." ile "Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap da vardır..." ayetlerinin sonlarında ses tekrarı ile sağlanan güzel bir ses uyumu, murassa' seci' vardır.
"Size de... bir peygamber gönderdik" buyruğunda gaibten muhataba bir yöneliş (iltifat) vardır. Bu da iman etmeyişleri dolayısıyla onlara bir azar içindir. Halbuki asıl olan: Onlara bir peygamber gönderdik, denilmesi idi.[18]
Kelime ve İbareler:
"Yalanlayan o nimet sahipleri" refah ve nimet içerisinde olan o kimseler "ile beni başbaşa bırak." Ben onları cezalandırma gücüne sahibim; "ve onlara azıcık mühlet ver." Yumuşaklıkla ve teenni ile az bir süre onları bırak ya da onlara bir mühlet ver.
"Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş" son derece alevli yakan bir ateş "var."
"Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek" boğazdan aşağıya inmeyen bir yiyecek; dari1, zakkum, gıslin, ateşten dikenler gibi. Bu yiyecekler ne dışarı çı-kartılabilir, ne aşağı iner. Sözü edilenlere ek olarak özünü Allah'tan başkasının bilmediği "can yakıcı bir azap da vardır."
"O günde yer ve dağlar sarsılır" çalkalanır, deprem olur. "dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi" rüzgarın savurması ile biraraya gelip toplanmış gevşek ve ayakların içine battığı kum gibi "olur."
"Muhakkak biz size de üzerinize bir şahit olarak" kıyamet gününde karşı gelmek yahut daveti kabul etmekle size şahitlik edecek "bir peygamber" Hz. Muhammed'i "gönderdik."
"Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz" dünyada küfür üzere kalırsanız "çocukların saçlarını ağartacak bir günden" kıyamet gününden "kendinizi nasıl koruyacaksınız?" O gün aşırı dehşetinden çocukların saçları ağaracak. Araplar ağır ve zorlu günler için: "Çocukların saçlarını ağartan bir gün" tabirini kullanırlar. Bu mecazi bir ifade olup, asıl anlamı keder ve üzüntüler insanın güçlerini zayıflatıp saçlarının çabukça ağarmasına sebep olmasından dolayı böyle denilir.
"Gök bile o sebeple yarılmış" parçalara ayrılmış "O'nun vaadi yerine getirilmiş olacaktır." Yüce Allah'ın geleceğini vaadettiği o gün kaçınılmaz olarak kesinlikle gelecektir. [19]
Nüzul Sebebi
"Beni başbaşa bırak" ayetinin (11. ayet) nüzul sebebiyle ilgili gelen rivayete göre ayet Kureyş'in ileri gelenleri ve Mekke'nin Peygamber efendimizle alay eden elebaşıları hakkında inmiştir. [20]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah Peygamber (s.a)'a davetinde izleyeceği yolu gösteren birtakım irşadlarda bulunduktan sonra müşrikleri bu daveti kabul etmekten yüz çevirmelerinden ötürü tehdit etmekte, kıyamet gününün azabından, o günün oluş şeklinden ve dehşetlerinden, dünya azabından ve tehlikeli hallerinden korkutmakta, daha sonra ahiret azabını anlatmaya ve o azap ile onları korkutmaya tekrar dönmektedir. Çünkü o azap küçük çocukların saçını ağartacak kadar çetindir ve o gün gökler bile yarılıp çatlayacaktır. [21]
Açıklaması
Yüce Allah Mekke kâfirlerini ve benzerlerini tehdit etmektedir. O, gazabına hiçbir şeyin karşı duramadığı azimu'ş-şandır.
"Yalanlayan o nimet sahipleri ile beni başbaşa bırak ve onlara azıcık mühlet ver." Yani beni ve mal mülk sahibi refah içindeki o yalanlayıcıları başbaşa bırak. Onlara karşı sana ben yeterim. Senin intikamını onlardan ben alırım. Onların varlıklı, dünya içinde bolluk ve refah içinde bulunmaları seni tasalandırmasın. Onlara azıcık bir mühlet ver, kısa bir süre tanı ya da ecelleri sona erinceye kadar azıcık bekle. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onları azıcık faydalandırırız. Sonra onları oldukça ağır bir azaba mahkum ederiz." (Lokman, 31/24) Kureyş'in ileri gelen liderleri Bedir vakasında öldürüldü. Aişe dedi ki: Bu ayet nazil olduktan sonra fazla bir zaman geçmeden Bedir vakası meydana geldi.
