Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Nâziat Sûresi - Kuran - 079Naziat - 5. Sayfa

NÂZİAT SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

Kalpleri Yerinden Oynatan Kıyametin Dehşeti 2

And İçilen Beş Önemli Konu. 2

Kıyamet Ve Ona Şahit Olacak İnsanlar. 3

Kıyametin Müthiş Sarsıntıları 4

Kendini Tanımayan Maddeci 4

Kalkış Ve Uyanış. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali 5

Hak İle Bâtıl Mücadelesinde İbretli Bir Misâl 5

Tûvâ Vadisinde Rabbın Sesi 5

Tûvâ'nın Kutsallığı 6

Küfür Ve İsyanda Aşırılık. 6

Musa Peygamberin (A.S.) Fir'avn'a İki Teklifle Gitmesi 6

Kendini İlâhlaştıran Kâfire Bu Sözler Tesir Eder Mi?. 7

Firavun’un Aczinin Belirtisi 8

Âyetler Arasında Bağlantı 8

Meali: 8

Mevcut Nizamı Yoktan Yaratıp Var  Kılan  Allah.. 8

Yerin  Ve Göğün Tavanı 9

Yerküre (Dünya) Göklerden Sonra Düzenini Bulmuştur. 9

Su Ve  Otlağın Vücuda Getirilmesi 9

Dağların Oluşup Dikilmesi 10

Bunların Hepsi Canlıların Geçimliğidir. 10

Âyetler Arasında Bağlantı 11

Meali: 11

Güç Getirilemeyen Büyük Olay. 11

Ömür Süresini İlâhî Talimata Göre Tamamlamak. 11

Kaçırılan Fırsatlar. 12

Tuğyan Ve Hakk'a Teslimiyet 13

Rabbının Yüce Makamından Korkanlar. 13

Âyetler Arasında Bağlantı 13

Meali: 13

İniş Sebebi 13

İlgili Hadîs. 14

Kıyamet Olayı 14


NÂZİAT SÛRESİ

 

Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas ve İbn Zübeyr'den de bu anlamda sahih rivayet nakledilmiştir[1]

Birinci âyetinde ruhları kabz eden melekler hakkında sıfat olarak kul­lanılan «Nâziât» kelimesi aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet   sayısı     :       45   veya   46

Kelime     »        :      197

Harf         »        :      753        [2]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Öldükten sonra  ikinci hayata diriltilip  kaldırılma olayı  üzerinde duruluyor ve isbatlayıcı belgelere yer veriliyor.

2- Allah'a ortak koşanların, inkarcı sapıkların âhiret gününü inkâr etmeleri ve onların bu tür iddia ve saçmalıklarının reddi söz konusu ediliyor.

3- Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'i ve ashabını teselli artımında Musa (A.S.) İle Fir'âvn kıssasından birkaç safha anlatılıyor.

Yine ikinoi hayata kalkılacağına dair birtakım deliller sıralanıyor.

5-  Kıyamet gününün ürperti veren, korku salan safhalarına değinile­rek uyarılarda bulunuluyor.

6- İnsanların o günde genellikle ikiye ayrılacağı konu edilerek, bir kısmının «saîd», bir kısmının da «şakî» (mutlu veya mutsuz) olacağı haber veriliyor.

7- Müşriklerin kıyametin kopması hakkında soru sordukları üzerinde duruluyor ve yönlendirici bilgiler veriliyor.

8- Müşriklerin o günün dehşeti karşısında şaşkınlaşacaklan  ve o yüzden dünyada ne kadar eyleştiklerini ifade edemiyecekleri tasvir ediliyor.[3]

 

Meali:

 

1-  And olsun o tutup boğarcasına çekip alanlara,

2-  O hafif dokunup usulca alanlara.

3-  Yüzdükçe yüzenlere,

4-  Yarıştıkça yarışanlara,

5-  İşi yönetip yönlendirenlere..

6- O gün (yeri) sarsan sarsacak.

7-  Ardı sıra bir diğeri izleyecek.

8-  Kalpler o gün (titreyip) yerinden oynayacak.

9-  Gözleri saygı ile yere bakıp kalacak.

10-11- (İnkarcı sapıklar) derler ki: “Biz o kabir çukurunda çürüyüp ufalanmış kemikler haline geldiğimizde acaba eski durumumuza döndürülecek miyiz?!”

12- “O takdirde bu zaralı bir dönüştür.” Derler.

13- (Ama onların dirilip eski hallerine gelmesi için yetecek) bir tek haykırış.

14- Bir de bakarsın (hepsi) uyanık olarak toprağın üstündeler..

 

Kalpleri Yerinden Oynatan Kıyametin Dehşeti

 

“And olsun o tutup boğarcasına çekip alanlara, o hafif dokunup usulca alanlara, yüzdükçe yüzenlere…”

Kıyamet olayının müthiş sarsıntısından doğacak safhalar üzerinde durularak, meydana gelmesinde hiç şüphe olmayan beş önemli konuyu gerçekleştirenlere yemin ediliyor ve böylece inkarcı şaşkınlar uyarılıyor, mü’minlerin de daha dikkatli olmalarına işarette bulunuluyor. [4]

 

And İçilen Beş Önemli Konu

 

1- And olsun naziâta!.

Nâziat, “nâzi’â”nın çoğuludur ve sıfattır. İlim adamları ve müfessirlerbu sıfat üzerinde hayli durmuş ve farklı mana ve yorumlar getirmişlerdir.:

a) Hz. Ali, İbn Mes'ûd, İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun), Mes-rûk  ve Mücâhid'e göre : Kâfirlerin ölümleri anında  ruhlarını şiddetle ve kahırla çekip alan meleklerdir.

b) Saîd b. Cübeyr'e göre : Kâfirlerin ruhlarını çekip aldıktan sonra on­lara cehennem kokusunu teneffüs ettiren azap melekleridir.

c)  el-Hasan ve Katade'ye göre : Yıldızların akmasını ve yer değiştir­mesini sağlayan meleklere işarettir.

d) Yayları iyice hazırlayıp onları düşmana şiddetle, hiddetle çekip atan savaşçılara işarettir.

e) Ölçü ve temposunu alıp düzenli şekilde düşmana karşı at koştu­ranlardır.

Bütün bu yorumları biraraya getirip hepsinden ortak bir mana çıkar­mamızda yarar vardır. Şöyle ki: Ruhları almakla görevli melekler nasıl düzenli, dikkatli hareket edip ilahi emri kusursuz yerine getiriyorlarsa, Allah düşmanlarıyla savaşanların da öylesine şiddetli, düzenli ve disiplinli silah kullanmaları, at ve araç koşturmaları isteniliyor.

2- And olsun nâşitata!.

a) Mü’minlerin ruhlarını şefkat, rahmet ve yumuşaklık ölçüleri içinde usulca çekip alan melekler…

b) Bedenlerini neşe ve ferahlık duyarak terkedip çıkan ve neşeyle Rablarına giden mü’minlerin ruhları…

c) Düğüm ve bağları kolayca çözenler; yani konuları vukufla halledip neticeye bağlayanlar…

d) Burçlar arasında gezip dolaşan yıldızlar…

3- And olsun sâbihata!.

a) Hz. Ali’ye (r.a.) göre: Mü’minlerin ruhlarını kabzettikten sonra onlarla birlikte fezada yüzüp giden melekler demektir.

b) Mücahid ve Ebu Salih’e göre: İlahi emirleri süretle, baş döndürücü bir hızla gökten inen meleklere işarettir.

c) Savaşlarda Allah düşmanlarına doğru dört nala koşturulanatlara ve süvari birliklerine işarettir.

d) Katade ve el-Hasan’a göre: Kendi yörüngelerinde hızla dönüp dolaşan yıldızlar demektir.

e) Atâ’ya göre Denizde sürat yapan gemilere işarettir.

Bu yorum, mü’minlerin denizde hakimiyet sağlamaları için çok sürat yapan gemiler inşa etmelerini teşvike yöneliktir.

4- And olsun sâbikata!

a) Hz. Ali’ye (r.a.) göre: Rasulullah (a.s.) Efendimiz’e vahiy indirirken önlerine çıkan cin ve şeytanları hızla aşıp gelen meleklerdir.

b) Mesruk’a göre: İyilik ve güzel ahlakta insanları geçen meleklere işarettir.

c) Mücahid’e göre: İnsanoğlunun önüne çıkan ecel ve yolu kesen ölüm olayları demektir.

d) Mukatil’e göre: Mü’minlerin ruhlarını süratle Cennet’e (oranın nefis kokusuna) eriştiren melekler kastedilmektedir.

e) İbn Mes'ûd'a (R.A.) göre : Kendilerini ait oldukları bedenlerden çe­kip alan melekleri, neşe ve sevinçle geçip geride bırakan olgun ruhlara işarettir.

f) Atâ'a göre : Savaşlarda öne geçen atlar ve süvariler demektir.

5- And olsun müdebbirata!.

a) And olsun işleri yönetip yönlendirenlere,

b) Kuşeyri'ye göre: Kâinatta olayları yönetip yürüten meleklere,

c) İbn Abbas (R.A.) ile Atâ'a göre: Yeryüzündeki tabii olayları sevk ve idare eden meleklere işarettir.

Sözü edilen beş önemli konu ve onları sevk ve idare edenler, şüphe­siz ki Cenâb-ı Hakk'ın yanında kadri yüce varlıklardır. Hizmetleri övgü de­ğer anlamda olup herkesin gıpta edeceği bir düzeydedirler. O bakımdan dereceleri yüksektir; işleri ve vazifeleri kutsallık arzeder. Bunun için Ce­nâb-ı Hak onlarla yemin etmektedir.

