İnsan Suresi - Kuran - 076Insan - 2. Sayfa
İNSAN SURESİ
76
İndiği Yer :
Medine
İniş Sırası :
98
Âyet sayısı:
31
Nüzulü
Mushaf'taki sıralamada yetmiş altıncı, iniş sırasına göre doksan sekizinci sûre olup müfessirlerin çoğunluğu sûrenin tamamının Medine'de İndiğini söylemişlerdir. İbn Âşûr ise Medine'de Rahman sûresinden sonra, Talâk sûresinden önce indiğine dair rivayeti vermekle birlikte üslûp ve içeriğini dikkate alarak sûrenin Mekke'de indiğini söyleyen rivayetleri tercih eder. Bir kısmının Mekke'de bir kısmının Medine'de indiğine dair rivayet de vardır.[1]
Adı
Sûre adını, birinci âyette geçen "inşân" kelimesinden almıştır. Tefsirlerde yaygın olarak bu isim geçmekle birlikte sûre, ilk kelimelerinden dolayı "Hel etâ alel-insâni" şeklinde[2] keza 1. âyette geçen "Dehr", 2. âyette geçen "Emşâc", ve 5. âyette geçen "Ebrâr" isimleriyle de anılmaktadır.[3]
Konusu
Sûrede insanın yaratılış aşamaları, yükümlülükleri, âhİret hayatı ve orada insanlar için hazırlanmış olan nimetler ve cezalar, âhirette mutlu olan insanların özellikleri ve bunlara yapılan ikramlar anlatılmakta; ayrıca Kur'an'in Allah katından indirildiği, bir öğüt ve nasihat olduğu bildirilmektedir.[4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir. 2. Hakikatte biz insanı imtihan etmek üzere katışık bir nutfeden yarattık, bu sebeple kendisini işitir ve görür kıldık. 3. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör. 4. Ama biz inkarcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışizdır. 5. İyiler ise içindektne güzel koku katılmış bir kadehten içecekler; 6. Bir su kaynağı ki Allah'm has kulları ondan içecek, istedikleri yere de ondan bol bol akıtacaklar. 7. Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler ve dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. 8. Onlar, kendileri de sevip istedikleri halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. 9. (Ve şöyle derler:) **Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz. 10. Biz, asık suratlı çetin bir günde rabbimizden korkarız." 11. Bu yüzden Allah onları o gü- nün dehşetinden korur; yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürür verir. 12. Sabretmelerine karşılık onları cennette ve ipekli giysilerle ödüllendirir. 13. Orada koltuklara kurulurlar. Ne yakıcı güneş vardır orada ne de dondurucu soğuk. 14. Ağaçların gölgesi hemen üzerlerinde, meyveleri emirlerine amade kılınmış. 15-16. Her birinin etrafında gümüş kaplar, billur kadehler, gümüş beyazlığında şeffaf kupalar dolaştırılır; ölçülerini de isteklerine göre belirlerler. 17. Ayrıca kendilerine orada zencefil karışındı bir kadeh sunulur. 18. İçindeki orada adına Sekebil denilen bir pınardan alınmıştır. 19. Her birinin etrafında Ölümsüz gençler pervane olur. Baktığında onları etrafa saçılmış inciler sanırsın. 20. Orada etrafa göz gezdirdiğinde benzersiz nimetler ve muhteşem bir saltanat görürsün. 21. Oradakilerin üzerlerinde yeşil renkli, ince ve kalın ipek elbiseler vardır; gümüş bileziklerle süslenmişlerdir, rableri onlara tertemiz bir içki verir; 22. "Bunlar sizin ödülünüzdür, çabanız boşa gitmemiştir." [5]
