İnsan Suresi - Kuran - 076Insan - 13. Sayfa
|
Surenin İsmi: |
|
Önceki Sureyle İlişkisi: |
|
Surenin Muhtevası: |
|
İnsanın Yaratılması Ve Ona Doğru Yolun Gösterilmesi: |
|
İ'rab: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Kıyamet Gününde Kafirlerin Ve İyilerin Mükafatı: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Cennetliklerin Mükafatları: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
İtaatkarlar İle İnat Eden Müşriklerin Dünyadaki Durumları: |
|
İ'rab: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
İNSAN
SURESİ
Surenin İsmi:
Bu sure daha önceleri mevcut değilken, bilâhare yeryüzünde halife olan, yeryüzünde bulunan her türlü hayır kendisi için yaratılmış bulunan insanın yaratılıp var edilmesine dikkat çekerek başladığı için "İnsan suresi" diye adlandırılmıştır. [1]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Bu sure kendisinden önceki sureyle üç bakımdan ilişkilidir:
1- Yüce Allah bundan önceki surenin sonunda insanın ilk olarak bir nutfeden yaratılmış olduğunu, sonra da ondan erkek ve dişi olmak üzere iki türün var edildiğini belirtmektedir. Arkasından bu surenin başında ise insanlığın ilk atası Adem'in yaratılışı, onun işiten ve gören bir varlık haline getirilmesi, sonra da ona doğru yolun gösterilmesi, insanların şükreden ve nankörlük eden olmak üzere iki türe ayrılmasının sonuçları açıklanmaktadır.
2- Yüce Allah bundan önceki surede cennetin ve cehennemin durumunu genel olarak söz konusu etmişti. Bu surede onların niteliklerini etraflıca açıklamakta, cennetin niteliğini daha geniş bir şekilde söz konusu etmektedir.
3- Yüce Allah bundan önceki surede günahkârların kıyamet gününde karşı karşıya kalacakları dehşetli halleri söz konusu etti. Bu surede ise iyi kimselerin karşı karşıya kalacakları nimetleri söz konusu etmektedir. [2]
Surenin Muhtevası:
Cumhurun görüşüne göre bu sure, Medine'de inmiş olmasına rağmen ahiret halleri ile ilgili açıklamalarda bulunmakta, özellikle ebedîlik ve nimet yurdunda iyilerin nimetlerini söz konusu etmektedir. Surenin Mekke'de inmiş olduğunu söyleyenlerin görüşü ise surenin konusuna uygun düşmektedir.
Sure insanın yaratılışının başlangıcından, onun işitme ve görme güçleriyle donatılıp, doğru yola iletilmesinden, sonra da şükreden ve nankörlük eden olmak üzere iki gruba ayrılmasından söz etmekte, şükredenlerleinkâr edenlerin görecekleri karşılıkları haber verip cennet ile cehennemin niteliklerini anlatmaktadır: "İnsan üzerinden öyle bir uzun süre geçti ki..." (1-6. ayetler).
Daha sonra şükredenlerin adaklarına bağlı kalmak, Allah için yemek yedirmek, Allah'ın azabından korkmak gibi amellerinin üstünlüğüne dikkat çekmektedir: "Onlar adakları yerine getirirler..." (7-11. ayetler).
Bunun akabinde Rablerinin nezdinde kendileri için hazırlanmış bulunan cennetler, mükâfatlar, lütuf ve ikramlar söz konusu edilmektedir: "Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek ile mükâfatlandırır." (11-22. ayetler).
Daha sonra Kur'an'ın indiriliş kaynağını açıklamakta, Peygamber (s.a)'e güzel sabrı, Yüce Allah'ı anmayı ve gece namazı kılmayı emir buyurmaktadır: "Hiç şüphesiz ki Kur 'an 'ı sana kısım kısım biz indirdik." (23-26. ayetler). Sure aynı zamanda bundan önceki surenin söz konusu ettiği çabucak geçen dünya hayatını sevip, ahireti terketmeyi söz konusu etmekte ve eğer küfür, inat ve eziyetlerini sürdürecek olurlarsa yerine benzerlerini getirmekle onları tehdit etmektedir: "Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni severler..." (27-28. ayetler).
Bu değerli sure Kur'an-ı Kerim'in bütün insanlar için bir hatırlatma ve bir öğüt olduğunu ilan ederek onları getirdiklerine iman edip, gereğince amel etmeye çağırarak sona ermektedir: "Şüphesiz ki bu bir öğüttür..." (29-31. ayetler). [3]
İnsanın Yaratılması Ve Ona Doğru Yolun Gösterilmesi:
1- İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki; o anılmaya değer bir şey değildi.
2- Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu sınar duru nedenle onu işiten ve gören yaptık.
3- Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun.
İ'rab:
"İnsan üzerinden öyle uzun bir süre geçti ki..." buyruğundaki "hel" (tekid ifade etmek üzere) "kad: ...tir, dır" anlamındadır; "geçmiştir değil mi" demek olur. Yahutta burada soru takrir anlamındadır. Bu da ölümden sonra dirilişi inkâr edenlere yönelik bir takrirdir. (Doğruyu söylemelerini istemektir.) Bundan maksat da onun bu ebedî hakikati itiraf ve kabul ettiğini ortaya çıkarmaktır. Ona şöyle denilir: Önceleri yokken bu insanı yaratan kimdir? Verilen cevabın, apaçık belli olması dolayısıyla "Evet" olması kaçınılmaz olup yaratanın Yüce Allah olduğu kabul edileceğine göre, bu yaratıcının ilk olarak yarattığı bu insanı tekrar yeniden yaratmasına engel nedir? Olmayan bir şeyi sonradan meydana getiren elbetteki onu tekrar iade etme kudretine daha çok sahip olmalıdır. [4]
Belagat:
"Şükredici, nankör" lafızları arasında tezat vardır. "Kefûr: nankör" mübalağa kipidir. Bunun yerine "kâfir" değil de bu lafzın kullanılması ise fasılaların gözönünde bulundurulmasından ve insanın çoğunlukla küfrân-dan (nankörlükten) uzak kalmayacağının hissettirilmek istenmesinden dolayıdır. Ancak sorgulanmak ise küfürde (inkâr ve nankörlükte) ileri gitmek halinde söz konusudur.
Ayrıca ayet sonlarındaki kelimelerin son harfleri arasında da uyum (seci) vardır. [5]
Kelime ve İbareler:
"İnsan" Adem (a.s) ya da insan türü demektir. Tercih edilen de budur.
Çünkü Yüce Allah: "Gerçekten biz insanı... yarattık." diye buyurmuştur. "üzerinden öyle uzun bir süre" bu belli bir süre demektir. Bazıları bunu kırk yıl diye tesbit etmiştir. "Dehr (süre)" uzayıp giden ve sının belli olmayan bir süre demektir, "geçti ki o anılmaya değer bir şey değildi." Anılmayan, unutulmuş bir şeydi, yoktu, bilinmiyordu.
"Gerçekten biz insanı" insan türünü "karışık" erkeğin suyu ile kadının suyunun birbirine karışıp, geçmesinden "bir nutfeden" azıcık bir sudan "yarattık. Onu sınar dururuz." Mükellefiyetlerle onu sınarız. Yani biz ona yükümlülük ve yükümlülüğe ehil olma zamanında onu sınamak isteriz.
"Bu nedenle onu" bu sebeple onu "işiten ve gören yaptık." Böylelikle delilleri görebilsin, ayetleri dinleyebilsin. Sanki bunlar ibtilânın (sınanmanın) bir sonucu gibidir. Bundan dolayı "onu sınar dururuz." buyruğu üzerine (sebep bildiren) fe ile atfedilmiştir.
"Gerçekten biz ona yolu gösterdik." Ona hayır ve hidayet yolunu, delilleri ortaya koymak, ayetler indirmek ve peygamberleri göndermek suretiyle açıkladık. [6]
Açıklaması:
"İnsan üzerinden öyle uzun süre geçti ki, o anılmaya değer bir şey değildi." İnsan (türü) üzerinden bir dönem geçti. O sırada o var olmayan, unutulmuş bir şeydi. Adem de, onun çocukları da bilinen bir şey de değillerdi, yaratılmamışlardı da. Ondan önceki yaratılmışlar olan melekler de, cinler de hiçbir yaratık tarafından anılmıyordu. Bu, insanın işin başında yaratılmamış ve var olmayan bir şey olduğunu bildirmektir.
Ayet sonraki ayete bir hazırlık, bir mukaddime, bundan önceki surenin sonu için de bir tekid gibidir. Bu, kimsenin inkâr etmediği bir gerçektir. İnsan yeryüzünde, yeryüzünün yaratılmasından ancak pek uzun asırlar sonra var edilmiştir, diyen jeoloji bilginlerinin de vurguladıkları bir husustur.
Ferrâ ve Sa'leb dedi ki: O bilinmeyen, tanınmayan, adı nedir, ondan maksat nedir meçhul olan, suret verilmiş bir ceset, toprak ve çamur idi. Sonra ona ruh üfürüldü ve böylelikle anılmaya değer bir varlık oldu. Burada "insan "dan kasıt, Ademoğullan türüdür. Çünkü daha sonra Yüce Allah: "Gerçekten biz insanı... yarattık." diye buyurmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah Adem (a.s)'in yaratılışından sonra insan türünün çoğalmaya başlamasını haber vererek şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten biz insanı karışık bir nutfeden yarattık, onu sınar dururuz, bu nedenle onu işiten ve gören yaptık." Ademoğlunu meniden, yahut az miktardaki sudan, erkek ve kadının suyunun karışımından yaratan, yahut var eden yaratıcı ilâh biziz. Biz onu yaratmakla hayır ile şerle ve şer'î yükümlülüklerle sınamak istedik. Bu sınama da mükellefiyet yaşma vanp, teşriî hitaba ehil oluşundan sonra söz konusudur. Biz ona anlama, kavrama, idrak etme güçlerini de verdik. Bunlar ise işitmek ve görmektir. Böylelikle ilâhi teklifin mesajı yüklenebilsin, sınavı başarıyla bitirebilsin, ayetleri dinleyip, kainattaki deliller üzerinde düşünsün, bir ve tek yaratıcının varlığına delâlet eden belgeler üzerinde tefekkür edip düşünsün.