İşte bu yüce hizmette bulunanlara ve onların ilgili bulunduğu kutsal görevlere and içilerek kıyametin mutlaka gerçekleşeceği haber veriliyor. Sonra da kıyametten birkaç önemli safhaya dikkat çekilerek, şüphecilerle inkarcıların duygu ve düşünce ufukları genişletilmek isteniyor.[5]

 

Kıyamet Ve Ona Şahit Olacak İnsanlar

 

"O gün (yeri) sarsan sarsacak. Ardı sı­ra bir diğeri izleyecek..»

Kıyamet olayı ne zaman gerçekleşecek? Ruhlar âleminde yeryüzüne inecek insan ruhu kalmadığı zaman dünya hayatı sona erer ve öylece kı­yamet kopar. Ancak en son ruhun ne zaman ineceğini Allah'tan başka kim­se bilmez.

Dünya'dan amaç insandır. O olmayınca dünyanın son bulması gerekir. Âhiret gününden de amaç yine insandır. O bakımdan ölen insanların hep­sinin dirilip kalkması gerekir ve şarttır.

Ancak iki hayat arasında denge kuranlar ve kurmayanlar; hayatın hik­met ve felsefesini anlayıp idrâk edenler ve anlamayıp idrâk etmiyenler ol­mak üzere İnsanlar ikiye ayrılır. Kıyamet ve âhiret olayı bu iki kısmı birbi­rinden ayırt edip belirler ve ona göre her sınıf için, inanç ve amellerine uygun yeni bir hayat düzeni başlar. Artık bu hem ölümsüz, hem de son­suzdur.

İşte o güne bütün insanlar şahit olacak ve peygamberlerin verdikleri haberin doğruluğu açık ve net biçimde ortaya çıkıp anlaşılacaktır.[6]

 

Kıyametin Müthiş Sarsıntıları

 

O gün şiddetli ve amansız sarsıntılar birbirini izleyecek, mevcut düzen ve denge yıkılıp ortalık birbirine karışacak ve böyle bir olaya, o gün için yaşamakta olan insanlar birkaç saniye olsun şahit olacaklar da kalpleri yerinden oynayacak, sarhoşlar gibi sendeleyip saçmalıyacaklar; emzikli ka­dınlar çocuklarını atacak, gebe kadınlar karınlarındakini düşürecekler. Böy­lece her şey birkaç saniye içinde olup bitecek; ortalık herc-ü merc olacak.. Canlı adına hiçbir şey kalmayacak, yeryüzündeki her şey silinip belirsiz hale gelecek.

Sonra dirilme olayı gerçekleşecek ve yine kalpler yerinden oynaya­cak, gözler yere bakıp kalacak; herkes ilâhî emir ve hükmü beklemekten başka bir şey düşünemiyecek, çevresiyle olsun ilgi kuramıyacak; anne ev­lâdından, kardeş kardeşten, eşler birbirinden ilgisini kesip uzaklaşacak..[7]

 

Kendini Tanımayan Maddeci

 

«(İnkarcı sapıklar) derler ki: Biz o kabir çukurunda çürüyüp ufalanmış kemikler haline geldiğimizde acaba eski durumumuza döndürülecek miyiz?!»

Yaratılışı kör ve tesadüfî bir tekâmüle bağlamak ve canlı unsuru sa­dece kimyasal, biyolojik ve fizyolojik ölçülerle değerlendirmek elbetteki kolaydır. Ama ondaki canlılık vasfını ve mahiyetini, hılkdtındaki inceliği, ruhla bedenin biraraya getirilmesindeki ilâhî plân ve programın kusursuz­luğunu görmek ise zordur; imânla birleşip bütünleşen akıl ve ilme, aynı za­manda gönül gözüne ihtiyaç vardır. Trilyonlarca hücreden meydana ge­len insan vücudunda günde milyonlarca hücre ölmekte ve yerine yeni bin­lercesi gelmektedir. Her hücre kendine yükletilen programı bir hatâ yapma­dan, aksatmadan yerine getirir. Beyni oluşturan hücreler ona doğru, kalbi ve diğer organları oluşturanlar onlara doğru yol alır ve bu mükemmel meka­nizma kusursuz işler. Oysa hücrenin yapısı bellidir; ama ondaki canlılık vasfını var kılan ve ona yükletilen programı düzenleyen yüce kudretin mahiyeti bilinmemektedir. Çünkü o kudret sonsuz ve sınırsızdır. Bizim il­mimiz, düşüncemiz ve idrâkimiz hep sınırlıdır. O'nu gözlerimizle idrâk ede­meyiz, mahiyetini bilemeyiz, kudretinin sınırsızlığını kavrayamayız. Sonra da O'nun hücreye canlılık vasfını nasıl verdiğini ve o vasfın ne olduğunu da bilemiyoruz. O halde insanoğlu henüz kendini ve kendinde biraraya gelip bedeni oluşturan hücrelerdeki canlılık vasfını tanıyamamakta ve dosdoğ­ru bilmemektedir. Bilgisi, idrâki ve tesbiti bu kadar az ve sınırlı olan insa­nın inkârda ısrar ederek Yüce Yaratan'ı reddetmesi ne ile yorumlanabilir*? Şüphesiz bunun tek ve kesin yorumu, onun kendini dosdoğru tanımaması ve vücut denilen o muazzam cihazda sayısı belirsiz canlı hücrelerin bir yanlışlık yapmadan vazifesini sürdürmesindeki ilâhî sır ve hikmeti görme-mesidir.

İşte bu noktada insan aklı da, ilmi de takılıp kalmakta, aczi ortaya çık­makta ve Cenâb-ı Hakk'ın yüksek kudreti ve sonsuz ilmi bütün haşmetiyle, incelik ve hikmetiyle seslenmektedir: «Her şey benim eserimdir ve yalnız benim kudret damgamı taşımaktadır!»

İnkarcı maddeciler derler ki: «Bizler ölüp çürüdükten, kemiklerimiz uf al ip toprağa karıştıktan sonra yeniden nasıl yaratılıp hayata döndürüle­ceğiz?» derler ve bunu zararlı bir dönüş kabul ederler. Yani eğer bu akıl almaz olay bilfarz gerçekleşirse, kendilerinin alayhine bir sonuç doğurur. Çünkü böyle bir olaya inanmamış ve haber veren peygamberi, kutsal ki­tapları yalanlamıştı.

Hiç düşünmüyorlar mı, ana rahmine intikal eden sperma yumurtayla birleşince nasıl tedrici olarak şekillenip insan suretine girmektedir? Canlı bir hüore olan spermaya insanı, bütün vasıf ve özellikleriyle enjekte eden O Yüce Kudret, ölenleri ikinci hayata çeviremez mi? Küçücük bir tohum nasıl olur da kocaman bir ağaç haline gelebiliyor? Evet, spermada nasıl insanın mikro modeli gizlenmişse, tohumda da o kocaman ağacın mikro modeli düzenlenip gizlenmiştir. O model şart ve ortamı bulunca kendini açığa vurmaktadır. Ölen her insandan birçok mikro modellerin kalması ne­den mümkün olmasın? Kuyruk sokumundaki küçücük bilyamsî kemiğin, insanın bütün özelliklerini kendinde taşıdığını biliyor musunuz?[8]

 

Kalkış Ve Uyanış

 

  «(Ama onların dirillp eski hallerine gelmesi için yetecek) bir tek haykırış! Bir de bakarsın (hepsi) uyanık ola­rak toprağın üstündeler.»

Bedeni terkeden ruhlar Berzah Âlemi'nde bir bakıma zamansızlık için­dedirler. Cürüyüp yokluğa karışan bedenlerden kalan atomlar harekete geçirilir, tıpkı küçücük bir tohum gibi yeşerip filizlenirler ve insan şeklini bulunca da kendilerine ait ruhlar gelip onlara yerleşirler. Böylece dirileri insanlar uykudan uyanır gibi olurlar. Kendilerinde önce sakinlik başlar, ne­yin nesi olduğunu hemen anlayamazlar ve az sonra işin farkına varırlar. Arkasından o günün korku ve dehşeti kendilerini çepçevre sarar.

İnkarcı maddeciler, gözlerine inanamazlar! Zira dünya hayatında iken hep böyle bir güne inanmaz, inananları küçümser ve ilâhî haberleri alay konusu edinirlerdi. İşte şaşkınlıkları, korku ve endişeleri buradan kaynak­lanır ve âdeta kahrolurlar.

Yasîn Sûresi 50, 51. âyetlerle bu konu biraz daha açıklanarak şöyle buyurulmaktadır: «Sûr'a üfürülünce bir de bakarsın kabirlerinden çıkıp Rablarına doğru akın akın koşarlar: «Eyvah bize! Kim bizi uyuduğumuz yerden kaldırdı?» derler. Onlara: «Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiği ve peygamberlerin doğru söylediği (gündür)» (denilir).»[9]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-i Hakk'ın beş önemli olaya yemin ederek kıyametin mutlaka kopacağını haber verdiği konu edildi ve kıyamet ile âhi-ret âleminde cereyan edecek olan safhalardan birkaçı anılarak inkarcıların daha iyi düşünmelerine işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşrikleri ve sonra da yaşamakta olan inkarcı azgınları uyarmak için Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasına yer verili­yor ve Hakk'a baş kaldıran, peygamberi yalanlayan kâfir bir liderin sonu­nun ne olduğuna dikkat çekilerek ibretli bir misâl veriliyor.[10]

 

Meali:

 

15-  Musa'nın hâdisesi (başından geçen kıssası) sana geldi değil mi?