Tefsiri
1-2. İnsan kelimesi, "beşer, insan topluluğu" anlamına gelen "ins" kökünden türetilmiş olup akıl ve fikir sahibi, konuşarak anlaşan sosyal bir varlık türünü İfade eder.[6] Kur'an'da 65 yerde insan, 18 yerde ins, bir yerde de insî (insanın her bir ferdi) geçmekte, bir âyette "enâsî", 230 yerde nâs şeklinde çoğul olarak yer almaktadır. İlgili âyetlerin çokluğundan da anlaşıldığı üzere Kur'an'da insan çeşitli yönleriyle ele alınmış; onun nasıl yaratıldığı, mahiyeti ve yaratılış amacı bir bütünlük içinde anlatılmıştır.[7]
Kıyamet sûresinin son âyetlerinin devamı mahiyetindeki bu âyetlerde öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden insana, onun varlık alanına çıkmazdan önceki hiçliği, aslı ve yaratılış aşamaları hatırlatılarak bundan ibret alması ve ders çıkarması istenmiştir. İlk âyetteki "hîn" kelimesi "sınırlı bîr zaman, bir süre" anlamına gelir; "dehr" ise "bir vakitle sınırlanmamış mutlak zaman" demektir.[8] Elmalılı âyetin bu kısmım şöyle açıklar: "Hîn", zamandan, az veya çok bir müddete denir. Külle ıtlak edilmez, vakit gibi az veya çok bir cüz'e ıtlak edilir. Burada "dehr"in başlangıcı olan âlemin yaratılışı ile insanın yaratılışı noktalarıyla sınırlıdır. "Hîn" kelimesinin nekîre (belirsiz) olması ise haddi zatında sınırlı olmakla beraber, insana nazaran miktarının meçhul olduğuna işarettir. Yani, şu muhakkak ki, insan cinsi âlemin yaratılışından hayli müddet sonra yaratılmıştır. Âlemin hilkatiyle başlayan "dehir"den, insan cinsinin yaratılmasına kadar sizin için meçhul, ama yine de bu iki nokta İle sınırlı bir müddet cereyan etmiş, in- sana doğru gelmiştir. Öyle ki, o müddet zarfında insan, anılır, bu nam ile tanınır bir şey olmamıştır.[9]
Diğer yönden her bir insan, var olmazdan önce bir hiç, sonra babasının sulbünde bir sperm ve anasında bir yumurtadır. Daha sonra ana rahminde bir embriyo haline gelmektedir. Nitekim 2. âyette insanın "katışık bir nutfe"den yani ana rahminde döllenmiş bir yumurtadan yarattığı İfade buyurulmuştur. Kendisine görme, işitme gibi organlar da lütfedilen bu varlık artık yükümlülüklere muhatap ve imtihana tabi tutulabilecek bir kıvama gelmiş olmaktadır.[10]
3. "Doğru yolu gösterdik" ifadesinden ne kasdedildiğİ müfessirlerce farklı şekillerde açıklanmıştır:
a) Biz insana hidâyet ve dalâlet, hayır ve ger yollarını açıklayarak tanıttık. Nitekim Beled sûresinin 10. âyetinde "Biz ona iki yolu göstermedik mİ?" buyurulmuştur.
b) Mutluluk ve mutsuzluk yollarını açıkladık.
