Abese Suresi - Kuran - 080Abese - 3. Sayfa
1-Buyrukların Nüzul Sebebi:
2- Bu Âyetlerin Mahiyeti ve Nüzul Sebebinde Sözü Geçen Şahıslar:
3- Abdullah b. Um Mektum'un Konumu:
4- İbn Um Mektûm'un Yaptığı Davranışın Değerlendirilmesi:
5- Peygamber Efendimizin Yuzunu Ekşitip, Çevirmesinin Sebebi:
6- Bu Âyetin Benzeri Diğer Ayetler:
ABESE SURESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın Adı ile
Biilün müfessirlerin görüşüne göre Mekke'de inmiştir. Kırk iki âyettir. [1]
1. Yüzünü ekşitip, çevirdi,
2. Kendisine o âmâ geldi diye,
3. Ne bilirsin? Belki o temizlenecekti;
4. Yahut öğüt alacaktı da bu öğüt ona fayda verecekti?
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız:[2]
1-Buyrukların Nüzul Sebebi:
"Yüzünü ekşitip, çevirdi" buyruğundaki: Yüzünü ekşitti' demektir. Nitekim; Yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı" denilir. Daha önce (el-Müddessir, 74/22. âyet açıklanırken) geçmiş bulunmaktadır.
"Çevirdi" yüzünü çevirdi, demektir. "Kendisine... geldi diye" buyru-ğundaki Diye" lafzı mefulün leh olduğundan ötürü nasb mahallindedir. Kendisine âmâ geldiği için demektir. Âmâ da gözleriyle görmeyen kimseye denilir.
Bütün tefsir bilginlerinin rivayet ettiklerine göre, Kureyş'in eşrafından bir topluluk, Peygamber (sav)'ın yanında bulunuyordu. Peygamber onların müslüman olacaklarını ümit etmişti. Bu sırada Abdullah b. Um Mektûın geldi. Rasûlullah (sav), Abdullah'ın sözünü keseceğinden çekindiği için, ondan yüz çevirdi. İşte bu âyet-i kerime onun hakkında inmiştir.
Mâlik dedi ki: Hişam b. Urve, kendisine Urve'den rivayet[3]le şöyle dediği-•ni zikretti: "Yüzünü ekşitip, çevirdi" âyeti İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. Peygamber (sav)'a gelerek: Ey Muhammedi Beni yanına yaklaştır, demeye koyuldu. Peygamber (sav)'ın yanında da müşriklerin büyüklerinden bi-'risi bulunuyordu. Peygamber (sav) yüzünü Abdullah'tan çevirip, öbürüne dönmeye koyuldu ve: "Ey filan! Sen benim bu söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?" diyordu. O da: Hayır, putlara andederim ki senin söylediklerinde bir sakınca görmüyorum diyordu. Bunun üzerine yüce Allah: "Yüzünü ekşitip, çevirdi" buyruğunu indirdi.
Tirmizîde senedini belirtilerek şöyle demektedir: Bize Said b. Yahya b. Said el-Ümevî anlattı. Bana babam anlattı, dedi ki: Bu Hişam b. Urve ye babasından, babası Aişe'den diye arzettiğimiz (rivayetler)dir. Aişe dedi ki: "Yüzünü ekşitip, çevirdi" buyruğu âmâ İbn Um Mektûm hakkında inmiştir. O Rasûiullah (sav)'a gelip, şöyle demeye koyuldu: Ey Allah'ın Rasûiü, beni iışad et. O sırada Rasûlullah (sav)'ın yanında müşriklerin büyüklerinden birisi bulunuyordu. Rasûlullah (sav) ondan yüzünü çeviriyor, diğerine yöneliyor ve şöyle diyordu: "Söylediklerimde bir sakınca görüyor musun?1' O kişi de: HayLr diyordu. İşte âyet bunun hakkında inmiştir. (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir. [4]
2- Bu Âyetlerin Mahiyeti ve Nüzul Sebebinde Sözü Geçen Şahıslar:
Ayet, yüce Allah tarafından Peygamber (sav)'a, Abdullah b. Um Mektûm dan yüz çevirmesi dolayısıyla bir serzeniştir.
Abdullah b. Um Mektûm'un adının Amr b. Um Mektûm olduğu da söylenir. Um Mektûm'un adı Âlike olup, Amir b. Mahzum'un kızıdır. Burada sözü geçen Amr, Kays'ın oğludur. Kays. Zaidenin o el-Asam'ın oğludur. O da Hatice (r.anha)'ın dayısının oğludur. Peygamber (.say), müşriklerin büyüklerinden birisi ile uğraşırken onunla ilgilenmemişti. Denildiğine göre, bu kişi, el-Velid b. el-Muğire idi. İbnu"l-Arabî dedi ki: Bunu bizim ilim adamlanmızdan maliki mezhebine mensub kimseler söylemiştir. Künyesi de Ebu Abd Şans idi. Katade dedi ki: O Umeyye b. Halas idi. Yine ondan Ubey b. Halef olduğu da nakledilmiştir.
Mücahid dedi ki: Bunlar üç kişi idiler. Rabia'nın oğlu Utbe ve Şeybe ile Ubey b. Haleftiler. Ata ise: Rabia'nın oğlu Utbe demiştir, Süfyan es-Sevrî dedi ki: Peygamber (sav) amcası Abbas ile birlikte idi.
ez-Zemahşerî dedi ki: Peygamberin yanında Kureyş'in ileri gelenlerinden Rabia'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Cehil b. Hişam, Abbas b. Abdu'1-Mut-lalib, Umeyye b. Halef ve el-Velid b. d-Muğire vardı. Onların müslüman olmaları dolayısıyla başkaları da İslama girer ümidi ile İslama davet ediyordu.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bizim mezhebimize mensub ilim adamlarımız, bu kişi el-Velid b. el-Muğire idi, demiş olmalarına rağmen, başkaları bu kimselerin Umeyye b. Halef ile Abbas olduğunu söylemişlerdir. Ancak bütün bunlar bâtıldır ve dini hususları iyice tahkik etmeyen müfessirlerin bir bilgisizliğidir. Şöyle ki; Umeyye b. Halef ile el-Velid, Mekke'de, İbn Um Mektûın ise Medine'de idi. Ne o onlarla birlikte, ne onlar onunla birlikle bir arada bulunmadı. Umeyye de, Velid de kâfir olarak öldüler. Birisi hicretten önce, diğeri Bedir'de öldü. Umeyye hiçbir zaman da Medine'ye gitmedi ve Peygamberin huzurunda tek başına da, başkası i!e birlikte de bulunmadı[5]
3- Abdullah b. Um Mektum'un Konumu:
Peygamber (sav), Kureyş'in ileri gelenlerinden huzurunda bulunanlarla meşgul olup, onlan yüce Allah'ın dinine davet ederken miislüman olacaklarına ümidi de yükselmişken, onların müslüman olmaları sayesinde kavimlerinden diğerlerinin de müslüman olacaklarını bekliyor iken, âmâ olan İbn Um Mekıûm gelip: Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'ın sana öğrettiklerinden bana da öğret deyip, onunla yüksek sesle konuşmaya ve bu konuşmalarını ileri götürmeye koyuldu. Peygamberin başkası ile uğraşmakta olduğunu da bilmiyordu.
