Mürselat Suresi - Kuran - 077Murselat - 13. Sayfa
|
Kâfirlerin Korkutulma Şekilleri İle Ahiretteki Azap Durumlarını Ortaya Koyan Diğer Üç Tür |
MÜRSELAT SURESİ
Surenin İsmi:
Bu sureye Yüce Allah'ın başında yemin ettiği isim olan "Mürselât" ismi verilmiştir. Onun bu yemini: "Andolsun ardarda gönderilenlere." buyruğunda geçmektedir. Yani atın yelesi ya da kılları gibi ardı arkasına esen azap rüzgarlarına yemin ederim. [1]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Bu surenin önceki sure ile iki bakımdan ilişkisi vardır:
1- Yüce Allah bundan önceki surenin sonlarındaki şu buyruğuyla iyi müminlere vaadde bulunurken, günahkâr zalimlere de tehditte bulundu: "Dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere gelince onlar için çok acıklı bir azap hazırlamıştır." Sonra bu surenin başında orada müminlere yaptığı vaadi zalimlere de yaptığı tehdidi gerçekleştireceğine yemin etmekte, arkasından bunun vaktini ve alâmetlerini de: "Yıldızlar söndürüldüğü zaman." buyruğu ile dile getirmektedir.
2- Yüce Allah insan suresinde kâfirlerin ahiretteki hallerinden çok az söz etmekte, müminlerin hallerini ise geniş geniş anlatmaktadır. Bu surede ise durum tam aksinedir. Kâfirlerin nitelikleri uzun uzadıya anlatılırken, müminlerin niteliklerinden özetle söz edilmiştir. Böylelikle her iki sure arasında bir denge sağlanmış olmaktadır.[2]
Surenin Muhtevası:
Mekke'de inmiş olan bu surenin eksenindeki açıklamalar, ölümden sonra diriliş ve ahiretteki haller etrafında dönüp durmaktadır. Dolayısıyla bu da diğer Mekkî sureler gibi akide ile ilişkilidir. Bu surede ölümden sonra dirilişin gerçekleşeceğine dair yeminden sonra, bundan önceki durumlar açıklanmakta arkasından ilâhi kudretin ve vahdaniyetin bazı delilleri kaydedilmektedir. Bundan sonra da gayba dair bazı durumlar ve ahiret aleminde kâfirlerle müminlerin halleri, kâfirlerin birtakım amellerinden dolayı kınanmaları yer almaktadır.
Sure kıyamet gününün -yahut ayırdetme gününün- gerçekleşeceğine ve kâfirlerin azaba uğratılacağına dair rüzgarlara ve meleklere yemin ederek başlamaktadır: "Andolsun ardarda gönderilenlere..." (1-7. ayetler) Bu azabın alâmetleri ve vakti de: "Yıldızlar söndürüldüğü zaman..." (8-15. ayetler) buyruklarında dile getirilmektedir.
Daha sonra insanların ölümden sonra diriltilmesine dair ilâhi kudretin bazı delilleri zikredilmektedir. Bu da önceki birtakım ümmetlerin helak edilmesi, insanların yaratılması, yerin üstündekileri toplayıp kuşatıcı olması, yeri sağlamlaştırmak için yüce dağların dikilmiş olmasıdır. Sure aynı şekilde kâfirlerin benzeri bir ceza ile tehdit edilişini, yalan-layıcıların gerek kendi nefislerindeki, gerek yeryüzü mahlukatmdaki Allah'ın nimetlerini inkâr etmelerine karşı azarlandıklarını da görüyoruz: "O günde yalanlayanların vay haline! Biz öncekileri helak etmedik mi?..." (15-28. ayetler)
Daha sonra günahkârların akıbetini belirlemekte, kâfirlerin azabını, küçük çocukların saçlarını ağartacak şekilde nitelendirmektedir: "Haydi yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin..." (29-40. ayetler)
Daha sonra takva sahibi müminlerin nimetlerini, ebedîlik cennetlerinde onlara verilecek türlü türlü ikram, ihsan ve lutufları anlatmaktadır: "Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır..." (41-45. ayetler)
Sure kâfirleri işledikleri birtakım ameller dolayısıyla azarlayarak ve Allah'a ibadetten yüz çevirmelerinin sebebini -ki o da tuğyan, yani haddi aşmak ve günahkârlıklarıdır- açıklayarak sona ermektedir: "Az bir süre yeyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız." (46-50. ayetler)[3]
Surenin Fazileti:
Buhari ve Müslim'in, Abdullah b. Mesud (r.a)'dan rivayetlerine göre o şöyle demiştir: Bizler Rasulullah (s.a) ile birlikte Mina'daki bir mağarada bulunuyorken üzerine: "Andolsun ardarda gönderilenlere." suresi nazil oldu. O bu sureyi okuyor, ben de onu Peygamberin ağzından öğreniveriyor-dum. Henüz daha dilinde nemli (taze) duruyordu (yeni inmişti) ki; üzerimize bir yılan düştü. Peygamber (s.a): "Onu öldürün." dedi. Biz de onu öldürmek üzere üzerine yürüdük, o da çekip gitti. Peygamber (s.a): "Siz onun şerrinden korunduğunuz gibi, o da sizin ona vereceğiniz kötülükten korundu. " diye buyurdu.
İmam Ahmed de İbni Abbas'tan rivayet ettiğine göre, annesi Peygamber (s.a)'in akşam namazında: "Andolsun ardarda gönderilenlere" diye (Murselât) suresini okuduğunu dinlemiştir. Malik, Buhari ve Müslim'in Sa/uTı'lerindeki İbni Abbas'tan rivayete göre Üm Fadl kendisinin: "Andolsun ardarda gönderilenlere." suresini okuduğunu duyunca şöyle demiştir: Oğulcuğum! Bu okuyuşunla bana şunu hatırlattın: Şüphesiz bu benim Rasulullah (s.a)'dan akşam namazında okuduğunu duyduğum son suredir. [4]
Kıyamet Gününün Gerçekleşmesi, Zamanı Ve Alâmetleri:
1- Andolsun ardarda gönderilenlere,
2- Şiddetlice esenlere,
3- İyice yayanlara,
4- Tam anlamı ile ayırd edenlere,
5- Zikri getirip bırakanlara,
6- Gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere ki:
7- Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir.
8- Yıldızlar söndürüldüğü zaman,
9- Gök yarıldığı zaman,
10- Dağlar savrulduğu zaman,
11- Peygamberlerin belirli vakitleri geldiği zaman,
12- Hangi güne geciktirildiler?
13- Hüküm verip ayırdetme gününe,
14- Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?
15- O günde yalanlayanların vay haline!
Belagat:
"Şiddetlice esenlere, iyice yayanlara, tam anlamıyla ayır edenlere" buyruklarında daha açık hale getirmek ve sözü pekiştirmek için mastar zikredilmek suretiyle tekid yapılmıştır.
"Gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere ki" buyruğunda tezat vardır.
"Hangi güne geciktirildiler? Hüküm verip ayırdetme gününe. Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?" buyruğunda son cümlede zahir isim zamir yerine kullanılmış ve soru kipi ile gelmiştir. Böylelikle işin dehşetini, azametini daha çok arttırmak, dehşetinin hayret verici ve şaşırtıcı olduğu anlatılmak istenmiştir. [5]
Kelime ve İbareler:
"Andolsun ardarda gönderilenlere..." Daha kuvvetli görülen bunların atın yelesi gibi ardı arkasına esen rüzgarlar olduklarıdır. Yele, boyun üzerinde çıkan ve birbirini takip eden sıralı kıllar demektir, iyilik için gönderilen melekler olduğu da söylenmiştir.
"Şiddetlice esen" rüzgar'lere, iyice yayanlara..." Daha güçlü görülen görüş bunların da yağmuru yayan rüzgarlar olduklarıdır. Ya da bulutları semanın ufuklarında yüce Rabbin dilediği şekilde yayılmaları kastedilmiştir. Bununla bulutlarla görevli meleklerin kastedildiği de söylenmiştir. Bu melekler bulutları, yağmuru etrafa yaymak ve yeri canlandırmak için Yüce Allah'ın dilediği yere sürerler.
