Kıyamet Sûresi - Kuran - 075Kiyamet - 2. Sayfa
KIYAMET SÛRESİ
75
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
31
Âyet sayısı:
40
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada yetmiş beşinci, iniş sırasına göre otuz birinci sûredir. Karia sûresinden sonra, Hümeze sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]
Adı
İlk âyetinde geçen "kıyamet" kelimesi sûreye ad olmuştur. Aynca "Lâ uksi-mü" adıyla da anılmaktadır.[2]
Konusu
Allah'ın insanları yeniden diriltmeye muktedir olduğunu bildiren âyetlerle başlayan sûrede ağırlıklı olarak kıyamet koparken evrende meydana gelecek olaylar, ölmek üzere olan insanın halleri, öldükten sonra dirilme ve hesap konulan ile inkarcıların âhirette karşılaşacağı zorluklar, mutlu ve mutsuz insanların halleri ele alınmaktadır. Sûrede aynca vahiy esnasında Hz. Peygamber'in Cebrail'den aldığı vahyi hafızasına yerleştirmek için gösterdiği gayret, Allah Teâlâ'nın bu konudaki uyanlan ve âhiretin varlığını ispatlayan deliller üzerinde durulmuştur.[3]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Sandıkları gibi değil, kıyamet gününe yemin ederim! 2. Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim! 3. İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor? 4. Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter. 5. Fakat insanoğlu önündeki zaman içinde günah işlemeye bugünden istekli durur. 6. "Kıyamet günü ne zamannuş!" diye soruyor. 7-9. Ama göz dehşetle açıldığı, ay tutulduğu, güneşle ay birleştirildiği zaman; 10. İşte o gün insan "Kaçacak yer var mı?" diyecektir. 11. Hayır, sığınacak bir yer yoktur! 12.0 gün vanp durulacak yer sadece rabbinin huzurudur. 13.0 gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey hakkında bilgi verilecektir. 14-15. Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendi aleyhine tanıktır. [4]
Tefsiri
1-2, Yüce Allah'ın Kur'an'da herhangi bir konuyu yemin ederek zikretmesi o konunun ve kendisine yemin edilen şeyin önemine işaret eder. Burada da korkunç manzaralarla dolu kıyamet gününe ve kendini kınayan, sorgulayan nefse dikkat çekilmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de kıyametin geleceğinden kuşku duyulmaması gerektiğini belirten ve kıyametle ilgili durumları açıklayan pek çok âyet vardır. Müslüman için önemli olan kıyametin ne zaman kopacağını, dolayısıyla ahiret hayatının ne zaman başlayacağını bilmek değil, onun kopmasıyla başlayacak olan ebedî hayata inanmak ve ona gerektiği şekilde hazırlanmaktır. İslâm İnancına göre Sûr'a ilk üflendiğinde bütün canlılar ölecek; kabir hayatı veya berzah denilen ve ölümle kıyametin kopması arasındaki dönemi kapsayan sürecin dolması ve kıyametin kopmasından bir süre sonra Sûr'a ikinci defa üflenince, insanlar yeniden diriltilerek yattıkları yerlerden kalkıp mahşerde toplanacaklardır. Arkasından hesaba çekilip yargılanma, amel defterlerinin ortaya konması, mizan yani iyilik ve kötülüklerin tartılması, değerlendirilmesi gibi âhiret halleri denilen aşamalar gerçekleştikten sonra cennetlikler ve cehennemlikler belli olacak, sırat köprüsünden geçebilenler cennete kavuşurken geçemeyenler cehennemi boylayacaklardır.
