Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kıyame Suresi - Kuran - 075Kiyamet - 3. Sayfa

KIYAME SURESİ 2

1- Kişinin Kendi Aleyhine İkrarda Bulunması; 8

2- Kişinin Aleyhine Dair İkrarları ve Hükümleri: 8

3- İkrarın Sıhhatinin Şartları: 8

4- İkrardan Dönmek: 9

5- Kölenin Aleyhine İkrarda Bulunması: 10


KIYAME SURESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın Adı İle Mekke'de inmiştir. Kırk âyettir[1]

 

1. Hayır... Kıyamet gününe yemin ederim,

2. Yine hayır, kendini kınayan nefse yemin ederim.

3. İnsan, Biz onun kemiklerini asla toplayıp, bir araya getirmeyece­ğimizi mi zanneder?

4. Evet, Biz parmak uçlarını bile toplayıp, düzenlemeye kadiriz.

5. Fakat insan önündekini yalanlamak ister.

6. "Kıyamet günü de ne zanıanmış?" diye sorar.

 

"Hayır... Kıyamet gününe yemin ederim" buyruğundaki: Ha-yır"m sıla (Fazladan bir bağlaç) olduğu söylenmiştir. Sûrenin başına gelme­sinin caiz oluşu Kur'ân-ı Kerimin tümünün birbiriyle muttasıl olmasından ve buna bağlı olarak tek bir söz hükmünde oluşundan dolayıdır. İşte bundan dolayı bazan bir husus, herhangi bir sûrede, sözkonusu edilirken onun ce­vabı bir başka sûrede gelebilmektedir. Yüce Allah'ın: "Dediler ki: Ey kendi­sine zikr (Ku/ân) indirilen kişi! Mutlaka sen bir delisin" (el-Hicr, 15/6) buy­ruğunun cevabının bir başka sûrede: "Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir de­li değilsin" (el-Kalem, 68/2) diye gelmesi gibi.

Bu buyruk: Kıyamet gününe yemin ederim, demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas', İbn Cübeyr ve Ebu Ubeyde yapmıştır. Şairin şu beyiti de -bu yönüy­le- buna benzemektedir:

"Leylâ'yı hatırladım, bu sebepten bir özlem gelip buldu beni Bu sebepten kalbim ta içinden parçalanacak neredeyse,"

Ebu'1-Leys es-Semerkandî şunu nakletmektedir: Bütün müfessirier: "Ha­yır... yemin ederim" buyruğunun "yemin ederim" anlamında olduğunu it­tifakla kabul etmişlerdir. Ancak Hayır"ın tefsiri hususunda farklı gö­rüşleri vardır. Kimisine göre, bu süs için söze getirilmiş bir fazlalıktır. Arap-cada bu edat fazladan getirilebilmektedir. Nitekim bir başka âyet-i kerime­de: Serei secdeden ne alıkoydu?" (Sâd, 38/75) diye bu­yuru! maltta dır ki; bu da (secde etmemekten değil de mealde olduğu gibi) "secde etmekten" demektir.

Bazıları da: "Hayır" anlamındaki lafız, öldükten sonra dirilişi inkâr ettik­leri için onların görüşlerini reddetmek üzere zikredilmiştir, derler. O bakım­dan: Durum sizin ileri sürdüğünüz gibi değildir, diye buyurmuştur; demiştir.

Derim ki: Bu el-Ferrâ'nın görüşüdür. el-Ferrâ dedi ki: Nahivcilerin bir ço­ğu "hayır" anlamındaki lafız sıladır, derler. Fakat inkâr ifade eden bir söz­le başlayıp, sonra da onu sıla olarak kabul etmek caiz değildir. Çünkü du­rum böyle olsaydı, inkâr ihtiva eden haber ile inkâr ihtiva etmeyen haber bir­birinden ayırd edilemezdi. Ancak Kur"ân-ı Kerîm öldükten sonra dirilişi, cen­neti ve cehennemi inkâr eden kimselerin görüşlerini reddederek, ister müb-Ecdâ olsun, isler olmasın (yeni bir başlangıç olsun veya olmasın) ifadeleri­nin bir çoğunda onları reddetmeyi ihtiva eden yeminler kullanmıştır. Bu da Arapların: "Hayır, Allah'a yemin ederim ki bu işi yapmam" demelerine ben­zer. Buradaki "hayır" daha önce geçmiş bir ifadeyi reddetmek içindir. Bu da bir kimsenin; Hayır, Allah'a yemin ederim ki şüphesiz kıyamet bir gerçektir, demesine benzer ki; bu ifade ile kıyameti inkâr etmiş birtakım kimseleri ya­lanlamış gibi oluyoruz.

eL-Ferrâ'nın dışındakiler İmruu'l-Kays'ın şu beyitini zikretmişlerdir:

"Hayır, ey Âmirî kızı, baban hakkı için Onlar asla benim kaçtığımı iddia edemezler."

Ğuveyye b. Sülmâ da şöyle demektedir:

"Evet, Ümame buradan göçüleceğim ilan etti Beni üzsün diye. Hayır, halbuki ben sana asla aldırmıyorum."

Faydası; red hususunda kasemi (yemini) pekiştirmektir.

el-Ferrâ dedi ki: Bu yönü bilmeyenler "elif'siz olarak Kesinlik­le yemin ederim" şeklinde okurlar, sanki yeminin başına gelmiş bir "tekid la­mı" gibi değerlendiriyorlardı. Bu da doğrudur. Çünkü Araplar: Ke­sinlikle Allah adına yemin ederim ki..." derler. Bu, el-Hasen, İbn Kesir, ez-Zührî ve İbn Hürmüz'ün kıraatidir.

"Kıyamet gününe" yani insanların Rabblerinin huzuruna kalkacakları güne... Yüce Allah, dilediği şeye kasem etmek hakkına sahiptir.

"Yine hayır, kendini kınayan nefee yemin ederim." Bu hususta kıraat alimleri arasında görüş ayrılığı yoktur. Yüce Allah, kıyamet gününe o günün sanını tazim için yemin etmekte, fakat nefse yemin etmemektedir. İbn Kesifin kıraatine göre birincisi ile yemin ederken, ikincisi ile yemin etmemiştir.

Bir diğer açıklamaya göre; "yine hayır, kendini kınayan nefse yemin ede­rim™ buyruğu bir başka red olup, kınayıcı nefse bir yeni yemindir. es-Sa'le-bî dedi ki: Doğrusu her ikisi ile yemin ettiğidir.

"Kınayıcı nefis" ise hep kendi nefsini kınarken görülen miVmin kimse­nin nefsidir. O hep: Ben bunu yapmakla neyi gerçekleştirmek istedim, der. Sürekli olarak sen onun kendi nefsini kınayıp, ona sitem ettiğini görürsün. Bu açıklamayı İbn Abbas, Mücahîd, el-Hasen ve başkaları yapmıştır.

el-Hasen dedi ki: Allah'a andolsun ki bu nefis mü'minin nefsidir. Mümin ancak nefsini kınarken görülür. Bu sözümle neyi isledim, bunu yemekle ne­yi istedim, der. Günahkar kimse ise nefsini hesaba çekmez.

Mücahid dedi ki: Bu geçen şeylere kınayan, pişman olan ve böylelikle kö­tülük için niye yaptı diye kendisini kınayan, hayır için de niye onu daha faz­la yapmadı diye kendisini kınayandır. Kınama özelliği bulunan nefis oldu­ğu söylendiği gibi; başkasını ne için kınıyor ise kendisini de onun için kına­yan nefistir, diye de açıklanmıştır.

Bu açıklama şekillerine göre İevvâme: çok kınayıcı" ile "laime: kınayan" aynı anlamdadır ve bir övgü sıfatıdır. Buna göre de böyle bir nefse yemin uy­gun ve güzel düşer.

Bazı tefsirlerde şöyle denilmektedir: Bundan kastedilen ki.şi Âdem'dir, O kendisi sebebiyle cennetten çıkartıldığı musibetten ötürü sürekli olarak kendisini kınayıp durdu.

"Levvâme: Çok kınayıcfnın kınanan ve yerilen anlamında olduğu da söylenmiştir ki -bu da yine İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir.- O halde bu bir yergi sıfatıdır, Bunun yemin olmasını kabul etmeyenlerin görüşü de budur. Zira isyankâr kimsenin kendisine yemin edilmesini gerektirecek hiçbir kıy­meti yoktur. Çünkü o çokça kınanandır.

Mukatil dedi ki: Sözü edilen nefis, kâfirin nefsidir. O kıyamet gününde ken­disini kınayacak ve Allah'ın huzurunda kusurlu olarak gelmekten dulayı has­retler çekecektir.

el-Ferra dedi ki: İster iyilikte bulunan olsun, ister kötülük işlemiş olsun, Kendisini kınamayacak hiçbir nefis yoktur. İyilik yapmış olan kimse; keşke daha çok iyilik yapmış olsaydı diye kendisini kınayacak, kötülük yapan kim­se ise; keşke kötülüklerinden uzak dursaydı, diye kendisini kınayacaktır.

"İnsan, Biz onun kemiklerini asla toplayıp, biraraya getirmeyeceğimi­zi mi zanneder?" Dağılmış, toz toprak haline geldikten sonra, o kemikleri yeniden yaratmayacağımızı mı zanneder?

ez-Zeccac dedi ki: Yüce Allah, öldükten sonra diriliş için kemikleri mut­laka biraraya getireceğine, kıyamet gününe ve kınayıcı nefse yemin etti. İş­te bu buyruk, yeminin cevabıdır.

en-Nehhâs dedi ki: Yeminin cevabı hazfedilmiştir. Andolsun ki, siz diril­tileceksiniz, demektir. Buna da yüce Allah'ın: "İnsan, Bizonun kemikleri­ni" yeniden diriltmek ve hayat vermek için "asla toplayıp, bir araya getir­meyeceğimizi mi zanneder" buyruğu delil teşkil etmektedir. Burada "in-san'dan kasıt, öldükten sonra dirilişi yalanlayan kâfir kimsedir.

Âyet-i kerime, Adiy b. Rabia hakkında inmiştir. Peygamber (sav)'a şöyle demiştir: Bana kıyamet gününün ne zaman gerçekleşeceğini ve onun duru­munun, halinin nasıl olacağını anlat! Peygamber (sav) ona bu durumu haber verince, şöyle dedi: Ey Muhammedi Bu söylediklerini bugün gözlerimle gö­recek olsam, senin sözünü doğrulamam ve ona iman etmem. Alla.li, gerçek­ten kemikleri bir araya mı getirecek? Bundan dolayı Peygamber (sav) şöyle derdi: "Allah'ım, benim kötü komşularını olan Adiy b. Rabia ile el-Ahnes b. Şerîk'in haklarından Sen gel" diye dua ederdi.

Bunun, Allah'ın düşmanı Ebu Cchil'in ölümden sonra dirilişi inkâr etme­si üzerine indiği de söylenmiştir.

"Kemikler"den süzedihnekle birlikte maksat kişinin bütün varlığıdır. Çünkü kemikler, insan hilkatinin kalıbını teşkil eder.

Evet" burada vakıf hasendir (durmak güzeldir). Daha sonra;  kadiriz" diye okumaya devam edilir,

Sibeveyh dedi ki: Buyruk; Güç yelirenler olarak onları (ke­mikleri) biraraya getiririz, toplarız" anlamındadır. Buna göre "güç yeiiıenle-riz, kadiriz" buyruğu zikrettiğimiz takdire güre; hazfedilmiş fiildeki gizli fa­ilden hal olmaktadır. Anlamın; hayır, Biz kadirler olarak güç yetiririz, şeklin­de olduğu da söylenmiştir.

el-Ferrâ dedi ki: "Kadiriz" anlamındaki lafız, "biraraya getirmeyeceğimi­zi" anlamındaki fiilin dışında bir fiilin anlamı gözönünde bulundurularak nas-bedilmiştir. Yani: Biz kadirler olarak, bun­dan daha fazlasına güç yetirir ve kudret sahibiyiz.' Yine el-Ferrâ şöyle de­miştir: Bunun lafzın tekrarı üzere nasbedilmesi de uygundur.

Yani: Evet, Bizim kadirler olduğumuzu bilsin" demektir. Hazfedilen ifadenin olduğu da söylenmiştir ki; bu: Biz işin başında buna kadirler, idik" demek olur. Müşrikler de esasen bunu kabul etmişlerdi. (O halde ölümden sonra diriltmeye de kadir olmamızı ka­bul etmelidirler.)

İbn Ebi Able ve İbn es-Semeyka ise;  Evet... kadiriz" diye; Biz, kadiriz" gibi okumuşlardır.

"Parmak uçlarını bile toplayıp, düzenlemeye" buyruğundaki; Arapçada "parmaklar'' demektir. Tekili de: C %\ı>) diye gelir. en-Nâbiğa şöy­le demiştir:

"Oldukça yumuşak tenli, kınalı (bir el) ile ki; sanki parmakları Bu letafetten adeta yeni tomurcuklanmış ince, yumuşak bir ağacın ince bir dalı gibidir."