16-  Hani Rabbı ona mukaddes vadi Tûva'da (şöyle) seslenmişti:

17-  «Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır.

18- Ona de ki: «Arınmak ister misin?

20- Bunun üzerine Musa, ona o büyük mu'cizeyi gösterdi.

21- Fir'avn (onu) yalanladı ve baş kaldırdı.

22- Sonra da arkasını çevirip acele gitti.

23-  (Halkı) biraraya toplayıp seslendi:

24-  «Ben sizin en yüce tanrın izim!» dedi.

25-

26-

 

Hak İle Bâtıl Mücadelesinde İbretli Bir Misâl

 

«Musa'nın hâdisesi (başından geçen kıssası) sana geldi değil mi? Hani Rabbı ona mukaddes vadi Tûvâ'da (şöyle) seslenmişti: «Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır.»

Mekkeli putperestler âhiret âlemine inanmıyorlar ve o sebeple hiçbir sorumluluk duygusu taşımıyor, sadece dünyalıktan yana mutlu bir hayat sürmekten başka bir gaye düşünmüyorlardı. Sahneye çıkan İslâm Dini, onların sınır ve ölçü tanımaz hürriyetlerini meşru sınıra çekmeye çalıştığı, hayatlarını yönlendirip asıl amacına döndürmeyi plânladığı için, çoğu hem Allah'a, hem de Peygamberine karşı gelip kinle, hınçla, inkâr ve inatla tuğyan ettiler.

İlgili 15-26. âyetlerle, Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasından ibret alınacak birkaç önemli safhaya yer veriliyor ve bâtılın, küfrün, tuğyanın hakkın kar­şısında hezimete uğrayıp yok edildiği ve bundan böyle de bâtılın kaderinin bundan başka olmayacağı hatırlatılıyor ve Hz. Muhammed'e (A.S.) saldı­ran azgın inkarcıların yakında baş aşağı geleceklerine işarette bulunulu­yor.

Nitekim öyle oldu; çok geçmeden olaylar gelişti ve İslâmiyet emin adımlarla başarı çizgisine ilerlemeye devam etti. Derken savaşlar başla­dı ve Mekke'nin fethedilmesiyle bâtıl hezimete uğratıldı.[11]

 

Tûvâ Vadisinde Rabbın Sesi

 

Tâhâ Sûresi 9-37. âyetlerin tefsîrinde bu konuya geniş yer verildi ve gereken açıklama yapıldı. Cenâb-ı Hak aynı olayın bir özetini Nâziât Sû­resinde de vermekte ve inkâroı maddecileri uyarmaktadır.

insan haklarını çiğneyen, İsrail oğulları'na din ve vicdan hürriyeti ta­nımayan, üstelik kendini ilâhlaştıran ve İsrail oğulları çoğalmasın diye on­lardan doğan erkek çocukları öldürmek suretiyle zulmün en fenasını işle­yen Fir'avn geriye ne bıraktı? İbret alınsın diye mumyalanmış bir ceset; kötü bir idare, zulüm, işkence ve aşırı putperestlik izlerini.. Sonra da lanet ile anılmayı..

Kur'ân bu çok ibretli tabloyla dünya milletlerine ve onları idare eden İnkarcı zâlimlere seslenmekte, dönüş yapmadıkları takdirde hem kendile­rini, hem yoldaşlarını, hem de milletlerini felâkete mâruz bırakacaklarına İşarette bulunmaktadır. Zira küfür ve tuğyan, putperestlik ve zulüm hiçbir kavim ve millete rahmet kapısını açmamış, hiçbir milletin yüzünü güldür-memiştir.

Musa Peygamber (A.S.) doğrudan ilâhî vahye hazır durumda bulun­madığı için ilâhî kelâm sıfatı önce surette tecelli etmiş ve öylece suretten surete geçiş sağlanarak Musa'ya seslenilmiştir. Musa Peygamber ilk adım­da ilâhî vahye bu yoldan mazhar olurken, aşırı bir şaşkınlık, fazla bir kor­ku ve heyecan, kendinden geçme alâmeti göstermemiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) ise, suretten değil. Melek Cebrail vasıtasıyla doğru­dan kalbine ilka edildiğinden, gerek ilâhî vahyin, gerekse en büyük ruh olan Melek Cebrail'in ledünnî havasının tesiri altında kalmış ve hayli sar­sıntı, heyecan ve korku geçirmiştir. Nitekim Müzzemmil ve Müddessir Sûre­lerinde Resûlüllah'ın (A.S.) bu durumu çok açık şekilde belirtilmekte ve aydınlatıcı bilgi verilmektedir.[12]

 

Tûvâ'nın Kutsallığı

 

Gerek Tâhâ Sûresinin ilk bölümünde, gerekse burada Tûvâ Vadisinin te­mizlik ve kutsallığına dikkat çekilmektedir. Hz. Musa'nın bu vadiye iki defa uğradığı söylenir: Birincisi, Medyen'den eşini alıp Mısır'a giderken; ikincisi, Mısır'dan İsrail oğullarını alıp kutsal toprağa doğru dönerken.. Birinci uğ-rayışında ilâhî vahiy önce bir nur, ışık görünümünde ağaçta tecelli etmiş ve oradan Musa (A.S.)ın kalbine seslenilmiştir. İkinci uğrayışında -ki ko­numuzu oluşturan âyette buna işaret edilmektedir- ilâhî vahiy ya hicap arkasından, ya da melek vasıtasıyla tecelli edip kalbe seslenmiştir.

«Tûvâ» adında bir vadi bugün var mıdır? Günümüzde bu isimde bir vadi bilinmemektedir. Tevrat'ta ise bu olay anlatılırken Horeb Dağı'ndan söz edilir. Sonra da Rabbın meleğinin bir cali ortasında ateş alevi şeklinde Musa'ya göründüğüne değinilerek olayın detayına geçilir.[13]

Şüphesiz sözü edilen vadinin hem coğrafî yapısının güzel ve çarpıcı olduğu, hem de inen ilâhî vahiy ile kutsallık kazanarak feyizli bir havaya mazhar kılındığı anlaşılıyor. Medyen ile Mısır arasında bulunduğu kesindir.

Vâdi'nin kutsal düzeye getirilmesiyle, Musa Peygamber'e ; «Ayakka­bını çıkar da öylece ilâhî vahyi telakki eyle, çünkü kutsal vadide bulunu­yorsun» denilmesi oldukça anlamlı ve hikmetlidir. Yahudiler bundan dolayı Havralarında ayakkaplarını çıkarıp öylece ibâdet ederler. İslâm'da ise ayak­kabı temiz olduğu takdirde çıkarmaya gerek olmadığı fıkhî bir hüküm ola­rak belirlenmiştir.

tTûvâ»nın «tâvizden türetildiğini söyleyenlere göre, Tûvâ özel bir isim değil, o vadinin temizlik üstüne temizlik, kutsallık üstüne kutsallık arzetti-ğine İşarettir. Allah daha iyisini bilir.[14]

 

Küfür Ve İsyanda Aşırılık

 

«Fir'avn'a git, doğrusu o iyice az­mıştır. Ona de ki: «Arınmak ister misin?.»

Fir'avn gerek yerli Kıbtîlere, gerekse İsrail oğullari'na köle muamelesi yapar, kendini ilâhlaştıracak kadar haddini aşar, putperestliğin en koyu­sunu kalp ve kafalara işleyerek halkı şahsiyetinden uzaklaştırırdı. Özel­likle İsrail Oğullan'nı ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş sayıp zulmün en şenisini reva görürdü.

Musa Peygambere: «Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır» mealinde geçen «azmıştır» fiili, «tağâ»nın karşılığıdır. Tuğyan kökünden 'gelen bu fiil Fir'avn'ın tutumu hakkında yeterli bilgiyi yansıtmaktadır. Onu şöyle mad-deleştirebiliriz:

a) Azıtıp sapıtmıştı,

b) Azgınlık gösterip halka zulmediyordu,

c) Hakk'a karşı baş kaldırmada çok ileri gidip putlardan ve kendi şah­sından başka hiçbir kutsal değer tanımıyordu..

d) İlâhlık iddiasında bulunacak kadar ölçüyü kaçırıyor, böylece âlem­lerin Rabbı olan Allah'ın rububiyet sınırına tecavüz ediyordu.

e) Günah ve tuğyanda ölçü ve kıstas kabul etmiyordu.[15]

 

Musa Peygamberin (A.S.) Fir'avn'a İki Teklifle Gitmesi

 

«Ona de ki: «Annmak ister mi" sln? Sana. Rabbına giden doğru yolu göstereyim de derin bir saygıyla korkup eğilesln.»

Cenâb-ı Hak, Musa Peygamber'i Fir'avn'ı uyarmak ve Hakk'a yönelt­mek ile görevlendirdiği zaman» Musa (A.S.)ın ona nasıl bir öneri ve uyarıy-lo gittiğini burada iki madde halinde özetlemektedir:

1- Küfür, tuğyan, günah ve isyan kirlerinden temizlenip arınma, ilâhi sisteme girerek ak-pâk olma arzusunu uyandırmak,

2- Cenâb-ı Hakk'a giden doğru yolu göstermek suretiyle ilâhî aza­meti onun kalp ve kafasına işlemeye çalışmak.