Nefs (nefis), sözlükte "bir şeyin kendisi ve hakikati, benlik, can, ruh, kalp, in-sandaki manevî güç, kan" gibi anlamlara gelmektedir, Kur'ân-ı Kerîm'de nefis, insanı, İnsanın ruhî-manevî varlığını, kişiliğini ifade eder.[5] İslâm kaynaklarında nefis iki değişik anlamda kullanılmıştır: 1. Nefis, insandaki istekler, arzular, güdüler, dürtüler ve duygular bütünüdür. Uygun eğitim almamış insanda ortaya çıkan kötü huy ve özellikler buradan kaynaklanır, 2. İnsanın hakikati ve kendisi. Gazzâlî, bu anlamda nefsin kalp, ruh ve akılla eş anlamlı olduğunu belirtir.[6]
İnsan nefsi İki temel özelliğe sahiptir: a) Nefis dinamiktir, kendi kendisini dengeleyici bir sistemdir ve onda zıt eğilimlerin meydana getirdiği psikolojik bir gerginlik ortamı vardır. Bu gerginlikler davranışlarda güdüleyİcİ bir sistem olarak rol oynarlar. Kur'an'da muhtelif âyetlerde nefsin bu özelliğine işaret edilmektedir.[7] b) Nefiste gelişme ve olgunlaşma gücü vardır. İlkel haliyle nefis, içgüdüsel isteklerin baskın olduğu, dolayısıyla ahlakî ölçülere uyum sağlamakta zorlandığı için kötülüğe yatkındır. Bu Özellikteki nefis derecesine nefs-i emmâre denilir. Nefis, mertebeleri itibariyle yedi kısımdır. 1. Nefs-i emmâre, 2. Nefs-i levvâme, 3. Nefs-i mutmaİnne, 4. Nefs-i mülheme, 5. Nefs-i ze-kiyye, 6. Nefs-i râzîye, 7. Nefs-i marziyye. Bunların kötüsü nefs-i emmâredir. "Kendini kınayan nefis" diye çevirdiğimiz nefs-İ levvâme, "yaptığı kötülüklerden pişmanlık duyan, kendi kendisini yargılayan, kınayan ve kendisini düzeltmeye çalışan nefis basamağı"dır. Yüce Allah bu nefis üzerine yemin etmek suretiyle bu basamağın önemine işaret etmiştir.[8]
3-4. Kur'an'da çeşitli vesilelerle bildirildiğine göre putperest Araplar, insanların öldükten ve bedenleri çürüyüp toprak haline geldikten sonra yeniden diriltil-mesini imkânsız görüyor, Hz. Peygamber'e bunun nasıl olacağım soruyorlardı; fakat aslında gayeleri gerçeği öğrenmek değil, alay ve inkâr etmek olduğu için aldıkları cevaplar üzerinde düşünmüyor, söylenene inanmıyorlardı. Âyetler hem onların bu tutumunu kınamakta hem de ölümden sonra dirilmenin gerçekleşeceğini kesin ve ince bir üslûpla ifade etmektedir.
Âyet metnindeki "tesviye" kavramı, "yaratılış sürecinde insana bedensel özelliklerinin tam olarak verilmesi" anlamında başka âyetlerde de geçmektedir.[9]Bu kullanım dikkate alındığında konumuz olan âyette tesviye kavramının, parmak kemiklerinin bir araya getirilmesi yanında parmaklara bütün Özelliklerinin yeniden eksiksiz verileceğini de ifade ettiği düşünülebilir. Bilindiği gibi her bir insanın avuç içinde ve parmaklarında bulunan çizgiler, onun bir tür kişilik şifresi olup başka hiçbir insanda bulunmayan, yalnız ona ait olan bir kompozisyonda yaratılmıştır. Muhtemelen âyette yeniden yaratılmanın bu inceliğine de işaret etmek için özellikle parmakların yaratılışı zikredilmiştir. Ayrıca âyette, edebî bir sanat olarak parmaklar zikredilmiş, fakat bedenin tümü kastedilmiştir.[10]
5-6. "Günah" diye çevirdiğimiz "fücur" kelimesinin "haktan sapma" anlamına geldiğini, bu sapmanın sözle de eylemle de olabileceğini belirten Şevkânî, âyetle ilgili açıklamaları gayet özlü olarak şöyle açıklar: İnsanoğlu bugünüyle yarınıyla her zaman günah işlemeyi öne alır; günahı peşin işler, tövbeyi tehir eder. İbnü'l-Enbârî'nin yorumuna göre insan, yaşadığı sürece hep günah işlemek ister, işlediği günahtan dönmek, günahkârlığı terketmek gibi bir niyet taşımaz. Mücâhid, Ha-san-i Basrî, İkrime, Süddî ve Saîd b. Cübeyr de âyeti şöyle açıklamışlardır: "İnsan ölünceye kadar hep tövbe edeceğini söyler durur; sonuçta en kötü hallerini yaşarken ölüm onu yakalar." Dahhak'a göre insanın bu haline "emel" denir; yani o, "Daha yaşayacağım, dünyadan nasibimi alacağım" der, ölümü hiç hatırına getirmez.[11]