Antere de şöyle demiştir:

"Ölüm sanki ellerimin emrine itaat eder Parmak uçlarımı hîindüvânîye (Hind kılıcına) ulaştırdığım vakit,"

Yüce Allah, "parmak uçları" ile diğer azalara dikkat çekmektedir. Aynı şekilde parmak uçları en küçük kemiklerdir. Bundan dolayı özellikle sözko-nusıı edilmişlerdir. el-Kutebl ve ez-Zeccâc şöyle demişlerdir; Onlar, yüce Al­lah'ın ölüleri diriltmeyeceğini ve kemikleri biraraya getirmeye kadir olmadı­ğını iddia ettiler. Yüce Allah da şöyle buyurdu: Hayır, Bizler küçüklükleri­ne rağmen küçük kemikleri dahi tekrar dirilteceğiz, onları dümdüz ve mü­kemmel hale gelinceye kadar birbirleri ile kaynaştıracağız. Buna muktedir olan, elbette büyük olanlarını bir araya getirmeye de daha muktedirdir.

tbn Abbas ve genel olarak müfessirler şöyle demişlerdir: "Biz parmak uç­larını bile toplayıp düzenlemeye kadiriz." Yani el ve ayak parmaklarını, de­venin ayağı yahut eşşeğin toynağı ya da domuzun tırnağı gibi tek bir şeymiş gibi yapabiliriz. O vakit insan bunlarla hiçbir şey yapamaz. Fakat, Bizler par­maklarıyla istediğini alabilsin diye parmaklarını birbirinden ayırdık.

el-Hasen şöyle derdi: O sana parmak da yarattı. Sen onları açıyor, onlar­la yakalıyorsun. Dileseydi onları biraraya getirir ve yerden ancak (parmak­sız) ellerin ile kendini koruyacak halde olurdun.

Şöyle de açıklanmıştır: Biz, insanı hayvanlar şeklinde biie tekrar yaratma­ya kadiriz. Dünyada iken sahib olduğu suret üzere yaratamayacak mıyız? Bu da yüce Allah'ın: "Ve kimse engel olamaz Bize; yerinize benzerlerinizi geti­rip değiştirmek ve sizi bilemediğiniz bir şekilde yeniden yaratmak hususun­da." (el -Vakıa, 56/60-61)

Derim ki: Birinci te'vil (açıklama) şekli, âyetin akışına daha uygun düş­mektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Fakat insan önündekini yalanlamak ister." İbn Abbas dedi ki: Yani kâ­fir, önündeki öldükten sonra dirilişi ve hesabı yalanlıyor, Abdurrahman b. Zeyd de böyle demiştir. Buna delil de yüce Allah'ın: "Kıyamet de ne Zaman-mış diye sorar" buyruğudur. Yani inkâr ve yalanlamak üzere; bu ne zaman olacaktır, diye sorar. Çünkü o, içinde bulunduğu yalanlama hali dolayısıy­la bunlara bir türlü inanmaz. Fakat geleceği adına günah İşler.

Buradaki "fücur" lafzının "yalanlamak" anlamına geldiğinin delili olan hu­suslardan birisi de el-Kutebîve başkasının zikrettiği husustur-. Bedevinin birisi Ömer b, el-Hattab (r.a)'a gelerek develerinin böğürlerinin yaralarından, bunların uyuz olduklarından şikayet etti ve kendisine yük taşımak üzere baş­ka develer vermesini istedi ise de Ömer (ra) ona istediğini vermedi. Bunun üzerine bedevi arab şöyle dedi:

"Hafs'ın babası Ömer Allah adına yemin etti Bunların böğürlerinde ve başka yerlerinde yarası olmadığına Allah'ım, eğer o fücur etmişse (yalan söylemişse) ona mağfiret buyur."

Bununla eğer ona zikrettiğin hususta beni yaianliimışsa... demek istemiş­tir.

Yine İbn Abbas'tan, o masiyeti çarçabuk işier, fakat tevbeyi erteler, de­mektir. Bir hadisin bir bölümünde de: "O bir süre sonra tevbe edeceğim, der, fakat levbe etmez. Bunun sonucunda o sözünde durmamış ve yalan söyle­miş olur" denilmektedir.

Mücahid, el-Hasen, İkrime, es-Süddi ve Said b. Cübeyr'in görüşü de bu­dur. Kişi: Sonra tevbe edeceğim, sonra tevbe edeceğim der. Nihayet en kö­tü halinde iken ölüm gelir, onu bulur.

ed-Dahhak dedi ki: Bu emeldir. Kişi yaşayacağım, dünyalık elde edece­ğim der, fakat ölümü hatırlamaz.

Bir diğer açıklamaya göre; o her zaman için masiyet işleyeceğini kararlaş­tırır. İsterse, çok az bir süre yaşayacak olsa dahi.

Bu görüşlere göre ("önündeki" lafzındaki) "he': zamiri insana aittir. "He"nin kıyamet gününe ait olduğu da söylenmiştir. Anlam şöyle olur: Ak­sine insan kıyamet gününün önünde (öncesinde) hakkı inkâr etmek ister,

"Kıyamet günü de ne zaman m iş, diye sorar." Kıyamet günü ne zaman gerçekleşecektir "diye sorar" demektir.[2]

 

7,8, 9. Göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildi­ği zaman;

10. O günde insan: "Kaçış nereye?" der.

11. Hayır, o gün sığınacak yer yoktur.

12. O gün, varıp durulacak yer, Rabbinin huzurudur.

13. O günde İnsana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şey­ler haber verilir.

 

"Göz kamaştığı" buyruğundaki: Kamaştı" lafzını Nâfî ve Âsım'clan rivayetle Ebân, "re" harfini üstün olarak okumuşlardır.

İleri derecede İrileşmiş olacağından, insanın gözü kamaşmış olaeak ve o gözün kirpiIdığı görülmeyecektir, demektir. Mücahid ve başkaları, bu durum ölüm halindedir, demişlerdir. el-Hasen ise bu, kıyamet gününde olacaktır, de­miştir. Ayrıca o şöyle der: Bu buyrukta insanın hakkında soru sorduğu hu­susun cevabını ihtiva eden bir mana vardır. "Göz kamaştığı, ay tutulduğu... zaman" işte o gün, kıyamet günüdür, denilmiş gibidir.

Diğerleri, bu Iaf2t "re" harfi kesreli olarak okumuşlardır. Şaşkınlığa düşüp, gözünü kırpmadı, demektir. Bu açıklamayı Ebu Amr, ez-Zeccac ve başkala­rı yapmışlardır. Şair Zu'r-Rimme şöyle demiştir:

"Eğer Lukman-ı Hakîme, onan gözlerine Meyye Yüzünü açmış olarak görünecek olsaydı, gözlerim iri iri açar,

gözünü kırpmazdı."

el-Ferrâ ile el-Halİl "re" harfi kesreli olarak; "korktu, dehşete düştü, hay­ret etti" demektir, demişlerdir. Araplar da dehşete düşüp, hayret etmiş insan hakkında:  derler. Bu durumda olan kimseye de; derler. el-Fer-râ şu beyiti zikreder:

"Sen kendi nefsin için ağıt yak, benim için değil Yaralan tedavi et de hayret ve dehşete düşme!"

Yani; aldığın yaraların fazlalığından dolayı korkma.

(Mazisinin "re" harfi) üstün olarak: Gözlerini açtı ve iriİeştirdi' demektir. Bu açıklamayı Ebu Ubeyde yapmış olup, el-Küİlâbî'nin de şu be-yitini zikretmektedir;

"İbn Umeyr umutla bana geldiği vakit Ben ona kırmızıya çalan beyaz tüylü develer verdim de gözlerini iri iri açtı."

"Re" harfi hem kesreli hem üstünlü söylenişinin anlamdaki iki ayrı söy­leyiş olduğu da söylenmiştir.

"Ay tutulduğu" yani ışığı gittiği zaman ... Dünyada ay tutulursa, daha son­ra yine ışığına kavuşur, Âhirette ise böyle değildir. Işığı bir daha geri gelme­yecektir. Buyruğun, ay kaybolduğu zaman... anlamına gelme ihtimali de var­dır. Nitekim yüce Allah'ın -aynı kökten gelen fiilin kullanıldığı-: Biz onu da, evini de yere geçirdik (yerde kaybettik)" (el-Kasas, 28/81) buyruğunda da bu anlamda kullanılmıştır.

İbn Ebi İshak, İsa ve el-A'rec "hı" harfi ötreli, "sin" harfi de kesreti olarak; diye okumuşlardır. Buna da yüce Allah'ın: "Güneş ve ay bir ara­ya getirildiği zaman" buyruğu delil teşkil etmektedir.

Ebu Hatim Muhammed b. İdris dedi ki: Ay'ın bir kısmı kaybolduğu zaman küs Cif (kısmî ay tutulması), tamamı gittiği zaman husuf (tam ay tutulması) de­nilir.

"Güneş ve ay biraraya getirildiği zaman" ışıklarının söndürülmesi husu­sunda ikisi de aynı özellikte olduğu zaman, demektir. Ay'ın tutulmasından sonra ışığı kalmadığı gibi, güneşin de ışığı olmayacaktır. Bu açıklamayı el-Ferrâ ve ez-Zeccâc yapmıştır. el-Ferrâ dedi ki: Burada: Biraraya ge­tirildi" denilmeyip (sonuna "te" harfi getirilmemesi) anlamın: İki­sini biraraya getirdi" şeklinde oluşundan dolayıdır. Ebu Ubeyde ise: Bu müzekkerin tağlib edilmesi dolayısıyla böyle gelmiştir, demektedir. el-Kisaî ise: Manaya hamledildiği için böyle gelmtşcir. Sanki: "İki ışık (söndürüldü)" buyurmuş gibidir. el-Müberred de: Müenneslîk hakiki değildir (onun için so­nuna "te" getirilmemiştir), demiştir.

İbn Abbas ve İbn Mesud dedi ki: İkisi biraraya getirilmiş olacaktır. Her iki­si de batıdan kararmış, ışıkları alınmış, aydınlıkları gitmiş, kesilmeye hazır iki öküz gibi birbirine bağlanmış halde biraraya getirilmiş olacaklardır, demektir. Bu anlamdaki açıklamalar el-En'âm Sûresi'nin sonlarında (6/158. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Abdullah (b. Mesud)'ın kıraatinde  Güneş ile ay ikisi biraraya getirildiği zaman" şeklindedir.

Ata b. Yesar dedi ki; Kıyamet gününde ikisi de bir araya getirilecek, son­ra da denize atılacaklardır ve her ikisi Allah'ın büyük ateşi olacaklardır.

Ali ve İbn Abbas dedi ki: Her ikisi de perdelerin nuru içerisinde bırakı­lacaklardır. Cehennem ateşinde de biraraya getirilecekleri ihtimali vardır. Çün­kü her ikisine de Allah'ın dışında ibadet edilmiştir. Ateş onlar için azab ol­mayacaktır. Çünkü her ikisi de cansızdır. Ancak onlara bu şekilde muame­le edilmesi kâfirlerin azarlanması ve hasretlerinin daha da ileriye gitmesi için olacaktır. Ebu Uavud et-Tayalisi'nin Müsned'inde, Yezid er-Rukaşi'den, onun Enes b. Malik'ten, Enesin Peygamber (sav)'a dayandırarak (ref ettiği) rivayetine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki güneş ve ay cehennem ateşinde kesilmek için bir ayaklan kesilmiş, kötürüm iki öküz gibi olacaklardır, "[3]

Bu biraraya gelişin birbirlerinden ayrılmamak üzere biraraya getirilmele­ri, insanlara oldukça yakınlaştınlmalan ve aşırı sıcaktan dolayı insanların ter­lemeleri anlamına geldiği de söylenmiştir. Sanki her ikisinin sıcaklığı da in­sanların üzerine topianacakmış gibi bir mana vardır. Güneş ve ay biraraya getirilecek ve artık gece ile gündüzün ardı arkasına gelmesi sözkonusu ol­mayacaktır; diye de açıklanmıştır.

"O günde insan: Kaçış nereye? der." Ademoğlu böyle söyler, elemektir. Ebu Cehil böyle diyecek de denilmiştir. Kaçacak yer neresidir, demektir. Şa­ir şöyle demiştir:

"Koçlar toalaşırken kaçış nereye? Hangi koç oradan başka tarafa kayarsa rezil olur."

el-Maverdi dedi ki: Bunun iki anlama gelme ihtimali vardır. Birincisine gö­re, Allah'tan haya edileceği için ondan "kaçış nereye?" demektir. İkincisine gö­re, cehennemden korkulup, sakınıldığı için; ondan "kaçış nereye?" demektir.

Bu sözü söyleyecek olan insan ile ilgili iki ihtimal sözkonusudur. Birin­ci ihtimale göre, bu söz özel olarak kâfirin kıyamet gününde cehenneme arzedilmesi esnasında söyleyeceği bir sözdür, mü'minin söyleyeceği bir söz de­ğildir. Çünkü mü'min Rabbinin müjdesine güvenmektedir. İkinci görüşe göre, kıyametin kopacağı esnada görecekleri kıyamet dehşetlerinden ötürü hem mü'minlerin, hem de kâfirlerin söyleyeceği bir sözdür.

"Kaçış, kaçmak" anlamındaki iafız genel oiarak "fe" harfi üstün; di­ye okunmuştur. Ebu Ubeyde ve Ebu Hatim bu okuyuşu tercih etmiştir. Çün­kü bu mastardır.

İbn Abbas, Mücahid, el-Hasen ve Katade ise "mim" harfi üstün fakat "fe" harfini kesreli okumuşlardır. el-Kisai dedi ki: Bunlar iki ayrı söyleyiştir  ile  gibi.

ez-Zühri'den ise "mim" harfini kesreli, "fe" harfini de üstün okuduğu nak­ledilmiştir.

el-Mehdevî dedi ki:  Kaçış" lafzının "mim" harfim ve "fe" harfini üstün okuyanların okuyuşuna göre bu "firar; kaçmak, kaçış" anlamında bir mastardır. "Mim" harfini üstün, "fe" harfini kesreli okuyuş ise, kendisine ka­çılacak yer anlamında olur, "mim" harfini kesreli, "fe" harfini üstün okuyuş ise iyice kaçabilen insan demek olur. Buna göre de buyruk şu anlama gelir: Güzel, iyi kaçabilen insan nerede? Bununla birlikte o da asla kurtulamaya­caktır.

