Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

İnfîtâr Süresi - Kuran - 082Infitar - 1. Sayfa

İNFÎTÂR SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2


İNFÎTÂR SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- GÖk yanldığı,

2- Yıldızlar saçıldığı,

3 - Denizler akıtıldığı,

4- Ve kabirler alt-üst edildiği zaman;

5- Her nefis Önden yolladığım da, geriye bıraktığını da bilir.

6 - Ey insan! Seni kerem sahibi olan Rabbine karşı aldatıp isyana sürükleyen nedir?

7- O (Rab) ki seni yarattı. Sana düzen verdi. Ölçülü bir biçim verdi.

8- Dilediği surette seni terkib etti.

9- Hayır, hayır! Doğrusu siz dini yalanlıyorsunuz.

10- Oysa üzerinizde koruyucular var.

11- Şerefli kâtipler,

12- Her yaptığınızı bilirler.

13- Hiç kuşkusuz ki iyiler nimet içindedirler.

14- Kötüler de ateş içindedirler.

15- Ceza günü oraya girerler.

16- Oradan bir daha ayrılmazlar.

17- (Ey Rasûlüm!) Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?

18- Evet, ceza gününün ne olduğunu nereden bileceksin?

19- Övle bir gündür ki kimse kimseye sahip olamaz. Emir ve hüküm o gün yalnız Allah'ındır. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-19)   «Gök yanldığı, yıldızlar saçıldığı...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Mekke Dönemi'nde Nazil olmuştur. 19 ayettir.

Bu sure aynı zamanda «İnfeterat Suresi» ve «Suretun Munfe> tire» isimleriyle de isimlendirilmiştir. Sure Mekkîdir. Ayet sayısı­nın ondokuz olduğunda herhangi bir ihtilâf yoktur. 80 kelime, 327 harftir.

Göğün yarılması meleklerin inmesi içindir. Nitekim Cenab-ı Hak, bu hususu Furkan Suresi'nin 25. ayetinde ifade etmektedir. Yıldızların müteferrik olarak düşmelerinden maksat, dökülmeleri­dir ve sistemin bozulmasıdır.

Denizlerin akıtılması etraflarının yarılması, onların araların­da barışmalarına perde olan yerlerin kaldırılması demektir. Tuzlu denizin diğerine katılması ve hepsinin bir deniz haline getirilmesi anlamını taşır. Rivayete göre denizler dolduktan sonra yeryüzü su­lan emecektir ve su diye bir şey kalmayacaktır. Yani evvela deniz­ler tek bir deniz haline gelecek, sonra da yeryüzü bütün o suyu çe­kecek ve susuz bir dünya kalacaktır. Su çekildikten sonraki isti­vadan maksat, artık su gölcüklerinin bulunmamasıdır. Çünkü baş­ka bir ayette «Orada ne bir eğrilik ne bir tümsek görmeyeceksin» (Tana: 107) buyurulmuştur.

«Bu'siret» fiili ölülerin üzerinde bulunan toprağın çevrilmesi, atılması demektir. Yani orada kim yatıyorsa ve bulunuyorsa onla­rın ortaya çıkarılması anlamına gelir. Zira bu fiil ba'sere kökünden gelir. «Toprağı dağıtmak, içindekilefini ortaya çıkarmak» demek­tir. Bazıları «Bu kelime mezarı eşmek ve çıkarmak arasında müş­terektir», diye iddia etmişlerdir. Zemahşeri ve Süheyli gibi bazı imamlar da «Bu kelime iki kelimeden meydana gelmiştir. İki ke­limeyi kısaltmak için bu'sire şekline getirmişlerdir» derler. Besme­le, hamdele, halkale, kelimeleri de kısaltılmışlardır. Besmele bis-millahi, hamdele elhamdulillahi halkale, la havle vela kuvvete ke­limelerinden nehd edilmiştir. Bazı harfler atılmış, iki kelime bir kelime haline getirilmiştir. Bunun benzeri Arapça'da çoktur. İşte bu kaideye binaen bu kelime de hem deşmek hem de çıkartmak mânâsını birden ifade eder. Evet, o zaman her nefis neyi önce yap­tığını neyi sonra yaptığını bilecektir. Bu cümle şartın cevabıdır. Fakat insan haşr olduğu zaman bunu bilir demek değildir. Belki bunu bilmesi sahifelerin neşredilmesi anındadır. Çünkü bunlardan maksadın bir zaman olduğu daha önce geçmişti. Bu zamanın baş­langıç noktası ya birinci sura üfürülüşten biraz öncedir veya o üfürülüşten başlar, sonuncusu da insanlar arasındaki davaların hal ve fasl olmasına kadardır.

