Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kıyamet Sûresi - Kuran - 075Kiyamet - 5. Sayfa

KIYAMET  SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

Kıyamet’e Ve Nefs-i Levvame’ye Yemin. 3

Nefsi Levvame Nedir?. 3

İslâm Tasavvufunda İse Nefsin Yedi Mertebesi Vardır. 3

Birinci Nefis : 4

İkinci Nefis: 4

Üçüncü Nefis. 4

Dördüncü Nefis : 4

Beşinci Nefis: 4

Altıncı Sıfat: 4

Yedinci Nefis: 4

İnsan İkinci Hayata, Dünyada Taşıdığı Birçok Özellikleriyle Kalkar. 5

Parmak Uçları Ve İzleri 5

İnsanların Çoğu Âhireti Ve Hesabı İnkâr Etmektedir. 5

Akla Malzeme Verildikten Sonra Düşünce İle Duyguya Sesleniliyor. 5

Âhirette, Dünyada Yaptıklarımızdan Bir Bir Haber Verilir. 6

İnsan Kendi Lehine Veya Aleyhine Şahittir. 6

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 7

İniş Sebebi 7

Resûlüllah'ın (A.S.)  Dikkat Ve İtinası 7

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 8

İlgili Hadîsler. 8

İnsan Dünyalık Elde Etmekte Pek Acelecidir. 8

Dengeli Ve  Dengesiz Şekilde Eğitilenlerin Âhiretteki Durumu. 9

Ölüm De, Âhiret De Mukadder Sonuçlardır. 9

Hayatı Ters Anlayanlar. 9

Kur'ân  İnsana Yakışanı Emretmektedir. 10

İnsanın Yaratılışındaki Biyolojik Safhalar. 10


KIYAMET  SÛRESİ

 

Tamamı Mekke'de inmiştir. Birinci âyetinde kıyametin önemini belirt­mek için onunla yemin edilmiş ve bu sebeple «kıyamet» kelimesi sûreye isim olmuştur.

Âyet   sayısı     :     40

Kelime     »        :    193

Harf          »        :    652       

[1]

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1-Kıyâmet'e ve Nefs-i Levvâme'ye yemin edilerek, insanın ölüp ke­mikleri çürüyerek ufalandıktan sonra kıyamet gününde yeniden diriltileceği ve parmak uçları bile taşıdığı özelliğiyle birlikte düzenleneceği haber ve­riliyor ve böylece ilim adamlarına da ışık tutuluyor.

2-İnsanoğlunun durmadan inkâr, günah ve inadı sebebiyle gelece­ğini berbat ettiği konu edilerek onun böyle hatalı bir yola girmek için yara­tılmadığına işarette bulunuluyor.

3-Dönüşümüzün eninde sonunda Cenâb-ı Hakk'a oiaoağı açıklana­rak ona göre hazırlanmamız isteniliyor.

4-Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in inen ilâhî vahyi iyice hafızasına nak­şetmek için onu telâkki ederken dudaklarını hareket ettirmesi üzerinde durularak, böyle yapmaması emrediliyor.

5-Yalnız dünya hayatını isteyip âhireti terkedenler kınanıyor ve uya­rılıyor.

6-Salih amel işleyen iyi, mutlu kişilerin o gün yüzlerinin pırıl pırıl ışıldayacağı; kötülerin ise suratlarının asık olacağı ayrı bir safha olarak bildiriliyor.

7-Mağrurların davranışı tasvir edilerek sonlarının hüsran olacağı ha­tırlatılarak Hakk'a dönmelerinin kendileri acısından cok faydalı sonuçlar doğuracağı dolaylı şekilde haber veriliyor.

8-Akla ışık tutularak insanın yaratılış ve tedricen oluşturuluş safha­ları konu ediliyor.

 

Meali:

 

1-Hayır, kıyamet gününe and içerim.

2-Kendini çokça kınayan nefse de and içerim.

3-İnsan, kemiklerini biraraya get irem iveceğimizi mi sanıyor?

4-Evet. bizim, onun parmak uçlarını bile (bütün hatları ve özellikle­riyle) düzeltip meydana getirmeye kudretimiz yeter.

5-Ama insan önündekini (kıyamet ve hesabı) gerçek saymayıp in­kâr etmek ister.

6-«Kıyamet günü de ne zamanmış?» diye sorar.

7-Göz şimşek çakar (gibi kamaştığı),

8-Ay tutulduğu,

9-Güneşle ay biraraya geldiği zaman;

10-(İşte) o gün insan, «kaçış nereye?» der.

11-Hayır, hiçbir sığınak yok.

12-O gün karar kılınacak tek yer, ancak Rabbının huzurudur.

13-O gün insana, önden gönderdiği ile geriye bıraktığı şeylerden bir bir haber verilir.

14-15- İnsan bir takım özürler ileri sürse bile, o kendine karşı duyup gören bir şahittir.

 

İniş Sebebi

 

Âdiy b. Rabi'â, Hz. Peygamber'e (A.S.) gelerek dedi ki: «Ya Muham-med! Kıyâmet'in ne zaman, nasıl kopup meydana geleceğini bana bildir.» Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona bu hususta gereken bilgiyi verdiyse de o inkârında ısrar etti ve : «Eğer bugün senin sözünü ettiğin kıyametin koptuğunu gözümle görsem, olaya şahit olsam yine de bu hu­susta seni doğrulamam mümkün değildir ve sana kesinlikle inanmam. Al­lah nereden o ufalmış, çürümüş kemikleri toplayacak?!» diyerek artan kin ve inkârını bir defa daha diline getirdi. Bunun üzerine ilgili âyetler indi. [2]

Bir diğer rivayette, Resûlüllah (A.S.) onun bu sözüne karşılık şöyle di­lekte bulundu : «Allahım! Adiy b. Rebi'â ile Ahnes b. Şerik iki kötü kom­şunun kötülüğüne karşılık sen bana kâfi ol!.»

[3]Başka bir rivayette ise, bu âyetlerin, öldükten sonra dirilip kalkmayı red ve inkâr eden Ebû Cehl hakkında indiği söylenir. [4]

 

Kıyamet’e Ve Nefs-i Levvame’ye Yemin

 

«Hayır, kıyamet gününe and içerim;kendini çokça kınayan nefse de and içerim..»

Kur'ân'da yer yer Cenâb-ı Hakk'ın, bir olayı veya bir konuyu açıklar­ken bazı şeylere yemin ettiğini görüyoruz. Şüphesiz bu tarz anlatım, ya açıklanmak istenen şeyin Önemine, ya onun ahlâk ve fazilet üzerindeki olumlu tesirine, ya ilim adamına ışık tutulmasına, ya da aile ve toplumu daha iyiye, güzele ve düzene yönlendirmeye yöneliktir. Aynı zamanda in­sanın ruh ve beden sağlığıyla yakından ilgili olduğu yerler de vardır.