İşitmek, görmek, idrak ve diğer duyu organlarıyla bu insan itaat ve masiyette bulunur. Yüce Allah insanı bu yapıda yaratıp, ona işitme ve görme gibi ayırdetme ve kavrama aracı olan bu iki vasfı verdiği için lütfunu hatırlatmakta, idrak olunan şeylerin en büyüğünü idrak edebilme imkânını veren duyuların en şereflisi olarak bunlara dikkat çektikten sonra, insana doğru yolu gösterdiğini, kurtuluş yolunu izlemenin sonucu ile helake götüren yolun akıbetini ona bildirmiş, hidayete götüren yol ile sapıklığa götüren yolu ona açık seçik göstermiştir. İşte Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten biz ona yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör olsun." Biz ona hidayetin, sapıklığın, hayrın ve şerrin yollarını açık açık gösterdik ve ona bunları tanımladık. İşlerin akıbetlerini ona gösterdik. Sağlıklı tabiatı ve olgun aklı ile ulaşabileceği eşyanın faydalarını ve zararlarını ona tanımladık, tanımasını sağladık. Sonunda insan türü iki kısma ayrılır oldu. Yüce Allah'ın nimetlerine şükredip, O'na iman eden, O'nun hidayetiy-le doğru yolu bulanlar ile itaattan yüz çeviren, ilâhi hidayetten alıkoyan, nimetleri inkâr eden bir kâfir.
Bu ayetin bir benzeri de: "Ve biz ona iki de yol gösterdik." (Beled, 90/10) buyruğudur. Yani biz ona hayır yolunu da, şer yolunu da açık açık gösterdik. O bu durumda ya bedbaht birisidir ya da bahtiyar. Cumhurun benimsediği görüş budur. Biz onu iman etmeye ya da kâfir olmaya hiçbir şekilde mecbur etmedik ya da zorlamadık. Ortada olan sadece insanın kendisi adına dilediğini seçmesinden ibarettir: "Semud kavmine gelince; biz onlara hidayet verdik ama onlar körlüğü hidayetten daha sevimli buldular." (Fussilet, 41/17)
Müslim'in rivayetine göre Ebu Malik el-Eş'ari dedi ki: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Her insan sabahleyin yola koyulur ve nefsini satar, kimisi onu helak eder, kimisi de onu kurtarır." [7]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- İnsan Rabbinin emriyle yaratılmadan önce bilinen bir şey değildi. Onun bu hali bilinmeyecek kadar bir dönem devam edip gitmiştir.
2- Yüce Allah ilk insanı topraktan var etti, sonra da ona ruhundan üfledi. Daha sonra ise oldukça güçsüz ve değersiz bir şeyden nesiller meydana geldi ve çoğaldılar. Bu ise erkek ve kadının nutfesinin bir araya gelmesiyle olmuştur.
3- İnsanın yaratılmasından maksat onun sınanması, denenmesi idi. Bundan dolayı Yüce Allah ona bilginin, hidayetin, ilmin anahtarlarını ve sınamanın gerçekleşmesinin anahtarları olan işitmeyi ve görmeyi bağışlamıştır. Her ikisi de anlamak ve ayırdetmek gücünden kinayedir.
4- Yüce Allah insanın yaratılışını düzenleyip, ona gizli ve açık duyuları verdiğini haber verdikten sonra hidayet ve sapıklık yolunu ona şu buyruğuyla açıklamış olmaktadır: "Gerçekten biz ona yolu gösterdik."
5- Bundan önceki ayet-i kerime duyuların verilmesinin sanki aklın verilmesinden daha öncelikli olduğuna delildir. Bu doğrudur. Çünkü insan ilk yaratılışında eşyaya dair bir bilgisi bulunmaksızın yaratılır. Ancak Yüce Allah insana bu bilgileri elde etmesine yardımcı olacak araçları vermiştir ki, bunlar da gizli ve açık duyularımızdır.
6- Yolun gösterilmesinden maksat, delillerin yaratılması, doğru yola ileten aklın yaratılması, peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesidir.
7- İnsanın türü ve yöntemi ne olursa olsun ister şükredici, ister nankör olsun, yüce Allah ona ihtiyaç duyduğu hayrı ve itaati açıklamış bulunmaktadır.
8- Şükredenden kasıt şükür işleyip, nankörlük yapan ile meşgul olan demek değildir. Yoksa "imma: ister" buyruğundan anlaşılan hasr tahakkuk etmez. Aksine şükredenden maksat, yaratıcısına şükretmenin gereğini kabul ve itiraf eden kimsedir.
Kefûr (nankör, kâfir)den maksat ise nimete karşı şükretmenin gereğini kabul etmeyendir. Bu da ya yaratıcıyı inkâr etmesinden dolayıdır yahutta yaratıcıyı kabul etse dahi Ona şükretmenin gereğini kabul etmeyen bir kimse oluşundandır. İşte o vakit hasr (anlamın sınırlandırılması) tahakkuk eder. O da şudur: Mükellef ya şükredici birisi olur yahutta nankör birisi olur. Bu buyrukla bu ayetin itaatkâr kimse ile kâfir arasında ortada bir kimse olmadığına delil gösteren ve şükreden itaatkâr, nankör de kâfir demektir, diyen Haricilerin kanaatleri reddedilmiş olmaktadır.[8]
Kıyamet Gününde Kafirlerin Ve İyilerin Mükafatı:
4- Gerçekten biz kâfirler için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş ha-zırlamışızdır.
5- Şüphesiz ki iyiler kâfur karıştırılmış bir kâseden içerler.
6- (O) Allah'ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır.
7- Onlar adaklan(nı) yerine getirirler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar.
8- Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek ye-dirirler.
9- "Biz size ancak Allah'ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir kar ne bİr te?ekkür i
10- "Çünkü biz Rabbimizden a
10- "Çünkü biz Rabbimizden asık yüzlü, çatık kaşlı bir günden korkarız."
11- Bundan dolayı Allah da bugünün şerrinden onları korur ve onlara bir güzellik, bir sevinç verir.
12- Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek (elbise) ile mükâfatlandırır.
Belagat:
"Gerçekten biz kâfirler için zincirler..." buyruğunda leffü neşir vardır. Çünkü daha önce Yüce Allah: "İster şükredici olsun, ister nankör olsun" diye buyurmuş, fakat daha sonra birincisinden önce ikincisini söz konusu etmiştir.
"Asık yüzlü... bir gün" buyruğunda aklî bir mecaz vardır. Çünkü asık yüzün güne isnad edilmesi bir şeyin zamanına isnadı kabilindendir. Gündüzü oruçludur, demeye benzer.
"Onları korur (fe-vakkâhüm) ve onlara... bir sevinç verir (ve-lak-kâhüm)" ayetinde da eksik bir cinas vardır.[9]
Kelime ve İbareler:
"Şüphesiz biz kâfirler için zincirler" ayaklara bağlanan ve onlarla ateşe sürüklenecekleri bağlar; "tasmalar" ellere konulup, boyunlarına ellerinin de bağlanmasını sağlayan tasmalar ve kayıtlar; "ve alevli" kendilerini yakacak ve onunla azab edilecekleri alev alev yakılmış "bir ateş hazırlamışızdır."
"Şüphesiz ki iyiler" itaat ve ihlâs sahibi kimseler. Buradaki "ebrâr: iyiler" ifadesi "berr" lafzın çoğuludur. "Berere" ise "bârr'in çoğuludur. "kâfur" bilinen bir güzel kokudur, "karıştırılmış" katılmış "bir kâseden içerler." İçinde şarap bulunan camdan bir kap demektir. Maksat bu şekildeki bir şaraptan içecekleridir. Böylelikle bir mahalde bulunan (hâl), mahallin adı ile anılmış olmaktadır.
"Allah'ın kullarının" dostlarının "kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır." Onlar bu pınarları kolaylıkla istedikleri tarafa çeker, orada akıtırlar, yerden öyle fışkırtırlar. Yani bu pınarlar onların tasarrufları ve emri altındadır.
"Onlar adakları yerine getirirler" buyruğundaki "adak: nezr" Yüce Allah'a yakınlaşmak için bir işi üstlenmek, kendisine borç vermek demektir. Maksat onların kendilerine vacip kıldıkları itaatleri eksiksiz yerine getirdikleridir, "ve kötülüğü yaygın" zorluk ve sıkıntıları etrafa yayılan "bugünden korkarlar."
"Yemeğe olan sevgilerine" yani yemeğe yahutta yedirmeye olan sevgilerine "rağmen yoksula" fakirliği dolayısıyla muhtaç olana, "yetime" babası olmayan kimseye, "esire" İslâmi bir savaşta kâfirlerden esir düşenlere. Aynı zamanda bu mümin esiri, köleyi ve mahpusu da kapsar. "Yemek yedirirler."
"Çünkü biz Rabbimizden asık suratlı" yani yüzlerin asılacağı oldukça çetin ve şiddetli olduğundan ötürü görünüşü hoş olmayan; "çatık kaşlı" dehşetleri oldukça fazla, karanlık "birgünden" o günün azabından "korkarız."
"...Allah da bugünün şerrinden onları korur" Allah'tan korkmaları ve ondan sakınmaları sebebiyle onları korur, "ve onlara bir güzellik" ve yüz aydınlığı "bir sevinç verir" bağışlar.
"Sabretmeleri sebebiyle" farzları eda etmek, haramlardan sakınmak ve malı tercih etmemeleri sebebiyle "de onları cennetle" kendisinden yiyecekleri bahçe ile "ve ipek ile" giyecekleri ipekle "mükâfatlandırır." [10]
Nüzul Sebebi:
"Yemek yedirirler..." ayetinin (8. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İb-nü'1-Münzir, İbni Cerir'den Yüce Allah'ın: "Ve esire" buyruğu hakkında şunlan söylediğini nakletmektedir: Peygamber (s.a.) müslümanlan esir almazdı; bu ayet müşrik esirler hakkında inmiştir. Onları esir alıyorlar ve ağır işlerde çalıştırıyorlardı. Bu ayet onlar hakkında inmiştir. Peygamber (s.a) de onlara iyi davranmayı emrederdi.
