Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Naziat Suresi - Kuran - 079Naziat - 13. Sayfa

NAZİAT SURESİ 2

Surenin İsmi: 2

Önceki Sureyle İlişkisi: 2

Surenin Muhtevası: 2

Dirilmenin Gerçekleşeceğine Yemin, Müşriklerin Durumu Ve Onu İnkâr Etmelerine Cevap. 2

İ'rab: 3

Kelime ve İbareler: 3

Nüzul Sebebi 3

Açıklaması 3

Ayetlerden Çıkan Hükümler. 4

Musa (A.S.) Ve Firavun Kıssası İle Gözdağı 4

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Ayetler Arası İlişki 5

Açıklaması 5

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 6

Göklerin Yerin Ve Dağların Yaratılması İle Dirilişin İspatı 6

Belagat: 6

Kelime ve İbareler: 7

Ayetler Arası İlişki 7

Açıklaması 7

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 8

Ahirette İki Grubun Cezası Ve Kıyamet Bilgisinin Allah'a Havale Edilmesi, Dünyanın Süresinin Kısalığı 8

Belagat: 8

Kelime ve İbareler: 9

Nüzul Sebebi 9

Ayetler Arası İlişki 9

Açıklaması 9

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 10


NAZİAT SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Bu sureye ilk ayette geçen "nâziat" ile başladığı için bu ad verilmiştir. Naziât, insanların ruhlarını alan meleklerdir; bu ruh alma ya yumuşak ve kolay bir şekilde olur ki böyleleri müminlerdir, ya da zor ve şiddetli olur ki onlar da kâfirlerdir. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Sure önceki sureyle iki yönden bağlantılıdır:

1- Konu benzerliği: Her iki sure de kıyametin hallerinden, takva sahi­bi müminlerin varacağı yer ve günahkârların akibetinden söz etmektedir.

2- Giriş ve sonuç bölümü benzerliği: Her iki surenin de girişi diriliş ve kıyamet hakkındadır. Birincisi, dirilişin ve ondaki şiddetin, hesap ve ceza­nın varlığını tekid ederken ikincisi ise, "Amme "nin sonu ile uyum için de kıyametin olacağına dair yemin ile başlamıştır. Birincisi, yakın azap kıya­met gününün uyarılması ile ikincisi de başında zikredilen haşrin ve dirili­şin ispatı, kıyametin meydana geleceğinin tekidi ile bitmektedir. Bu da kı­yametin geleceğine ve şiddetine dair bir belge ve delil olmaktadır. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Surenin konusu, daha önce işaret ettiğimiz gibi, inanç esasları, nübüv­vet ve dirilişi esas alanMekke'de inen surelerin diğer konuları gibidir.

Sure, dirilişin ispatı için cesetlerden ruhları alan meleklere yemin ile başladı: "Andolsun (kâfirlerin cesetlerine) boğulmuş olan ruhlarını ta de­rinliklerinden söküp koparanlara." (1-5. ayetler). Bu yeminin üzerine ye­min edilen bölümü; hazfedilmiş olan, ama daha sonra zikredilen kıyametin delâleti ile "Elbette diriltileceksiniz." cümlesidir: " O gün sarsan sarsacak, onun ensesine binecek olan da ardından gelecek." (6-7. ayetler). Şu ayette belirtildiği gibi, dirilişi inkâr etmeleri ile de anlaşılabilir: " Onlar derler ki: "Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız?" (10. ayet).

Ardından, dirilişi inkâr eden müşriklerin durumunu anlatıyor. Kıya­met günü yaşayacakları şiddetli paniği ve sarsıntıyı tasvir ederek, dirilişi inkâr eden sözleri ile onlara cevabı zikrediyor: " O gün kalpler (korku ile) titreyecek, gözleri zilletle eğilecektir." (8-14. ayetler).

Bu durum, Musa'nın (a.s.) rububiyet iddia eden tağut Firavun ile olan kıssasının anlatılması bakımından uygundur; Allah onu ve ordusunu öğüt ve ibret için, ilâhi kudretin kemâline delâlet olsun diye denizde boğarak helak etmişti. Onlara, tekrar diriltme ve dönüşün Allah için zor olmadığı­nı, Sur'un üflenmesi veya sayhadan ibaret olduğunu anlatmıştır: " Sana Musa'nın haberi geldi mi?" (15-26. ayetler)

Sonra Allah Tealâ, dirilişi inkâr edenlere, hissi belgeler ihtiva eden bir üslûpla hitap etmiş ve azıp direnmelerine karşı meydan okuyarak, onlara göklerin, yerin ve dağların yaratılmasından daha basit olduklarını hatırla­tıp buyuruyor ki: "Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gök yüzünü mü? Ki onu bina etmiştir." (27-32. ayetler)

Sure, kıyamet gününün durumlarını ve insanların o gün ebedî saadete erenler ile bedbahtlar diye iki grup olacaklarını, müşriklerin kıyametin vaktini sormalarını, o konunun Rasulullah dahil hiç kimseye değil, sadece Allah Tealâ'ya havale edilmiş olduğunu, gerçekleşeceğinin tekidini, o gü­nün şiddeti karşısında müşriklerin şaşkınlığını ve dünyadaki kalışlarının bir akşamlık veya kuşluk kadar olduğunu anlayacaklarını açıklayarak biti­yor: "Fakat o en büyük belâ geldiği zaman..." (34-46. ayetler) [3]

 

Dirilmenin Gerçekleşeceğine Yemin, Müşriklerin Durumu Ve Onu İnkâr Etmelerine Cevap

 

1, 2- Andolsun (kâfirlerin cesetleri­ne) boğulmuş olan ruhlarını ta de-rinlikler(in)den söküp koparan, (müminlerin canını ise) rıfk ile çı­karan (ölüm melek)lerine.

3, 4, 5- Andolsun yüzüp de öncü ola­rak koşan, bir de işi tedbir edenlere.

6, 7- O gün sarsan sarsacak, onun ensesine binecek olan da ardından gelecek.

8, 9- O gün kalpler titreyecek, gözle­ri zilletle eğilecektir.

10- Onlar derler ki: "Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız?"

11- "Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz vakit mi?"

12- Dediler: "Öyle ise bu (yeni haya­ta dönüş) ziyanlı bir dönüştür."

13- Fakat o, ancak bir tek haykırıştır.

14-  Ki o zaman onlar hemen topra­ğın yüzündedirler.

 

İ'rab:

 

Ayetlerdeki yemin hazfediFmiştir. Bu yeminin takdiri ise: "Elbette di­riltileceksiniz." dir. Buna delil de, "Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız?" cümlesidir. Veya cevap: "O sarsılacağı gün için" şeklindeki takdi­ri ile "Ogün sarsan sarsacak" cümlesidir. Ya da cevap: "Şüpheyok ki korka­cak kimse(ler) için bunda kafi bir ibret vardır." ayetidir. [4]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Andolsun (kâfirlerin cesetlerine) boğulmuş olan ruhlarını ta derinlik-ler(in)den söküp koparanlara." Allah Tealâ kâfirlerin ruhlarını şiddetli ve acılı bir şekilde alan meleklere yemin etmiştir. "(Müminlerin canını ise) rıfk ile çıkaran (ölüm melek)lerine." Müminlerin ruhlarını da kolaylıkla ve rahatlıkla alan meleklerdir. "Andolsun yüzüp de" yani gökten yüzen; Allah Tealâ'nın emri ile hızlıca inen ve ruhları yerlerine ulaştırmak için "öncü olarak koşan" melekler. "Bir de işi tedbir edenlere." Yani, emredildiği şeyi yapmak için inenler.