Daha sonra Yüce Allah karşı karşıya kalacakları dört türlü azabı söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: "Çünkü bizim yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var. Boğazı tıkayıp kalan bir yiyecek ve can yakıcı bir azap daha vardır." Ayetlerimizi ve peygamberlerimizi yalanlayan bu kimseler için bizde zincirler ve bukağılar, alev alev yanan bir ateş, boğazdan aşağı inmeyen ve boğazda tıkanıp kalan, ne içeri giren, ne dışarı çıkan zakkum, dari' gibi yiyecekler ve son derece ağır, can yakıcı başka türden bir azab da vardır. Bu azabın esas mahiyetini ancak Yüce Allah bilir. Yüce Allah'ın: "bir azap" buyruğunun belirtisiz gelmiş olması bu azabın daha önce sözü edilenlerden daha çetin ve daha ileri olduğunun delilidir.
Azabın nitelendirilmesinden sonra Yüce Allah bunun ne zaman gerçekleşeceğini haber vererek şöyle buyurmaktadır: "O günde yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum gibi olur." Kâfirlere yapılacak olan bu azap yerin ve dağların üzerindekilerle sarsılacağı bir günde olacaktır. "Recfe", ileri derecedeki zelzele ve deprem demektir. O günde dağlar insanın ve hayvanın ayaklarının battığı akıcı ve üstüste yığılmış bir kum gibi olacaktır. Halbuki daha önceden oralar sert kayalardan ibaretti. Arkasından bu dağlar darmadağın edilip savrulacaktır. Onlardan geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Ayette geçen mehil de ayak basıldığı takdirde ayağın altında olanın kayıp gittiği, dibine ulaştığı vakit de yıkılan, çöken yığın demektir.
Yüce Allah Mekkelileri ve benzerlerini kıyametin dehşetli halleriyle korkuttuktan sonra, onları daha önce geçen yalanlayıcı ümmetlerin karşı karşıya kaldığı dünyanın dehşetli hallerini hatırlatarak tehdit edip korkutarak şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak biz Firavun'a bir peygamber gönderdiğimiz gibi size de üzerinize şahit olarak bir peygamber gönderdik. Ama Firavun o peygambere karşı çıktı. Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık." Yüce Allah Kureyş kâfirlerine hitap etmekle birlikte maksat diğer insanlardır. Onlara diyor ki: Biz sizlere Abdullah'ın oğlu Muhammed (s.a)'i peygamber olarak gönderdik. O, kıyamet gününde sizin amellerinize, onun davetini kabul edip etmeyişinize, itaat ve isyanınıza şahitlik edecektir. Nitekim daha önce de Musa (s.a)'yı azgın Firavuna, onu hakka ve imana davet etmek üzere peygamber olarak göndermiştik. Fakat Firavun kendisine gönderilen peygambere karşı çıktı, onu yalanladı, getirdiklerine iman etmedi. Bu sebeple biz de onu çok ağır ve çetin bir azap ile yakaladık. Yani onu şiddetli bir cezaya çarptırdık, onu ve beraberindekileri denizde boğduk. O halde sizler de bu rasulü yalanlamaktan sakınınız, aksi takdirde Firavunun başına gelenler gelir. Eğer İmran oğlu Musa (a.s)'dan daha büyük ve daha üstün olan bu rasulünüzü yalanlayacak olursanız sizin helak edilip mahvedilmeniz elbette daha uygundur.
Daha sonra Yüce Allah, ahiret azabının dehşetini iki bakımdan söz konusu ederek tekrar onları korkutmakta ve şöyle buyurmaktadır:
"Eğer siz küfür ve inkâr ederseniz, çocuklarını saçlarını ağartacak bir günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? Gök bile o sebeple yarılmış, onun vaadi yerine getirilmiş olacaktır." Sizler küfür üzere kalmaya devam ederseniz aşırı dehşetinden dolayı küçük çocukların dahi saçlarını ağartacak bir günün azabından kendinizi nasıl koruyup, güven ve huzur altında olabileceksiniz? Bu tabir ileri derecede korkuyu anlatmak için bir kinayedir. O günde gök de o günün şiddet ve dehşetinin büyüklüğünden dolayı çatlayıp yarılacaktır. Yüce Allah'ın bu günü gerçekleştireceğine dair vaadi mutlaka meydana gelecek ve kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. [22]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Yüce Allah Kureyş kâfirlerinin ileri gelenleri ile onlar gibi olan Allah'ın ayetlerini yalanlayıp peygamberinin risaletini inkâr eden, lükse boğulmuş olanları tehdit etmekte, onları dünya ve ahirette en çetin azap ile korkutmaktadır. Dünyada Bedir vakasında Mekke'nin elebaşıları cezalandırıldı. Ahirette ise onları cehennem ateşi beklemektedir.
