Mutaffifin Suresi - 083Mutaffifin - 2. Sayfa
MUTAFFİFÎN SÛRESİ
83
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
86
Âyet sayısı :
36
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada seksen üçüncü, iniş sırasına göre seksen altıncı sûredir. Ankebût sûresinden sonra, Bakara sûresinden önce Mekke'de İnmiştir; Mekke döneminde inen son sûredir. Medine'de ilk inen sûre olduğuna ve bir kısmının Mekke'de bir kısmının ise Medine'de indiğine dâir rivayetler de vardır.[1]
Adı
Sûre adını ilk âyetinde yer alan "ölçü ve tartıda eksiklik yapanlar" anlamındaki "mutaffîfîn" kelimesinden almıştır. "Veylün li'1-mutaffıfîn" adıyla da anılmaktadır.[2]
Konusu
Yukarıdaki mülahazayı teyit eden bir durum: Sûrede ölçü ve tartıda dürüstlükten sapanlar eleştirildikten sonra âhireti ve uhrevî sorumluluğu inkâr eden günahkârların âhirette göreceği cezalar ve iyilerin nail olacağı mükâfatlar özetlenmekte; dünyada müminlerle alay eden inkarcıların âhirette asıl kendilerinin gülünç duruma düşecekleri anlatılmaktadır.[3]
Meali
Rahman ve rahim olan .'Ulah'ın adıyla... 1. Ölçü ve tartıyı eksik yapan- ların vay haline! 2. Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler. 3. Onlara vermek için ölçüp tarttıklarında îse haksızlık ederler. 4-6. Onlar, o büyük gün için diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? Öyle bir gün ki, insanlar âlemlerin rabbinin huzuruna çıkacak.[4]
Tefsiri
1-6. "Veyl" kelimesi, "ağır zarar, kötülük, hüzün, azap, helak" gibi anlamlara gelir.[5]Ayrıca hadislerde cehennemdeki bir vadinin ismi olduğu da bildirilmiştir.[6] Ragıb el-İsfahâ-nî'ye göre bu kelimenin cehennemdeki bir vadiye isim verilmesi, mecazi anlamda olup "veyl"e muhatap olanların cehennem azabına uğrayacaklarını İfade eder.[7]
İlk âyetteki "ölçü ve tartıyı eksik yapanlar" diye çevirdiğimiz "mutaffifîn" kelimesi "eksik ölçmek" anlamına gelen "tatfîf' mastarından türemiş olan "mutaf-fif' kelimesinin çoğuludur. "Alırken fazla fazla, verirken eksik ölçenler" mânasına gelir. Nitekim 2-3. âyetler de kelimeyi bu anlamda açıklamıştır. Buna göre "mutaffifîn" ölçü ve tartıyı kendilerine gelince tam, başkaları söz konusu olduğunda ise eksik ölçenleri ifade eder. Bu sebeple 1-3. âyetlerde bir taraftan eksik ölçüp tartanlar yaptıkları işin çirkinliğinden dolayı kınanırken diğer taraftan böylesine çirkin bir işe kalkışanların âhirette cezalandırılacağına dikkat çekilmektedir. Burada ölçü ve tartı örnek bir işlem olup daha genel olarak insanların, kendi haklarını gözettikleri kadar sorumluluklarını da özenle yerine getirmeleri gerektiği vurgulanmakta, hakka konu olan her işlemde adaleti titizlikle korumaları istenmektedir.[8]
Sûrenin Medine'de indiğini söyleyen müfessirler İbn Abbas'tan şöyle bir rivayet naklederler: Hz. Peygamber Medine'ye geldiği zaman Medineliler ölçü ve tartıda hile yapıyorlardı. O sıralarda bu âyetler indirildi; onlar da bundan sonra kendilerini düzelttiler.[9] Kanaatimizce bu rivayeti, Resûlullah'ın, Medine'ye geldiği zaman ticaretle uğraşan birtakım insanların ölçü ve tartıyı eksik yaptıklarını görünce, daha önce Mekke döneminde inmiş olan bu âyetleri onlara tebliğ ettiği şeklinde anlamak daha isabetli olur. Âyetlerin iniş sebebi özel bir olay olsa da genel anlamda ölçü ve tartıyı eksik yapmanın çirkinliğine dikkat çekilmiş, bencillik ve başkalarını aldatma gibi ahlâka aykırı duygu ve davranış içinde olanlar kınanmıştır. Ölçü ve tartının adaletle yapılmasını emreden başka âyetler de vardır.[10] Âyetler bu emirlere uyulmadığı takdirde dünyada ilahî ki- namaya maruz kalma, âhirette de şiddetli bir azaba uğramanın kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.