Bu iki cümlede Fir'avn'ın bütün yanlışlıkları, aşırılıkları özetlenmiş bu­lunuyor. Tâhâ Sûresi 43-54. âyetlerle bunun detayı açıklanmakta ve geniş bilgi verilmektedir. Buradaki özetinden ise Fir'avn'ın tutumu hakkında ge­nel, fakat kısa bir bilgi verilerek yetinilmektedir. Şöyle ki:

a) Önce Allah'a imânın, dini kabul etmenin bir arzu ve istek konusu ol­duğu; kimsenin buna zorlanamıyacağı nazik bir ifadeyle belirtiliyor. Tâhâ Sûresi'nde bu, «kavlen leyyinen» kavramıyla belirtiliyor. Çünkü inanmak kalbe, ondaki irfan, anlayış ve sağduyuya dayanır.

b) Sonra da  küfür, isyan, günah, haksızlık ve  kendini  beğenmenin; Hakk'ı red ve inkâr etmenin ruhu, kalbi ve vicdanı kirletip karartan ve in­sanlık cevherini paslandırıp belirsiz hale sokan bir maraz olduğuna işaret ediliyor.

c) Bunlardan arınıp temizlenmenin tek yolunun, her şeyi yaratıp ter­biye eden Allah'a dosdoğru imân olduğu hatırlatılıyor.

d) Hiçbir fâninin insanları doğru yo!a sokma gücüne sahip olmadığı; peygamberler ve onların yolunda  yürüyenlerin sadece doğru  yolu göste­rip tarif etmekle görevli bulundukları açıklanıyor. Hidâyetin Allah'a ait ol­duğuna  işarette  bulunuluyor.

e)  Musa Peygamber'in (A.S.) böylece Allah tarafından, hakkı tebliğle vazifeli  bulunduğu  anlatılıyor.[16]

 

Kendini İlâhlaştıran Kâfire Bu Sözler Tesir Eder Mi?

 

«Bunun üzerine Musa, ona   o büyük mu'cizeyi gösterdi. Fir'avn <onu) yalanladı ve baş kaldırdı..»

Kişi şartlanır da inkâr ön yargı haline gelirse, Hakk'a davet ona pek tesir etmez. Ancak her tebliğ ve çağrı insan kafasında bir iz. kalbinde bir kıvılcım oluşturur. O bakımdan şartlar ve ortam elverdiği nisbette doğru yola çağırmakta sayılmayacak kadar fayda vardır. Zira hakkı savunan ve onu tebliğe çalışanlar boy göstermedikçe hedef olamazlar; hedef olamayın­ca da karşıt gruplarla mücadele havası oluşmaz ve böylece kendiliğinden pasifize edilmiş duruma düşerler.

Hakkı tebliğe çalışıp doğru yola irşad edenler, gereken tebliğ ve çağ­rıda bulunmakla yetinmezler. Duygu ve düşünceleri yönlendirmek, akla ışık tutmak için birtakım inandırıcı belgeler sergilerler. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'de izlenen üslûp ve metot da bu doğrultudadır. Zira gerçeğe ulaşabilmek ve onu kabul ettirmek için birtakım mantıklı fikirler, ilmî belgeler ortaya koy­maya büyük ihtiyaç vardır. Ancak bu mantıklı fikirler, ilmî belgeler, çağın ölçülerine göre olmalıdır. Meselâ Musa (A.S.)ın yaşadığı çağda daha çok kâhinler, sihirbazlar ön plânda bulunuyor ve toplum arasında geniş ilgi topluyordu. O bakımdan Musa (A.S.) «Yed-i beyzâ» ve bir de «Asâ» mu'ci-zestyle ortaya çıktı ve sözü edilen iki zümreyi tesir altına alarak hakkın üs­tünlüğünü bir kısmına kabul ettirdi. İsâ (A.S.)ın yaşadığı çağda ise tababet ön plânda bulunuyor, tabipler ve hekimler bulundukları yerde en seçkin in­sanlar olarak büyük rağbet ve saygı görüyorlardı. Bunun için Melek Ceb­rail'in nefhastyla vücut bulan bu kadri yüce peygamberde yüksek dere­cedeki ruhî tezahür birçok harikalar meydana getirebiliyor; anadan doğma körlerin gözünü açıyor, birçok hastalıkları anında iyileştirebiliyor ve hatta ölüyü diriltecek kadar ilâhî inayetin tecellisini sergiliyebiliyordu.

Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.)ın yaşadığı çağda özellikle Arap Yarımadasında yaşayanlar arasında edebiyat doruğuna yükselmiş bulunu­yordu. O derecede ki, toplum arasında en çok şâirler, edipler, fasîh ve düzgün konuşanlar itibar görüyor ve şiir, hitabet yarışmaları tertiplenerek panayırlar kuruluyordu. Aynı zamanda ilmî araştırmalara da bir yönelme hissediliyor ve onu izleyen çağda bu araştırma iyice hızlanıyor; bu defa daha çok ilim adamları saygı ve itibara lâyık görülüyorlardı. Artık bu ilmî hareket her geçen asır biraz daha sath-i mailinde ilerlemeye devam etti ve günümüze kadar önemli mesafeler katederek insanlığın hizmetinde büyük rol oynamaya başladı ve kıyamete kadar da o sahnede rol oynayacaktır. Bunun için hem indirilen son kitap Kur'ân-ı Kerîm fesahat ve belagatın zirvesinde bulunuyor ve ilim adamlarına ışık tutan, yol gösteren, hareket noktasını belirleyen birçok ilmî belgeleri beraberinde taşıyor; hem de gön­derilen son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) en fasîh ve belîğ bir zat ola­rak ilâhî emirleri tebliğ ediyor; her vesileyle ilme ve ilim adamına takdir sunarak onların kadrini yüceltiyor ve aynı zamanda birtakım temel fikirler de vermek suretiyle hak peygamber olduğunu isbatlıyor. Nitekim aradan 1400 şu kadar yıl geçmesine rağmen, gerçeği ortaya çıkaran ilmî buluşlar ne Kur'ân'la, ne de Hz. Muhammed'in sünnetiyle ters düşmüştür. Böylece Kur'ân Hz. Muhammed'in (A.S.) en büyük mu'cizesi, en kuvvetli belgesi ve en sağlam delili olarak haklılık, şeref ve izzet burcunda yükselmeye de­vam ediyor, kıyamete kadar da devam edecektir.

Gerçek bu olunca, nasıl Hz. Musa (A.S.) sözünü ettiğimiz mu'cizelerle Allah tarafından gönderildiğini isbatlayarak sihirbazları ve kâhinleri kendi saffına cektiyse, Hz. Muhammed'in (A.S.) yolunda yürüyen din alimleri, mürşitler, mücâhidler ve ilim adamları da Kur'ân ve Sünnet'in insanlığa getirmiş olduğu esas ve prensipleri ilim düzeyinde ele alıp kalp ve kafa­ları aydınlatarak aklı erenleri hak yola davet etmeleri öylece gerekmek­tedir.

Özetliyecek olursak şu formülü tavsiye edebiliriz : Gerçek mü'minler kutsal hizmetlerini sürdürürken imân, davalarının temeli; akıl, yol gösteren­leri; ilim de yollarını aydınlatan meşaleleri olmalıdır. Güzel, düzgün, yapıcı ve çarpıcı konuşmak ise şiarları bulunmalıdır.

Musa Peygamber'in (A.S.) yukarıda belirttiğimiz iki mu'cizesinden bi­rincisi, hak dinin aydınlatıcı, her türlü karanlığı giderici olduğuna; ikincisi ise, her şeyi, her canlıyı yaratıp kemale erdirenin ancak Allah olduğuna ve ölüleri de ancak O'nun dirilteceğine, böylece ikinci hayatı başlataca­ğına işarettir.[17]

 

Firavun’un Aczinin Belirtisi

 

«Bununüzerine Musa, ona o büyük mu'cizeyi gösterdi. Fir'avn (onu) yalanladı ve baş kaldırdı. Sonra da arkasını çevirip acele gitti. (Halkı) biraraya toplayıp seslendi: «Ben sizin en yüce tanrınızım!» dedi.»

Musa Peygamber'in (A.S.) hikmet ve hakikati bütün parlaklığıyla yan­sıtan sözleri ve akıllara durgunluk veren mu'cizeleri karşısında âciz kalıp makul hiçbir cevap vermeye muktedir olamayan Fir'avn, kabalık ve küs­tahlık göstererek aczini Örtmeye çalıştı. Böylece ikisi sözlü, ikisi de fiilî olmak üzere asıl tavrını ortaya koydu :

1- Musa'yı  (A.S.)  yalanladı,

2- İnanmayacağını, bunların inandırıcı şeyler olmadığını belirtti. Son­ra da :

3- Musa'ya ve sergilediği mu'cizeye önem ve değer vermediğini gös­termek için arkasını döndü,

4- Ve Onun bu kudretini tesirsiz hale getirmenin yol ve çaresini dü­şünerek hızlı bir araştırmaya yöneldi: Halkını toplayıp : «Ben sizin en yüce Rabbınızım» diyerek küfür ve azgınlığında inatla ısrar edip durdu. Cenâb-ı Hak da doğru yolu seçmeyen bu azgın kâfiri dünya ve âhiret azabıyla ya-kalayıverdi. Sonunda Kızıldeniz ona ve yandaşlarına mezar oldu.

Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasının bu bölümüyle, önce Mekkeli müşrik­lere, sonra da yaşamakta olan diğer inkarcı toplum ve milletlere, insan­lığının ve Allah'a kul bulunmanın ölçü ve sınırını tanımayan Fir'avn ve çev­resindeki dalkavuklarının hazîn akıbeti misal veriliyor. İnkâr, zulüm ve ah­lâksızlığın son kertesine gelip dayanan hiçbir kavim ve milletin ilâhî hü­kümden kendini kurtaramadığı hatırlatılarak ilâhî sınırın aşılmaması tenbîh ediliyor.[18]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı sapıkları, suçlu günahkârları uyarmak için Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasından birtakım ibretli safhalar anlatıldı. Hakk'a baş kaldıran inatçı bir liderin akıbeti misâl verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yaratma kudretinin Cenâb-ı Hakk'a has olduğuna değinilerek insanın hilkati ve gökle yerin yaratılıp düzenlenmesi üzerinde duruluyor. Görebildiğimiz her şeyin insanın istifade etmesi için hazırlandığı­na atıf yapılarak, öldükten sonra kıyamet olayıyla yeni düzenin kurulacağı ve ikinci hayatın başlayacağı; o ikinci hayatta herkes dünyadaki inanç ve ameline göre yerini alacağı açıklanıyor.[19]

 

Meali:

 

27- Sizi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü yaratmak mı? (Allah) onu İnşâ edip var laldı. (Hâlâ görmüyor musunuz?!)».

28 -Tavanını yüksekti de ona (en uygun) düzen ve dengeyi sağladı.

29-  Gecesini karanlık yaptı, kuşluğunu (aydınlık olarak) çıkardı.

30-  Arkasından da yeryüzünü döşeyip hazırladı.

31-  Ondan da suyunu ve otlağını (çeşit, çeşit ağaç ve bitkilerini) çıkardı.

32-  Dağları derinlemesine dikip sağlamlaştırdı.

33-  (Bütün bunları) size ve davarlarınıza yararlı geçimlik kılmıştır.

 

Mevcut Nizamı Yoktan Yaratıp Var  Kılan  Allah..

 

«Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? (Allah) onu inşa edip var kıldı. (Hâlâ görmüyor musunuz?!)»

İnsan, şüphesiz ki beyniyle, kalbi ve ciğeriyle, sindirim sistemi ve di­ğer organlarıyla; ayrıca akıl, zekâ, idrâk gibi yetenekleriyle ve birçok özel­likleriyle Allah'ın sonsuz kudretini yansıtan en önemli eserlerinden biridir. Onun dışında bir do. kâinat düzenini yaratıp dengede tutan ve sayısı bizce belirsiz melekleri ezelî program düzeyinde hizmete sevkeden ve kâinatı bir bütün olarak hassas bir saat gibi çalıştıran Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin yetmiyeceği bir şey yoktur. Bütün bunları yokluk karanlığından «kün emri» ile çıkartıp vücût alanına getiren o sonsuz kudret, insanı öldürdükten, mev­cut düzeni yıkıp alt-üst ettikten sonra insanları niçin diriltip kaldıramasın, göklerle yeri neden yeniden kurup düzene soka masın?.. Bunda yadırgana­cak veya şüphelenecek ne vardır?

Milyonlarca, hattâ milyarlarca yıldızlar ve onların bağlı bulundukları sistemler kendi yörüngelerinde belli hesap ve kanunlara göre hareketlerini sürdürmekte ve milyonlarca, milyarlarca yıl geçmesine rağamen en küçük bir yanlışlık meydana gelmemektedir.

Tesadüfe bağlı bir tekâmül varsa, neden bu tekâmül durdu? Esas ma­ya ve kudret madde ise, bu temel madde neden daha başka insanlar vü­cuda getirmemektedir? İşte bu sorulara hiçbir materyalist cevap vereme­miştir. Çünkü ortaya attıkları iddialar ve varsayımlar birer hayal ürünüdür.

Yer çekimi, merkezkaç kuvveti, alanlar kanunu bu kurulu düzen ve dengenin bir ucunu oluşturmakta ve böylece sistemlerin hepsi tam bir bü­tünlük içinde programlandıkları gibi hareketlerini sürdürmektedirler.

Karadelik'ten tutun da daha insanoğlunun keşfedemediği birçok ha­rikalar ve düzenlemeler yeni kâşifleri, âlimleri, dâhileri beklemektedir.

Göklerin üstünde «Kürsi» denilen sistem, Kur'ân'ın anlatımıyla, gök­lerle yerden daha büyüktür. Onun ötesinde yer alan Arş ise hepsinden daha büyüktür. İlmî araştırmalar henüz «Güneş Sistemi»ni bile tam anla­mıyla keşfetmiş değildir.

Bu uçsuz, bucaksız fezada bunca sistemleri en ince hesaplara ve en hassas fiziksel kanunlara dayalı olarak yaratıp dengede tutan Cenâb-ı Hak, ölüleri diriltemez mi ve kıyamet olayından sonra yıkılanı daha kalıcı ölçülerle yaratamaz mı? Bunda ne şüphe var. Kâinatta her şey O'nun kudretini yansıtmakta ve akıl sahiplerine seslenerek onları imân ve irfana, iz'ân ve idrâke davet etmektedir.[20]

 

Yerin  Ve Göğün Tavanı

 

«Tavanını yükseltti de ona (en uygun) düzen ve dengeyi sağladı..»

Yerkürenin tavanı, biz insanların bakış açısına nisbetle dünya sema­sıdır. Bunun gibi her bir üstteki semâ bir aşağısındakine tavan oluyor ve bu durum Arş'a kadar kat, kat devam ediyor. Arş ise. Cennetlerin üzerinde bir tavan görünümü arzediyor.

Bütün bu düzenlemelere bakınca, hepsi birden «Allah» demekte ve sadece O'nun emrine uyarak plândaki yerlerini aldıklarını belgelemektedir­ler. Dünya ise, kâinatın çok küçük bir parçası olarak bulunmakta ve iki ayrı hareketle insan hayatına uygun şartları oluşturmaktadır. Gecesi ka­ranlık, gündüzü aydınlıktır.

İlgili âyet çok açık biçimde bu mânaya delâlet etmekte ve «semk» kav­ramıyla enine, boyuna ve derinliğine yüksekliğin azametini bildirmekte­dir. Hemen arkasında «tesviye» kökünden türetilen «sevvâ» fiili kullanıla­rak bu düzenleme ve yüksekliğin kusursuz, pürüzsüz olduğu belirtilmek­tedir. Zira tesviyenin, bir şeyi düzeltip pürüzlerini, eğrilik ve dengesizliğini gidermek anlamında kullanıldığı çok yaygındır.[21]

 

Yerküre (Dünya) Göklerden Sonra Düzenini Bulmuştur

 

«Arkasından da yeryüzünü döşeyip hazırladı..»

Âyetin açık anlatımından, yerkürenin düzene sokulmasının ve kaynak­larının hazırlanıp istifade edilecek düzeye getirilmesinin, göklerin düzen ve dengesini almasından sonra gerçekleştiği anlaşılıyor. Böylece araştırıcıla­ra ip ucu verilerek hareket noktası belirleniyor.

Ayrıca âyette «dahv» kökünden türetilen «daha» fiili kullanılmıştır. Bu kelime dört ayrı  mânaya delâlet eder:

1- Düzenleyip döşemek,

2- Devekuşu yuvası veya yumurtasının işgal ettiği yere benzer an­lamda düzenlemek,

3- Toprağı sürüp yarmak,

4- Gıda maddelerinin oluşmasına uygun ortamı hazırlamak..

Birincisi, yeryüzünün başta insan olmak üzere bütün canlıların ya­şamasına elverişli şekilde düzenlenip  hazırlandığına,

ikincisi, yeryüzünün devekuşu yuvası gibi elips şeklinde olduğuna,

Üçüncüsü, yeryüzünün jeolojik, fiziksel olaylarla engebeli bir duruma getirildiğine.

Dördüncüsü, yeryüzünün yeterince gıda maddesi yetiştirecek özellik­te donatıldığına delâlet etmektedir.

Yerkürenin göklerden sonra düzenlenmesine gelince: Bununla, yer­kürenin göklerdeki sistemlerden sonra yaratıldığı değil, onun insan ve di­ğer canlılar için yaşanır duruma getirildiği belirtiliyor. Öyle ki, gökteki sis­temlerle birlikte oluşan yerkürenin birkaç jeolojik devir geçirdikten sonra bugünkü duruma geldiği söz konusudur.

Allah daha iyisini bilir.[22]

 

Su Ve  Otlağın Vücuda Getirilmesi

 

 «Ondan da suyunu   ve otlağını (çeşit, çeşit ağaç ve bitkilerini) çıkardı..»

Bu âyetin açık delâletinden, suyun yerküreden oluşup çıktığı anlaşılı­yor. İlim adamlarının asırlarca araştırma ve incelemelerinden çıkan sonuç da bu izlenimi vermektedir. Şöyle ki: Lâv gibi erimiş kayalar, sıvı haldey­ken, soğuk ve katı hallerindekinden daha çok su tutarlar. Bundan do­layı, jeolojik çağlar boyunca, yerkabuğu soğurken atmosfere durmadan su buharı yükselmiştir. Yanardağlarda yapılan çözümlemeler bu durumuyla uzayda kaybolup gitmemekte, belli bir sınıra kadar yükselip kalmaktadır.