Mukatil dedi ki: Ayet bir günde bir yoksula, bir yetime ve bir esire yemek yediren ensardan bir kişi hakkında inmiştir. Tefsir alimleri de şöyle demiştir: Ayet, Ali ve Fatıma (r.a) ile adı Fıdda olan onlara ait bir cariye hakkında inmiştir. Ancak bu husustaki kıssa sahih değildir.
Kurtubi dedi ki: Doğru olan ayetin bütün iyi kimseler ve güzel bir iş yapanlar hakkında indiğidir. Bu sebeple ayet umumidir.[11]
Ayetler Arası İlişki:
Bu ayetler Yüce Allah'ın insanlara hayır ve şer yollarını gösterdiği onların da şükreden ve nankörlük eden olmak üzere iki kesime ayrıldıklarını açıklanmasından sonra, tehdit olmak üzere kâfirler için zincirler ve bir ateş, itaatkâr müminler için ise çeşitli nimetlerin bulunduğu bir cennetin hazırlandığım zikretmektedir. Böylelikle her iki esir arasında karşılaştırma eksiksiz yapılabilsin. Bununla birlikte her bir kesimin ameline verilen karşılığın sebebi ve gerekçesi de açıklanmaktadır.[12]
Açıklaması
"Gerçekten biz kâfirler için zincirler, tasmalar ve alevli bir ateş hazır-lamışızdır." Bizler Allah'ı inkâr eden, nimetlerine nankörlük eden, evrene muhalefet eden herkes için ayaklarında bağlanacak ve onlarla cehenneme sürüklenecekleri zincirler ile ellerini boyunlarına bağlayacak tasmalar, onları azaplandırmak ve yakmak için alev alev yanan ateş hazırlamışızdır.
Zincirler: Cehennemdeki zincirler olup, herbirisi Hakka suresinde geçtiği gibi yetmiş zira'dır. Tasmalar ise ellerin kendileriyle boyunlara bağlandığı zincirlerdir. Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "O zaman boyunlarında tasmalar ve zincirler bulunacak, sürüklenecekler. Kaynar suda sonra ateşte yakılacaklar." (Mü'min, 40/71-72) İşte bu Yüce Allah'ın kullarından bedbaht kâfirler için hazırladıklarına dair verdiği bir haberdir.
Daha sonra da itaatkâr müminlere hazırladıklarını belirterek şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz ki iyiler kâfur karıştırılmış bir kâseden içerler. (O) Allah'ın (has) kullarının kendisinden içtikleri ve diledikleri gibi akıttıkları bir pınardır." İtaat ve ihlâs ehli olup farzları yerine getirerek, masiyet-lerinden uzak kalarak Yüce Allah'ın hakkını eksiksiz eda eden müminler beyaz, kokusu hoş, soğuk, kâfur karıştırılmış bir şaraptan içerler. Bu karışımın sebebi ise, şarabın kokusunun ve tadının tamamlanması ve daha hoş olması içindir. Bu şaraba aynı şekilde Allah'ın salih kullarının kendisinden içtikleri bir pınar suyu da karıştırılacaktır. Onlar bu pınarı evlerinin, köşklerinin diledikleri yerinde akıtırlar ve bunlardan diledikleri gibi yararlanırlar. Nehrin yatağının açıldığı ve pınarın yerinden kaynadığı gibi onları da böylece açar ve akıtırlar. Kâfurun cennetteki bir pınar adı olduğu ve buna "Aynu'l-kâfur: "Kâfur pınarı" denildiği de söylenmiştir.
"Diledikleri gibi akıttıkları" buyruğunun anlamı da şudur: İstedikleri gibi ve köşklerinin, evlerinin, oturup kalktıkları yerlerin, bulundukları yerlerin istedikleri yerinde akıtıp tasarruf ettikleri demektir.
Daha sonra Yüce Allah bu ikrama ve iyilerin bu mükâfatlarına sebep olan üç hususu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
1, 2- "Onlar adakları(nı) yerme getirirler ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar." Onlar Yüce Allah'a yaklaşmak amacıyla kendilerine vacib kıldıkları şeyleri (adakları) eksiksiz yerine getirirler. Allah'ın kendilerine yasakladığı haramları terkederler.
Şer'î bir terim olarak nezr (adak); mükellefin üzerine şer'an vacip olmayan namaz, oruç, kurban kesmek ve benzeri işleri Yüce Allah için kendisine vacip kılmasıdır.
Razi der ki: Şunu bil ki itaatler genel olarak iki noktada toplanır: Yüce Allah'ın emrinin tazim edilmesi, işte: "Onlar adakları yerine getirirler" buyruğu ile buna işaret edilmiştir. Diğeri ise Allah'ın yaratıklarına şefkat göstermektir.
"Yemeğe olan sevgilerine rağmen... yemek yedirirler." buyruğu ile de buna işaret edilmektedir. Bu müminler şiddetli halleri pek çok dehşetli halleri her tarafa yayılmış -Yüce Allah'ın rahmetiyle esirgedikleri dışında- bütün insanları kuşatan bir gün olan kıyamet gününün azabından korkarlar.
Dehşetli hallere "şer (kötülük)" adının verilmesi, bu hallerin üzerine indiği kimselere zarar verici olmasından, onlara ağır gelmesinden dolayıdır. Nitekim hastalıklara ve hoşa gitmeyen diğer hallere de "şer" denilir.
Ayet yapılan adağı yerine getirmenin vacib oluşuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunun akabinde: "Ve kötülüğü yaygın bir günden korkarlar" diye buyurmaktadır. Bu ise Allah'ın azabından korkmanın, adağı yerine getirmenin sebebi olmasını gerektirmektedir.
3- "Yemeğe olan sevgilerine rağmen yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler." Yani onlar yemeği sevdikleri ve canları onu çektiği halde kazanmaktan aciz, ihtiyacı bulunan fakire; babasını ailesini kaybetmiş kederli yetime, zincirlere vurulmuş, hapsedilmiş esire yahutta köleye yedirirler. İman ehlinden ya da müşriklerden olsun fark gözetmezler. Özellikle yemek yedirmenin söz konusu edilmesi, onun hayatı kurtarması, insanın halini düzeltmesi ve unutulmayacak bir iyilik olması dolayısıyladır.
"Sevgilerine rağmen" buyruğu da yemek yedirenin hatta amelde bulunan herkesin Yüce Allah için amelini ihlâsla yapması gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu ayetin bir benzeri de şu buyruklardır: "Fakat o sarp yokuşu aşıp geçemedi. O sarp yokuşun ne olduğunu sen nereden bileceksin? O kul azad etmektir yahut açlığın çok olduğu bir günde yemek yedirmektir. Akrabalığı olan bir yetime yahut topraklara düşmüş bir yoksula." (Beled, 90/11-16); "Ona olan sevgisine rağmen malı... verenler" (Bakara, 2/177); "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar birre kavuşamazsınız." (Al-i İm-ran, 3/92)
İtaatin tamamlanması ancak ihlâsla olduğundan ötürü niyet amel ile birlikte söz konusu edilmiş ve niyeti bu amellerden sonra zikrederek şöyle buyurmuştur:
"Biz size ancak Allah'ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür isteriz." Bizler bu yemek yedirmekten sadece Yüce Allah'ın rızasını ve O'nun vereceği mükâfatı gözettik. Size bunları başa kakmamız yahutta insanlardan övgü beklememiz söz konusu olmadığı gibi, ecri eksiltecek bir mükâfat bekleyerek, sizden bir karşılık isteyerek, sizin bize teşekkür etmenizi dileyerek de yapmadık. Aksine bu Yüce Allah için ihlâsla yapılmış bir iştir.
Bu yani Yüce Allah'ın kendilerinden razı olmasını istemeleri onların birinci hedefleridir. Daha sonra ikinci hedefi söz konusu etmektedir. O da kıyamet günü ve dehşetli hallerinin korkusudur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Çünkü biz Rabbimizden asık suratlı, çatık kaşlı bir günden korkarız." Bizler Yüce Allah'ın rızasını istemekle birlikte dehşet ve şiddetinden yüzlerin asılacağı çok zorlu olan bir günün dehşetlerinden de korkuyoruz. Günün "asık suratlı" olmakla nitelendirilmesi bir mecazdır. Bu o günde bulunacakların niteliğidir. Ya da verdiği zarar itibariyle surat asmış arslana, yahut oldukça yırtıcı ve kahraman birisine benzetilmesinden dolayıdır. "Çatık kaşlı (kamtarir)" ise en ağır ve en uzun süreli belâ ve sıkıntılı olan gün demektir.
Dikkat edilecek olursa şanı Yüce Allah onları iki yerde kıyamet gününün dehşetli hallerinden korkmakla nitelendirmektedir. Biri daha önce geçen: "Kötülüğü yaygın bir günden korkarlar." buyruğu, diğeri ise buradaki: "Çünkü biz Rabbimizden asık yüzlü, çatık kaşlı bir günden korkarız." buyruğudur.
Daha sonra Yüce Allah iyi kimselere bu iki hedefi bulmalarını da sağladığını açıklamakta, onların amel ve ihlâslanna karşılık mükâfatları söz konusu etmektedir. Ancak önce ikincisini, sonra da birincisini zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Bundan dolayı Allah da bugünün şerrinden onlan korur ve onlara bir güzellik, bir sevinç verir." Yani Yüce Allah onlardan bu asık suratlı, çatık kaşlı günün şerrini uzaklaştırarak korktuklarından onları emin kılmıştır. Çünkü onlar bugünden korkmuşlar ve Allah rızası için yemek yedirmişlerdi. O da kâfirlere karşı asık suratlı olmasının yerine müminlerin yüzlerine bir parlaklık, Yüce Allah'ın rızasını istemelerinden ötürü de bir sevinç vermiştir. Parlaklıktan kasıt, nimetin etkisi ile yüz-lerindeki beyazlık ve temizliktir.
Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "O günde apaydınlık yüzler vardır, gülmektedir, sevinmektedir." (Abese, 80/38-39)
"Sabretmeleri sebebi ile de onları cennetle ve ipek (elbise) ile mükâfatlandırır." Mükellefiyetleri yerine getirmek hususundaki sabırları sebebiyle Allah onları girecekleri bir cennet ve giyinecekleri ipekli elbiselerle mükâfatlandıracaktır. Yani onlara pek geniş konaklama yeri, çok rahat bir yaşayış, pek güzel elbiseler vermiş olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Orada giyecekleri de ipektir." (Hac, 22/23) Yüce Allah'ın dili geçmiş kip kullanarak "korudu, verdi (mealde korur, verir) diye kullanılması bu vaadolunanm tahakkuk edeceğini daha da pekiştirmek içindir. [13]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetlerden aşağıdaki hükümler çıkarılabilir:
1- İnsanların mükellef olduktan ve emrolunanlan yerine getirme imkânı bulduktan sonra kendi istek ve tercihleri ile şükreden ve kâfir olmak üzere iki kısma ayrılmaları, amellere verilen karşılığın da çeşitli olmasını gerektirmiştir. Kâfir olanın cezası ayaklarının zincire vurulması, ellerinin de boyunlara tasmalarla bağlanması ve vücudu yakan alevli ateştir. Yüce Allah'ı tevhid edip şükreden kimse için pek büyük bir mükâfat ve türlü nimetlerin bulunduğu cennet vardır.
Ayet-i kerime cehennemin zincirleriyle, tasmalarıyla yaratılmış olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah'ın: "Hazırlamışızdır" buyruğu geçmişe dair haber veren bir buyruktur.
Dikkat edilecek olursa, cezadan oldukça kısa söz edilmiş olmakla birlikte, mükâfat geniş geniş açıklanmıştır. Bu da rahmet yönünün daha baskın ve daha güçlü olduğuna delildir.[14]
2- Yüce Allah cennetliklerin nimetlerini göz kamaştıracak şekilde nitelendirmektedir. İyi olan tevhid ve doğruluk ehli kimselerin cennette sarhoşluk vermeyen, kâfur karıştırılmış, ağzı misk ile mühürlenmiş, cennette kendisinden içecekleri suyu tatlı bir pınar katılmış, bir şaraptan içeceklerini, bu tatlı pınarın onların tasarrufları ve emirleri altında olup, diledikleri gibi akıtıp dünyada nehirin akıtıldığı gibi onun yatağını açıp oradan akıtacaklarını anlatmaktadır. İşte bu pınar Tirmizi Hakim'in Nevadiru'l-Usul'de, Hasan-ı Basri'den naklettiği hadiste belirtildiği gibi Selsebil diye bilinen pınardır. Hasan-ı Basri dedi ki: Rasulullah (s.a) buyurdu ki: "Cennette dört pınar vardır. Bunların ikisi Arş'm altından akarlar. Birincisi Yüce Allah'ın: "Diledikleri gibi akıttıkları" pınardır. Diğeri Zencebil'dir, diğer ikisi de Arş'ın üstünden fışkırmaktadırlar. Bunlardan birisi Yüce Allah 'm orada Selsebil diye adlandırılan bir pınardır, diğeri ise Tesnim pınarıdır." (Tirmizi Hakim devamla) dedi ki: Buna göre Tesnim sadece mukarreblerin içtikleri sudur. Ebrâra (iyi kimselere) Tes-nimden şarapları için katkı verilir. Zencebil ve Selsebile gelince, ondan da ebrâra bir katkı verilecektir.
3- Ebrâr (iyiler) için verilecek olan bu nimetlerin sebebi ya da gerekçesi şu üç husustur: Adaklarını eksiksiz yerine getirmeleri, Yüce Allah'ın kendilerine farz kıldığı namaz, zekât, oruç, hac, umre ve daha başka yükümlülükleri yerine getirmeleri, her yerde yaygın olacak oldukça şiddetli ve dehşetli halleri bulunan kıyamet gününden korkmaları, azlığına, kendilerinin onu sevmelerine ve ihtiyaçlarına rağmen yemeği yoksul, fakir, muhtaç, müslüman olan yetimlere, esir alınıp tutuklanmış mümin ya da kâfir esirlere yedirmeleridir.
Peygamber (s.a) şu buyruklarıyla esirler hakkında tavsiyede bulunmuştur: "Esirler hakkında birbirinize hayrı tavsiye ediniz."[15] Müşrik esire yemek yedirmek de Yüce Allah'a yakınlaştırıcı bir ameldir. Şu kadar var ki bu tatavvu (nafile) olarak verilen bir sadaka olmalıdır. Farz olan zekât ise ona verilmez. Ayet-i kerimenin yapılan adağa bağlı kalıp, onu yerine getirmenin vacip olduğuna delil olduğunu daha önceden kaydetmiş idik.
Genel olarak İslâm alimleri İslâm ülkesindeki kâfirlere, farz olanlardan değil de nafile türü sadakalar ve amellerle iyilik yapılmasını caiz kabul etmişlerdir. Esirin yemek ihtiyacını karşılamak öncelikle imama (yani İslâm devletine) ait bir görevdir. Şayet o bu işi yapmayacak olursa, bu görev müslümanlara düşer.
4- Bu gibi kimselere yemek yedirmenin iki amacı vardır: Yedirenlerin Allah'ın kendilerinden razı olmasını istemeleri ve kıyamet gününden korkmaları.
5- Yüce Allah iyilere (ebrâra), bu iki amacı kendileriyle gerçekleştirecekleri şeyleri verecektir. Kıyamet gününün kötülüklerinden, sakıncalarından, tehlikelerinden onları koruyacak, korktuklarından yana onlara güvenlik verecektir. Onunla karşılaşıp, huzuruna çıkacakları zaman da yüzlerine bir parlaklık, yani güzellik ve sevinç verecektir. Böylelikle her iki amaçları da yani kıyamet dehşetlerinden korunmak da, Yüce Allah'ın rızasını istemek de gerçekleşmiş olacaktır. Razi der ki: Şunu bil ki; bu ayet-i kerime, ahiretteki sıkıntıların ancak azap ehli olan kimselere ulaşacağını ortaya koyan delillerden birisidir.
6- Aynı şekilde Yüce Allah iyilere Yüce Allah'a itaat, Allah'a isyandan uzak ve haramlarını işlememek hususundaki sabırları sebebiyle içine girecekleri ebedîlik cennetleri ve giyinecekleri ipeklerle mükâfatlan-dıracaktır. İbni Ömer'in rivayetine göre Rasulullah (s.a)'a sabır hakkında soru sorulunca o da şöyle buyurmuştur: "Sabır dört türlüdür. îlki, ilk sadme halinde sabretmek, farzları eda üzere sabretmek, Allah'ın haramlarından uzak kalmak hususunda sabır göstermek ve musibetlere karşı sabretmek.[16]
Bununla birlikte şunu da belirtelim ki; dünyada ipek giyinen (erkek) ahirette onu giyemeyecektir. Çünkü Yüce Allah'ın cennette onlara ipek giydirmesi dünyada iken Yüce Allah'ın haram kıldığı elbiseleri giymeyip bundan uzak kalmalarının bir bedelidir. [17]
Cennetliklerin Mükafatları:
13- Orada tahtlara yaslanırlar. Orada güneş (sıcağı) da görmeyeceklerdir, soğuk da.
14- Gölgeleri üzerlerine yakın olup meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş halde olacaktır.
15- Etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır.
16- Miktarlarını kendilerinin tayin ettiği gümüşten billurlar.
17- Onlara orada katkısı zencefil olan kadehle içirilir.
18- Orada "Selsebil" diye adlandırılan bir pınar vardır.
19- Etraflarında ölümsüz, yeni yetişmiş çocuklar da dolaşır. Onları gördüğün zaman kendilerini saçılmış inci sanırsın.
20- Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün.
21, 22- Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir ve Rableri onlara son derece temiz bir şarab içirmiştir. İşte bu, gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür.
Belagat:
"Güneş" ile "soğuk" arasında tezat vardır.
"Onları gördüğün zaman kendilerini saçılmış inci sanırsın." Bu oldukça güzel bir teşbihtir. Etrafa dağılmış inci gibidirler demektir.
"İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır." buyruğunda hazf ile icaz vardır. Yani onlara: İşte bu... denilecektir.
"Yaptıklarınızın karşılığını da fazlasıyla görmüşsünüzdür." buyruğu itaatin kabul edildiğini ve pek çok mükâfat verildiğini anlatan bir mecazdır.
Ayrıca ayetlerin sonlarındaki kelimelerin sonlarında ses uyumu (seci) vardır. [18]
Kelime ve İbareler:
"Orada tahtlara yaslanırlar." Rahat bir şekilde ve tam anlamıyla otururlar. Genelde yaslanmak bir yastığa dayanarak tek bir yan üzerinde yatmak şeklinde olur.
"Tahtlar" genelde üzerlerinde ince (tül gibi) perdelerin örtüldüğü yüksek ve geniş koltuklar hakkında kullanılır.
"Orada güneş" sıcak "da görmeyeceklerdir" duymayacaklardır "soğuk da." Buradaki "soğuk: zemherir" aşırı soğuk anlamındadır.
"Gölgeleri" ağaçlarının gölgesi "üzerlerine yakın olup meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş" ellerin toplayabileceği bir "halde olacaktır." Yani meyveleri oldukça yakınlaştırılmış olacaktır. Ayakta, oturan ve yatan onları alabilecektir.
Yiyeceklerin sunulacağı "kaplar" gümüşten olacaktır. İçecekleri "sürahiler" bu ağzı yuvarlak, kulpu bulunmayan testi türü kaplardır. (Bunlar) "billurdan" olacaktır. Kavarir: Billur cam kaplardır.
"Miktarını kendilerinin tayin ettiği" etraflarında dolaşan sakilerin faz-lasız ve eksiksiz olarak susuzluklarına göre miktarını tesbit ettikleri -bu da içeceklerin en lezzetlisidir- "gümüşten billurlar." kaplar Kap (ke's) aslında içinde şarap bulunan kabın adıdır.