"Tam anlamı ile ayırd edenlere, zikri getirip bırakanlara; gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere..." Kastedilenler peygamberlere ve rasullere vahyi indiren meleklerdir. Bu da hakkı batıldan, helâli haramdan ayırdetmek içindir. Yine melekler ilmi ve hikmeti peygamberlere mazeret ve uyan olmak üzere indirirler. Allah kulların Allah'a karşı getirebilecekleri bir delilleri kalmasın diye onların mazeret ileri sürmelerine imkân bırakmamıştır. Yüce Allah ayrıca insanlar iman etmedikleri takdirde onlardan intikam almak, onları azablandırmakla da uyarmıştır.
"Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir." buyruğu yeminin cevabıdır. Ey Mekke kâfirleri ve size benzeyenler! Kesin olarak kıyamet gelecektir, ölümden sonra diriliş ve azap gerçekleşecektir.
"Yıldızlar söndürüldüğü" söndürülüp, aydınlıkları giderildiği "zaman, gök yarıldığı" yarılıp çatladığı "zaman... peygamberlerin belirli vakitleri geldiği zaman..." Belli bir vakit için toplanıp, ümmetlere karşı tebliğ ettiklerine dair şehadet etmek üzere tayin edilen vakitte hazır edildikleri zaman. Zemahşeri dedi ki: Uygun açıklama buradaki "belirli vakitler geldiği zaman" buyruğunun beklediği ve tayin edilmiş vakti olan kıyamet gününe ulaştığı zaman, şeklinde olmasıdır.
"Hangi güne geciktirildiler?" Ümmetlere karşı tebliğ ettiklerine dair şahitlik etmek için hangi güne ertelendiler ve ne zamana kadar onlara mühlet verildi? Bu sözlerle o günün azametine dikkat çekilmekte, dehşetlerinin şaşırtıcı olduğu anlatılmaktadır.
"Hüküm verip ayırdetme gününe." Bu da geciktirilme gününü açıklamaktadır ki; bugünde Yüce Allah insanlar arasında amellerine göre hüküm verecektir ve insanlar ya cennete, ya da cehenneme gidecektir.
"Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?" Bu da bu günün halinin oldukça dehşetli olduğunu anlatmak içindir. Yani sen onun benzerini görmemişken böyle bir günün asıl mahiyetini nerden bileceksin?
"O günde" bunu "yalanlayanların vay haline!" Bu da onlara bir tehdittir. Veyl: Azap ve rüsvaylık demektir. Bu kelime ile kendisine beddua edilen kimseler için helakin sabit olduğu anlatılmak istenmiştir. "O günde" lafzı da bunun zarfı veya sıfatıdır. [6]
Açıklaması:
"Andolsun ardarda gönderilenlere, şiddetlice esenlere, iyice yayanlara." Ben, yavaş yavaş gittiği zaman atın yelesi gibi ardı ardına esen rüzgarlara, emrolunduğu nimet veya azabı taşıyarak şiddetlice esmek üzere gönderilen rüzgarlara, bulutları yüce Rabbinizin dilediği gibi semanın ufuklarında yayıp dağıtan rüzgarlara yemin ederim.
İbni Kesir ve et-Teshil li Ulumi't-Tenzil adlı eserin müellifi İbni Cuzeyy'in dediklerine göre daha kuvvetli görülen görüş budur. Kurtubî der ki: Müfessirlerin çoğunluğu "gönderilenler" ile rüzgarların kastedildiği kanaatindedirler.
"Gönderilenler (mürselât)" ile kastedilenin Yüce Allah'ın vahyi ile emri ve nehyi, iyilik ve maruf ile gönderilen melekler oldukları, "şiddetlice esenlerin" (asifat) ise rüzgarları şiddetlice estiren rüzgarla görevli melekler, "iyice yayanlar" ile bulutları yaymakla görevli olan melekler ya da vahyin nüzulü sırasında hava boşluğunda kanatlarını yayan melekler oldukları da söylenmiştir.
Bir diğer açıklamaya göre bunlarla ve ileride geleceklerle kastedilen, her türlü hayrı gerçekleştiren vahiy indirilen peygamberlerdir. Bunların işleri öyle fırtınalı ve şiddetli bir hal aldı ki, sonunda ulaşabileceği en ileri noktaya kadar ulaştı, davetleri yayıldı. Böylelikle onlar mümin ile kâfiri, kabul edenle inkâr edeni ayırdetmiş oldular. Zikri ve tevhidi bütün insanlara yahutta belirli bir kesime telkin ettiler.
"Tam anlamı ile ay ir dedenler e, zikri getirip bırakanlara, gerek bir mazeret gerekse bir uyarı olmak üzere..." Ayrıca Yüce Allah'ın emriyle peygamberler üzerine hakkı batıldan, hidayeti sapıklıktan, helâli haramdan ayırdeden vahiylerle, Allah'ın emri ile rasuller üzerine inen meleklere de yemin ederim. Bu melekler vahyi peygamberlere Allah'ın kullarına mazeretleri kalmasın ve emrine muhalefet ettikleri takdirde onları azabı ile korkutup uyarmak üzere getirmişlerdir. "Ayırdedenlerle getirip bırakanlar"dan maksadın yine rüzgarlar oldukları da söylenmiştir.
"Şüphesiz tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir." İşte bütün bu yeminlere buna dair yemin edilmektedir. Yani size vaadolunan kıyamet saatinin geleceği, Sur'a üfürülmesi, cesedlerin diriltilmesi, öncekilerin ve sonrakilerin birlikte tek bir düzlükte biraraya getirilmesi, herkesin hayır ya da şer olsun amelinin karşılığını görmesi, evet bütün bunlar mutlaka meydana gelecek, gerçekleşecek şeylerdir.
Daha sonra Yüce Allah bunun ne zaman meydana geleceğini ve alametlerini açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
"Yıldızlar söndürüldüğü zaman, gök yanldığı zaman, dağlar savrulduğu zaman..." Yıldızların aydınlığı yok edilip, ışıkları gittiği, sema açılıp çatlayıp parçalandığı, köşe bucakları gevşediği, dağların yerinden sökülüp götürüldüğü, hava boşluğunda toz zerrecikler halinde uçuştuğu, onların bir varlıkları ve izi kalmayacağı, yeryüzündeki mekânları dümdüz edileceği zaman...
Yıldızlar ile ilgili olarak bu ayetin benzeri:
"Yıldızlar ardarda döküldüğü zaman." (Tekvir, 81/2); "Yıldızlar dökülüp darmadağın olduğu zaman." buyruklarıdır.
Gök ile ilgili benzeri buyruklar: "Gök yanldığı zaman" (İnşikak, 84/1); "Gök açılıp kapı kapı olacak." (Nebe, 78/19); "Ve o günde gökyüzü bulutla yarılacak." (Furkan, 25/25)
Dağlar ile ilgili olarak da şu buyruklar vardır: "Sana dağlan sorarlar. Rabbin onları kökünden koparıp parça parça dağıtacaktır, de." (Taha, 20/105)
İlk üç ayette söz konusu edilen rüzgar ile dört ve beşinci ayette sözü edilen melekler arasındaki ortak özellik, latif oluş ve hızlı harekettir.
"Peygamberlerin belirli vakitleri geldiği zaman, hangi güne geciktirildiler'? Hüküm verip ayırdetme gününe. Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?" Peygamberler bir araya toplanıp, kendileri ve ümmetleri arasında ayırdedici hükmün verilmesi için bir vakit tespit edildiğinde -Yüce Allah'ın: "Allah peygamberleri toplayacağı gün..." (Maide, 5/109) buyruğunda olduğu gibi- ve kulların o günün dehşetinden hayrete düşmeleri için: Bu peygamberlerle ilgili olan bu işler niye böyle büyük bir güne ertelendi, denildiğinde. Bu işler de; peygamberleri yalanlayanların azap edilmeleri, onları tasdik edenlerin muhterem kılınmaları, ümmetlerine vaadettikleri tehditlerin ortaya çıkarılması, amellerin arzı, hesap, amel defterlerinin açılması, mizanların konulmasından korkmalarıdır. Bundan maksat, o günün durumunun dehşetli olduğunu anlatmak ve azametine dikkat çekmektir. O gün kıyamet günüdür.
Daha sonra Yüce Allah, onların insanlar arasında ayırdedici hükmün verileceği güne ertelendiklerini cevap olarak bildirmektedir. O günde amellerine göre insanlar arasında ayırdedici hüküm verilecek ve kimi cennete, kimi de cehenneme gitmek üzere ayrılacaklardır.
