Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mutaffifin Suresi - 083Mutaffifin - 2. Sayfa

MUTAFFİFÎN SÛRESİ

 

83

 

İndiği Yer :

 

Mekke

 

İniş Sırası :

 

86

 

Âyet sayısı :

 

36

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada seksen üçüncü, iniş sırasına göre seksen altıncı sûre­dir. Ankebût sûresinden sonra, Bakara sûresinden önce Mekke'de İnmiştir; Mek­ke döneminde inen son sûredir. Medine'de ilk inen sûre olduğuna ve bir kısmının Mekke'de bir kısmının ise Medine'de indiğine dâir rivayetler de vardır.[1]

 

Adı

 

Sûre adını ilk âyetinde yer alan "ölçü ve tartıda eksiklik yapanlar" anlamın­daki "mutaffîfîn" kelimesinden almıştır. "Veylün li'1-mutaffıfîn" adıyla da anıl­maktadır.[2]

 

Konusu

 

Yukarıdaki mülahazayı teyit eden bir durum: Sûrede ölçü ve tartıda dürüst­lükten sapanlar eleştirildikten sonra âhireti ve uhrevî sorumluluğu inkâr eden gü­nahkârların âhirette göreceği cezalar ve iyilerin nail olacağı mükâfatlar özetlen­mekte; dünyada müminlerle alay eden inkarcıların âhirette asıl kendilerinin gülünç duruma düşecekleri anlatılmaktadır.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahim olan .'Ulah'ın adıyla... 1. Ölçü ve tartıyı eksik yapan- ların vay haline! 2. Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçer­ler. 3. Onlara vermek için ölçüp tarttıklarında îse haksızlık ederler. 4-6. On­lar, o büyük gün için diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? Öyle bir gün ki, insanlar âlemlerin rabbinin huzuruna çıkacak.[4]

 

Tefsiri

 

1-6. "Veyl" kelimesi, "ağır zarar, kötülük, hüzün, azap, helak" gibi anlamla­ra gelir.[5]Ayrıca hadislerde cehennemdeki bir vadinin ismi olduğu da bildirilmiştir.[6] Ragıb el-İsfahâ-nî'ye göre bu kelimenin cehennemdeki bir vadiye isim verilmesi, mecazi anlamda olup "veyl"e muhatap olanların cehennem azabına uğrayacaklarını İfade eder.[7]

İlk âyetteki "ölçü ve tartıyı eksik yapanlar" diye çevirdiğimiz "mutaffifîn" kelimesi "eksik ölçmek" anlamına gelen "tatfîf' mastarından türemiş olan "mutaf-fif' kelimesinin çoğuludur. "Alırken fazla fazla, verirken eksik ölçenler" mânası­na gelir. Nitekim 2-3. âyetler de kelimeyi bu anlamda açıklamıştır. Buna göre "mutaffifîn" ölçü ve tartıyı kendilerine gelince tam, başkaları söz konusu olduğun­da ise eksik ölçenleri ifade eder. Bu sebeple 1-3. âyetlerde bir taraftan eksik ölçüp tartanlar yaptıkları işin çirkinliğinden dolayı kınanırken diğer taraftan böylesine çirkin bir işe kalkışanların âhirette cezalandırılacağına dikkat çekilmektedir. Bura­da ölçü ve tartı örnek bir işlem olup daha genel olarak insanların, kendi haklarını gözettikleri kadar sorumluluklarını da özenle yerine getirmeleri gerektiği vurgu­lanmakta, hakka konu olan her işlemde adaleti titizlikle korumaları istenmektedir.[8]