Bunların hepsi meleklerin sıfatlarıdır. Muayyen bir düzen içinde sey­reden yıldızlardır da denmiştir. Buna göre "derinlikler" seyrinde hızlı, "rıfk ile" bir burçtan öbürüne, "yüzüp de" feleğinde sessizce yüzen, "öncü olarak koşan" yüzmesinde diğerlerinden daha hızlı, "işi tedbir eden" mevsimlerin değişmesi, zamanların takdiri ve ibadet vakitlerinin belirlenmesi gibi ona bağlanmış işleri tedbir eden anlamına gelmektedir.

"O gün sarsan sarsacak:" Yer ve dağlar sallanır ve hareketlenir. "O günde ki yer, dağlar sarsılır." (Müzzemmü, 73/14) "Onun ensesine binecek olan da ardından gelecek." Gök ve yıldızlar ona katılırlar, parçalanır ve da­ğılırlar. Ayetteki sarsılmanın birinci üfleme, ardından gelecek olanın da ikinci üfleme olduğu söylenmiştir.

"O gün kalpler" korku ve endişeden, aşırı bunalımdan dolayı "titreyecek." Gözler de sahibinin gördüğü şeylerden ötürü korkudan "zilletle eğilecek." [5]

 

Nüzul Sebebi

 

"Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız?", "Öyle ise bu (yeni hayata dönüş) ziyanlı bir dönüştür." ayetlerinin (10 ve 12. ayetler) nüzul sebebiyle ilgili olarak: Said b. Mansur, Muhammed b. Kâ'b'ten rivayet ede­rek dedi ki: "Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız?" ayeti inince Kureyş kâfirleri, ölümden sonra yaşarsak zarar ederiz, dediler ve şu ayet indi: "Dediler: "Öyle ise bu ziyanlı bir dönüştür." [6]

 

Açıklaması

 

"Andolsun (kâfirlerin cesetlerine) boğulmuş olan ruhlarını ta derinlik-ler(in)den söküp koparan, (müminlerin canını ise) rıfk ile çıkaran (ölüm melek) lerine. Andolsun yüzüp de öncü olarak koşan, bir de işi tedbir eden­lere"[7] Allah Tealâ kâfirlerin ruhlarını, cesetlerin derinliklerinden çıkar­dıkları için, şiddetli, zorlukla ve sökercesine çıkaran meleklere yemin et­miştir. Bu melekler müminlerin ruhlarını da hızlıca ve latif bir şekilde ko­laylıkla çıkarırlar. Aynı şekilde Allah'ın emri için gökten hızlıca inen me­leklere, müminlerin ruhlarını cennete koşturan, helâl ve haramı, açıkla­malarını indirerek işi tedbir eden, rüzgarlar, yağmurlar ve diğerleri ile yer ehlinin işini tedbir eden meleklere yemin etmiştir.

Dünya işlerinin tedbiri dört meleğin üzerinde olduğu söylenmiştir: Cibril, Mikail, Azrail ve İsrafil. Cibril, rüzgarlar ve ordularla görevlidir. Mikail, yağmur ve bitkilerle görevlidir. Azrail ruhların alınması ile görevli­dir. İsrafil ise, onlara emir indirir.

Hasan-ı Basri dedi ki: Beş kelime ile murat, yıldızlar ve gezegenlerin burçlar arasında hareketi ve feleklerinde sessizce veya hızlıca ya da, Al­lah'ın emri ile bir işi tedbir ederek yüzmeleridir.

"İşler" değil de "iş" demesi de, cins kasteddiği içindir. Çoğul yerine geçmiştir. Aslında işin tedbiri Allah Tealâ'ya aittir. Meleklere izafe edilme­si, onların onu yapması ve sebeplerinden olmasından dolayıdır.

Yeminin cevabı hazfedilmiştir. "Ölümden sonra elbette dirileceksiniz" şeklindedir. Bunun dayanağı da, daha sonra Allah Tealâ'nm onlardan ha­ber verdiği gibi dirilmeyi inkâr etmiş olmalarıdır. "Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz vakit mi?" (11. ayet) Yani biz kemik olduktan sonra mı dirileceğiz?

İlk üçünde vav ile diğerlerinde ise fa ile atıf yapması, Zemahşeri'nin dediğine göre, son ikisinin öncekiler sebebi ile olmasındandır.

"O gün sarsan sarsacak, onun ensesine binecek olan da ardından gele­cek. " Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi, "O günde ki yer, dağlar sarsılır." (Müzzemmil, 73/14) Yer hareketlenip dağlar sallandığı zaman gök onu iz­ler, içindeki gezegenler yarılır, dağılır. Birinci olayın, bütün mahlukâtm öleceği birinci Sur, ikincisinin de dirilmenin olacağı ikinci Sur olduğu da söylenmiştir.

Ahmed, hasen diyerek ve Tirmizi, sahih diyerek Hakim, Übey b. Kâ'b'tan şöyle rivayet ettiler: (lafız Tirmizi'nindir): Gecenin üçte ikisi geç­tikten sonra kalktı ve dedi ki: "Ey insanlar! Allah'ı zikredin. Sarsıntı geldi, peşindeki de onu izleyecek. Ölüm de her şeyi ile geldi." Ahmed'in ilâvesin­de şu vardır: Bir adam dedi ki: Ya Rasulallah! Bütün duamı sana yapayım mı? Buyurdu ki: "O zaman dünya ve ahire tinde her mühim şeyde Allah sa­na yeter."

"O gün kalpler titreyecek, gözleri zilletle eğilecektir." Kıyamet günü, gördüğü o kıyametin dehşetinden dolayı korkak, sıkıntılı ve çarpan kalpler vardır ki onlar kâfirlerin kalpleridir. O kalplerin sahiplerinin gözleri de gördükleri dehşetten zelil ve hakirdir. İslâm dışında öldükleri, dirilişi in­kâr ettikleri için. Sözleri de şuydu:

"Onlar derler ki: "Biz mi sahiden eski hale döndürülmüş olacağız? Biz çürüyüp dağılmış kemikler olduğumuz vakit mi? Dediler: Öyle ise bu ziyan-lı bir dönüştür." Yani, Kureyş müşrikleri ve dönüşü inkâr eden, dirilişin gerçekleşeceğini imkânsız gören benzerleri kendilerine "siz dirileceksiniz" dendiğinde derler ki: İlk hayatımıza, ölümden önceki halimize döndürülüp, ölüler iken kabirlere vardıktan sonra yeniden dirilecek miyiz? Bu, onların şu sözleri gibidir: "Bir yığın kemik ve kırıntı olunca mı, hakikaten biz mi yeni bir yaratılışla diriltilecekmişiz?" (İsra, 17/98) Vücutlarımız parçalan­dıktan, kemiklerimiz eridikten ve un ufak olduktan sonra hayata döndü-rülmemiz nasıl düşünülebilir?