Sonunda Rasûlullah (sav)'ın yüzünden sözünü kestiği için hoşlanmadığı anlaşıldı ve kendi kendisine şöyle dedi: Şimdi bunlar da şöyle düşünüyor: Ona uyanlar; körler, ayak takımları ve kölelerdir. Bundan ötürü de Peygamber yüzünü ekşitti ve ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine âyet-i kerime nazil oldu.
es-Sevrî dedi ki: Peygamber (sav) bundan sonra İbn Um Mektûm'u gördü mü onun için ridâsını yere yayar ve: "Kendisi dolayısıyla Rahbimin bana sitem ettiği kişi, hoş safa geldin (merhaba)'1 ve: "Bir ihtiyacın var mı?" diye sorardı. İki ayrı gazvede onu Medine'ye yerine vekil bıraktı. Enes dedi ki: Ben onu Kadisiye günü bineğin sırtında, üzerinde zırh ve elinde siyah bir sancakla gördüm. [6]
4- İbn Um Mektûm'un Yaptığı Davranışın Değerlendirilmesi:
İlim adamlarımız dedi ki: Eğer İbn Um Mektûm, Peygamber (sav)'ın başkasıyla uğraşmakta olup onların İslâm'a gireceklerini ümit ettiğini bilmekle birlikle bu işi yapmış olsaydı, elbettekı bu edebe aykırı bir davranış olurdu. Fakat şanı yüce Allah, Suffe ehlinin kalblerinin kırılmaması yahutta fakir olan bir mü'minin zenginden hayırlı olduğunun bilinmesi için, ona sitem etmiştir. Mü'mine gereken dikkati göstermek -fakir olsa dahi- öbür işten daha doğru ve daha uygun idi. Öbür iş ise iman ederler ümidi ile zenginlere yönelmekti. Her ne kadar bunda da bir çeşit maslahat var ise de bu öyledir. İşte yüce Allah'ın -önceden de geçtiği üzere-: "Yeryüzünde çokça savaşıp, zaferler kazanıncaya kadar esirler alması hiçbir peygambere yaraşmaz... "(el-En-fal, 8/67) buyruğunun da buna göre anlaşılması gerekmektedir. (Bk. Belirtilen âyetin tefsiri, 2. başlık ve devamı)
Şöyle de açıklanmıştır; Peygamber (sav». İbn Um Mektûm'un kalbindeki imana güvendiği için, konuştuğu obur adamın kalbini ısındırma maksadını gütmüştü. Nitekim o şöyle buyLirmiL-ıur: Şüphesiz ki ben başkasını daha çok sevdiğim halde, bir diğer adamı -All.ıh m onu yüzü üzerine cehenneme yıkacağından korkarak görür gözetirim.[7]
5- Peygamber Efendimizin Yuzunu Ekşitip, Çevirmesinin Sebebi:
İbn Zeyd dedi ki: Peygamber (savVın. İbn Um MeklCım dolayısıyla yüzünü ekşitip, ondan yüz çevirmesinin şel>ebi, kendisine rehberlik eden kimseye onu susturması için işaret etmesi nii. Ancak İbn Um Mektûm rehberini itmiş ve Peygamber (sav) ile konuşup. Peygamberden istediği bilgiyi almaktan başkasını kabul etmemişti. Bu onun bir çeşit kabalığı idi. Bununla birlikte yüce Allah, onun hakkında Peygamberine gaib şahıs (üçüncü şahıs) hakkında haber veren lafız ile "Yüzünü ekşitip, çevirdi" buyruğunu indirdi. Böylece (hitab kipiyle): "Yüzünü ekşitip, çevirdin" demeyerek onu tazim etmiş oluyordu. Daha sonra Peygamberine ünsiyet vermek üzere, hitab kipi ile yönelerek: "Ne bilirsin belki o" İbn Um Mektûm "temizlenecekti." Senden kendisine öğretmeni istediği Kur'ân ve dinbilgisi ile dininde temizliği daha da artıp, üzerindeki bilgisizlik karanlığının gitmesi ile annacaktı.
"Belki o" buyruğundaki zamirin kâfire ait olduğu da söylenmiştir. Sen o kimsenin müsliiman olması ile temizlenmesi, yahutla öğüt almasını ümit etmiş, bundan dolayı öğüt alması sonucunda hakkı kabul edeceğine ümit bağlamıştın ama, senin bu ümidinin gerçekleşeceğini nereden bilirsin (demektir.)
e1-Hasen: "Kendisine o âmâ geldi diye" anlamındaki buyruğu şeklinde soru olarak med ile okumuştur. Bu durumda: Diye" lafzı "yüzünü ekşitip, çevirdi" fiillerinin delalet ettiği hazfedilmiş bir fiile taalluk etmektedir. İfade: O âmâ kendisine geldi diye mi ondan yüz çevirdi? takdirindedir. Bu okuyuşa göre: Yüz çevirdi" lafzı üzerinde vakıf yapılır. Ancak haber kipi şeklindeki kıraate göre burada vakıf yapılmaz, genel kıraat de bu şekildedir. [8]
6- Bu Âyetin Benzeri Diğer Ayetler:
Bu âyetin -sitem itibariyle- benzeri olan diğer âyetlerin biri el-Enâm Sûresinde yer alan yüce Allah'ın şu buyruğudur: "...Sabah akşam Rabbierine dua edenleri kovma." (el-En'âm, 6/52)
el-Kehf Sûresi'nde yer alan şu buyruk da böyledir: "Dünya hayatının güzelliğini isteyerek gözlerin, onlardan başkasına kaymasın..." (el-Kehf. 18/28) vb, daha başka buyruklardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Yahut" senin söylediklerin dolayısıyla "öğüt alacaktı da öğüt" senin hatırlatman "ona fayda verecekti,"
"Ona fayda verecekti" buyruğu, genel olarak; şeklinde "ayn'! harfi ötreli olarak "temizlenecekti" buyruğuna atf ile okunmuştur. Ancak Âsim, İbn Ebi İshak ve İsa; diye nasb ile okumuşlardır. es-Sülemî ve Zir b. Hubeyş'in kıraati bu şekildedir. Bu da daha önce geçen Belki'nin cevabı olarak nasb ile okunur. Çünkü bu (cevap) mueeb değildir. Yüce Allah'ın: Belki o yollara ulaşırım." (d-Mu'min, 40/36) buyruğu gibidir ki; daha sonra da (bunun cevabında): Çıkarım" (el-Mu'min, 40/37) diye buyurmuştur. [9]
5. İhtiyaç duymayan kimseye gelince;
6. Sen ona yöneliyorsun.
7. Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok.
8. Ama yanına süratle gelip,
9. Kendisi de korkan kimseye gelince,
10. Sen onu bırakıp oyalanırsın.
"İhtiyaç duymayan" yani servet sahibi ve varlıklı olan "kimseye gelince, sen ona yöneliyor sun" ona dönüyor, onun sözlerine kulak veriyorsun.
Yönelmek, dinlemek, kulak vermek" demektir. er-Râî şöyle demiştir:
"Aldı: sanki geceleyin yanan kandili andıran ve ona doğru At sürücülerinin eğildiği soylu bir kimseye kulak verdi."
Bu fiilin ash; olup, 'den gelmektedir ki; bu da "senin karşına çıkıp, senin önünde duran"' demektir. Mesela; Evim onun evinin karşısında dır" denilir. Zarf olarak nasbedilmiştir. Bu fiilin "susuzluk" demek olan: 'dan geldiği de söylenmiştir. Yani sen ona susuzun, suya yöneldiği gibi ona yöneliyorsun. Karşı karşıya gelmek, karşılaşmak" demektir.
"Yonelİyorsun" anlamındaki fiil genel olarak:şeklinde tahfif olsun diye ikinci "te" telaffuz edilmeksizin okunmuştur. Nâfî ve İbn Muhaysın ise idgam esası üzere şeddeli okumuşlardır.
"Halbuki onun temizlenmemesinden sana vebal yok." Bu kâfir, hidayet bulmayacak, iman etmeyecektir, Sen ancak bir Rasûlsün ve senin görevin tebliğden ibarettir.
"Ama yanına süratle gelip" Allah için bilgi sahibi olmak isteyen "kendisi de* Allah'tan "korkan kimseye gelince, sen onu bırakıp oyalanırsın."