Arkasından Yüce Allah, ikinci bir defa o günün azametine dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
"Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi?" Ayırdetme gününü, onun şiddetini ve azametini sana bildiren nedir? Yani o niteliği bilinemeyecek, durumu tespit edilemeyecek kadar dehşetlidir.
Bundan sonra Yüce Allah üçüncü bir defa daha onun dehşetine şöylece dikkat çekmektedir:
"O günde yalanlayanların vay haline!" Yarın Allah'ın azabından dolayı vay onlara! Allah'ı, peygamberleri, kitaplarını yalanlayan kimseler için dehşetlerle dolu o günde vay onların haline! Vay (veyl), helak ile tehdittir. İbni Kesir'in de dediği gibi, cehennemde bir vadi olduğu görüşü sahih değildir.
Bu surede bu şekildeki korkutma, tekidi ve ikrar ettirmeyi daha da ileri götürmek için dokuz yerde daha tekrarlanmaktadır. Tıpkı Rahman suresinde: "Böyleyken Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?" buyruğunda olduğu gibi. [7]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Ayetler aşağıdaki hususlara delildir:
1- Yüce Allah rüzgarlara ve meleklere yemin etmektedir. Aralarındaki ortak özellik olan latif oluş ve hızlı hareket sebebiyle bunlara birlikte yemin etmiştir. Ayrıca kıyamet günü ve ölümden sonra dirilişin kesin olarak meydana gelecek bir hak olduğunu belirtmek üzere yemin etmiştir. Böylelikle Yüce Allah bundan önceki surede zalimlere yaptığı tehdidi gerçekleştireceğini vurgulamaktadır.
Yeminden kasıt hakkında yemin olunan hususun üstünlüğüne dikkat çekmektir. Rüzgarların gerek yağmurun indirilmesinde, gerekse azabın gelip çatmasmdaki büyük etkisi bilinen bir şeydir. Aynı şekilde meleklerin şerefi, rütbelerinin yüceliği de açıkça bilinen bir husustur: Onlar Yüce Allah'a itaate son derece dikkat ederler. Meleklerin çok çeşitli kesimleri vardır. Kimisi peygamberlere vahiy indirmekle görevlidir, kimisi geceleyin ya da gündüzün Ademoğullarmın amellerini gözetleyip, onları yazmak için görevlendirilmiştir. Söz konusu olan amel de dil ile söylenenleri, organların yaptıkları fiilleri kapsar. Kimisi ruhları almakla görevlidir, kimileri de Beyt-i Ma'mur'dan Kabe'ye iner.[8]
2- Daha sonra Yüce Allah kıyamet gününün ne zaman meydana geleceğini ve alâmetlerini söz konusu etmektedir. Bu da yıldızların aydınlığının gidip ışıklarının -yazının silinmesi gibi- silinmesi, semanın yarılıp çatlayacağı, oradaki belirgin alâmetlerin ortadan kalkması, dağların savrulup yeryüzü dümdüz olacak şekilde geriye onların hiçbir izleri kalmaksızın götürülmesi, kıyamet gününde peygamberler ile ümmetleri arasında ayırdedici hükmün verilmesi için özel olarak tayin edilmiş bir vakitte kıyamet gününde toplanmalarıdır. Kısacası bunlar, ölümden sonra dirilişin öncesinde meydana gelecek olaylardır.
3- Yüce Allah peygamberlerin toplanacağı vakti tayin etmiştir. Bu da onların kendisine ertelendikleri ayırdetme günüdür. Yüce Allah o günde insanlar arasında amellerine göre hüküm verecek ve kimi cennete, kimi cehenneme gidecektir.
4- Yüce Allah o günün azametine dikkat çekmiş ve onun dehşetli hallerini üç defa hatırlatmıştır. Bunlar da onun: "Bunlar hangi güne geciktirildiler? Hüküm verip ayırdetme gününe" buyruğu, "Bu ayırdetme gününü sana ne bildirdi" buyruğu ile "O günde yalanlayanların vay haline!" buyruğudur. Yani Allah'ı, rasullerini, kitaplarını ve ayırdetme gününü yalanlayan kimseler için azap ve rezil olmak vardır. Bu da çok ağır bir tehdittir. [9]
Kâfirlerin Korkutulmaları Ve Küfürden Sakındırılmaları
16- Biz öncekileri helak etmedik mi?
17- Sonra da arkadan gelenleri onların arkasına katarız.
18- İşte biz günahkârlara böyle yaparız.
19- O günde yalanlayanların vay haline!
20- Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
21- Onu sağlam bir yerde tuttuk.
22- Bilinen bir süreye kadar.
23- Gücümüz yeter bizim. Ne güzel güç yetirenleriz biz!
24- Yalanlayanların o gün vay haline!
25- Biz arzı toplanma yeri kılmadık mı?
26- Dirilere de, ölülere de.
27- Orada sapasağlam ve yüksek dağlar kıldık. Size tatlı sular içir-dik.
28- Yalanlayanların o gün vay haline!
Belagat:
"Öncekiler" ile "arkadan gelenler" lafızları arasında tezat olduğu gibi "dirilere de" ile "ölülere de" lafızları arasında da tezat vardır.
"Biz öncekileri helak etmedik mi" buyruğundaki istifham, takriridir. Yani muhataptan elbetteki, cevabı alınmak için sorulmuştur. "Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı" buyruğu da böyledir. [10]
Kelime ve İbareler:
"Biz" Nuh kavmi, Ad ve Semud gibi "öncekileri" önce geçmiş kavimleri "helak etmedik mi?"
"Sonra da arkadan gelenleri onların arkasına takarız." Yani sonra bizler Mekke kâfirlerini, onlara benzeyenleri onların arkasına, onlara takarız. Bir diğer okuyuşa göre "arkadan gelenler" ile helak edilenler arasından arkadan gelenler anlamında olur. Lût, Şuayb ve Musa -selâm onlara- kavimleri gibi.
"İşte biz günahkârlara böyle yaparız." Bu yaptığımızın bir benzerini günah işleyen herkese yaparız.
"O günde" Allah'ın ayetlerini ve peygamberlerini "yalanlayanların vay haline!" Tekrar ya tekid içindir yahutta birinci "vay haline" ibaresi ahiret azabı hakkında, bu da dünyada helak edilişleri hakkındadır.
"Hakir bir sudan" basit, atılmış bir nutfeden ya da güçsüz bir su olan meniden.
"Onu sağlam bir yerde" istikrarı bulunan, korunmuş, sapasağlam bir yer olan rahimde "tuttuk."
"Bilinen bir süreye kadar" süresi olan bir zamana kadar. Bu da Yüce Allah'ın takdir ettiği doğum zamanıdır.
Onu suret vermeye ve onu yaratmaya "gücümüz yeter bizim. Ne güzel güç yetirenleriz biz!" [11]
Ayetler Arası İlişki
Kâfirlerin kıyamet gününün dehşetli halleri ile sakındırılıp, uyarılmalarından sonra geçmiş ümmetlerin helak edildiği gibi helak edilecekleri belirtilerek küfürlerinden korkutularak sakındırılmaktadırlar. Sonra da kendilerine yaptığı ihsan ve lütuflan inkâr etmeleri sebebiyle onları tehdit etmektedir. Bunu yaparken de onlara Yüce Allah'ın kudretinin birtakım örnekleri ve tecellileri de açıklanmaktadır. İnsanın ve duyu organlarının, yeryüzünün yaratılması, oranın yüksek dağlarla sağlamlaştırılması, tatlı su kaynaklarıyla donatılması gibi. Bütün bunlar ise hem insan nefsinde, hem dış âlemde bulunan Allah'ın nimetlerine şükretmeyi gerektirir. [12]
Açıklaması
"Biz öncekileri helak etmedik mi? Sonra da arkadan gelenleri onların arkasına takarız." Yani bizler Adem'den itibaren Muhammed (s.a)'in zamanına kadar gelmiş pek çok ümmetleri, rasullerin getirdikleri vahiy ve risalete muhalefet ederek onları yalanlayan kâfirleri dünya azabı ile helak etmedik mi? Sonra da bunların arkasına onların benzerlerini, onlar gibi olanları takacağız. Bunlar ise Muhammed (s.a)'i yalanlayan Mekke kâfirleridir. Allah onları Bedir günü ve başka vakalarda helak etmiştir.
Bu buyruk Allah'ı inkâr eden herkes için ağır bir tehdit, küfürden korkutma ve sakındırmadır.