c) Kâr ve zararını anlayacak yetenekte yarattık. Allah Teâlâ insanı akıllı, iradeli ve iyiyi kötüden ayırma kabiliyetine sahip değerli bir varlık olarak yaratmış; görevlendirdiği peygamberler ve indirdiği vahiyle ona doğru yolu göstermiş, aynı zamanda kendisine irade ve seçme hürriyeti vermiştir. Artık Allah'ın gösterdiği doğru yola girip şükredİci olmak veya şeytana ve nefse uyarak Allah'ın verdiği imkân ve kabiliyetleri baskı altına alıp nankör olmak insanın kendi elindedir.[11]
4-6. İyilerin âhİrette elde edecekleri ödüller, sayesinde mutlu olacakları nimetler, dünya diliyle temsili olarak anlatılmaktadır.[12]
7-10. "Verdikleri söz" diye çevirdiğimiz 7. ayetteki nezr (nezir) kelimesi, "insanın yerine getirmeyi kendisine borç kıldığı, vaad ettiği her türlü İş" demektir.[13] terim olarak nezir, "dinen mükellef tutulmadığı halde kişinin kendi vaadiyle üzerine vacip kıldığı ibadet ve iyilik" anlamına gelir.[14]Kelimenin âyetteki anlamı konusunda iki farklı yorum yapılmıştır. Bir yoruma göre buradaki nezir, genel olarak Allah'ın insanlara yüklediği bütün vecibeleri ifade eder. Bu durumda âyetin ilgili kısminin anlamı şöyle olur. "Onlar Allah'ın kendilerine yüklediği bütün vecibeleri yerine getirirler; buyruklarına uyar, yasakladıklarından kaçınırlar." İkinci bir yoruma göre bu âyetteki nezir de yukarıda belirtilen terim anlamında kullanılmıştır. Bu yoruma göre ise âyeti şöyle anlamak gerekir: "Onlar, bir iyilik yapmayı adadıkları, gönüllü olarak ibadet etmeye niyetlenip karar verdikleri takdirde bunu mutlaka yerine getirirler,"
Yüce Allah 5. âyette geçen iyilerin bazı özelliklerini 7-10. âyetlerde şöyle sı-ralamıştır:
a) Allah rızası için bir şey yapmayı adadıklarında (söz verdiklerinde) onu yerine getirirler. Bu açıklama, Allah'ın, verilen bir sözün, adanan bir iyiliğin yerine getirilmesine ne kadar önem verdiğini anlatır.
b) Dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. Kıyamet gününde Allah'ın huzurunda verecekleri hesabın korku ve kaygısını taşır, hayatlarını bunun verdiği sorumluluk bilinciyle düzenlerler. Böylece âyette kıyamet ve âhiret inancının, amelî hayatımız üzerindeki tesiri ve bunun kurtarıcı değeri ortaya konmaktadır.
c) Gözden çıkardıklarını değil, sevdikleri ve yararlanabilecekleri nimetleri muhtaçlara verirler. Yedirip içİrmeyi, doyurmayı birinci görevleri bilirler. Böylece âyet feragat ahlâkının, "öte-ki"ne karşı sorumluluk duygusunun en veciz tanımını ve bunun İslâm'daki önemini dile getirmiştir. 9. âyette, anılan müminlerin bu özverili davranışları, gösteriş veya herhangi bir menfaat, hatta bir teşekkür karşılığında değil, sırf Allah'ın rızasını kazanmak için yaptıkları bildirilmektedir. İfadenin akışına bakarak âyetteki "ceza" kelimesinin özellikle "maddî karışıklıkları, "şükür" kelimesinin de teşekkür gibi manevî karşılıktan ifade ettiği düşünülebilir. Kısaca âyete göre en değerli iyilik, herhangi bir maddî veya manevî karşılık, bir çıkar elde etme düşüncesi taşımadan, hatta buyurulmamış olsa bile adamak, niyet edip karar vermek suretiyle kendi kendine ödev yükleme şeklinde belirlenip yapılan iyiliktir. Meşhur kudsî hadiste bildirildiğine göre[15]bu şekilde gönüllü iyilik ve ibadet yapanların kalpleri, basiretleri ve yollan aydınlanır; İnançları doğru, kararlan isabetli, işleri hayırlı ve faydalı olur.
