Nâziat Sûresi - Kuran - 079Naziat - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Kalpleri Yerinden Oynatan Kıyametin Dehşeti
Kıyamet Ve Ona Şahit Olacak İnsanlar
Hak İle Bâtıl Mücadelesinde İbretli Bir Misâl
Musa Peygamberin (A.S.) Fir'avn'a İki Teklifle Gitmesi
Kendini İlâhlaştıran Kâfire Bu Sözler Tesir Eder Mi?
Mevcut Nizamı Yoktan Yaratıp Var Kılan Allah..
Yerküre (Dünya) Göklerden Sonra Düzenini Bulmuştur
Su Ve Otlağın Vücuda Getirilmesi
Bunların Hepsi Canlıların Geçimliğidir
Ömür Süresini İlâhî Talimata Göre Tamamlamak
Rabbının Yüce Makamından Korkanlar
NÂZİAT SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas ve İbn Zübeyr'den de bu anlamda sahih rivayet nakledilmiştir[1]
Birinci âyetinde ruhları kabz eden melekler hakkında sıfat olarak kullanılan «Nâziât» kelimesi aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı : 45 veya 46
Kelime » : 197
Harf » : 753 [2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Öldükten sonra ikinci hayata diriltilip kaldırılma olayı üzerinde duruluyor ve isbatlayıcı belgelere yer veriliyor.
2- Allah'a ortak koşanların, inkarcı sapıkların âhiret gününü inkâr etmeleri ve onların bu tür iddia ve saçmalıklarının reddi söz konusu ediliyor.
3- Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'i ve ashabını teselli artımında Musa (A.S.) İle Fir'âvn kıssasından birkaç safha anlatılıyor.
Yine ikinoi hayata kalkılacağına dair birtakım deliller sıralanıyor.
5- Kıyamet gününün ürperti veren, korku salan safhalarına değinilerek uyarılarda bulunuluyor.
6- İnsanların o günde genellikle ikiye ayrılacağı konu edilerek, bir kısmının «saîd», bir kısmının da «şakî» (mutlu veya mutsuz) olacağı haber veriliyor.
7- Müşriklerin kıyametin kopması hakkında soru sordukları üzerinde duruluyor ve yönlendirici bilgiler veriliyor.
8- Müşriklerin o günün dehşeti karşısında şaşkınlaşacaklan ve o yüzden dünyada ne kadar eyleştiklerini ifade edemiyecekleri tasvir ediliyor.[3]
Meali:
1- And olsun o tutup boğarcasına çekip alanlara,
2- O hafif dokunup usulca alanlara.
3- Yüzdükçe yüzenlere,
4- Yarıştıkça yarışanlara,
5- İşi yönetip yönlendirenlere..
6- O gün (yeri) sarsan sarsacak.
7- Ardı sıra bir diğeri izleyecek.
8- Kalpler o gün (titreyip) yerinden oynayacak.
9- Gözleri saygı ile yere bakıp kalacak.
10-11- (İnkarcı sapıklar) derler ki: “Biz o kabir çukurunda çürüyüp ufalanmış kemikler haline geldiğimizde acaba eski durumumuza döndürülecek miyiz?!”
12- “O takdirde bu zaralı bir dönüştür.” Derler.
13- (Ama onların dirilip eski hallerine gelmesi için yetecek) bir tek haykırış.
14- Bir de bakarsın (hepsi) uyanık olarak toprağın üstündeler..
Kalpleri Yerinden Oynatan Kıyametin Dehşeti
“And olsun o tutup boğarcasına çekip alanlara, o hafif dokunup usulca alanlara, yüzdükçe yüzenlere…”
Kıyamet olayının müthiş sarsıntısından doğacak safhalar üzerinde durularak, meydana gelmesinde hiç şüphe olmayan beş önemli konuyu gerçekleştirenlere yemin ediliyor ve böylece inkarcı şaşkınlar uyarılıyor, mü’minlerin de daha dikkatli olmalarına işarette bulunuluyor. [4]
And İçilen Beş Önemli Konu
1- And olsun naziâta!.
Nâziat, “nâzi’â”nın çoğuludur ve sıfattır. İlim adamları ve müfessirlerbu sıfat üzerinde hayli durmuş ve farklı mana ve yorumlar getirmişlerdir.:
a) Hz. Ali, İbn Mes'ûd, İbn Abbas (Allah hepsinden razı olsun), Mes-rûk ve Mücâhid'e göre : Kâfirlerin ölümleri anında ruhlarını şiddetle ve kahırla çekip alan meleklerdir.
b) Saîd b. Cübeyr'e göre : Kâfirlerin ruhlarını çekip aldıktan sonra onlara cehennem kokusunu teneffüs ettiren azap melekleridir.
c) el-Hasan ve Katade'ye göre : Yıldızların akmasını ve yer değiştirmesini sağlayan meleklere işarettir.
d) Yayları iyice hazırlayıp onları düşmana şiddetle, hiddetle çekip atan savaşçılara işarettir.
e) Ölçü ve temposunu alıp düzenli şekilde düşmana karşı at koşturanlardır.
Bütün bu yorumları biraraya getirip hepsinden ortak bir mana çıkarmamızda yarar vardır. Şöyle ki: Ruhları almakla görevli melekler nasıl düzenli, dikkatli hareket edip ilahi emri kusursuz yerine getiriyorlarsa, Allah düşmanlarıyla savaşanların da öylesine şiddetli, düzenli ve disiplinli silah kullanmaları, at ve araç koşturmaları isteniliyor.
2- And olsun nâşitata!.
a) Mü’minlerin ruhlarını şefkat, rahmet ve yumuşaklık ölçüleri içinde usulca çekip alan melekler…
b) Bedenlerini neşe ve ferahlık duyarak terkedip çıkan ve neşeyle Rablarına giden mü’minlerin ruhları…
c) Düğüm ve bağları kolayca çözenler; yani konuları vukufla halledip neticeye bağlayanlar…
d) Burçlar arasında gezip dolaşan yıldızlar…
3- And olsun sâbihata!.
a) Hz. Ali’ye (r.a.) göre: Mü’minlerin ruhlarını kabzettikten sonra onlarla birlikte fezada yüzüp giden melekler demektir.
b) Mücahid ve Ebu Salih’e göre: İlahi emirleri süretle, baş döndürücü bir hızla gökten inen meleklere işarettir.
c) Savaşlarda Allah düşmanlarına doğru dört nala koşturulanatlara ve süvari birliklerine işarettir.
d) Katade ve el-Hasan’a göre: Kendi yörüngelerinde hızla dönüp dolaşan yıldızlar demektir.
e) Atâ’ya göre Denizde sürat yapan gemilere işarettir.
Bu yorum, mü’minlerin denizde hakimiyet sağlamaları için çok sürat yapan gemiler inşa etmelerini teşvike yöneliktir.
4- And olsun sâbikata!
a) Hz. Ali’ye (r.a.) göre: Rasulullah (a.s.) Efendimiz’e vahiy indirirken önlerine çıkan cin ve şeytanları hızla aşıp gelen meleklerdir.
b) Mesruk’a göre: İyilik ve güzel ahlakta insanları geçen meleklere işarettir.
c) Mücahid’e göre: İnsanoğlunun önüne çıkan ecel ve yolu kesen ölüm olayları demektir.
d) Mukatil’e göre: Mü’minlerin ruhlarını süratle Cennet’e (oranın nefis kokusuna) eriştiren melekler kastedilmektedir.
e) İbn Mes'ûd'a (R.A.) göre : Kendilerini ait oldukları bedenlerden çekip alan melekleri, neşe ve sevinçle geçip geride bırakan olgun ruhlara işarettir.
f) Atâ'a göre : Savaşlarda öne geçen atlar ve süvariler demektir.
5- And olsun müdebbirata!.
a) And olsun işleri yönetip yönlendirenlere,
b) Kuşeyri'ye göre: Kâinatta olayları yönetip yürüten meleklere,
c) İbn Abbas (R.A.) ile Atâ'a göre: Yeryüzündeki tabii olayları sevk ve idare eden meleklere işarettir.
Sözü edilen beş önemli konu ve onları sevk ve idare edenler, şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk'ın yanında kadri yüce varlıklardır. Hizmetleri övgü değer anlamda olup herkesin gıpta edeceği bir düzeydedirler. O bakımdan dereceleri yüksektir; işleri ve vazifeleri kutsallık arzeder. Bunun için Cenâb-ı Hak onlarla yemin etmektedir.
İşte bu yüce hizmette bulunanlara ve onların ilgili bulunduğu kutsal görevlere and içilerek kıyametin mutlaka gerçekleşeceği haber veriliyor. Sonra da kıyametten birkaç önemli safhaya dikkat çekilerek, şüphecilerle inkarcıların duygu ve düşünce ufukları genişletilmek isteniyor.[5]
Kıyamet Ve Ona Şahit Olacak İnsanlar
"O gün (yeri) sarsan sarsacak. Ardı sıra bir diğeri izleyecek..»
Kıyamet olayı ne zaman gerçekleşecek? Ruhlar âleminde yeryüzüne inecek insan ruhu kalmadığı zaman dünya hayatı sona erer ve öylece kıyamet kopar. Ancak en son ruhun ne zaman ineceğini Allah'tan başka kimse bilmez.