Arkasından Yüce Allah, bunun kendisinin değişmeyen sünneti olduğunu bildirmekte ve bununla birlikte helak ediliş hikmeti de açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
"İşte biz günahkârlara böyle yaparız." Yani bütün kâfirler hakkındaki sünnetimiz birdir. Allah'ın kitaplarını ve peygamberlerini yalanlayıp, kendilerine karşı suç işleyenleri bu şekilde helak eder ve her bir müşrike ya dünya hayatında, ya da ahirette bunun benzerini yaparız.
"O günde yalanlayanların vay haline!" Helakin geldiği günde Allah'ı, peygamberlerini, kitaplarını ve ahiret gününü yalanlayan kimseler için azap ve rüsvaylık vardır.
Daha sonra Yüce Allah nimetleri sayıp dökerek, onlara lütuflarını hatırlatarak azarlamakta, üzerlerindeki ilâhi kudretin etkilerini açıklarken de tekrar yeniden yaratmayı delil olarak gösterip şöyle buyurmaktadır:
"Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yerde tuttuk. Bilinen bir süreye kadar. Gücümüz yeter bizim, ne güzel güç yetirenleriz biz!" Bizim sizleri güçsüz, değersiz bir su olan meniden yarattığımızı görüp artık hakikati idrak etmiyor musunuz? Aziz ve celil olan yaratıcının kudretine nispetle onun ne kadar güçsüz olduğu da pek açıktır. Biz o suyu istikrarlı bir yerde yahutta koruma altında sağlam bir yerde, yani rahimde tuttuk. Daha sonra Yüce Allah onu orada altı aydan, dokuz aya kadar uzayan hamilelik süresi olan belirli bir süre bıraktı.
Onun organlarını, niteliklerini biz takdir ettik. Onun herbir durumunu nasıl dilediysek öyle yaptık. Kadir olan Allah ne güzel takdir etmiş, ölçüp biçmiştir yahutta bu işi takdir eden olarak biz ne güzel takdir etmişizdir. "Kaddernâ" fiilinin "kadernâ" diye (dal harfinin şeddesiz) okunuşuna göre de mana şöyledir: Biz onun yaratılışını ve suretini nasıl is-tedikse öyle takdir edip, tesbit ettik. Biz sizi en güzel şekilde yarattığımız için ne güzel kudret sahibiyiz!
"Yalanlayanların o gün vay haline!" O dehşetli gün olan kıyamet gününde, bizim buna kadir olduğumuzu, lütuf ve nimetimizi yalanlayan kimselere o dehşetli günde azab ve rüsvaylık vardır.
Bu da iki bakımdan bir azar ve bir korkutmadır:
a) Nimet ne kadar büyükse, ona karşı nankörlük de o kadar, çirkindir.
b) İlkin yaratmaya kadir olan tekrar yaratmaya da kadirdir. Bu açık delili inkâr eden kimse, en ileri derecede azarlanmaya layıktır.
Daha sonra kendi nefislerindeki nimetleri söz konusu etmenin ardından dış âlemde onlar üzerindeki ilk nimeti saymaktadır:
1- "Biz arzı toplanma yeri kılmadık mı? Dirilere de, ölülere de." Biz arzı canlıları arz üzerinde, evlerinde, ölüleri de içinde bir araya getirip, toplayan, bir yer kılmadık mı? Şa'bî dedi ki: Yerin altı ölüleriniz, üstü de dirileriniz içindir.
2, 3- "Orada sapasağlam ve yüksek dağlar kıldık. Size tatlı sular içir-dik." Yani yeryüzünde sağlam ve pek yüksek dağlar var ettik. Böylelikle yerin sizi sallayıp, çalkalamamasını istedik. Yerdeki kaynaklardan yahutta bulutlardan size tatlı ve rahat içilir sular verdik. Bütün bunlar ölümden sonra dirilişten daha hayret verici şeylerdir.
"Yalanlayanların o gün vay haline!" Bu nimetleri inkâr eden yahut yalanlayan kimseler için ahirette pek ağır bir azap vardır. Yaratıcılarının azametine delâlet eden bunca yaratıklar üzerinde düşündüğü halde yalanlamasını ve küfrünü sürdüren kimselerin de vay haline! [13]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Yüce Allah kâfirleri korkutmak ve küfürden sakındırmak ile ilgili on hususu söz konusu etmektedir. Ben burada bunlardan dört tanesini kaydedeceğim:
Birinci tür korkutma: Yüce Allah bundan önceki ayetlerde, kâfirlere kendilerine vaadolunan gün olan hüküm verme gününün gerçekleşeceğine dair yemin etmektedir.
İkinci tür: O küfürleri sebebiyle önce geçen kâfir toplumları helak etmiş ve diğer kavimlere de bunun benzerini yapacağını haber vermiştir. O halde onları da helak etmesi kaçınılmaz bir şeydir. Çünkü bunların da öncekiler ile helak ediliş sebepleri birbirine benzemektedir. O da Allah'ı, peygamberlerini, kitaplarını ve ahiret gününü yalanlamaktır. Yüce Allah günahkâr olmaları sebebiyle onları helak ettiğini belirtmekte ve böylelikle bütün günahkârlar için hükmün genel olduğunu bildirmektedir.
Daha sonra Yüce Allah: "Yalanlayanların o gün vay haline!" buyruğu ile korkutmalarını daha da pekiştirmektedir. Maksat onların dünyadaki sonuçlarının helak edilmek, ahirette de pek ağır ve çetin azab olduğunu anlatmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Dünyayı da, ahireti de kaybetmiş olur. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir." (Hac, 22/11) Bunlar dünyada helak edilip azaba, uğratılsalar bile, onlar için hazırlanan en büyük musibet kıyamet günündedir.
Kâfirlerin korkutulmalarmm üçüncü türü: Üzerlerindeki nimetlerin büyüklüğünü hatırlatmak, nimetlere karşı nankörlük etmekten, Allah'ın onlara olan lütuf ve ihsanlarını inkâr etmekten sakındırmak. Bunlar da insanın güçsüz, değersiz bir nutfeden yaratılması, sonra o nutfenin rahim diye bilinen sağlam bir yerde şekillendirilmesi tamamlanıncaya ve doğum zamanı gelinceye kadar bırakılmasıdır. Pek yüce ve mutlak kadir olmayanın bunu gerçekleştirmesine imkân yoktur. O Yüce Allah, ne güzel güç yetiren ve ne güzel takdir eden (kader tayin eden, ölçen biçen)dir!
Önceden de geçtiği üzere bu buyruklarla korkutma iki açıdan anlaşılabilir:
a) Allah'ın, üzerlerindeki nimetleri ne kadar çok olursa, onların da bu husustaki cinayetleri o kadar kötü ve çirkin olur. Ceza da daha büyük olur. Bundan dolayı verilen bu nimetlerin akabinden: "Yalanlayanların o gün vay haline." diye buyurmaktadır.
b) Yüce Allah onlara ilkin yaratmaya kadir olduğunu hatırlatmaktadır. Aklen insanlar tarafından açıkça kabul edilen gerçeklerden birisi de şudur: İlkin yaratmaya kadir olan tekrar yaratmaya da kadirdir. Onlar bu apaçık delâleti inkâr ettiklerinden, Yüce Allah onların hakkında: "Yalanlayanların o gün vay haline!" diye buyurmuştur/1^
Kâfirlerin korkutulmalarının dördüncü türü: Şanı Yüce Allah onlara bizzat onların üzerindeki nimetleri hatırlattıktan sonra dış alemde bulunan üzerlerindeki nimetlerini de hatırlatmakta ve dört şeyi söz konusu etmektedir. Bunlar ölüler ve canlılar için toplanma yeri olan arz, pek yüce, sapasağlam yani yer üzerinde sapasağlam duran yerlerinden koparılamayan pek yüce dağlar, bir de son derece tatlı, güzel sular.
Dış dünyadaki bu nimetleri hatırlatmanın akabinden ayetin sonunda: "Yalanlayanların o gün vay haline!" diye buyurmaktadır. Çünkü az önce geçtiği gibi nimetler ne kadar çok olursa, onlara karşı işlenen cinayet o kadar çirkin olur ve dünyada yerilmeye, ahirette de azabın daha ağır olmasına sebeptir, Razi'nin de dediği gibi.