Derim ki: İmruu'l-Kays'ın şu mısraı da bu anlamdadır:

"(Düşmana) güzel yönelir, güzel kaçar, güzel ileri atılır, güzel geri döner aynı zamanda."

Şair burada atının güzel döndüğünü ve güzel kaçtığını anlatmak İstemek­tedir.

"Hayır" yani kaçacak yer ve kaçış yoktur. Buna göre: Hayır" bir reddir ve bu yüce Allah'ın (.söyleyeceği) bir sözüdür. Daha sonra bu reddi açıklayarak şöyle buyurmaktadır; "O gün sığınacak yer yoktur." Ateşten kur­tulmak için sığınılacak bir yer yoktur. İbn Mesud: "Bir kale, bir sığınak yoktur" diye açıklardı. el-Hasen de: "Bir dağ yoklur" derdi. îbn Abbas: "Bir sığınak yoktur" diye açıklardı. İbn Cübeyr: Kaçıp kurtulacak ve sığınüacak bir korunak yoktur, diye açıklamıştır. Hepsinin anlamı birdir. Sözlükte; kendisine sığınılan kale, dağ ve benzeri şeylere denilir. Şair de şöy­le demiştir:

"Ömrüm hakkı için gencin sığınacak bir yeri yoktur Ölümden (kurtulmak için) ölüm de onu yetişir, yaşlanmak da."

es-Süddi dedi ki: Dünyada iken sığınacak bir yer aradıklarında dağlarla kendilerini korumaya çalışırlardı. Yüce Allah, onlara: Bu günde sizi benden koruyacak bir sığınak yoklur, diye buyurdu. Tarafe de şöyle demiştir:

"Bekr kesinlikle bilir ki bizler Üstün görüş sahibiyiz ve korkmakta (korkan için) bir sığınak vardır."

Bu beyilin son kelimesi diye de rivayet edilmektedir.

"O gün varıp durulacak yer Rabbİnin huzurudur." Katade; nihai olarak varılacak yer, diye açıklamıştır. Bunun bir benzen de: "Şüphesiz ki son gidi­şin Allah'a olacağını" (en-Necm, 53/42) buyruğudur. îbn Mesud: Dönülecek ve sonunda varılacak yer, Rabbİnin huzuruna olacaktır, diye açıklamıştır.

Âhirette son olarak karar kılınacak yer, yüce Allah'ın teshil edeceği yer­dir. Çünkü onlar arasında hüküm verecek olan O'dur.

"Hayır" sözünün, insanın kendisi için kaçıp kurtulacak yer olmadığını öğ­renmesi üzerine kendisine söyleyeceği sözlerden birisi olduğu da söylenmiş­tir. İşte o vakit insan kendi kendisine: "Hayır, bugün sığınacak yer yoktur. Bugün varıp durulacak yer Rabbİnin huzurudur" diyecektir.

"O günde insana önden yolladığı şeyler ile geriye bıraktığı şeyler ha­ber verilir." O gün Âdem oğluna iyi ya da günahkâr bir kimse olsun, iyi ya da kötü amel islemiş yahutta kendisinden sonra ona uygun iş yapılan iyi ya da kötü bir sünneti ardında bırakmış olsun... (bütün bunlar kendisine haber verilecektir.) Bu açıklamayı İbn Abbas ve İbn Mesud yapmıştır.

Mansurun rivayetine göre de Mücahid şöyle demiştir: Ona amelinin ba­şı da. sonrası da haber verilir. en-Nehaî de böyle demiştir.

Yine İbn Abbas şöyle demiştir: Yani önden gönderdiği masiyet ile geri­ye bıraktığı itaat ona haber verilir. Katade'nin görüşü de budur.

İbn Zeyd de şöyle demiştir: Mallarından kendisi için önden yolladıkları, mirasçıları İçin de geriye bıraktıkları demektir.

ed-üahhak da şöyle demiştir: Önden gönderdiği farz ile geriye bıraktığı farzlar kendisine haber verilir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu haber verme, kıyamet gününde amellerin tartılaca­ğı zaman olacaktır. Ölüm sırasında olması ihtimali de vardır.

Derim ki: Birincisi daha güçlü bir açıklamadır. Çünkü İbn Mace, Sünen'in­de ez-Zührî yoluyla şu hadisi rivayet etmektedir: Bana Ebu Abdullah cl-Ağar'ın, Ebu Hureyre'den haber verdiğine güre, Ebu Hureyre dedi ki: Rasû-lullah (sav) şöyle buyurdu: "Ölümünden sonra mü'min kişiye amelinden ve hasenatından yetişen hususlardan birisi de öğrettiği ve yaydığı bir ilim. ge­riye bıraktığı salih bir evlat, miras bıraktığı bir mushaf yahut inşa ettiği bir meücid yahut yolcular için yaptığı bir bina yahut akıttığı bir ırmak yahut sağ­lıklı iken ve hayatta iken malından çıkarıp verdiği bir sadakadır. (Bütün bun­lar) ölümünden sonra kendisine (sevaplarıyla) yetişirler."[4]

Bu hadîsi, Hafız Ebu Nuaym, bu manada Katade'nin, Enes b. Malik'ten ri­vayeti olarak kaydetmiş bulunmaktadır, Enes dedi ki: Rasûlullah (sav) buyur­du ki: "Yedi husus vardır ki; bunların mükâfatı kula ölümünden sonra ve o kabrinde olduğu halde onun için yazılır: Bir ilim öğreten, bir ırmak akıtan, bir kuyu kazan, bir miktar hurma ağacı diken, bir mescid inşa eden, bir mus­haf miras bırakan yahu: ölümünden sonra kendisine mağfiret dileyecek bir evlat bırakan.[5]

Hadisteki "ölümünden sonra ve o kabrinde olduğu halde" ifadesi bu işin ölüm esnasında olmayacağına, kabrinde iken bu hususa dair kendisine müjde verilmekle birlikte, bütün bunların amellerinin tartılacağı esnada ona haber verileceğine dair açık bir nastır. Ayrıca buna yüce Allah'ın: "Andolsun onlar hem kendi yüklerini taşıyacaklar, hem de kendi yüklerİyle birlikte baş­ka yükleri de yükleneceklerdir" (el-Ankebut, 29/13) buyruğu ile "Bilgisiz­ce saptırdıkları kimselerin yüklerinden bir kısmını da yükleneceklerdir' (en-Nahl, 16/25) buyruğu bu hususa delil teşkil etmektedir. Bütün bunlar; ancak âhirette amellerin tartılmasından sonra olacaktır. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.

Sahih'te de şöyle buyurulmaktadır: "Kim İslâm'da güzel bir yol açarsa onun mükâfatı ile ondan sonra onunla amel edenlerin mükâfatı ona veriiir. Üstelik onlardan hiçbirisinin ecirlerinden de bir şey eksiltilmez. Kim de İs­lâm'da kötü bir yol açarsa, onun günahı ile ondan sonra onunla amel eden­lerin günah) o kimseye yazılır. Üstelik onlardan herhangi birilerinin günah­larından da bir şey eksiltilmez. "[6]

 

14. Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir.

15. Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile.

 

"Doğrusu şu ki; insan kendisine karşı bir şahittir." el-Ahfeş dedi ki: Bir 'kimseye: "Sen kendine karşı bir delilsin" demek gibi, yüce Allah, insanın ken­disini kendisine karşı bir şahit kılmıştır,

İbn Abbas da "basîre" şahid demektir. Bu şahitlik te onun organlarının ya­ni ellerinin yakaladıkları ite ayaklarının üzerlerine gittikleri ile gözlerinin gör­dükleri ile şahitlik etmeleridir, demiştir.

"Basîre" şahit demektir. el-Ferrâ da şu beyitleri zikretmektedir:

"Sanki akıl sahibi üzerinde, gören (basîre: şahidlik eden) bir göz vardır, Oturduğu yerden ya da onun gördüğü bir şeyden Sakınır; öyle ki, insanların tümünün -Korkusundan- kendi gırlarının onlara gizli kalmadıklarını zanneder."

Bu te'vilın Kur'ândan delili de yüce Allah/m şu buyruğudur: "Ogün on­ların dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları her şeyi söyleyerek aleyhlerine şe-hâdet edeceklerdir." (en-Nur. 24/24)

Buyrukta "basiret: şahit'in müennes olarak gelmesinin sebebi, burada "in­san" ile kastedilenin azalan oluşundan dolayıdır. Çünkü azalar bizzat insa­nın kendisine karşı şahitlik edeceklerdir. O bakımdan yüce Allah: Gerçek şu ki, azahr insanın kendisine karşı bir şahittir" buyurmuş gibidir. Bu anlamdaki açıklamayı el-Kutebî ve başkaları yapmıştır.

Bir takım kimseler de şöyle demiştir: "Basiret" buyruğundaki "he (müen-neslik te'si)" i'rab bilginlerinin mübalağa "hc"si adını verdikleri "he"dir. Mesela, Büyük musibet, çok âlim, çok büyük bir rivayet bil­gini' sözlerindeki "he (yuvarlak te)" gibidir. Ebıı Ubeyd'in görüşü de budur.

Buradaki "basiret; şahit" ile kastedilenlerin, insanın işlediği hayır ya da şer türünden ulan işleri yazan iki yazıcı melek olduğu da söylenmiştir. Bu­na da yüce Allah'ın: "Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile" buyruğu de­lil teşkil etmektedir ki; buradaki "mazeretleri 'perdeler" diye yorumlayan­lara göre, bu buyruk, bu açıklamanın delilidir. es-Süddi ve ed-Dahhak'ın gö­rüşü-budur.

Bazı tefsir bİlginJeri de şöyle demiştir: Mana şudur: Gerçek şu ki, insanın kendisinden insan üzerinde bir basiret yani şahit vardır. Burada; Üze­rinde" harf-İ cerri hazfedilmiştir.

"Basiref'in müennes bir isinin sıfatı olması da mümkündür. Bunun da tak­diri şöyle olur: Gerçek şu ki, insanın kendisi üzerinde gö­ren (tanık olan) bir göz vardır." el-Ferra şu mısraı zikretmektedir:

"Sanki akıl sahibi üzerinde gören bir göz vardır."

el-Hasen de yüce Allah'ın: "Doğrusu şu ki; İnsan kendisine karşı bir şa­hittir" buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Yani insan, başkalarının ku­surlarını çok iyi görür ama bizzat kendisinin kusurları hakkında bilgisizdir.

"Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile." Bütün perdelerini üstüne ka­patsa bile, demektir. Yemenlilerin lehçesinde perdeye (mazeretler lafzı ile ay­nı kökten olmak üzere); denilmektedir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yap­mıştır. Şair de şöyle demiştir:

"Fakat o bir anlık konaklamamıza dahi razı olmadı Ve üzerine perdeleri örttü."

ez-Zeccac dedi ki: Perdeler" demek olup, tekili: 'dir. Per­delerini amelini gizlemek maksadıyla örtse bile, kendisi kendisine karşı bir şahittir, demektir.

Şöyle de açıklanmıştır: İsterse özür dileyip, ben hiçbir şey yapmadım de­sin, kendi nefsinden, organlarından kendisine karşı şahitlik edecek vardır. Kendisi özür beyan edip, kendisi hakkında tartışacak olsa bile onun özrü­nün yalan olduğunu ortaya koyacak, ona karşj bir şahit vardır. Bu açıklamayı Mücahid, Katade, Said b. Cübeyr, Abdurrahman b. Zeyd, Ebu'l-Âliye, Ata, el-Ferrâ ve yine es-Süddî ve Mukatil yapmışlardır. Mukatil dedi ki: İster­se bir mazeret yahut bir delil ortaya koymaya kalkışsın, bunun kendisine fay­dası olmayacaktır. Bunun benzerleri yüce Allah'ın: "O günde özür dilemele­ri zalimlere fayda vermez." (el-Mu'min, 40/52); "Onlara izin de verilmeye­cek ki özür dilesinler" (el-Mürselat, 77/36) buyruklarıdır. Buna göre "maze­retler"* özürden alınmıştsr. Şair de şöyle demektedir:

"Gelişleri genişlediği halde, çıkışları senin aleyhine daralan İşlerden alabildiğine sakınmalısın sen. İnsan kendisini mazur görmekle birlikte; Sair insanların onu mazur görmeyişi güzel değildir, bir bilsen,"

Bir adam, İbrahim en-Nehaî'ye özür beyan edince ona: Sen özür dileme­den de ben senin mazeretini kabul ettim. Çünkü mazeret ileri sürmek iste­nirken onlara yalan şaibesi karışır.

İbn Abbas dedi ki: "Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile" buyruğu, bü­tün elbiselerinden sıyrılsa bile demektir. Bu açıklamayı d-Maverdî nakletmiş -tir.

Derim ki; Ancak daha güçlü görülen bunun delil ortaya koymaya çalış­mak ve günahtan dolayı mazeret beyan etmek anlamında olduğudur. en-Nâ-biğa'nın şu beyitinde de bu anlamda kullanılmıştır:

"İşte bu bir mazerettir, fayda vermese eğer Şüphesiz bu mazeretin sahibi kötülüğe sebep olan o işe bir ortaktır."

Buna delil yüce Allah'ın kâfirler hakkındaki: "Rabbimız olan Allah hak­kı için biz müşriklerden olmadık" (el-En'âm, 6/23) buyruğu ile münafıklar hakkındaki: "Allak onların hepsini dirilteceği günde size yemin ettikleri gi­bi, Ona da yemin edecekler.."(el-Mücadele, 58/18) buyruklarıdır.