8. âyete "Onlar, Allah'ı sevdikleri ve O'nun rızası için yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler" şeklinde de mâna verilmiştir. Müfessirler bu âyette geçen "esîr" kelimesini mecazî anlamda yorumlayarak "şartların esiri" olan herkesin bu terimin kapsamına girdiğini söylemişlerdir. Buna göre hakiki anlamda savaş tutsakları galiplerin esiri olduğu gibi, meselâ köle efendisinin, borçlu alacaklının, mahkûm da onu hapseden gücün esiridir. Dolayısıyla şu veya bu anlamda esir olan müslüman yahut gayri müslim herkese yardım etmek gerekir.[16]
11-22. Allah Teâlâ yukarıdaki özellikleri taşıyan müminleri kıyamet gününün sıkıntılarından koruyacağını, onlara sevinç ve mutluluk dolu bir hayat nasip edeceğini ifade buyurduktan sonra vereceği nimetleri açıklamıştır. Nitekim başka âyetlerde de kıyamet gününde bir kısım yüzlerin mutluluktan parıldayacağım bir kısım yüzlerin de sıkıntıdan sararıp solacaklarını haber vermiştir.[17] Bu âyetlerin genelinden çıkan sonuca göre Yüce Allah'ın müminlere ikram edeceği cennet, her türlü ihtiyacın karşılandığı, rahat ve huzur kaynağı imkânların bol bol bulunduğu bir yerdir. Orada canların çektiği ve gözleri okşayan her türlü nimetin bulunduğu haber verilmiştir.[18]
13. âyet müminlerin âhirette güneş ışınlarından kaynaklanan yakıcı sıcakla karşı karşıya kalmayacaklarını ifade eder. Âyetten cennetin kendine has bir nurla aydınlatılacağı, orada her şey mutedil olup sıkıntı verecek herhangi bir şeyin bulunmayacağı anlaşılmaktadır. 14. âyette belirtilen gölgelerin de cennetteki ağaçların gölgeleri olduğu belirtilir. 15-21. âyetlerde cennetliklerin içecekleri İçkiler, sunucular ve hizmetçiler anlatılmakta; elbiseleri ve takılan tasvir edilmektedir. Mü-fessirler buradaki kâselerin gümüş ve billurla tanıtılmasının, sadece bilinmeyeni bilinenle anlatmak, böylece muhatabın zihninde cennet nimetleriyle ilgili bir imaj, bir fikir ve sonuçta bir arzu uyandırmak maksadıyla yapılmış bir benzetmeden ibaret olduğunu belirtirler. Bunların mahiyetleri hakkında bir şey söylemek mümkün değildir. Nitekim Abdullah b. Abbas "Cennetteki nimetlerle dünyadakiler arasında isim benzerliğinden başka benzerlik yoktur" demiştir.[19]
Meali
23. Kur'an'ı sana biz, evet biz vahyederek indirdik. 24. Öyleyse rabbi-nin hükmüne sabret; onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre boyun eğme. 25. Sabah akşam rabbinin yüceliğini an. 26. Gecenin bir kısmında O'na secde et ve uzun gece boyunca O'nun eşsiz olduğunu zikret. 27. Şu insanlar, arkalarından gelecek zor günü bir yana bırakarak geçici dünyayı seviyorlar, 28. Onları biz yarattık, yaratılışlarını sapasağlam yaptık. Dilediğimizde yerlerine benzerlerini getirebiliriz. 29. Şüphesiz ki bu bir öğüttür; artık dileyen rabbine bir yol tutar. 30. Sizler ancak rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde di- leyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 31. Allah dilediğini rahmetine dahil eder. Zalimlere gelince onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır. [20]
Tefsiri