İlim adamları "Biz arzı toplanma yeri kılmadık mı?" buyruğundan iki hüküm çıkarmışlardır.[14]
1- Yeryüzünün, canlıları sırtında, ölüleri de altında (içinde) toplaması, ölenin gömülüp defnedilmesinin vacib olduğunu gösterir. Aynı şekilde saçını ve bedeninden attığı diğer hususları da gömmesini gerektirir.
2- Rabia'dan -ölülerin kefenlerini çalan mezar hırsızı demek olan- neb-baş hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Onun eli kesilir. Ona, sen niye böyle bir şey söyledin, denilince dedi ki: Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz arzı toplanma yeri kılmadık mı, dirilere de, ölülere de." Buna göre yer bir korumadır. Onlar ayrıca Medine'de bulunan (mezarlık olan) Baki Garkad'e de "Kefte (toplanma yeri) adını verirlerdi. Çünkü orası ölülerin toplandığı bir kabristandı. Arz dirileri evlerinde, ölüleri de kabirlerinde toplayıp bir araya getirir. Aynı şekilde insanlar yerin üzerinde yaşarlar. Sonra orada yatarlar, böylelikle orada bir araya gelmiş olurlar.[15]
Aynı şekilde Şafiî mezhebi alimleri de ayeti, kefen hırsızının elinin kesileceğine delil göstermişlerdir. Çünkü Yüce Allah yeri ölüler için toplanacak yer kılmıştır. Bu sebeble yerin altı onlar için bir korumadır. Kefen soyucusu da koruma altındaki bir yerden hırsızlık yapmış demektir.
Kâfirlerin korkutulup, tehdit edilmenin geriye kalan türleri ise bundan sonraki ayetlerde dile getirilmiştir. [16]
Kâfirlerin Korkutulma Şekilleri İle Ahiretteki Azap Durumlarını Ortaya Koyan Diğer Üç Tür
29- Haydi yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin.
30- Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin.
31- O gölgelendirici de değildir, alevlere karşı faydası da olmaz.
32' Çünkü ° herbiri saray kadar kıvılcımlar atar.
33- Ve her biri sarı erkek develeri andırır.
35" Bu onların konuşamayacakları bir gündür.
36" Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler.
37- Yalanlayanların o gün vay haline!
38- Bu hüküm verip, ayırdetme günüdür. Sizi de, evvelkileri de top-lamışızdır.
39- Eğer bir hileniz varsa hemen bana bu hileyi yapın.
40- Yalanlayanların o gün vay haline!
Belagat:
"Çünkü o herbiri saray kadar kıvılcımlar atar" buyruğunda benzeme yönü hazfedilmiş bir teşbih vardır.
"Ve her biri sarı erkek develeri andırır" buyruğunda da teşbih vardır. Kale demek olan saraya benzetmesinde iki bakımdan benzeyiş söz konusudur. Biri büyüklük bakımından, diğeri yükseklik bakımından. "Develer'e benzetme ise üç bakımdandır. Büyüklük, yükseklik ve sarılık bakımından.
"Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin. O gölgelendirici de değildir..." buyruğunda tehekküm (alay) üslûbu vardır. Onlarla alay ve tehek-küm olsun diye azaba gölge adı verilmiştir.
"Bu onların konuşamayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler" buyruğunda murassa' seci' vardır. Bu da son harfte ayet sonlarının harekeleri ve harfleri ile birlikte birbirine uymaları demektir. [17]
Kelime ve İbareler:
"Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye" cehennem dumanı yükselip azameti dolayısıyla üç kola ayrılarak yaptığı bir gölgeye "gidin." Bir okuyuşa göre de mana; onların çaresiz olarak verilen emre uyup gideceklerini haber veren bir anlamdadır.
"O gölgelendirici de değildir." O günün sıcağından koruma özelliği yoktur. Bu da onlara bir tehekkümdür ve gölge lafzının vehmettirdiği anlamı ortadan kaldırmaktadır.
"Alevlere karşı faydası da olmaz." Alevin sıcaklığına karşı onlara hiçbir fayda sağlamaz. Alev (leheb) ateşin şulesine denilir.
"Çünkü o" cehennem ateşi "herbiri bir saray kadar" büyüklüğü ve yüksekliği itibariyle yükseltilmiş pek büyük bir bina gibi "kıvılcımlar atar." Kıvılcım (şerare) ateşten uçuşan şeylerdir.
"Ve her biri sarı erkek develeri andırır." Görünüşü ve rengi itibariyle onlara benzer. Siyah diye de açıklanmıştır. Çünkü develerin siyah tüylüleri sarıya çalar. Birincisi büyüklük ve yüksekliğin bir benzetmesi, ikincisi ise büyüklük, yükseklik ve renk bakımından benzerliği ifade eder. Ayrıca çokluk, arka arkaya geliş, karışmak ve hızlı hareketi de anlatır.
"Bu" yani kıyamet günü ya da o gün meydana geleceklerinden söz edilen bu haller "onların konuşamayacakları bir gündür." Anılmaya değer hiçbir şey söyleyemeyecekler, çünkü fayda sağlamayan konuşma, konuşmamak gibidir.
"Bu, hüküm verip" haklının haksızdan ayırdedileceği "ayırdetme günüdür. Sizi de evvelkileri de toplamışızdır." Bu ümmetin yalanlayıcılarmı da, sizden önceki yalanlayanları da bir araya getirmiş olacağız, hesaba çekilecek ve hep birlikte azaba uğratılacaksınız.
"Eğer bir hileniz var ise hemen bana bu hileyi yapın." Eğer üzerinizdeki azabı önlemek için yapabileceğiniz bir hile, başvurabileceğiniz bir çareniz varsa onu yapınız ve bana karşı bu hileyi gösteriniz. Bu onların dünyada iken müminlere kurdukları hile ve tuzaklar dolayısıyla bir azar ve onların acizliklerini ortaya koyan bir buyruktur.
"Yalanlayanların o gün vay haline!" Kıyamet gününde Allah'ı, peygamberlerini, kitaplarını ve ahiret gününü yalanlayanların azabı pek büyüktür. Çünkü onlar hiçbir şekilde azaptan da kurtulacak bir yol, bir çare, bir hile bulamayacaklardır. [18]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah kâfirleri ayırdetme ve kıyamet günü ile tehdit ettikten sonra, ahirette onların nasıl azap edileceklerini açıklamaktadır. Cehennem ateşine atılacaklarını, herkesin gözü önünde rezil ve rüsvay olacaklarını belirtmektedir. Çünkü orada yaptıkları çirkinlikleri için ileri sürecekleri bir mazeretleri, bir delilleri olmayacaktır. Ayrıca onlar utandırılarak, azarlanarak azap edileceklerdir. İşte bunlar da kâfirlerin korkutulup, tehdit edilmelerine dair diğer üç türdür. [19]
Açıklaması
Yüce Allah kıyamet gününde tekrar yaratılmayı, amellerin karşılığının verilmesini, cenneti cehennemi yalanlayan kâfirlere neler söyleneceğini haber vermektedir. Yüce Allah tehdit türlerinin beşincisi olan bu türü açıklarken şöyle buyurmaktadır: "Haydi yalan saymakta olduğunuz şeye kalkıp gidin!" Kâfirlere cehennem bekçileri tarafından şöyle denilecek: Dünyada iken yalanladığınız ahiret azabına kalkın gidin.