"Katkısı" ona katılanı "zencefil olan." Bu tadı zencefile benzeyen bir sudur. Araplar zencefil katılmış içecekten hoşlanırlardı. Zencefil (zencebil) baharat karışımları arasına konan, kökü olan bir bitkidir. Hoş bir kokusu vardır. Şam, Hint ve Çin topraklarında yetişen bir bitkidir.
"Orada Selsebil diye adlandırılan bir pınar vardır." O pınara bu ismin veriliş sebebi boğazdan kolaylıkla akıp geçmesidir. Selsebil lezzetli içecek demektir.
"Ölümsüz" sürekli güzel ve alımlı, asla yaşlanmayan.
"Kendilerini saçılmış inci sanırsın." Güzellikleri sebebiyle onları parlak, bir yerde ve beyaz zemin üzerinde saçılmış inci zannedersin.
"Nereye bakarsan orada pek çok" anlatılamayacak türden "nimetler ve büyük bir saltanat" uçsuz bucaksız, geniş bir saltanat "görürsün."
"Üzerlerinde" yeşil ipekler üstünde "ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır." Yani elbiselerinin yüzü ince ipekten, astarı da kalın ipekten olacaktır.
"Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir." Bir başka yerde de "altından" (Zuhruf, 43/71) diye buyurulmuştur. Bu da onların aynı anda her iki türden ayrı ayrı süs takınacaklarını göstermektedir.
"Son derece temiz bir şarap" her türlü şaibeden uzak ve temiz. Tahûr (son derece temiz); temizliğini, paklığını anlatmak için bir mübalağa kipidir. Bu özelliğiyle dünya içkisinden farklıdır.
"İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır." Yani onlara şöyle denilecektir: Allah'ın sizin için hazırlamış olduğu mükâfatlar salih amellerinizin bir karşılığıdır.
"Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür." Yaptıklarınızın karşılıkları verilmiş ve boşa çıkarılmamıştır. [19]
Nüzul Sebebi:
"Nereye bakarsan orada..." ayetinin (20. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbnü'l-Münzir, İkrime'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ömer b. Hattab, Peygamber (s.a)'in huzuruna girdi. O sırada bir hasır üzerinde yatıyordu. Hasır böğründe iz bırakmıştı. Ömer ağladı. Ona: Niçin ağlıyorsun diye sordu. Kisra'yı ve mülkünü, Hürmüz'ü, Habeşlilerin kralını ve mülkünü hatırladım. Sense Rasulullah (s.a)'sm ve bir hasır üzerinde yatıyorsun. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Dünyanın onlara, ahiretin bize ait olması seni memnun etmez mi?" Bunun üzerine Yüce Allah: "Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve büyük bir saltanat görürsün." buyruğunu indirdi. [20]
Ayetler Arası İlişki:
Cennetliklerin yiyecekleri ve giyecekleri açıklandıktan sonra Yüce Allah onların meskenlerinin niteliklerini, meskenlerinde nasıl oturacaklarını, içeceklerini, kaplarını, hizmetçilerini, havanın güzelliğini söz konusu etmekte, sonra da onların güzel elbiseler giyinip, güzel süsler takınacaklarına işaret etmekte, sonunda da bu nimetlerin amellerinin bir karşılığı olduğunu belirtmektedir. [21]
Açıklaması:
Yüce Allah cennetliklerin durumlarını onların içinde bulundukları kalıcı nimetleri onlara ihsan edeceği pek büyük lütufları haber vererek şöyle buyurmaktadır: "Orada tahtlara yaslanırlar, orada güneş (sıcağı) da görmeyeceklerdir, soğuk da." Allah'ın onlara mükâfat olarak vereceği cennette onlar tüllerle gölgelendirilmiş tahtlarda yaslanacaklar, güneş sıcağını da görmeyecekler, zemherir soğuğunu da tatmayacaklar. Oranın havası çok mutedil olacaktır. Hadiste belirtildiği gibi: "Cennet havası uzun gölgeliktir. Ne sıcak, ne de soğuktur." Burada "uzun gölgelik: secsec," tan yerinin ağarması ile güneşin doğması arasındaki gibi uzayıp giden gölgelik demektir.[22]
"Gölgeleri üzerlerine yakın olup, meyveleri ise alabildiğine boyun eğdirilmiş halde olacaktır." Ağaçların gölgeleri onlara yakındır. Üzerlerine gölge yapacaktır. Bu da onların nimetlerini arttırmak içindir. Orada güneş olmasa bile bu gölge olacaktır. Ayrıca bu ağaçların meyveleri onları eliyle uzatıp alacaklar için oldukça yakınlaştırılmış, onlara boyun eğdirilmiştir. Ayakta olan da, oturan da, yatıp uzanmış olan da bunları alabilir. Uzaklık ya da diken dolayısıyla ağaçların meyvelerine ellerini uzatmalarına bir engel yoktur. Yüce Allah'ın: "Yakın olup" buyruğu şu demektir: Yüce Allah onlara gölgeleri üzerlerine yakınlaştırılmış bir başka cenneti de mükâfat olarak verecektir.
Burada söz konusu edilen gölgenin dünyada bilinen gölge olmadığı açıktır. Söz konusu olan nurani bir aydınlıktır. Orada güneş yoktur. Gölgelerin yakınlığı da buna göre şu olur: Cennetin ağaçları eğer orada güneş olsaydı, bu ağaçların gölgeleri cennetliklere yakın olacaktı. Bu anlamı Yüce Allah'ın: "Boyun eğdirilmiş..." buyruğu tekid etmektedir. Yani bu ağaçların meyveleri onu istedikleri gibi alıp devşirmek isteyenlere karşı koymaz, engeli yoktur.[23]
Daha sonra Yüce Allah onların içkilerini ve içki içecekleri kaplarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:
"Etraflarında gümüşten kaplar ve billurdan sürahiler dolaştırılır. Miktarlarını kendilerinin tayin ettiği gümüşten billurlar." Yani hizmetçiler gümüşten olan yemek kaplarıyla etraflarında dolaşır. İçki kaselerini, sürahilerini de kulpları ve emzikleri bulunmayan testilere "ekvâb" denilir. Aynı zamanda bunlar da gümüştendir. Böylelikle bunlar bir taraftan gümüş gibi beyaz renkli ve billurun şeffaflığı ve arılığına sahip olacaklardır. Öyle ki içindekiler dışardan görülebilecektir. Bu kaplar da fazlasız ve eksiksiz olarak istedikleri büyüklük ve şekilde olacaktır.
İbni Ebi Hatim'in rivayetine göre İbni Abbas dedi ki: "Cennette her ne varsa mutlaka dünyada da onun benzeri size verilmiş bulunuyor. Ancak gümüşten billur kaplar bundan müstesnadır."
Bir başka ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara." (Zuhruf, 43/71) Bu onlara kimi zaman gümüş kaplarla, kimi zaman altın kaplarla içecek verileceğini göstermektedir. (Bu ayetteki "sıhat: tabaklar" bildiğimiz yemek kaplarıdır.) Kaplarla sürahiler (ekvâb) arasındaki fark şudur: Ekvâb, az önce geçtiği gibi kulpları olmayan testilerdir. Kaplar ise kulpu olanlar demektir.
Daha sonra Yüce Allah bizzat içeceklerini nitelendirerek şöyle buyurmaktadır: "Onlara orada katkısı zencefil olan kadeh(ler)le içirilir." Yani yine bu iyi şahıslara, bu testilerde cennette zencebil katılmış bir içki verilecektir. Kimi zaman onların içeceklerine -az önce geçtiği gibi soğuk olan- kâfur karıştırılacak, kimi zaman da sıcak olan zencefil katılacaktır ki; mutedil bir içki olsun. Mukarreblere gelince onlar her ikisinden katkısız olarak içeceklerdir.
"Orada Selsebil diye adlandırılan bir pınar vardır." Cennette selsebil adında bir pınardan içerler. Ona bu adın veriliş sebebi suyunun rahatlıkla içilebilmesi, kolay bir şekilde boğazlarından akıp geçmesinden dolayıdır. İbnü'l-Arabi Selsebil hakkında: Ben bunu Kurandan başka bir yerde duymuş değilim, demiştir.
İbni Abbas dedi ki: Kur'an-ı Kerim'de sözü edilen her bir şeyin dünyada isminden başka bir benzerliği yoktur.
"Zencebil"den sonra "Selsebil" adının söz konusu edilmesindeki fayda şudur: Onda Zencebil tadı ve lezzeti vardır; fakat rahat içim ile bağdaşmayan, dili yakıcı özelliği yoktur.
Daha sonra Yüce Allah hizmetçilerini anlatarak şöyle buyurmaktadır: "Etraflarında ölümsüz, yeni yetişmiş çocuklar da dolaşır. Onları gördüğün zaman kendilerini saçılmış inci sanırsın." Yani cennet ehli etrafında onlara hizmet etmek üzere cennetin yetişmiş çocukları dolaşacaklardır. Bu çocuklar orada hep aynı şekilde genç, taze ve alımlı kalacaklardır. Asla yaşlanmayacak, değişmeyecek, ölmeyeceklerdir. Sen başkalarının ihtiyaçlarını görmek üzere etrafa yayılmalarına ve yüzlerinin güzelliğine, renklerinin, elbiselerinin, süslerinin çekiciliğine bakacak olursan, onları etrafa saçılmış inci sanırsın. İbni Kesir der ki: Bundan daha güzel benzetme olamaz. Güzel yer üzerine saçılmış inciden daha güzel görünümlü bir şey de yoktur.
Onları etrafa dağılmakla nitelendirmiş olması hizmetteki çabuk hareketlerinden dolayıdır. Huru'1-ıyn ise bunların aksine sarınıp sarmalanmış incilere benzetilmişlerdir. Çünkü hizmet etmekle onların değerleri düşürülmez.