Sûrenin Medine'de indiğini söyleyen müfessirler İbn Abbas'tan şöyle bir ri­vayet naklederler: Hz. Peygamber Medine'ye geldiği zaman Medineliler ölçü ve tartıda hile yapıyorlardı. O sıralarda bu âyetler indirildi; onlar da bundan sonra kendilerini düzelttiler.[9] Kanaatimizce bu rivayeti, Resûlullah'ın, Medine'ye geldiği zaman ticaretle uğra­şan birtakım insanların ölçü ve tartıyı eksik yaptıklarını görünce, daha önce Mek­ke döneminde inmiş olan bu âyetleri onlara tebliğ ettiği şeklinde anlamak daha isa­betli olur. Âyetlerin iniş sebebi özel bir olay olsa da genel anlamda ölçü ve tartıyı eksik yapmanın çirkinliğine dikkat çekilmiş, bencillik ve başkalarını aldatma gibi ahlâka aykırı duygu ve davranış içinde olanlar kınanmıştır. Ölçü ve tartının ada­letle yapılmasını emreden başka âyetler de vardır.[10]  Âyetler bu emirlere uyulmadığı takdirde dünyada ilahî ki- namaya maruz kalma, âhirette de şiddetli bir azaba uğramanın kaçınılmaz olduğu­nu göstermektedir.

4. âyette, ölçü ve tartıda hile yapan kimselerin yeniden dirilişe kesin olarak İnanmaları bir yana, bunu muhtemel görmeleri halinde bile bu sahtekârlığa cüret etmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekilmektedir.[11] 5. âyette ifade edilen "büyük gün"den maksat kıyamet günüdür. Öldükten sonra di­rilme, hesap, ceza, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri gibi büyük olayların yaşanacağı gün olduğu için ona "büyük gün" denilmiştir.[12] Nitekim 6. âyette o gün bütün insanların hesaba çekilmek üze­re diriltilip âlemlerin rabbinin huzuruna çıkarılacakları ifade buyurularak uhrevî yargı ve hesap sırasında hiçbir kimsenin hiçbir kötülüğünün gizli kalmayacağı, hepsinin tek tek hesabının sorulacağı vurgulanmıştır.[13]

 

Meali

 

7. Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak sıccîn'dedir. 8. Sic-cîn nedir, bilir misin? 9.0, kaydedilmiş bir yazıdır. 10. Gerçeği yalan sayala­rın vay haline o gün! 11. Onlar yargı gününün asılsız sayanlardır. 12. Oysa onu, haddi aşan günahkârdan başkası inkâr etmez. 13, Ona âyetlerimiz okun­duğu zaman, "eskilerin masalları" der. 14. Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp et­tikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır. 15. Ve gerçek şu ki onlar, o gün elbet­te rablerinden mahrum kalacaklardır. 16. Sonra onlar mutlaka cehenneme gireceklerdir. 17. Sonra da onlara, "İşte inkâr etmiş olduğunuz cehennem bu­dur!" denilecektir. [14]

 

Tefsiri

 

7-17. "Günahkârlar" diye çevirdiğimiz "füccâr" kelimesi "fâcii"in çoğulu olup bu bağlamda âhirete inanmayanları, ölçü ve tartıyı eksik yapanları ifade eder. Bunların yazılarından maksat da yapıp ettiklerine ait bilgileri içeren ve âhirette ön- lerine konacak olan kayıtlar, tescillerdir. Yüce Allah 7. âyette bu yazının "sic-cîn"de korunduğunu, 9. âyette de "siccîrTin "kaydedilmiş bir yazı" olduğunu ifa­de buyurmuştur. Müfessirlerinden bazılarına göre "siccîn", "yedi kat yerin dibi" veya "yerin altında bulunan büyük bir kaya"dır; bir kısmına göre de cehennemde bir kuyudur. Dilciler ise "siccîn" kelimesinin, "hapishane" anlamına gelen "sicn" kökünden türetildiğini ve onunla eş anlamlı olduğunu ileri sürmüşlerdir.[15] Zemahşerî'ye göre siccîn, "şeytanların, in­karcı ve günahkâr olan insanlarla cinlerin amellerinin Allah tarafından kaydedildi­ği kötülük defteri, sicili" demektir.[16] Gerek âyetlerin bağlamı gerekse mü-fessirlerin açıklamaları dikkate alındığında "siccîıTin, amellerin düzenli ve eksik­siz kaydedildiği, inkarcıların ve günahkârların bütün eylemlerinin yazıldığı bir ki­tap (kütük) olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte "siccîn" âhiretle ilgili olduğu için müteşâbih (anlamını kesin olarak bilmemiz mümkün olmayan) kelimelerden­dir. Siccînin nasıllığı ve niceliği hakkındaki bilgi Cenâb-ı Hakk'a ait olup mümin­lerin görevi onun varlığına ve insanların dünyada yapıp ettiklerinin hesabının âhi-rette sorulması sırasında ortaya çıkarılmak üzere yazılıp korunduğuna inanmaktır.[17]