Sahih(-i Müslim)'de şöyle diyeceği belirtilmektedir: "Rabbim sana, kita­bına ve rasûlüne iman ettim. Namaz kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim (diyecek) ve elinden geldiği kadar hayır şeyler söyleyip öğünecektîr..."[7]

Bu husus daha önceden Ha-Mim es-Secde (Fussilet, 41/19-21 .âyetler)! n tef­sirinde ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.

ile"mazeret"in çoğuludur. Yaptıkları hususunda onu mazur gördüm, mazur görüyorum, özür" denilir. İsmi de; ile şeklinde gelir. Şair de şöyle demiştir:

"Ben (bana iyilik yapılması hususunda) engellendim; esasen engellenmiş birisinin mazereti de (kabul) olmaz."

de aynı şekildedir. (Vezin itibariyle):  Dizkapağı" ile;  Oturuş" lafızlarına benzemektedir. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

"İşte bu bir mazerettir, fayda vermese eğer Bu mazeretin sahibi ülkede artık başıboş dolaşmaktadır. "[8]

Bu âyet-i kerime beş meseleyi ihtiva etmektedir. (Biz de bunları beş başlık fıalinde sunacağız.):

 

1- Kişinin Kendi Aleyhine İkrarda Bulunması;[9]

 

Kadı Ebu Bekr İbnu'l-Arabi yüce Allah'ın: "Doğrusu şu ki insan kendi­sine karşı bir şahittir. Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile" buyruğun­da kişinin kendi aleyhine yaptığı ikrarın kabul edileceğine dair bir delil bu­lunmaktadır. Çünkü bu kişinin kendisi tarafından kendi aleyhine yaptığı bir şahitliğidir. Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "O gün onla-nn dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları her şeyi söyleyerek aleyhlerine şeha-det edeceklerdir." (en-Nur, 24/24) Bu hususta görüş ayrılığı yoktur. Çünkü bu kişinin herhangi bir itham altında bulunmasına imkân vermeyecek şekilde bir haber vermesidir. Çünkü akıl sahibi bir kimsenin kendi aleyhine ya­lan söylemesi sözkonusu değildir. Bu da bir sonraki başlığın konusudur. [10]

 

2- Kişinin Aleyhine Dair İkrarları ve Hükümleri:

 

Yüce Allah, Kitab-ı Kerim'inde şöyle buyurmaktadır: "Hani Allak, peygam-berlerden'size verdiğim kitab ve hikmetten sonra size beraberinizdeki doğ­rulayıcı bir peygamber gelince ona mutlak iman edecek ve yardım edecek­siniz diye söz aldığı zaman: 'Kabul ettiniz mi ve bu ağır yükünü alıp yük­lendiniz mi?' demişti. Onlar da: 'Kabul ettik' demişlerdi. 'Öyleyse şahit olun, ben de sizinle birlikte şehadet edenlerdenim'diye buyurmuştu." (Al-i İmran, 3/81) Bir başka yerde yüce Allah, şöyle buyurmaktadır; "Diğer bir kısım da günahlarını itiraf ettiler. Onlar salih ameli başka bir kötü amel ile karıştırmışlardır." (et-Tevbe, 9/102) Bu husus rivayetlerde çokça sözko­nusu edilmiştir.

(Mesela) Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Ey Üneys! Bunun karısı­nın yanına git! Eğer itiraf ederse onu recmet."[11]

Bir kimsenin başkasının mirasçılığı veya bir alacağı olduğuna dair ikrarı­na gelince; bu hususta Malik şöyle demiştir; Bizim bildiğimize göre, üzerin­de icma olunan husus şudur; Oğullan olmakla birlikte vefat etmiş bir ada­mın çocuklarından birisi: Benim babam filan kimsenin kendi oğlu olduğu­na dair ikrarda bulunmuştur, diyecek olursa, bu neseb tek bir kişinin şahit­liği ile sabit olmaz. Bu ikrarda bulunan kişinin ikrarı ancak kendisi aleyhin­de babasının malından kendisine düşen payda sözkonusu olur. Onun lehi­ne ikrarda bulunan kişi, elinde bulunan maldan o kimseye isabet edecek olan borç kadarını o kimseye verir. Malik dedi ki: Bunun açıklaması şöyledir; Ki­şi ölür de geriye iki oğul ve altıyüz dinar bırakacak olursa, sonra bu oğul­larından birisi ölen babasının, filan kişinin kendi oğlu olduğuna dair ikrar­da bulunduğu hususunda şahitlikte bulunacak olursa, lehine şahitlik ettiği ki­şi, yüz dinar alacaklı olur. Bu miktar, eğer İlhak edilecek olsaydı, nesebe il­hakı yapılacak kişinin mirasının yansıdır. Eğer diğeri de onun lehine ikrar­da bulunacak olursa, diğer yüz dinarı da alır, böylelikle hakkının tamamını almış olur ve nesebi de sabit olur. Babası yahutta kocası aleyhine borç ik­rarında bulunup, mirasçıların böyle bir şeyi inkâr ettiği kadının durumu da böyledir. Böyle bir kadının, eğer bütün mirasçılar hakkında sabit olacak ol­saydı, lehine ikrarda bulunduğu borcun kendisine isabet eden miktarını ödemek zorundadır. Eğer İkrarda bulunan, kocasından sekizde bir almış bir kadın ise, alacaklıya alacağının sekizde birini öder. Şayet mirasın yarısını al­mış kızı ise alacaklıya alacağının yarısını öder. İşte kadınlar tarafından lehi­ne ikrarda bulunulan kimseye hakkı bu hesaba göre ödenir. [12]

 

3- İkrarın Sıhhatinin Şartları:

 

İkrar, ancak mükellef bir kimse tarafından yapılırsa, sahih olur. Şu kadar var ki; bu mükellefin hacr altında bulunmaması şarttır. Çünkü hacr, kendi­sinin lehine bir hak ile İlgili olursa, onun sözünü hükümsüz kılar. Şayet -has­ta gibi- başkasının lehine olursa, bu hak ondan sakıt olur, bir kısmı da caiz okır. Buna dair açıklamalar fıkıh meselelerindedir.

İkrar hususunda; kölenin, iki hali sözkonusudur. Bunların birincisi, ikra­rın başındadır. Geçen şekil üzere bunda görüş ayrılığı yoktur.

İkincisi İse sona erişi halindedir. Bu da ikrarın müphem bırakılması türün-dendir. Bunun pek çok şekli vardır. Ana şekilleri altı tanedir.

Birinci şekil: Köle, onun bende aiacak bir şeyleri vardır, der. Şafii der ki: Eğer bunu bir hurma tanesi yahut bir ekmek parçası diye açıklayacak olur­sa, bu açıklaması kabul edilir. Bizim benimsediğimiz usul kaideleri ise an­cak belirli bir miktarı olan hususlarda kabul edilmesini gerektirir. Eğer bu şe­kilde bu "şey"i açıklayacak olursa, kabul edilir ve buna dair de yemin eder.

İkinci şekil: Bunu şarab yahut domuz ya da şeriatte mal olarak kabul edil­meyen bir şey ile açıklaması halidir. İttifakla onun bu ikrarı kabul edilmez, isterse lehine ikrarda bulunulan kişi bu hususta ona destek versin.

Üçüncü şekil: Bunu meytenin (leşin) postu yahut gübre veya köpek gi­bi. (Mal oluşu) hakkında görüş ayrılığı bulunan bir şekilde açıklamasıdır. Ha­kim onun hakkında, bu hususta uygun göreceği şekilde ikrarını red ya da ge­çerli kabul etmek şekillerinden birisi ile hüküm verir. Eğer hakim, onun bu ikrarını kabul etmeyip reddedecek olursa, bir başka hakim bu hususta her­hangi bir şey İle hüküm vermez. Çünkü birinci hakimin bu ikrarı, iplal etme­si ile artık hükmü geçerlilik kazanmış olur.

Şafii mezhebine mensub kimi ilim adamı şarab ve domuz ödemekle yü­kümlü tutulur, demişlerse de bu batıl bir görüştür. Ebu Hanife ise şöyle de­miştir: Eğer: Onun benim üzerimde bir şey aiacağı vardır, diyecek olursa an­cak ölçülen yahut tartılan bir şey ile bunu açıklarsa bu ikrarı kabul edilir. Çün­kü kişinin zimmetinde bunların dışında hiçbir şey bizatihi sabit olmaz. Bu gö­rüş ise zayıftır. Çünkü bunların dışındaki şeyler de, eğer vücub seviyesine ula­şacak olursa, zimmette sabit olacağı hususunda icmâ' vardır.

Dördüncü şekil: Eğer onun benim yanımda bir malı vardır, diyecek olur­sa, adeten mal sayılmayan bir ya da iki dirhem gibi ifadelerle bunu açıklaması kabul edilir. Elverir ki halin karinesi bundan daha fazlası ile onun aley­hine hüküm vermeyi gerektirmesin.

Beşinci şekil: Onun benim yanımda çok ya da büyük bir malı vardır, de-mesidir. Şafii, bir tane ile açıklaması dahi kabul edilir, demiştir. Ebu Hanife, ancak zekat nisabı hakkında bu açıklaması kabul edilir, demiştir. Bizim ilim adamlarımız ise, değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi hırsızlık ve zekat nisabı ile diyettir. Bana göre bunun asgari miktarı hırsızlık nisabıdır. Çünkü müslümanın uzvu ancak büyük miktardaki bir mal dolayısı ile kopa-nlabilir. Hanefilerin çoğunluğu da bu görüşü benimsemişlerdir.

Ancak el-Leys b. Sa'd'ın görüşü gerçekten lıayret edilecek bir görüştür: Ona göre yetmişikî dirhemden daha aşağısı ile açıklaması kabul edilmez. Ona: Sen bunu neye dayanarak söylüyorsun? denilince şu cevabı vermiş: Çünkü yü­ce Allah: "Andolsun ki Allah bir çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir" (et-Tevbe, 9/25) diye buyurmaktadır. Peygamberin gazve ve seri-yelerinin sayısı ise yetmişikidir. Ancak böyle bir açıklama sahih değildir. Çün­kü yüce Allah, Huneyn'i bunların dışında ayrıca zikretmiştir, Dolayısı i!e onun (Leys b. Sa'd'ın) yetmişbtr dirhem şeklindeki açıklaması kabul edilir, deme­si gerekirdi. Ayrıca yüce Allah söyle buyurmaktadır: "Allah'ı çokça zikredin." (el-Ahzab, 33/41); "Onların gizlice fısıldanmalarının bir çoğunda kaytr yoktur." (en-Nisa, 4/114); "Onlara çok büyük lanet et." (el-Ahzab, 33/68)

Altıncı şekil: Şayet onun bende on yahut yüz ya da bin alacağı vardır, di­yecek olursa, istediği şekilde bunları açıklayabilir ve bu açıklaması kabul edi­lir. Eğer bin dirhem yahut yüz dirhem ve bir küle yahut yüz elli dirhem di­ye açıklayacak olursa, böylelikle o müphem olan bir şeyi açıklamış olur ve bu açıklaması kabul edilir. Şafii de böyle demiştir.

Ebu Hanife ise şöyle demiştir: Eğer müphem olan sayıya ölçülen ya du tar­tılan bir şey atfedecek olursa, bu atfı bir açıklama olur. Yüz ve elli dirhem demesi gibi. Çünkü burada "dirhem" ellinin açıklamasıdır. Elli de yüzü açık­lamaktadır. Şafii mezhebine mensub alimlerden İbn Hayran el-İstahri dedi ki: Yüz ve ellide "dirhem" lafzı, ancak ellinin açıklaması olabilir. Yüzü ise ken­disi istediği şekilde açıklayabilir. [13]

 

4- İkrardan Dönmek:

 

Yüce Allah'ın: "Bütün mazeretlerini ortaya koysa bile" buyruğunun anlamı şudur: Eğer ikrardan sonra mazeret ortaya koyacak olursa, onclan ka­bul olunmaz.

İlim adamlart, Allah'ın halis hakkı olan hadler hususunda ikrarda bulun­duktan sonra, geri dönen kimse hakkında farklı görüşlere sahiptir. Aralarında Şafii ve Ebu Hanife'nin de bulunduğu çoğunluk ikrardan sonraki dönü­şü kabul edilir, demişlerdir. İki görüşünden birisinde Malik de böyle demiş­tir, diğerinde ise ikrarından dönüşünün doğru bir açıklamasını süzkonusu et­medikçe kabul olunmaz. Doğru olan ise mutlak olarak ikrarından rucû'un ca­iz olduğudur. Çünkü aralarında Buhârî ve Müslim'in de bulunduğu hadis imamlarının rivayet ettiklerine göre, Peygamber (sav) zina ettiğini ikrar eden bir kimsenin dört defa yaptığı ikrarının her seferinde ondan yüz çevir­miştir. Kendi aleyhine dört defa şahitlikte bulununca da Peygamber (sav) onu çağırmış ve: "Sende bir delilik var mıdır?" diye sormuş. Adam: Hayır deyin­ce, Peygamber: "Sen muhsan mısın?" diye sorunca, adam: Evet diye cevab ver­miştir[14]

Buhârî'nin rivayet ettiği hadiste: "Herhalde sen öpmüş yahut çimdik! emiş ya da bakmış olmalısın'[15] denilmektedir.