Ölüm bir dönüş olur ve kıyamet günü dirileceğimiz doğru çıkarsa ya ziyana uğrarız ya da, Muhammed'in bize haber verdiğini yalanladığımız için zararlı bir dönüş olur ve Peygamberin dediği bize isabet eder. Bu söz, dirilmeyeceklerine inandıklarından, alay ve istihza üslûbu ile söyledikleri bir sözdür.

Allah Tealâ onlara ezici bir cevap vererek buyurdu ki:

"Fakat o, ancak bir tek haykırıştır. Ki o zaman onlar hemen toprağın yüzündedirler." Bu işi uzak saymayın. İş kolaydır. O dönüşü Allah için zor saymayın. O sadece Allah'ın kabirlerdeki ölüleri dirilteceği ikinci üfürüş olan bir haykırıştır. Bir de onlar toprağın üzerindedirler. İşte o zaman mahlukât hesaba çekilir. "Toprak" sahih olan görüşe göre, ahiret toprağı­dır. O da düz, beyaz bir yerdir. Buradaki murat, en üst yüzü ve zahir alanı­dır. O zaman orada uyunamıyacağı için ona "sahire" denmiştir. [8]

 

Ayetlerden Çıkan Hükümler

 

Ayetler şu hususlara işaret etmiştir:

1- Allah Tealâ, muhtelif görevleri bulunan beş çeşit meleğin üzerine kı­yametin hak olduğuna dair yemin etmiştir. Onlara yemin edilmesi, önemi­ne dikkat çekmek içindir. Allah, tevhide, Kur'an'ın hak olduğu, Rasül'ün hak olduğu, dirilişin hak olduğu gibi dilediği şeye dilediği vakit, dilediği şe­yin ispatı ya da nefyi için yemin eder.

Kur'an-ı Kerim'de yemin edilen mahlukât iki çeşittir:

a) Bazı insanların yücelttiği: Güneş ve ay gibi mahluklar.

b) İnsanların önemsemediği ve dikkatten kaçmış olan mahluklar: Yıl­dızların yerleri, rüzgarlar ve melekler gibi.

2-  Kıyamet gününde yer ve dağlar sarsılır, hareketlenip sallanır. Gök de ona tabi olur, çatlar ve dağılır. Sarsılan yer, izleyen de göktür. Sarsıla­nın birinci üfürüş, tabi olanın da ikinci üfürüş olduğu da söylenmiştir. Da­ha açık olan birinci manadır. Mücahid dedi ki: Tabi olma göğün çatladığı ve yerle dağların yerlerinden kaldırılıp birbiriyle çarpışmaları sonucu hepsi­nin toz haline geldiği zamandır.

3- İslâm dini dışında ölen kâfirlerin kalpleri korkak ve titriyor olacaktır. Sahiplerinin gözleri de gördüklerinin şiddetinden zelil ve hakir olacaktır.

4- Dirilişi inkâr eden yalanlayın müşrikler üç sözle, dönüş ve dirilişi inkârlarını aleyhlerine tescil etmişlerdir. Kendilerine dirileceksiniz dendi­ğinde, inkarcı ve şaşkın bir eda ile, ölümümüzden sonra ilk duruma mı döndürüleceğiz, ölümden önceki gibi diri mi olacağız? demişlerdir.

Ufalanmış kemiklere dönüştükten sonra önceki gibi olacağımızı tasav­vur etmiyoruz, dediler.

Alay ve istihzalarını artırarak, diriltilirsek o yalancı, boş, hayali bir dönüş olur, dediler.

5- Allah Tealâ onlara şöyle cevap vermiştir. O dönüşü Allah için zor zannetmeyin. O sadece bir sayhadan ibarettir. Birde onlar altında iken ye­rin üzerindedirler. Sevri, ayette geçen "sahire" nin Şam toprağı olduğunu söylemiştir. [9]

 

Musa (A.S.) Ve Firavun Kıssası İle Gözdağı

 

15- Sana Musa'nın haberi geldi mi?

16- Hani Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde nida etmişti.

17- "Firavun'a git. Çünkü o pek az­mıştır."

18- De ki: "Arınmaya niyetin var mı?"

19-  "Seni Rabbi'ne yönelteyim de (O'ndan) korkasın."

20- Ona en büyük mucizeyi gösterdi.

21- Fakat yalanladı, isyan etti.

22- Sonra da koşarak arkasını döndü.

23- Nihayet topladı da bağırdı:

24- 'İşte ben sizin en yüce rabbinizim!"

25-  Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem dünya azabıyla yakaladı.

26-  Şüphe yok ki (Allah'tan) korka­cak kimse için bunda kat'i bir ibret vardır.

 

Belagat:

 

"Sana Musa'nın haberi geldi mi?" cümlesinde kıssanın bilinmesine teşvik üslûbu vardır. [10]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sana Musa'nın haberi geldi mi?" Hitap Peygamber (s.a.)'edir. Kavmi­nin onu yalanlamasına karşı teselli ederken, yalanlayanları da kendilerin­den daha güçlü olanlara gelen musibetin onlara da gelmesi ile tehdit et­mektedir. "Firavun'a git. Çünkü o" küfürde haddi aşarak "pek azmıştır." "De ki: Arınmaya niyetin var mı?" Faziletlerle süslenip, rezillikleri terket-meye yani, "lailâheillallah" diyerek küfür ve şirkten, azgınlıktan temizlen­meye niyetin var mı? "Seni Rabbi'ne yönelteyim de" vacipleri yerine getirip haramlardan kaçınarak "(O'ndan) korkasın." "Ona en büyük mucizeyi gös­terdi." Gidip tebliğ etti ve en büyük mucizeyi; peygamberlik iddiasını doğ­rulayan asanın yılana dönüşmesi ya da elin beyaz halde koynundan çıkma­sı şeklindeki alâmetini gösterdi.

"Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem dünya azabıyla yakaladı." Allah onu dünyada boğarak, ahirette de cehennemde yakmak üzere yaka­ladı. Bir başka tefsirde de şöyle dendi: Ayette geçen "ahireti" kelimesinden maksat son sözü olan: "İşte ben sizin en yüce rabbinizim." sözüdür, "el-ûlâ" sözü ile maksat da, o sözden kırk yıl önce söylemiş olduğu "Ben sizin ben­den başka bir tanrınız olduğunu bilmiyorum." (Kasas, 28/38) sözüdür. [11]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ kâfirlerin dirilmeyi inkârda ısrarlarını ve "Öyle ise bu zi-yanlı bir dönüştür." şeklindeki alaylarını anlattıktan sonra, -ki bu durum Peygamber (s.a.)'e ağır geliyordu- Firavun'u hak dine davette büyük sıkın­tılara katlanan Musa (a.s.)'nm azgın Firavun ile olan kıssasını zikretmiş­tir. Bu, Peygamber (s.a.)'in kavminin yalanlaması ve aşın inatları, davetin­den yüz çevirmeleri hususunda teselli olsun diyedir. Aynı zamanda kâfirle­re, kendilerinden daha güçlü, daha küstah olana gelen musibetin onlara da geleceği tehditi vardır. Küfürlerinde ısrar eder, inatlarını sürdürürlerse Al­lah onları yakalar ve kendisinden sonrakilere bir öğüt ve ibret yapar. Nite­kim başka bir ayette şöyle buyurulmuştur: "Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Ad ve Semud'un yıldırımları gibi bir yıldırımla uyardım." On­lara "Allah'tan başkasına tapmayın." diye önlerinden ve arkalarından pey­gamberler geldiği vakit dediler ki: "Eğer Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr edicileriz." (Fussi-let, 41/12,14). [12]

 

Açıklaması

 

"Sana Musa'nın haberi geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes Tuvâ va­disinde nida etmişti." Sana Musa (a.s.)'nm Firavun ile olan kıssası ulaşma­dı mı? Allah Musa'yı mübarek temiz Tuvâ vadisinde nübüvvet ve risaletle görevlendirmiş, Rabbi onu gece çağırıp, konuşarak Firavun'a göndermiş, mucizelerle de desteklemişti. Tuvâ, Rabbin Musa'ya nida ettiği Sina dağın­daki vadidir.

Allah Tealâ Musa (a.s.)'nın kıssasını şu nedenle hatırlatmıştır: O, geç­miş peygamberlerden mucizesi en belirgin olandır. Peygamber (s.a.)'e de kavminden karşılaştığı tepkiye teselli, Kureyş kâfirlerini de kendilerinden daha kalabalık ve daha güçlü olan Firavun ve ordusuna indirdiği azabın benzeri ile tehdit vardır.

Daha sonra Allah Tealâ, Musa (a.s.)'nm görevini izah etmiştir:

"Firavun'a git. Çünkü o pek azmıştır." Allah ona şöyle dedi: Mısır ta-ğutu Firavun'a git. İsyan, büyüklenme ve Allah'ı inkârda haddi aştı; rablık iddiasında bulunup İsrailoğulları'na zulmetti, kavmini köleleştirdi.

Sonra da ona davet üslûbunu öğretti:

"De ki: " Arınmaya niyetin var mı?" Seni Rabbi'ne yönelteyim de (O'ndan) korkasın." Ona gittikten sonra Firavun'a de ki: Şirk ve ayıplardan temizlenmeye isteğin var mı? Ben seni Allah'ı bilmeye, tevhide ve ibadete yönelteyim. Onun emrettiğini yapıp yasakladığını terkederek cezasından kurtulasın.

Allah Tealâ ona yumuşak sözlülüğü emretmiştir. Genelde despotların davet edilmeleri, aşırılıklarının hafifletilmesi, inat ve zulümlerinin kırıl­ması için latif olmayı, incelik ve müdaratı gerektirebilir. Bu kıssadaki yu­muşaklık emri Kur"an-ı Kerim'de tekrar edilmiştir. Şu ayette de aynı emir vardır: "Ona yumuşak söz söyleyin. Olur ki nasihat dinler, yahut korkar." (Tâha, 20/44)

Ayet, peygamberlerin gönderilmesindeki en büyük gayenin insanların Allah'ı bilmeye yönlendirilmesi ve Allah'ın tanınmasına dair bilginin de hi­dayet edenden alınacağına delildir.

Ardından Allah Tealâ, Musa (a.s.)'nın Firavun'a mucizesini gösterdiği­ni açıklıyor:

"Ona en büyük mucizeyi gösterdi." Ona, peygamberliğinin doğruluğu­na delâlet eden en büyük mucize ve alâmeti gösterdi. O mucize, asanın yı­lana dönüşmesi ve "beyaz el"dir. Buna rağmen ayette buyrulduğu gibi Fira­vun bu daveti kabul etmedi.

"Fakat yalanladı, isyan etti. Sonra da koşarak arkasını döndü." Fira­vun Musa'yı ve getirdiğini, hakkı yalanladı, Allah'a isyan edip itaat etme­di. İmandan kaçıp yüz çevirdi. Yeryüzünde huzursuzluğa ve Musa'ya tuzak kurmaya ve getirdiğine muhalefete başladı.

"Yalanladı, isyan etti" ifadesinde, yalanlama ve isyanın bir araya geti­rilmesi, kalbi ve lisanı ile yalanladığına, isyan ve zulümle asi olduğuna de­lâlet etmektedir.

"Nihayet topladı da bağırfa- "İşte ben sizin en yüce rabbinizim!" İstişa­re için askelerini topladı ya da muhalefet için sihirbazlarını topladı. Sonra onlara toplandıkları o yerde bağırdı, ya da bir münadinin şöyle bağırması­nı emretti: "En büyük rab, tek yetki kesin yetki sahibi benim. Benim üs­tümde bir rab yoktur." Cezası ise ayette buyurulduğu gibi ordusu ile bera­ber boğulmak oldu.

"Bunun üzerine Allah onu hem ahiret hem dünya azabıyla yakaladı. Şüphe yok ki (Allah'tan) korkacak kimseler için bunda kafi bir ibret var­dır." Allah onu çok güçlü ve kudretli bir yakalayışla yakaladı ve ondan, dünyada onun gibi kafa tutanlara ibret olacak bir şekilde intikam aldı. Onun durumunu duyanın öğüt alacağı şekilde kendisini, ateş azabı olan ahiret cezası ile ve boğulma olan dünya cezası ile cezalandırdı. Firavun'un anılan kıssası ve ona yapılanda, Allah'tan sakınan, korkup ibret alan ve kendisine çeki düzen veren için büyük bir ibret vardır; geçmişin olaylarına bakıp onları şimdiki ve gelecek zamana kıyaslar. Ayette geçen "el-ahireti ve'l-ûlâ" kelimelerine dünya ve ahiret manası verilmesi, İbni Kesicin dedi­ğine göre ayetin manası için daha uygundur. [13]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Musa (a.s.)'nın Firavun ve ordusu ile olan kıssası ibret alan için bir ib­ret, öğüt alan için de bir öğüttür. Allah onu Firavun'a göndermiş ve muci­zelerle desteklemişti, buna rağmen küfür ve tuğyanına devam etmişti. Al­lah da ondan şiddetli bir intikam almış, onu ve ordusunu Kızıl Deniz'de boğmuştu.

Bu kıssada Peygamber (s.a.)'in kaviminden gördüğü engellemelere karşı teselli edilmesi, isyankâr ve inatçı zorba kâfirlerini, küfür, küstahlık ve İslâm davetini reddetmeye devam etmeleri halinde benzer azapla uyar­ma vardır.

Firavun, herhangi bir asrın kâfirlerinden daha kuvvetli idi. O isyanda haddi aşmış, Musa'nın günahlardan, kötülük ve küfürden arınması teklifi­ne yanaşmamıştı. Ona gösterdiği Rabbine itaati kabul etmemiş, asanın yı­lana dönüşmesi ya da güneş gibi parıldayan beyaz el mucizesini doğrula-mamıştı. Peygamberliğini yalanlayıp Rabbine asi oldu. Yeryüzünde fesat çıkarmak üzere imandan kaçtı. Yüksek bir sesle kavmine: Ben sizin en bü­yük rabbinizim, yani sizin benim üstümde rabbiniz yoktur, dedi.