Yüzünü ondan başka tarafa çeviriyorsun, başkasıyla uğraşıyorsun. "Sen... oyalanırsın" anlamındaki; 'inaslı dir. "Ben o şeyden (başkasıyla uğraşarak) oyalanıyorum" denir. Oyalanmak, dikkat etmemek, gafil kalmak" demektir. ile aynı anlamdadır. [10]
11. Hayır! Çünkü o, bir öğüttür,
12. Artık dileyen onunla öğüt alsın.
13,14. Çok şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir.
15,16. Emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile (yazılmış tır).
"Hayır! Çünkü o, bir Öğüttür" buyruğundaki: Hayır" bir vazgeçme emri ve bir azardır. Yani durum her iki kesime karşı davrandığın şekilde olmamalıdır. Bu da; bundan sonra zengine yönelmek, fakir mü'minden yüz çevirmek gibi bir davranışı bir daha tekrarlama! demektir.
Peygamber (sav)'in yaptığı, önceden de geçtiği gibi evlâ (öncelikli) olanı terketmekten ibaretti. Bu davranışının küçük bir günah olarak yorumlanması da uzak bir ihtimal değildir. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî yapmıştır. Buna göre de: Hayır" üzerinde durmak caizdir. Bununla birlikte; Oyalanırsın" (10. âyet) üzerinde vakıf yapıp, sonra da "gerçek şu ki" anlamı ile; ile okumaya başlanır.
"Çünkü o" yani bu sûre yahut Kur'ân'ın âyetleri "bir öğüttür." Bir hatırlatma ve insanların basiretlerini bir aydınlatmadır.
"Artık dileyen onunla öğüt alsın." Kur'ân-ı Kerim'ın öğütlerini tutsun.
el-Cürcânî dedi ki: Çünkü o" müennes zamiri, Kur'ân'a aittir. Kur'ân-ı Kerim (lafız olarak) müzekker olmakla birlikte, Kur'ân'ın kendisi Bîr öğüt" (ki bu lafız müennestir) kabul edildiğinden burada da zamir bu lafza uygun olarak kullanılmış olmaktadır. Bu zamir müzekker olarak gelseydi yine caiz olurdu. Nitekim şanı yüce Allah bir başka yerde: Hayır gerçekten o bir öğüttür." (el-Müddessîr, 74/54) diye buyurmuştur. Yüce Allah'ın bununla Kur'ân-ı Kerinı'i kastettiğine ayrıca; Artık dileyen onunla öğüt alsın." Yani onu bellesin ve unutmasın, buyruğudur. Burada zamirin müzekker gelmesi: Öğüt" lafzının zikir (hatırlatma) ve vaaz (öğüı) anlamında oluşundan dolayıdır.
ed-Dahhak, İbn Abbastan yüce Allah'ın: "Artık dileyen onunla öğüt al-•sın" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Allah dilediği kimseye onu itham eder. Daha sonra yüce Allah, bu kitabın yüceliğinden, büyüklüğünden haber vererek şöyle buyurmaktadır: "Çok şerefli... sahifeler-dedir." Yani Allah nezdinde. çok şerefli sahifelerdedir. Bu açıklamayı es-Süd-dî yapmıştır.
Sahifeler"; sahifenin çoğuludur.
et-Taber. ki: "Çok şerefli," ihtiva ettiği ilim ve hikmetler dolayısıyla dinde cos şerefli, demektir. Bir diğer açıklamaya göre; "çok şerefli" olmaları en şerefli hafaza meleklerinin onları indirmiş olmasındandır. Çünkü bu sahıfeîer Levh-i Mahfuzdan inmiştir.
Bir diğer açıklamaya göre; "çok şerefli" olmaları, Kerim olan bir zattan indirilmiş olmalarıdır. Çünkü bir kitabın kerim oluşu onun sahibinin kerim oluşundan kaynaklanır.
Bununla kastedilenin bütün peygamberlere verilen kitablar olduğu da söylenmiştir. Buna delil de yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki bunlar Önceki sahifelerdedir. İbrahim ile Musa'nın sahifelerindedir." (el-Ala, 87/18-19) buyruğudur.
"Son derece yüksek," Allah nezdinde, değeri çok yüksek demektir. Şanı yüce Allah nezdinde çok yükseklerde diye, de açıklanmıştır. Yedinci semada yükseğe çıkartılmış diye de açıklanmıştır ki, bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır, et-Taberî: Şanı ve değeri çok yüksek, diye açıklamıştır, Şüphe ve çelişkilerden yükseklerde, diye de açıklanmıştır.
"Ve tertemiz" el-Hasen dedi ki: Her türlü kir ve pislikten arındırılmış, kâfirlerin onlara el uzatmalarına karşı korunmuş, diye de açıklanmıştır. Bu da es-Süddî'nin açıklamasının ifade ettiği manadır. Yine el-Hasen'den: Müşriklere indirilmekten yana tertemiz diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Bir başka açıklamaya göre; yani Kur'ân-ı Kerim meleklerin okudukları sahifelerde de tesbit edilmiştir. Bu sahifeler çok şerefli, son derece yüksek ve tertemizdir,
"...Kâtiblerin elleri ile" yani, yüce Allah'ın kendisi ile rasûlleri arasında eSçi kıldığı melekler iyi ve itaatkâr kimselerdir. Herhangi bir günah işleyerek kirlenmiş değillerdir. Ebu Salih, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu sahifeler tertemizdir, onları taşıyanlara (ezberleyip, hıfzedenlere) temizlik sağlar. "Kâtiblerin elleri île" buyruğu da "yazıcılar" demektir, diye açıklamıştır. Mücahid de böyle açıklamıştır.
Bunlar, kulların amellerini sahifelere yazan Kirâmen Kâtibin melekleridir. Kitaplar'7 demek olup, tekili 'dir. Nitekim Kâtib ve kâtibler" demek de böyledir. Yazdım" anlamındadır. Kitaba da ;ısifr" denilir, çoğulu da "esfâr" diye gelir.
ez-Zecxac dedi kî: Kitaba -"sin" harfi kesreli olarak- "sifr", katibe de "safir" denilmesinin sebebi, bunun bir şeyi açıklayıp, vuzuha kavuşturması anlamını taşıdığından dolayıdır. Sabah etrafı aydınlattığı vakit: Sabah oldu" denilir. Kadın yüzünden peçeyi açtı" demektir, (ez-Zeccac devamla) dedi ki: O kimselerin arasını düzelttim, düzeltiyorum, düzeltmek (sefirlik)" de buradan gelmektedir. el-Fer-râ da böyle demiş ve şu beyiti zikretmiştir:
"Ben, kavmim arasını düzeltmeyi (sefirlik yapmayı) terketmeyeceğim Ve eğer gidip gelirsem, hiçbir zaman aldatmak için gidip gelmeyeceğim."
Sefirde kavmin arasını düzelten ve elçilik yapan kimse demektir. Çoğulu "süferâ" diye gelir. "Fakih"in çoğulunun "fukahâ" diye gelmesi gibi. tbra-nicede sahaflara "süfera" adı verilir.
Katade dedi ki: Burada geçen: Kâtibler" burada kurra (Kur'an okuyanlar) demektir. Çünkü onlar sifirleri okurlar. Yine ondan İbn Abbas'ın açıkladığı gibi bir açıklama da rivayet edilmiştir.
Vehb b. Münebbih dedi ki: "Emrine itaatkar, oldukça değerli kâtiblerin elleri ile" buyruğunda kastedilenler, Peygamber (sav)'ın ashabıdır.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Rasûlullah (sav)'in ashabı gerçekten itaatkâr, oldukça değerli okuyucular idiier, Fakat bu âyet-i kerimede kastedilenler, onlar değildir, onlar kastedilenlere yakın kimseler de değildir. Aksine bu mutlak olarak anıldığı takdirde meleklere has bir lafızdır. Onların dışında bu ismi taşımakta kimse onlarla ortak değildir, onun kapsamına onlardan başkası girmez.