Evet, suyun bu şekilde çıkıp oluşmasıyla bir devridaim olayı meydana gelmiş ve bitki örtüsü, meralar bu sayede oluşmuştur. Konumuzu oluş­turan âyetle bu inceliğe işaret ediliyor ve aklını kullanabilenlerin araştırma yapmasını ilham ediyor.[23]

 

Dağların Oluşup Dikilmesi

 

«Dağları derinlemesine dikip sağlamlaştırdı.»

Diğer ilgili âyetlerin tefsirinde de açıkladığımız gibi, yerkürenin den­ge ve düzen ölçüsünde hareket etmesini; hava akımını, yağmur ve su den­gesini, yeraltı kaynaklarından bir kısmının oluşmasını sağlayan dağlar, aynı zamanda dünyamıza çok güzel bir görünüm vermektedir.

Son bir asır içinde yapılan ilmî araştırmalar, dağların önemi ve faydası hakkında bize hayli bilgiler vermektedir. Önce, kömürü meydana getiren bitkiler, kömürün oökeldiği ve oluştuğu göl alanını sınırlayan ve çevreleyen dağlık yükseltilerdir. Ayrıca magmatik yollardan -termal yük­selim gibi- oluşan dağlarda meydana gelen maden cevherleşmesi, akarsu­ların aşındırma, taşıma ve göl havzalarında çökeltme amelyesiyle birikir.

Dağlık alanlardan gelen akarsular, yukarılardan gelişleri sırasında bir­leşip kollara ayrılırlar. Birleşmeleri ile de su potansiyeli artar.

Dağlık yükseltilerin tepe ve tepeye yakın kesimleri rüzgâr gücünün de yüksek olduğu yerlerdir. Günümüzde rüzgâr gücünden elektrik enerjisi elde etme çalışmaları hayli hızlanmıştır.

Dağlık yerlerden, daha geniş ufuktan ve daha uzak mesafeleri daha sağlıklı olarak seçme, gözetleme imkânı daha fazladır.

Dağlık havzalar, göl çukurluklarına akarsular yoluyla malzeme taşın­masını kolaylaştırıp hızlandırırlar. Böylece eski devirlerde kömürleşme hız­lı şekilde oluşma imkânı bulabilmiştir. Zira kömürü oluşturacak bitkisel malzemenin üzerinin taş, toprak, çakıl gibi tortul malzemeyle örtülmesi kömür oluşumu için gereken şartlardandır.

Diğer yandan dağlık alanların yükselmesi -tektonik hareketler ile- be­raberinde çöküntüleri de getirir. Yükselen dağların yanısıra çöken ova ve ara çukurluklar magmaya yaklaşır. Böylece bu havzalardaki yeraltı su sir­külasyonu magmanın tesiriyle termal özellik kazanır.

Bunlardan başka dağlar, insanların yerleşme, ulaştırma ve geçim kay­naklarını sağlama gibi ihtiyaçlarına da cevap verir.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm akla ışık tutan, kalbe neşter vuran, düşünce ufkunu genişleten delil ve belgelerle, yeryüzünde böbürlenip Allah'ın kul­larını kendilerine köle edinen zâlim zorba inkarcıları, haddini bilmeyen li­derleri daldıkları derin uykudan uyandırmayı amaçlayarak, kâinatın her parçasının birbiriyle ahenkli ve faydalı bir çalışma ve hizmet verme dina­mizmini kendinde taşıdığını belirtmekte; tıpkı bir saatin irili ufaklı çarkları­nın tam bir uyum içinde ve hep birlikte çalışma özelliğine benzer çalışma özelliği taşıdığına işarette bulunmaktadır.

Bütün bu düzenli ve yararlı işleyiş, insandan yanadır ve onun hayatıy­la içiçedir. Cenâb-ı Hakk'ın mükemmelin de ötesinde ve üstünde kurduğu düzen ancak akıl, ilim ve imân gözüyle bakanlara «Allah vardır ve birdir» dedirtmekte ve böylece onlar bu muhteşem kudretin tezahürü karşısında büyülenmektedirler. Artık böylesine akıllara durgunluk veren bir nizam kar­şısında fir'âvn ve nemrutların ne değeri olabilir?[24]

 

Bunların Hepsi Canlıların Geçimliğidir

 

«(Bütün bunları) size ve davarlarınıza ya­rarlı geçimlik kılmıştır.»

Yukarıda akla ışık tutar ve düşünceyi yönlendirir mahiyette sıralanan belge ve delillerden sonra, yeryüzünün bütün kaynaklarıyla, düzen ve den­gesiyle ve taşıdığı faydalarıyla insanlar ve davarlar için geçimlik olarak hazırlandığı bildiriliyor. Ancak sözü edilen geçimliğin yararlı bir düzeye gel­mesi, insanoğlunun aklına, zekâsına ve gayretine bırakılmıştır. Öyle ki. İnsanın yapamıyacağını Cenâb-ı Hak hazırlayıp imkân alanına getirmiş ve gerisini insanın idrâkine ve azm-u gayretine terketmiştir. Hayat sahnesin­de «lokma piş. ağzıma düş» kaidesi câri değildir. O lokmayı biz arayıp bulacağız ve pişirip yeme imkânını sağlayacağız.

Nitekim âyette «meta» sözü kullanılmıştır ki bu, daha çok istifade edi­lecek şeye ve kullanılacak alet ve edevata denir. Bundan da insanoğlu­nun yararına hazırlanan nimetlerden ancak birtakım düzenli gayretlerle ve teknik imkânlarla faydalanılabileceği anlaşılıyor. Aynı zamanda bu anlam ve kural çerçevesinde birtakım emeklerin ortaya konmasının lüzumu or­taya çıkıyor[25]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yaratma kudretinin Allah'a has olduğu konu edilerek göklerle yerin yaratılıp insandan yana hizmete sevkedildiği belirtildi ve böylece ilâhî kud­retin ikinci hayatı mutlaka düzenleyip sonsuz olarak devam ettireceğine dikkat çekildi ve çekiliyor.

Aşağıdaki âyetlerle, âhiret günü üzerinde durularak herkesin o günde ne için, neden yana çalışıp çabaladığını anlayacağı haber veriliyor. Dün­yada azıp sapıtanlarla Cenâb-ı Hakk'ın makamından korkarak hayatını ona göre düzenleyenlere verilecek karşılığa atıf yapılıyor.[26]

 

Meali:

 

34-O güç getirilemiYecek büyük (kıyamet) felâketi geleceği zaman;

35- o gün insan ne için çalışıp çabaladığını hatırlayıp anlar.

36- Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür.

37-39- Artık kim azıp dünya hayatını seçerek tercih ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdir.

40-41- Kim de Rabbının (yüce) makamından korkar da nefsini havaî

Şeylerden alı koyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.

 

Güç Getirilemeyen Büyük Olay

 

«O 9üç getirilemiyecek büyük (kıyamet) felâketi geleceği zaman..»

Bilindiği gibi kıyamet olayı Kur'ân-ı Kerîm'de 15'e yakın isim ve sıfat­larla anılmıştır. Şüphesiz bunlardan her biri o müthiş, dayanılmaz ve karşı konulmaz büyük olayın bir yanını, başka bir görüntüsünü yansıtmaktadır.

Konumuzu oluşturan âyette ise «Tâmme» ismi anılmakta ve böylece kıyametin değişik bir yanı anlatılmaktadır. Öyle ki, bu isimle olayın iki yö­nü belirtilmekte ve diğer yönleriyle bağlantılı bulunduğuna işarette bulu­nulmaktadır :

Birincisi, kıyamet olayının üst taraftan müthiş bir baskın şeklinde mey­dana geleceğine delâlet ediyor. Bu da, kıyametin sadece yerkürenin yö­rüngesinden çıkıp dağılmasıyla değil, mevcut bütün sistemlerin de alt-üst olmasıyla gerçekleşmesi demektir.

İkincisi, Müfessir Kurtubî'nin de açıkladığı gibi, ikinci nefha ite hasrın gerçekleşmesi ve hesap alanında her ümmet ve milletin yerini almasıdır ki bu, güç getirilemiyecek kadar korku ve sıkıntı doğuracaktır.

Amaç, insanı ölümünden önce uyarıp o güne iyice hazırlanmasını tel-kîn etmek ve hayat yolculuğunun dünyaya ayak basmakla bitmediğini, son­suzluk arzeden Cennet veya Cehennem'de karar kılıncaya kadar devam edeceğini kalp ve kafalara işlemektir.

Nitekim 34. âyeti izleyen diğer âyetlerle âhiret âleminin bu cok önemli safhaları kısmen açıklanıyor.[27]

 

Ömür Süresini İlâhî Talimata Göre Tamamlamak

 

«O gün insan ne için çalışıp çabaladığınıhatırlayıp anlar.»

Bu âyetle, dünyada çalışıp çabalamanın iki ana hedefi bulunduğuna işaret ediliyor: Birincisi, ecel gelinceye kadar beden ve ruh sağlığını ko­rumak, muhtaç bulunduğu gıdayı sağlamaktır. İkincisi, hayatı devam ettire­bilmek için çalışmasını gerçek amaç olmadığını, çalışmak suretiyle bir ha­zırlık dönemi geçirme hikmetinin söz konusu olduğunu; asıl amacın kalıcı olan ikinci hayatın nîmet ve saadetine lâyık olma düzeyine gelmenin lü­zumunu idrâktir.