2- Ahiretteki ağır azabın çeşitli türleri vardır. Bunlar bukağılar, alevli ateş, rahatça yutulamayan ve ne aşağı inen ne yukarı çıkartılabilen gıslin, zakkum, deve dikenini andıran dari' diye bilinen diken gibi yiyeceklerdir.
3- Bu azabın zamanı kıyamet günüdür. O günde yer ve dağlar üzerin-dekilerle birlikte çalkalanacak, sarsılacaktır. Dağlar o günde birbirini tutmayan, saçıp savrulan kum yığını haline gelecektir.
4- Suç ve cezadaki benzerlik: Mekkeliler Allah'ın Rasulü Muhammed (s.a)'i yalanlamak ve onu küçümsemek bakımından Musa (a.s)'yı yalanlayan Firavun ve kavmi ile ortak bir takım özelliklere sahiptir. Mukatil dedi ki: Yüce Allah'ın Musa ile Firavun'u söz konusu etmesi Mekkelilerin Muhammed (s.a) aralarında doğduğu için onunla alay edip onu hafife almalarıdır. Nitekim Firavun da Musa'yı küçümsemişti. Çünkü o da onu besleyip, büyütmüş ve Musa aralarında yetişmişti. Nitekim Yüce Allah: "Küçük bir çocukken seni aramızda besleyip büyütmedik mi?" (Şuara, 26/18) diye buyurmaktadır. Durumlar arasındaki bu benzerlik diğer peygamberler ve milletler arasından özellikle Musa ile Firavun kıssasının söz konusu edilmesine sebep teşkil etmiştir.
Bundan dolayı Firavun ve ona uyanlar ağır ve çetin bir azap olan denizde boğulmak ile cezalandırıldılar. Mekke kâfirleri de Bedir günü helak edilerek cezalandırıldı. Allah Rasulü de kıyamet gününde kavmine karşı kâfir olup yalanladıklarına dair şahitlik edecektir.
5- Yüce Allah kâfirleri küfürleri sebebiyle şöyle bir soru sorarak azarlamaktadır: Eğer küfre sapacak olursanız, çocukların saçlarının ağaracağı ve göğün çatlayıp parçalanacağı bir günün azabından kendinizi nasıl koruyabileceksiniz? Bu soruda kıyamet günü dehşeti iki özellik ile nitelendirilmektedir. Birincisi çocukların saçlarının ağarmasına sebep olacağıdır. Bu da o günün çok ağır ve sıkıntılı olacağına dair bir örnektir. İkincisi; o günde sema çatlayacaktır. Her ikisi de kıyamet gününün ileri derecede ağır ve şiddetli olmakla nitelendirildiğini ortaya koymaktadır. O gün çocukların perçemleri ağaracak, sema da büyüklüğüne ve gücüne rağmen o günde çatlayacak, paramparça olacak; ya diğer yaratıkların hali nasıl olacaktır.
6- Yüce Allah'ın kıyamet, hesap ve ceza (amellerin karşılıklarının verilmesine dair vaadi hiç şüphesiz tespit edilen vaktinde gerçekleşecektir.
Yüce Allah'ın: "Muhakkak biz Firavuna bir peygamber gönderdik." (15. ayet) buyruğu kıyasın delil olduğunu göstermektedir. Çünkü akıl sahipleri de, Mekke'deki müşrikler de, başkaları da şunu kabul etmişlerdir. Zanna göre hüküm gerekçeleri ortak olan iki şeyin, hükümde de ortak olmaları gerekir. Aksi takdirde burada bu ayetler bu şekilde söz konusu edilmezdi. [23]
Çeşitli Hidayet Türlerini Hatırlatıp İrşadda Bulunmak
19- İşte bu (ayetler) gerçekten bir(er) öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır.
20- Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan bir kesimin gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri kadar ayakta durduğunuzu) bilir. Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder, O sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi. Artık Kur'an'dan (size) kolay geleni okuyun. Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah'ın lütfun-dan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. O halde ondan (Kur'an'dan) kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah'a güzel bir surette borç verin. Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz, onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha büyük olmak üzere Allah'ın yanında bulursunuz. Allah'tan mağfiret de dileyin. Şüphesiz ki Allah çok mağfiret buyurandır, çokça merhamet edendir.
Belagat:
"Size doğru yöneldi" buyruğu bir istiaredir. Çünkü verilen ruhsat sorumluluğun kaldırılması bakımından tevbenin kabul edilmesine (yönelmeye) benzetilmiştir.
"Artık Kur'an'dan (size) kolay geleni okuyun." buyruğu mürsel bir mecazdır. Bununla namaz kastedilmiştir. Çünkü namazın bir kısmını teşkil eden Kur'an okumak, tümü hakkında, yani namaz hakkında kullanılmıştır.
"Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz..." buyruğunda özelden sonra genel ifade kullanılmıştır. Namaz, zekât ve infakın söz konusu edilişinden sonra genel bir ifade kullanılarak hayır ve iyi olan bütün amelleri kapsaması istenmiştir.
"Allah'a güzel bir surette borç verin" buyruğunda istiare vardır. İhtiyaç sahiplerine sadaka vermek Yüce Allah'a borç vermeye benzetilmiştir. Çünkü sadakaya karşılık mükâfatı veren O'dur.
"Onu hem daha hayırlı..." buyruğu, te'kid ve mübalağa için zikredilmiştir. [24]
Kelime ve İbareler:
"İşte bu" vaadlerde bulunan yahut korkutan ayetler "gerçekten bir(er) öğüttür. Artık kim" öğüt almayı "dilerse Rabbine doğru" onunla cennete yakınlaşacak "bir yol alır." Bu da iman ve itaate bağlanmak yahut takvalı olup, masiyetlerden kaçınmakla gerçekleşir.
"Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder." Onların saatlerinin miktarlarını yalnız O bilir. "O sizin bunu sayamayacağınızı" geceleyin namaz kılmak üzere vakitleri takdir edip, saatleri tespit edemeyeceğinizi ve dolayısıyla sizin için zor bir iş olan gecenin tamamen namaz ile geçirme imkânını bulamayacağınızı "bildiği için" namazı terk etmek hususunda kolaylık sağlayarak yükümlülüğünüzü hafifleterek ve ruhsat vererek "size doğru yöneldi. Artık Kur'an dan kolay geleni okuyun." Yani geceleyin size kolay geldiği kadarıyla namaz kılın. Burada namazdan kıraat (Kur'an okumak) diye söz edilmiştir.
"Diğer bir kısmının Allah'ın lütfundan arayarak" onun lütfunu, rızkını ticaret ve başka yollarla arayarak "yeryüzünde yol tepeceklerini., başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını" cihad edeceklerini "bilir." Bu üç kesimin hepsi için de geceleyin namaz kılmak ağır gelecektir. Bu sebeple geceleyin kolaylarına geleceği kadarı ile namaz kılmalarını belirterek yükümlülüklerini hafifletmiştir. Daha sonra bu, beş vakit namazla nes-holundu.