Sakih'du Aişe (r.anha)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kur'ân'ı ezberlemiş olduğu halde, Kur'ân okuyanın misali emrine itaatkâr, oldukça değerli kâtibier ile birlikte olmaktır. Kur'ân'ı okumayı öğrenip onu ara sıra okuyan ve bu okuyuşu kendisine ağır gelen için de iki ecir vardir.[11] Hadis muttefekun aleyh (Buhari ve Müslim tarafından rivayet ediimiş) olup, lafız Buharİ'ye aittir,
"Oldukça değerli", Rabbleri nezdinde, oldukça değerli demektir. Bu açıklamayı el-Kefbî yapmıştır. el-Hasen: Masiyet işlemek tenezzülünde bulunmayan demektir. Onlar, kendiierini bu halden üstün tutarlar. ed-Dahhak'ın, İbn Abbas'tan rivayetine göre; "oldukça değerli" buyruğu hakkında şöyie demiştir: Onlar, Adem oğlu hanımı ile başbaşa kaklığı vakit yahut ihtiyacını görmek için çekildiğinde, onunla birlikte bulunmaktan uzak kalırlar.
Başkalarının menfaatlerini kendi menfaatlerine tercih ederler, diye de açıklanmıştır.
"Emrine İtaatkâr" (anlamı verilen): lafzı in çoğuludur. "Kâ-fir"in çoğulunun "kefere" şeklinde "sâhir (sihirbazım çoğulunun "sehara" şeklinde "fâcir"in çoğulunun "fecere" şeklinde gelmesi gibi. Bir kimse doğruluğa ve sıdka ehil olduğu takdirde; ile diye anılır. Filan kişi yemininde sadık oidu (yeminini yerine getirdi, ona bağlı kaldı)" ifadesi buradan geldiği gibi: Filan kişi yaratıcısına itaatkardır, O'na itaat eder" demektir. Buna göre "emrine itaatkar" buyruğu, Allah'a itaat eden, amellerinde Allah'a sadakat gösteren (ihlaslı amel eden) kimseler demektir. el-Vakıa Süresi'nde yüce Allah'ın: "Şüphesiz o oldukça şerefli bir Kur'ândır. Korunan bir kitaptadır. Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir" (d-Vakıa, 56/77-79) buyruğu açıklanırken, orada sözü dilenlerin bu sûrede sözü edilen "emrine itaatkar, oldukça değerli katibler" olduklarını açıklamış bulunuyoruz. [12]
17. Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!
18. Kendisini hangi şeyden yarattı?
19. Bir mıtfeden; yarattı da onu takdir etti.
20. Sonra yolu kolaylaştırdı,
21. Sonra onu öldürüp, kabre koy(dur)du.
22. Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek.
23. Hayır! O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir.
"Kahrolası o İnsan! Ne kadar da nankördür o!" huyruğundaki: Kahrolası"; ona lanet edildi, anlamındadır. Azab olundu, diye de açıklanmıştır, însan'dan kasıt kâfirdir,
el-A'meş, Mücahid'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kur'ân-ı Kerim'de: "Kahrolası o insan" buyruğun geçtiği her yerde kastedilen kâfirdir.
ed-Dahhak, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ayet Ebu Le-heb'İn oğlu Ulbe hakkında inmiştir. Önce iman etmişti, fakat "Andolsun yıl-dıza..."(en-Nt'tm, 53/1) buyruğu nazil olunca, irtidad etti ve: "en-Necm" dışında Kur'ân'ın tümüne iman ettim, dedi. Şanı yüce Aüah da onun hakkında: "Kahrolası o insan" buyruğunu indirdi. Yani Utbe, Kur'ân'ı inkâr ettiğinden dolayı Utbe'ye lancl edildi. Rasûlullah (sav) da unu beddua ederek: "Allah'ım, sen ona d-Ğadıra arslanını ınusallat et" dedi. Hemen Şam'a doğru bir ticaret maksadı ile çıkıp gitti. d-Ğadıra denilen yere varınca, Peygamber (sav)'ın bedduasını hatırladı. Beraberindekilere eğer canlı olarak sabahı ederse bin dinar vermeyi vaadetti. Bunun üzerine onu arkadaşların ortasına aldılar, eşyalarını etrafında dizdiler. Onlar bu halde iken arslan geldi. Eşyalara yaklaşınca atıldı ve hemen Utbe'nin üzerine çıktı, onu paramparça etti. Babası ise onun için ağlamış, ağıt yakmış ve şöyle demişti: Muhaınnıed, her ne dediyse mutlaka oluyor.
Ebu Salih, İbn Abbas'lan: "Ne kadar da nankördür o!" buyruğunu: Onu nankörlüğe iten ne oldu, diye açıkladığını rivayet etmiştir.
Buradaki: Ne kadar da" lafzının teaccüb (hayret ve şaşkınlık) için olduğu da söylenmiştir (mealde olduğu gibi). Araplar, bir şeye hayret edecek olurlarsa: Allah kahretsin onu, ne kadar da güzeldir, Allah rezil etsin onu ne kadar da zalimdir! demek adetleridir. Buyruğun anlamı şudur: Bundan sonra sözünü edeceğimiz bütün bu hususlara rağmen insanın kâfir (ve nankör) oİmasına hayret ediniz.
Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah'ın kendisine iyiliklerinin çokluğunu bilmesine rağmen Allah'ı inkar etmeye, nimetlerine karşı nankörlük etmeye ne itti onu? Bu da teaccüb anlamını ifade eder.
İbn Cüreyc dedi ki: Onun küfrü (ve nankörlüğü) ne kadar da ileridir, demektir.
Buradaki; Ne" lafzının soru edatı olduğu da söylenmiştir. Yani, onu küfre (ve nankörlüğe) iten nedir? Buna göre bu, azar anlamını ihtiva eden bir sorudur. Bu edatın hem teaccüb anlamını ifade etme, hem de Ne" •anlamını ifade etme İhtimali vardır. O takdirde de soru edatı olur.
"Kendisini hangi şeyden yarattı?" Allah, bu kâfiri neden yarattı ki o da büyüklük taslamaktadır? Yani onun yaratılışından dolayı siz de hayret ediniz.
"Bir nutfeden" yani hakir, değersiz, cansız, basit bir sudan "yarattı." O ilalde niçin kendisi hakkında yanlış kanaate kapılmaktadır? el-Hasen dedi ki: İki defa küçük abdestin bozulduğu yoldan çıkan bir kimse nasıl olur da bü-yüklenir!
"...da onu" annesinin karnında "takdir etti."
ed-Dahhak da İbn Abbas'tan böylece rivayet etmiştir: Yani onun ellerini, ayaklarını, gözlerini ve diğer organlarını, güzellik ve çirkinliğini, uzunluk ve kısalığını, bahtiyarlık ve bedbahtlığını takdir buyurdu.
"Onu takdir etti" buyruğunun onu bütün azalarını yerli yerince, mükemmel bir şekilde yarattı, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir adam yapan (Allah)'a kâfir mi oldun?" (el-Kehf, 18/37)
Yine yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: "O ki seni yarattı, herbir şeyini yerli yerince koydu." (el-İnfitar, 82/7)
"Onu takdir etti" buyruğunun bir halden bir hale, Önce nutfeden sonra alakaya daha sonra hilkati tamamlanıncaya kadar merhale merhale onu var etti, diye de açıklanmıştır,
"Sonra yolu kolaylaştırdı" buyruğu hakkında İbn Abbas, Ata, Katade, es-Süddi ve Mukatil'in yaptıkları rivayete göre, şöyle demiştir: Annesinin karnından çıkmasını kolaylaştırdı.