»   kelimesinin tekrar   edilmesi kendisinden  sonra gelen meselelerin ne kadar korkunç olduğunu ifade etmek içindir. însa-nın (nefsin) takdim ettiği ve tehir ettiği ile daha önce işlemiş ol* duğu hayr ve şer ameller kastedilmektedir. Güzel bir yol mu, çir­kin bir yol mu açtığını her nefis bilir. (İbn Abbas ve İbn Mesud) îbn Abbas'ın diğer bir rivayetine göre burada daha Önce yapmış olduğu masiyet ve geciktirmiş olduğu taat kastedilmektedir. Bu aynı zamanda Katade'nin de görüşüdür.

Bazıları «Takdim ettiğinden mallarından kendisi için sadaka verdiği, zekât olarak çıkardığı şeylerdir, tehir ettiğinden de varis­lere bıraktığı mallardır» demiştir.

Bazıları da «Burada amelin başlangıcı ve sonucu kastedilmek­tedir» demişlerdir.

Cenab-ı Hak 6. ayette şunu ifade buyuruyor: Allah'a isyan ve O'nun şanına yakışmayan şeyleri irtikab etme hususunda seni al­datan ve cüretkâr yapan nedir? Halbuki sen şu anda Önünde ola­nı bildin. Daha sonra senin aleyhinde tecelli edecek amellerini de biliyorsun.

«İnsan» ile maksat, hasrı inkâr eden kişidir. İbn Abbas «İn­san burada Velid bin Muğire'dir» demiştir. İkrime «Ubey bin Ha­lef» bazıları da «Ebu'UEşed bin Kelde'dir» demişlerdir. İbn Ab-bas'tan gelen başka bir rivayette«tfü/re kayacak derecede seni al­datan nedir?» denilmektedir. Katade «Onu aldatan, ona musallat kılınan şeytanıdır» derken, Hasan «Onu aldatan onun habis şeyta­nıdır» demiştir. Bazıları da «Hamakat ve cehaletidir» demişler­dir.

Galib el-Hanefi, bu ayeti okuduktan sonra; Rasûl-ü Ekrem'in «onu cehaleti aldattı» buyurduğunu rivayet ediyor.

Yedinci ayet Allah'ın rububiyetini takrir, keremini beyan, ve yalanlanan haşnn kopmasının doğru olduğunu ifade etmektedir. Yani bu işlere başlangıçta kadir olan zat, istediğinde bundan daha da kadir olabilir.

«Sevva» fiili «Tesviye» kökünden gelir. Azaların biçimli, sağ­lam, yararlanmaya hazır şekilde yapıldığını anlatır. Bu kelime, aslında hikmetin istediği tarzda eşyayı eşit kılmak ve onları ta­mamlayıcı nesneleri kendilerine vermek demektir.

«Feadaleke»; yani mutedil kıldı, yarattığı azaları -ölçülü şekil­de meydana getirdi. Ceanb-ı Hak başka bir ayette «Andolsun biz insanı ahseni takvim üzere yarattık» buyuruyor. Dilediği surette seni terkib etti. Yani O'nun meşiyeti suretlerden hangisini isterse (ki o suretler değişiktir) seni o surette yarattı, terkib etti.