Dünya'dan amaç insandır. O olmayınca dünyanın son bulması gerekir. Âhiret gününden de amaç yine insandır. O bakımdan ölen insanların hepsinin dirilip kalkması gerekir ve şarttır.
Ancak iki hayat arasında denge kuranlar ve kurmayanlar; hayatın hikmet ve felsefesini anlayıp idrâk edenler ve anlamayıp idrâk etmiyenler olmak üzere İnsanlar ikiye ayrılır. Kıyamet ve âhiret olayı bu iki kısmı birbirinden ayırt edip belirler ve ona göre her sınıf için, inanç ve amellerine uygun yeni bir hayat düzeni başlar. Artık bu hem ölümsüz, hem de sonsuzdur.
İşte o güne bütün insanlar şahit olacak ve peygamberlerin verdikleri haberin doğruluğu açık ve net biçimde ortaya çıkıp anlaşılacaktır.[6]
Kıyametin Müthiş Sarsıntıları
O gün şiddetli ve amansız sarsıntılar birbirini izleyecek, mevcut düzen ve denge yıkılıp ortalık birbirine karışacak ve böyle bir olaya, o gün için yaşamakta olan insanlar birkaç saniye olsun şahit olacaklar da kalpleri yerinden oynayacak, sarhoşlar gibi sendeleyip saçmalıyacaklar; emzikli kadınlar çocuklarını atacak, gebe kadınlar karınlarındakini düşürecekler. Böylece her şey birkaç saniye içinde olup bitecek; ortalık herc-ü merc olacak.. Canlı adına hiçbir şey kalmayacak, yeryüzündeki her şey silinip belirsiz hale gelecek.
Sonra dirilme olayı gerçekleşecek ve yine kalpler yerinden oynayacak, gözler yere bakıp kalacak; herkes ilâhî emir ve hükmü beklemekten başka bir şey düşünemiyecek, çevresiyle olsun ilgi kuramıyacak; anne evlâdından, kardeş kardeşten, eşler birbirinden ilgisini kesip uzaklaşacak..[7]
Kendini Tanımayan Maddeci
«(İnkarcı sapıklar) derler ki: Biz o kabir çukurunda çürüyüp ufalanmış kemikler haline geldiğimizde acaba eski durumumuza döndürülecek miyiz?!»
Yaratılışı kör ve tesadüfî bir tekâmüle bağlamak ve canlı unsuru sadece kimyasal, biyolojik ve fizyolojik ölçülerle değerlendirmek elbetteki kolaydır. Ama ondaki canlılık vasfını ve mahiyetini, hılkdtındaki inceliği, ruhla bedenin biraraya getirilmesindeki ilâhî plân ve programın kusursuzluğunu görmek ise zordur; imânla birleşip bütünleşen akıl ve ilme, aynı zamanda gönül gözüne ihtiyaç vardır. Trilyonlarca hücreden meydana gelen insan vücudunda günde milyonlarca hücre ölmekte ve yerine yeni binlercesi gelmektedir. Her hücre kendine yükletilen programı bir hatâ yapmadan, aksatmadan yerine getirir. Beyni oluşturan hücreler ona doğru, kalbi ve diğer organları oluşturanlar onlara doğru yol alır ve bu mükemmel mekanizma kusursuz işler. Oysa hücrenin yapısı bellidir; ama ondaki canlılık vasfını var kılan ve ona yükletilen programı düzenleyen yüce kudretin mahiyeti bilinmemektedir. Çünkü o kudret sonsuz ve sınırsızdır. Bizim ilmimiz, düşüncemiz ve idrâkimiz hep sınırlıdır. O'nu gözlerimizle idrâk edemeyiz, mahiyetini bilemeyiz, kudretinin sınırsızlığını kavrayamayız. Sonra da O'nun hücreye canlılık vasfını nasıl verdiğini ve o vasfın ne olduğunu da bilemiyoruz. O halde insanoğlu henüz kendini ve kendinde biraraya gelip bedeni oluşturan hücrelerdeki canlılık vasfını tanıyamamakta ve dosdoğru bilmemektedir. Bilgisi, idrâki ve tesbiti bu kadar az ve sınırlı olan insanın inkârda ısrar ederek Yüce Yaratan'ı reddetmesi ne ile yorumlanabilir*? Şüphesiz bunun tek ve kesin yorumu, onun kendini dosdoğru tanımaması ve vücut denilen o muazzam cihazda sayısı belirsiz canlı hücrelerin bir yanlışlık yapmadan vazifesini sürdürmesindeki ilâhî sır ve hikmeti görme-mesidir.
İşte bu noktada insan aklı da, ilmi de takılıp kalmakta, aczi ortaya çıkmakta ve Cenâb-ı Hakk'ın yüksek kudreti ve sonsuz ilmi bütün haşmetiyle, incelik ve hikmetiyle seslenmektedir: «Her şey benim eserimdir ve yalnız benim kudret damgamı taşımaktadır!»
İnkarcı maddeciler derler ki: «Bizler ölüp çürüdükten, kemiklerimiz uf al ip toprağa karıştıktan sonra yeniden nasıl yaratılıp hayata döndürüleceğiz?» derler ve bunu zararlı bir dönüş kabul ederler. Yani eğer bu akıl almaz olay bilfarz gerçekleşirse, kendilerinin alayhine bir sonuç doğurur. Çünkü böyle bir olaya inanmamış ve haber veren peygamberi, kutsal kitapları yalanlamıştı.
Hiç düşünmüyorlar mı, ana rahmine intikal eden sperma yumurtayla birleşince nasıl tedrici olarak şekillenip insan suretine girmektedir? Canlı bir hüore olan spermaya insanı, bütün vasıf ve özellikleriyle enjekte eden O Yüce Kudret, ölenleri ikinci hayata çeviremez mi? Küçücük bir tohum nasıl olur da kocaman bir ağaç haline gelebiliyor? Evet, spermada nasıl insanın mikro modeli gizlenmişse, tohumda da o kocaman ağacın mikro modeli düzenlenip gizlenmiştir. O model şart ve ortamı bulunca kendini açığa vurmaktadır. Ölen her insandan birçok mikro modellerin kalması neden mümkün olmasın? Kuyruk sokumundaki küçücük bilyamsî kemiğin, insanın bütün özelliklerini kendinde taşıdığını biliyor musunuz?[8]
Kalkış Ve Uyanış
«(Ama onların dirillp eski hallerine gelmesi için yetecek) bir tek haykırış! Bir de bakarsın (hepsi) uyanık olarak toprağın üstündeler.»
Bedeni terkeden ruhlar Berzah Âlemi'nde bir bakıma zamansızlık içindedirler. Cürüyüp yokluğa karışan bedenlerden kalan atomlar harekete geçirilir, tıpkı küçücük bir tohum gibi yeşerip filizlenirler ve insan şeklini bulunca da kendilerine ait ruhlar gelip onlara yerleşirler. Böylece dirileri insanlar uykudan uyanır gibi olurlar. Kendilerinde önce sakinlik başlar, neyin nesi olduğunu hemen anlayamazlar ve az sonra işin farkına varırlar. Arkasından o günün korku ve dehşeti kendilerini çepçevre sarar.
İnkarcı maddeciler, gözlerine inanamazlar! Zira dünya hayatında iken hep böyle bir güne inanmaz, inananları küçümser ve ilâhî haberleri alay konusu edinirlerdi. İşte şaşkınlıkları, korku ve endişeleri buradan kaynaklanır ve âdeta kahrolurlar.
Yasîn Sûresi 50, 51. âyetlerle bu konu biraz daha açıklanarak şöyle buyurulmaktadır: «Sûr'a üfürülünce bir de bakarsın kabirlerinden çıkıp Rablarına doğru akın akın koşarlar: «Eyvah bize! Kim bizi uyuduğumuz yerden kaldırdı?» derler. Onlara: «Bu, Rahman (olan Allah)ın va'dettiği ve peygamberlerin doğru söylediği (gündür)» (denilir).»[9]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-i Hakk'ın beş önemli olaya yemin ederek kıyametin mutlaka kopacağını haber verdiği konu edildi ve kıyamet ile âhi-ret âleminde cereyan edecek olan safhalardan birkaçı anılarak inkarcıların daha iyi düşünmelerine işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşrikleri ve sonra da yaşamakta olan inkarcı azgınları uyarmak için Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasına yer veriliyor ve Hakk'a baş kaldıran, peygamberi yalanlayan kâfir bir liderin sonunun ne olduğuna dikkat çekilerek ibretli bir misâl veriliyor.[10]
15- Musa'nın hâdisesi (başından geçen kıssası) sana geldi değil mi?
16- Hani Rabbı ona mukaddes vadi Tûva'da (şöyle) seslenmişti:
17- «Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır.
18- Ona de ki: «Arınmak ister misin?
20- Bunun üzerine Musa, ona o büyük mu'cizeyi gösterdi.
21- Fir'avn (onu) yalanladı ve baş kaldırdı.
22- Sonra da arkasını çevirip acele gitti.