Mücahid dedi ki: Hayır ve şer yollarını izlemeyi kolaylaştırdı, yani ona bu husufları açıkladı. Bunun delili de yüce Allah'ın şu buyruklarıdır; "Gerçek ten Biz, ona yolu gösterdik." (el-İnsan, 76/3); "Ve Biz, ona iki de yol göster-dik. "iel-Bded, 90/10) el-Hasen, Ata ve Ebu Salih'in kendusinden yaptığı bir rivayete göre, yine İbn Abbas da böyle demişlerdir.
Yine Mucahid'den de şöyle dediği nakledilmiştir; Mutluluk ve bedbahtlık yolunu (kolaylaştırdı.) İbn Zeyd îslâmm yolunu... diye açıklamıştır. Ebu Bekr b. Tahir dedi ki: Herkese ne için yaratılmışsa onu kolaylaştırdı ve onun hakkında onu takdir buyurdu. Delili de Peygamber (sav)'in: "Siz amel ediniz. Herkes ne için yaratılmışa onun için kendisine kolaylık verilir"[13] buyruğudur,
"Sonra onu öldürüp, kabre koydu." Ona ikram olsun diye içinde gömüleceği bîr kabir var etti. Onu kuşların ve diğer yırtıcı hayvanların yemesine imkan verecek şekilde yerin üzerinde atılıp, terkedilen bir varlık noktasına düşürmedi. .Bu açıklamayı el-Ferra yapmıştır.
Ebu Ubeyde dedi ki: "Onu kabre koydu" ona bir kabir takdir etli ve kabre gömülmesini emretti, demektir. Ebu Ubeyde dedi ki: Ömer b. Hubcyre, Salih b. Abdıırrahman'ı öldürünce Temimuğullan onun huzuruna girerek: Salih'i bir kabre gömelim diye bize ver" dediler. O da: Onu size bırakıyorum, dedi.
Yüce Allah; Onu kabre koy(dur)du" diye buyurmakla birlikte; diye buyurmadı. Çünkü (Bu ikinci şeklin ism-i faili olan); Bizzat kendi eliyle defneden şahıs" demektir. el-A'şâ da şöyle demiştir:
"Eğer bir ölüyü bağrına basacak olursa;
O yaşar ve kabre defnedecek kimseye götürülmez."
Ölüyü defnetmek halinde; Ölüyü kabirde defnettim" denilir. Allah onu kabre gömülecek bir duruma getirdi ve ona bir kabir takdir etti" demektir. Araplar: Devenin kuyruğunu kestim" ve: Allah unun soyunu kesti"; Öküzün boynunu kısalttım" ile Allah onu kessin"; Filanı kovdum" ile Allah onu uzak kılsın, uzaklaşürsın" yani unu kovulup uzaklaştırılan bir kişi haline getirsin, derler,[14]
"Sonra da ne zaman dilerse onu tekrar diriltecek." Ölümünden sonra ona hayat verecek.
"( ',jjj.l): Onu tekrar diriltecek" buyruğu, genel olarak ~dif" ile okunmuştur. Ebu Hayve, Nafi'den ve Şuayb b. Ebi Hamza'dan "elif siz olarak: diye okuduğunu rivayet etmektedir. Bunların ikisi de aynı anlamda ve fasih iki söyleyiştir. Allah ölüyü diriltti" dendiği gibi; "( .jü): Onu diriltti" de denilir. el-A'şâ da şöyle demiştir:
"Ta ki insanlar gördüklerinden ötürü Şu diril(til)en ölüye hayret doğrusu! desinler."
"Hayır! O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir." buyruğu hakkında Mücahid ve Katade: "Yerine getirmemiştir" hiçbir kimse emrolunduğu-nu yerine getiremez, diye açıklamışlardır. İbn Abbas da şöyle dermiş: "O kendisine emrettiğini yerine getirmemiştir." Adem'in sulbünde iken kendisinden alınan ahdi ve rnLsakın gereğini yerine getirmemiştir.
Buradaki; Hayir"ın bir azar ve bir vazgeçme emri olduğu söylenmiştir. Yani durum kâfirin dediği gibi değildir. Çünkü kâfire ölümden sonra diriltileceği haberi verildiği takdirde o şöyle der: "Eğer Rabbime döndü-rülürsem de şüphesiz benim için onun yanında iyilik vardır." (Fussilel, 41/50) Belki de ben emrolunduğumu eksiksiz yerine getirdim, diyecek. Bunun üzerine; Hayır, o hiçbir şeyi yerine getirmemiştir. Aksine o, Beni ve Ra-sûlümü inkâr eden bir kâfirdir, diye buyurmaktadır.
el-Hasen dedi ki: Yani gerçekten o yerine getirmemiştir; yani emrolundu-ğu şeylerin gereğini yapmamıştır.
...me" lafzındaki ifade için bir imad (telaffuza dayanak teşkil eden zâid bir lafız)dsr. Yüce Allah'ın: Allah'tan bir rahmet sayesinde" (ÂH İmran, 3/159) buyruğu ile; zaman sonra elbette pişman olacaklardır." (el-Mu'minun, 23/40) buyruklarında olduğu gibi.
İmam İbn Fûrek dedi ki: Yani hayır, Allah bu kâfirin İehine, ona emretmiş olduğu imanı hükmetmiş (takdir etmiş) değildir. Aksine onun lehine hükmetmediği (takdir buyurmadığı) şeyleri ona emretmiştir.
İbnul-Enbârî dedi ki: (Burada): Hayır" üzerinde vakıf (duruş) güzel değildir (kabihtir). Buna karşılık; Kendisine emrettiği" ile; Onu tekrar diriltecek" üzerinde vakıf güzel (ceyyid)dır. Buna göre; burada "gerçek şu ki" anlamındadır. [15]
24. Öyleyse İnsan yediğine bir baksın!
25. Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz.
26. Sonra da yeri gereği gibi yararız.
27. Böylece orada taneler bitiririz.
28. Üzümler, sebzeler,
29. Zeytinlikler, hurmalıklar,
30. Sık ve bol ağaçtı bahçeler
31. Meyveler ve otlaklar (bitirdik.)
32. Sizin için de, davarlarınız için de, birer fayda olmak üzere.
Şanı yüce Allah, insanın yaratılışının başlangıcını sözkonusu ettikten sonra, "Öyleyse insan yediğine bir baksın" buyruğu ile kendisine kolaylaş-tırılan rızkını sözkonusu etmektedir. Yani Allah'ın, yediği şeyleri nasıl yarattığına bir baksın. Buradaki "bakmak" düşünmek suretiyle kalbin bakmasıdır. Yani insan, hayatının esasını teşkil eden yiyeceklerini Allah'ın nasıl yarattığı üzerindena hayatta kalmanın sebebierini nasıl hazırladığı üzerinde -bu yolla ölümden sonra dirilişe hazırlanmak için- iyiden iyiye düşünsün.
el-Hasen ve Mücahid'den şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: "Öyleyse insan yediğine bir baksın!" Yani yediğinin vücuduna nasıl girip nasıl çıktığına bir baksın. İbn Ebi Hayseme, ed-Dahhak b. Süfyan el-Kiiâbi'den şöy-ie dediğini rivayet etmektedir: Peygamber (sav) bana şöyle dedi: "Ey Dah-hak! Sen neler yersin?" Ben: Ey Allah'ın RasCılü! Et ve süt dedim. Peygamber: "Sonra ne oluyor?" diye sordu. Ben bildiğin şeye dönüşüyor, dedim. Şöyle dedi: "Şüphesiz Allah Ademoğlundan çıkan şeyi dünyaya misal olarak göstermiştir.[16]
Ubey b. Ka'b dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Ademoğlunun yedikleri dünyaya misal verilmiştir. O her ne kadar yemeğine baharatlar koyup güzellegtirse ve tuzlasa dahi, sen sonunda onun neye ulaştığına bir bak![17]
Ebu'l-Velid dedi ki: Ben İbn Ömer'e helaya girip, kendisinden çıkan şeylere bakan kişi hakkında soru sordum da şöyle dedi: Melek ona gelerek: Şu cimrilik edip vermekten çekindiğin şeylerin sonunda ne olduğuna bir bak, der.
"Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz" buyruğundaki Şüphesiz
ki Biz" lafzı genel olarak başlangıç (istinaf) cümlesi olmak üzere kesreli olarak dîye okunmuştur.
Kûfeliler ve Yakub'dan rivayetle Ruveys ist' hemzeyi üstün olarak okumuşlardır. Bu okuyuş, 'yeinek"in mahiyetini açıklamak sadedinde olduğu için ter konumundadır, çünkü onun bedelidir.
Şöyle buyurmuş gibidir: Öyleyse insan yediğine bir baksın. Şüphesiz ki Bizdin... bol bol dökmemize..." Bu kıraate göre: Yediğine" lafzı üzerinde vakıf güzel değildir. Aynı şekilde (bu okuyuşa göre); "Şüphesiz ki Biz" anlamındaki lafzı: O" (bizim suyu bol bol dökmemizdir anlamında ı Lakdiri ile merfu kabul etmemiz halinde de durum böyledir. Çünkü ref halinde de "yediği" şeylerin mahiyetini açıklamaktadır.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Çünkü muhakkak ki Biz , mjvu bol bol dokenz ve onunla yiyecek şeyleri çıkartırız." Yani bu. bu ekde olup gidiyordu.
el-Huseyn b. Ali imaith olarak diye ve "nasıl" anlamında okumuştur. Bu okuvuşu kabui etlenier de oyie derler: Bu durumda "yediğine" anlamındaki Safız üzerinde vakıf, um bir vakıftır. Bunun "nerede" anlamında olduğu da söylenir. Şu kadar var ki bu "şekiller, sûretler"e ait bir de kinaye ihtiva eder ki. bu: Bizim suyu hangi yolla, hangi cihetten döktüğümüze (baksın*, demek olur. Şair el-Kumeyd de şöyle demiştir:
"Ne zaman ve nereden sevinç ve neşe geldi sana?
Eğlence eğiliminin de, musibetlerin de olmadığı bir yerden."
"Şüphesiz ki Biz, suyu bol bol dökeriz" buyruğu ile yağmurları kastetmektedir.
"Sonra da yeri gereği gibi" bitkilerle "yararız. Böylece orada taneler bitiririz.." Buğday, arpa, çavdar ve biçilip de saklanan diğer taneler (tahıllar).
"Üzümler, sebzeler" ile kastedilen yonca ve alaftir. el-Hasen'den rivayete göre bunlara bu ismin veriliş sebebi, bitip görünmeye başladıktan sonra ardı arkasına biçilmelerinden dolayıdır. el-Kııtebî ve Sa'Ieb dedi ki: Mekke-liler: 'e, adını verirler.
İbn Abbas dedi ki: Bu taze hurmadır. Çünkü bu hurma, hurma ağaçlarından kesilir. Ayrıca ondan önce de üzüm sözkonusu edilmiştir.
Yine ondan nakledildiğine göre, bundan maksat, taze yoncadır el-Halil dedi ki: Taze yonca" demektir. Bunun (yani taze yunca demek olan "el-fısfısa'nın sad yerine) "sin" ile olduğu da söylenmiştir. İşte bu taze yonca korundu mu ona denilir, (el-Halil) eledi ki: Ok ya da yay edinmek üzere ağacın kesilen dallarının adıdır. Bunun kesilen her şeyin adı olduğu da söylenmiştir. Yonca, pırasa ve kesildikçe kökünden biten sair sebzeler de böyledir, es-Sıhak'tz şöyle denilmektedir: ile Yonca" demektir. Farsçada buna "isfisl." elerler. Bunun cukça bittiği yere ele: denilir.
"Zeytinlikler, hurmalıklar, sık ve bol ağaçlı bahçeler" Bahçeler" in tekili: 'dir el-Kelbî dedi ki: Etrafı çevrilmiş hurma ya da başka ağaç türünden herbir şeye; "hadika-, bahçe" denilir. Etrafı çevrilmemiş olana ise bu isim verilmez.
"Sık ve bol" yani ağaçlan büyük "bahçeler" demektir.
Büyük ağaç" demektir. Arslana; denilir. Çünkü onun boynunu çevirme kabiliyeti yoktur, ancak bülün bedeni ile döner. Şair el-Accâc şöyle demiştir:
"Ayrılık gününde sırtımı başımla beraber döndürüp durdum Öyle ki bu halimle arslanı andırdım."
Boynu oldukça kalın adam" demektir. Aslında bu lafzın vasıf olarak kullanılması, boyunlar hakkındadır, sonradan başka hususlar hakkında ela istiare yoluyla kullanılır olmuştur. Amr b. Madî kerih dedi ki:
"Oralarda enseleri kalın kimseler yürür, sanki onlar;
Katrandan eğer ve semer giydirilmiş sekiz yaşındaki deve gibidirler."
Ağaçlan sarmaş dolaş bahçe" demektir. Çoğulu: diye gelir. Ot gelişti ve birbirine sarılıp, karıştı" demektir.
İbn Abbas dedi ki: ile 'ın çoğulu olup "kalın olan-lar" demektir. Yine ondan "uzun boylular" anlamına geldiğini söylediği de nakledilmiştir.
Katade ve İbn Zeyd: Oldukça değerli hurma ağaçlan' demektir diye açıklamışlardır. Yine İbn Zeyd ve İkrime'nin ise: Kökleri ve gövdeleri çok büyük ağaçlar, diye açıkladıkları nakledilmiştir. Mücahid de sarmaş, dolaş olmuş ağaçlar, diye açıklamıştır.
"Meyveler" insanların incir, şeftali ve buna benzer ağaçların mahsûllerinden yedikleri şeylerdir.
"Ve otlaklar" bunlar da davarların yedikleri otlardır.
İbn Abbas ve el-Hasen dedi ki: Ot" yerin bitirdiği fakat insanların yemediği herşeye verilen isimdir. İnsanların yediklerine: Biçilen şeyler" adı verilir. Peygamber (sav)'ı övmek sadedinde şairin şu beyitin-de de bu anlamdadır:
"Onun çok bereketli bir duası vardır ki, onun rüzgarı sabadır Onunla yüce Allah ekinleri ve otlan bitirir."
Bu otlara bu ismin veriliş sebebinin, onların (toplanmalarının) maksat olarak gözetilmeleri ve ot olarak toplanmalarıdır. Esasen; ile mana itibariyle aynı şeydir. Şair de şöyle demiştir:
"Bizim aslımız Kays'dır, yurdumuz ise Necd'dir. Orada ottan faydalanmak da, içilebilir su da bizimdir."
ed-Dahhak dedi ki: Yeryüzünde biten herbir şey"dir. E bu Rezîn de böyle demiştir: O bitkidir. Buna İbn Abbas'ın şu sözü delil teşkil etmektedir. İnsanların ve davarların yedikleri şeylerden olup, yeryüzünde biten her şey"dir.
Yine İbn Abbas'tan ve İbn Ebi Talha'dan şöyle dedikleri nakledilmiştir: Bu, yaş mahsûllere verilen bir isimdir.
ed-Dahhak dedi ki: Bu, özel olarak samandır. Bu, İbn Abbas'tan da nakledilmiştir. Şair şöyle demiştir:
"Onların davarlarının otlayacak yerleri yoktur. Saman, ise onlarda çok az bulunur."
ei-Kelbi dedi ki: Meyvenin dışındaki her türlü bitkiye denilir.