Arkasından Yüce Allah içinde bulundukları nimetleri toplu ve özlü bir şekilde söz konusu etmektedir. Çünkü bu öncekilerden daha üstün ve daha büyüktür. Ayrıca nimetler sayılıp dökülmesi mümkün olmayan, kimsenin dünyada olduğu sürece hatırına gelmeyen türdendirler. Bu sebeple Yüce Allah peygamberine yahutta gören herkese şu buyruklarıyla hitap etmektedir:
"Nereye bakarsan orada pek çok nimetler ve pek büyük bir saltanat görürsün." Sen cennette uzağa doğru ve nimetlerine, genişliğine, yüksekligine, içindeki neşe ve sevince bakacak olursan anlatılması mümkün olmayan nimetler, ölçüleri tespit edilemeyen pek büyük bir mülk ve saltanat görürsün. İbn Ömer'den gelen rivayete göre Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur: "Cennettekilerin en alt mertebede olanları ikibin yıllık mesafe kadar mülkünün uzaklığına bakandır. O en yakın olan yerini gördüğü gibi, en uzak yerini öylece görür."[24]
Giydikleri elbiseleri ve süslerini de söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
"Üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişlerdir." Elbiselerinin dışa görünen kısmı yeşil ve ince ipek ile kalın ipektir. Gümüşten bileziklerle de süslenirler. Bir başka ayette: "Orada altın bileziklerle süslenirler." (Kehf, 18/31; Fatır, 35/33) diye buyurulmaktadır. Yani süsleri kimi zaman gümüş, kimi zaman altın olacaktır.
Daha sonra Yüce Allah, kâfur ya da Zencefil karıştırılmış içkinin dışında bir başka içeceklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
"Ve Rableri onlara son derece temiz bir şarap içirmiştir." Rableri onlara öncekilerden farklı, içlerini kıskançlıktan, kinden, rahatsızlık verici hususlardan ve diğer kötü huylardan tertemiz edecek bir şarap içirecektir. Nitekim Ali (r.a)'den böyle rivayet edilmiştir. "Tahûr" tahir (temiz)in mübalağalı ifadesidir. Onun necis olmadığı, insan tabiatının ondan tiksinmediği, sonunda necasete dönüşmeyeceği kastedilmektedir. Ancak vücutlarından misk kokusu gibi ter halinde dışarıya atılacaktır.
Ebu Kilâbe ve İbrahim Nehaî dedi ki: Onlara yemek sunulur. Yemek bitince onlara tertemiz şarap getirilir. Ondan da içerler. Mideleri bunu hazmeder ve bedenlerinden misk kokusu gibi ter çıkar.
Daha sonra Yüce Allah bu pek büyük lütuf ve nimetlerin sebebini söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"İşte bu gerçekten sizin için bir mükâfattır. Yaptıklarınızın karşılığını da fazlası ile görmüşsünüzdür." Yani cennet nimetlerinden yararlanan bu hayırlı kimselere, lütuf ve ihsan olmak üzere şöyle denilecektir: Sözü edilen bu türlü nimetler sizin amellerinizin bir karşılığı, bir mükâfatıdır. Allah size az amele karşılık pek çoğuyla mükâfat vermiş, itaatinizi kabul etmiştir. Yüce Allah'ın kulunun amelini teşekkür ile karşılaması, itaati sebebiyle onu kabul etmesi demektir.
Şu buyruklar da bu ayete benzemektedir:
"Geçmiş günlerde peşinen işledikleriniz sebebi ile afiyetle yiyin için." (Hakka, 69/24); "Yapmaya devam ettiklerinize karşılık mirasçısı kılındığınız cennet işte budur, diye onlara seslenilir." (Araf, 7/43). [25]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Cennet ehli olan iyi kimseler son derece nimetlere garkolacaklar, oldukça rahat edeceklerdir. Onlar tüller içerisinde tahtlara yaslanacaklar. Cennette güneş sıcağı gibi fazla sıcak ya da aşırı soğuk görmeyeceklerdir. Cennetteki ağaçların gölgeleri onlara pek yakındır. Bu ağaçlar nimetlerinin daha da arttırılması için üzerlerinde gölge yapacaktır. Güneş ve ay olmasa bile aynı şekilde kirlenme ve pislik orada söz konusu olmamakla birlikte tarakları da altın ve gümüşten olacaktır.
Meyvelere onlar için özel bir şekilde boyun eğdirilecektir. Ayakta olan da, oturan da, uzanıp yatmış olan da onları alabilecektir. Uzak olmaları ya da dikenli olmaları sebebiyle -Katade'nin dediği gibi- ellerini o meyvelerden geri çekmeyeceklerdir.
Bu hayırlı kimseler etrafında içecek istedikleri takdirde altın kaplar ya da gümüş kaplar içerisinde yahutta cam saydamlığı ve gümüş beyazlığı içerisindeki kupalarla şarap dolaştıracaklardır. Bu kapların saydamlığı cam gibi olmakla birlikte gümüştendirler. Bu şarapları etraflarında dolaştıran sakiler içecekleri miktarı onlara belli bir ölçüde vereceklerdir.
Cennette kokusunu daha güzelleştirmek için zencefil katılmış kaplarda şarap içeceklerdir. Araplar hoş kokusu dolayısıyla zencefil katılmış içkiden zevk alırlardı. Çünkü zencefil dile özel bir tat verir ve yenilenleri hazmettirir. İşte nimetin ve lezzetin en ileri derecesi olduğuna inandıkları şeyler söz konusu edilerek ahiret nimetlerine karşı rağbetleri, teşvikleri arttırılmak istenmiştir.
Aynı şekilde onlar Selsebil diye adlandırılan cennetteki bir pınardan da içeceklerdir. Bu da lezzetli bir içecektir. Onlara hizmet etmek üzere ellerindeki kaplarla gençlikleri, tazelikleri, güzellikleri olduğu gibi kalacak yaşlanmayacak, değişmeyecek çağlar boyunca ebedîyyen aynı yaşta kalacak çocuklar hizmet etmek için etraflarında dolaşacaklardır. Onları gören güzellikleri, çoklukları, renklerinin saydamlığı sebebiyle meclisin çeşitli yerlerine saçılmış inci zanneder. İnci ise bir sergi üzerine saçıldığı takdirde bir ipe geçirilmiş olan şeklinden daha güzel olur. Maksat onların hizmet edenlerde istenen şeklin, olabilecek en ileri derecede kalmaya devam edeceğini anlatmaktır. Bu da onların hayatlarının, güzelliklerinin, güzel hizmet için koşturmalarının sürekli olması anlamını da ihtiva eder.
Orada cennette gözle bakılacak olursa anlatılamayacak kadar pek çok nimetler, takdir edilmesi imkânsız pek büyük bir mülk ve saltanat görülür.
Onların giyecekleri ise yeşil, ince ve kalın ipektir. Cennette altın ya da gümüş süsler ve bileziklerle -erkek dahi olsalar hoşlarına gidecek şekilde-süslenirler.
Söz konusu edilenler dışında son derece arı ve temiz olan bir başka şaraptan da içeceklerdir. Bu da ya yemeğin etkilerini giderip, onun vücuttan ter olarak dışarı çıkmasını sağlamak için olacaktır yahutta kıskançlık, kin, nefret ve buna benzer kötü ahlâkın sebep olacağı kötülüklerden kurtarmak için olacaktır.
2- Bu iyi ve hayırlı kimselere cennete girmelerinden, cennet nimetlerini görmelerinden sonra onlara ikram ve ihsanda bulunulmak üzere şöyle denilecektir: Sözü edilen bu nimetler sizin amelinizin sevabı, mükâfatıdır. Sizin ameliniz Allah tarafından teşekkür ile karşılanmıştır. Allah'ın kula şükretmesi ise itaatini kabul etmesi, onu övmesi ve ona sevap ve mükâfat vermesi demektir.[26]
İtaatkarlar İle İnat Eden Müşriklerin Dünyadaki Durumları:
23- Hiç şüphesiz ki Kur'an'ı sana kısım kısım biz indirdik.
24- O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!
25- Sabah ve akşam da Rabbinin ismini zikret.
26- Gecenin bir kısmında O'na secde et. Gecenin uzun bir bölümünde de O'nu teşbih et.
27- Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni (dünyayı) severler, ama çok ağır günü de arkalarına atarlar.
28- Onları biz yarattık ve yaratılışlarını biz pekiştirdik. Dilediğimiz vakitte onlar gibilerini değiştiririz.
29- Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır.
30- Ama Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz. Çünkü Allah en iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.
31- Dilediğini rahmetine sokar, zalimlere gelince onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır.
İ'rab:
"Ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme." buy-ruğundaki "ev: veya" burada mübahlık ifade etmek içindir. Yani bu türden olanların hiçbirisine itaat etme. Bu hususta nehiy emir gibidir. Eğer günahkâr kimseye itaat etme, nankör kimseye itaat etme, denilmiş olsaydı anlam değişirdi. Çünkü o takdirde her ikisine de itaat haram olmazdı. [27]
Belagat:
"Sabah ve akşam" buyrukları arasında tezat vardır.
"O çarçabuk geçeni severler, ama çok ağır bir günü de arkalarına atarlar." buyruğunda mukabele vardır. Çünkü sevgi ile bırakma arasında çabuk geçen ile kalıcı (ahiret) arasında bir karşılaştırma yapmaktadır. [28]
Kelime ve İbareler:
"Hiç şüphesiz ki Kur'anı sana kısım kısım biz indirdik." Yani Kur'an'ı hikmetimizin bir gereği olarak parça parça, kısım kısım indirdik. Onu bir defada indirmedik.
"O halde Rabbinin hükmüne sabret." Rabbinin senin üzerindeki hükmünü, risaletini tebliğ etmek suretiyle yerine getirmeye devam et. "Ve onlardan" kâfirlerden "günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!" Günahkâr kimse masiyetini açıktan işleyen kimse demektir. Nankör kimse ise küfre taassubla bağlı, onda aşırıya giden kimse demek olup bu da küfrünü açıkça işleyen müşriktir. Müfessirler dedi ki: Bu iki kişi o zaman için Utbe b. Rabia ile Velid b. Muğire idi. Peygamber (s.a)'a şöyle demişlerdi: Sen bu işten vazgeç, sana mal vererek, dilediğin ile evlendirerek seni memnun edelim. Ancak bütün günahkâr ve nankörler kastedilmiştir. Yani seni çağırdıkları günah ya da küfür türünden hiçbir hususta hiçbir kimseye itaat etme: Çünkü muteber olan sebebin özelliği değil lafzın genelliğidir.