Ama bütün bunlara rağmen o, kuvvetli, Kadir ve Kahir olan Allah'ı aciz bırakamadı. Allah onu dünyada ordusu ile beraber boğarak helak etti, ahirette de cehennem ateşi ile azap edecek ona.

Bu olay ve Allah'ın Firavun'u düşürdüğü rezillikte, Musa (a.s.)'a verdi­ği yücelik ve zaferde Allah'tan korkan için ibret ve öğüt vardır. Bu olayda âdil cezanın sebep ve yollarının izahı vardır. Olaydan her akıl sahibine Fi­ravun ve ordusuna inen cezanın inmesi korkusundan dolayı, Allah'a karşı inadı, peygamberlerini yalanlamayı bırakması sonucu çıkar.

Her kim söz ve fiil olarak böyle cezayı gerektirecek bir şey yaparsa, dünya ve ahirette aynı cezaya ortak olur. [14]

 

Göklerin Yerin Ve Dağların Yaratılması İle Dirilişin İspatı

 

27- Sizi yaratmak mı daha güç, yok­sa göğü mü? Ki onu (Allah) bina et­miştir.

28-  Onun boyunu O yükseltti. Der­ken ona bir nizam verdi.

29-  Onun gecesini kararttı, gündü­zünü çıkardı.

30- Bundan sonra da yeri yayıp dö­şedi.

31- Ondan suyunu, otlağını çıkardı.

32- Dağları dikti.

33-  Size ve davarlarınıza birer fay­da olmak üzere.

 

Belagat:

 

"Yoksa göğü mü? Ki onu (Allah) bina etmiştir. Onun boyunu O yükselt­ti. Derken ona bir nizam verdi." ile "Bundan sonra da yeri yayıp döşedi. Ondan suyunu, otlağını çıkardı." arasında mukabele vardır.

"Gök" ile " yer" arasında tezat vardır.

"Ondan suyunu, otlağını çıkardı" cümlesindeki "otlağını" kelimesinde açık istiare vardır. İnsanların yiyeceğini hayvanların yiyeceğine benzetmiş­tir. Otlağın, insanın yiyeceği için kullanılması istiaredir. [15]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa göğü mü? ki onu (Allah) bina et­miştir." Sorulan cevap verecektir. Cevap da muhakkak "gök" olacaktır. De­vamlılığı ve mukavemeti bunun nedenidir. "Onun boyunu o yükseltti" Allah onu yerden yüksek ve ufka doğru yaptı. "Derken ona bir nizam verdi." Onu dengeli, ayıpsız ve muhkem, her şeyi yerli yerinde olacak şekilde yaptı onu.

"Yayıp döşedi" yayıp, insan için hazırladı. Onu tam yuvarlak değil, bi­lindiği gibi yumurta şeklinde yaptı. İki tarafından yayılmıştır. "Otlak" bit­kidir. Ağaç ve ot gibi hayvanların yediğini, baklagiller ve meyvalar gibi in­sanların yediğini ihtiva eder. [16]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Musa (a.s.) ve Firavun kısasından sonra, dirilmeyi inkâr edenlere yarat­manın başını anlatarak tekrarı belgelemek için hitaba geçmiştir. Allah Ttealâ harika gökleri ve istikrar, gerekli şartlan çıkararak yaşam için geniş yeryü­zünü hazırladı. Dünyanın sabitleşip yerleşmesi için dikili dağlan yarattı. [17]

 

Açıklaması

 

"Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa göğü mü ki onu (Allah) bina etmiş­tir. Onun boyunu O yükseltti. Derken ona bir nizam verdi." Siz mi? Ey in­sanlar, ölümden sonra yaratılmanız ve dirütilmeniz, sizin takdirinizde gök­lerin yaratılmasından daha mı zordur? Şüphesiz göklerin yaratılması daha zordur: "Göklerin ve yerin yaratılması insanların yaratılmasından daha büyüktür. (Gafir, 40/57), Gökleri ve yeri yaratan onlar gibisini yaratmaya kadir değil midir?" (Yasin, 36/81) Astronomi bilginlerinin dehşet ve hay­ranlıkla anlattığı harika kudret eserlerini yaratmaya gücü yeten, ilk defa yaratmış olduğu ve sonra da öldürdüğü bedenleri tekrar yaratmaktan nasıl aciz kalır?

Ardından Allah Tealâ gökleri yaratma şeklini açıklamıştır. Onu yerin üstünde direksiz duran yüksek bina gibi yapmış, yapısını yüksek, yaratılı­şını nizamlı, farklılık ve eğrilik, yank ve çatlak olmayacak şekilde dengeli ve düzgün yapmıştır. Sayılan milyonlan aşan yıldızlann yaratılışını ola­ğan üstü güzel yapmış, her yıldıza muayyen bir hacim ve çarpışmadan yü­zebileceği bir yörünge belirlemiştir. Bunlann toplamından da binaya ben­zeyen ve gök denen şey oluşmuştur.

"Onun gecesini kararttı, gündüzünü çıkardı." Göğün gecesini karanlık yaptı. Güneşin ışığı ile parlak gündüzünü aydınlattı, ortaya çıkardı. Gece ve gündüzün sürekliliğini, mevsimlerin değişmesini yaşam ve yerleşme için uygun bir ortam yaptı.

"Bundan sonra da yeri yayıp döşedi." Yeri yayıp döşedi ve göğü yarat­tıktan sonra onu iki tarafından basık yaptı. Yer (arz) göğün yaratılmasın­dan önce yaratılmıştı fakat yayılmış değildi, göğün yaratılmasından sonra yayıldı. Secde (Fussilet) suresinde şöyle buyurulmaktadır: "De ki:" Gerçek­ten siz mi o arzı iki günde yaratanı inkâr ediyor, O'na ortaklar mı koşuyor­sunuz?. O alemlerin Rabbi'dir. O, yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi. Onda bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için gıdalar takdir et­ti. Sonra göğe -ki, o bir buhar halinde idi- doğruldu da ona ve arza, "ikiniz de ister istemez gelin" buyurdu. Onlar da "İsteye isteye geldik." dediler." (Fussilet, 41/9-11) Bu ayet göklerin yerden sonra yaratıldığına ancak, yerin yayılıp döşenmesinin göklerin yaratılmasından sonra olduğuna delildir.[18]

Sonra yayma esnasında hayat ve geçim yolları için gerekli şeylerin na­sıl düzenlendiğinin izahını yaparak buyurdu ki:

"Ondan suyunu, otlağını çıkardı. Dağları dikti. Size ve davarlarınıza birer fayda olmak üzere." yerden nehirler, denizler, pınarlar, kaynaklar fış­kırttı. İnsan için daneler ve meyvalardan azık, hayvanlar için de ot, saman gibi otlaklar çıkardı. Dağları da üzerindekileri sarsmasın diye yerin ka­zıkları gibi yaptı. Onları yerlerinde sabitleştirdi, yerleştirdi.