Âyetteki "fücur" kelimesine "inkâr" anlamı verenler de olmuştur. Buna göre âyetin mânası şöyledir: "Fakat insan önündekini (kıyameti) inkâr etmek istiyor." Devamındaki âyette kıyamet gününün ne zaman geleceğine dair sorulan sorunun bu mânayı desteklediği düşünülebilir.[12]
7-10. İnkarcılar "Kıyamet günü ne zamanmış" şeklindeki sorularında ciddi olmadıkları için verilen cevapta kıyamet gününün zamanına ilişkin açıklama yapmak yerine oldukça kısa fakat son derece edebî ve etkileyici ifadelerle o gün meydana gelecek olaylar anlatılarak muhatapların uyarılması amaçlanmıştır. Çünkü insan İçin hayatî önem taşıyan şey, kıyametin ne zaman kopacağını bilmek değil, onun kopmasıyla başına nelerin gelebileceğini iyice anlayıp ebedî hayata gerektiği şekilde hazırlanmaktır. 7. âyette geçen "göz dehşetle açıldığı" şeklindeki ifade mecazî bir anlatım olup ansızın meydana gelecek olan kıyamet gününün dehşet ve şiddetinden dolayı insanın içine düşeceği şaşkınlık, korku, dehşet gibi psikolojik hallere işaret eder.[13]
Müfessirler kıyamet sırasında ayın tutulması olayını, normal zamandaki ay tutulmasının da ötesinde, "ayın ışığının veya kendisinin tamamen yok olması.[14] yahut "ayın parlaklığını kaybedip sönük-leşmesi, ışığın cılızlaşması" şeklinde tefsir etmişlerdir.[15] "Güneşle ayın birleştirilmesini, "her ikisinin de ışığının giderilmesi" veya "güneş kursu ile ay kursunun birleşerek tek kütle haline gelmesi, bir araya getirilmesi" şeklinde yorumlamışlar ve "güneş durulduğu zaman"[16]mealindeki âye- ti de buna delil getirmişlerdir. Bu dehşet verici manzaralar karşısında insanın kaçacak yer aramasının sebebi ya Allah'ın huzuruna çıkmaktan utanması veya cehennemde yanmaktan korkmasıdır.[17]
11-15. Yüce Allah Hz. Peygamber'in şahsında insanlığa hitap ederek kıyamet koptuğu gün artık Allah'ın huzurundan başka kaçıp sığınılacak, varıp durulacak bir yerin bulunmadığını haber vermektedir. O gün herkes Allah'ın huzurunda toplanacak ve dünyada yapıp ettikleri ve yapması gerektiği halde yapmadıkları iyi ve kötü ne varsa hepsi ona haber verilecektir. Bununla birlikte insan görünüşte cezadan kurtulmak için çeşitli mazeretler İleri sürse de 15. âyetin bildirdiğine göre, gerçekte kendisi aleyhinde yine kendisi tanıklık edecektir. İsrâ sûresinin 14. âyetinde de bazı müfessirler, insanın kendisi hakkında tanıklık etmesini, organlarının şahitlik yapması.[18] olarak açıklamışlardır. Ancak bunu mahkeme-i kübrâda Allah'ın huzurunda hiçbir sahte mazeretin işe yaramayacağını anlayan inkarcı ve günahkâr kişinin, dünyadaki durumunu olduğu gibi anlatıp kendi aleyhine tanıklık etmesi, hatta kendi kendisini yargılayıp suçlaması şeklinde anlamak da mümkündür.[19]
Meali
16. Vahyi tam alma telaşı yüzünden dilini kımıldatma. 17. Onu zihninde toplama ve onu okumanı sağlama işi bize aittir. 18.0 halde onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et. 19. Sonra onu anlatmak da elbette bize aittir. 20. Hayır (Ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, 21. Âhiretle ilgilenmiyorsunuz. 22-23. Oysa o gün bir loşun yüzler rablerine bakarak mutlulukla panldayacakhr; 24-25. Bir kısım yüzler ise o gün belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaknr. 26. Hayır artık çok geç! Can boğaza gelip dayandığında, 27. "Yok mu bir şifacı!" denir. 28. (Hasta ise) bunun beklenen ayrılış olduğunu anlar. 29. Ve bacaklar birbirine dolaşır. 30. İşte o gün sevkediien yer sadece rabbinin huzurudur.[20]
Tefsiri
16-19. Hz. Peygamber, gelen vahyi hemen hafızasına yerleştirmek için tamamlanmasını beklemeden diliyle tekrarlıyordu. Allah Teâlâ bu âyetleri indirerek ona vahiy geldiğinde nasıl davranması gerektiğini öğretmiştir.[21] Bu âyetlerde Yüce Allah üç şeyi kendi üzerine aldığını bildirmiştir: 1. Vahyi hafızalarda ve yazılı olarak toplayıp unutmamasını sağlamak.[22] 2. Vahyi Hz. Peygamber'in okumasını sağlamak, 3. Vahyi açıklamak. Aynca 19. âyette vahiy kendisine okunduğunda Hz. Peygamber'in susarak onu dinlemesi emredilmiş, o da böyle yapmıştır.[23] Allah Teâlâ "biz onu okuduğumuz zaman" buyurarak okuma fiilini kendisine isnat etmiştir; oysa başka âyetlerde onu vahiy meleğinin (Cebrail) Hz. Peygamber'in kalbine indirdiği bildirilmektedir.[24] Bu âyetler arasında çelişki yoktur. İlâhî vahyin Cebrail aracılığı ile Hz. Peygamber'in zihnine yerleştirilmesi de bir okumadır.[25] Tanımı ve Özellikleri, 2. Vahiy" başlığı).[26]