Dünyada iken hayattan maksat ve hikmetin ne olduğunu düşünmeyen­ler, 35. âyetle uyamıyorlar. Öyle ki, bugün sözü edilen hikmeti düşünmeyen kimse hayatı boyunca hem hılkatındaki programa ters düşer, hem de âhi­ret âleminde ebedî saadet yurduna lâyık görülmez.

Rabbımızın makamından maksat nedir?

a)  Her iş ve amelinde Allah'ın ilminin ve kudretinin yambaşında ol­duğuna inanmaktır.

b)  İbâdet esnasında edep, saygı, ta'zîm ve hasreti ruh ve âzâda hâ­kim kılmaktır.

c)  Hesap ve ceza gününü düşünüp ona göre adım atmaktır.

d)  Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ümit bağladığı kadar, azabından endişe duymaktır.

e)  Günah işlemeye meylettiği zaman, Cenâb-ı Hakk'ın yegâne mura­kıp olduğunu düşünerek günaha yanaşmamaktır.

f)  İbâdet zamanı gelince, her işi bırakıp Allah'a ibâdete koşmaktır.

O bakımdan müfessirler bu âyetin tefsirinde, iniş sebebine dokunarak konuyu biraz daha açıklama ihtiyacını duymuşlardır. Şöyle ki:

Azıtıp dünya hayatını seçen, Umeyr oğlu Âmır'dır. Rabbının makamın­dan korkan ise, onun kardeşi Umeyr oğlu Mus'âb'dır. Birbirine ters iki çiz­gide yer alan iki kardeş en tipik misâl olarak seçilmiştir. İbn Abbas (R.A.) dan yapılan rivayete göre: Bedir Savaşı'nda Mus'âb'ın kardeşi Âmir esir­ler arasında bulunuyordu. Bilindiği gibi, M us'âb b. Umeyr (R.A.) babasının servetine rağmen Mekke'de en tehlikeli günlerde İslâmiyeti din seçip ken­dini ResÛlüllah'ın (A.S.) hizmetine veren bahtiyar bir gençtir. Kardeşi Âmir ise, azılı kâfir olan baba ve anasının tesirinde kalıp İslâm'a ve Hz. Pey­gamber'e (A.S.) karşı kin ve düşmanlıkta çok ileri giden bir kişi İdi. İşte esir edilen bu adamı sorguya çeken Ansar'la onun arasında şu konuşma geçmiştir:

—  Nerelisin?

—  Mekkeli'yim.

—  Adın nedir?

—  Âmir b. Umeyr.

—  Mus'âb b. Umeyr'le bir yakınlığın var mıdır?

—  Evet, onun kardeşiyim.

Bunun üzerine İslâm'da önemli yeri ve hatırı olan Mus'ab'ın ismini duyan Ansar, onun kardeşinin bağlarını çözdüler ve kılına bile dokunma­yıp gereken ilgiyi gösterdiler. Sabah olunca kardeşi Mus'âb'le görüştüler ve durumu kendisine naklettiler. Mus'âb hiçbir üzüntü eseri göstermedi. Çünkü din kardeşliğinin ne kadar aziz ve kıymetli olduğunu biliyor, küfür üzere kalıp tuğyanda ısrar eden kardeşini kardeş olarak kabul etmiyordu. O bakımdan olayı kendisine anlatan Medineli mücahidlere şöyle dedi: «O, benim kardeşim değildir. Çünkü ben mü'min-i muvahhid, o ise kâfir ve tâ-ğîdir. Derhal elini ve ayağını bağlayın. Çünkü annesi oldukça zengin bir kadındır; hayli mücevheratı da vardır. Oğlunu esirlikten kurtarmak için is­tenen kurtuluş parasını hemen getirir.» Mus'ab'ın bu tavsiyesi aynen yeri­ne getirildi ve çok geçmeden Âmır'ın annesi istenilen kurtuluş parasını ge­tirerek oğlunu esaretten kurtardı.

Evet, Mus'âb b. Umeyr (R.A.) kendini öylesine Allah ve Resûlüllah yo­luna adamıştı ki, Uhud Savaşın'da birçok kimseler bozguna uğrayıp et­rafa dağılırken, o, Resûlüllah'ın (A.S.) önünde yer alıp gelen oklara, atılan mızraklara kendisini hedef edecek kadar üstün bir fedakârlık örneği ser­gilemişti. [28]

Onun böylesine bir fedâkârlık ve teslimiyetle İslâm uğrunda can ver­mesini dile getiren Resûlüllah (A.S.) Efendimiz nemli gözleriyle şöyle bu­yurmuştur :

yurmuştur :

«Senin mükâfatın Allah yanındadır ve buna ben şehadet ediyorum.» Sonra da ashabına dönerek şöyle haber verdiği çok meşhurdur: «And olsun ki Mus'âb'ı (mânâ âleminde) gördüm, üzerinde kıymeti takdir edile-miyecek kadar değerli iki kaftan bulunuyordu. Ayakkabısının bağcıkları ise altundandı.ıı

İbn Abbas (R.A.)dan yapılan bir diğer rivayete göre: 37-41. âyetler, Mahzûm Kabilesi'nden olan azılı kâfir Ebû Cehl b. Hişam ile İmân ve İslâ-mî irfanın doruğunda bulunan Mus'âb b. Umeyr (R.A.) hakkında inmiştir. Müfessir Süddî'ye göre: 40. âyet Ebû Bekir (R.A.) hakkında inmiştir. Şöy­le ki: Ebû Bekir'in (R.A.) hizmetçisi hergün yemek saati gelince, efendi­sinin yemeğini hazırlayıp getirir ve efendisi de ona : «Bu yemeği nereden, nasıl, ne ile hazırladın?» diye sorar; olumlu cevap alınca öylece elini uza­tıp yerdi. Bİrgün çok meşgul bulunduğundan ve iyice acıktığından dolayı yemek gelince, daha önce âdeti gereği sorduklarını sormadan yemeğe baş­ladı. Hizmetçi hayret etti ve sordu:

_ Efendim, bugün neden bir şey sormadan yemeğe başladınız?

_- Unuttum da ondan. Peki şimdi soruyorum: Bunu nereden, ne İle, nasıl hazırladın?

O da şu cevabı verdi:

— Cahil iye t günlerinde bir kavmin bana baş vurması üzerine keha­nette bulunup onları tatmin edecek uydurma şeyler yapmıştım. Onlar da bu hizmetime karşılık bu yiyecekleri bana getirdiler.

Bu haber üzerine Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) elini sofradan çekmekle kal­madı, bir de o ana kadar yediklerini kusarak dışarı çıkardı ve şöyle dedi: «Ya Rabbî! Bu yediğimden eğer bir şeyler damarlarımda kaldıysa, onu sen orada tutmaktasın, (yapacağım başka bir şey yok)» Bunun üzerine, «Kim de Rabbının (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıko-yarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdin» mealindeki âyet inmiş­tir. [29][30]

 

Kaçırılan Fırsatlar

 

«Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür.»

Cehennem'in ortaya çıkması, aradaki engelin bir süre için kaldırılıp mü'min ve kâfirin onu görmesi demektir. Böylece mü'minler Cennet'te eri­şecekleri nîmetlerin ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu; kâfirler de kendi nefislerine nasıl haksızlık ettiklerini ve o yüzden elim bir felâkete sürük­lendiklerini anlayacaklar.

Böylece herkes Cenâb-ı Hakk'ın vaadinin hak olduğunu, O'nun sözü­nün ve hükmünün değişmediğini ve değişemiyeceğini idrâk edecek ve Al­lah'ın kimseye zulmetmediğine şahit olacak..[31]

 

Tuğyan Ve Hakk'a Teslimiyet

 

«Artık kim azıp dünya ha­yatını seçerek tercih ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdim

Bu âyetle, cehennemlik olan kimsenin dünyada iki tehlikeli sınıra geç­tiğine işaret edilmektedir:

Birincisi, kâinat si&.emindeki yerini terkedip hayatını fıtratındaki ma­ya ve cevhere uygun düzenlemiyerek hakikate karşı kalp ve kafasını ka­palı tutmak suretiyle meşru ve kutsal hiçbir sınır tanımamasıdır.

İkincisi, ölümlü olan dünya hayatını amacından saptırıp dünyevî nî-metleri tek değer ve amaç seçmek suretiyle âhiret hayatına inanmaması, ya da hiç iltifat etmemek suretiyle denge çizgisini aşmasıdır.

Bu iki tehlikeli sınıra geçmek, beraberinde hemen hemen bütün günah ve fenalıkları da taşır. O bakımdan Cenâb-ı Hak burada kötülüklerin iki ana kaynağını anmakla yetinmekte ve konu üzerinde ciddi şekilde düşün­memizi ilham etmektedir.[32]

 

Rabbının Yüce Makamından Korkanlar

 

«Kim de Rabb.n.n (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarso, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.»

Cennetlik olan kimselerin ise, iyiliklerin, güzelliklerin ve faziletlerin kaynağı sayılan iki ana vasıfları konu ediliyor: Birincisi, Rabbın maka­mından korkmaları, ikincisi, nefsini imân ve aklının emrine baş eğdirip tehlikeli sınıra geçmemeleridir.

İlim adamları bu cümle üzerinde hayli durmuş ve az farklı yorumlarda bulunmuşlardır ki, biz onları iniş sebebini açıklarken nakletmiş bulunuyor, ancak ilâveten birkaç yoruma daha yer vermekte yarar görüyoruz :

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî diyor ki: «Nefsin aşırılık ve gayr-i meşru isteklerini terketmek Cennet'in anahtarıdır. Çünkü bunda Allah korkusu söz konusudur.»