Ey insanlar! Bütün bunları Allah Tealâ sizin menfaatiniz ve yararınız için, sizin istifadeniz için yaptı. Buyurdu ki: "O sizin için gökten su indiren­dir. Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlarınızı otlatacağınız bit­kiler." (Nahl, 16/10) [19]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1-  Allah Tealâ diriliş inkâr edenlere, yaratmanın başlamasına olan kudreti, yüce ve muhkem yapıları ile göklerin yaratılmasına ilişkin kudre­ti, onda gece ve gündüzü yaratması, göklerin yaratılmasından sonra yarat­mış olduğu yeri yayıp döşemesi, yeryüzünden nehirler, pınarlar fışkırtma­sı, dağlan yerlerine oturtmasındaki kudreti ile yaratmanın tekrarlanması­na ilişkin kudretini ispat etmiştir. Bütün bu yapılanlar da insan ve üzeri­ne bindiği, etini yediği hayvanının yararını gerçekleştirmek içindir. Sözün anlamı da, kınama ve uyarmadır.

Eğer Allah, büyük âlemi yaratmaya kadir ise, küçük âlem sayılan insa­nın yaratılmasına, hatta bu yaratmayı terarlamaya daha da muktedirdir.

2-  Allah Tealâ bu delil ile, bilinen görülen bir işe işaret etmiştir: Gö­ğün yaratılması daha büyüktür ve daha çok kudret gerektiren bir iştir.

3- Allah Tealâ "bina etti" sözü ile, göğün yaratılış şekline işaret etmiş­tir. Bunda  makul bir işin tasvirini hissi bir şey vasıtasıyla yapma vardır. Makul olan yaratma ve icat, hissi olan da bina etmedir.

Sonra bina şeklini zikretmiştir: "Onun boyunu O yükseltti." Bu aşağı­dan yukarı doğru uzama olup aksi derinlik olarak adlandırılır.

4- "Ona bir nizam verdi" cümlesi yerin yuvarlak olduğunu, "yayıp dö­şedi" de yumurta gibi basık olduğunu göstermektedir. Yerin döşenmesi şu ayetteki, yerin yaratılmasının gökten önce olmasına ters değildir: "Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip de onları yedi gök ha­linde tesviye eden O'dur ve O her şeyi hakkıyla bilendir." (Bakara, 2/29)

5- Allah Tealâ gece ve gündüzü göğe nispet etmiştir. Çünkü ikisi de güneşin doğması ve batması ile oluşmaktadır. Doğma ve batma da feleğin hareketi ile meydana gelmektedir.

6- Allah Tealâ, göğün yaratılma şeklini tarif ettikten sonra yerin de yaratılış şeklini tarif etmiş ve üç özellik anmıştır: Yerin yayılması, yani gö­ğün yaratılmasından sonra meydana gelen yayılıp döşenmesi; yerden su ve otlağın çıkarılması; dağların yerlerine yerleştirilmesi. Kurtubi dedi ki: Su ve otlak yerden çıkardığı bütün yiyecek ve hayvan gıdası ot, ağaç, dane, hurma, hububat, odun, elbise, ateş ve tuza işarettir. Çünkü ateş odundan tuz da sudandır.

7- Allah Tealâ mahlukâtına, gök ve yerdeki bütün bu eşyayı kendileri ve hayvanları için bir fayda ve menfaat olarak ya da kendileri ve hayvanla­rı için hayat vesilesi olarak yarattığına işaret etmektedir.

8- Buradaki, Fussilet ve Bakara surelerindeki ayetler ve diğerlerinin toplamı, Allah Tealâ'nm önce yeri yarattığını sonra ikinci olarak göğü ya­rattığını, üçüncü olarak da yeri yayıp döşediğini gösterir. Çünkü yer önce toparlak bir küre gibi idi. Sonra Allah Tealâ onu yaydı, döşedi. [20]

 

Ahirette İki Grubun Cezası Ve Kıyamet Bilgisinin Allah'a Havale Edilmesi, Dünyanın Süresinin Kısalığı

 

34, 36- Fakat o en büyük belâ geldi­ği zaman, insanın neye koştuğunu iyice anlayacağı gün, o alevli ateş, görecek kimseye apaçık gösterildi­ği (zaman).

37, 38- Artık kim haddi aşarak küf­retmiş, dünya hayatını tercih eyle-mişse,

39- İşte muhakkak ki o alevli ateş onun varacağı yerin ta kendisidir.

40, 41- Rabinin makamından kor-

 yerin ta kendisidir.

42- Sana o saati, onun ne zaman demir ataca&ını s°rarlar-

43-  Sende ona ait şey (herhangi bir bilgi) yoktur ki anlatasın.

44-  Onun nihayeti ancak Allah'a (dayanır.)

45- Sen ondan korkacak kimselere ancak o tehlikeyi haber verensin.

46- Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuş­luğundan başka durmamışlardır.

 

Belagat:

 

"Fakat o en büyük belâ geldiği zaman, insanın neye koştuğunu iyice anlayacağı gün" ile "Rabinin makamından korkan, nefsini hevadan alıko­yan" ifadeleri arasında mukabele vardır.

"Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuşluğundan başka durmamışlardır." ayetinde teşbih vardır. [21]

 

Kelime ve İbareler:

 

"En büyük belâ" bütün sıkıntıların üstündeki sıkıntı kıyamettir. Belâla­rın en büyüğüdür o. Veya kastedilen, dirilmenin olacağı ikinci üflemedir. Ya da cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin de cehenneme sürüleceği saat­tir. Hazırlanmış olarak, amel defterinde gördüğü zaman "İnsanın neye koştu­ğunu iyice anlayacağı gün." Gaflet veya uzun müddetten dolayı onu unut­muştu. Anlatılmak istenen, dünyada yapmış olduğu bütün hayır ve serlerdir.

"Dünya hayatını" şehvetlerine uyarak ibadet ve nefsi arındırma yolu ile ahirete hazırlanmayarak "tercih eylemişse, işte muhakkak ki o alevli ateş onun varacağı yerin ta kendisidir."

"Rabinin makamı" başlangıcı ve dönüşü bildiği için Rabbinin maka­mında durmaktan ya da, O'nun celâl ve azametinden korkarsa. [22]

 

Nüzul Sebebi

 

"Sana o saati, onun ne zaman demir atacağını sorarlar..." ayetinin (42. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak: Hakim ve İbni Cerir, Aişe'den rivayet et­tiklerine göre Rasulullah (s.a.)'a şu ayet ininceye kadar kıyametten soru­yordu: "Sana o saati, onun ne zaman demir atacağını sorarlar. Sende ona ait şey (herhangi bir bilgi) yoktur ki anlatasın. Onun nihayeti ancak Al­lah'a (dayanır.)"

İbni Ebi Hatim İbni Abbas'tan rivayet etti: Mekke ehli müşrikleri Pey­gamber (s.a)'e alay için sorarak, kıyamet ne zaman olacak, dediler. Allah Tealâ şu ayeti -surenin sonuna kadar- indirdi: "Sana o saati, onun ne za­man demir atacağını sorarlar..."