23- (Halkı) biraraya toplayıp seslendi:
24- «Ben sizin en yüce tanrın izim!» dedi.
25-
26-
Hak İle Bâtıl Mücadelesinde İbretli Bir Misâl
«Musa'nın hâdisesi (başından geçen kıssası) sana geldi değil mi? Hani Rabbı ona mukaddes vadi Tûvâ'da (şöyle) seslenmişti: «Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır.»
Mekkeli putperestler âhiret âlemine inanmıyorlar ve o sebeple hiçbir sorumluluk duygusu taşımıyor, sadece dünyalıktan yana mutlu bir hayat sürmekten başka bir gaye düşünmüyorlardı. Sahneye çıkan İslâm Dini, onların sınır ve ölçü tanımaz hürriyetlerini meşru sınıra çekmeye çalıştığı, hayatlarını yönlendirip asıl amacına döndürmeyi plânladığı için, çoğu hem Allah'a, hem de Peygamberine karşı gelip kinle, hınçla, inkâr ve inatla tuğyan ettiler.
İlgili 15-26. âyetlerle, Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasından ibret alınacak birkaç önemli safhaya yer veriliyor ve bâtılın, küfrün, tuğyanın hakkın karşısında hezimete uğrayıp yok edildiği ve bundan böyle de bâtılın kaderinin bundan başka olmayacağı hatırlatılıyor ve Hz. Muhammed'e (A.S.) saldıran azgın inkarcıların yakında baş aşağı geleceklerine işarette bulunuluyor.
Nitekim öyle oldu; çok geçmeden olaylar gelişti ve İslâmiyet emin adımlarla başarı çizgisine ilerlemeye devam etti. Derken savaşlar başladı ve Mekke'nin fethedilmesiyle bâtıl hezimete uğratıldı.[11]
Tûvâ Vadisinde Rabbın Sesi
Tâhâ Sûresi 9-37. âyetlerin tefsîrinde bu konuya geniş yer verildi ve gereken açıklama yapıldı. Cenâb-ı Hak aynı olayın bir özetini Nâziât Sûresinde de vermekte ve inkâroı maddecileri uyarmaktadır.
insan haklarını çiğneyen, İsrail oğulları'na din ve vicdan hürriyeti tanımayan, üstelik kendini ilâhlaştıran ve İsrail oğulları çoğalmasın diye onlardan doğan erkek çocukları öldürmek suretiyle zulmün en fenasını işleyen Fir'avn geriye ne bıraktı? İbret alınsın diye mumyalanmış bir ceset; kötü bir idare, zulüm, işkence ve aşırı putperestlik izlerini.. Sonra da lanet ile anılmayı..
Kur'ân bu çok ibretli tabloyla dünya milletlerine ve onları idare eden İnkarcı zâlimlere seslenmekte, dönüş yapmadıkları takdirde hem kendilerini, hem yoldaşlarını, hem de milletlerini felâkete mâruz bırakacaklarına İşarette bulunmaktadır. Zira küfür ve tuğyan, putperestlik ve zulüm hiçbir kavim ve millete rahmet kapısını açmamış, hiçbir milletin yüzünü güldür-memiştir.
Musa Peygamber (A.S.) doğrudan ilâhî vahye hazır durumda bulunmadığı için ilâhî kelâm sıfatı önce surette tecelli etmiş ve öylece suretten surete geçiş sağlanarak Musa'ya seslenilmiştir. Musa Peygamber ilk adımda ilâhî vahye bu yoldan mazhar olurken, aşırı bir şaşkınlık, fazla bir korku ve heyecan, kendinden geçme alâmeti göstermemiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) ise, suretten değil. Melek Cebrail vasıtasıyla doğrudan kalbine ilka edildiğinden, gerek ilâhî vahyin, gerekse en büyük ruh olan Melek Cebrail'in ledünnî havasının tesiri altında kalmış ve hayli sarsıntı, heyecan ve korku geçirmiştir. Nitekim Müzzemmil ve Müddessir Sûrelerinde Resûlüllah'ın (A.S.) bu durumu çok açık şekilde belirtilmekte ve aydınlatıcı bilgi verilmektedir.[12]
Tûvâ'nın Kutsallığı
Gerek Tâhâ Sûresinin ilk bölümünde, gerekse burada Tûvâ Vadisinin temizlik ve kutsallığına dikkat çekilmektedir. Hz. Musa'nın bu vadiye iki defa uğradığı söylenir: Birincisi, Medyen'den eşini alıp Mısır'a giderken; ikincisi, Mısır'dan İsrail oğullarını alıp kutsal toprağa doğru dönerken.. Birinci uğ-rayışında ilâhî vahiy önce bir nur, ışık görünümünde ağaçta tecelli etmiş ve oradan Musa (A.S.)ın kalbine seslenilmiştir. İkinci uğrayışında -ki konumuzu oluşturan âyette buna işaret edilmektedir- ilâhî vahiy ya hicap arkasından, ya da melek vasıtasıyla tecelli edip kalbe seslenmiştir.
«Tûvâ» adında bir vadi bugün var mıdır? Günümüzde bu isimde bir vadi bilinmemektedir. Tevrat'ta ise bu olay anlatılırken Horeb Dağı'ndan söz edilir. Sonra da Rabbın meleğinin bir cali ortasında ateş alevi şeklinde Musa'ya göründüğüne değinilerek olayın detayına geçilir.[13]
Şüphesiz sözü edilen vadinin hem coğrafî yapısının güzel ve çarpıcı olduğu, hem de inen ilâhî vahiy ile kutsallık kazanarak feyizli bir havaya mazhar kılındığı anlaşılıyor. Medyen ile Mısır arasında bulunduğu kesindir.
Vâdi'nin kutsal düzeye getirilmesiyle, Musa Peygamber'e ; «Ayakkabını çıkar da öylece ilâhî vahyi telakki eyle, çünkü kutsal vadide bulunuyorsun» denilmesi oldukça anlamlı ve hikmetlidir. Yahudiler bundan dolayı Havralarında ayakkaplarını çıkarıp öylece ibâdet ederler. İslâm'da ise ayakkabı temiz olduğu takdirde çıkarmaya gerek olmadığı fıkhî bir hüküm olarak belirlenmiştir.
tTûvâ»nın «tâvizden türetildiğini söyleyenlere göre, Tûvâ özel bir isim değil, o vadinin temizlik üstüne temizlik, kutsallık üstüne kutsallık arzetti-ğine İşarettir. Allah daha iyisini bilir.[14]
Küfür Ve İsyanda Aşırılık
«Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır. Ona de ki: «Arınmak ister misin?.»
Fir'avn gerek yerli Kıbtîlere, gerekse İsrail oğullari'na köle muamelesi yapar, kendini ilâhlaştıracak kadar haddini aşar, putperestliğin en koyusunu kalp ve kafalara işleyerek halkı şahsiyetinden uzaklaştırırdı. Özellikle İsrail Oğullan'nı ikinci veya üçüncü sınıf vatandaş sayıp zulmün en şenisini reva görürdü.
Musa Peygambere: «Fir'avn'a git, doğrusu o iyice azmıştır» mealinde geçen «azmıştır» fiili, «tağâ»nın karşılığıdır. Tuğyan kökünden 'gelen bu fiil Fir'avn'ın tutumu hakkında yeterli bilgiyi yansıtmaktadır. Onu şöyle mad-deleştirebiliriz:
a) Azıtıp sapıtmıştı,
b) Azgınlık gösterip halka zulmediyordu,
c) Hakk'a karşı baş kaldırmada çok ileri gidip putlardan ve kendi şahsından başka hiçbir kutsal değer tanımıyordu..
d) İlâhlık iddiasında bulunacak kadar ölçüyü kaçırıyor, böylece âlemlerin Rabbı olan Allah'ın rububiyet sınırına tecavüz ediyordu.
e) Günah ve tuğyanda ölçü ve kıstas kabul etmiyordu.[15]
Musa Peygamberin (A.S.) Fir'avn'a İki Teklifle Gitmesi
«Ona de ki: «Annmak ister mi" sln? Sana. Rabbına giden doğru yolu göstereyim de derin bir saygıyla korkup eğilesln.»
Cenâb-ı Hak, Musa Peygamber'i Fir'avn'ı uyarmak ve Hakk'a yöneltmek ile görevlendirdiği zaman» Musa (A.S.)ın ona nasıl bir öneri ve uyarıy-lo gittiğini burada iki madde halinde özetlemektedir:
1- Küfür, tuğyan, günah ve isyan kirlerinden temizlenip arınma, ilâhi sisteme girerek ak-pâk olma arzusunu uyandırmak,
2- Cenâb-ı Hakk'a giden doğru yolu göstermek suretiyle ilâhî azameti onun kalp ve kafasına işlemeye çalışmak.