Nesâî ve Ebû Dâvûd da şöyle denilmektedir: Nihayet beşincisinde ona: "O kadınla cima ettin mi?" diye sormuş, o: Evet cevabını vermiştir. Peygamber: "Senin o şeyin onun o şeyinde kayboluncaya kadar (öyle mi)?" O: Evet de­miş, Peygamber: "Milin sürmedanlıkta, halatın da kuyuda kaybolduğu gibi (mi)?" diye sormuş, adam yine: Evet deyince Peygamber: "Zinanın ne oldu­ğunu biliyor musun?" diye sormuş, adam: Evet ben erkeğin hanımından he-lâf olarak elde ettiğinin bir benzerini ondan haram olarak eide ettim, diye ce-vab verince, Peygamber: "Peki benden ne istiyorsun?" diye sormuş. Adam: Beni temizlemeni istiyorum, diye cevap vermiş, (Sahabİ) dedi ki: Bunun üze­rine Peygamber emir verdi ve o da recm edildi[16]

Tirmizi ve Ebu Davıtd dedi ki: Taşların kendisine isabet edip, acılarını duy­ması üzerine hızlıca koşmaya başladı. Bir adam deve çenesi ile ona bir dar­be İndirdi, sair insanlar da ölünceye kadar onu vurdu. Bu sefer Peygamber (sav): "Niye onu bırakmadınız?" diye buyurdu[17]

Ebû Dâvûd ve en-Nesai dedi ki: (Peygamberin o kadar soru sorması) Ra-sûlultah. (sav)'ın işi sapasağlam tutması içindi. Bir haddi terketmek için as­la[18]

İşte bütün bunlar, ikrardan dönüşün mümkün olduğunu ve kabul edile­ceğini açıkça ifade etmektedir. Peygamber (sav)'ın: "Sen belki de öpmüş ya da çimdik atmış olabilirsin." ifadesi Malikin: Açıklanabilir bir şekil sözkonu-su edecek olursa, ikrarından dönüşü kabul edilir, .sözüne bir işarettir. [19]

 

5- Kölenin Aleyhine İkrarda Bulunması:

 

Bu hükümler, kendi hürriyetine ve iradesine malik hür kimse hakkında­dır. Köleye gelince; onun ikrarı iki kssımdan birisine dahildir. Ya kendi be­deni aleyhine ikrarda bulunur yahutta elinde ve zimmetinde bulunana dair ikrarda bulunur. Eğer öldürmek ve daha aşağısı cezayı gerektiren hususlar ' hakkında kendi bedeni aleyhinde ikrarda bulunacak olursa, bu ikrarın ge­reği ona uygulanır.

Muhammed b. el-Hasen dedi ki: Onun bu ikrarı kabul edilmez. Çünkü o kimsenin bedeninde efendisinin hakkı vardır, Yapacağı böyle bir ikrarda ise, efendisinin bedenindeki haklarını telef etmesi sözkonusudur.

Delilimiz Peygamber (sav)'ın şu buyruğudur: "Her kim bu pisliklerden her­hangi bir şey işleyecek olursa, Allah'ın setretmesiyle o da kendisini setret-sin. Eğer onlardan bizim için herhangi bir şey açığa çıkacak olursa o vakit biz de ona haddi uygularız. "[20] Yani cezanın uygulanacağı yer insanın asıl ya­ratılışıdır (varlığıdır).

Bu ise Adem oğlunun sureti ve yapısıdır. Efendinin ise bunda bir hakkı yoktur. Onun hakkı ancak nitelik ve tabiiyyet hususlarındadır. Bu ise daha sonradan onun hakkında sözkonusu olan mal olma keyfiyetidir. Nitekim her­hangi bir mal ikrarında bulunacak olursa kabul edilmez. Öyle ki Ebu Hani-fe şöyle demiştir: Şayet köle: Ben bu malı çaldım, diyecek olursa, onun eli kesilmez ve lehine ikrarda bulunulan kişi o malı alır.

İlim adamlarımız şöyle demiştir: O mal efendiye aittir. Köle azad edildi­ği takdirde köleden o malın kıymeti istenir. Çünkü kölenin elindeki malın efendiye ait olduğu icma ile kabul edilmiştir. Mala dair onun söyleyeceği söz ve aleyhteki ikrarı kabul edilmez. Özellikle de Ebu Hanife şöyle demekte­dir: Kölenin mülkiyet hakkı yoktur. Onun malik olması da, ona mülk veril­medi ce sahih değildir. Biz her ne kadar, onun mülk edinmesi sahih olur, di­yorsak bile. her iki görüşe güre de icma ile onun elinde bulunanların hep­si efendisine aittir.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [21]

 

16. Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!

17. Çünkü onu (kalbinde) toplamak ve onu okutmak Bize düşer.

18. Ohalde Biz, onu okuduğumuz zaman sen, onun okumasına uy!

19. Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize aittir.

20. Hayır, hayır siz çabucak geçeni seversiniz;

21. Ve âhireti bırakırsınız.

 

"Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!71 buy­ruğu ile ilgili olarak Tirsıizi'de şu rivayet kaydedilmektedir: Said b. Cü-beyr'den, o İbn Abbas'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sav)'ın üzerine Kur'ân indi mi, o da Kur'ân'ı iyice bellemek isteği ile onunla dilini hareket ettiriyordu. Bunun üzerine yüce Allah: "Onu (ezberlemeyi) çabuk­laştırmak için dilini onunla kıpırdatma!" buyruğunu indirdi. (İbn Abbas) dedi ki: Peygamber onunla dudaklarını kıpırdatıyordu, dedi ve Süfyan du­daklarını kıpırdattı. Ebu İsa dedi ki: Bu hasen, sahih bir hadistir[22]

Müslim'in lafzı ile rivayet şöyledir: İbn Cübeyr'den, o İbn Abbas'tan şöy­le dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav)'a indirilen vahiy ona nisbe-ten ağır geliyordu. O bakımdan dudaklarını kıpırdatıyordu. İbn Abbas bana dedi ki: Şimdi ben dudaklarımı Rasûlullah (sav) nasıl kıpırdatıyor idiyse öy­lece kıpırdatıyorum, Said de dedi ki: Ben de İbn Abbas dudaklarını nasıl kı­pırdatıyor idiyse öylece kıpırdatıyorum deyip, dudaklarını kıpırdattı. Bunun üzerine yüce Allah: "Onu (ezberlemeyi) çabuklaştırmak için dilini onun­la kıpırdatma. Çünkü onu toplamak ve onu okutmak Bize düşer." Dedi ki: Kalbinde onu toplamak (Bize düşer) sonra onu sen okuyacaksın.

"O halde Biz, onu okuduğumuz zaman sen onun okumasına uy!" Ya­ni ona kulak ver, onu dinle! Daha sonra onu (sana) okutmak Bize düşer. (İbn Abbas) dedi ki: Bundan dolayı Rasûlullah (sav) bundan sonra Cebrail -iki­sine de selâm olsun- kendisine geldi mi susup, dinlerdi, Cebrail (a.s) gitti mi Peygamber (sav) kendisine okuttuğu şekilde vahyi okurdu. Bunu aynı şekil­de Buhârî de rivayet etmiştir[23]

Bu âyetin bir benzen de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Sana onun vah­yi tamamlanmadan önce Kur'ân'ı okumayı acele e(me..,"(Tâ-Hâ, 20/114) buy­ruğudur. Daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Âmir eş-Şa'bî dedi ki: Peygamberin kendisine nazil olduğunda Kur'ân'ı tek­rarlamakta acele etmesi, ona olan sevgisi ve diliyle onu okurken ondan al­dığı lezzetti. Vahiy tamamlanıp, kalbinde toplanmadan bu şekildeki hareke­ti ona yasaklandı. Çünkü Kur'ân'ın bir kısmı diğer kısmı ile irtibatlıdır.

Denildiğine göre, Peygamber (sav)'a vahiy nazil oidu mu, unuturum korkusu ile vahyin nüzulü ile birlikte dilini de kıpırdatırdı. Bunun üzerine: "Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur'ân'ı okumayı acele etme!" (Ta-Ha, 20/114); "Sana (Kur'ân'ı) okutacağız ve unutmayacaksın" (el-A'lâ, 87/6) buyrukları iie, "dilini onunla kıpırdatma" buyrukları nazil oldu. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

"Onun okuması" onun sana okuması demektir. el-Ferra'nın görüşüne gö­re "kıraet" ile "Kur'ân" lafızlarının ikisi de mastardır.

Katade dedi ki: "Sen onun okumasına uy!" Onun şeriatine ve ahkâmına uy, demektir.

"Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer" buyruğu da şu de mekür: Onun muhtevasındaki hadleri, helâlleri ve haramları açıklamak (Bi­ze aittir). Bu açıklamayı Katade yapmıştır.

Şöyle de açıklanmıştır: Bundan sonra onun muhtevasında yer alan vaad-leri ve tehditleri açıklayıp, bunları gerçekleştirmek Bize aittir. Bir diğer açıklamaya göre: Senin dilinle onu açıklamak Bize düşer, demektir.

"Hayır" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Yani şüphesiz Ebu Cehil Kıır'ân'm açıklamasına ve beyanına İman etmez. Şöyle de açıklanmıştır: "Hayır" onlar namaz da kılmazlar, zekat da vermezler. Maksat da Mekke kâ­firleridir.

"Hayır siz" ey Mekke kâfirleri "çabuk geçeni" dünya yurdunu ve orada hayat sürmeyi "seversiniz" tercih edersiniz. "Ve âh i ret i" onun için amel et­meyi "bırakırsınız" terketmezsiniz.

Kimi tefsirde âhiret cennettir, denilmiştir.

Medinelilerle Kûfeliler: Hayır siz... seversiniz" ile; Bırakırsınız" şeklinde hitab kipi ile, her ikisini de "te" ile okumuşlardır. Ebu Ubeyd de bunu tercih ederek şöyle demiştir; Eğer bu kıraat alimlerine mu­halefet etmek hoşlanılmayan bir şey olmasaydı, ben bunu "ye" ile (severler, bırakırlar demek olur) okurdum. Çünkü bundan önce "insan"dan söz edil­mektedir. Diğerleri ise haber anlamı ile "ye" ile okumuşlardır. Ebu Hatim'in tercihi budur. "Ye" ile okuyanların kıraati daha ünce geçen "o günde insana ... haber verilir" (13. âyet) buyruğuna itibar ederek böyle okumuştur ki; bu­radaki (tekil olan) "insan" (çoğul olarak): "en-nâs: insanlar" anlamındadır. "Te" ile okuyanların kıraati, hitabın doğrudan doğruya muhatapları azar-lad*ğı esasına göre açıklanır. Böylesi de maksadı daha beliğ bir şekilde ifa­de eder.

Bu buyruğun bir benzeri de: "Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni (dün­yayı) severler. Ama çok ağır bir günü de arkalarına atarlar" (el-İnsan, 76/27) buyruğudur. [24]

 

22. O günde yüzler var ki; apaydınlıktır;

23. Rabblerİne bakıcıdırlar.

24. Ve o günde asık nice suratlar vardır.

25. Kendilerine bel kemiklerini kıran çok belâlı işler yapılacağını anlarlar.

 

"O günde yüzler var kî; apaydınlıktır, Rabblerİne bakıcıdırlar" buyru­ğunda geçen: Apaydınlıktır" buyruğu güzellik ve nimet anlamın­daki: 'den gelmektedir.

Bakıcıdır" lafzı ise:  Bakmak, nazar etmek"ten gelmekte­dir. Yani mü'minlerin yüzü apaydınlık, güzel ve parlak olacaktır. Allah onlara rahatlık, güzellik, parlaklık verdi, ve­rir" denilir. Bu da aydınlık (rahat) yaşayış ve zenginlik manasınadır. Benim söylediğim sözü işitip, onu belleyen kim­senin... Allah yüzünü ak etsin"[25] hadisinde de bu kökten gelen kelime kul­lanılmıştır.

"Rabblerine" yaratıcılarına, mutlak maliklerine "bakıcıdırlar.* Yani Rab lerine bakarlar. îlim adamlarının cumhuru bu görüştedir. Bu hususta Suhayb'in rivayet ettiği, Müslim'in de kitabında zikrettiği bir hadis-i şerif vardır ki; da­ha önceden Yunus Süresi'nde yer alan: "İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır" (Yunus, 10/26) buyruğunu tefsir ederken geçmiş bulunmaktadır. İbn Ömer şöyle derdi: Cennet ehli arasında Allah için en ke­rim ve değerli olanlar O'nun yüzüne sabah ve akşam bakanlar olacaktır. Da­ha sonra şu: "O günde yüzler var ki apaydınlıktır, Habblerlne bakıcıdırlar" , âyetini okudu.[26]

Yezid en-Nahvî, İkrime'den: "Özel bir şekilde Rabbine bakacaktır" dedi­ğini rivayet etmektedir. el-Hasen de şöyle derdi: Onların yüzleri apaydınlık olacak ve Rabblerine bakacaklardır.

Denildi ki: Buradaki "nazar"dan kasıt, Rabblerinin nezdinde bulunup, ken­dilerine verilecek olan mükâfaü beklemeleridir. Bu açıklama İbn Ömer ve Mü-cahid'den de rivayet edilmiştir. İkrime ise Rabbinin emrini gözetler diye açık­lamıştır. Bunu el-Maverdi, İbn Ömer'den ve yine İkrime'den rivayet etmiş­tir. Ancak bu açıklama sadece Mücahid'in açıklaması olarak bilinmektedir. Bu açıklamayı yapanlar yüce Allah'ın: "Gözler O'na erişemez. O ise bütün göz­leri kuşatmıştır" (el-En'âm, 6/103) buyruğunu delil göstermişlerdir.

Ancak bu görüş oldukça zayıftır, âyetin zahirinin ve haberlerin ifade et­tiği anlamın muktezasmın dışında kalmaktadır.