Daha sonra Yüce Allah bu azabı dört vasıf ile nitelendirerek şöyle buyurmaktadır:
1- "Haydi üç kola ayrılmış bir gölgeye gidin." Bu onlara yönelik bir tehekküm (onlarla bir alay)dır. Yani sizler cehennem dumanından üç kola ya da üç bölüme ayrılmış dumanın gölgesine yürüyün. Çünkü ateşin alevi yükselip dumanı varsa, gücünden ve şiddetinden ötürü üç kola ayrılır. Maksat onların bir azaptan bir diğerine geçecekleri ve azabın herbir taraftan onları kuşatacağıdır. Nitekim Yüce Allah: "Etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş..." (Kehf, 18/29) Ateşin duvarlarından kasıt ise dumandır. Buna göre cehennem ateşinin gölge diye adlandırılması dört bir yandan onları kuşatmaları bakımından bir mecazdır. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Onların üzerlerinde de ateşten tabakalar ve altlarında da tabakalar vardır." (Zümer, 39/16); "O günde azap onları hem üstlerinden, hem ayakları altından bürüyecektir..." (Ankebut, 29/55)
2, 3- "O gölgelendirici de değildir, alevlere karşı faydası da olmaz." Bu da onlara bir tehekküm ve onların gölgelerinin müminlerin gölgesinden farklı olduğuna dair bir göndermedir. Onların gölgesi güneş sıcağına engel değildir. O gölgede dünyadaki gölgelerin serinliği yoktur. Üzerinizden cehennemin sıcağını geri çevirmekte size hiçbir fayda sağlamaz. Çünkü cehennemdeki bu gölge cehennem sıcağına karşı onları gölgelendiremeyeceği gibi onun alevine karşı da onları örtemeyecektir. Nitekim Yüce Allah bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: "Beyinlerine kadar işleyen bir sıcaklıkta ve son derece kaynamış suda, kapkara bir gölgede(dirler) O serin de değildir, faydası da yoktur." (Vakıa, 56/42-44)
4- "Çünkü o herbiri saray kadar kıvılcımlar atar ve herbiri sarı erkek develeri andırır." Bu ateşten etrafa dağılan kıvılcımlar uçuşur. Etrafa saçılan bu kıvılcımlarının herbiri büyüklüğü ve yüksekliği itibariyle -pek büyük bina olan- saray kadardır. Rengi, çokluğu, peşpeşe saçılmaları ve hızlı hareketleri bakımından da sarı develeri andırır.
Ferra dedi ki: San develerden kasıt, siyah develerdir. Çünkü onların renginde bir sarılık karışımı bulunur. Bundan dolayı Araplar siyah develere sarı derler. Çoğunluk ise bu sarılıktan maksadın san rengin baskın geldiği siyahlıktır.
Serer ise kıvılcım demek olan şerarenin çoğuludur. Kıvılcım da ateşten herbir yana uçuşan parçacıklardır.
Birinci benzetmeden amaç, bu ateşin oldukça büyük olduğunun anlatılmasıdır. İkincisinden amaç ise onun çok şiddetli yandığını anlatmak ve onlarla alay etmek (tehekküm)dir. Şöyle denilmiş gibidir: Sizler putperestliğinizin bir iyilik, bir nimet ve bir güzellik olduğunu umuyordunuz. Ancak umduğunuz o güzellik, işte develeri andıran bu kıvılcımlardır. Bundan dolayı hemen akabinde: "Yalanlayanların o gün vay haline!" diye buyurul-maktadır. Yani kıyamet gününün o dehşetli azabı ve rüsvaylığı, o azaptan asla kaçamayacak olanlar ve Allah'ın peygamberlerini ve ayetlerini yalanlayanlar içindir.
Daha sonra Yüce Allah o günde kâfirlerin karşı karşıya kalacakları ebedî azabı nitelendirmektedir. Bu da korkutma türlerinin altıncısıdır. Yüce Allah buyuruyor ki: "Bu onların konuşamayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler." Bugün görecekleri şeylerin dehşetinden, onları bürüyecek şaşkınlık ve korkudan konuşamayacakları bir gündür. Allah da onlara izin vermeyecek ve özür dileyemeyeceklerdir. Çünkü onlara karşı delil ortaya konulmuş olacaktır. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Özür dilemeyin; siz iman ettikten sonra gerçekten kâfir oldunuz." (Tevbe, 9/66); "Ey kâfir olanlar, bugün özür dilemeyin. Size ancak yaptıklarınızın karşılığı verilecektir." (Tahrim, 66/7) Bu türden maksat, onların işledikleri kötülükler, çirkinlikler ve münkerler hakkında ileri sürecekleri bir mazeret ve bir delillerinin olmadığını ve onların üzerlerindeki azabı önlemeye güçlerinin bulunmadığını açıklamaktır. Bu türün açıklanmasının amacı da kıyamet gününün dehşetli hallerinin oldukça ağır olduğunu anlatmaktır.
Özür dilemek için onlara izin verilmeyiş sebebi ise Yüce Allah'ın dünyada iken önceden onları uyarıp korkutmuş olmasıdır. Buna delil de surenin baş taraflarındaki: "Zikri getirip bırakanlara; gerek bir mazeret, gerekse bir uyarı olmak üzere" (5 ve 6. ayetler) buyruğudur. Bundan dolayı verilen bu haberin sonunda şöyle denilmektedir: "Yalanlayanların o gün vay haline!" Yani dünya hayatında iken küfür üzere devam edip peygamberlerin emirlerine muhalefet etmeyi sürdürdükleri takdirde, rasullerin kendilerini uyarmak için hatırlattıkları azabı yalanlayanların görecekleri azaptan dolayı vay hallerine!
Daha sonra Yüce Allah kâfirlerin tehdit edildiği türlerin yedincisini bildirerek şöyle buyurmaktadır:
"Bu, hüküm verip, ayırdetme günüdür. Sizi de evvelkileri de top-lamışızdır." Yani yaratıcı onlara şöyle diyecektir: Bu, insanlar arasında ayırdedici hükmün verileceği, hakkın batıldan ayırdedileceği ayırdetme günüdür. Ey Kureyş kâfirleri ve sizin gibi çağlar boyunca gelmiş ve gelecek bütün kâfirler topluluğu! Kudretimizle sizleri bir düzlükte ve bir türden ceza görmek üzere toplamış bulunuyoruz.
"Eğer bir hileniz var ise hemen bana bu hileyi yapın." Ey kâfirler eğer sizler azaptan kurtulabilmek için herhangi bir hile veya bir çareye gücünüz yetiyorsa hiç durmayın, yapın. Fakat sizlerin buna gücünüz yetmez. Bu da azarlamanın, tahkirin, utandırmanın, aciz bırakmanın, sitemin en ileri derecesidir. Bu manevi, psikolojik azap türündendir. Bundan dolayı hemen akabinde: "Yalanlayanların o gün vay haline!" diye buyurmuştur. Ölümden sonra dirilişi inkâr eden herkes için kıyamet günü azabından dolayı vay haline! Çünkü o günde acizlikleri, azaptan kurtulmaya dair bütün ümitlerini kaybettiklerini açıkça göreceklerdir. [20]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Burada daha önce geçen dört türe ek olarak, kâfirlerin korkutulmasını ihtiva eden üç tür daha görülmektedir:
Beşinci tür: Onların ahiretteki azaplarının keyfiyetini açıklamaktadır. Kâfirlere başlarına kakmak, onlarla alay etmek ve azar olmak üzere cehennem bekçileri (zebanileri) tarafından şöyle denilecektir: Haydi dünyada iken yalanladığınız ateş azabına doğru yürüyüp gidin. Çünkü siz o ateşi artık gözlerinizle görmüş bulunuyorsunuz.
Cehennem ateşi azabının da dört niteliği vardır: Gölgesi ya da dumanı yükselince tıpkı kollara ayrılan muazzam dumanlarda görüldüğü gibi üç kola ayrılacaktır. Fakat bu gölge güneşin sıcağından koruyan gölge gibi değildir. Cehennem alevlerini de hiçbir şekilde önleyemeyecektir. Ateş büyüklük ve yüksekliği itibariyle her birisi pek yüksek bir bina demek olan saray kadar kıvılcımlar saçacaktır. Bu ise o ateşin oldukça azametli olduğunu göstermektedir. Kıvılcımlar aynı zamanda sarı develeri andıracaktır. Maksat ise siyah develerdir. Çünkü Araplar siyah develerden sarı diye sözederler. Bu, ateşin oldukça kesif, çok şiddetli yanıp ardı arkasına tutuşup durduğunu, alev almasının da çok seri olduğunu göstermektedir.
Altıncı tür: Delillerinin çürütülmesi, ileri sürülecek bir mazeretin kalmaması ve acizlikleri: Yüce Allah kıyamet gününde kâfirlerin işledikleri çirkinlikler için bir mazeretlerinin ve bir delillerinin bulunmayacağını, kendilerine gelecek azabı önleyecek güçlerinin olmayacağını açıklamaktadır. Böylelikle onlar hem mahcub olma azabını, hem de maddi azabı birarada tatmış olacaklardır ki bu da cehennem ateşini ve dehşetli durumunu görmektir.