Bu iki cümlede Fir'avn'ın bütün yanlışlıkları, aşırılıkları özetlenmiş bulunuyor. Tâhâ Sûresi 43-54. âyetlerle bunun detayı açıklanmakta ve geniş bilgi verilmektedir. Buradaki özetinden ise Fir'avn'ın tutumu hakkında genel, fakat kısa bir bilgi verilerek yetinilmektedir. Şöyle ki:
a) Önce Allah'a imânın, dini kabul etmenin bir arzu ve istek konusu olduğu; kimsenin buna zorlanamıyacağı nazik bir ifadeyle belirtiliyor. Tâhâ Sûresi'nde bu, «kavlen leyyinen» kavramıyla belirtiliyor. Çünkü inanmak kalbe, ondaki irfan, anlayış ve sağduyuya dayanır.
b) Sonra da küfür, isyan, günah, haksızlık ve kendini beğenmenin; Hakk'ı red ve inkâr etmenin ruhu, kalbi ve vicdanı kirletip karartan ve insanlık cevherini paslandırıp belirsiz hale sokan bir maraz olduğuna işaret ediliyor.
c) Bunlardan arınıp temizlenmenin tek yolunun, her şeyi yaratıp terbiye eden Allah'a dosdoğru imân olduğu hatırlatılıyor.
d) Hiçbir fâninin insanları doğru yo!a sokma gücüne sahip olmadığı; peygamberler ve onların yolunda yürüyenlerin sadece doğru yolu gösterip tarif etmekle görevli bulundukları açıklanıyor. Hidâyetin Allah'a ait olduğuna işarette bulunuluyor.
e) Musa Peygamber'in (A.S.) böylece Allah tarafından, hakkı tebliğle vazifeli bulunduğu anlatılıyor.[16]
Kendini İlâhlaştıran Kâfire Bu Sözler Tesir Eder Mi?
«Bunun üzerine Musa, ona o büyük mu'cizeyi gösterdi. Fir'avn <onu) yalanladı ve baş kaldırdı..»
Kişi şartlanır da inkâr ön yargı haline gelirse, Hakk'a davet ona pek tesir etmez. Ancak her tebliğ ve çağrı insan kafasında bir iz. kalbinde bir kıvılcım oluşturur. O bakımdan şartlar ve ortam elverdiği nisbette doğru yola çağırmakta sayılmayacak kadar fayda vardır. Zira hakkı savunan ve onu tebliğe çalışanlar boy göstermedikçe hedef olamazlar; hedef olamayınca da karşıt gruplarla mücadele havası oluşmaz ve böylece kendiliğinden pasifize edilmiş duruma düşerler.
Hakkı tebliğe çalışıp doğru yola irşad edenler, gereken tebliğ ve çağrıda bulunmakla yetinmezler. Duygu ve düşünceleri yönlendirmek, akla ışık tutmak için birtakım inandırıcı belgeler sergilerler. Zaten Kur'ân-ı Kerîm'de izlenen üslûp ve metot da bu doğrultudadır. Zira gerçeğe ulaşabilmek ve onu kabul ettirmek için birtakım mantıklı fikirler, ilmî belgeler ortaya koymaya büyük ihtiyaç vardır. Ancak bu mantıklı fikirler, ilmî belgeler, çağın ölçülerine göre olmalıdır. Meselâ Musa (A.S.)ın yaşadığı çağda daha çok kâhinler, sihirbazlar ön plânda bulunuyor ve toplum arasında geniş ilgi topluyordu. O bakımdan Musa (A.S.) «Yed-i beyzâ» ve bir de «Asâ» mu'ci-zestyle ortaya çıktı ve sözü edilen iki zümreyi tesir altına alarak hakkın üstünlüğünü bir kısmına kabul ettirdi. İsâ (A.S.)ın yaşadığı çağda ise tababet ön plânda bulunuyor, tabipler ve hekimler bulundukları yerde en seçkin insanlar olarak büyük rağbet ve saygı görüyorlardı. Bunun için Melek Cebrail'in nefhastyla vücut bulan bu kadri yüce peygamberde yüksek derecedeki ruhî tezahür birçok harikalar meydana getirebiliyor; anadan doğma körlerin gözünü açıyor, birçok hastalıkları anında iyileştirebiliyor ve hatta ölüyü diriltecek kadar ilâhî inayetin tecellisini sergiliyebiliyordu.
Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.)ın yaşadığı çağda özellikle Arap Yarımadasında yaşayanlar arasında edebiyat doruğuna yükselmiş bulunuyordu. O derecede ki, toplum arasında en çok şâirler, edipler, fasîh ve düzgün konuşanlar itibar görüyor ve şiir, hitabet yarışmaları tertiplenerek panayırlar kuruluyordu. Aynı zamanda ilmî araştırmalara da bir yönelme hissediliyor ve onu izleyen çağda bu araştırma iyice hızlanıyor; bu defa daha çok ilim adamları saygı ve itibara lâyık görülüyorlardı. Artık bu ilmî hareket her geçen asır biraz daha sath-i mailinde ilerlemeye devam etti ve günümüze kadar önemli mesafeler katederek insanlığın hizmetinde büyük rol oynamaya başladı ve kıyamete kadar da o sahnede rol oynayacaktır. Bunun için hem indirilen son kitap Kur'ân-ı Kerîm fesahat ve belagatın zirvesinde bulunuyor ve ilim adamlarına ışık tutan, yol gösteren, hareket noktasını belirleyen birçok ilmî belgeleri beraberinde taşıyor; hem de gönderilen son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) en fasîh ve belîğ bir zat olarak ilâhî emirleri tebliğ ediyor; her vesileyle ilme ve ilim adamına takdir sunarak onların kadrini yüceltiyor ve aynı zamanda birtakım temel fikirler de vermek suretiyle hak peygamber olduğunu isbatlıyor. Nitekim aradan 1400 şu kadar yıl geçmesine rağmen, gerçeği ortaya çıkaran ilmî buluşlar ne Kur'ân'la, ne de Hz. Muhammed'in sünnetiyle ters düşmüştür. Böylece Kur'ân Hz. Muhammed'in (A.S.) en büyük mu'cizesi, en kuvvetli belgesi ve en sağlam delili olarak haklılık, şeref ve izzet burcunda yükselmeye devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecektir.
Gerçek bu olunca, nasıl Hz. Musa (A.S.) sözünü ettiğimiz mu'cizelerle Allah tarafından gönderildiğini isbatlayarak sihirbazları ve kâhinleri kendi saffına cektiyse, Hz. Muhammed'in (A.S.) yolunda yürüyen din alimleri, mürşitler, mücâhidler ve ilim adamları da Kur'ân ve Sünnet'in insanlığa getirmiş olduğu esas ve prensipleri ilim düzeyinde ele alıp kalp ve kafaları aydınlatarak aklı erenleri hak yola davet etmeleri öylece gerekmektedir.
Özetliyecek olursak şu formülü tavsiye edebiliriz : Gerçek mü'minler kutsal hizmetlerini sürdürürken imân, davalarının temeli; akıl, yol gösterenleri; ilim de yollarını aydınlatan meşaleleri olmalıdır. Güzel, düzgün, yapıcı ve çarpıcı konuşmak ise şiarları bulunmalıdır.
Musa Peygamber'in (A.S.) yukarıda belirttiğimiz iki mu'cizesinden birincisi, hak dinin aydınlatıcı, her türlü karanlığı giderici olduğuna; ikincisi ise, her şeyi, her canlıyı yaratıp kemale erdirenin ancak Allah olduğuna ve ölüleri de ancak O'nun dirilteceğine, böylece ikinci hayatı başlatacağına işarettir.[17]
Firavun’un Aczinin Belirtisi
«Bununüzerine Musa, ona o büyük mu'cizeyi gösterdi. Fir'avn (onu) yalanladı ve baş kaldırdı. Sonra da arkasını çevirip acele gitti. (Halkı) biraraya toplayıp seslendi: «Ben sizin en yüce tanrınızım!» dedi.»
Musa Peygamber'in (A.S.) hikmet ve hakikati bütün parlaklığıyla yansıtan sözleri ve akıllara durgunluk veren mu'cizeleri karşısında âciz kalıp makul hiçbir cevap vermeye muktedir olamayan Fir'avn, kabalık ve küstahlık göstererek aczini Örtmeye çalıştı. Böylece ikisi sözlü, ikisi de fiilî olmak üzere asıl tavrını ortaya koydu :
1- Musa'yı (A.S.) yalanladı,
2- İnanmayacağını, bunların inandırıcı şeyler olmadığını belirtti. Sonra da :
3- Musa'ya ve sergilediği mu'cizeye önem ve değer vermediğini göstermek için arkasını döndü,
4- Ve Onun bu kudretini tesirsiz hale getirmenin yol ve çaresini düşünerek hızlı bir araştırmaya yöneldi: Halkını toplayıp : «Ben sizin en yüce Rabbınızım» diyerek küfür ve azgınlığında inatla ısrar edip durdu. Cenâb-ı Hak da doğru yolu seçmeyen bu azgın kâfiri dünya ve âhiret azabıyla ya-kalayıverdi. Sonunda Kızıldeniz ona ve yandaşlarına mezar oldu.
Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasının bu bölümüyle, önce Mekkeli müşriklere, sonra da yaşamakta olan diğer inkarcı toplum ve milletlere, insanlığının ve Allah'a kul bulunmanın ölçü ve sınırını tanımayan Fir'avn ve çevresindeki dalkavuklarının hazîn akıbeti misal veriliyor. İnkâr, zulüm ve ahlâksızlığın son kertesine gelip dayanan hiçbir kavim ve milletin ilâhî hükümden kendini kurtaramadığı hatırlatılarak ilâhî sınırın aşılmaması tenbîh ediliyor.[18]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı sapıkları, suçlu günahkârları uyarmak için Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasından birtakım ibretli safhalar anlatıldı. Hakk'a baş kaldıran inatçı bir liderin akıbeti misâl verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, yaratma kudretinin Cenâb-ı Hakk'a has olduğuna değinilerek insanın hilkati ve gökle yerin yaratılıp düzenlenmesi üzerinde duruluyor. Görebildiğimiz her şeyin insanın istifade etmesi için hazırlandığına atıf yapılarak, öldükten sonra kıyamet olayıyla yeni düzenin kurulacağı ve ikinci hayatın başlayacağı; o ikinci hayatta herkes dünyadaki inanç ve ameline göre yerini alacağı açıklanıyor.[19]
Meali:
27- Sizi yaratmak mı daha zordur yoksa göğü yaratmak mı? (Allah) onu İnşâ edip var laldı. (Hâlâ görmüyor musunuz?!)».
28 -Tavanını yüksekti de ona (en uygun) düzen ve dengeyi sağladı.
29- Gecesini karanlık yaptı, kuşluğunu (aydınlık olarak) çıkardı.
30- Arkasından da yeryüzünü döşeyip hazırladı.
31- Ondan da suyunu ve otlağını (çeşit, çeşit ağaç ve bitkilerini) çıkardı.
32- Dağları derinlemesine dikip sağlamlaştırdı.
33- (Bütün bunları) size ve davarlarınıza yararlı geçimlik kılmıştır.
Mevcut Nizamı Yoktan Yaratıp Var Kılan Allah..
«Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? (Allah) onu inşa edip var kıldı. (Hâlâ görmüyor musunuz?!)»
İnsan, şüphesiz ki beyniyle, kalbi ve ciğeriyle, sindirim sistemi ve diğer organlarıyla; ayrıca akıl, zekâ, idrâk gibi yetenekleriyle ve birçok özellikleriyle Allah'ın sonsuz kudretini yansıtan en önemli eserlerinden biridir. Onun dışında bir do. kâinat düzenini yaratıp dengede tutan ve sayısı bizce belirsiz melekleri ezelî program düzeyinde hizmete sevkeden ve kâinatı bir bütün olarak hassas bir saat gibi çalıştıran Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin yetmiyeceği bir şey yoktur. Bütün bunları yokluk karanlığından «kün emri» ile çıkartıp vücût alanına getiren o sonsuz kudret, insanı öldürdükten, mevcut düzeni yıkıp alt-üst ettikten sonra insanları niçin diriltip kaldıramasın, göklerle yeri neden yeniden kurup düzene soka masın?.. Bunda yadırganacak veya şüphelenecek ne vardır?
Milyonlarca, hattâ milyarlarca yıldızlar ve onların bağlı bulundukları sistemler kendi yörüngelerinde belli hesap ve kanunlara göre hareketlerini sürdürmekte ve milyonlarca, milyarlarca yıl geçmesine rağamen en küçük bir yanlışlık meydana gelmemektedir.
Tesadüfe bağlı bir tekâmül varsa, neden bu tekâmül durdu? Esas maya ve kudret madde ise, bu temel madde neden daha başka insanlar vücuda getirmemektedir? İşte bu sorulara hiçbir materyalist cevap verememiştir. Çünkü ortaya attıkları iddialar ve varsayımlar birer hayal ürünüdür.
Yer çekimi, merkezkaç kuvveti, alanlar kanunu bu kurulu düzen ve dengenin bir ucunu oluşturmakta ve böylece sistemlerin hepsi tam bir bütünlük içinde programlandıkları gibi hareketlerini sürdürmektedirler.
Karadelik'ten tutun da daha insanoğlunun keşfedemediği birçok harikalar ve düzenlemeler yeni kâşifleri, âlimleri, dâhileri beklemektedir.
Göklerin üstünde «Kürsi» denilen sistem, Kur'ân'ın anlatımıyla, göklerle yerden daha büyüktür. Onun ötesinde yer alan Arş ise hepsinden daha büyüktür. İlmî araştırmalar henüz «Güneş Sistemi»ni bile tam anlamıyla keşfetmiş değildir.
Bu uçsuz, bucaksız fezada bunca sistemleri en ince hesaplara ve en hassas fiziksel kanunlara dayalı olarak yaratıp dengede tutan Cenâb-ı Hak, ölüleri diriltemez mi ve kıyamet olayından sonra yıkılanı daha kalıcı ölçülerle yaratamaz mı? Bunda ne şüphe var. Kâinatta her şey O'nun kudretini yansıtmakta ve akıl sahiplerine seslenerek onları imân ve irfana, iz'ân ve idrâke davet etmektedir.[20]
Yerin Ve Göğün Tavanı
«Tavanını yükseltti de ona (en uygun) düzen ve dengeyi sağladı..»
Yerkürenin tavanı, biz insanların bakış açısına nisbetle dünya semasıdır. Bunun gibi her bir üstteki semâ bir aşağısındakine tavan oluyor ve bu durum Arş'a kadar kat, kat devam ediyor. Arş ise. Cennetlerin üzerinde bir tavan görünümü arzediyor.
Bütün bu düzenlemelere bakınca, hepsi birden «Allah» demekte ve sadece O'nun emrine uyarak plândaki yerlerini aldıklarını belgelemektedirler. Dünya ise, kâinatın çok küçük bir parçası olarak bulunmakta ve iki ayrı hareketle insan hayatına uygun şartları oluşturmaktadır. Gecesi karanlık, gündüzü aydınlıktır.
İlgili âyet çok açık biçimde bu mânaya delâlet etmekte ve «semk» kavramıyla enine, boyuna ve derinliğine yüksekliğin azametini bildirmektedir. Hemen arkasında «tesviye» kökünden türetilen «sevvâ» fiili kullanılarak bu düzenleme ve yüksekliğin kusursuz, pürüzsüz olduğu belirtilmektedir. Zira tesviyenin, bir şeyi düzeltip pürüzlerini, eğrilik ve dengesizliğini gidermek anlamında kullanıldığı çok yaygındır.[21]
Yerküre (Dünya) Göklerden Sonra Düzenini Bulmuştur
«Arkasından da yeryüzünü döşeyip hazırladı..»
Âyetin açık anlatımından, yerkürenin düzene sokulmasının ve kaynaklarının hazırlanıp istifade edilecek düzeye getirilmesinin, göklerin düzen ve dengesini almasından sonra gerçekleştiği anlaşılıyor. Böylece araştırıcılara ip ucu verilerek hareket noktası belirleniyor.
Ayrıca âyette «dahv» kökünden türetilen «daha» fiili kullanılmıştır. Bu kelime dört ayrı mânaya delâlet eder:
1- Düzenleyip döşemek,
2- Devekuşu yuvası veya yumurtasının işgal ettiği yere benzer anlamda düzenlemek,
3- Toprağı sürüp yarmak,
4- Gıda maddelerinin oluşmasına uygun ortamı hazırlamak..
Birincisi, yeryüzünün başta insan olmak üzere bütün canlıların yaşamasına elverişli şekilde düzenlenip hazırlandığına,
ikincisi, yeryüzünün devekuşu yuvası gibi elips şeklinde olduğuna,
Üçüncüsü, yeryüzünün jeolojik, fiziksel olaylarla engebeli bir duruma getirildiğine.
Dördüncüsü, yeryüzünün yeterince gıda maddesi yetiştirecek özellikte donatıldığına delâlet etmektedir.
Yerkürenin göklerden sonra düzenlenmesine gelince: Bununla, yerkürenin göklerdeki sistemlerden sonra yaratıldığı değil, onun insan ve diğer canlılar için yaşanır duruma getirildiği belirtiliyor. Öyle ki, gökteki sistemlerle birlikte oluşan yerkürenin birkaç jeolojik devir geçirdikten sonra bugünkü duruma geldiği söz konusudur.
Allah daha iyisini bilir.[22]
Su Ve Otlağın Vücuda Getirilmesi
«Ondan da suyunu ve otlağını (çeşit, çeşit ağaç ve bitkilerini) çıkardı..»
Bu âyetin açık delâletinden, suyun yerküreden oluşup çıktığı anlaşılıyor. İlim adamlarının asırlarca araştırma ve incelemelerinden çıkan sonuç da bu izlenimi vermektedir. Şöyle ki: Lâv gibi erimiş kayalar, sıvı haldeyken, soğuk ve katı hallerindekinden daha çok su tutarlar. Bundan dolayı, jeolojik çağlar boyunca, yerkabuğu soğurken atmosfere durmadan su buharı yükselmiştir. Yanardağlarda yapılan çözümlemeler bu durumuyla uzayda kaybolup gitmemekte, belli bir sınıra kadar yükselip kalmaktadır.
Evet, suyun bu şekilde çıkıp oluşmasıyla bir devridaim olayı meydana gelmiş ve bitki örtüsü, meralar bu sayede oluşmuştur. Konumuzu oluşturan âyetle bu inceliğe işaret ediliyor ve aklını kullanabilenlerin araştırma yapmasını ilham ediyor.[23]
Dağların Oluşup Dikilmesi
«Dağları derinlemesine dikip sağlamlaştırdı.»