"Namazı" farz olan namazı "dosdoğru kılın." Farz olan "zekâtı verin ve Allah 'a güzel bir surette borç verin." Malda farz olan miktarın dışında gönül hoşluğuyla hayır yollarında infakta bulunun. "...Onu hem daha hayırlı" infak ettiğinizden "daha üstün... bulursunuz. Allah'tan" bütün hallerinizde oturup kalktığınız yerlerde "mağfiret de dileyin." Çünkü insan mutlaka birtakım kusurlar işler. [25]
Ayeler Arası İlişki
Mutlu ve bahtiyar müminlerin durumları açıklanıp onlara teşviklerde bulunulduktan, bedbaht kimselerin de durumları açıklanıp ahiretteki türlü azaplarla tehdit edilmelerinden sonra, sure türlü hidayet yolları ile ir-şadları ihtiva eden hatırlatmalarıyla sona ermektedir. İtaatte bulunup ma-siyetlerden uzak kalmak isteyen bunu yapmalıdır. Daha sonra Yüce Allah ortaya çıkan hastalık, ticaret ve benzeri maksatlarla yolculuk ya da Allah yolunda cihad gibi mazeretler dolayısıyla müminler üzerindeki gece namazı kılma miktarını hafifletmektedir. [26]
Açıklaması
"İşte bu gerçekten bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru yol alır." Bu surede geçen korkutucu ayetler özlü akıl sahipleri için bir öğüttür. Bunlarla öğüt alıp, itaat yolunu tutmak isteyenleri bu buyruklar cennette Allah'ın rızasına ulaştırır. Surenin baş taraflarının indirilmesinden sonra Peygamber (s.a) gece namazı kılmak için gerektiği gibi hazırlandı, uykuyu terketti. Ancak daha sonra Yüce Allah şu buyruklarıyla bu yükümlülüğü hafifletti:
"Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan bir kesimin gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri kadar ayakta durduğunuzu bilir." Ey Rasul! Allah senin, Rabbinin emrine uyarak kimi zamanlarda gecenin üçte ikisinden daha az, yahut gecenin yarısı, ya da üçte biri kadarını namaz kılmakla geçirdiğini bilir. Bu kadarlık bir süreyi ashabından bir kesim de namazla geçirmektedir. Allah bundan dolayı sizleri en güzel şekilde mükâfatlandıracaktır.
"Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder. O sizin bunu sayamayacağınızı bildi." Yani gece ve gündüzün miktarlarını gerçek manasıyla Allah bilir. Geceleyin namaz kılmakla geçirdiğiniz süreyi de O bilir. Fakat Yüce Allah bu işin hakikatlerini gerçek anlamda bilemeyeceğinizi, bu vakitleri kıyam ile geçiremeyeceğinizi, gece ile gündüzün miktarını tespit edemeyip saatlerini tam anlamıyla sayamayacağınızı bilmiştir, ya da Yüce Allah sizin geceleyin namaz kılmaya güç yetiremeyeceğinizi, yahut size emrettiği farzı yerine getiremeyeceğinizi bildiğinden, aciz kaldığınızdan ötürü namaz kılmayı terk hususunda affetmek ve ruhsat vermekle size yöneldi ve zorluktan kolaylığa gitti. Çünkü tevbenin asıl anlamı dönmektir.
Mukatil dedi ki: "Birazı müstesna geceleyin kalk." buyruğu nazil olunca bu onlara ağır geldi. Kişi gecenin yarısı ne zamandır, üçte biri ne zaman olur bilemiyordu. Bu sebeple hata ederim, korkusuyla sabaha kadar namaz kılardı. Bundan dolayı da ayakları şişti, renkleri soldu. Yüce Allah onlara merhamet buyurup, yükümlülüklerini hafifletti. Bunun için Yüce Allah: "O sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi." diye buyurdu.[27]
Yüce Allah'ın: "Bunu sayamayacağınızı" buyruğu, işin güçlüğünden ötürü buna güç yetiremeyeceğinizi... demektir. Yoksa onların bu süreyi namazla geçirecek gücü bulamayacakları anlamında değildir.
"Artık Kur'an'dan kolay geleni okuyun." Size kolay geldiği kadarıyla geceleyin namaz kılın. Burada Kur'an okumaktan kasıt namazdır, -daha önce geçtiği gibi- cüzün, bütün hakkında kullanılması kabilindendir.
Bu ayet gece namazı(nın farziyetini) neshetmiş bulunmaktadır. Bunu Müslim'in, Nesai ve Tirmizi'nin -lafız ona ait olmak üzere- rivayet ettikleri sahih hadis pekiştirmektedir. Enes b. Malik'ten nakledilen bu hadise göre Rasulullah (s.a)'a soru soran kişi beş vakit namazı kastederek: Üzerimde bunun dışında bir yükümlülük var mıdır? diye sorunca Rasulullah şöyle cevap vermişti: "Hayır, ancak senin nafile kılmak istemen müstesna."