Taberani ve İbni Cerir, Târik b. Şihab'tan rivayet ettiler. Dedi ki: Ra­sulullah (s.a.) şu ayet ininceye kadar kıyameti çokça anıyordu: "Sende ona ait şey (herhangi bir bilgi) yoktur ki anlatasın. Onun nihayeti ancak Al­lah'a (dayanır.)" İbni Ebi Hatim, Urve'den aynısını rivayet etti.[23]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Gök ve yerin yaratılmasının izahı yoluyla dirilme, haşir ve neşre ilâhi kudretin delilleri açıklandıktan ve haşrin mümkün olduğu aklen ispat edil­dikten sonra Allah Tealâ onun vukuunu, beraberindeki şiddetli durumları ve ona bağlı olarak insanların iki gruba ayrılacağını, bir grubun cennete bir grubun da cehenneme gideceğini haber vermiştir.

Kıyametin mümkün olduğuna dair deliller ortaya konduktan sonra onun ne zaman gerçekleşeceği hususuna gelindi. Ayetler onun bilgisinin Allah Tealâ'ya havale edildiğini, Peygamber (s.a)'in sadece uyarmak için gönderildiğini, inkâr ettikleri şeyi göreceklerini hatta onların adeta ebedî-yen onda kalacaklarını, sanki dünyada gündüzün bir saati kadar kaldıkla­rını sonra geçiverdiğini açıklamıştır. [24]

 

Açıklaması

 

"Fakat o en büyük belâ geldiği zaman, insanın neye koştuğunu iyice anlayacağı gün, o alevli ateş, görecek kimseye apaçık gösterildiği (zaman)" Diğer bütün belâların üstünde olan en büyük belânın vakti geldiğinde -ki kıyamet günü ya da dirilmenin olacağı ikinci üfürme anı veya cennet ehli­nin cennete cehennem ehlinin de cehenneme sürülmesidir ve insan onun yanında önceki her şeyi unutacaktır,- Allah Tealâ mahlukât arasında hük­medecektir. Bu şart cümlesinin cevabı "Allah hükmedecektir" takdiridir.

O günün iki sıfatı vardır: O zaman insan yapmış olduğu bütün iyilik­leri ve kötülükleri görür. Çünkü onu amel sahifesinde yazılı görecektir: "İn­san o gün hatırlayacak ama, hatırlamadan ona ne?" (Fecr, 89/23). "Allah onları yazdı, onlar unuttu." (Mücadile, 58/6). O gün cehennem ateşi, mü­min olsun kâfir olsun kimseye gizli kalmayacak şekilde ortaya çıkar: "Ce­hennem de azgınlara açılıp gösterilmiştir." (Şuara, 26/91). Mukatil dedi ki: "Örtüsü kalkar ve halk ona bakar." Mümin, ondan kurtulmakla Allah'ın ona nimetinin kadrini bilir. Kâfir ise, kederden kedere, hasretten hasrete düşer.

Ardından Allah Tealâ mahlukât arasındaki hükmünü açıklayarak bu­yurdu ki:

"Artık kim haddi aşarak küfretmiş, dünya hayatını tercih eylemişse, iş­te muhakkak ki o alevli ateş onun varacağı yerin ta kendisidir." Büyükle-nip, isyan eden ve küfürde isyanda haddi aşan, dünya hayatını din ve ahi-rete tercih eden, ona hazırlanmayan, onun için amel de yapmayan... İşte onun sonunda varacağı ve kalacağı yer yakıcı ateştir. Çünkü dünya sevgisi her yanlışın başıdır. Ayetin Nazr ve oğlu el-Haris hakkında indiği söylen­miştir. Bununla birlekte ünya hayatını ahirete tercih eden her kâfir için umumidir.

"Ama, kim Rabinin huzurunda (durmaktan) korktu, nefsini hevadan alıkoyduysa, işte muhakkak ki cennet onun varacağı yerin ta kendisidir." Kim de Allah azze ve celle'nin önünde durmaktan korkar, kıyamet günü Allah'ın onun hakkındaki hükmünden çekinirse, Allah'ın azamet ve celâli­ni kavrar, nefsini kötülüklerden engeller, masiyet ve arzuladığı haramlara mani olur ve onu Rabbinin itaatine çevirirse, başka yer değil cennet onun varacağı yer ve makam olacaktır. Ayet Mus'ab b. Umeyr ve kardeşi Amir b. Umeyr hakkında inmiştir. Allah'tan korkan ve hevasına uymayan bütün müminler hakkında umumidir.

Bu iki vasıf Allah Tealâ'nm ateş ehlini vasıflandırdığı iki sıfata zıttır. "Ama, kim Rabbinin makamından korktu." cümlesi "Artık kim haddi aşa­rak.." cümlesinin zıttıdır. "Nefsini hevadan alıkoyduysa" cümlesi "dünya hayatını tercih etmiş" cümlesine zıttır.

Allah'tan korkma, muhakkak Allah'ın varlığını ve birliğini tanıdıktan sonra olmalıdır. Nitekim: "Allah'tan ancak alim kulları korkar." (Fatır, 35/28) buyurulmuştur. Allah'tan korkma hevayı defetmenin sebebi olduğu için "Nefsini hevadan alıkoyduysa" cümlesinden önce anılmıştır.[25]

Sonra da Allah Tealâ müşriklerin alaylı yolla kıyametin vaktini sor­malarını zikrederek buyurdu ki:

"Sana o saati, onun ne zaman demir atacağını sorarlar." Ey Peygam­ber! Dirilişi inkâr eden müşrikler sana kıyametin ne zaman demir atacağı­nı, yani meydana geleceği vakti soruyorlar. Allah'ın onu ne zaman meydana getireceğini geminin demir atma ve varıp kalacağı yere ulaşacağı zamana benzeterek soruyorlar. Bu da Peygamber (s.a.)'i kıyametin "et-Tâmme, es-Sâhha, el-Azife, el-Hâkka, el-Karia" gibi ürpertici vasıflarını andığını duy­dukları zamandır. Alay ederek şöyle demişlerdi: "Gelip çatması ne zaman?"

Aişe (r.a.)'nin geçen hadisinde, Rasulullah (s.a.)'m bu ayet ininceye ka­dar kıyameti anıp onu sorduğu rivayet edilmişti. İbni Abbas dedi ki: Mekke müşrikleri Rasulallah (s.a.)'a kıyamet ne zamandır diye alay için sordular. Allah azze ve celle bu ayeti indirdi.

"Sende ona ait şey (herhangi bir bilgi) yoktur ki anlatasın. Onun niha­yeti ancak Allah'a (dayanır)" Ey Muhammedi Senin kıyamete dair bir bil­gin yoktur ki bunu sana soruyorlar. Yani bu konuda senin elinde bir şey yoktur.[26] Bu, onu çokça anması karşısında bir hayret ifadesidir. Sanki şöy­le denmiştir: Onun bilgisi ne sende ne de bir başkasındadır. Aksine kayna­ğı, dayanağı ve bilgisinin nihayeti Allah azze ve celle'dir. Sadece O, kıya­metin vaktini tam olarak bilir, başkası değil. Ondan sana nasıl sorarlar, meydana geleceği vaktin açıklamasını nasıl isterler? Onlar onu sorup du­ruyorlar, sen de onlara cevap vermek istiyorsun.