Bir açıklamaya göre "meyve" yaş mahsûller, "eh (mealde otlak)" ise kurularına denilir.
İbrahim et-Teymi dedi ki; Ebu Bekr es-Sıddik (r.a)'a "meyve ve otlak"in
tefsin hakkında soru soruldu da o şöyle dedi: Eğer Allah'ın Kitabı hakkında bilmediğim bir şey söyleyecek olursam, hangi sema beni altında barındırır ve hangi yer beni üstünde taşır?
Enes dedi ki: Ömer b, el-Hattab (r.a)'ı bu âyet-i kerimeyi okuduktan sonra şöyle derken dinledim; Büıün bunların ne olduğunu biliyoruz. Peki "el-ebb" (mealde: otlak) ne demektir? Sonra elindeki bir asayı kaldırıp şöyle dedi: Allah'a yemin ederim ki, kişinin kendisini olmadık zorluklara koşması budur. Ömer'in anasının oğlu! Ebb'în ne olduğunu bilmesen sana ne zararı olur? Sonra şunları dedi: Bu kitapta size açıkça anlatılanlara uyunuz, böyle olmayanları da bırakınız.
Peygamber (sav)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Sizler yedi şeyden yaratıldınız, yedi şeyden size rızık verilir. O hakle yüce Allah'a da yedi şey üzerinde secde ediniz,"
Peygamber efendimiz "yedi şeyden yaratıldınız" buyruğu ile: "... bir nut-fe kıldık, sonra o nutfeyi alaka kıldık, sonra o alakayı bir parça et... yaptık" (el-Mu'minun, 23/13-14) âyetlerini kastetmektedir. Yedi şeyden rızıklan-makla da yüce Allah'ın: "Böylece Biz, orada taneler bitiririz. Üzümler... meyveler" buyruğuna kadar sayılanları kastetmektedir. Daha sonra da "otlaklar" diye buyurmaktadır ki; bu da Adem oğluna ait bir nzık olmadığını, bunun sırf davarlara has olduğunu göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Sizin için... birer fayda olmak üzere" buyruğundaki: Fayda olmak üzere" buyruğu tekid edici mastar olarak nasbedilmiştir. Çünkü bütün bu hususları bitirmek, bütün canlıları fayda Ilındırmaktır. Bu, yüce Allah'ın ölüleri kabirlerinden diriltmesine -daha önce birkaç yerde açıklandığı üzere, yok oluşundan sonra ekinin bitip yeşerdiği gibi- kabirlerinden dirilıilme-lerine dair verdiği bir misaldir. Ayrıca onlara ihsan etmiş olduğu nimetleri ha-tırlaiarak onlara lütuflarını dile getirmesi manası da vardır. Yine bu da daha ünce birkaç yerde geçmiş bulunmakladır. [18]
33. O Sâhha geldiği zaman,
34. Kişinin kaçacağı gün; kardeşinden,
35. Annesinden ve babasından,
36. Eşinden ve çocuklarından,
37. O gün, bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır. 33. O günde apaydınlık yüzler vardır,
39. Gülmektedir, sevinmektedir.
40. Yine o günde üzerlerini toz, toprak kaplamış yüzler de vardır.
41. Bunları da karanlık ve siyahlık kaplayacaktır.
42. İşte bunlar, kâfirlerin ve facirlerin ta kendileridir.
Yüce Allah, dünya hayatında geçim hususunu sözkonusu ettikten sonra, "o Sâhha geldiği zaman" buyruğu ile öldükten sonra diriliş hususunu sözkonusu etmektedir, ki salih amellerle ve kendilerine lütfedip, ihsan ettiği şeylerden infak etmekle o güne hazır olsunlar.
"es-Sâhha" kendisi sebebiyle kıyametin kopacağı çığlıktır. Bu da ikinci üfü-rüştür. Kulakları sağır edecektir. O bakımdan kulaklar ancak hayat bulmak için yapılacak çağrıyı işitecektir Bazı müfessirler şöyle demiştir: Kulaklar onu dikkatle işitmeye çalışacaklardır. Bu da: Şuna kulak verdi" birinden gelmektedir. Hadisle de bu anlamda kullanılmıştır: "Cinler ve insanlar müstesna, Cuma gününde kıyametten korktuğu için kulak kabartmayan hiçbir canlı yoktur."[19]
Şair de şöyle demiştir:
"Bağırıp çağıranın, bağırıp çağırana kulak kabarttığı gibi Kulaklarını pek yüksek olmayan sese dahi kabartır."
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Böyle bir açıklama bizden öncekilere teslim olmak ciheti ile alınan, kabul edilen bir bilgidir. Ancak dil açısından kabul edilmesi gereken, birinci görüştür. el-Halil dedi ki: "Sâhha" oldukça şiddetli etkisi dolayısıyla kulakları sağır eden çığlık demektir. Dilde bu kelimenin asıl anlamı, şiddetli ve ağır darbe demektir, Bunun: Ona taşla bir darbe indirdi" tabirinden alındığı da söylenmiştir, Recez vezninde şair şöyle demiştir:
"Ey komşum, savunmaya var mısın? Kayalara inen darbelerin savunması gibi."
Arapların: Sâhha onları vurdu, musibet onları buldu" tabirleri de bu kabildendir. Taberî dedi ki: Zannederim bu, bir kimse diğerinin üzerine hızlıca atıldığı zaman kullanılan; Filan kişi filanın üzerine hızlıca atıldı" tabirinden gelmiştir,
İbnu'l-Arabî dedi ki: "es-Sâhha" işillirici olmakla birlikte sağırlık yapan, sağırlığa sebeb olan sestir. Bu da harikulade bir fesahattir. Öyle ki henüz dişleri yeni çıkmış, yeni yetmelerden birisi de şöyle demiştir:
"Senin o acı haberini getiren her ne kadar işittirae dahi, sağır etti."
Bir başka şair de şöyle demiştir:
"Onların gizlice söyledikleri söz, ayrıldıkları vakit sağır etti beni Sizler,hiç gizlice söylenen bir sözün sağır ettiğini duydunuz mu?"
Allah'a yemin ederim ki, kıyamet çığlığı dünyaya karşı sağır eden fakat âhi-ret işlerini işittiricidir.
"Kişinin kaçacağı gün kardeşinden." Yani o, Sâhha kişinin kardeşinden kaçacağı bu günde gerçekleşecektir. Kardeşiyle yakın ilişkisi ve konuşması olmayacaktır. Bi2zal kendisiyle meşgul olacağından dolayı buna vakti olmayacaktır çünkü. Nitekim bundan sonra şöyle buyurmaktadır: "O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter" başkasıyla uğraşmasına fırsat vermeyecek "bir işi vardır."
Bir görüşe göre; aralarındaki haklardan ömrü onların kendisinden bir şeyler isteyeceğinden korkacağı için kaçacaktır İçinde bulunduğu zoriuğu ve sıkıntıyı görmesinler diye kaçacaktır, şeklinde de açıklanmıştır. Bir başka açıklamaya göre, bunun sebebi, onların kendisine bir fayda verememeleri ya da üzerindeki herhangi bir sıkıntıyı giderememeleri olacaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "O günde hiçbir mevlâ (dost, akraba)nın mevlâ-sına bir faydası olmaz." (ed-Duhan. ^-ı il)
Abdullah b. Tahir eî-Ebheri dedi ki: Kişi onların acizliklerini, çarelerinin azlığını açıkça göreceği vakit, onları bırakıp bütün bu sıkıntılarını açıp, kederlerini giderecek kimseye doğru kaçacaktır. Eğer dünyada iken bu gerçeği açıkça görmüş olsaydı, hiçbir zaman yüce Eabbimden başka kimseye asla itimad etmezdim
"Eşinden ve çocuklarından* dahi kaçacaktır.
ed-Dahak. İbn Abbas'ian çöyie dediğini zikretmiştir: Kabil kardeşi Ha-bılden. Peygamber ».sav > annesinden, İbrahim (sav) babasından, Nuh (a.s) oğlundan. Lût (a.s! hanımından. Adem de kötü çocuklarından kaçacaktır.
el-Hasen dedi ki: Kıyamet gününde babasından kaçacak ilk kişi İbrahim'dir. Oğlundan kaçacak ilk kişi Nuh'tur. Hanımından kaçacak ilk kişi de Lût'tur. (el-Hasen) dedi ki: Bu âyetin kendileri hakkında indiğini göreceklerdir. Bu kaçış, onlardan uzak olmak, teberri etmek kaçışı olacaktır.