4. âyette, ölçü ve tartıda hile yapan kimselerin yeniden dirilişe kesin olarak İnanmaları bir yana, bunu muhtemel görmeleri halinde bile bu sahtekârlığa cüret etmelerinin mümkün olmadığına dikkat çekilmektedir.[11] 5. âyette ifade edilen "büyük gün"den maksat kıyamet günüdür. Öldükten sonra dirilme, hesap, ceza, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri gibi büyük olayların yaşanacağı gün olduğu için ona "büyük gün" denilmiştir.[12] Nitekim 6. âyette o gün bütün insanların hesaba çekilmek üzere diriltilip âlemlerin rabbinin huzuruna çıkarılacakları ifade buyurularak uhrevî yargı ve hesap sırasında hiçbir kimsenin hiçbir kötülüğünün gizli kalmayacağı, hepsinin tek tek hesabının sorulacağı vurgulanmıştır.[13]
Meali
7. Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak sıccîn'dedir. 8. Sic-cîn nedir, bilir misin? 9.0, kaydedilmiş bir yazıdır. 10. Gerçeği yalan sayaların vay haline o gün! 11. Onlar yargı gününün asılsız sayanlardır. 12. Oysa onu, haddi aşan günahkârdan başkası inkâr etmez. 13, Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, "eskilerin masalları" der. 14. Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır. 15. Ve gerçek şu ki onlar, o gün elbette rablerinden mahrum kalacaklardır. 16. Sonra onlar mutlaka cehenneme gireceklerdir. 17. Sonra da onlara, "İşte inkâr etmiş olduğunuz cehennem budur!" denilecektir. [14]
Tefsiri
7-17. "Günahkârlar" diye çevirdiğimiz "füccâr" kelimesi "fâcii"in çoğulu olup bu bağlamda âhirete inanmayanları, ölçü ve tartıyı eksik yapanları ifade eder. Bunların yazılarından maksat da yapıp ettiklerine ait bilgileri içeren ve âhirette ön- lerine konacak olan kayıtlar, tescillerdir. Yüce Allah 7. âyette bu yazının "sic-cîn"de korunduğunu, 9. âyette de "siccîrTin "kaydedilmiş bir yazı" olduğunu ifade buyurmuştur. Müfessirlerinden bazılarına göre "siccîn", "yedi kat yerin dibi" veya "yerin altında bulunan büyük bir kaya"dır; bir kısmına göre de cehennemde bir kuyudur. Dilciler ise "siccîn" kelimesinin, "hapishane" anlamına gelen "sicn" kökünden türetildiğini ve onunla eş anlamlı olduğunu ileri sürmüşlerdir.[15] Zemahşerî'ye göre siccîn, "şeytanların, inkarcı ve günahkâr olan insanlarla cinlerin amellerinin Allah tarafından kaydedildiği kötülük defteri, sicili" demektir.[16] Gerek âyetlerin bağlamı gerekse mü-fessirlerin açıklamaları dikkate alındığında "siccîıTin, amellerin düzenli ve eksiksiz kaydedildiği, inkarcıların ve günahkârların bütün eylemlerinin yazıldığı bir kitap (kütük) olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte "siccîn" âhiretle ilgili olduğu için müteşâbih (anlamını kesin olarak bilmemiz mümkün olmayan) kelimelerdendir. Siccînin nasıllığı ve niceliği hakkındaki bilgi Cenâb-ı Hakk'a ait olup müminlerin görevi onun varlığına ve insanların dünyada yapıp ettiklerinin hesabının âhi-rette sorulması sırasında ortaya çıkarılmak üzere yazılıp korunduğuna inanmaktır.[17]
10-11. âyetlerde hesap ve ceza gününü inkâr eden, dolayısıyla bu tutumları siccînde kayda geçirilmiş bulunan günahkârların anketteki akıbetlerinin çok kötü olacağına dikkat çekilmektedir. 12-13. âyetlerde ise bunların kötü davranışların-dan üç kapsayıcı örnek gösterilmektedir:
a) İnanç konularında haddi aşmaları, hak yoldan sapmaları.