Tirmizi'de, İbn Ömer'den şöyle dediği zikredilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki; "Şüphesiz cennet ehlinin en aşağı mertebesinde olanları bin yıl­lık mesafeyi kaplayan bahçelerine, eşlerine, hizmetçilerine ve tahtlarına ba­kan kimsedir. Allah nezdinde en değerlileri ise sabah ve akşam O'nun yü­züne bakacak olanlardır." Daha sonra Rasûluüah (sav): "O günde yüzler var ki apaydınlıktır. Rabblerine bakıcıdırlar" buyruklarını okudu, (Tirmizi) de­di ki: Bu garib bir hadistir. Bu rivayet sadece İbn Ömer'in sözü olarak da ri­vayet edilmiş olup, Peygambere ref (isnad) edilmemiştir[27]

Müslim'in Sahih'inde Ebu Bekr b. Abdullah b. Kays'dan onun babasın­dan, onun da Peygamber (sav)'dan rivayetine göre, Peygamber şöyle buyur­muştur: "Cennetlerin ikisi kaplan da, içindekiler de gümüştendir. İkisi de, kap­lan da, içindekiler de altındandır. Oradakiler ile aziz ve ceiil olan Rabbleri­ne bakmaları arasındaki tek bir engel İse, Adn cennetinde O'nun yüzü üze­rindeki kibriyâ ridâsıdır."[28]

Cerir b. Abdullah da şöyle demektedir: Rasûlullah (sav)'ın huzurunda otu­ruyorduk. Ondördünde aya baktı ve şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki sizler şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi açık seçik bir şekilde göreceksiniz. O'nu görmek için bu hususta birbirinizi rahatsız etmeyecek, engellemeyeceksiniz. O bakım­dan eğer güneş doğmadan ve güneş batmadan önce bir vakit namazı kaçır­mamak imkânınız varsa bunu yapınız." Daha sonra: "Güneşin dogmasından önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile teşbih et" (Kaf, 50/39) buyru­ğunu okudu. Hadis Buhârî ve Müslim tarafından ittifakla rivayet edilmiştir.[29]

.Hadisi ayrıca Ebû Dâvûd ve Tirmizi de rivayet etmiş oiup (Tirmizi): Ha-sen, sahih bir hadistir, demiştir[30]

Ebû Dâvûd, Ebu Rezin el-Ukaylî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü! Hepimiz Rabbimizi görecek miyiz? dedim. İbn Muâz dedi ki: Yani kıyamet gününde onunla başbaşa kalacak mır1 Peygamber "Evet ey Ebu Rezin" dedi. Peki O'nun yarattıkları arasında buna delil olacak (örnek teşkil edecek) ne olabilir? dedi. Peygamber şöyle buyurdu: "Ey Ebu Rezin hepiniz ayı görmüyor musunuz?" îbn Muaz: Yani ondordünde ve herkes kendi ba­şına (demektir), dedi. Bizler; Evet dedik. Peygamber şöyle buyurdu: "Allah bundan daha da büyüktür." İbn Muaz dedi ki: "Şüphesiz ki o -yani ay- Al-îah'ın yaratüklanndan bir yaratıktır, Allah ise daha celil ve daha azaınetlidir.'[31]

Nesai'nin Kitabında Suhayb'den şöyle dediği kaydedilmektedir: "... Hica­bını açar ve O'na bakarlar. Allah'a yemin olsun ki, onlara bu bakıştan daha çok sevecekleri ve onlar için daha çok gözlerini aydınlatacak bir şeyi vermiş olmayacaktır."[32]

Ebu İshak es-Sa'lebî'nin Tefsirinde ez-Zübeyr'den, onun da Cabir'den şöy­le dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Aziz ve celil olan Rabbimiz, onun yüzüne baksınlar diye tecelli edecek, onlar da O'na secde­ye kapanacaklar. Başlarınızı kaldırın diyecek, çünkü bugün ibadet günü de­ğildir."[33]

es-Sa'lebî dedi ki: Mücahid'in âyet-İ kerime herkes Rabbinin mükâfatını bekleyecektir, O'nun yarattıklarından hiçbir şey O'nu görmeyecektir, anla­mında olduğunu söylemesi dayanaksız bir tevildir. Çünkü Araplar "nazar" ile "intizar (beklemek)"ı kastedecek olurlarsa (fiilin geçişini sağlamak için her­hangi bir edat kullanmaksızın): Onu bekledim" derler. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Onlar... saatin (kıyame­tin) ... gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?" (ez-Zuhruf, 43/66); Onlar zamanı gelince bildirdiklerinin gerçekleşmesinden başkasını mı bekliyorlar?" (ei-Araf, 7/53); Onlar... bir tek çığlıktan başkasını beklemiyorlar." (Yasin, 36/49)

Eğer bu kök ile tefekkür ve tedebbür, (düşünmeyi) kastedecek olurlarsa o zaman: Bu iş üzerinde düşündüm" derler. Şayet "nazar" fiili ile kastedilen "görmek" olursa o vakit; ile bîriikte kullanılır.

"Vech;yüz" de ayrıca zikredilmiş olduğuna göre o takdirde burada bu fi­ilin açıktan açığa görmekten başka hiçbir anlamı olamaz.

el-Ezlıen dedi ki: Mücahid'in söylediği: Rabbinin sevabına intizar eder (bek­ler) şeklindeki açıklaması, yanlıştır. Çünkü intizar (beklemek) anlamında: denilmez. Buna göre bir kimsenin: Filana baktım" demesi ancak göz ile görmek anlamında kullanılır. Araplar böyle derler, çünkü onSar gözle görmeyi kastettiklerinde: Ona baktım" derler. Eğer "intizar"ı kastedecek olurlarsa; derler. Şair de şöyle demiştir:

"Çünkü gerçek şu ki, sizler eğer bir an dahi beni beklerseniz, Um Cımdub'un nezdinde bunun bana faydası olur."

Şair burada "intizâr; bekleme"yi kastettiğinden: Beni beklerse­niz" demiş, buna karşılık; dememiştir.

Araplar, gözle görmeyi kastettiklerinde: Ona baktım" derler. Şair de şöyle demiştir;

"Ben ona baktım ve o sırada yıldızlar sanki, Yolculuklarından dönen kimselere yollarım aydınlatan rahiblerin kandilleri gibiydi."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Minâ'nm el-Muhassab mevkiinde ona bir baktım ki, Günahtan korkmaaaydım benim ısrarlı bir bakışım vardı." Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Şüphesiz ki ben senin bana vaadettiğini gözetlemekteyim Tıpkı fakirin, varlıklı, zengin, bir kimseye baktığı gibi."

Ben, sana zilletle bakıyorum, demektir. Çünkü zilletle ve boyun eğerek bakmak kendisinden bir şeyler istenen kimsenin kalbini daha bir yumuşa­tıcıdır.

Bu kanaattekilerin delil diye gösterdikleri yüce Allah'ım "Gözler O'na eri­şemez. O ise bütün gözleri kuşatmıştır" (el-En'âm, 6/103) buyruğuna gelin­ce, bu dünya hayatı hakkında söz konusudur. Buna dair yeterli açıklamalar yerinde geçmiş bulunmaktadır.

Atiyye el-Avfi dedi ki: Onlar Allah'a bakacaklardır, ancak gözleri azame­ti dolayısıyla O'nu kuşatamayacaktır. Şu kadar var ki O'nun nazarı onları ku­şatır, Buna yüce Allah'ın: "Gözler O'na erişemez. O ise, bütün gözleri kuşat­mıştır" (el-En'am, 6/103) buyruğu delil teşkil etmektedir.

el-Kuşeyrî Ebu Nasr dedi ki: 'in; "nimetler" demek olan: laf­zının tekili olduğu söylenmiştir. Yani O'nun nimetleri beklenir, gözetlenir. Bu açıklama da batıldır. Çünkü "nimetler"in tekili "ye" ile değil, "elif" ile ya­zılır. Diğer taraftan bu kelime (kendileriyle bir belâ) savuları nimetler demek­tir. Halbuki onlar* üzerlerindeki bir bela veya bir sıkıntıyı savmayı gözetle­meleri sözkonusu olmamak üzere, cennetle olacaklardır. Esasen bir şeyin ger­çekleşmesini bekleyip, gözetleyen bir kimsenin yaşantısında da bir çeşit ra­hatsızlık, tatsızlık var demektir. Cennetlikler bununla nitelendirilemezler.

Denildiğine göre, buradaki "nazar; bakma"nın "yüz"e izafe edilmesi yü­ce Allah'ın; "Altından ırmaklar akar" (el-Mâide, 5/119) buyruğu gibidir. Oy­sa akan ırmağın yatağındaki sudur, ırmağın yatağının kendisi değildir. Diğer taraftan "vech"in "ayn: göz" anlamında kullanıldığı da olmuştur. Nitekim yü­ce Allah, şöyle buyurmaktadır: "Şu gömleğimi götürün de onu babamın yüzüne sürün" (Yusuf, 12/93) gözlerine sürün demektir. Diğer taraftan ya­rın (kıyamet gününde) alışılmışın ters yüz edileceği de uzak bir ihtimal de­ğildir. Öyle ki; yüce Allah, görmeyi ve bakmayı yüzde yaratabilir. Bu da yüce Allah'ın: "Acaba durmadan yüzüstü düşerek yürüyen kimse mi daha çok hidayettedir" (el-Mülk, 67/22) buyruğuna benzemektedir. Bunun üzeri­ne: Ey Allah'ın Rasûlü cehennemde yüzleri üzerinde nasıl yürüyeceklerdir? diye sorulunca, Peygamber: "Onları ayaklan üzerinde yürüten, yüzleri üze­rinde yürütmeye de kadirdir" diye cevap vermiştir[34]

"Ve o günde asık nice suratlar vardır." Yani kıyamet gününde, kâfirle­rin yüzleri gerilmiş, çekiJmiş ve asılmış olacaktır. es-Sıhah'lz şöyle denilmek­ledir: dişi devenin isteği olmaksızın erkek deve di­şi deve ile ilişki kurdu" denilir,  Adam yüzünü ekşitti, as­tı" demektir. Yüzünü astı, ekşitti" denilir.

es-Süddî: "Asık surat" şekli değişikliğe uğramış surat demektir, diye açık­lamıştır. Anlamlar aynıdır.

"Kendilerine, bel kemikleri kıran, çok belâlı işler yapılacağını anlar­lar." Kesinlikle buna inanır ve bunu iyiden iyiye bilirier, demektir.

Büyük iş ve musibet" anlamındadır. Sırtmın omur­gasını kırdı" demektir. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yap­mıştır. Katade ise: Şer ve kötülük" demektir, der.

es-Süddi; helak olmak, îbn Abbas ve İbn Zeyd, cehenneme girmek, diye açıklamıştır. Anlamlar birbirine yakındır. Bu kelimenin asıl anlamı devenin burnuna bir demir yahutta ateş ile kemiğe ulaşıncaya kadar işaret yapıp dağ­lamaktır. Bu açıklamayı el-Esmaî yapmıştır.

O bakımdan devenin burnunu bir demirle delip, sonra da delinen yere de­riden yapılmış bir ip geçirip, onun üzerine de bükülmüş bir halat geçirme­yi anlatmak üzere:  Devenin burnunu delip, ondan halat geçirdim" denilir.

Arapların: O'na fâkira (musibet, belâ veya az önce deve için sözkonusu edilen uygulamanın benzeri) yapıldı" denilir. en-Nâbiğa da şöyle demiştir:

"Hiçbir kabir beni kabul etmedi; hâlâ önümde duruyor Ve başımın tepesine inecek kırıcı bir balta darbesi."

(Burada bu kelime) "kırıcı" anlamında kullanılmıştır. [35]

 

26. Vazgeçin bu işten... (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayan­dığında;

27. "Var mı bir tedavi edecek?" denildiğinde;

28. Artık bunun gerçekten bir ayrılış olduğunu anlayacak.

29.  Bacaklar birbirine dolaşacak.

30. İşte o günde sürülüp, götürülmek yalnız Rabbinin huzuruna ola­cak.

 

"Vazgeçin bu işten... (Çünkü can) köprücük kemiğine gelip dayandı­ğında" buyruğımdaki:

Vazgeçin bu işten" lafzı bir azar ve bu işren vazgeçmeyi bii emir­dir. Yanı kâfir, bir kimsenin kıyamet gününe iman etmesi, uzak bir ihtimal­dir. Daha sonra yeni bir ifade ile yüce Allah: "Köprücük kemiğine gelip da­yandığında" diye, buyurmaktadır ki, nefis yahutta can köprücük kemiğine gelip dayandığında, demektir. Bu buyrukla daha önce kendisinden sözedil-memiş bir hususa dair haber vermektedir. Çünkü muhatab bunu bilmekte­dir. Daha önce geçen: "Nihayet o perdenin arkasına girince" (Sâd, 38/32) buyruğu ile; "hele (o can) bir boğ aza gelince" (el-Vâkıa, 56/83) buyruklarına (bu itibarla) benzemektedir ki daha önceden (bu hususa dair açıklamalar ora­da) geçmiş bulunmaktadır.

Burada bu edatın "gerçekten" anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani: "(Can) köprücük kemiğine gelip dayandığında" yani can oraya ulaştığın­da sürünüp, götürülecek yer, Allah'ın huzuru olacaktır. İbn Abbas şöyle der­di: (Yani) kâfirin canı köprücük kemiğine ulaştığında, demektir.

"Köprücük kemikleri" lafzı; 'in çoğulu olup, göğsün üs: ta­rafında, canın hırıltılı bir şekilde verildiği (gargara) yerde bulunan ve göğüs çukurunda birbirine girmiş kemikler demektir. Dureyd b. es-Sımme şöyle de­miştin

"Ve nice büyük iş var ki sen onları savundun Canlarının köprücük kemiklerine ulaştığı bir zamanda."