Buna birkaç misâl verelim :

a)  Karanlığıyla ortalığı kaplayıp örtmek   suretiyle   insanı  dinlendirip ona ikinci günkü hayata hazırlanma imkânı verdiği için geceye,

b)  İnsan dahil bütün canlılara enerji ve hayat verdiği için güneşe,

c)  Besleyici özelliği bulunduğu, vitamin kaynağı olduğu, sindirimi ko­lay sayıldığı için incir ve zeytine,

d)  Esip tozan, çiçeklerde  aşılanmaya  imkân sağlayan  ve  bazan da yağmurun müjdeci ve habercisi olan rüzgâra and içilmektedir.

Konumuzun temasını oluşturan «kıyâmet»e ve birde «nefs-i levvame» ye yemin edilmesine gelince : Bunlardan her biri insan ahlâkı, hayat dü­zeni, toplumun selâmeti ve düzenli, disiplinli bir ömür sürmeyi sağlamaya yönelik birtakım hikmetler içermektedir,

Kıyamet gününe inanmak, günlük hayatı ilâhî talîmat doğrultusunda düzen ve dengede tutmaya yarayan en kuvvetli âmildir. Aynı zamanda ki­şiyi nefis muhasebesine çevirip her saatinin iyilik, sevap ve faziletlerle süs­lenmesine yardımcı olur.

Mü'min kimsenin kendi nefsini kınaması düzeyine gelmesi, kendini iyi tanımasının, olgunluğunun, Kur'ân'la uyum sağlamasının, sünnet ile yaşa­masının açık belirtilerinden biridir. Zira kendini, içinde taşıdığı nefis deni­len itici kuvveti tanımayan kimse, Rabbını da dosdoğru tanıyamaz.

 

Nefsi Levvame Nedir?

 

Bu terkip üzerinde çok durulmuş, tasavvuf ilminde buna geniş yer ve­rilmiş ve o bakımdan gerek müfessirlerin, gerekse mutasavvıfların az farklı yorum ve tarifleri ortaya çıkmıştır. Onları özet halinde şöyle sıralayabiliriz :

a) Müfessir Kurtubî'ye göre : Mü'min kişinin kendi nefsini kınayıp ol­gunlaşma basamaklarında yükselmeye azmetmesidir.

b)  Mü'minin kendini denetleyip kontrol etmesi; yaptığı her amel ve iş­ten dolayı daha iyisini, daha güzelini yapmadığına veya yapamadığına üzü­lerek kendini kınamasıdır. Tabiînden el-Hasan da buna yakın bir yorum ve tanımda bulunmuştur.

c)  Tabiîn'den  Mücahid'e göre : Mü'minin, kaçırdığı fırsattan  hatırla­dıkça pişmanlık duyması ve bu yüzden kendini kınamasıdır.

d)  Bazısına göre bu terkip özel bir mâna taşımaktadır: Adem Pey­gamber (A.S.)ın işlediği hatadan dolayı kendini kınaması söz konusudur.

e)  Mukatil'e göre : Âh'iret gününde kâfirin elden kaçırdığı o değerli ömrüne hayıflanması  ve bu yüzden derin  bir üzüntü ve hasret duyarak devamlı kendini kınamasıdır.

f)  Ferra'a göre : İyi ve kötü her nefsin kendini kınamasına; neden iyi­liğini artırmadığına; kötü kimsenin de uyanıp neden kendini kötülüklerden uzak tutmadığına hayıflanıp pişmanlık duymasına ve için için üzülmesine işarettir.

 

İslâm Tasavvufunda İse Nefsin Yedi Mertebesi Vardır

 

1-Nefs-i emmâre,

2-Nefs-i levvâme,

3-Nefs-i mutmainne

4-Nefs-i mülheme,

5-Nefs-i zekiye,                                              ;

6-Nefs-i râziye

7-Nefs-i merdiyye..

Ünlü veli Abdülkadir Geylânî {H. 470-561), Füyûzat-i Rabbdniyye adlı eserinde bu sıfatları ve bazı özelliklerini kısaca şöyle açıklamıştır:

Birinci Nefis :

 

Emmare'dir. Bunun sıfatları: Cimrilik, hırs, bilgisizlik, şer ve kötülük; hased, kin ve öfkedir.

Bu sıfatlardan kurtulmanın yolu, (Lâ ilahe illallah) olan birinci isimle gerçekleşir. Bu ismin sayısı yetmiş bindir. Bu sayıyı tamamladığın zaman, her rekâtinde Fâtihâ-i Şerife ile arzu edilen, kolay gelen bir sûre okumak üzere iki rekât namaz kılarsın. Selâm verdikten sonra şöyle dersin : «Alla-hım! Nefs-i emmâremi senden şu yetmiş bine karşılık satın almak istiyo­rum..»

 

İkinci Nefis:

 

 Levvâme'dir. Bunun sıfatları: Gayr-i ahlâkî arzu ve he­vesler, hile, kendini beğenmişlik, körü körüne tevekkül, başkasına üstün gelip ezme arzusu bu cümledendir. Bu sıfatlardan kurtulmanın yolu, «Allah» lâfzı olan ikinci i'simdir. Bunun sayısı, altmış bindir. Bu sayıyı tamamlayın­ca, yukarıda belirttiğimiz gibi, iki rekât namaz kılar ve namazdan sonra şöyle dersin : «Allahım! Ben nefs-i levvâmemi senden bu altmış bin kar­şılığında satın almak istiyorum.»

 

Üçüncü Nefis

 

 Mutmainne'dir. Bunun sıfatları: Cömertlik, tevekkül, tahammül, hakikat, rıza ve şükürdür. Bundan kurtulmanın, yani bu dere­ceyi aşmanın yolu, «hak» olan üçüncü isimdir. Bunun sayısı elli bindir. Bu sayıyı tamamladığın zaman yukarıda belirttiğimiz gibi iki rekât namaz kılar ve namazın arkasından şöyle dersin : «Allahım! Ben nefs-i mutmain-nemi senden elli bin karşılığında satın almak istiyorum.»

 

Dördüncü Nefis :

 

 Mülheme'dir. Bunun sıfatları: Kanaat, cömertlik, ilim, tevazu', tevbe ve sabırdır; aynı zamanda ağır şeylere katlanmaktır. Bun­dan kurtulmanın, yani bu dereceyi aşmanın yolu, «huve» olan üçüncü isim­dir. Bunun sayısı, kırk bindir. Bu sayıyı bitirince yukarıda belirttiğimiz gibi namaz kılarsın ve namazdan sonra şunu söylersin: «Allahım! Ben nefs-i mülhememi senden kırk bin karşılığı satın almak istiyorum.»