îkrime ve Ebu Salih bu ayet hakkında «İsterse seni insan, is­terse merkeb, isterse maymun, isterse domuz suretinde yaratabi­lir» demişlerdir. Mekhul, «İsterse dişi, isterse erkek yaratır» der. Mücahid, «İsterse babaya, isterse anneye veya amcaya, veya dayı­ya veya başkasına benzeyecek şekilde yaratır» demiştir.

Burada «dtn»den maksat hesaptır. Yani siz hesaba çekilmeyi yalanlıyorsunuz. Halbuki sizin üzerinizde amellerinizi zapteden melekler vardır. Onlar bizim katımızda şereflidirler, amelleri ya­zarlar. Sizin işlediklerinizi bilirler. îster az, ister çok olsun, en ufak şeyleri -dahi tesbit ederler. Bu ceza hücceti ikame etmek için değildir. Cenab-ı Hak burada insanların amelini zapteden kâtipleri Övmektedir. Bu cezanın Allah katında ne denli büyük bir iş oldu-ğımu ifade etmek içindir.

«Hafaza Melekleri» insanoğlunu takip eden meleklerden baş­kadır. Çünkü Cenab-ı Hak başka bir surede «Onun önünde ve ar­kasında kendisini Allah'ın emriyle koruyan melekler vardır...» (Rad: 11) buyurmaktadır. Bu bakımdan insan ile beraber birçok melekler vardır. Hz. Osman'dan şöyle rivayet ediliyor: «RasûLü Ekrem'den insanın yanında kaç melek olduğunu sordum. RasûLü Ekrem de «Yirmi melek» dedi.» El-Mehdevi EI-Feysal adlı eserinde şu bilgiyi verir: Her insanın yanında annesinin rahmine düştüğü andan büyüyünceye kadar dört yüz melek vazife görür. Onun amel­lerini yazan iki melektir Hayırları yazan, günahları yazanın başın­da amirdir. Günah işledikten sonra altı saat müddetle onu yazdırt-maz, ondan sonra yazar. Bunlar itikad, ibadet, hareke ve sekene­lerin hepsini hatta hasta bir insanın «ah» demesini bile kaydeder­ler. Sahih görüşe göre çocuğun hasenatını da yazarlar. Ancak cin* si ilişki kurduğu ve helaya gittiği zaman insandan ayrılırlar.

Bezzar, îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor: Allah'ın Basûl-ü buyurdu: «Allah sizi çırılçıplak olmaktan nehyeder, Allah'ın me­leklerinden utanın. O melekler ki sizinle beraberdirler ve şerefli katiplerdir. O melekler ancak üç hadisede sizden ayrılırlar:

1- Taharet yaparken,

2- Cünüb iken,

3- Yıkanırken.

İnsanoğlunun bu durumda olması onların insanoğlunun yap­tıklarını yazmasına mani değildir. Allah onlar için kalbi itikad ve benzerleri üzerine bir alâmet koyar. Onlar kul ölünceye kadar alın­mazlar. Ondan sonra onun kabri üzerinde durup teşbih ve tehlil ederler, tekbir getirirler. Onun sevabı da Kıyamet'e kadar ölü için yazılır. Eğer ölü müminse böyledir, eğer kâfirse ona Kıyamet'e kadar lanet okurlar.

Bazıları «Bunlar şahıs olarak iki tanedir» derken, bazıları da «Cins olarak iki, cinstirler, adet olarak fazla olabilirler» demiştir.

Deli olan bir kimsenin yanında hafaza melekleri yoktur. Yaz­ma işinin hakiki bir yazma olduğu hususu Allah'ın ilmine havale edilir.

13. ve 14. ayetler, sevab ve ıkabdan yazılanın neticesini beyan etmek için sevkedilmiştir. Yani neticede iyiler nimet içerisinde, fa-cirler de cehennem içerisindedir. «Nimet» ve «Cahim» kelimeleri tazim ve korkutma için nekre getirilmiştir.