"Sabah ve akşam" günün başında ve sonunda "da Rabbinin ismini zikret." Onu sürekli an. Bu buyruklar sabah, öğle ve ikindi namazlarım kapsar.
"Gecenin bir kısmında" yani gecenin bazı vakitlerinde "O'na secde et!" Bu da akşam ve yatsı namazlarını kapsar. Buyrukta zarfın (gecenin) öne alınması gece namazmdaki fazla külfet ve Yüce Allah'a ihlâstan dolayıdır.
"Gecenin uzun bir bölümünde de O'nu teşbih et." Yani geceleyin uzun bir süre onun için teheccüd kıl. Bu da nafile bir namazdır.
"O çarçabuk geçeni" dünyayı "ama çok ağır bir günü" oldukça şiddetli bir gün olan kıyamet gününü "de arkalarına atarlar." Önlerindeki o günü unuturlar. "Ağır gün" ifadesi taşıyıcı için yorucu olan ağırlıktan istiaredir. Bu da sanki Peygamber Efendimize verilen emir ve yasağın bir gerekçesi gibidir.
"Onları biz yarattık ve yaratılışlarını biz pekiştirdik." Azalarını, eklemlerini muhkemleştirdik, güçlü kıldık. Aynı şekilde de onları damarlarla, sinirlerle birbirine bağladık.
"Dilediğimiz vakitte onlar gibilerini değiştiririz." Dilediğimiz zaman onları helak ederiz. Yaratılışları ve güçlü azaları bakımından yerlerine benzerlerini getiririz.
"Şüphesiz ki bu" sure yahutta az önce geçen ayetler "bir öğüttür." İnsanlar için bir öğüt ve bir ibrettir.
"Artık kim dilerse Rabbine doğru" itaatle ona yakınlaşacak "bir yol alır."
"Ama Allah" itaat ile o yolu tutmayı "dilemedikçe de" Allah'ın dilediği vakit gelmedikçe de "siz dileyemezsiniz." Çünkü "Allah en iyi bilendir." Yaratıklarını ve herkesin neye lâyık olduğunu çok iyi bilir. Yaptıklarında "hüküm ve hikmet sahibidir." O hikmetinin gereği olandan başkasını da dilemez.
"Dilediğini rahmete sokar." Bunlar da müminler olup, dünyada onlara hidayet ve itaate tevfik verdikten sonra onları cennetine koyar.
"Zalimlere gelince, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır." Zalimleri yani kâfirleri de çok acıklı bir azap ile azaplandıracaktır. [29]
Nüzul Sebebi:
"O halde Rabbinin hükmüne sabret." ayetinin (24. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Abdürrezzak, İbni Cerir ve İbnu'l-Münzir'in naklettiğine göre Katade'ye şu haber ulaşmıştır: Ebu Cehil dedi ki: Andolsun eğer Muhammed'i namaz kılarken görecek olursam, onun boynunu çiğneyeceğim. Bunun üzerine Yüce Allah: "Ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme" buyruğunu indirdi. [30]
Ayetler Arası İlişki:
Ahirette kâfirlerle müminlerin durumu açıklandıktan sonra Yüce Allah Rasulüne sebat vermekte, göğsünü genişletmektedir. Çünkü onun kâhin ya da sihirbaz olduğunu söylemişlerdi. Yüce Allah ise Kur'an'm Allah'tan bir vahiy olduğunu belirtmektedir. Arkasından ona kavminin eziyetlerine karşı sabredip katlanmasını emretti. Daha sonra da bu iki kesimin dünya hayatındaki durumlarını belirtmektedir. Öncelikle de Rasulul-lah (s.a)'ın ve onun ümmetinin oluşturduğu itaatkârların durumunu, isyankâr kâfirlerin durumundan önce açıklamaktadır. [31]
Açıklaması:
Yüce Allah Rasulüne Kur'an-ı Kerim'i kısım kısım indirmiş olduğunu söz konusu ederek lütfunu dile getirmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Hiç şüphesiz ki Kur'anı sana kısım kısım biz indirdik." Şüphesiz ben sana Kur'an'ı kısım kısım yirmi üç yıl süre içerisinde indirdim. Onu tek bir defada indirmedik ki. hıfzedilmesi, bellenilmesi, gereğince amel edilmesi kolay olsun, müminler olaylara gereken çözümleri bulmakta işi sağlam tutsun. Bu Kur'an'ı müşriklerin ileri sürdüğü gibi sen kendiliğinden ortaya koymadın.
Bundan maksat Rasulullah (s.a)'ın kâhin ve sihirbaz olduğunu söyleyen müşriklerin iftiralarına karşı kalbine sebat vermek ve bütün insanlara onun getirdiğinin Muhammed (s.a)'ın kendiliğinden uydurduğu bir söz olmayıp Yüce Allah'ın vahyi olduğunu bildirmektir.
Bu ön açıklamadan sonra sabretmek emri ve kâfirlere itaat yasağı gelmektedir. Yüce Allah buyuruyor ki:
"O halde Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâr veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!" Sana indirdiğim Kur'an-ı Kerim ile lütufta bulunduğum gibi, müşriklere karşı zaferini ertelemek ve hikmetinin gerektirdiği bir süreye kadar geciktirmek şeklindeki Allah'ın kaza ve kaderine de sabret. Sana vahyettiği risaletini tebliğ etmekte de gereken sebatı göster. Çünkü her bir vadenin belli bir yazısı vardır. Rabbin en güzel şekilde işlerini çekip çevirecektir. Küfürde aşırı giden kâfirler ve münafıklardan hiçbir kimseye yahut günahkâr ve masiyet işleyen herhangi bir kimseye sana indirilenlerden seni alıkoymak istedikleri takdirde itaat etme! Aksine Rabbinden sana indirilenleri tebliğ et ve yalnız Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah insanlara karşı seni koruyacaktır.
"Günahkâr" önceden de geçtiği gibi masiyet işleyen kimse, "nankör" de nimeti inkâr eden, küfürde aşırı giden kimsedir. Buna göre her bir nankör günahkârdır, fakat her bir günahkâr nankör (kefûr) değildir.
Günahkârlara örneklerden birisi de Utbe b. Rabia'dır. Çünkü o çeşitli fasıklıkları işleyen birisi idi. Rivayete göre Peygamber (s.a)'e şöyle demişti: Sen bu işten vazgeç, seni kızımla evlendireyim. Ben Kureyş arasında çocukları en güzel olanlardanım, demişti.
Nanköre örneklerden birisi de Velid b. Muğire'dir. Çünkü o küfürde çok aşırı ve sert idi. Rivayete göre Peygamber (s.a)'e: Ben sana istediğin kadar mal vereyim. Çünkü Kureyşliler arasında malı en çok olanlardan birisiyim, demiştir. Bunun üzerine Rasulullah (s.a) kendisine Fussilet suresinin başından itibaren: "Eğer yüz çevirirlerse sen de de ki: Ben Ad ve Semud'a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi korkutup, uyarırım." (Fussilet, 41/13) buyruğuna kadar okumuştu. Bunun üzerine onun yanından çekip gitmişlerdi. Onlardan biri diğerine neredeyse Kabe yıkılacak sandım, dedi.
Peygamber (s.a.) onlardan hiçbir kimseye itaat etmemekle birlikte nehyin ona hitaben verilmesi, örnek ve Önder olmasından dolayıdır. Aynı zamanda insanların her zaman için sürekli uyarı ve irşada gerek duymalarına da işarettir. Çünkü insanın nefsinde şer ve fesad eğilimi de vardır. Eğer herhangi bir kimse Yüce Allah'ın tevfikine ve irşadlanna ihtiyaç duymayacak olsaydı, hiç şüphesiz bu durum insanlar arasında herkesten çok günahtan korunmuş, Allah'ın Rasulü (s.a)'a yakışırdı. O halde her müslümanın Yüce Allah'a yönelmesi, heva ve arzularının peşinden gitmekten kendisini koruması hususunda Ona yalvarması gerekir.Yasağın arkasından Yüce Allah bir emir vererek şöyle buyurmaktadır:
"Sabah ve akşam da Rabbinin ismini zikret. Gecenin bir kısmında Ona secde et, gecenin uzun bir bölümünde de Onu teşbih et." Bütün vakitlerde kalp ile, dil ile Allah'ı anmaya devam et. Gündüzün ilk vakitlerinde ve sonlarında Rabbin için namaz kıl. Gündüzün ilk vakitleri, sabah namazı, son vakitlerinde de ikindi namazı vardır. Aynı şekilde geceleyin de Rabbin için namaz kıl. Bu da akşam ve yatsı namazlarını kapsar. Gecenin bir bölümünde de Rabbin için teheccüd namazı kıl. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Gecenin bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onunla (Kur'an ile) gece namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni öğülmüş bir makama gönderir." (İsra, 17/79); "Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı müstesna geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut ona biraz ekle, Kur'an'ı da tane tane anlaşılır surette oku." (Müzzemmil, 73/1-4)
Buna göre ayet lafızları hem beş vakit namazı, hem de teheccüdü toplu olarak söz konusu etmektedir. İtaatkârların durumunu açıkladıktan sonra Yüce Allah, kâfirlerin ve azgınların durumunu açıklamakta, onların ve benzerlerinin dünyayı sevmelerini, dünyaya yönelmelerini, buna karşılık ahireti arkalarına atıp terketmelerini tepki ile karşılayarak şöyle buyurmaktadır:
"Gerçekten bunlar o çarçabuk geçeni severler ama çok ağır bir günü arkalarına atarlar." Yani bu Mekke kâfirleri ve benzerleri çabucak geçeni, yani dünya yurdunu severler. Onun zevklerine, arzularına yönelirler fakat arkalarında pek çok dehşetli ve şiddetli halleri bulunan bir gün olan ahireti arkalarına atarlar. Ona hazırlanmazlar, ona aldırış etmezler. Kıyamet gününden "ağır bir gün" diye söz edilmesi o gündeki zorluklar ve dehşetler dolayısıyladır. Ayet-i kerime azgın kimseleri azarlamakta ve onları küçümseme anlamını da ihtiva etmektedir.