 

Beşinci Nefis:

 

 Râziye'dir. Bunun sıfatları: Kerametler, zühd, aşk ve sevgidir. Bundan kurtulmanın, yani bu dereceyi aşmanın yolu, beşinci isim olan «hay»dır. Sayısı otuz bindir. Bu sayıyı tamamladığın zaman, yukarıda olduğu gibi iki rekât namaz kılar ve şunu söylersin : «Allahım! Hakikat ben nefs-i râziyemi senden otuz bin karşılığında satın almak istiyorum.»

 

Altıncı Sıfat:

 

 Marziyye'dir. Bunun sıfatları: Güzel ahlâk, lütuf, yakın­lık ve bütünüyle Resûlüllah'm (A.S.) sünnetidir. Bundan kurtulmanın, yani bu dereceyi aşmanın yolu, altıncı isim olan «kayyum» ile mümkündür. Bu­nun sayısı yirmi bindir. Bu sayıyı tamamlayınca, yukarıda belirtildiği gibi iki rekât namaz kılar ve şunu söylersin: «Allahım! Ben nefs-i marziyemi senden şu yirmi bine karşılık satın almak istiyorum.»

 

Yedinci Nefis:

 

Samîme ve Sâfiye'dir. [5]Bunun sıfatları: Halktan çe­kilip (bazan) yalnızlığı tercih etmek, susmak, doğruluk, yardım, vefa ve İlâ­hî emirlere sıkı sıkıya bağlı kalmaktır. Bundan kurtulmanın, yani bu dere­ceyi aşmanın yolu: Yedinci isim olan «kahhar» ile mümkündür. Sayısı on bindir. Bu sayıyı tamamlayınca, yukarıda belirtildiği gibi iki rek'at namaz kılar ve arkasından şunu söylersin .- «Allahım! Ben nefs-i samîmemi ve sâfiyemi senden şu on bine karşılık satın almak İstiyorum.

İşte bu yedi mertebeyi aşacak olursan, artık kemâl mertebesine yük­selen has kullardan olursun. [6]

 

İnsan İkinci Hayata, Dünyada Taşıdığı Birçok Özellikleriyle Kalkar

 

«İnsan, kemiklerini biraraya getiremiyeceğimizi mi sanıyor? Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile (bü­tün hatları ve özellikleriyle) düzeltip meydana getirmeye kudretimiz yeter.»

Bu âyetlerle, çok önemli iki konu üzerinde durulmakta ve araştırıcılara ip ucu verilmektedir. Birincisi, dünya hayatı sona erdikten sonra ölen in­sanların diriltilip ikinci hayata kaldırılacaklarıyla; ikincisi, diriltilen her in­sanın dünyada taşıdığı birçok özellikleriyle ilgilidir. Öyle ki, ikinci konu, bi­rinci konunun mutlaka gerçekleşeceğine delil olmakta ve akıl sahiplerine malzeme vermektedir.

 

Parmak Uçları Ve İzleri

 

Cenâb-ı Hakk'ın, âhireti inkâr eden veya bu konuda şüphe içinde bo­calayan nankörlere seslenip gereken uyarıda bulunurken, delil olarak göz, kulak, dil, burun, kalp ve beyin gibi bizce önemli sayılan organlardan değil de parmak uçlarından söz etmesi elbetteki hikmetsiz ve anlamsız değil­dir. Cok önemli bir konuya dikkatimizi çekmek ve kendi kudretinin üstün­lüğünü, sınırsızlığını ilham etmek içindir.

Ancak âyette geçen ve «parmak uçları» diye tercüme ettiğimiz «be-nân» lâfzından Cenâb-ı Hakk'ın neyi murad ettiğini ve bundaki sırrı araştı­rıp bulmamız gerekiyor. Önce neden parmak uçları sözü kullanılmıştır? Bu, ondaki izlere işarettir. Zira bugün yeryüzünde beş milyar civarında insan yaşıyorsa, bunlardan hiçbirinin parmak izi diğerine uymamaktadır. İlâhî sanatın yüceliği, kudretinin mükemmelliği, insanı acze düşürecek bir ola­yı gözler önüne sermekte ve her parmakta bu kudretin ve sanatın paten­tini görmemiz istenmektedir.

Parmak izi cok eskiden beri insanların ilgisini çekmiş olabilir; ancak uçlarındaki çizgileri bilimsel açıdan ilk inceleyenin ünlü İtalyan biyoloji ve anatomi bilgini Marcello Malpigh'i olduğu söylenir. 1665 yılında Napoli'de yayımlanan «Dış Dokunma Organının Anatomisi-.Konusunda Gözlem» adlı Kitabında, parmak ucu derisinin girintili, çıkıntılı şekillerinin birtakım özellik­lerini anlatmıştır. Birbuçuk yüzyıl sonra Cek bilgini Jan E. Purkyne, par­mak ucu kabartısının değişmediğini ortaya koymuş ve bunları dokuz gru­ba ayırmıştır. Ancak parmak izlerinin metodlu bir şekilde sınıflandırılması, 1890 yılında «biyolojik kalıtım» konusunda araştırmalar yapan İngiliz bi­lim adamı Francis Galton tarafından başarılmıştır.

Oysa Kur'ân-ı Kerîm'de konumuzu oluşturan âyetle, onbeş asır önce parmak uçlarının özelliğine dikkat çekilerek bu hususta meraklı ve araş­tırıcılara fikir ve temel bilgi verilmiş ve bu mu'cizevî sanat eseriyle O Yü­ce Kudret'in ölüleri birçok özellikleriyle dirilteceği haber verilmiştir. Aynı zamanda parmak uçlarıyla ilgili harika şekiller, Cenâb-ı Hakk'ın, varlığına, birliğinin ve kudretinin her şeye yettiğine delil gösterilmiştir

.

İnsanların Çoğu Âhireti Ve Hesabı İnkâr Etmektedir

 

“Ama insan önündekini (kıyamet ve hesabı) gerçek saymayıp inkâr etmek ister..”

Akla ışık tutan, düşünce ufkunu genişleten bunca açık belge ve delil­lere rağmen insanın kalkıp kendi hilkatındaki kusursuzluğa ve mükemme­lin de ötesinde biyolojik ve fizyolojik kanunların işleyişine bakmadan kıya­meti inkâr etmesi şaşılacak bir olaydır! Hangi fabrika imal ettiği milyar­larca eşya üzerinde milyarlarca farklı çizgiler ve buna benzer özellikler meydana getirebilir? İnsanoğlunun parmak uçlarındaki bu harika çizgiler kör tesadüflerin eseri midir? Milyarlarca tesadüflerin birbirini zincir hal­kaları gibi izlemesi mümkün müdür? Unutmamak gerekir ki, ilmin, tekni­ğin, aklın âciz kaldığı noktada Allah'ın kudret ve azameti, ilim ve irâdesi bütün haşmetiyle başlar ve sonsuzluğa doğru uzanıp gider.