Bu ayetin benzeri şu ayetlerdir: "Kıyametin vukuunun ne zaman oldu­ğunu sana sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin nezdindedir. O'nun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklere de, yere de ağır basmış­tır o. O, size ancak ansızın gelir." "Tam manasıyla biliyormuşsun gibi sana onu sorarlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah katındadır." (A'raf, 9/187) "Kı­yametin ilmi Allah nezdindedir." (Lokman, 21/34). Bu nedenle, Cebrail (a.s.) Rasulullah (s.a.)'a kıyametin vaktini sorduğunda, Müslim'in Ömer'den yaptığı rivayette şöyle buyurmuştu: "Kendisine sorulan, soran­dan daha bilgili değildir."

"Sen ondan korkacak kimselere ancak o tehlikeyi haber verensin." Seni insanları Allah'ın azap ve cezasından uyarasın ve korkutasın diye gönder­dim. Sen sadece, kıyametten korkanı korkutucusun. Kim Allah'tan ve tehdidinden korkarsa sana uyar ve kurtulur, kazanır. Kim de kıyameti yalan­lar ve sana aykırı davranırsa kaybeder, zarara uğrar. Sorumlu olmadığını bırak, emredildiğin uyarma işini yap. Uyarmayı korkanlara özelleştirmesi, onların uyarıdan yararlanmaları dolayısıyladır.

"Onlar bunu görecekleri gün sanki (günün) bir akşamından, yahut bir kuşluğundan başka durmamışlardır." Şu sordukları gün, kesinlikle olacak­tır. Onlar kabirlerinden mahşere kalkıp kıyameti gördüklerinde, dünya ha­yatının süresini azımsayacaklar. Onu gündüzün bir saati ya da bir akşamı veya bir kuşluk vakti gibi görecekler. Burada amaç, kıyametin şiddetini gördüklerinde, dünya da geçirdikleri süreyi onların gözünde az göstermek­tir. Onu gördüklerinde sanki bir gün kalmış gibi olacaklar. Dendi ki: Kabir­lerinde sadece bir akşam ya da bir kuşluk kalmışlardır. Bu da, o günün korkunçluğunu gözleri ile görünce, kabirde kaldıkları süreyi azımsamala-nndandır.[27]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1- Bu ayetler kıyametin dehşetini çok kuvvetli bir şekilde hissettir­mektedir.

Kıyamet koptuğu ve İbni Abbas'm görüşüne göre ikinci üfleme olan en büyük belâ geldiği zaman, insan yapmış olduğu hayır ve şerri düşünür. Mümin ve kâfir her insana açıkça görülen tutuşmuş cehennem ateşini mü­şahede eder. İbni Abbas dedi ki: "Cehennem açılır da, gözü olan herkes onu lavlar halinde görür." Kâfir onu içindeki azap çeşitleri ile görür. Mümin de, Allah'ın kendisine olan nimetlerini tanıması için onu ve kâfiri ateşe atı­lırken görür.

2- İnsanlar kıyamet ve dirilme gününde iki grupturlar: Mutlular ve asiler. Kim inatlaşıp, isyan etmiş, küfür ve isyanda haddi aşmış, dünya ha­yatını ahiret hayatına tercih etmiş ise onun varacağı yer, ateştir.

Kim de Rabbi önünde duracağı günden korkup da nefsini masiyet ve haramlardan alıkoymuş ise, onun varacağı yer cennettir. Sehl dedi ki: Al­lah Tealâ'mn şu ayetine göre hevanın terkedilmesi cennetin anahtarıdır: "Ama, kim Rabinin makamından korktu, nefsini hevadan alıkoyduysa, işte muhakkak ki cennet onun varacağı yerin ta kendisidir."

3- Müşriklerin alay yolu ile kıyamet saatinin vaktini soruşturmaları, Rasulullah (s.a)'m onlara cevap verme arzusu ile bunu çokça sormasına ne­den oldu. Ama hikmeti yüce olan Allah, kıyamet bilgisini kendisinde tut­muş, onu kimseye bildirmemiştir. Çünkü uyarı ve korkutma, kıyametin meydana gelme vaktinin bilinmemesi halinde gerçekleşmiş olurlar. Yaklaş­tığını bildikten sonra vaktinin sorulmasına ihtiyaç yoktur. Bu kadar bilgi ona hazırlanmak için yeterlidir. Hatta, tıpkı ölüm gibi, vakti gizli tutulma­dıkça tekliften maksat hasıl olmaz.

4- Allah Peygamberinden kıyametin vaktinin sorulmasını menetmiş ve ona kıyamet bilgisinin sadece Allah'a ait olduğunu bildirerek, asıl görevi ile ilgilenmeye yöneltmiştir. Onun görevi Allah'ın makamından korkanları uyarıp, korkutmak. Her ne kadar bütün mükellefleri uyarıyorsa da yarar­lanabilenler onlardır. Şu ayette de buna temas edilmiştir: "Sen ancak o zik­re uyan ve görmeden Rahman'dan korkan kimseleri uyarabilirsin." (Yasin, 36/11)

5- Olacak hükmünde olan her şey kesinlikle olmuş gibidir. Alay ve dal­ga geçmek için kıyametten soran kâfirler ve müşrikler adeta onun içinde­dirler, onun alanına inmiştirler. Onu ve çocukları yaşlandıran belâlarını gördüklerinde dünyada kalma sürelerini azımsayacak ve onu bir gecenin akşamı ya da o geceyi izleyen bir gündüzün kuşluğu kadar olduğunu düşü­neceklerdir. "Sanki kendileri gündüzün bir saatinden başka durmamış gi­bidirler.)" (Ahkâf, 46/35) [28]

 



[1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/340.

[2] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/340.

[3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/340-341.

[4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/342.

[5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/342-343.

[6] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/343.

[7] Ayetler arasında atıf harfi olarak önce "*av" sonra da "fa" kullanılmıştır. Vav değişikliğe delâlet etiğine göre murat, zatın değiştiğine delâlet eden sıfatın değişik­liğidir. Fa da, kendisinden sonra gelenin kendisinden önceki ile sıralı olduğunu göster­diğine göre murat, durumların öncekilerle sıralanmasıdır.

[8] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/343-543.

[9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/345-546.

[10] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/347.

[11] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/347-348.

[12] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/348.

[13] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/348-350.

[14] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/350.

[15] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/351.

[16] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/351.

[17] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/352.

[18] İbni Kesir, IV/468.

[19] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/352-353.

[20] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/353-354.

[21] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/355.

[22] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/355-356.

[23] Süyuti, Esbâbu'n-Nüzul (Celâleyn tefsiri kenarında)

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/356.

[24] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/356.

[25] Razi, XXXI/51.

[26] Ebu Hayyan, el-Bahru'l-Muhit, VIII/424.

[27] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/357-359.

[28] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/359-360.