23-24. Allah Teâlâ önceki âyetlerde insanların dünyadaki inanç ve eylemlerinin değerine göre âhirette ulaşacakları sonuçlan tasvir etmişti. Bu âyetler ise Peygamber efendimize vahyin değerini hatırlatıyor; Allah'ın hükümlerini yerine getirmede kararlı olup ibadet etmesini öğiitlüyor. Sonuçta Peygamber, Allah'tan geldiğinden emin olduğu vahye mazhar olmasının kendisi için ne kadar büyük ve onur verici nimet olduğunu daha derinden kavrayacak; buna ek olarak Allah için yaptığı ibadetlerin de verdiği şevk ve dinamizmle inkarcıların haksız söz ve eylemleri karşısında kendisinin direnci ve kararlılığı da artacaktır. Nitekim tefsirlerde anlatıldığına göre Mekke'nin önde gelen müşrikleri Hz. Peygamber'den kendi dinlerine ve haksız düzenlerine karşı açtığı mücadeleyi durdurmasını istemişler; ona mal-mülk, mevki ve itibar gibi pek çok maddî ve manevî karşılıklar vaad etmişlerdi. Ama Resûlullah (s.a.) bunları elinin tersiyle itmiş ve davasından asla vazgeçmeyeceğini bildirmiş ve onlara Fussılet sûresinin 1-3. âyetlerini okumakla yetinmiştir.[21]
25-26. Müzemmil ve Müddessir sûrelerinde olduğu gibi burada da Hz. Pey-gamber'in Mekke dönemindeki ibadet durumları yansıtılmakta, onun Yüce Allah'ı sabah akşam zikir ve teşbih etmekle, gece gündüz O'na ibadetle yükümlü olduğu bildirilmektedir. Bu ibadetlerle Hz. Peygamber'in Allah'a derin saygı ve bağlılığının, irade ve azminin daha da güçlendirilmesinin ve müşriklerin çirkin saldın lan -na karşı direncinin arttınlmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Râzî müfessirlerin bu âyetlerle ilgili görüşlerini iki maddede özetlemiştir:
a)Bu âyetlerde beş vakit namaz emredilmiştir. Zira onlara göre "rabbinin adını anmak"tan maksat namaz kılmaktır. "Sabah" diye çevrilen "bükra" kelimesi sabah namazının vaktini, "akşam" diye çevrilen "asîl" kelimesi ise öğle ve ikindi namazlarının vakitlerini İfade eder. "Gecenin bir kısmında O'na secde et" diye tercüme edilen cümleden maksat akşam ve yatsı namazları, gecenin uzun bir bölümünde kılması emredilen namaz İse teheccüd namazıdır.
b) "Sabah akşam rabbin adını anmak"tan maksat namaz değil, sözle Allah'I teşbih etmek ve O'nun noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna inanmaktır. Bu da insanın gece gündüz tüm zamanlarda Allah'ı diliyle ve kalbiyle zikretmesi demektir.[22]
c) Allah'ı zikirden maksat bunların tümüdür; farz olan beş vakit namaz, Pey-gamber'e mahsus nafile ve diğer namazlarla dua ve istiğfarın tümü bu zikre dahildir.[23]
Bize göre bu âyetlerde -beş vakit namaz da dahil olmak üzere- genel olarak ibadetin, özellikle gecenin belli vakitlerinde namaz kılmak, teşbih, dua, tövbe ve istiğfar gibi ibadet sayılan faaliyetlerde bulunmak suretiyle Allah'a kulluk, İtaat ve bağlılık arzetmenin önemi üzerinde durulmuştur.[24]
27-28. Yüce Allah 24. âyette Hz. Peygamber'e "Hiçbir günahkâra yahut nanköre boyun eğme" diye verdiği talimatın gerekçelerini açıklamıştır. Çünkü o günahkâr ve nankörler dünyayı âhirete tercih ederek geçici zevkler peşinde koşarlar, dehşetli olaylarla dolu kıyamet gününe inanmaz, ona aldırış etmez ve o gün için yapılması gereken hazırlığı ihmal ederler. 28. âyette de insanları yoktan yaratıp güçlü kuvvetli bir varlık haline getiren kudretin, dilemesi halinde kendisine karşı nankörlük ve günahkârlıkta ısrar eden bu tür toplulukları yok edip yerlerine başkalarını getirebileceği vurgulanmış; bu suretle müminlere olup biten hiçbir şeyin ilâhî bilgi ve irade dışında olmadığı hatırlatılarak inançlarını pekiştirmeleri, morallerini yüksek tutmaları telkin edilmiştir.
Ayetin son cümlesi genellikle iki şekilde açıklanmıştır:
a) "Dilediğimiz takdirde onların varlığına son verip, yerlerine Allah'a saygıyla kulluk eden başka bir topluluk getiririz.