Diğer ilgili âyetlerin tefsirinde de açıkladığımız gibi, yerkürenin denge ve düzen ölçüsünde hareket etmesini; hava akımını, yağmur ve su dengesini, yeraltı kaynaklarından bir kısmının oluşmasını sağlayan dağlar, aynı zamanda dünyamıza çok güzel bir görünüm vermektedir.
Son bir asır içinde yapılan ilmî araştırmalar, dağların önemi ve faydası hakkında bize hayli bilgiler vermektedir. Önce, kömürü meydana getiren bitkiler, kömürün oökeldiği ve oluştuğu göl alanını sınırlayan ve çevreleyen dağlık yükseltilerdir. Ayrıca magmatik yollardan -termal yükselim gibi- oluşan dağlarda meydana gelen maden cevherleşmesi, akarsuların aşındırma, taşıma ve göl havzalarında çökeltme amelyesiyle birikir.
Dağlık alanlardan gelen akarsular, yukarılardan gelişleri sırasında birleşip kollara ayrılırlar. Birleşmeleri ile de su potansiyeli artar.
Dağlık yükseltilerin tepe ve tepeye yakın kesimleri rüzgâr gücünün de yüksek olduğu yerlerdir. Günümüzde rüzgâr gücünden elektrik enerjisi elde etme çalışmaları hayli hızlanmıştır.
Dağlık yerlerden, daha geniş ufuktan ve daha uzak mesafeleri daha sağlıklı olarak seçme, gözetleme imkânı daha fazladır.
Dağlık havzalar, göl çukurluklarına akarsular yoluyla malzeme taşınmasını kolaylaştırıp hızlandırırlar. Böylece eski devirlerde kömürleşme hızlı şekilde oluşma imkânı bulabilmiştir. Zira kömürü oluşturacak bitkisel malzemenin üzerinin taş, toprak, çakıl gibi tortul malzemeyle örtülmesi kömür oluşumu için gereken şartlardandır.
Diğer yandan dağlık alanların yükselmesi -tektonik hareketler ile- beraberinde çöküntüleri de getirir. Yükselen dağların yanısıra çöken ova ve ara çukurluklar magmaya yaklaşır. Böylece bu havzalardaki yeraltı su sirkülasyonu magmanın tesiriyle termal özellik kazanır.
Bunlardan başka dağlar, insanların yerleşme, ulaştırma ve geçim kaynaklarını sağlama gibi ihtiyaçlarına da cevap verir.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm akla ışık tutan, kalbe neşter vuran, düşünce ufkunu genişleten delil ve belgelerle, yeryüzünde böbürlenip Allah'ın kullarını kendilerine köle edinen zâlim zorba inkarcıları, haddini bilmeyen liderleri daldıkları derin uykudan uyandırmayı amaçlayarak, kâinatın her parçasının birbiriyle ahenkli ve faydalı bir çalışma ve hizmet verme dinamizmini kendinde taşıdığını belirtmekte; tıpkı bir saatin irili ufaklı çarklarının tam bir uyum içinde ve hep birlikte çalışma özelliğine benzer çalışma özelliği taşıdığına işarette bulunmaktadır.
Bütün bu düzenli ve yararlı işleyiş, insandan yanadır ve onun hayatıyla içiçedir. Cenâb-ı Hakk'ın mükemmelin de ötesinde ve üstünde kurduğu düzen ancak akıl, ilim ve imân gözüyle bakanlara «Allah vardır ve birdir» dedirtmekte ve böylece onlar bu muhteşem kudretin tezahürü karşısında büyülenmektedirler. Artık böylesine akıllara durgunluk veren bir nizam karşısında fir'âvn ve nemrutların ne değeri olabilir?[24]
Bunların Hepsi Canlıların Geçimliğidir
«(Bütün bunları) size ve davarlarınıza yararlı geçimlik kılmıştır.»
Yukarıda akla ışık tutar ve düşünceyi yönlendirir mahiyette sıralanan belge ve delillerden sonra, yeryüzünün bütün kaynaklarıyla, düzen ve dengesiyle ve taşıdığı faydalarıyla insanlar ve davarlar için geçimlik olarak hazırlandığı bildiriliyor. Ancak sözü edilen geçimliğin yararlı bir düzeye gelmesi, insanoğlunun aklına, zekâsına ve gayretine bırakılmıştır. Öyle ki. İnsanın yapamıyacağını Cenâb-ı Hak hazırlayıp imkân alanına getirmiş ve gerisini insanın idrâkine ve azm-u gayretine terketmiştir. Hayat sahnesinde «lokma piş. ağzıma düş» kaidesi câri değildir. O lokmayı biz arayıp bulacağız ve pişirip yeme imkânını sağlayacağız.
Nitekim âyette «meta» sözü kullanılmıştır ki bu, daha çok istifade edilecek şeye ve kullanılacak alet ve edevata denir. Bundan da insanoğlunun yararına hazırlanan nimetlerden ancak birtakım düzenli gayretlerle ve teknik imkânlarla faydalanılabileceği anlaşılıyor. Aynı zamanda bu anlam ve kural çerçevesinde birtakım emeklerin ortaya konmasının lüzumu ortaya çıkıyor[25]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yaratma kudretinin Allah'a has olduğu konu edilerek göklerle yerin yaratılıp insandan yana hizmete sevkedildiği belirtildi ve böylece ilâhî kudretin ikinci hayatı mutlaka düzenleyip sonsuz olarak devam ettireceğine dikkat çekildi ve çekiliyor.
Aşağıdaki âyetlerle, âhiret günü üzerinde durularak herkesin o günde ne için, neden yana çalışıp çabaladığını anlayacağı haber veriliyor. Dünyada azıp sapıtanlarla Cenâb-ı Hakk'ın makamından korkarak hayatını ona göre düzenleyenlere verilecek karşılığa atıf yapılıyor.[26]
Meali:
34-O güç getirilemiYecek büyük (kıyamet) felâketi geleceği zaman;
35- o gün insan ne için çalışıp çabaladığını hatırlayıp anlar.
36- Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür.
37-39- Artık kim azıp dünya hayatını seçerek tercih ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdir.
40-41- Kim de Rabbının (yüce) makamından korkar da nefsini havaî
Şeylerden alı koyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.
Güç Getirilemeyen Büyük Olay
«O 9üç getirilemiyecek büyük (kıyamet) felâketi geleceği zaman..»
Bilindiği gibi kıyamet olayı Kur'ân-ı Kerîm'de 15'e yakın isim ve sıfatlarla anılmıştır. Şüphesiz bunlardan her biri o müthiş, dayanılmaz ve karşı konulmaz büyük olayın bir yanını, başka bir görüntüsünü yansıtmaktadır.
Konumuzu oluşturan âyette ise «Tâmme» ismi anılmakta ve böylece kıyametin değişik bir yanı anlatılmaktadır. Öyle ki, bu isimle olayın iki yönü belirtilmekte ve diğer yönleriyle bağlantılı bulunduğuna işarette bulunulmaktadır :
Birincisi, kıyamet olayının üst taraftan müthiş bir baskın şeklinde meydana geleceğine delâlet ediyor. Bu da, kıyametin sadece yerkürenin yörüngesinden çıkıp dağılmasıyla değil, mevcut bütün sistemlerin de alt-üst olmasıyla gerçekleşmesi demektir.
İkincisi, Müfessir Kurtubî'nin de açıkladığı gibi, ikinci nefha ite hasrın gerçekleşmesi ve hesap alanında her ümmet ve milletin yerini almasıdır ki bu, güç getirilemiyecek kadar korku ve sıkıntı doğuracaktır.
Amaç, insanı ölümünden önce uyarıp o güne iyice hazırlanmasını tel-kîn etmek ve hayat yolculuğunun dünyaya ayak basmakla bitmediğini, sonsuzluk arzeden Cennet veya Cehennem'de karar kılıncaya kadar devam edeceğini kalp ve kafalara işlemektir.
Nitekim 34. âyeti izleyen diğer âyetlerle âhiret âleminin bu cok önemli safhaları kısmen açıklanıyor.[27]
Ömür Süresini İlâhî Talimata Göre Tamamlamak
«O gün insan ne için çalışıp çabaladığınıhatırlayıp anlar.»
Bu âyetle, dünyada çalışıp çabalamanın iki ana hedefi bulunduğuna işaret ediliyor: Birincisi, ecel gelinceye kadar beden ve ruh sağlığını korumak, muhtaç bulunduğu gıdayı sağlamaktır. İkincisi, hayatı devam ettirebilmek için çalışmasını gerçek amaç olmadığını, çalışmak suretiyle bir hazırlık dönemi geçirme hikmetinin söz konusu olduğunu; asıl amacın kalıcı olan ikinci hayatın nîmet ve saadetine lâyık olma düzeyine gelmenin lüzumunu idrâktir.
Dünyada iken hayattan maksat ve hikmetin ne olduğunu düşünmeyenler, 35. âyetle uyamıyorlar. Öyle ki, bugün sözü edilen hikmeti düşünmeyen kimse hayatı boyunca hem hılkatındaki programa ters düşer, hem de âhiret âleminde ebedî saadet yurduna lâyık görülmez.