 

Akla Malzeme Verildikten Sonra Düşünce İle Duyguya Sesleniliyor

 

«Kıyamet  günü  de ne zamanmış? diye sorar. Göz şimşek çakar (gibi kamaştığı), ay tutulduğu, güneşle ay biraraya geldiği zaman; (işte) o gün insan «kaçış nereye?» der.,»

Kıyametin kopuş safhalarından üç önemli olaydan haber verilerek duy­gu ve düşünceler hem yönlendirilmek, hem de aydınlatılmak isteniyor. Şöyle ki:                       '

1-O gün, gözler şimşek çakar gibi kamaşır. Bu, daha çok güneşin parçalanıp gözlerin bir anda ferini alaoak şekilde dayanılması güç ışık saç-masıyla yorumlanabileceği gibi, yine kıyamet olayıyla gezegen ve yıldız­ların yörüngesinden çıkıp atmosfere girmesiyle göz alıcı bir yanmanın ve ışık neşretmenin meydana geleceğine işaret de olabilir.

Mevcut sistemin alt-üst olup denge ve düzenini kaybetmesi; gezegen­lerin yörüngelerinden kayıp birbirine çarpması, şüphesiz ki kâinatta mey­dana gelecek en büyük olaydır.

2-O gün ay tutulacak. Sistemin bozulmasıyla birlikte ay ile dünya arasına engeller girecek ve böylece ay görünmez olacaktır. Aynı zaman­da ayın parçalanıp dağılmasıyla da kısa zamanda yokluğa karışması söz konusu olabilir.

3-Güneş sisteminde, denge ve çekim kanunu tatile uğrayınca çar­pışmalar meydana gelecek ve dünya seması bir anda düzenini kaybede­cek; ikinci, fakat kalıcı düzenin kurulmasına kadar bu düzensizlik devam edecektir.

Aslında bu üç olay birbirini tamamlamakta ve biri diğeriyle ortaya çık­maktadır. Cenâb-ı Hak, daha iyi düşünüp O'nun yüksek kudretini az veya çok idrâk etmemiz için o büyük olay içinde gerçekleşecek üç küçük olayı anarak ölmeden önce Hakk'a dönmemizi murad etmektedir.

Şüphesiz böyle bir olay meydana geldiği zaman insanın yaşama şan­sı kalmaz, o kıyameti şimşek çakar misali bir an görüp kendini kaybeder. Çünkü o demlerde dünya denilen yerküre de yörüngesinden çıkıp başıboş bir meteorit gibi kayıp gider. O anda nereye kaçıp sığınacağını bilmeyen insan, büyük bir şaşkınlık içinde son nefesini verir. Yeniden diriltilip kal­dırılınca da ancak Allah'ın huzurunda, hesap ve kitap alanında yerini al­mış olur. Bu durumda Cenâb-ı Hakk'ın âdil hükmünü beklemekten başka bir şey düşünemez ve bundan gayrı bîr şeyle, bir kimseyle meşgul olamaz. 11 ve 12. âyetlerle bu safhaya değinilerek düşüncelerimizi berraklaştırma-mız isteniyor.

Demek oluyor ki, insanoğlu şu dünya hayatında Rabbını ne kadar unu­tur veya inkâr ederse etsin; O sonsuz rahmet kaynağından ne kadar ka­çarsa kaçsın, uzaklaşmak isterse istesin sonunda dönüşü mutlaka O'na olacaktır. Bu, ezelde hazırlanan bir plân ve programın gereğidir ki şaşma­sı, değişmesi ve gecikmesi söz konusu olamaz.

 

Âhirette, Dünyada Yaptıklarımızdan Bir Bir Haber Verilir

 

«O gün insana, önden gönderdiği ile geriye bıraktığı şeylerden bir bir haber verilir.»

Bu âyet üzerinde az farklı yorumlar yapılmış ve aydınlatıcı bilgiler ve­rilmiştir :

a)  Kişinin dünyada iken işlediği iyi ve kötü amellerden; işlemeyip de terkettiği iyi ve fena şeylerden haber verilir.

b)  İşleyip önden gönderdiği iyi ve kötü amellerden; başkalarına iyi ve kötü misal olacak işlerden, amellerden; açtığı iyi ve kötü çığırdan geriye bıraktığı ne ise onlardan bir bir kendisine habıer verilir.

c)  Önden gönderdiği günahlardan; işlemeyip terkettiği   ibâdetlerden bir bir haber verilir.

d)  Önden kendisi için Allah yolunda harcadığı mal ile geriye miras­çılara bıraktığı mal ve servetten bir bir haber verilir.

e)  Yerine getirip kazaya  bırakmadığı farzlar ile işlemeyip terkettiği farz ve vaciplerden bir bir haber verilir.

Birinci yorum Mücâhid'e, ikinci yorum İbn Abbas'a ve İbn Mes'üd'a (R.A.), üçüncü yorum Katade ve Zeyd'e göredir. Diğer iki yorum ise, mü-fessirlere göredir.

Bütün bunlar, yani haber vermeler, ameller tartılmaya başlanırken, inen amel defterleriyle birlikte gerçekleşir. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efen­dimiz : «Şüphesiz ki mü'mine ölümünden sonra işlediği ibâdet ve amelin­den, iyiliklerinden ulaşacak şey: Öğretip yaydığı ilim, geriye bıraktığı sâ-lih evlâd, miras kalacak mushaf (ve kitap), yaptırdığı cami, yolcular için inşa ettiği konak; akıttığı su ve çeşme; sağlığı yerinde iken malından çı­karıp verdiği sadakadır.» buyurmuştur.

Diğer bir hadîste ise şöyle buyuruyor:[7]

«Kim İslâm'da güzel bir iş, bir amelde bulunursa, (yani iyi bir çığır açarsa), onun ecri ve kendisinden sonra onun (açtığı çığırda amel edip yürüyenlerin) ecrinin bir misli -hiç kimsenin ecrinden bir şey eksilmeksi-zin- kendisine verilir. Kim de İslâm'da kötü bir iş, bir amel işler (fena bir çığır açar)sa, onun günah ve vebâii ile, kendisinden sonra o şey ile amel edenlerin günah ve vebalinin bir misli -hiç kimsenin günah ve vebali ek-silmeksizin- kendisine verilir.»

[8]

İnsan Kendi Lehine Veya Aleyhine Şahittir

 

«İnsan birtakım özürler ileri sür­se bile, o kendine karşı duyup gören bir şahittir.»