İşte bu, farz olan bu namazlar dışındaki namazların farz olmadığını göstermektedir. Böylelikle geceleyin namaz kılma farziyeti ümmetten kaldırılmış olmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah yükümlülüğü hafifletmesinin sebeplerini, bunun mazeretlerini ya da hikmetini açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:
"Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah 'in lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir." Yani aziz ve celil olan Allah hastalık, yolculuk ve cihad gibi üç mazeretin ortaya çıkacağını bilir. Sizden geceleyin namaz kılmak üzere kalkamayacak hastalar, ticaret ve kâr maksadıyla yeryüzünde yolculuk yapacak ve Allah'ın rızkından geçimlerini sağlamak için gerek duyacakları miktarı arayacak ve bundan dolayı geceleyin namaz kılma gücünü bulamayacak bir başka kesim ile yine geceleyin namaz kılma gücünü bulamayacak, Allah yolunda cihad edecek başka bir kesimin de bulunacağını bilmiştir. İşte ruhsat vermeyi gerektiren bu mazeretlerin varlığı bütün ümmet üzerinden teheccüdün farziyetinin kaldırılmasına ve bu hususta ruhsat verilmesine sebeptir.
Daha sonra Yüce Allah ruhsattan sonra daimi olan hükmü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
"O halde ondan (Kur'an'dan) kolayınıza geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah 'a güzel bir surette borç verin." Yani kolayınıza geldiği kadar namaz kılın ve Kur'an'dan da kolayınıza geleni okuyun. Burada emrin tekrarlanması bu husustaki ruhsatı pekiştirmek ve iyice yerleştirmek içindir. Farz olan namazı da farzlarını, rükünlerini, şartlarını yerine getirerek namazdan gafil olmaksızın huzur ve huşu ile kılarak eda ediniz. Malda farz olan zekâtı veriniz, yine mallarınızdan hayır yollarında aile halkınıza, cihada ve muhtaçlara da infakta bulununuz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır." (Bakara, 2/245)
Daha sonra Yüce Allah sadaka verme isteğini pekiştirerek ve bu hususta teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır:
"Nefisleriniz için önden ne hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha büyük olmak üzere Allah'ın yanında bulursunuz." Dünyada iken önden işlediğiniz sözü geçen ve geçmeyen her türlü hayrın sevap ve mükâfatı size verilecektir. Bu da sizin dünya hayatında kendiniz için ve ölüm esnasına kadar erteleyeceğiniz şeylerden yahut ölümünüzden sonra bırakacağınız mirastan çıkarılıp verilsin diye vasiyet edeceklerinizden daha hayırlıdır.
Buhari, Nesai ve Ebu Ya'lâ Mevsılî'nin, Haris b. Suveyd'in, Abdullah b. Mesud'dan rivayetine göre: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Hanginiz kendi malını mirasçılarının malından daha çok sever?" Ey Allah'ın Rasulü dediler, aramızda kendi malını mirasçısının malından daha çok sevmeyen kimse yoktur. "Ne söylediğinizi biliniz" diye buyurdu. Onlar: Ey Allah'ın Rasulü biz başka bir şey bilmeyiz, dediler. Şöyle buyurdu: "Gerçek şu ki sizden herhangi birisine ait olan mal önden gönderdiğinizdir. Mirasçılarının malı ise geriye bıraktığıdır."
Daha sonra sure Allah'tan mağfiret dilemeyi emrederek sona ermektedir:
"Allah'tan mağfiret de dileyin. Şüphesiz ki Allah çok mağfiret buyurandır, çokça merhamet edendir." Yani günahlarınız için ve bütün hususlarda çokça mağfiret isteyin. Çünkü sizler günah işlemekten uzak kalmazsınız. Şüphesiz Allah da kendisinden mağfiret dileyenlere çokça mağfiret edendir, kendisinden merhamet dilenenlere de çokça rahmet buyurandır.[28]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetler aşağıdaki hususlara delildir:
1- Müzzemmil suresinde ve ayetlerinde söz konusu edilen husus, öğüt alan kimseler için öğüt alınacak hususlardandır. İman etmek, imanını, itaatini Rabbinin rıza ve rahmetine götüren bir yol edinmek isteyen bu öğütlere rağbet duysun ve gereğini yapsın. Bu, bunu isteyen kimse için mümkün olan bir şeydir. Çünkü şanı Yüce Allah, bu kimselere delil ve belgeleri açıkça göstermiş bulunmaktadır.
2- Peygamber (s.a.) ve ashabı, surenin baş tarafında emrolundukları gece namazını kılma buyruğunun gereğini yerine getirdiler: "Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (biraz) ekle." Daha sonra bu ağır miktar gece namaz kılmanın farziyeti, surenin sonundaki şu buyrukla nesholundu: "Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle beraber olanlardan... ayakta durduğunuzu bilir..." Bu hükmün neshe-dilmesi beş vakit namazın farz kılınması ile tahakkuk etmişti.