Yedinci tür: Azarlamak ve utandırmak yoluyla azaplandırmak: Kıyamet gününde kâfirlere şöyle denilecektir: Bugün yaratıklar arasında ayırdedici hükmün verileceği gündür. Haklı kim, batıl peşinde olan kim açıkça ortaya çıkacaktır. O gün kâfirlerin öncekileri de sonrakileri de aynı düzlükte biraraya getirilmiş olacaktır. İster daha önceki peygamberleri yalanlayanlar olsun, ister Muhammed (s.a)'i yalanlayanlar olsun. Yüce Allah, kendileri için bir sığınak ya da dünyada iken işledikleri masiyetlere karşı azaptan bir korunak bulabilmeleri halinde bunu yapmalarını isteyerek onlara meydan okuyacaktır. Ancak onlar bundan da, üzerlerindeki azabı önlemekten de aciz kalacaklardır.
Kullar arasında aralarındaki haklar ve zalimlikler konusunda ayırdedici hüküm verilecektir. Bu bir diğerinin kendisine zulmettiğini yahut kendisini öldürdüğünü iddia edecek, diğeri ise birinin kendisinden bir şeyler gasbettiğini ya da malını çaldığını söyleyecek...
Yüce Allah'ın hakları ile ilgili olanlar için ise ayırdedici hüküm vermeye gerek yoktur. Çünkü kul, salih ameli karşılığında hakettiği mükâfatı göreceği gibi, kötü ameli karşılığında ona verilecek cezayı da görecektir. Şu kadar var ki kul ile ilgili olan yönü ile o bunları yaptığını itiraf edinceye kadar onun aleyhine olmak üzere amelleri (azalarına) söyletilecektir.[21]
Kâfirlerin Tehdidi Ve Azaplarının Geri Kalan Türleri
41- Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır.
42- Arzu ettikleri meyveler arasındadırlar.
43- İşlediğiniz sebebiyle afiyetle yiyin, için.
44- Çünkü biz ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız.
45- Yalanlayanların O gün vay haline!
46- Az bir süre yiyin, faydalanın.
47- Yalanlayanların o EfÜn vav haline!
48- Onlara: "Rükû edin" denildiği zaman rükû etmezler.
49- Yalanlayanların o gün vay haline!
50- Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?
Belagat:
"Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlanırdadırlar. Arzu ettikleri meyveler arasındadırlar. İşlediğiniz sebebiyle afiyetle yiyin, için" buyruklarında mukabele (karşılaştırma) vardır. Son cümleyi bundan sonra gelen: "Az bir süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız." buyruğu ile karşılaştırmaktadır.
"Onlara rükû edin denildiği zaman rükû etmezler." Mürsel bir mecazdır. Çünkü rükû kullanılarak namaz kastedilmiştir. O halde bu, bütün kastedilerek parçaya delâlet eden sözün kullanılması kabilindendir.
"Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde pınar başlarındadır. Arzu ettiklerinden meyveler arasındadırlar." Buyruğunda murassa' seci' vardır. Bu da ayet sonlarındaki son harfin uygunluğu demektir. [22]
Kelime ve İbareler:
"Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır."
Şirkten sakınan yalanlayıcılarm karşıtı olan müminler, pek güzel gölgelerde, cennette sık ağaçlar altında olacaklardır. Çünkü orada sıcağından koruyacak gölgeyi gerektiren bir güneş yoktur. Ayrıca su kaynayan pınarlar ya da ırmaklar vardır. Arzuladıkları meyvelerden yerler. Onlar her türlü refah içerisinde bulunacaklardır. Bu buyrukta cennet nimetlerinin istek, arzu ve eğilimlere göre olacağına delâlet vardır. Oysa dünyada bunlar, çoğunlukla insanların bulabildikleri kadarıyla elde edilir. Gölge, zili ile fey' (ikisi de gölge anlamında) arasındaki farka gelince, zili fey'den daha genel-. dir. Meselâ gecenin zıllığı, bahçenin zıllığı, duvarın zıllığı denilir. Fey1 ise güneşin çekildiği yer hakkında kullanılır.
"İşlediğiniz" itaat "sebebiyle afiyetle yiyin için." Yani onlara böyle denilecektir.
"Çünkü biz ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız." Yani takva sahiplerini mükâfatlandırdığımız gibi, ihsan edicileri de mükâfatlandırırız.
"Az bir süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız." Dünyada iken kâfir olanlara tehdit olmak üzere şöyle denilmektedir: Dünyada istediğinizi yiyin. Onun nimetlerinden faydalanın. Bu ise arkasından ölüm gelecek kısa bir süre devam edecektir. Daha sonra sizler küfür etmenizin, rasullerimizi yalanlamanızın karşılığı olarak cezanızı göreceksiniz ve biz sizden intikam alacağız. Çünkü sizler Allah'a şirk koşanlarsınız. Nimetlere mazhar olmaya, iyilik ve ikramda bulunulmaya lâyık değilsiniz.
"Yalanlayanların o gün vay haline!" Çünkü onlar kendilerini azıcık faydalanmak sebebiyle ebedî azaba maruz bıraktılar.
"Rükû edin" namaz kılın "denildiği zaman rükû etmezler." Namaz kılmazlar. Bu buyruk emrin vücub ifade ettiğine ve kâfirlerin İslâm'ın hükümleriyle muhatap olduklarına dair delil gösterilmiştir.
"Artık bundan sonra hangisine inanacaklar?" Eğer bu Kur'an'ı doğ-rulamayacak olurlarsa hangi sözün doğru olduğunu kabul edecekler? Çünkü Kur'an bizatihi bir mucizedir. O apaçık belgeleri, delilleri, pek üstün anlamları ihtiva eder. Artık bundan sonra bu Kitab'ı yalanlamalarından ötürü ondan başka Allah'ın kitaplarından herhangi birisine inanmalarına da imkân kalmamıştır. [23]
Nüzul Sebebi
"Onlara rükû edin denildiği zaman..." ayetinin (48. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbnü'l-Münzir, Mücahid'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ayet, Sakifliler hakkında inmiştir. Onlar namaz kılmak istemediler. Bu buyruk haklarında indi. Mukatil dedi ki: Peygamber (s.a) onlara: Müslüman olun, diye buyurdu ve onlara namaz kılmalarını emretti. Onlar: Biz eğilmeyiz. Çünkü bu bizim için bir hakarettir, dediler. Peygamber (s.a) de şöyle buyurdu: "Rükû ve sucûdu bulunmayan bir dinde hayır yoktur." [24]
Ayetler Arası İlişki
Yüce Allah kâfirlerin türlü azablarını, rüsvayhklarını ve onlara verilecek ibretli cezaları açıkladıktan sonra; öğüt ve ibret alınsın diye müminlerin ahiretteki halleri ile karşılaştırmakta, onlara türlü mutluluk çeşitlerini, lütuf ve ihsan çeşitlerini açıklamaktadır. Böylelikle kâfirlerin hasretleri katlanacak, keder ve üzüntüleri daha da artacaktır. Bu da manevi azap türündendir.
Daha sonra Yüce Allah kâfirleri azablandırmakta, dünya nimetlerinin kısa bir sürede yok olup gideceklerini belirterek ahirette kendilerinin de pek büyük musibetlere maruz kalacaklarını söyleyerek onları tehdit etmekte, daha sonra da Allah'a itaat hususundaki kusurlu tutumlarını, namaz farizasını ihmal edişlerini, yok olmuş, değiştirilmiş ve nesh olmuş, kendisi dışında kalan diğer semavi kitaplara inanmanın fayda vermeyeceği Kurana imanı terkettiklerini hatırlatmaktadır.
Özetle, bu ayetler kâfirleri korkutmanın ve onlara verilecek azabın diğer üç türünü de ihtiva etmektedir. [25]
Açıklaması
Yüce Allah farzları eda ederek, haramları terkederek kendisine ibadet eden takva sahibi kullarının ve kıyamet günündeki durumlarının ne olacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz ki takva sahipleri gölgelerde, pınar başlarındadır. Arzu ettikleri meyveler arasındadırlar." Muttakiler ahirette, cennetlerde ve pek güzel gölgelerde, ağaçların ve köşklerin altında bulunacaklardır. Etraflarını akan pınarlar, kaynayıp coşan ırmaklar kuşatır. Oysa bedbaht kâfirler pek sıcak gölgelerde, yani kötü kokan simsiyah dumanlar arasında ve onları alev alev yakan ateşlerde bulunacaklardır.
Bu ayetin bir benzeri de Yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Onlar ve eşleri gölgelerde, tahtlar üstünde yaslanacaklar." (Yasin, 36/56)
"Arzu ettiklerinden meyveler arasındadırlar." Onların yanında canlarının çektiği ve arzuladıkları türlü meyveler olacaktır. Ne isterlerse onu bulacaklardır.