Âhiret gününde iyi ve kötü bütün işler, niyetler ve ameller ortaya dö­külünce, insan alışkanlığı ve karakteri gereği kaçamak yollar arar, özürler beyân edip kendini mazur göstermek ister. Oysa bu düşünce ve davra­nışların hiçbir faydası olmaz. Çünkü görevli melekler her şeyi anında ve en doğru şekilde yazıp tesbit etmişlerdir. Allah ise gizli-açık her şeyi en iyi bilendir. Başka şahit istemeye gerek görmez; özür beyân eden kulunun organlarını konuşturur. Böylece O Yüce Kudret, insanı kendi lehine veya aleyhine şahit kılar. O bakımdan bu âyetin tefsîrinde İbn Abbas (R.A.) di­yor ki: «Onun organları şahitlik eder: İki eli ne yaptıklarını, neye uzan­dıklarını; iki ayağı nereye yürüyüp, ne maksatla gittiğini; iki gözü neye, niçin baktığını bir bir haber verir.» [9]

Burada «basîret»ten maksat, amelleri yazan iki meleğe İşaret olduğu da söylenir. Müfessir Süddî de ayni yorumu benimsemiştir.

«Maazire» den maksat, gizlemek, örtmek için ortaya atılan özürlerdir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, öldükten sonra ikinci hayata kalkmak üzere di­rilme olayının meydana geleceği te'kîden belirtilerek parmak uçlarındaki izler ilâhî kudretin eşsizliğine misâl verildi. Sonra da âhiret gününde her­kesin iyilik ve kötülüğünden ne varsa, hepsinin ayan, beyân ortaya dökü­leceği ve inkâra sapıp özür ileri sürenlerin organlarının konuşturulacağı haber verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ilâhî kudretin her şeye nafiz bulunduğuna işa­rette, inen vahyi ezberliyeyim diye onu telakki anında dudaklarını kıpırda­tan Resûlüllah'a (A.S.) böyle yapmasına gerek olmadığı bildiriliyor ve Kur'ân'm korunmasını bizzat Cenâb-ı Hakk'ın kendi üzerine aldığına işa­rette bulunuluyor.

 

Meali:

 

16-İnen vahyi acele (belleyip ezber) etmek için dilini kıpırdatma.

17-Şüphesiz ki onu toplayıp okutmak bize aittir.

18-O halde biz, onu (Cebrail'in diliyle) okuduğumuzda sen de onun okumasını izleyerek O'na uy.

19-Sonra da onun açıklaması bize aittir.

 

İniş Sebebi

 

Tirmizî'nin Saîd b. Cübeyr'den, onun da İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette, adı geçen şöyle demiştir: «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, kendi­sine Kur'ân âyetleri indiği zaman (onu hemen bellemek için) dilini hareket ettirirdi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyetleri indirdi.»

Tirmizî bu rivayeti «hasen» ve «sahîh» olarak kaydetmiştir.

Müslim'in İbn Cüreyc'den, onun da İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayet ve tesbitte şu lâfız kullanılmıştır: «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz inen vahiy­den, onu iyi belleyeyim diye sıkıntı duyar ve dudağını oynatırdı. Bunun üze­rine Cenâb-ı Hak ilgili âyetleri indirdi.»

 

Resûlüllah'ın (A.S.)  Dikkat Ve İtinası

 

«İnen vahyi acele (belleyip ezber) etmek için dilini kıpırdatma. Şüphesiz ki onu toplayıp okutmak bize aittir..»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ilâhî kelâma ve vahye olan derin saygı ve özentisi sebebiyle inen âyetlerin tek harfini kaçırmayayım, bir yanlışlık yapmayayım diye biraz acele eder ve Melek Cebrail'in ilka ettiği âyetleri hemen okumaya çalışır ve bu yüzden dilini veya dudağını hareket ettirirdi.

Şüphesiz bu olay. Sevgili Peygamberimizin (A.S.) ilâhî emirleri almak­ta ve korumakta ne kadar dikkatli, özentili ve itinalı olduğunu göstermek­tedir. Oysa meleğin ilâhî kelâmı Resûlüllah'ın kalbine ilka etmesiyle birlik­te Onun kalbine ve hafızasına aynen nakşediliyordu. Unutması veya bir yanlışlık yapması söz konusu değildi. Her kelime mermer üzerine kazınır-casına gönül levhasına işleniyor ve bir daha silinmemesiye tesbit edili­yordu.

O bakımdan Kur'ân-i Kerîm indiği gibi bellenip ezberlenmiş; ezberlen­diği gibi aynen vahiy kâtiplerine yazdırılmış ve günümüze kadar fire ver­meden, değişikliğe uğramadan aynen korunmuştur. Çünkü 17. âyetle Ce-nâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: «Şüphesiz ki onu toplayıp okutmak bize aittir.» 19. âyette ise, «Onun açıklanması bize aittir» buyurarak bu önemli konuyu kendi üzerine aldığına atıfta bulunmaktadır. Diğer yandan Kur'ân'ın sadece Resûlüllah (A.S.) döneminde değil, kıyamete kadar korunmasını Ce-nâb-ı Hakk'ın üstlendiği çok açık şekilde Hicr Sûresi 9. âyetle bildirilmek­tedir : «Şüphesiz ki Kur'ân'ı biz indirdik ve elbette onun koruyucularıyız-dır.»[10]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin her şey ve olay üze­rinde hâkim bulunduğuna, her şeye nüfuz ettiğine İşaretle, indirdiği Kur'ân âyetlerini de bu sonsuz ilim ve kudretiyle koruyacağı açıklandı. Bunun için vahiy esnasında Resûlüllah'ın (A.S.) inen âyetleri hafızamda tutayım diye acele etmesine gerek olmadığı bildirildi.

Aşağıdaki âyetlerle, tezelden dünyalık elde edip âhireti unutanlar uyarılıyor ve âhiret gününde yüzlerin asık veya parlak olacağına dikkat çeki­lerek, bunun dünyada işlenen iyilik ve kötülüklerle yakından ilgili bulun­duğuna işaret ediliyor. Sonra da ilâhî hüküm ve kudret karşısında insanın ne kadar âciz ve dayanıksız olduğu çok düşündürücü bir anlatımla işleni­yor ve insanın başıboş, gayesiz, amaçsız yaratılmadığına değinilerek dü­şünce ufku genişletiliyor. Arkasından aklı harekete geçirmek üzere bir­takım biyolojik olaylar gözler önüne seriliyor ve sûre böylece noktalanıyor.

 

Meali:

 

20-Hayır, siz tezelden dünya hayatını sevip istiyorsunuz.

21-Âhiret'i (gözardı edip) bırakıyorsunuz.

22-O gün yüzler varki, pırıl pırıl ışılar.

23-Ve R abla rina bakar.

24-Yüzler de var ki, o gün asık ve kararmıştır.

25-(Böylesi) bel kemiğinin kırılacağını anlar.