3- Daha sonra Yüce Allah ümmetin yükümlülüklerini hafifletti ve onları affederek onlara yöneldi. Bu da -Kurtubi'nin de belirttiği gibi- aralarında emrolundukları hususları kısmen terkeden kimseler bulunduğunu göstermektedir. Fakat daha uygun olan şöyle demektir: O, aciz kaldığınızdan ötürü gece namazının farziyetini üzerinizden kaldırdı. Ebu Nasr el-Kuşeyri dedi ki: "Meşhur olan gece namazı kılmanın ümmet hakkında nes-holunduğu, Peygamber (s.a) için de farziyetinin baki kaldığıdır." Belli bir miktarın neshedildiği fakat (gece namazı kılmanın) vacip oluşunun asıl itibariyle kaldığı da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Kolayınıza gelen kurbanlıktan (kesin)." (Bakara, 2/196) buyruğunda olduğu gibi. Her halde kurban kaçınılmazdır. Aynı şekilde gece namazı kılmak da kaçınılmazdır, fakat bunun miktarını tespit etmek namaz kılanın tercihine bırakılmıştır. el-Hasen'in görüşü budur. Şafiî'nin görüşüne göre ise nesh büsbütün söz konusudur, gece namazı kesinlikle farz değildir.
4- Yüce Allah Kur'an'dan kolayına gelenin okunmasını emir buyurmuştur. Burada okumaktan kasıt namazdır. Çünkü Kur'an okumak namazın parçalarından bir parçadır. Bu sebeple parçanın adı bütün için kullanılmıştır. Yani kolayınıza geldiği kadar (gece namazı) kılın. Esasen namaza da "Kur'an" adı verilir. Yüce Allah'ın: "Sabah Kur'anını (namazını) da" (İsra, 17/78) buyruğunda olduğu gibi. İbnu'l-Arabi dedi ki: Daha sahih olan da budur. Çünkü Yüce Allah burada namazdan haber vermektedir. Dolayısıyla söz de onun ile ilgilidir.
Maksadın bizatihi Kur'an okumak olduğu da söylenmiştir. Yani geceleyin kıldığınız namazlarda size kolay gelen bölümleri okuyunuz. Süddi dedi ki: Bu, yüz ayettir. Hasen dedi ki: Bir gecede yüz ayet okuyan kimseye karşı Kur'an mücadele etmeyecektir. Ka'b dedi ki: Bir gecede yüz ayet okuyan bir kimse kânitlerden (abidlerden) diye yazılır. Said b. Müseyyeb dedi ki: Bu miktar elli ayettir. Kurtubi dedi ki: Ka'b'ın sözü daha sahihtir. Çünkü Ebu Davud Tayalisî'nin Müsned'inde Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiği hadise göre Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim on ayet okuyarak namaz kılarsa gafillerden diye yazılmaz. Kim yüz ayet okuyarak namaz kılarsa kânitlerden (abidlerden) diye yazılır. Kim bin ayet okuyarak namaz kılarsa kantarla mükâfat verilenlerden diye yazılır." Yani ona bir kantar ecir verilir.
Kurtubi ikinci görüşü lafzın zahirindeki hitabı esas alarak daha sahih kabul etmiştir. Diğer görüş ise mecazdır. Çünkü buradaki adlandırma bir şeye amellerinden birisinin adını vermek şeklindedir.
5- Yüce Allah bu neshin hikmetini açıklamakta ve geceleyin namaz kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin illetini (sebebini) söz konusu etmektedir. Çünkü insanlardan kimisi hastadır, kimisine geceleyin namaz kılmak ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan bir kimse gece namazına kalkamayabilir. Cihad eden de böyledir. O bakımdan bu kimseler sebebiyle Yüce Allah bütün yükümlülüğünü hafifletmiş bulunmaktadır.
6- Yüce Allah bu ayet-i kerimede mücahidler ile kendisine ve aile halkına harcayıp nafakalarını sağlamak amacıyla helâl mal elde etmek için kazananları derece itibariyle eşit göstermektedir. Bu da helâl mal kazanmanın cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunu Allah yolunda cihad ile birlikte söz konusu etmektedir. İbrahim'in, Alkame'den rivayetine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Bir yiyeceği (özellikle buğdayı) bir beldeden bir beldeye getirip, orada günlük fiyatı ile satan bir kimsenin Allah nezdindeki makamı şehidler gibidir." Daha sonra Rasulullah (s.a): "Diğer bir kısmının da Allah'ın lütfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. " buyruğunu okudu.