"O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir İşi vardır" buyruğu ile ilgili olarak Müslim'in Sahih'inde Âişe (ı.anhâ)'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: RasûlııUah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Kıyamet gününde insanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşredilecek-lerdir. "Ey Allah'ın Rasûlü, dedim, erkekler, kadınlar hep bir arada, biribir-lerine bakarak mı? Şöyle buyurdu: "Ey Âişe! Durum birilerinin diğerine bakmalarına fırsat vermeyecek kadar ağır olacaktır."[20]
Bu hadisi Tirmizi de, İbn Abbas yoluyla rivayet etmiştir. Buna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İnsanlar çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnet-siz olarak haşredileceklerdir." Bir kadın: Birimiz, diğerimizin avretine bakarak mı? -Ya da: görecek mi- deyince, Peygamber şöyle buyurdu; "Ey filan kadın! "O günde bunlardan herbir kişinin kendine yeter bir işi vardır." (Tirmizi) dedi ki: Hasen, sahih bir hadistir.[21]
Kendine yeter" anlamındaki lafız genel olarak "ğayn" ile okunmuştur. Bu da kişiyi akrabalarıyla uğraşmaktan alıkoyacak bir hal demektir.
İbn Muhaysın ve Humeyd ise; Kişinin kendisini ilgilendiren" diye "ye" üstün ve "ayn" harfi ile okumuşlardır. el-Kutebî dedi ki: Kişiyi akrabalarından alıkoyacak, başka tarafa çevirecek (iş)" demektir. Aynı kökten olmak üzere: Yüzünü benden başka tarafa çevir" ve: Beyinsizden yüz çevir" denilir. Hufâf şöyle demiştir:
"Malik oğulları ile savaş seni alıkoyacaktır Hayasızca işlerden ve toplantılarda bilgisizce davranışlardan."
"O günde apaydınlık yüzler vardır." Parlak ve ışık sağıcıdır. Kendileri için hazırlanmış kurtuluş ve nimetleri bilmiştir. Bu yüzler müminlerin yüzleridir.
"Gülmektedir." Sevinç ve neşo içindedir. "Sevinmektedir." Yüce Allah'ın verdiği lücuflar dolayısı ile sevinçlidir. Ata el-Horasani dedi ki: "Apaydınlık" olmalarının sebebi sam, vaktiyle yüce Allah'ın yolunda tozlanmış olmasıdır. Bunu Ebu Naim (Nuaym?) zikretmiştir.
ed-Dahhak dedi ki: Bu abdestin bıraktığı izden dolayı olacaktır. İbn Ab-bas; Gece namazından dolayıdır, diye açıklamıştır. Çünkü hadis-i şerifte şöyle denilmiştir: "Kimin gece namazı çok olursa, gündüzün yüzü güzel olur.[22]
Sabah etrafı aydınlattığı vakil: denilir. Ki "apaydınlık" ile aynı köktendir.)
"Yine o günde üzerlerini toz toprak kaplamtş" üzerinde toz duman bulunan "yüzler de vardır. Bunları da karanlık" tan dolayı görünememek "ve siyahlık kaplayacaktır." İbn Abbas da böyle açıklamıştır. Yine ondan "zillet ve zorluk" diye açıkladığı rivayet edilmiştir. Arapçada Toz" dernek olup çoğulu da 'dır. Bu açıklama Ebu Ubeyd'den nakledilmiştir. el-Fe-rezdak şu beyiti söylemiştir:
"O, hükümdarın kılığı ile taçlanmıştır, arkasından gelir Bir dalga ki, onun üstünde sancakları ve tozları görürsün."
Haberde belirtildiğine göre, hayvanlar kıyamet gününde toprak olacakları vakit, o toprak kâfirlerin yüzlerine bulanacaktır.
Zeyd b. Eşlem dedi ki; Semaya doğru yükselen (siyah duman)"; Yere doğru alçalan (toz)" demektir. ile aynı şeylerdir (toz).
"İşte bunlar kâfirlerin" ("kefere" lafzı) "kâfirin çoğuludur "ve fâcirlerin" ("fecere" lafzı) "facir"İn çoğuludur; "ta kendileridir."
Fâcir, Allah'a karşı iftira edip, yalan söyleyen kimse demektir. Fasıktır diye de açıklanmıştır. Fasıkbk etti" denilir, Yalan söyledi" anlamındadır. Asıl anlamı ise meyletmek demektir. Buna göre "fâcir" meyleden demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Hamd yalnız Allah'a mahsustur. (Abese Sûresi burada sona ermektedir). [23]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/399
[2] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/399
[3] Tirmizi, V, 432; Muvatta, I, 203.
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/399-400
[5] İbnu’l I-Aınbi nin bu sözlerinden, Abdullah b. Um Mektûm'um Mekkeli olmadığını söy lemek istediği anlaşılmamalıdır. Onun söylemek istediği, sadece bu gibi kimselerle bir Jikte Peygamber efendimizin huzurunda bulunmadığıdır Yoksa İbn Um Mektumun Mek keli erken müslftmanlardan ve aynı zamanda ilk muhacirlerden olduğu bilinen bir hu -sustur (Bk. İbnul-Esir, Urdu't-Ğabe, III, 760; İbn Haeer, el-İsûbe, IV, 494).
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/400-401
[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/401-402
[7] Müslim, 1, 132-
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/402
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/402-403
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/403-404
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/404-405
[11] Buhari, İV, 1882; Müslim, I, 549; Timizi, V, 171: Ebu Davud, II, 70; İbn Mace, II, 1242; Müsned, VI, 4H, 94, 110, 266
[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/405-408
[13] Bukari, IV, 1890; 1891, V, 2295, VI, 2435, 2745; Müslim, IV, 2039, 2040; Tirmizi, IV, 445, V, 441; Ebu Davud, IV, 222; îbn Mace, 1, 30; Müsned, 1, K2, 129, M2, 140, 157, III, 292, 304, IV 67, 431.
[14] Merhum müfsssirimiz, hu ve benzeri fillerin yalın halleri ile başlarına hemze ziyade edilerek kullanılmaları halindeki anlam farkına ibaret etmekte ve böylelikle âyet-i kerime'de-ki: "akbara: kabre koyCdurklu" şeklindeki ziyadeli hali ile ziyadesiz hali olan: "kabara: kjıbre koydu" halleri arasındaki anlam Farkına ncıklık «{erinmekledir.
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/409-413
[16] Müsned, III, 452; Heysemî, Mecma', X, 2HH; Taberânî, Kebir, VIII, 299
[17] İbn Hibban, Sahih, il, 476; Müsned, V, 136; Taherânî, Kebir, 1, 198.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/413-418
[19]İbn Hihban, Sahih, VII, 7; Hakim, Müstedrek, I, 413
[20] Müs(im, IV, 2194; Hakim, Mmtedrek, IV, fiO
[21]Tirmizi, V, 432; Hakim, Miistedrek, II, 476.
[22] İbn Mace, I, 422.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/418-422
İslami Okul Okulların En Önemlisi