26-Hayır, (can) köprücük kemiğine dayandığı zaman,

27-«Okuyup üfleyecek bir kimse yok mudur?» denilecek.

28-Artık ayrılma vaktini anlar.

29-Bacaklar birbirine dolaşır.

30-O gün sevk, ancak Rabbına doğru olacak.

31-Ne gerçeği doğrulayıp kabul etmiş, ne de namaz kılmıştı.

32-Fakat hem yalanlamıştı, hem de yüzçevirmişti.

33-Sonra da salına salına gurur içinde ehline (yakınlarına) gitmişti.

34-Yazıklar olsun sana yazıklar!

35-Sonra yine yazıklar olsun sana yazıklar! (Sen bu azaba çok da­ha lâyıksın.)

36-İnsan başıboş bırakıldığını (ve bırakılacağını) mı sanır?

37-Kendisi atışkan bir meniden değil midir?

38-Sonra kan pıhtısı (görünümünde) oldu; derken Allah, onu yaratıp biçimlendirerek düzene koydu.

39-Derken ondan dişi ve erkek çiftler meydana getirdi.

40-Artık bunu yapan (Yüce Kudret), ölüleri diriltmeye kadir değil midir?

 

İlgili Hadîsler

 

“Şüphesiz ki siz (kıyamet gününde) Rabbinizi ayan-beyan göreceksiniz”

Yapılan sahîh rivayete göre, Ebû Hüreyre (R.A.) şöyle demiştir:

«Bazı kimseler Resûlüllah'a (A.S.) sordu:

— Ya Resûiellah! Kıyamet gününde Rabbımızı görebilir miyiz?

[11]Resûlüllah (A.S.) onlara:

—  «Arada bulut olmaksızın siz güneş ve ayı görmekte bir sıkıntı çe­ker misiniz?» diye sordu. Onlar da:

—  Hayır, diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamber (A.S.) onlara :

—  «İşte siz de Rabbınızı öylece görebileceksiniz!» buyurdu.

[12]Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bedir (dolunay) gecesinde aya baktı ve şöyle buyurdu:

«Siz şu ayı (açık-seçik) gördüğünüz gibi Rabbınızı da öylece görecek­siniz!»

[13]«İki cennet olduğu gibi altundandır; kapıları da, içindeki şeyler de öyle.. İki cennet gümüştendir; kapıları da» içindeki şeyler de öyle.. Adn Cennet in­deki lerle, onların Cenâb-ı Hakk'a nazar etmeleri arasındaki (tek perde) Al­lah'ın .kibriyâ örtüşüdür.»

[14]Suhayb (R.A.)den yapılan rivayette, Resûlüllah'ın (A.S.) şöyle buyur­duğu bildirilmektedir:

«Cennetlikler cennete girince, şanı yüce ve çok kutsal ve mübarek Al­lah onlara : «Başka bir arzunuz varsa onu da size fazla olarak vereyim?» diye sorar. Onlar da: «Ya Rab! Sen bizim yüzümüzü pırıl pırıl ak, pak yap­madın mı, bizi cennete koymadın mı ve bizi Cehennem ateşinden uzak tut­madın mı? (Bunlar bize yeter).» Bunun üzerine Cenâb-ı Hak hicabı kaldırır: Artık cennetliklere, şanı yüce, çok kutsal, çok mübarek Rablarımn cemaline bakmaktan daha sevimli, daha güzel bir şey verilmemiş olur.» [15]

 

İnsan Dünyalık Elde Etmekte Pek Acelecidir

 

«Hayır, siz tezelden dünya hayatını sevip istiyorsunuz. Âhiret'i (gözardı edip) bırakıyorsunuz.»

İnsanın doğuştan ruhuna katılan dünya sevgisi, şüphesiz ki onun ha­yata bağlanmasına ve kendisine hareket kazandırılmasına yönelik bir hik­meti içermektedir. Din ve Allah duygusu da insan ruhundaki bu mayanın önemli katkılarından biridir. Ancak birincisi yaşanan dünyaya ve nefsanî arzulara; ikincisi ilâhî feyiz ve inayete meyillidir. Aile, çevre ve okul bu fıtrî duyguları ya iyi yolda, ya da aksi istikamette geliştirir. Artık hangi yana ağırlık verilirse, diğeri hafif kalır ve böylece insanın iç yapısındaki denge bozulur. İkisini birlikte ve dengede yürütüp geliştirmek ise, huzur, güven, sağlam düzen, kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma, adalet ve insaf duy­gusunu doğurur. Bunun tabii sonucu olarak da, dünya ile âhiret, ruh ile beden arasında sağlam köprü kurulmuş olur.

Gerek Resûlüllah'ın (A.S.) yaşadığı çağda, gerekse Ondan sonra gü­nümüze kadar gelip geçen çağlarda insanların çoğu böylesine dengeli bir eğitim ve öğretimden yeterince yararlanma şansına eriştirilmediklerinden, Âhiret kavramı ve hikmeti unutulmaya; din ve Allah duygusu küllenmeye terkedilmiştir. O bakımdan Cenâb-ı Hak 20 ve 21. âyetlerle insanları uyar­makta ve: «Hayır, siz tezelden dünya hayatını sevip istiyorsunuz. Âhiret'i {gözardı edip) bırakıyorsunuz» buyurmaktadır.

 

Dengeli Ve  Dengesiz Şekilde Eğitilenlerin Âhiretteki Durumu

 

“O gün yüzler var ki, pırıl pırıl ışılar ve Rablanna bakar. Yüzler de var ki, o gün asık ve kararmıştır. (Böylesi) belkemiğinin kırılacağını anlar.»

Birincilerin yüzü, imân ve irfanlarından yansıyan nurla ışıl ışıl ışılar; bakanlara huzur ve güven telkîn eder. İçlerinde ilâhî sevginin havası hâ­kimdir. Sıdk-u selâmet makamında, o çok güçlü Kudretin gözleri hep Rab-larına bakar. Dem be-dem O'nun cemâlinin tecellilerinden gıda alırlar.

İkincilerin yüzü asık ve kararmıştır. İçlerini istilâ eden inkâr ve zulüm karanlığı her taraflarından kendilerini kuşatmıştır. Nifak ve günah kirleri yüzlerine aksetmiş ve bakanları tiksindirecek bir manzaraya bürünmüştür. Bîhbir pişmanlık içinde perişan ve kararsızdırlar. Üzerlerine çöken günah ve vebal kâbusu bel kemiklerini kıracak ağırlıktadır. Artık neyin nesi ol­duklarını anlarlar ama çok geç; imân ve sâlih amel dönemi çok gerilerde kalmış, hesap ve ceza günü gelip çatmıştır.