7- "O halde ondan kolayınıza geleni okuyun" buyruğu ile lafzın zahiri ile amel ederek namazda Kur'an okumanın kastedildiğini kabul eden ilim adamları, namaz kılanın namazda okuması gereken miktar hakkında farklı görüşlere sahiptirler.
Malik, Şafiî ve Ahmed dedi ki: Fatiha'yı okumaksızın namaz olmaz. Onun bir kısmı ile dahi yetinilmez. Çünkü Kütüb-i Sitte ile İmam Ah-med'in, Ubade b. Samit'ten rivayetlerine göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Fatihatu'l-Kitab'ı okumayanın namazı yoktur." Bu nefyin zahiri, Fatiha okunmadığı takdirde namazın meşru olmayacağı anlamına gelir. Bu anlamda pek çok hadis rivayet edilmiştir. Ebu Hanife dedi ki: Farz olan mutlak olarak Kuran okumaktır. Bu da Kur'an'm uzunca bir ayeti ya da üç kısa ayettir. Çünkü en kısa sure bu kadardır. Delili de Buhari ve Müslim'de sabit olan namazını doğru dürüst kılamayan kimsenin durumunun nakledildiği hadiste Peygamber (s.a)'in ona hitaben söylediği şu sözlerdir: "Ve Kur'an dan bildiklerinden kolayına geleni oku." Şayet özellikle Fatiha bir rükün olsaydı, onu tayin eder ve eğer onu bilmiyor idiyse ona bu sureyi öğretirdi. Aynı şekilde Ebu Davud'un rivayetine göre Ebu Hureyre, Peygamber (s.a)'in şöyle buyurduğunu bildirmiştir: "Fatihatu'l-Kitab ile dahi olsa Kur'an okumadan namaz olmaz." Bunların zahirinden anlaşılan, muayyen olarak Fatihanın söz konusu edilmediğidir.
8- Yüce Allah farz olan beş vakit namazı vakitlerinde dosdoğru kılmayı, mallardaki farz olan zekâtı vermeyi emir buyurmuş, farz kılmıştır. Namazdan maksat işin başında gündüzün farz kılınan sabahleyin iki ve akşamleyin iki rekatti. Zekâttan maksad da tercih edilen görüşe göre bi'setin beşinci yılında farz kılman malın zekâtıdır.
9- Yüce Allah karzı haseni teşvik etmektedir. Karz-ı hasen ise helâl maldan ihlâsla, sadece Yüce Allah'ın rızası gözetilerek verilendir. Bu da aynı şekilde nafile sadaka vermeye bir işarettir.
10- Kul dünyada iken ahirette faydasını göreceği ümidiyle her ne işlerse ister mal ile ilgili, ister başka husus ile ilgili olsun, mutlaka Rabbi nezdinde ondan daha güzeliyle karşılığını bulacaktır. Çünkü Yüce Allah bir iyiliğe on katı ile karşılık verecektir. İşte bu da mutlak olarak infakta bulunmaya bir teşviktir.
11- Yüce Allah kullarından amellerinde görülebilecek eksiklik ya da kusurlar sebebiyle sürekli kendisinden mağfiret dilemelerini istemiş ve yüce zatına sığınanlara rahmetiyle ve mağfireti ile muamele edeceğini vaadet-miştir. Çünkü o mağfireti büyük, rahmeti geniş olduğunu bize bildirmiştir. İşte bu bütün hallerde mağfiret dilemeye bir teşviktir; isterse yapılan işler itaat olsun. Çünkü onlarda birtakım kusurlar da söz konusu olabilir.[29]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/179.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/179.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/179-180.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/181.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/181-182.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/182-183.
[7] İbni Kesir, IV/434.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/183-186.
[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/186-188.
[10] Muhammed Ali Sayis, Tefsiru Ayâti'l-Ahkâm, IV/193, vd.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/188-189.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/189.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/189-190.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/190.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/190.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/191.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/191.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/192.
[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/192-193.
[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/193.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/193.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/193-195.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/195-196.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/197-198.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/198.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 15/198-199.
[27] Kurtubi, XIX/53.
[28] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/199-201.
[29] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/201-204.
İslami Okul Okulların En Önemlisi