20-25. Hz. Peygamber'in vahyi alışıyla ilgili özel olarak kendisine hitap eden ara cümlelerden sonra bu âyetlerde insanlığa yönelik genel bir hitapla tekrar başa dönülerek müşriklerin öldükten sonra dirilme olmayacağına dair iddiaları reddedilmekte, bu konuda geçerli mazeretlerinin bulunmadığı, fakat dünya zevk ve lezzetlerine düşkünlüklerinden dolayı âhiret hayatını reddettikleri ve bu nedenle kınandıkları anlaşılmaktadır, İnsanların kınanmasının sebebi dünya nimetlerini sevmeleri değil, bu yüzden âhireti terketmeleridir. Çünkü dünya nimetleri insanlar için yaratılmıştır.[27]
22. ayette geçen "o gün"den maksat kıyamet günüdür. İnsanların kaçacak yer aradığı o günde dünyada iman edip iyi işler yapanların gönülleri sevinçli, mutlu, yüzleri ise güzel ve aydınlık olacaktır. 23. âyette "Rablerine bakarak mutlulukla parüdayacaktır" diye çevirdiğimiz cümleyi Ehl-i sünnet kelâmcıları "Müminler âhİrette Allah'a bakarlar, O'nu görürler" şeklinde anlamışlardır. Nitekim Hz. Peygamber'in de ashabına, dolunayı gördükleri gibi Allah'ı göreceklerini haber verdiği rivayet edilmiştir (Buhârî, "Tevhîd", 24). Tenzih ilkesinden hareket eden Mu'tezile kelâmcılan ise Allah'ın dünyada da âhirette de görülemeyeceğini savunmuşlardır. Onlar "Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır" mealindeki cümleyi, -âyette geçen "nazıra" kelimesinin kökünde "bekleme" anlamının da bulunmasından dolayı- "Rablerinin sevabım beklerler, ümit ederler" şeklinde tevil etmişlerdir.[28]
Ancak bize göre Mu'tezile'nİn bu husustaki kaygısı ve Ehl-i sünnet'e eleştirileri yersizdir; aynca ilgili âyete getirdikleri tevil de dil ve yorum kurallarına aykırıdır. Âyette müminlerin cennette Allah'ı görecekleri açıkça ifade edilmektedir; bu görmenin mahiyeti ise -Ehl-i Sünnet âlimlerinin belirttikleri gibi- bizim bilgi ve kavrama imkânlarımızı aşmaktadır. Kısacası müminler, cennette Allah'ı "nicelik ve nitelik ölçülerinin dışında" (bila kemmin velâ keyfin) görecekler ve bu görme bütün cennet nimetlerini gölgede bırakacak derecede yüce bir mutluluk verecektir.[29]
Dünyada gerçekleri inkâr eden ve kötü işler yapan kâfirlerin ise yüzleri sara-rıp solacaktır, gönülleri mutsuz olacaktır. Çünkü büyük bir korku içinde "belleri kıracak" şeklinde nitelenen musibetin gelmesini beklemektedirler.[30] 25. âyette "bel kemiklerini kıran" diye çevirdiğimiz "fâkıra" kelimesi bel kemiğini kırıp omuriliğe isabet eden, yani belleri kırıp parçalayan darbe, mecazî anlamda büyük musibet ve felaketler için kullanılmıştır.[31]
26-30. Can boğaza gelip de hasta Ölüme yüz tuttuğunda çevresindekiler, "Bunu ölümden kurtaracak bir şifacı yok mu?" diye sorarak son bir çarenin bulunup bulunmadığını araştırırlar. Bir yoruma göre de ölüm meleği "Bunun ruhunu rahmet melekleri mi yoksa azap melekleri mi götürecektir?" diye sorarlar. Bu telaş arasında ölmek üzere olan kişi artık yakınlarından ve dünya hayatından ayrılma zamanının geldiğini anlar; ecel geldiğinde can çıkıp gider. "Bacaklar birbirine dolaşır" ifadesi, "Artık ölen kişinin dünyadan ilgisi kesilmiş, âhiret hayatına, ilâhî huzura yönelmiştir" şeklinde açıklanmıştır. Bundan sonra kendi iradesiyle hareket etme imkânı yoktur. Allah katında durumu dünyada yaptıklarına göre değerlendirilir; müminlerden ise cennete, İnkarcılardan ise cehenneme gönderilir.[32]
Meali
31.Vaktiyle o vahye inanmamış ve namaz da kılmamıştı. 32. Aksine inkâr etmiş, peygamberden yüz çevirmişti. 33. Sonra da çalım sata sata yürüyüp yandaşlarına gitmişti. 34. Ey insan! Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor!