b) Eğer istersek onların bedenlerini değiştirerek daha çirkin bir duruma getirebiliriz" (Şevkânî, V, 409). Müfessirler çoğunlukla birinci yorumu benimsemişlerdir.[25]
29-31. Bu sûrede anlatılanların insanlar için uyarıcı öğütler olduğu ifade bu-yurulmuş, bunlardan ders çıkarıp Allah'a giden yolu seçmek ise insanların hür iradelerine bırakılmış; böylece insanın din ve vicdan özgürlüğüne sahip olduğuna, bu bakımdan hiç kimsenin bu yollardan birini seçmesi için baskı altında tutulamayacağına işaret edilmiştir. Bununla birlikte başka yerlerde olduğu gibi burada da kulun irade, tercih ve kararından söz edilifken Allah'ın iradesinin mutlaklığı da hatırlatılmış; böylece kulların, rableri karşısında da hür ve bağımsız oldukları gibi hem dîn hem de mantık bakımından saçma olan bir fikre kapılmaları engellenmek istenmiştir. Çünkü kullara tercih ve karar verme kabiliyetini veren de Allah'tır, bunu her an yaratarak devam ettiren de Allah'tır. Âyette kulun dilemesinin Allah'a nispet edilmesinin anlamı budur. Hem ilgili âyet ve hadislerin bütünü hem de fıtrî akıl, bir İnanç ve davranışa mecbur kılınmış insanın ondan sorumlu tutulmayacağı sonucunu vermektedir. İlk bakışta farklı bir hüküm ve sonuç ifade eden âyet ve hadislerin bu genel ilke çerçevesinde anlaşılması ve yorumlanması gerekir. Bu- na göre Allah kullara dileme, tercihte bulunup karar verme imkânını bahsetmiştir; insanın sorumluluğunun temeli de budur. Allah'ın rızasına göre hareket etmeyi tercih edenler O'nun rahmetine ve cennetine nail olurlar, aksi yolu tutanlar ise cehenneme giderler.
Son âyetteki "zalimler"den maksat inkarcılardır. Zulüm kavramı gerek burada gerekse başka birçok âyette "doğru ve gerekli olandan sapmak; dolayısıyla yanlış, asılsız bir şeye inanmak, haksız bir iş yapmak" anlamında kullanılır ve genellikle inanç, ibadet ve ahlâkta hak yoldan sapmışlığı ifade eder. Sûrenin bütününde insanın yaratılışına değinildi; ona doğru ve yanlış yolun tanıtıldığı belirtildi; müminlerin ve inkarcıların davranış özelliklerinden söz edildi; amaç ise akıllı ve iyi niyetli insanın bütün bu aydınlatıcı açıklamalardan nasibini almasını sağlamaktır.[26]
[1] Şevkânî, V, 397; tbn Âşûr, XXIX, 370
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/439.
[2] Buhârî, "Tefsir", 76
[3] İbn Âşûr, XXIX, 369
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/439.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/439.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/440-441.
[6] Râgıb el-İsfehânî, Müfredâtü'l-Kur'ân, "İns" md
[7] meselâ bk. Nisa 4/1; Hac 22/5; Mü'minûn 23/12-15; Kıyamet 75/37; ayrıca bk. İlhan Kutluer, "İnsan", DM, XXII, 320-323
[8] Ragıb, a.g.e., "hyn" ve "dhr" md
[9] IX, 5492-5493
[10] insanın yaratılış aşamaları hakkında bilgi için bk. Hac 22/5; Mü'minûn 23/12-15; Kıyamet 75/37
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/441-442.
[11] krş. İsrâ 17/18-19; Kehf 18/29
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/442.
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/442.
[13] Taberî, XXIX, 129
[14] Ahmet Özel, "Adak", DİA, I, 337 vd.
[15]Müsned, VI, 256; Buharî, "Rikak", 38.
[16]Taberî, XXIX, 130; Râzî,245.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/442-443.
[17]Kıyamet 75/22-24
[18] bk. Zuhruf 43/71
[19] Râzî, XXX, 249; ayrıca bk. Bakara 2/25
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/443-444.
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/444-445.
[21] bilgi İçin bk. Hamîdultah, İslâm Peygamberi, 1,82-83
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/445.
[22] XXX, 259; aynca krş. Ahzâb, 33/41-42
[23] İbn ÂşÛr, XXIX, 405 vd
[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/445-446.
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/446.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/446-447.
İslami Okul Okulların En Önemlisi