Ashab-ı Kirâm'dan Abdullah b. Mes'ud (R.A.) diyor ki: «Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki hak ve fazîlet nefsin heva ve hevesinin yula­rını tutup (meşru çizgide) çekip götürmektedir. Bir zaman gelecek durum

tersine dönecek: Nefsin heva ve hevesi hak ve fazileti kendi peşine takıp sürükleyecektir. İşte böyle bir zamandan Allah'a sığınınız.» [33][34]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, kimin ne için çalışıp çabaladığının ortaya çıka­cağı âhiret günü konu edildi ve insanların dünyada iki grupta toplandığına dikkat çekilerek her grubun varacağı yerin ne olacağı haber verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyametin kopuş saati üzerinde duruluyor ve bu bilginin ancak Allah katında olduğu, kimselere bildirilmediği belirtiliyor. Sonra da Hz. Peygamber'in (A.S.) ancak kendisine bildirileni bilebileceği­ne değinilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor. Arkasından kıyamet gününün son­suzluğu karşısında dünya hayatının birkaç saatlik kısa bir süreden ibaret olduğu konu ediliyor ve sûre noktalanıyor.[35]

 

Meali:

 

42- Senden Kıyâmet'in kopuş saatinin ne vakit ortaya çıkacağını so­ruyorlar.

43-  Sende ona ait bilgi nerede ki anlatasın?!

44-  Onun kopuş ânının bilgisi Rabbına dayanıp noktalanır.

45-  Sen ancak (Allah'tan) saygı ile korkup eğilenleri uyaransın.

46-  Kıyâmet'i gördükleri gün sanki (Dünya'da) ancak bir akşam ve­ya kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.

 

İniş Sebebi

 

İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Mekkeli müşrikler sırf alay olsun diye kı­yametin ne zaman kopacağını soruyorlardı. O sebeple yukarıdaki âyet sus­turucu bir cevap olarak indirilmiştir.» [36]

Urve b. Zübeyir (R.A.) de şöyle demiştir:

«Kıyametin ne zaman kopacağı hakkında o kadar çok soruldu ki, As-hâb-ı kiramın bile merakı arttı ve bu hususta ilâhî beyânın inmesini bek­lemeye başladılar. Derken yukarıdaki âyetler indi.»[37]

 

İlgili Hadîs

 

Melek Cebrail'in Hz. Peygamber'e (A.S.) gelerek: «Ya Resûlellah! Kı­yamet ne zaman kopacaktır?» diye sorması; Peygamber (A.S.) Efendimizin de ona : «Ondan sorulan kimse, (bu hususta) sorandan daha bilgili değil­dir..» diye cevap vermesiyle ilgili rivayet bu konuda en sahîh belge ve delil­ler arasında bulunuyor.[38]

 

Kıyamet Olayı

 

«Senden kıyametin kopuş saatinin ne va­kit ortaya çıkacağını soruyorlar..»

Kıyamet olayı, mevcut düzenin alt-üst olup bozulması ve yeni bir dü­zenin kurulması, aynı zamanda insanların kabirlerinden kaldırılması de­mektir.

Mevcut düzende ilâhî kudret plân ve programını görmeyen; eşya üze­rinde yansıyan ilâhî damganın İzinden habersiz olan inkarcılar, tabiatıyla kıyamet olayına inanmamakta ve her vesileyle bunu red ve inkâr etmek­tedirler. Oysa kıyametin meydana geleceğine delâlet eden binlerce delil ve belge bulunduğu halde, kopmayacağına dair sağlam, doyurucu ve inandı­rıcı hiçbir delil ve belge mevcut değildir.

Konumuzu oluşturan âyetle onu izleyen âyetlerde bu önemli konu hak­kında değişik beş bilgi verilmektedir:

1- Kıyamet olayının hangi tarihte mukadder olan çizgisine gelip da­yanarak kopacağı bilinmemektedir.

2- Kıyametin ne zaman kopacağı hakkında Peygamber (A.S.) Efen-dimiz'in bilgisi olmadığı, yani bu hususta kendisine onun tarihinin bildiril-mediği haber veriliyor. Böylece kıyametin kopuş saati hakkındaki bilginin Cenâb-ı Hakk'a has olduğu, onu kimseye bildirmediği belirtilmektedir.

3.4- Hz. Peygamber'in görevinin, kıyametin ne zaman kopacağını bil­mek değil, Allah'tan saygı ile korkanları uyarmak olduğu açıklanarak Pey­gamber'in (A.S.) ancak kendisine bildirileni bilebileceğine işaret edilmek­tedir.

5- Kıyamet olayından sonra ikinci hayatın başlayacağı ve ölülerin kabirlerinden diriltilip kaldırılacağı haber verilirken, önemli bir konu üze­rinde duruluyor. O da, âhiret hayatına nisbetle dünya hayatının çok kısa olduğu ve dirilip kalkanların bunun hemen farkına varacakları hususudur.

42.  âyette zikredilen «mursâ» kelimesi, mimli masdardır. Aynı zaman­da ism-i mekân ve ism-i zaman da olabilir. Daha çok geminin limana ge­lip demir atması anlamına gelir. Böylece kıyametin de bir noktaya gelip dayanması, o saatin gelip karşımıza çıkması ve dünya hayatının son du­rağına gelip dayanması yorumu ortaya çıkmış oluyor.

Sözü edilen kelimenin şu mânalara da delâlet ettiği bilinmektedir:

a)  Kıyametin kopması ve ölenlerin dirilmesi,

b)  Mevcut hayatın son bulup nihayete ermesi,

c)  Cenâb-ı Hak yanında belirlenmiş zamanı...

43.  âyet iki mânaya delâlet etmektedir:

1-  Şu soru da neye? Çünkü sen peygamberler zincirinin son halka­sı olarak kıyametin açık alâmetlerinden birisin.

2-  Sen de ona ait bilgi nereden olsun ki haber veresin. Onun bilgisi ancak Allah'ın yanındadır.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm taşıdığı yüksek belâğatiyle, bir cümle ile iki önemli bilgiyi birden vermektedir. [39]

43. ve 44. âyette kıyametin kopmasıyla ilgili bilginin Allah'a ait olduğu ifâde edilirken, çok önemli bir noktaya işarette bulunuluyor: Kıyamet dahil her şey Allah'a dönüp dayanacak ve her şey O'nun yüksek kudreti ve aza­meti karşısında baş eğecektir.

45. Ayette Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'in görevinin özeti belirtiliyor:

Allah'a inanıp O'ndan saygı ile korkanların, Resûlüllah'ın (A.S.) uyarı ve irşadından daha çok yararlanacakları bildiriliyor. Zira inzarın, yani tehli­keyi haber verip uyarmanın daha çok inananlarda tesir edeceği muhak­kaktır. Böylece Peygamber (A,S.) ve Onun yolunda yürüyen âlim ve mür­şitlerin irşat ve tebliğiyle eğitilip yetiştirilmek istenen kimselerin her şey­den önce Allah'a inanmaları gerekmektedir. Çünkü insanın suya, havaya olan ihtiyacı ne ise, Allah'a inanmaya ve dindar olmaya da ihtiyacı o nis-bette söz konusudur.

46. Âyette kıyamet gününde dirilip kalkanlar, o günün dehşet ve aza­meti, sonsuzluk ve sınırsızlığı karşısında, dünya hayatında geçen ömür­lerinin veya bizzat dünyanın ömrünün bir akşam vakti veya bir kuşluk vak­ti gibi süratle gelip geçtiğini; kabir âleminde de sanki öylesine kısa bir süre kaldıklarını anlayacak ve kaçırdıkları fırsatlara hayıflanıp nedamet duya­caklar; ama neden sonra..

Bir bardak suyun koca okyanus karşısında ne kadar az ve önemsiz sa­yılacağını düşünebiliyorsak, işte dünya ile âhiret hayatı arasındaki fark da öyle..

Nâziât Sûresinin tefsirini bize müyesser kılan Yüce Rabbımıza hamd-u senalar; Allah'tan aldığını kusursuz şekilde ümmetine tebliğ eden Resûlül-lah (A.S.) Efendimiz'e ve Onun âl ve ashabına salât-u selâmlar olsun.[40]

 



[1] Şevkanî/Fethü'l-Kadir : 5/371

[2] Lübabu't-te'vîl : 4/349

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6560.

[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6560.

[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6562.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6562-6564.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6564-6565.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6565.

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6565-6566.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6566-6567.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6567.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6569.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6569-6570.

[13] Tevrat/çıkış: 3/3

[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6570-6571.

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6571.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6571-6572.

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6572-6574.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6574-6575.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6575.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6576-6577.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6577.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6577-6578.

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6578-6579.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6579-658.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6580.

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6581.

[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6582.

[28] Genig bilgi için bak : el-Câmi'u li-Ahkâmi'1-Kur'ân :  19/208

[29] Tefslr-i Kurtubl:  19/208

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6582-6585.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6585.

[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6585-6586.

[33] Tefslr-i Kurtubî:  17/208

[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6586-6587.

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6587.

[36]    el-Câmiu Li-Ahkâmi'1-Kur'ân :  19/209

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6588.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6588.

[39] Bilgi İçin bak : A'raf Süresi: 31. âyetin tefsiri

[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6588-6590.