10-11. âyetlerde hesap ve ceza gününü inkâr eden, dolayısıyla bu tutumları siccînde kayda geçirilmiş bulunan günahkârların anketteki akıbetlerinin çok kötü olacağına dikkat çekilmektedir. 12-13. âyetlerde ise bunların kötü davranışların-dan üç kapsayıcı örnek gösterilmektedir:

a) İnanç konularında haddi aşmaları, hak yoldan sapmaları.

b) Durmadan günah işlemeleri.

c) Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bunlara "eskilerin masalları" demeleri, dolayısıyla Kur'an'ı ve Pey-gamber'İ red ve inkâr etmeleri. 14. âyette inkarcıların bu tür davranışlarının kalp­lerini kaplayıp kararttığı bildirilmiştir, "...kaplayıp karartmıştır" diye çevirdiğimiz "râne" fiili, sözlükte "galip geldi, kuşattı, istilâ etti" anlamlarına gelir. Bu âyette ise işlenen günahların, bir pas tabakası gibi kalbi kaplayıp karartmasını, böylece insanın düşünce ve duygularını olumsuz etkilemesini ve onun hakikatleri kavra­masına engel olmasını ifade eder.[18] Nite­kim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kul günah işlediği zaman kalbinde si­yah bir leke meydana gelir. Eğer o kul günahı terkedip bağışlanmayı dilerse, bu le­ke kaybolur. Şayet tövbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu si­yah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar. İşte Allah Taâlâ'nın, 'Doğrusu şu­dur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır1 (mealindeki) âyetinde ifade ettiği kararma ve pas tutma budur"[19]

Kur'ân'da, gerçeğin ve iyinin ne olduğunu anlayıp kavrama merkezi olan manevî anlamdaki kalbin belirtilen fonksiyonunu yitiimesiyle ilgili olarak "kara­rıp paslanma" anlamındaki "reyn" kavramının dışında "mühürlenme"[20]  "kilitlenme"[21]  ve "kılıfla örtülüp kapanma"[22]gibi anlamlara gelen başka de­yimler dekullanılmıştır. Râzî'nin kaydettiği bir yoruma göre bu tür ifadeler, gü­nah ve inkârda ısrar eden insanların kalplerinin geçirdiği farklı aşamaları ifade eder. Çünkü -az önce zikredilen hadiste de belirtildiği gibi- insan inkâra ve günah işlemeye devam ettikçe kalpteki manevî lekelerin de aşama aşama artıp çoğalaca­ğı açıktır [23] Nefsi anlatan âyetlere göre de bu kalp, ibadetle olgun­laşıp ilâhî rızaya erme mertebesine yükselen, ama öte yandan günahlarla da alça­lan ve hep kötülüğü arzu ve telkin eden nefistir.