"İşlediğiniz sebebi ile afiyetle yiyin için." Yani ahirette onlara böyle denilecektir. Buna delil de: "İşlediğiniz sebebi ile" diye buyurulmasıdır. Onlara yapılacak bir ihsan ve ikram kabilinden olmak üzere onlara şöyle denilecektir: Ey takva sahipleri! Dünyada iken işlemiş olduğunuz salih ameller sebebi ile cennetin hoş yiyeceklerinden, meyvelerinden, afiyetle yiyiniz ve içiniz. Bu ikram için bir emirdir. Yükümlülük getiren bir emir değildir. Aynı şekilde bu, kâfirler için şirkten sakınanların ebedî nimetler içerisinde olduklarını gördüklerinde hissettikleri manevi bir azap türündendir.
"Çünkü biz ihsan edicileri böyle mükâfatlandırırız." Güzel amelde bulunanlara mükâfatımız budur. İşte bu takva sahiplerine verdiğimiz pek büyük mükâfatın benzeri ile amellerinde ihsanda bulunanları mükâfatlandırır, onların ecirlerini boşa çıkarmayız. Nitekim Yüce Allah: "Şüphesiz ki biz iyi amel edenin ecrini boşa çıkarmayız." (Kehf, 18/30) diye buyurmaktadır.
"Yalanlayanların o gün vay haline!" Allah'ı, peygamberlerini, Allah'ın bildirdiği ahirette bu takva sahiplerine yapacağı ikramlara dair verdiği haberleri yalanlayan kimseler için azap ve rüsvaylık vardır. Çünkü onlar pek büyük bir bedbahtlığa ulaşmış oldular. Müminler ise ebedî ve kalıcı cennetlerde olacaklardır. Bu da kâfirlere yöneltilen tehdit türlerinin sekizincisidir.
Daha sonra Yüce Allah, din gününü yalanlayanlara hitab edip tehdit yollu onlara şu emri vermektedir:
"Az bir süre yiyin, faydalanın. Çünkü siz günahkârlarsınız." Yani dünyada onlara şöyle denilecektir.[26] Siz dünya hayatındaki yiyeceklerden, lezzetli şeylerden yiyin, oranın hayırlanyla kısa bir süre yararlanın. Bu kısa süre ise ömrün sona ermesiyle ortadan kalkar. Sonra cehennem ateşine sürüleceksiniz. Çünkü sizler Allah'a ortak koşanlarsınız. Bu hitap onlara her ne kadar ahirette söylenecek ise de, onların çirkin durumlarını, geçici faydayı, ebedî ve kalıcı nimetlere tercih ettiklerinden ötürü kendi aleyhlerine işledikleri suçu bir hatırlatmadır, bir azardır. Buna günahkâr olmalarını gerekçe göstererek her günahkâra bu tehditte bulunulmuş olmaktadır.
"Yalanlayanların o gün vay haline!" Yüce Allah'ın emirlerini, yasaklarını, onun kendilerine yapacağını haber verdiği hususları yalanlayan o müşriklere azap vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz onları azıcık faydalandırırız. Sonra onları oldukça ağır bir azaba mahkum ederiz." (Lokman, 31/24)
Bu da kâfirlere yöneltilen korkutmanın dokuzuncu türüdür. Bundan sonra da onuncu türü söz konusu etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
"Onlara: Rükû edin denildiği zaman rükû etmezler." Namaz kılmaları emrolunduklan takdirde namaz kılmazlar. Onlar Yüce Allah'a itaate karşı büyüklenirler. Bu da Allah'ın vahyini, emrini ve koyduğu mükellefiyetleri kabul etmek suretiyle Allah için gösterilen huşu ve tevazuu terketmelerin-den ötürü onlara bir yergidir. O halde Yüce Allah'ın emir ve yasaklarını "yalanlayanların o gün vay haline!"
Daha sonra sure kâfirlerin durumunun hayret verici olduğunu belirten şu buyrukla sona ermektedir:
"Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar?" Onlar bu Kur'an-ı Kerime, ondaki Allah'ın varlığına, birliğine, peygamberinin doğruluğuna dair delillere iman etmediklerine göre; artık bundan sonra hangi sözün doğruluğunu kabul edecekler? Çünkü Kur'an-ı Kerim'de hayra dünya ve ahiretin mutluluğuna götüren her husus bulunmaktadır.
İbni Ebi Hatim, Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre o: "Andolsun ardarda gönderilenlere" suresini okuyup "artık bundan sonra hangi söze inanacaklar" buyruğunu da okudu mu derdi ki: (Bunu okuyan kişi): "Ben Allah'a ve Onun indirdiklerine iman ettim." desin. [27]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
Bu ayetler, kâfirlerin korkutulmalarına ve görecekleri azaba dair on türden geriye kalan üç türü ihtiva etmektedir:
Sekizinci tür: Kâfirlerin hasretlerinin kat kat artması, gam ve kederlerinin artıp durması. Bu da psikolojik azap tütündendir. Onlar Yüce Allah'ın takva sahibi müminlere hazırlamış olduğu türlü mutluluk ve ikramları gördüklerinde hasretler çekecekler, kederleneceklerdir. Son derece zelil, aşağılık ve rüsvay olmuş olacaklardır.
Yüce Allah yarın takva sahiplerinin kavuşacağı çeşitli şeylerden yararlanarak, ağaçların ve sarayların gölgelerinde karar kılacaklarını haber vermektedir. Bu, ateşin gölgesinin üç kola ayrılması karşılığında söz konusu edilmektedir. Onların istedikleri, diledikleri her türlü meyveden yararlanacakları da söz konusu edilerek ayrıca kendilerine: Afiyetle yiyin için, denilecektir. Halbuki müşriklere: "Eğer bir hileniz var ise hemen bana bu hileyi yapın." (39. ayet) denilecektir. İşte Yüce Allah'ın Muhammed (s.a)'i tasdiklerini ve dünyadaki amellerini güzelleştiren kimselere vereceği mükâfat budur.
Dokuzuncu tür: Kâfirlere dünyada söylenen şu sözlerle yapılan tehdittir: Siz kısa bir süre yiyin, faydalanın. Sizler günahkâr, Allah'a şirk koşan kimselersiniz. Kötü amelinizin karşılığında cezanızı da göreceksiniz. Sizler dünyayı sevdiğiniz şeyler dolayısıyla kıyamet gününde karşılaşacağınız pek büyük musibetlere nispetle son derece fani ve az olan dünyadaki hoş şeylere ve dünyevi arzu ve isteklere rağbet etmekle kendinizi azaba maruz bırakmış oldunuz.
Onuncu tür: Bilgisizlikleri, küfürleri, kendilerini pek ağır azaba maruz bırakmaları, Allah'a itaat etmeyişleri, namaz farizasını yerine getirmeyip onlara namaz kılmaları emrolunduğunda bu emri yerine getirmemeleri sebebiyle azarlanmakta ve tenkit edilmektedirler.
Yüce Allah korkutmayı ve tehdidi daha bir pekiştirmek için her tehditten sonra; "Yalanlayanların o gün vay haline!" buyruğunu tekrarlamış bulunmaktadır.
Daha sonra Yüce Allah, son derece beliğ ve veciz bir öğütle sureyi sona erdirmektedir. O da şudur: Eğer Rasulullah Muhammed (s.a)'in doğruluğuna kesin bir delil ve mucize olan Kur'an'ı da doğrulamayacak olurlarsa, neyi doğru kabul edeceklerdir? [28]
[1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/295.
[2] Bahru'l-Muhit, VIII/408.
Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/295.
[3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/295-296.
[4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/296.
[5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15297/.
[6] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/298-299.
[7] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/299-301.
[8] Razi, XXX/265.
[9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/301-302.
[10] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/303.
[11] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/303-304.
[12] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/304.
[13] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/304-306.
[14] Razi, XXX/272.
[15] Kurtubi, XIX/161.
[16] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/306-308.
[17] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/309-310.
[18] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/310-311.
[19] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/311.
[20] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/311-313.
[21] Razi, XXX/281.
Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/313-314.
[22] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/315.
[23] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/315-316.
[24] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/316.
[25] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/317.
[26] Bahru'l-Muhit, VIII/408.
[27] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/317-319.
[28] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/319-320.
İslami Okul Okulların En Önemlisi