İşte müminler ve kâfirler arasındaki ayırıcı çizgi budur. Müminler dünya ve ahiret için çalışırlar, kâfirler ise sadece dünya için çalışırlar. Onların bu bakışları maddeci bir bakış, yaşayışları faydayı esas alan maddeci bir yaşayıştır. Bu da onları küfre götürenin, çabucak geçene besledikleri sevgi olduğunu gösteren hususlardan birisidir.
Daha sonra Yüce Allah kudretinin kemalini açıklamakta ilk olarak yaratmayı, dönüşe ve ikinci defa yaratmaya delil olarak gösterip şöyle buyurmaktadır:
"Onları biz yarattık ve yaratılışlarını biz pekiştirdik. Dilediğimiz vakit de onlar gibilerini değiştiririz." Bu kâfirler nasıl olur da Rablerinden ve ahiretten gafil görünüyorlar. Oysa onları yaratan organlarını, eklemlerini muhkemleştiren, onları damarlarla, sinirlerle birbirine bağlayan bizleriz.
Arzu edecek olursak onları helak ederiz ve onlardan Allah'a daha itaatkâr kimseler getiririz.
Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "Eğer o dilerse -ey insanlar- sizi yok eder, başkalarını getirir. Allah buna gerçekten kadirdir." (Nisa, 4/133); "Eğer dilerse sizi yok eder ve yerinize yeniden başkalarını yaratır. Bu da Allah'a göre zor bir iş değildir." (İbrahim, 19/20)
Daha sonra Kur'an'ın faydasını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine doğru bir yol alır." Yani şüphesiz bu sure içindeki öğütlerle, teşviklerle, korkutmalarla, vaadlerle, tehditlerle düşünenler için bir öğüt, gerçeği görmek isteyenler için gerçeğe bir işaret, aklı başında olanlar için bir nasihattir. Dünyada ve ahirette kendisi için hayır dileyen bir kimse iman ve itaat ile günahlardan uzak durmakla, Rabbine yakınlaşmak için bir yol tutar, dileyen Kur'an ile hidayet bulur.
Daha sonra Yüce Allah kulun dilemesinin Yüce Allah'ın dilemesi çerçevesi içerisinde, olduğunu fakat herhangi bir zorlamanın, bir mecbur etmenin söz konusu olmadığını açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
"Ama Allah dilemedikçe de siz dileyemezsiniz. Çünkü Allah en iyi bilendir, tam bir hüküm ve hikmet sahibidir." Sizler Allah dilemedikçe kurtulmak üzere Allah'a gidecek bir yol tutturamazsınız. Yüce Allah'ın tevfiki ile olmadıkça kimse kendisini hidayete iletemez, imana giremez, kendisine herhangi bir fayda sağlayamaz. İş bütünüyle onun elindedir. Kullarının elinde bir şey yoktur. Hayır ve şer Onun elindedir. Tek başına kulun dilemesi ne bir hayır sağlayabilir, ne de bir kötülüğü önleyebilir. Allah'ın bu hususta izin vermesi müstesna. Fakat insan hayrı seçtiği için de sevap alır, şerri seçtiğinden ötürü de cezalandırılır. Şüphesiz Yüce Allah kimin hidayeti hak ettiğini çok iyi bilendir ve böylesine hidayet bulmayı kolaylaştırır. Hidayet bulmanın sebeplerini hazırlar. Kimin de saptırılmaya lâyık olduğunu çok iyi bilir. Onu da hidayete ulaşmaktan alıkoyar. Sonsuz hikmet ve kesin ve susturucu delil yalnız O'nundur, O herbir şeyi (hikmetiyle) yerli yerine koyar. Kısacası kulun yaptığı her iş Allah'ın dilemesi iledir fakat zorlama, mecbur etme söz konusu değildir.
Daha sonra Yüce Allah cennete ve cehenneme girmenin ancak Yüce Allah'ın dilemesi ile gerçekleşeceğine delâlet eden oldukça hayret verici bir şekilde sona ermektedir:
"Dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince, onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır." Yani o cennetine sokmak istediği kimseleri lütuf ve ihsanı ile oraya sokar. Kendilerine zulmeden zalim ve kâfirleri de azaplan-dırır. O ahirette onlar için can yakıcı bir azap olan cehennem azabını hazırlamıştır. [32]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayet-i kerimeler aşağıdaki hususları göstermektedir:
1- Kur'an-ı Kerim, Allah'ın kelâmı ve kulu Muhammed (s.a)'a yirmi üç yıllık bir süre zarfında indirdiği vahyidir. Bu süre zarfında Kur'an'ı olaylara ve ortaya çıkan meselelere göre kısım kısım indirmiştir. Kur'an Muhammed tarafından uydurulmuş değildir. O müşriklerin ileri sürdüğü gibi o, Kitab'ı kendiliğinden getirmemiştir.
Sure vaad ve tehdit ihtiva ettiğinden ötürü insanların büyü, kâhinlik, şiir olmayan Allah'tan hak olarak gelmiş bulunan bu kitaba tartışılmaz ihtiyaçları vardır. İbn Abbas dedi ki: Kur'an bir defada toptan değil, ayet kısım kısım indirildi. Bundan dolayı Yüce Allah: "Kısım kısım biz indirdik." diye buyurmuştur.
2- Bu Kur'an Allah'tan gelmiş bir hak, insanlık hayatını uçurumlara yuvarlanmaktan, kayboluştan, sapıklıktan kurtarıcı bir düstur olduğuna göre; insanlara tebliğ edilmesi sırasında muhatapların eziyetlerine, onun yerine getirilmesini emir buyurduğu itaatler üzerinde ve günahkâr ve inkarcılara muhalefet hali üzerinde sabretmek, onlara sapıklıklarına dair hiçbir hususta itaat etmemek gerekir.
Bu hem Peygamber (s.a.)'e verilmiş bir emir ve ona konulmuş bir yasaktır. Hem de ümmetinin her ferdi için de bunlar geçerlidir.
3- Kulun, Allah ile irtibatlı olmaya, Ondan yardım dileyip yalnızca O'na güvenip dayanmaya son derece ihtiyacı vardır. Bundan dolayı namaz kul ile Rabbi arasında bir irtibat eylemi, imanı güçlendiren, itikadı, metanetini arttıran, Yüce Allah'a karşı heybet duygularını besleyip büyüten ve yaşayışı güzelleştiren bir eylemdir. Bunun için Yüce Allah gece gündüz kendisini anmayı, sabah akşam onun için namaz kılmayı emir buyurmuştur. Bu emir farz olan beş vakit namazı kapsadığı gibi ayrıca buna geceleyin tatavvu da (teheccüd de) eklenmiştir.
4- Yüce Allah kâfirleri yalnızca dünyayı sevip ahiret için amelde bulunmayı terkettiklerinden dolayı azarlamaktadır. Onlar ahiret gününe iman etmiyorlar, o günde pek zor ve çetin olan hesap için Allah'ın huzurunda durmaya hazırlanmıyorlar.
5- Yüce Allah'ın kudretinin kemalinin delillerinden birisi de insanları Onun yaratmış olması, bedenlerinin terkibini muhkem kılıp eklemlerini ve organlarını birbirine damar ve sinirlerle bağlamış olması, O'nun bütün insanları helak etmeye ve onlardan Allah'a daha çok itaatkâr olanları getirmeye kadir olduğudur.
6- Bu sure ve Kur'an'daki benzeri diğer sureler bir öğüt ve bir ibrettir. Kendi adına hayır isteyen bir kimse Rabbine itaate ve O'nun rızasını elde etmeye ulaştıran bir yol edinir. Fakat itaat, istikamet ve Allah'ın yolunu izlemek, Allah'ın mülkünde Allah'a rağmen olmaz; ancak Allah'ın dilemesiyle olur. İş Onun elindedir, kullarının elinde değil. Yüce Allah'ın dilemesi bulunmadıkça kimsenin dileği gerçekleşmez, ya da Allah'ın dilemesinin önüne geçemez. Fakat bütün bunlar kulun kahredilmesi, mecbur edilmesi, belirli bir şeyi seçmek için Allah tarafından zorlanmasıyla da olmaz. Seçim ve tercih insana aittir. Allah kullarının amellerini çok iyi bilir. Onlara verdiği emirlerinde ve yasaklarında hikmeti sonsuzdur.
7- Aynı şekilde cennete girmek de Allah'ın rahmeti ile olur, cehenneme girmek de onun dilemesiyledir. Mümin kullarına rahmet eden, kâfir ve zalimleri de cehennem ateşinde -o ne kötü varılacak yerdir- can yakıcı bir azap ile azablandıracak olan da Odur. [33]
[1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/265.
[2] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/265.
[3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/265-266.
[4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/267.
[5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/267.
[6] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/267-268.
[7] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/268-269.
[8] Razi, XXX/239.
Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/269-270
[9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/271.
[10] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/272.
[11] Kurtubi, XIX/130.
Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/272-273.
[12] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/273.
[13] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/273-276.
[14] Razi, XXX/256, vd.
[15] Taberani, Ebu Aziz'den rivayet etmiş olup, hasen bir hadistir.
[16] Kurtubi, XK/136.
[17] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/276-278.
[18] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/279-280.
[19] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/280-281.
[20] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/281.
[21] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/281.
[22] Kurtubi, XIX/138.
[23] Garâibu'l-Kur'an, XXIX/124.
[24] İbni Kesir, IV/457.
[25] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/281-284.
[26] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/285-286.
[27] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/287.
[28] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/287-288.
[29] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/288-289.
[30] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/289.
[31] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/289.
[32] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/289-292.
[33] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/293-294.
İslami Okul Okulların En Önemlisi