Eht-i sünnet müfessirleri, "...onlar (inkarcılar) o gün elbette rablerinden mah­rum kalacaklardır" mealindeki 15. âyetten, "Şu halde müminler rablerinden mah­rum kalmayacaklar" şeklinde bir sonuç çıkarmışlar ve âyeti, âhirette Allah Te-âlâ'nın müminlere görüneceği (rü'yetullah) konusunda delil olarak değerlendir­mişlerdir. Bu yoruma göre âyette İnkarcıların âhirette bütün hazlan unutturacak kadar yüksek seviyede bir mutluluk verecek olan "rablerini görme" nimetinden mahrum bırakılacakları ifade edilmiş olmaktadır. Allah Teâlâ'nrn, kullarına âhiret­te yüce zâtım göstereceği sahih hadislerle sabit olmakla birlikte bunun nasıl olaca­ğını Allah'tan başkası bilemez.[24]

 

Meali

 

18. Hayır, hayır! Şüphe yok ki erdem sahiplerinin kaydı illiyyîn'dedir. 19. Bilir inisin nedir illiyyîn? 20-21. O, Allah'a yakın olanların görüp dur­dukları, kaydedilmiş bir yazıdır. 22. İyiler elbette nimet içindedirler. 23. Kol­tuklar üzerinde oturup seyrederler. 24. Yüzlerinde nimetlerin sevincini gö­rürsün. 25-26. Onlara misk ile mühürlenmiş nefis bir içki sunulur. İşte yan-şanlar, bunlar için yarışsınlar. 27-28.0 içkinin karışımı yücelerden (teşriîm­den), Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktandır.[25]

 

Tefsiri

 

18-21. Allah'a yakın olan kulların görüp duracakları bildirilen (21. âyet) "il-liyyîn" hakkında tefsirlerde "dördüncü veya yedinci kat semâ, sonsuz bir yüksek­lik, en yüksek mekân, iyilerin amellerinin kayda geçirildiği defter, Sidretü'1-mün-tehâ[26]  cennet, Mele-i a'lâ'daki melekler" gibi farklı tanımlar ya­pılmıştır.[27] Tariflerden "illiyyîn" ile "siccîn"in aynı şeyler olduğu, ancak izafe edildikleri kimseler ve içe­rikleri açısından aralarında bir nitelik farkı bulunduğu anlaşılmaktadır. Râzî bu farkı özetle şöyle izah etmiştir: Yüce Allah, kullarına bazı şeyleri alışageldikleri üslûpla anlatmıştır. Bilindiği gibi cennet yükseldik, rahatlık, genişlik gibi nitelik­lerle tanıtılır; orada seçkin meleklerin bulunduğu belirtilir. Siccîn ise şeytanların dolaştığı, aşağı, karanlık ve dar bir mekân olarak nitelendirilir. Bir yerin yüksek­liği, genişliği, aydınlığı ve içinde seçkin meleklerin bulunması o yerin mükemmel­liğini ve yüksek değerini, bunların tersi İse oranın kusurlu ve bayağı bir yer oldu­ğunu ifade eder. İnkarcıların bilinen nitelikleri ve eylemlerinin kayda geçirildiği belgeler aşağılanmak ve kötülenmek istendiği için, onların kitaplarının yani amel defterlerinin aşağıda, şeytanların bulunduğu karanlık ve dar yerde olduğu; iyilerin kitapları yüceltilip şereflendirilmek istendiği için onların da seçkin meleklerin bu­lunduğu yücelerde olduğu belirtilmiştir.[28]

 

22-28. Gerçek erdem sahibi kimselerin cennette karşılaşacakları nimetler tas­vir edilmektedir. Amel defterleri "illiyyîn"de korunanların, cennette sevinç ve mut­luluk içinde yaşayacakları, koltuklar üzerinde oturup seyredecekleri ifade edilmek­le birlikte neyi veya kimi seyredecekleri belirtilmemiştir. Miifessirler, Allah'ın on­lar için hazırlamış olduğu ikramları veya cehennemde bulunanların hallerini yahut Yüce Allah'ın zâtım seyredeceklerini söylemişlerdir. "Onlar, o gün elbette rable-rinden mahrum bırakılacaklardır" mealindeki 15. âyeti, âhirette inkarcıların Al­lah'ın zâtını görmekten mahrum kalacakları yönünde yorumlayan müfessirîerden bazıları, "...koltuklar üzerinde oturup seyrederler" mealindeki 23. âyeti de mümin­lerin âhirette -bilemeyeceğimiz bir tarzda- Yüce Allah'ı görecekleri şeklinde yo­rumlamışlardır.[29]