Dünyada da bu birbirine zıd iki durum onlarda mevcut idi. Öyle ki, imân kalbi ümit ve güvenle doldururken, imansızlık ve dinsizlik kalbi ümitsizlik ve kararsızlıkla doldurmuş vaziyette idi. Birincilerin yüzündeki leta­fet ve güven; ikincilerin yüzündeki aşıklık ve güvensizlik hatları dünyada da kendini göstermekteydi. Ne yazık ki o hatları görebilenler azdı. Âhiret gününde bu iki ayrı zümreye verilecek karşılık, onların ameline uygun bir azap veya mükâfattan başkası olmayacaktır. Çünkü herkes keder ve ne­şesini, güven ve güvensizliğini; cennet ve cehennemini beraberinde taşır ve onlarla birlikte Âhiret'e göç eder.

İşte konumuzu oluşturan 22-25. âyetlerle bu çok âdil safhalar haber veriliyor ve yüksek anlatımın üstün tesiriyle mü'minlerin sâlih amellere he­vesi artırılıyor; kâfir ve münafıkların, zâlim ve ahlâksızların kalbine neş­ter vurularak ölmeden önce uyanıp Hakk'a dönmeleri hatırlatılıyor.

 

Ölüm De, Âhiret De Mukadder Sonuçlardır

 

Hayır (can) köprücük kemiğine,dayandığı zaman, «okuyup üfleyecek bir kimse yok mudur?» denilecek. Artık ayrılma vaktini anlar Bacaklar birbirine dolaşır..»

Ölüm denilen ecelin önüne geçemediğimiz gibi, kıyametin kopmasını ve âhiretin gelmesini de durduramayız. Bu noktada insanoğlu aczini, za­yıflığını ve sınırlı yeteneğini anlarken, Cenâb-ı Hakk'ın ise kudretinin, ilmi­nin sınırsızlığını, yenilmezliğini bir parça olsun sezer. İnsanın arzuladığı ve her dediği olmuyor, ama Allah'ın dilediği ve dediği oluyor.

Bunca gerçekler, misaller ve deliller ortada dururken, insanların çoğu ölüm olayını ve kendilerinin bağlı bulunduğu biyolojik ve fizyolojik kanun­ları bilip kabul ettiği halde, âhiret âlemini bir türlü anlayamıyor ve kabul­lenmek istemiyor. O yüzden inkâra sapıyor; Hakk'ı reddederek hılkatında-ki hikmete ters bir ömür sürmeye yöneliyor. Böyleleri sadece olanı, görü­lebileni görüp inanıyorlar; olacağa, fizik ötesi haberlere inanmıyorlar, inan­mak da istemiyorlar. Oysa red, ve inkâr ettikleri Allah'a ve Âhiret gününe adım, adım, nefes, nefes yaklaşıyorlar. Ölüm ise bunun en belirgin kapısı oluyor ve o kapıyı kapalı tutmaya hiç kimsenin gücü yetmiyor.

 

Hayatı Ters Anlayanlar

 

Ne gerçeği doğrulayıp kabul etmiş, ne de namaz kılmıştı. Fakat hem yalanlamıştı, hem'de yüz  çevirmişti «Hayat» denilen ilâhî nimet, eğer birkaç yıl dünyada yaşamaktan iba­retse, onun hiçbir değeri, anlamı ve hikmeti yok demektir. Oysa kâinatta gayesiz, amaçsız ve hikmetsiz hiçbir şey ve olay göremiyoruz. Her şey bir gaye ve hikmete yönelik yaratılmıştır. Varlık âleminde yer alan eşyanın, yüklendiği programı, hedef ve hizmeti belirlenmiştir. Kâinata bu açıdan ba­kınca, dünyanın ve ondaki hayatın gayesiz ve hikmetsiz olduğu söylene­mez. Hem her şey az-çok karşıtıyla hikmetini ve anlamını yansıtma şansı­na sahiptir. Gece ile gündüz, uyku ile uyanıklık, büyük ile küçük, acı ile tatlı, soğuk ile sıcak, yer ile gök, madde ile mâna, beden ile ruh ve dünya İle âhiret birbirini tamamlıyor ve birinin vücuduyla diğerinin hikmet ve an­lamı anlaşılıyor. Âhiretsiz dünyayı, dünyasız âhireti anlamak ve hikmetini kavramak mümkün müdür?

Hayatı ters anlayanların psikolojik yapıları ve ondan kaynaklanan dav­ranışları, ilgili âyetlerle üç madde halinde tasvir ediliyor:

1-Allah'ı, âhireti, peygamberi ve Kur'ân'ı tasdik etmezler.

2-Ne namaz kılarlar, ne de Cenâb-ı Hakk'a el açıp duâ ederler. Öy­le ki, kalpleriyle inanmaz, bedenleriyle sâlih amellerde bulunmazlar.

3-Kur'ân'ı ve Hz. Peygamber'i (A.S.) yalanlar; imân ve ahlâka ilti­fat etmez,  bu gibi  konular gündeme gelince arkalarını dönüp ayrılırlar. Böylece salına salına kendi inanç ve düşüncelerinde olan yakınlarına ve yandaşlarına giderek ortaya koydukları tavırlarını övüne övüne anlatıp gu­rur ve kibirlerini izhar ederler.

Mekkeli Ebû Cehl ve diğer ileri gelen müşriklerin tutum ve davranış­ları böyle idi.

Şüphesiz dün öyle olduğu gibi, bugün de öyledir: İnkarcı maddeciler, sapık mağrurlar her vesileyle dine saldırır; dinî kültür ve ahlâkı alaya alırlar.

 

Kur'ân  İnsana Yakışanı Emretmektedir

 

«İnsan başıboş bırakıldığını (ve bırakılacağım) mı sanır?.»

Kur'ân-ı Kerîm her yönüyle ve yanıyla insan hayatını düzene sokan esas ve prensipleri, plân ve programları ihtiva etmektedir. Hedef ve ama­cı, olgun, ahlâklı, imanlı, fazîletli ve medenî insan yetiştirmek, herkese hıl-katındaki yüce hikmeti öğretmektir. Bunun için Kur'ân çok yönlü bilgi ve­rir, iyi eğitilmenin bütün yol ve kurallarını gösterir. Aynı zamanda ruhî ge­lişmenin malzemesini de yeterince verir.

Kur'ân bu çerçeve içinde önce dünyaya gönül bağlamanın çizgisini ve nisbetini; sonra da bu çizgi ve ölçüyü aşanların kendilerini nasıl bir çık­maza soktuklarını en duyarlı bir anlatımla duygu ve düşüncelere, akıl ve idrâklere seslenmek suretiyle açıklar. Arkasından insanın başıboş, gayesiz, amaçsız bir canlı olmadığına dikkat çeker ve insanı kâinat planındaki şe­refli yerine oturtmaya yönelir.

İnsan başıboş ve gayesiz yaratılmış olabilir mi?