«Yevmi'd-Dîn» hesap ve ceza günüdür. Onlar doğrudan doğ­ruya dini yalanlıyorlar veya İslâm-ı yalanlamak suretiyle onlar içerisinde dini de yalanlamış oluyorlar.

«Onlar oradan bir göz açıp kapatıncaya kadar dahi ayrılmaz­lar»; yani nimet içerisindeki veya cehennemdeki durumları devam eder. Çünkü Cenab-ı Hak başka bir ayette «Onlar oradan çıkıcı de-ğüdirler» buyuruyor. Bu ayet, azabın daimi olduğuna delâlet eder. Ayrıca onların daima ateşin hissini duydukları mânâsını da ifa­de eder.

Bazıları «Onlar ölümden sonra da asap veya nimetten ayrıl­mamışlardır. Kabirlerinde bile ateşin zehirlerini duyarlar, görür-lerdi» demiştir. Nitekim Rasûl-ü Ekrem «Kabir ya cennet bahçele­rinden bir bahçedir veya ateş çukurlarından bir çukurdur» buyur­muştur. Cenab-ı Hak ceza ve hesap gününün şanını tazim etmek için ifadeyi tekrar etmektedir.

19. ayet, icmali geçen ceza gününün şanım ve bilgi sınırının dışında olduğunu ifade eden durumunu, icmali bir şekilde açıkla-maktadır. Bazıları «Bu açıklama, va'din yerine getirilme tankıyla olmuştur» demiştir. Çünkü bilgiyi yok etmek onun bir zamanlar varedilmiş olduğuna işaret eder. Nitekim İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre Kur'an'da «Ma edrake» tabiri ne zaman kullanılmış­sa o mesele mutlaka Peygamber'e bildirilmiştir.

19. ayetin başındaki «yevme» mukadder bir fiilin mefulüdür. Yani hatırlat o günü. Sanki Kıyamet Günü'nün durumunu tazimden sonra şöyle denilmektedir: Hiçbir nefsin, hiçbir nefse mutlak şe­kilde herhangi bir şey kazandırmadığı o günü hatırlat. Burada mutlak olarak «nefisler» kastedilmektedir. Yoksa Mukatil'den gelen rivayette olduğu gibi, kâfir nefisler kastedümemektedir.

Ayet metnindeki «Emir» evamir'in tekilidir. Padişahlar padişa­hından gelen emirler demektir. Cenab-ı Hak «Bugün mülk kimindir?» buyuruyor. Çünkü emretmek, itaat edilen padişahın şamndandir. «Lillah» kelimesindeki «lam», emrin sadece Allah'ın olduğu, ne ortaklık ne de mustekillen kimsenin olmadığı anlamın-dadır. Yani tasarrufun tamamı Allah'ın elindedir, baş­kasının elinde değildir.

Bazılarına göre «el-Emr» kelimesi umur'un tekilidir ve durum manasınadır. Ancak bu tefsir yerinde değildir.

Abd bin Humeyd ve İbn'ul-Munzir'in Katade'den rivayet etti­ğine göre, orada Allah'tan başka herhangi bir şeyle hükmedecek t kimse yoktur! Bu tefsir, mânâ hasrına yönelik tefsirdir. Yoksa emr kelimesi umur'un tekili olduğu esasına dayanmaz. Bununla be­raber Katade'nin sözü tek başına hüccet de değildir. Kur'an'ın za­hiri onun görüşü için bırakılmaz. Kur'an'ın zahiri üzerinde müna­zaa etmek de doğru değildir. Durum ne olursa olsun bu ayet, Kıya­met Günü'nde şefaatin yokluğuna delâlet etmez. Düşünen bunu der­hal idrak eder. [2]

ÎNFÎTAR SUHESf NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/516-517.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/517-523.