Kur'an'da, genellikle insanlarda eksik de olsa bir çağrışım yapması ve sonuç­ta bir arzu uyandırması için cennet nimetleri dünya hayatında haz, tad ve zevk ve­ren bazı maddeler için kullanılan kelimelerle, isimlerle anılmış, bu yönde tasvirler yapılmıştır. Burada da müminlere "misk İle mühürlenmiş nefis bir içkTnin sunu­lacağı bildirilmektedir. "İçki" diye çevirdiğimiz "rahîk" kelimesi Arapça'da "saf ve iyi cins şarap" için kullanılır.[30] Ancak Sâffat sûresinde (37/47) cennet İçkisi tanıtılırken "İçenleri sarhoş etmez" buyurul-muştur. Secde sûresinde de (32/17) daha genel bir ifadeyle "Yaptıklarına karşılık olarak onlar için saklanan mutlulukları hiç kimse bilemez" Duyurularak cennet ni­metlerinin dünyadakilere göre mahiyet farkına, onların bu dünyada bilinen ve ta-dılandan büsbütün farklı olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu fark, cennet nimetlerinin sırf iyi ve mutluluk verici oluşundadır. Esasen cennetin esenlik, mutluluk ve er­dem yurdu olacağına dair pek çok âyet, oradaki nimetlerin -dünya dilindeki keli­melerle ifade edilse de- insanlar arasında kıskançlık, huzursuzluk, çekişme, mut­suzluk, haksızlık, hastalık, keder vb. olumsuzluklar doğuracak türden olmayacağı­nı açıkça göstermektedir.

Burada cennet içkisi tanıtılırken 25. âyette onun karışımının "tesnîm"den ol­duğu İfade edilmiştir. Tefsirlerde tesnîmin sözlük anlamı genellikle "yukarıdan sürekli akıp boşalan bol su" yahut "yukarıdan aşağıya akıp dökülen suyun yüksek­teki kaynağı" şeklinde verilir ve bu bağlamda cennetteki yüksek bir su kaynağını ifade ettiği belirtilir.[31] İbn Abbas'a isnat edilen bir açıklamada, Secde sûresinin 17. âyeti hatırlatılarak tesnîmin, iyiler için hazırlan­mış bir cennet nimeti olup onun mahiyetini Allah'tan başkasının bilemeyeceği ifa­de edilmiştir. Hasan-ı Basrî'nin de "Tesnîm, Allah'ın cennet ehli için hazırlayıp gizli tuttuğu nimettir" dediği nakledilir.[32] Tefsirlerde, "Allah'a yakın olanların İçecekleri bir kaynak" mealindeki 28. âyetin "tesnîmi açıkladığı belirtilmektedir. Tabiîn müfessirlerinden İkrime'nin tesnimi "teşrif" (onurlandır­ma) şeklinde açıklaması yanında, kelimenin kökündeki "ululuk ve yükseklik" an­lamının manevî bir niteleme de olabileceğini dikkate alarak âyetteki "miti tesnîm" ifadesini "yücelerden" şeklinde çevirmeyi uygun bulduk.[33]

 

Meali

 

29. Günahkârlar (dünyada) iman edenlere gülüp dururlardı. 30. Mümin­ler yanlarından geçtiğinde birbirlerine kaş göz ederlerdi. 31. Sonra kendi çev­relerine dönerken neşe içinde dönerlerdi. 32. Müminleri gördüklerinde, "Bunlar gerçekten doğru yoldan sapmış kimseler!" derlerdi. 33. Oysa onlar, müminleri korumakla görevlendirilmiş değillerdi. 34.0 gün de müminler kâ­firlere gülecekler. 35-36. Koltuklar üzerinde "Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?" diye merak edip etrafa bakacaklar.[34]