Rabbımızın makamından maksat nedir?
a) Her iş ve amelinde Allah'ın ilminin ve kudretinin yambaşında olduğuna inanmaktır.
b) İbâdet esnasında edep, saygı, ta'zîm ve hasreti ruh ve âzâda hâkim kılmaktır.
c) Hesap ve ceza gününü düşünüp ona göre adım atmaktır.
d) Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ümit bağladığı kadar, azabından endişe duymaktır.
e) Günah işlemeye meylettiği zaman, Cenâb-ı Hakk'ın yegâne murakıp olduğunu düşünerek günaha yanaşmamaktır.
f) İbâdet zamanı gelince, her işi bırakıp Allah'a ibâdete koşmaktır.
O bakımdan müfessirler bu âyetin tefsirinde, iniş sebebine dokunarak konuyu biraz daha açıklama ihtiyacını duymuşlardır. Şöyle ki:
Azıtıp dünya hayatını seçen, Umeyr oğlu Âmır'dır. Rabbının makamından korkan ise, onun kardeşi Umeyr oğlu Mus'âb'dır. Birbirine ters iki çizgide yer alan iki kardeş en tipik misâl olarak seçilmiştir. İbn Abbas (R.A.) dan yapılan rivayete göre: Bedir Savaşı'nda Mus'âb'ın kardeşi Âmir esirler arasında bulunuyordu. Bilindiği gibi, M us'âb b. Umeyr (R.A.) babasının servetine rağmen Mekke'de en tehlikeli günlerde İslâmiyeti din seçip kendini ResÛlüllah'ın (A.S.) hizmetine veren bahtiyar bir gençtir. Kardeşi Âmir ise, azılı kâfir olan baba ve anasının tesirinde kalıp İslâm'a ve Hz. Peygamber'e (A.S.) karşı kin ve düşmanlıkta çok ileri giden bir kişi İdi. İşte esir edilen bu adamı sorguya çeken Ansar'la onun arasında şu konuşma geçmiştir:
— Nerelisin?
— Mekkeli'yim.
— Adın nedir?
— Âmir b. Umeyr.
— Mus'âb b. Umeyr'le bir yakınlığın var mıdır?
— Evet, onun kardeşiyim.
Bunun üzerine İslâm'da önemli yeri ve hatırı olan Mus'ab'ın ismini duyan Ansar, onun kardeşinin bağlarını çözdüler ve kılına bile dokunmayıp gereken ilgiyi gösterdiler. Sabah olunca kardeşi Mus'âb'le görüştüler ve durumu kendisine naklettiler. Mus'âb hiçbir üzüntü eseri göstermedi. Çünkü din kardeşliğinin ne kadar aziz ve kıymetli olduğunu biliyor, küfür üzere kalıp tuğyanda ısrar eden kardeşini kardeş olarak kabul etmiyordu. O bakımdan olayı kendisine anlatan Medineli mücahidlere şöyle dedi: «O, benim kardeşim değildir. Çünkü ben mü'min-i muvahhid, o ise kâfir ve tâ-ğîdir. Derhal elini ve ayağını bağlayın. Çünkü annesi oldukça zengin bir kadındır; hayli mücevheratı da vardır. Oğlunu esirlikten kurtarmak için istenen kurtuluş parasını hemen getirir.» Mus'ab'ın bu tavsiyesi aynen yerine getirildi ve çok geçmeden Âmır'ın annesi istenilen kurtuluş parasını getirerek oğlunu esaretten kurtardı.
Evet, Mus'âb b. Umeyr (R.A.) kendini öylesine Allah ve Resûlüllah yoluna adamıştı ki, Uhud Savaşın'da birçok kimseler bozguna uğrayıp etrafa dağılırken, o, Resûlüllah'ın (A.S.) önünde yer alıp gelen oklara, atılan mızraklara kendisini hedef edecek kadar üstün bir fedakârlık örneği sergilemişti. [28]
Onun böylesine bir fedâkârlık ve teslimiyetle İslâm uğrunda can vermesini dile getiren Resûlüllah (A.S.) Efendimiz nemli gözleriyle şöyle buyurmuştur :
yurmuştur :
«Senin mükâfatın Allah yanındadır ve buna ben şehadet ediyorum.» Sonra da ashabına dönerek şöyle haber verdiği çok meşhurdur: «And olsun ki Mus'âb'ı (mânâ âleminde) gördüm, üzerinde kıymeti takdir edile-miyecek kadar değerli iki kaftan bulunuyordu. Ayakkabısının bağcıkları ise altundandı.ıı
İbn Abbas (R.A.)dan yapılan bir diğer rivayete göre: 37-41. âyetler, Mahzûm Kabilesi'nden olan azılı kâfir Ebû Cehl b. Hişam ile İmân ve İslâ-mî irfanın doruğunda bulunan Mus'âb b. Umeyr (R.A.) hakkında inmiştir. Müfessir Süddî'ye göre: 40. âyet Ebû Bekir (R.A.) hakkında inmiştir. Şöyle ki: Ebû Bekir'in (R.A.) hizmetçisi hergün yemek saati gelince, efendisinin yemeğini hazırlayıp getirir ve efendisi de ona : «Bu yemeği nereden, nasıl, ne ile hazırladın?» diye sorar; olumlu cevap alınca öylece elini uzatıp yerdi. Bİrgün çok meşgul bulunduğundan ve iyice acıktığından dolayı yemek gelince, daha önce âdeti gereği sorduklarını sormadan yemeğe başladı. Hizmetçi hayret etti ve sordu:
_ Efendim, bugün neden bir şey sormadan yemeğe başladınız?
_- Unuttum da ondan. Peki şimdi soruyorum: Bunu nereden, ne İle, nasıl hazırladın?
O da şu cevabı verdi:
— Cahil iye t günlerinde bir kavmin bana baş vurması üzerine kehanette bulunup onları tatmin edecek uydurma şeyler yapmıştım. Onlar da bu hizmetime karşılık bu yiyecekleri bana getirdiler.
Bu haber üzerine Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) elini sofradan çekmekle kalmadı, bir de o ana kadar yediklerini kusarak dışarı çıkardı ve şöyle dedi: «Ya Rabbî! Bu yediğimden eğer bir şeyler damarlarımda kaldıysa, onu sen orada tutmaktasın, (yapacağım başka bir şey yok)» Bunun üzerine, «Kim de Rabbının (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıko-yarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdin» mealindeki âyet inmiştir. [29][30]
Kaçırılan Fırsatlar
«Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür.»
Cehennem'in ortaya çıkması, aradaki engelin bir süre için kaldırılıp mü'min ve kâfirin onu görmesi demektir. Böylece mü'minler Cennet'te erişecekleri nîmetlerin ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu; kâfirler de kendi nefislerine nasıl haksızlık ettiklerini ve o yüzden elim bir felâkete sürüklendiklerini anlayacaklar.
Böylece herkes Cenâb-ı Hakk'ın vaadinin hak olduğunu, O'nun sözünün ve hükmünün değişmediğini ve değişemiyeceğini idrâk edecek ve Allah'ın kimseye zulmetmediğine şahit olacak..[31]
Tuğyan Ve Hakk'a Teslimiyet
«Artık kim azıp dünya hayatını seçerek tercih ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdim
Bu âyetle, cehennemlik olan kimsenin dünyada iki tehlikeli sınıra geçtiğine işaret edilmektedir:
Birincisi, kâinat si&.emindeki yerini terkedip hayatını fıtratındaki maya ve cevhere uygun düzenlemiyerek hakikate karşı kalp ve kafasını kapalı tutmak suretiyle meşru ve kutsal hiçbir sınır tanımamasıdır.
İkincisi, ölümlü olan dünya hayatını amacından saptırıp dünyevî nî-metleri tek değer ve amaç seçmek suretiyle âhiret hayatına inanmaması, ya da hiç iltifat etmemek suretiyle denge çizgisini aşmasıdır.
Bu iki tehlikeli sınıra geçmek, beraberinde hemen hemen bütün günah ve fenalıkları da taşır. O bakımdan Cenâb-ı Hak burada kötülüklerin iki ana kaynağını anmakla yetinmekte ve konu üzerinde ciddi şekilde düşünmemizi ilham etmektedir.[32]
Rabbının Yüce Makamından Korkanlar
«Kim de Rabb.n.n (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarso, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.»
Cennetlik olan kimselerin ise, iyiliklerin, güzelliklerin ve faziletlerin kaynağı sayılan iki ana vasıfları konu ediliyor: Birincisi, Rabbın makamından korkmaları, ikincisi, nefsini imân ve aklının emrine baş eğdirip tehlikeli sınıra geçmemeleridir.
İlim adamları bu cümle üzerinde hayli durmuş ve az farklı yorumlarda bulunmuşlardır ki, biz onları iniş sebebini açıklarken nakletmiş bulunuyor, ancak ilâveten birkaç yoruma daha yer vermekte yarar görüyoruz :
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî diyor ki: «Nefsin aşırılık ve gayr-i meşru isteklerini terketmek Cennet'in anahtarıdır. Çünkü bunda Allah korkusu söz konusudur.»