Az yukarıda kısmen belirttiğimiz gibi, kâinatta hiçbir şey boş, anlam­sız, hikmetsiz ve gayesiz yaratılmamıştır. Canlı-cansız hemen her şey ha­yat düzeyinde yerini almıştır. Tabii insanın bu düzeydeki yeri çok daha farklıdır. Zira ondan başka her şey, ona hizmet vermek üzere yaratılmış­tır. Aynı zamanda her şeyin, varlık âleminin dengesini sağlamakta bir kat­kısı söz konusudur. Böyle olmasaydı, Cenâb-ı Hakk'ın abesle iştigal et­tiği ortaya çıkar ve hiçbir şeyin değeri, anlamı ve hikmeti kalmazdı. Oysa hayat çarkı her yönüyle bunu reddetmekte, kâinatta hâkim olan düzen ve denge bu düşüncenin tamamiyle yanlış olduğunu göstermektedir.

36. âyetle bu inceliğe ve felsefî hikmete değinilmekte ve gerçeği iyi­ce düşünemiyen inkarcılara ışık tutulmaktadır.

 

İnsanın Yaratılışındaki Biyolojik Safhalar

 

«Kendisi atışkan bir meniden 0 değil midir?. Sonra kan pıhtısı (görünümünde) oldu; derken Allah onu ya­ratıp biçimlendirerek düzene koydu..»

Erkek hücrelerini içinde taşıyan atışkan sıvıya «menî» denir. İçindeki milyonlarca canlı hücreye ise «sperma» adı verilir. Bunlardan birinin veya birkaçının dişi hücre (rahimdeki yumurta) ile birleşmesine ise, «döllenme» denir. Dişinin yumurta hücresi erkek hücreyi kendine çekebilmek için bazı kimyasal salgılar çıkarır. Böylece yeni bir hayatın başlangıcı olan birleş­me şansı çoğalmış olur. Yumurtalığa giren bir spermanın döllenmesiyle ilk hayat safhası başlar; derken kan pıhtısı görünümünde bir şekle girer ve yavaş yavaş şekillenme birbirini izler. Gen ve kromozomlar ise, canlının bütün özelliklerini beraberinde taşır. Öyle ki insanın bütün özellikleri, irsî kusur ve meziyetleri «gen» denilen o çok küçük harikada gizlenmiştir.

Genler, insan, hayvan, ya da bitkilerin bir, ya da daha fazla kalıtsal özelliğini kontrol eden kromozom bölgeleridir. Kalıtsal özellikler, ana-babadan yavruya geçen özelliklerdir. Göz rengi, çiçek şekli gibi..

Bir insan doğduğu vakit anasına-babasına benzemiyebilir; fakat büyü­dükçe anne veya babasına, ya da her ikisine daha çok benzediği görülür. İşte bu olayı düzenleyen, Cenâb-ı Hakk'ın yüksek kudretinin belgelerinden biri olan genleredir.

İlgili 37-39. âyetlerle bu mükemmel oluşma ve tekâmülün özetine de­ğinilerek ilim adamlarına temel bilgi veriliyor ve aklını kullanabilenlere ışık tutuluyor. Cenâb-ı Hakk'ın nasıl kusursuz, fakat plânlı, programlı ve hik­metli bir düzen kurduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor ve inkarcı nankör­lere seslenilerek, «Bu olaylarda tesadüfün yeri var mıdır?» deniliyor.

Şüphesiz menideki o küçücük canlıyı yumurtalıkta döllendirip insan şekline sokan; aynı zamanda irsî vasıfları ve özellikleri genler vasıtasıyla cenine aktaran Allah'ın (c.c.) öldürdükten sonra insgnı yeniden diriltmeye gücü yetmez mi? Binlerce vasıf ve karakter özelliğini, mikroskopla bile zor görülebilen «gen»e yerleştirip formüle eden o yüce kudret, bizim henüz bilmediğimiz başka bir formül ve kanunla ölüp toprağa karışan insan be­denini yeniden elementlerini biraraya getirmek suretiyle hayata döndüre-mez mi? İşte 40. âyetle bu takriri mahiyetteki sorumuza yine takriri ma­hiyette net ve kesin cevap verilmektedir; «Artık bunu yapan (yüce kud­ret), ölüleri diriltmeye kadir değil midir?»

Kıyamet Sûresi'ne, ölüp kemikleri ufalanarak toprağa karışan insanın yeniden diriltileceğim kıyamet olayına ve nefs-i levvâme'ye yemin edilerek haber verildi ve yine aynı konu işlenerek, ilâhî kudretin her şeye yeteceği belirtilerek sûre noktalandı.

Bize bu sûrenin de tefsirini müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u se­nalar; hilkatin ve hayatın anlam ve hikmetini bize en güzel şekilde açık­layan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.

 



[1] Lübabu’t-te'vîl:  4/332

[2] Lübabu't-te'vîl :  4/333

[3] Tefsîr-i Kurtubî :   19/93

Tefsîr-i Kurtubî :   19/93

[4] »            »          »    »

[5] Müellif nefsin yedi mertebesini sayarken, beşinci olarak «nefs-i zekiyye» isminden söz ettiği halde, açıklama yaparken bu nefisten bahsetmeyip kısmen sırayı değiştirerek yedinci mertebede «nefs-i samime ve safiye» terkiplerini kullan­mıştır. Böylece her iki şeklin de doğru olduğunu anlatmak istediğini düşünebiliriz.

[6] Celâl YILDIRIM tereümesi/Füyuzat-i Rebbaniyye :  45, 46

Celâl YILDIRIM tereümesi/Füyuzat-i Rebbaniyye :  45, 46

[7] ibn Mâce/cenâiz : 57- Taberânî/cenâiz : 37, 39- Ahmed: 1/375, 378, 473-4/184-5/153, 164

[8] Müslim/ilim: 15, zekât: 69- Nesâî/zekât: 64- Ahmed: 4/357, 359, 360, 361

[9] Bilgi için bak : Nur Sûresi: 24. âyetin tefsiri

[10] Bilgi için bak : Tâ-Hâ Sûresi :  114. âyetin tefsiri

[11] Buharî/tevhîd : 24

[12] Buharî/ezan: 129, tefsîr: 52, tevhîd: 24- Müslim/imân: 299, 300, 302- Ebû Dâvud/sünnet: 19- Tirmizî/cennet:16

[13] Buharî/mevakıyt: 16, 26, ezan: 129, tefsîr: 50, rikak: 52- Dâremî/sünnet: 19- Tirmizî/cennet: 16

[14] Buharî/tevhîd: 24, tefsîr: 55- Müslim/imân: 296- Tirmizî/cennet: 3- tbn Mâce/mukaddeme: 13

[15] Müslim/imân: 297- Tirmizî/cennet:  16, tefsir:  10- İbn Mâce/mukadde­me: 13