35. Yakınına, daha da yakınma geliyor! 36. insan, kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanır! 37.0 akıtılan meniden bir damlacık değil miydi? 38. Sonra o, alaka (rahime tutunmuş embriyo) olmuş, derken Allah onu yaratıp şekillendirmiş; 39. Ondan iki eşi, yani erkek ve dişiyi yaratmıştır. 40. Peki bütün bunları yapan, ölüleri diriltemez mi?[33]
Tefsiri
31-40. Özellikle Allah'ın, kendi varlık ve birliği ile kıyamet ve âhiretin kesinliği hakkında bunca açıklamalar yapmasına, kanıtlar ortaya koymasına, ayrıca inkâr edenleri ne büyük azabın ve acıların beklediğini haber vermesine rağmen hâlâ gerçeği kabul etmemekte, Kur'an'ı ve Peygamber'i tasdik etmemekte direnen, Allah'a kulluğunu arzetmekten kaçınan inkarcı tutum eleştirilmekte, kurtarıcı ilâhî hakikatleri ısrarla reddeden bu nasipsizlerin daha da kabalaşan, küstahlaşan davranışlarından ibretlik örnekler verilmektedir. O inkarcı tip, vahyi onaylamaya, Allah'a kulluk etmeye yanaşmaz; hakkı, hak davetçisini inatla yalanlamaya kalkışır; ilgi gösterip kulağını ve zihnini söylenenlere açacağı, insafla değerlendireceği yerde, kör bir taassupla gerçeğe sırtını döner, kulağını tıkar, kalbini kilitler. Sûre bu inkarcılara, kendi türünün yaratılış sürecini ve bu muhteşem olayı gerçekleştiren yüce gücü hatırlattıktan sonra bir soru ifadesiyle, bu gücün ölüleri de dirilteceğini bildiren uyan âyetiyle sona ermektedir.[34]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/429.
[2] İbn Âşûr, XXIX, 336
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/429.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/429.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/430.
[5] meselâ bk. Bakara 2/233; Âl-i İmrân 3/25,30; En'âm 6/70,151
[6] İhya, III, 3-5
[7] meselâ bk. Şems 91/7-10; Tîn 95/4
[8] nefis hakkında bk. Nisa 4/1; Hayati Hökelekli, "Nefis", İFAVAns., IH, 464-466
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/430-431.
[9] bk. İnfitâr 82/7; A'lâ 87/2
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/431-432.
[11] bk. V, 388
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/432.
[13] Şevkânî, V, 388
[14] Râzî, XXX, 220; Zemahşerî, IV, 191
[15] Elmalılı, VHI, 5477
[16] Tekvîr, 81/1
[17] Şevkânî, V, 389
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/432-433.
[18] bk. Nûr 24/24; Yâsîn 36/65
[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/433.
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/433.
[21] bk. Taberî, XXIX, 116-119; Buharı, "Tefsîr", sûre 75,2
[22] bu hususta aynca bk. A'lâ 87/6
[23] Buhârî, "Tefsîr", 75; Müslim, "Salât", 148
[24] meselâ bk. Şuarâ, 26/193; Nahl, 16/102; Bakara 2/97
[25] vahyin geliş şekilleri hakkında bilgi için bk. "Tefsire Giriş" bölümü, "I. Kur'ân-ı Kerîm A
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/434.
[27] krş. A'râf 7/31-33
[28] bk. Zemahşerî, IV, 192; Râzî, XXX, 226-229
[29] Aynca bk. A'raf 7/143
[30] Şevkânî, V, 391
[31] Elraalılı, VIII, 5483
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/434-435.
[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/435.
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/435-436.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/436.
İslami Okul Okulların En Önemlisi