Ölmek üzere, olma halini anlatmak üzere bazan "can köprücük kemiği­ne ulaştı" tabiri kullanılır.

Bu buyruktan maksat ise, ölümün gelişi esnasındaki halin çok zor ve sı­kıntılı olduğunu onlara hatırlatmaktır.

"Var mı bir tedavi edecek denildiğinde" buyruğu hakkında, farklı görüş-'ler vardır. Buradaki: Tedavi eden" lafzının: Tedavi etmek­ten geldiği söylenmiştir. Bu açıklama İbn Abbas, İkrime ve başkalarından ri­vayet edilmiştir. Simak'ın, İkrime'den rivayetine göre o: Tedavi edecek bir tedavi edici... Yani şifa verecek bir kimse (var mı?) diye açıkladığını rivayet etmiştir. Meymun b. Mihran da, İbn Abbas'ıan: Ona şifa verecek bir doktor var mı? diye açıkladığını rivayet etmektedir. E bu Kilâbe ve Katade de böy­le demiştir. Şair de şöyle demiştir:

"Zamanın musibetlerine karşı genç delikanlıyı koruyacak var mıdır? Yahut mukadder ölüme karşı onu tedavi edip, şifa verecek birisi var mıdır?"

Bu ifade, böyle bîr şeyin uzak bir ihtimal olduğunu, bundan ümit kesil­mesi gerektiğini anlatmak içindir. Yani ölüme karşı kim tedavi edip, şifa ve­recek kudreti bulabilir?

Yine İbn Abbas'tan ve Ebu'l-Cevzâ'dan rivayete göre, bu: Yu­karı doğru çıktı, yükseldi, yükselir" fiilinden gelmekledir. Mana da: Onun ru­hunu alıp, semaya yükselecekler kimlerdir? Rahmet melekleri mi, yoksa azab melekleri mi?

Bir diğer açıklama da şöyledir: Ölüm meleği, bunu alıp çıkartacak kim­se var mıdır? diye sorar. Yani bu canı kim alıp (semaya) çıkartır? Çünkü me­lekler kâfir nefse yaklaşmaktan tiksinirler. Bunun üzerine ölüm meleği: Ey filan bunu al, yukarı çıkart! der.

Âsim ile bir grub yüce Allah'ın; Var mı bir tedavi edecek" buy-ruğundaki "nun" harfini;  Aksine, örtmüştür"(el-Mutaffifin, 83/14) buyruğundaki "lam"ı izhar edip, okumuşlardır. (Birincisi) tabaklanmış deri satıcısı olan: ikincisi de buğdayın tesniyesi olan; ile karışma­ması için böyle okumuşlardır. Sahih olan ise izharı terkedip; lafzında "kaf" harfinin kesreli, de ise "nun" harfinin üstün ile okunması-dır. Bu karışıklığın önlenmesi için de bu kadarı yeterlidir.

Sözedilen bu okuyuştan daha güzeli ise; Kimse" lafzı ile; Hayır, bilakis" lafzının izhar ile okunmastdır. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yap­mıştır.

"Artık bunun gerçekten" dünyadan, hanımdan, maldan ve çocuklardan "bir ayrılış olduğunu anlayacak" insan buna kesinlikle inanacak. Bu me­lekleri göreceği vakit olacaktır. Şair de şöyle demiştir:

"Bir ayrılış ki hiçbir ayrılık ona benzemez

Artık ondan sonra kavuşma ümidi de kesilmiş olacaktır."

"Bacaklar birbirine dolaşacak." Yani şiddet ve sıkıntı, ardı arkası kesil­meden gelecek. Dünyanın sonunun sıkıntısı ile âhiretin başının sıkıntısı birbirine bitişmiş olacaktır. Bu açıklamayı îbn Abbas, el-Hasen ve başkala­rı yapmıştır.

eş-Şa'bî ve başkaları şöyte demiştir: Ölüm esnasında aşırı zorluk ve sıkın­tıdan ötürü insanın bacakları birbirine dolaşacaktır.

Katade şöyle demiştir: Ölüm yaklaştığı vakit, ayaklarından birisini öteki­nin üzerine vurduğunu hiç görmedin mi?

Said b. el-Müseyyeb ve yine el-Hasen şöyle demişlerdir: Bunlar kefende insanın bacaklarının sarılması halini anlatmaktadır. Zeyd b. Eşlem dedi ki: Ke­fenin bacağı (alt tarafı) insanın bacağına dolaşmış olacaktır. Yine el-Hasen: Ayaklan ölmüş, bacakları kurumuş ve artık kendisini taşımaz ol mu şiardır. Hal­buki o, bunlar üzerinde dolaşıp, gidip geliyordu.

en-Nehhâs dedi ki: Birinci açıklama bunların en güzelidir.

Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas'tan; "Bacaklar birbirine dolaşacak" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Dünyanın son günü ile âhiretin ilk günü -Ailah'ın rahmetiyle esirgediği müstesna- şiddet ve sıkıntı ik bitiş­miş olacaktır. Yani ölümün şiddetli hali görüleceklerin dehşetli şiddetine ek­lenecektir. Bu görüşün delili de yüce Allah'ın: "İşte o günde sürünüp götü­rülmek yalnız Rabbhıin huzuruna olacak" buyruğudur.

Mücahid de şöyle demiştir: Belâ belâya bulaşmış olacaktır. Yani zorluk­lar, sıkıntılar biri diğerinin arkasından gelecektir. ed-Dahhak ve İbn Zeyd de şöyle demiştir: Ona karşı oldukça zorlu ve sıkıntılı iki iş, bir araya gelmiş olacaktır: İnsanlar onun bedeninin techiziyle uğraşırken, melekler onun ruhu­nu teçhiz etmiş olacaklardır.

Araplar "sak: bacak'ı ancak büyük zorluk ve mihnetler hakkında kulla-nılarlar. Nitekim: Dünya ayağa kalktı" ifadeleriyle; " Savaş ayağa kalktı, koptu'r ifadelerinde hep bu lafız kul­lanılmıştır, Şair de şöyle demiştir:

"Ve savaş bizimle bacakları üzerinde durdu."

Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden: "Nün, kaleme andolsun ki..." Sûresi'nin sonlarında (el-Kalem, 68/42. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

Kimileri de şöyle demiştir: Kâfirin canı çıkarken ruhu azab görür. Bu bi­rinci "bacak"dır. Bundan sonra ise ölümden sonra diriliğin bacağı ve şiddet­leri görülecektir.

"İşte o günde" kıyamet gününde "sürülüp, götürülmek" yani döndürül­mek "Rabbinin huzuruna" yaratıcının huzuruna "olacak." Bazt tefsirlerde şöyle denilmektedir: Onun kötülüklerini tesbit eden meleği onu sürecektir.

Sür(ül)rnek" Sürdü, sürer" Fiilinden mastardır. Söz söylemek" lafzının: Söz söyledi, söz söyler" fiilinin mastarı oluşu gibi. [36]

 

31. O, tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış,

32. Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti.

33. Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti.

34. Sana layıktır, evet sana layıktır.

35. Sonra yine sana layıktır, tekrar tekrar sana layıktır.

 

"O, tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış." Yani Ebu Cehil, tasdik de etmedi, namaz da kılmadı.

Bunun, sûrenin baş taraflarında sözü ediien "insan" (10. âyet) hakkında olduğu da söylenmiştir. Çünkü oradaki "insan" cins isimdir. Birincisi İbn Ab-bas'ın görüşüdür. Yani o risaleti tasdik etmediği gibi "namazdakılmamış" Rabbine dua etmemiş, Rasûlüne de salât ve selâm getirmemiştir.

Kata de dedi ki: Allah'ın Kitabını tasdik etmediği gibi, Allah için namaz da kılmadı. Şöyle de açıklanmıştır: O, Aİlah nezdinde kendisi için biriken bir azık olsun diye malını tasadduk etmediği gibi, Allah'ın kendisine emrettiği namaz­ları da kalmamıştır.

Kalbiyle iman etmemiş, bedeniyle amel etmemiştir, diye de açıklanmış­tır.

el~Kisaî dedi ki: ...ma" olumsuzluk edatı; ...madı" anlamın­dadır. Şu kadar var ki bu (birinci) olumsuzluk edatı, benzeri ile bir defa da­ha tekrarlanır. Mesela; Araplar: Ne Abdullah çıkıyor, ne de filan" derler. Buna karşılık; denilmez. Ancak ona: de eklenir. (Bu durumda: Ben ihsan edici de olmayan, iyilik de yap­mayan bir adama uğradım, demek olur.) Yüce Allah'ın: Fa­kat o sarp yokuşa saldıramadı" (el-Beled, 90/11) buyruğu ise, bu kabilden değildir. Çünkü bu; tabiri, Niye o sarp yokuşa saldır­madı, o sarp yokuşa saldırmalı değil miydi?" anlamındadır, istifham edatı olan hemze hazfedil mistir.

el-Ahfeş de şöyle demektedir: "O tasdik etmemiş" buyruğu; Tasdik etmedi" demektir. Yüce Allah'ın: O saldırmadı" buyruğu­nun; anlamında olması gibidir. O bakımdan bunun arkasından baş­ka bir şeye (yani olumsuzluk edatının tekrarlanmasına) gerek yoktur. Nite­kim Araplar: Gitmedi" tabirini; anlamında kullanırlar. Bu­rada nefy (olumsuzluk) edatı, muzari fiili nefyettiği gibi, mazi fiili de nefyet­mektedir. Züheyr'in şu mısraında da bu kabildendir:

"O, onu ne açıkladı, ne de öne geçti."[37]

"Fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti." Kur'ân-ı Kerîm'i yalanlamış, iman etmekten yüz çevirmişti.

"Sonra da gerine gerine" çalım satarak ve bu işiyle öğünüp böbürlenerek "taraftarlarının yanına gitmişti." Bu şekildeki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır. Mücahid dedi ki: Kastedilen Ebu Cehil'dir.

" Gerine gerine lafzının, "sırt, binek" anlamındaki: den gel­diği de söylenmiştir. Yani o sırtını eğerek, bükerek... demek olur. Aslı ise tem­bellikten ve ağırlıktan dolayı gerinmek fiilini ifade eden: 'dir.

O halde, bu kimse, hakka davet edene karşı ağır ağır hareket ederdi, de­mek olur. Bu lafızda aynı harfin tekrarı hoş olmadığından dolayı "ye" har­finin yerine "ti" harfi kullanılmış olmaktadır. "Gerinmek" aldırış edilmedi -• ğinin göstergesidir ki, bu da uzanmak, gerinmek anlamındadır. Sanki o bü-yüklendiğinden ötürü sırtını uzatıyor (geriniyor) ve başka tarafa döndürüyor gibidir. Havuzun dibindeki tortu su" demektir. Havuzun dibine ya-yıİdığı için bu isim verilmiştir.

Haberde: Ümmetim geri­ne gerine yürüyüp, İranlılarla, Bizanslılar onların hizmetkârlığını yapacak olur­larsa, o vakit biribirlerine düşeceklerdir" denilmektedir[38]

-Hadiste geçen-: Gerine gerine" lafzı çalımlı yürümek ve yü­rürken elleri uzatmak demektir.

"Sana layıktır, evet sana layıktır. Sonra yine sana layıktır. Tekrar tek­rar sana layıktır." Tehdit ardına tehdit, arka arkaya tehditlerdir. Yani bu dört şeye karşılık, dört ayrı tehdittir. Nitekim rivayet olunduğuna göre, bu Rab-bi hakkında cahil olan Ebu Cehil hakkında inmiştir. Yüce Allah, şöyle buyur­maktadır: "O tasdik de etmemiş, namaz da kılmamış fakat yalanlamış ve yüz çevirmişti." Yani ne Allah'ın Rasûlünü tasdik etmiş, ne Allah'ın huzu­runda durup namaz kılmıştır; fakat Benim Rasûlümü yalanlamış, Benim hu­zurumda boyun eğmekten yüz çevirmiştir. Buna göre tasdiki terketmek bir özellik, yalanlamak bir özellik, namazı terketmek bir özellik, Allah'ın emrin­den yüz çevirmek bir başka özelliktir, Bundan dolayı bu dört özellik terk edil­mesi karşılığında ona dön tane tehditte bulunulmuştur. Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır.

Yüce Allah'ın: "Sonra da gerine gerine taraftarlarının yanına gitmişti7* buyruğunda, beşinci bir özellik sözkonusu edilmektedir, denilemez, O za­man biz de şöyle deriz: Bu onun yalanlamadan ve yüz çevirmekten önceki adeti idi. Onun bu halini haber vermektedir. Bu da biraz sonra zikredece­ğimiz üzere Katade'nin açıklamasından açıkça anlaşılmaktadır,

Denildiğine göre; Rasûlullah (sav) bir gün mescidden çıkarken Ebu Ce­hil mescidin kapısında Mahzumoğullan kapısının yanında onunla karşilaşmıştı. Rasûlullah (sav) onun elini tuttu, bir ya da iki defa salladıktan sonra ona: "Sana daha layıktır, sana daha layıktır" demiş, Ebu Cehil ona: Sen be­ni tehdit mi ediyorsun? Allah'a yemin ederim ki ben bu vadideki insanların en güçlüsü ve en şereflisiyim, diye cevab vermişti. Bunun üzerine Rasûlul­lah (sav)'a Ebu Cehil'e dediği şekilde buyruk nazil oldu. Evet bu, bir tehdit sözüdür. Şair de şöyle demiştir:

"Daha layıktır sonra daha layıktır hem daha layıktır Hiç sağıldıktan sonra (aüt) memeye geri döner mi?"