 

Tefsiri

 

29-36. Bu kümedeki âyetler dünyada İnançlarından dolayı müminlerle alay eden, onları küçümseyen ve yollarının yanlış olduğunu ileri süren inkarcılar hak­kında inmiş olup onları kınamakta ve uyarmaktadır. Özellikle 33. âyette Allah ta­rafından kendilerine müminleri denetleme görevi verilmediğinin belirtilmesi dik­kat çekicidir. Buna göre din konusunda insanların sırf kendi kişisel görüşlerine gö­re başkalarını yargılama yetkileri yoktur; bu konudaki ölçü ve dayanaklar Allah ta­rafından konulmuş olup dinî konulardaki eleştiri ve uyarılar da bu ölçü ve daya­naklara göre olmalıdır. 34-36. âyetlerde müminlerle inkarcılar arasında durumun âhirette yukarıda belirtilenin tersine döneceği, bu sefer müminlerin inkarcılara gü­lüşecekleri ifade edilmekte, kendileri için hazırlanmış olan mutluluk verici akıbet­ten dolayı sevinecekleri bildirilmekte ve inkarcılara hak ettikleri cezanın uygulan­masına başlanıp başlanmadığını merak ederek etrafa bakacakları bildirilmektedir. Burada asıl anlatılmak istenen husus, müminlerin, inkarcılara gülmekten zevk ala­cakları ve onların azap görmelerinden dolayı mutlu olacaktan değil; dünyadayken inananlarla alay eden ve onların sıkıntı çekmelerinden zevk alan inkarcıların, âhi­rette bu tutumlarının karşılığını görecekleri, ettiklerini bulacaklarıdır. Bu bakım­dan âyetler uyarı amacı taşımaktadır.[35]

 



[1] bk. Şev-kânî, V, 461; İbn Âşûr, XXX, 187

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501-502.

[5] Elmalılı, VIII, 5648

[6] Tirmîzî, "Tefsir", 22; Müsned, III, 75

[7] bk. el-Müfredât, "vyl" md

[8] Ebü'l-Kasım el-Kuşeyrî'nin bu yöndeki bir yorumu için bk. Râzî, XXXII, 91

[9] Taberî, XXX, 58; Zemahşerî, IV, 229; Râzî, XXXI, 88

[10] meselâ bk. En'âm 6/152; İsrâ 17/35; Rahman 55/8-9

[11] Elmalık, VIII, 5652

[12] Şevkânî, V, 463

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/502-503.

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/503.

[15] Taberî, XXX, 60-61; Kurtubî, XIX, 257-258

[16] IV, 231

[17] Allah, kullarının bütün yapıp ettiklerini bildiği halde bu tür kayıtların tutulması­nın sebebi için bk. İnfitâr 82/9-12

[18] Taberî, XXX, 62; İbn Âşûr, XXX, 199

[19] Müslim, "İmân", 231; Tirmizî, "Tefsir", 75

[20] Bakara 2/7; En'âm 6/46; Câsiye 45/23

[21] Muhammed 47/24

[22] En'âm, 6/25; İsrâ, 17/46; Kehf, 18/57

[23] XXXII, 94-95

[24] Rü'yetullah konusunda bilgi için bk. A'râf 7/143

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/503-505.

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/505-506.

[26] bk. Necm 53/14

[27] Taberî, XXX, 64-65; Râzî, XXXI, 96-97; Şevkânî, V, 466

[28] XXXI, 92-93; illiyyîn hakkında bilgi için bk. İlyas Üzüm, "İlliyyîn", Dİ A, XX1I,123

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/506.

 

[29] bk. Râzî, XXXII, 98; Şevkânî, V, 466; İbn Âşûr, XXX, 205

[30] Taberî, XXX, 105; İbn Âşûr, XXX, 205

[31] meselâ bk. Taberî, XXX, 110

[32] Râzî, XXX, 100

[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/506-507.

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/508.

[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/508.