Ashab-ı Kirâm'dan Abdullah b. Mes'ud (R.A.) diyor ki: «Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki hak ve fazîlet nefsin heva ve hevesinin yularını tutup (meşru çizgide) çekip götürmektedir. Bir zaman gelecek durum
tersine dönecek: Nefsin heva ve hevesi hak ve fazileti kendi peşine takıp sürükleyecektir. İşte böyle bir zamandan Allah'a sığınınız.» [33][34]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kimin ne için çalışıp çabaladığının ortaya çıkacağı âhiret günü konu edildi ve insanların dünyada iki grupta toplandığına dikkat çekilerek her grubun varacağı yerin ne olacağı haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyametin kopuş saati üzerinde duruluyor ve bu bilginin ancak Allah katında olduğu, kimselere bildirilmediği belirtiliyor. Sonra da Hz. Peygamber'in (A.S.) ancak kendisine bildirileni bilebileceğine değinilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor. Arkasından kıyamet gününün sonsuzluğu karşısında dünya hayatının birkaç saatlik kısa bir süreden ibaret olduğu konu ediliyor ve sûre noktalanıyor.[35]
Meali:
42- Senden Kıyâmet'in kopuş saatinin ne vakit ortaya çıkacağını soruyorlar.
43- Sende ona ait bilgi nerede ki anlatasın?!
44- Onun kopuş ânının bilgisi Rabbına dayanıp noktalanır.
45- Sen ancak (Allah'tan) saygı ile korkup eğilenleri uyaransın.
46- Kıyâmet'i gördükleri gün sanki (Dünya'da) ancak bir akşam veya kuşluk vakti kadar kalmış gibidirler.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Mekkeli müşrikler sırf alay olsun diye kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlardı. O sebeple yukarıdaki âyet susturucu bir cevap olarak indirilmiştir.» [36]
Urve b. Zübeyir (R.A.) de şöyle demiştir:
«Kıyametin ne zaman kopacağı hakkında o kadar çok soruldu ki, As-hâb-ı kiramın bile merakı arttı ve bu hususta ilâhî beyânın inmesini beklemeye başladılar. Derken yukarıdaki âyetler indi.»[37]
İlgili Hadîs
Melek Cebrail'in Hz. Peygamber'e (A.S.) gelerek: «Ya Resûlellah! Kıyamet ne zaman kopacaktır?» diye sorması; Peygamber (A.S.) Efendimizin de ona : «Ondan sorulan kimse, (bu hususta) sorandan daha bilgili değildir..» diye cevap vermesiyle ilgili rivayet bu konuda en sahîh belge ve deliller arasında bulunuyor.[38]
Kıyamet Olayı
«Senden kıyametin kopuş saatinin ne vakit ortaya çıkacağını soruyorlar..»
Kıyamet olayı, mevcut düzenin alt-üst olup bozulması ve yeni bir düzenin kurulması, aynı zamanda insanların kabirlerinden kaldırılması demektir.
Mevcut düzende ilâhî kudret plân ve programını görmeyen; eşya üzerinde yansıyan ilâhî damganın İzinden habersiz olan inkarcılar, tabiatıyla kıyamet olayına inanmamakta ve her vesileyle bunu red ve inkâr etmektedirler. Oysa kıyametin meydana geleceğine delâlet eden binlerce delil ve belge bulunduğu halde, kopmayacağına dair sağlam, doyurucu ve inandırıcı hiçbir delil ve belge mevcut değildir.
Konumuzu oluşturan âyetle onu izleyen âyetlerde bu önemli konu hakkında değişik beş bilgi verilmektedir:
1- Kıyamet olayının hangi tarihte mukadder olan çizgisine gelip dayanarak kopacağı bilinmemektedir.
2- Kıyametin ne zaman kopacağı hakkında Peygamber (A.S.) Efen-dimiz'in bilgisi olmadığı, yani bu hususta kendisine onun tarihinin bildiril-mediği haber veriliyor. Böylece kıyametin kopuş saati hakkındaki bilginin Cenâb-ı Hakk'a has olduğu, onu kimseye bildirmediği belirtilmektedir.
3.4- Hz. Peygamber'in görevinin, kıyametin ne zaman kopacağını bilmek değil, Allah'tan saygı ile korkanları uyarmak olduğu açıklanarak Peygamber'in (A.S.) ancak kendisine bildirileni bilebileceğine işaret edilmektedir.
5- Kıyamet olayından sonra ikinci hayatın başlayacağı ve ölülerin kabirlerinden diriltilip kaldırılacağı haber verilirken, önemli bir konu üzerinde duruluyor. O da, âhiret hayatına nisbetle dünya hayatının çok kısa olduğu ve dirilip kalkanların bunun hemen farkına varacakları hususudur.
42. âyette zikredilen «mursâ» kelimesi, mimli masdardır. Aynı zamanda ism-i mekân ve ism-i zaman da olabilir. Daha çok geminin limana gelip demir atması anlamına gelir. Böylece kıyametin de bir noktaya gelip dayanması, o saatin gelip karşımıza çıkması ve dünya hayatının son durağına gelip dayanması yorumu ortaya çıkmış oluyor.
Sözü edilen kelimenin şu mânalara da delâlet ettiği bilinmektedir:
a) Kıyametin kopması ve ölenlerin dirilmesi,
b) Mevcut hayatın son bulup nihayete ermesi,
c) Cenâb-ı Hak yanında belirlenmiş zamanı...
43. âyet iki mânaya delâlet etmektedir:
1- Şu soru da neye? Çünkü sen peygamberler zincirinin son halkası olarak kıyametin açık alâmetlerinden birisin.
2- Sen de ona ait bilgi nereden olsun ki haber veresin. Onun bilgisi ancak Allah'ın yanındadır.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm taşıdığı yüksek belâğatiyle, bir cümle ile iki önemli bilgiyi birden vermektedir. [39]
43. ve 44. âyette kıyametin kopmasıyla ilgili bilginin Allah'a ait olduğu ifâde edilirken, çok önemli bir noktaya işarette bulunuluyor: Kıyamet dahil her şey Allah'a dönüp dayanacak ve her şey O'nun yüksek kudreti ve azameti karşısında baş eğecektir.
45. Ayette Resûlüllah {A.S.) Efendimiz'in görevinin özeti belirtiliyor:
Allah'a inanıp O'ndan saygı ile korkanların, Resûlüllah'ın (A.S.) uyarı ve irşadından daha çok yararlanacakları bildiriliyor. Zira inzarın, yani tehlikeyi haber verip uyarmanın daha çok inananlarda tesir edeceği muhakkaktır. Böylece Peygamber (A,S.) ve Onun yolunda yürüyen âlim ve mürşitlerin irşat ve tebliğiyle eğitilip yetiştirilmek istenen kimselerin her şeyden önce Allah'a inanmaları gerekmektedir. Çünkü insanın suya, havaya olan ihtiyacı ne ise, Allah'a inanmaya ve dindar olmaya da ihtiyacı o nis-bette söz konusudur.
46. Âyette kıyamet gününde dirilip kalkanlar, o günün dehşet ve azameti, sonsuzluk ve sınırsızlığı karşısında, dünya hayatında geçen ömürlerinin veya bizzat dünyanın ömrünün bir akşam vakti veya bir kuşluk vakti gibi süratle gelip geçtiğini; kabir âleminde de sanki öylesine kısa bir süre kaldıklarını anlayacak ve kaçırdıkları fırsatlara hayıflanıp nedamet duyacaklar; ama neden sonra..
Bir bardak suyun koca okyanus karşısında ne kadar az ve önemsiz sayılacağını düşünebiliyorsak, işte dünya ile âhiret hayatı arasındaki fark da öyle..
Nâziât Sûresinin tefsirini bize müyesser kılan Yüce Rabbımıza hamd-u senalar; Allah'tan aldığını kusursuz şekilde ümmetine tebliğ eden Resûlül-lah (A.S.) Efendimiz'e ve Onun âl ve ashabına salât-u selâmlar olsun.[40]
[1] Şevkanî/Fethü'l-Kadir : 5/371
[2] Lübabu't-te'vîl : 4/349
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6560.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6560.
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6562.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6562-6564.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6564-6565.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6565.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6565-6566.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6566-6567.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6567.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6569.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6569-6570.
[13] Tevrat/çıkış: 3/3
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6570-6571.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6571.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6571-6572.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6572-6574.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6574-6575.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6575.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6576-6577.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6577.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6577-6578.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6578-6579.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6579-658.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6580.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6581.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6582.
[28] Genig bilgi için bak : el-Câmi'u li-Ahkâmi'1-Kur'ân : 19/208
[29] Tefslr-i Kurtubl: 19/208
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6582-6585.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6585.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6585-6586.
[33] Tefslr-i Kurtubî: 17/208
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6586-6587.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6587.
[36] el-Câmiu Li-Ahkâmi'1-Kur'ân : 19/209
[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6588.
[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6588.
[39] Bilgi İçin bak : A'raf Süresi: 31. âyetin tefsiri
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6588-6590.
İslami Okul Okulların En Önemlisi