Kacade dedi ki: Ebu Cehil b. Hişam, böbürlene böbürlene geldi. Peygam­ber (sav) elinden tutup: "Sana daha layıktır, evet sana layıktır. Sonra yine sa­na layıktır, tekrar tekrar sana layıktır." diye buyurdu. Ebu Cehii şöyle dedi: Sen de, Rabbin de bana bir şey yapamazsınız. Çünkü ben buranın iki dağı arasındakilerin en güelüsüyüm. Bedir günü müslümanları görünce bugünden sonra Allah'a ebediyyen bir daha ibadet edilmeyecektir, dedi. Allah onun boy­nunu vurdurdu ve en kötü bir şekilde onu Öldürdü. Buyruğun: Vay sana! an­lamında olduğu da söylenmiştir. el-Hansâ'nın şu beyitlerinde bu anlamdadır:

"Ben içimden bütün düşünceleri geçirdim Nefsime daha layıktır, evet ona daha layıktır, Ben kendimi belli bir hale mecbur edeceğim, Ya onun aleyhine ya da lehine olsun,"

Buradaki: Hal" demek olduğu gibi aynı şekilde ölünün üzerinde taşındığı tahtaya da denilir. Bu yoruma göre; şöyle denilmiştir: Bu lafız kal-bedilmiş lafızlardandır. Sanki; (j/jî) iken daha sonra illetli harf (olan ye) son­raya bırakılmış gibidir. (Böylelikle evlâ olmuştur).

Yani sen, hayatta iken de sana veyl olsun, ölüm halinde de sana veyl ol­sun, dirileceğin gün de sana veyl olsun, cehenneme gireceğin gün de sana veyl olsun. Bu şekildeki tekrarlama da şairin şu mısraına benzemektedir:

"Veyller olsun sana! Sen beni yayan yürümek zorunda bıraktın."

Yani veyl olsun sana, sonra yine veyl olsun, sonra yine veyl olsun, demek­tir. Bu.açıklama zayıf kabul edilmiştir.

Şöyle de açıklanmıştır: Buyruk; bunu terkettiğin için yerilmen senin için daha uygundur, demektir. Ancak kelimelerin çokluğundun ütürü diğerleri haz-fedilmiştir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Bu azab sana daha uygun ve sana daha layıktır.

Ebu'l-Abbas, Ahmed b. Yahya dedi ki: el-Esmaî dedi ki: "Daha layık, da­ha uygun" lafzının Arap dilindeki anlamı "helak oluşa yakın olmak'ür. San­ki: Sen helak olmanın kertesine geldin, helak olmaya çok yaklaştın" denilmiş gibidir ki; bunun geldiği kok "yakınlık" anlamındaki dir. Yüce Allah da (bu kok kullanılarak) şöyle buyurmaktadır: Ey iman edenler, kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın." (et-Tevbe, 9/123) el-Esmai şu mısraı zikretmektedir:

"Ona velânın. verilmesine çok yaklaştı." Yine şu mısraı zikretmektedir:

"O kimin için yükselirse, kedere çok yaklaşmış olur."

Yani böyle bir şeye sahib olan kedere oldukça yaklaşmış demektir. Ebu'l-Abbas, Saleb, el-Esmat'nin açıklamalarını güzel buluyor ve: el-Es-maî'nin açıklaması gibi açıklayan kimse yoktur, diyordu.

en-Nehhas dedi ki: Araplar: derler ki "az kalsın helak oluyordun, sonra kurtuldun" demektir. İfadenin takdiri sanki; He­lak olmaya sen çok yaklaştın" gibidir.

d-Mdulevî dedi ki: şeklinde bir ism-i tafdil olması söz-konusu değildir. Bu hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak gelir. Sanki: Tehdit, başkasına göre kendisine daha bir yakışır" de­nilmiş gibidir. Çünkü Ebu Zeyd'i tehdit ettikleri vakit Arapların: de­diklerini nakletmektedir. Bu lafzın sonuna tenis alameti "(yuvarlak te)"nin gelmesi durumun böyle olmadığının (fiil olmadığının) delilidir.

Sana" lafzı "daha layıktır" anlamındaki lafzın hakkında bir haber­dir. Lâyıktır" lafzının munsanf olmayışı, tehdidin alemi (özel ismi) ha­line gelişinden dolayıdır. Tıpkı bir adama "Ahmed" adının verilmesine benzer.

Buyruktaki tekrarlamanın, sen kötü olan ilk ameline, sonra ikincisine, son­ra üçüncüsüne, sonra dördüncüsüne devam et! anlamında olduğu da söylen­miştir. Az önce geçtiği gibi. [39]

 

36. Yoksa İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?

37. O dökülen meniden bir damla değil miydi?

38.  Sonra o bir sülük gibi yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış, düzenlemiştir.

39. Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır.

40. Bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

 

"Yoksa insan" Âdem oğlu "başıboş bırakılacağını mı sanır?" Ona hiç ili-şilmeksizin öylece terkedilip, ona emir ve yasak verilmeyeceğini mi zanne­der? Bu açıklamayı İbn Zeyd ve Mücahid yapmıştır. Çobansız otlayan deve­lere; Başıboş develer" denilmesi de buradan gelmektedir.

Anlamın: İnsanın kabrinde bu şekilde ebediyyen bırakılıp, terkedileoeği-ni ve asla diriltilmeyeceğim mi sanır? şeklinde olduğu da söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

"Ben olanca yemin ile Allah adına yemin ediyorum ki; Allah hiçbir şeyi başıboş bırakmamıştır."

"O dökülen meniden bir damla değil miydi?" Yani o, rahime dökülen bir damla su değil miydi? (Kurbanlıkların) kanlarının akıtılması dolayısıyla "Minâ"ya bu ismin veriliş sebebi de budur. Bu açıklama daha önceden (en-Necm, 53/46. âyetin ve el Vâkta, 56/58 âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Nutfe: Bir damla": Çok az suya denilir. Suyun damlamasını anlatmak üze­re: Su damladı" denilir. Buyruk şu demektir: Yani o, erkeğin sul­bünde ve kadının göğüs kemiklerinde azıcık bir sudan ibaret değil miydi?

"Dökülen meniden" anlamındaki buyruğu Hafs; şeklinde "ye" İle okumuştur. Aynı zamanda bu İbn Muhaysın, Mücahid, Yakub, Ay­yaş yoluyla Ebu Amr'ın da kıraatidir. "Meni" lafzı dolayısıyla Ebu Ubeyd de bu okuyuşu tercih etmiştir. Diğerleri ise "nutfe"den ötürü "te" ile okumuş­lardır. Ebu Hatim de bu okuyuşu tercih etmiştir.

"Sonra o bir sülük gibi" yani nutfeden sonra bir kan demektir. Yüce Al­lah, değerinin önemsizliğine rağmen bütün bunlarla onu mertebe mertebe var etmiş, yaratmıştır.

üaha sonra yüce Allah: "Sonra yaratmış" yani takdir etmiş; ona ruh vermek suretiyle mükemmel bir şekilde "düzenlemiştir" diye buyurmakta­dır.

"Ondan erkek ve dişi iki sınıf yaratmıştır." O, insandan -bir görüşe gö­re meniden- erkeği ve kadını yaratmıştır. Hunsâ (erkeklik ve dişilik organı bulunmayan kimse)nin (mirastan) payının düşürüleceği görüşünü benimse­yenler bunu delil göstermişlerdir. Fakat bundan önce eş-Şûrâ Sûresi'nde (42/51. âyetin tefsirinde) bu âyetin ve benzerinin çoğunlukla görülen ile il­gili olduğu belirtilmiş bulunmaktadır. en-Nisâ Sûresi'nin baş taraflarında da (4/1. âyet, 1. başlıkta) buna dair açıklamalar geçmiş ve miras âyetinde de hun-sânm hükmünü zikretmiş bulunduğumuzdan, bunu ayrıca tekrarlamanın anlamı yoktur.

"Bunları yapanın" yani bu canlı varlığı bir damla sudan yaratmaya kadir olanın "ölüleri diriltmeye gücü yetmez mî?" Bu cisimleri çürümelerinden sonra, öldükten sonra, önceki halleriyle tekrar yaratmaya gücü yetmez mi:' Rasûlullah (sav)'dan rivayet edildiğine göre o bu buyruğu okudu mu: Allah'ım, Seni tenzih ederim, elbette kadirsin" dermiş.

İbn Abbas dedi ki: Her kim: "O en yüce Rabbinin ismini teşbih e£"(el-A'lâ. 87/1) buyruğunu okursa, İster imam olsun, isterse de başka bir durumda ol­sun subhane rabbiyel alâ (en yüce Rabbimi tenzih ederim)" desin. Kim de: "Hayır... kıyamet gününe yemin ederim" buyruğunu sonuna kadar okur­sa, ister imam olsun, İster başka bir durumda olsun; "seni tenzih ederim, evet (kadirsin)" desin. Bunu es-Sa'lebî, Ebu İshak es-Sebî'înîn Said b. Cübeyr'den. onun İbn Abbas'cian rivayeti olarak zikretmektedir.

el-Kıyame Sûresi burada sona ermektedir, Hamd Allah'a mahsustur. [40]

 



[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/209

[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/209-215

[3] Tayâlisî, Müsned, I, 281; Ebû Ya'lî, Müsned, VII, 148

[4] İbn Mâce, I, HH; İbn Huzeyme, Sahih, IV, 121

[5] Beyhaki, Şuabu'l-lmân, III, 248; d-Münzirî, et-Terğib, I, 53; Heysemi, Mecmâ, I, 167

[6] Müslim, II, 705, IV, 2059: Darimi. Sünen, I. 140, Hl;Nesâi, V, 76; İbn Mâce, 1, 74, 75; Müsned, IV. 357, 3îh, 36i

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/216-222

[7] Müslim, IV, 2279; İbn Hibbân, Sakik, X, 500. HiıcIis ayrıca el-EıVâm, 6/23 Syetin tef­sirinde de geçmiş bulunmaktadır.

[8] Bu beyit az fince, biraz daha farklı bir şekilde geçmişti. Kaynakların da belirttiği üze­re daha doğru rivayet az önce geçen (şekildir. Mesela bk Lisanu'lArab, IV, 545

[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/222-225

[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/225-226

[11] Buharı, II, 813, 971, VI, 2502, 2515, 2650; Müslim, III, 1325; Tirmizl, IV, 39; Dâritnî, Sünen, II, 232; Nesâî, VIII, 240, 241; İbn Mâce, II, 852; Müsned, IV, 115,

[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/226-227

[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/227-228

[14] Buharı, VI, 2499, 2500, 2502; Müslim, III, lîltt; Tirmizi, IV, 36; Ebû Dâvûd, IV, 14H; Nesâl, IV, 82; Müsned, II, 453

[15] Buhûrl, VI, 2502; Ebû Dâvûd, IV, 147; Müsned, 1, 270, 299

[16] Ebû Dâvûd, IV, 148; Dârakutnt, III, 196; Nesâî, es -Süne nu 'I -Kübrâ, IV, 276, 277.

[17] Tirmizi, IV, 36; Ebû Dâvûd, IV, 145; Nesaî, es-Suıtenu'l-Kübrâ, IV, 290; Müsned, III, 431, V, 216, 217 (5)

[18] Ebû Dâvûd, IV, 145; Ncsâî, es-Sunenu'l-Kübrâ, IV, 291; Müsned, III, 3«1

[19] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/228-230

[20] Muratta, i- S25, ayrıca bk, İhn Hacer, Fethu'lBârî, X, 487

[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/230-231

[22] Tirmizi, V, 430; ayrıca bk. Müslim, I. 330, Buhûrl, IV, 1924

[23] Buhâri, VI, 2736; Müslim, I, 336; Nesâî, II, 149; Müsned, I, 343

[24] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/231-233

[25] Tirmizî, V, 34; Dârimî, I, B6; İbn Mâce, I, H6; Müsned, IV, 30, K2; aynı anlamda, yakın lafızlarla: Tirmizî, V, 33; Dârimî, 1, H7; Ebû Dâvûd, III, 322; İbn Mâce, I, M, S5, II, 1015.

[26] Biraz .sonra da uzunca zikredilecek oJııp kaynaklan için oraya bakılabilir.

[27] Tirmizi, IV, 6ö8, V, 431; Müsned, 11, M

[28]Müslim, 1, İ63; Bukârî, VI, 2710

[29] Buhârî, I, 203, 209, IV, 1836; Tirmizî, IV, 687; Ebû Dâvûd, IV, 233, İbn Mâce, I, 60; Müs­ned, IV, 362, 365 C2)

[30] Bir önceki nota bakınız.

[31] Ebû Dâvûd, IV, 234; İbn Mâce, I, 64; Müsned, IV, 11, 12; Ta yalısı, Müsned, I, 147

[32] Nesâî, es-Sunenu'l-Kübrâ, VI, 36i; İbn Mâce, I, 67

[33] Deylemî. Firdevs, V, 2öH

[34] Tirmizl, V, 305; Nesâî, es-Sunenul'l-Kübrâ, VI, 420; Müsned, II, 354, 363, III, 167.

[35] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/233-239

[36] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/239-242

[37] Şairin burada bu farklı nefy edatlarını, -el-Ahfeş'iıı dediği gibi- fiilin hasına gelen olumsuzluk edatları olarak ve aynı manada kullandığına işaret etmektedir

[38] Aynı anlamda az lafzî farkla: İhn Hihbân Sahih, XV, 112; Taberânî, Evsat, 1, 48; Hey-semî, Mecmâ', I, 48, "Taberâni'deki rivayetlerin hasen okluğu kaydıyla."

[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/242-247

[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/247-248