b) Durmadan günah işlemeleri.
c) Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bunlara "eskilerin masalları" demeleri, dolayısıyla Kur'an'ı ve Pey-gamber'İ red ve inkâr etmeleri. 14. âyette inkarcıların bu tür davranışlarının kalplerini kaplayıp kararttığı bildirilmiştir, "...kaplayıp karartmıştır" diye çevirdiğimiz "râne" fiili, sözlükte "galip geldi, kuşattı, istilâ etti" anlamlarına gelir. Bu âyette ise işlenen günahların, bir pas tabakası gibi kalbi kaplayıp karartmasını, böylece insanın düşünce ve duygularını olumsuz etkilemesini ve onun hakikatleri kavramasına engel olmasını ifade eder.[18] Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bir kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul günahı terkedip bağışlanmayı dilerse, bu leke kaybolur. Şayet tövbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar. İşte Allah Taâlâ'nın, 'Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır1 (mealindeki) âyetinde ifade ettiği kararma ve pas tutma budur"[19]
Kur'ân'da, gerçeğin ve iyinin ne olduğunu anlayıp kavrama merkezi olan manevî anlamdaki kalbin belirtilen fonksiyonunu yitiimesiyle ilgili olarak "kararıp paslanma" anlamındaki "reyn" kavramının dışında "mühürlenme"[20] "kilitlenme"[21] ve "kılıfla örtülüp kapanma"[22]gibi anlamlara gelen başka deyimler dekullanılmıştır. Râzî'nin kaydettiği bir yoruma göre bu tür ifadeler, günah ve inkârda ısrar eden insanların kalplerinin geçirdiği farklı aşamaları ifade eder. Çünkü -az önce zikredilen hadiste de belirtildiği gibi- insan inkâra ve günah işlemeye devam ettikçe kalpteki manevî lekelerin de aşama aşama artıp çoğalacağı açıktır [23] Nefsi anlatan âyetlere göre de bu kalp, ibadetle olgunlaşıp ilâhî rızaya erme mertebesine yükselen, ama öte yandan günahlarla da alçalan ve hep kötülüğü arzu ve telkin eden nefistir.
Eht-i sünnet müfessirleri, "...onlar (inkarcılar) o gün elbette rablerinden mahrum kalacaklardır" mealindeki 15. âyetten, "Şu halde müminler rablerinden mahrum kalmayacaklar" şeklinde bir sonuç çıkarmışlar ve âyeti, âhirette Allah Te-âlâ'nın müminlere görüneceği (rü'yetullah) konusunda delil olarak değerlendirmişlerdir. Bu yoruma göre âyette İnkarcıların âhirette bütün hazlan unutturacak kadar yüksek seviyede bir mutluluk verecek olan "rablerini görme" nimetinden mahrum bırakılacakları ifade edilmiş olmaktadır. Allah Teâlâ'nrn, kullarına âhirette yüce zâtım göstereceği sahih hadislerle sabit olmakla birlikte bunun nasıl olacağını Allah'tan başkası bilemez.[24]
Meali
18. Hayır, hayır! Şüphe yok ki erdem sahiplerinin kaydı illiyyîn'dedir. 19. Bilir inisin nedir illiyyîn? 20-21. O, Allah'a yakın olanların görüp durdukları, kaydedilmiş bir yazıdır. 22. İyiler elbette nimet içindedirler. 23. Koltuklar üzerinde oturup seyrederler. 24. Yüzlerinde nimetlerin sevincini görürsün. 25-26. Onlara misk ile mühürlenmiş nefis bir içki sunulur. İşte yan-şanlar, bunlar için yarışsınlar. 27-28.0 içkinin karışımı yücelerden (teşriîmden), Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynaktandır.[25]
Tefsiri
18-21. Allah'a yakın olan kulların görüp duracakları bildirilen (21. âyet) "il-liyyîn" hakkında tefsirlerde "dördüncü veya yedinci kat semâ, sonsuz bir yükseklik, en yüksek mekân, iyilerin amellerinin kayda geçirildiği defter, Sidretü'1-mün-tehâ[26] cennet, Mele-i a'lâ'daki melekler" gibi farklı tanımlar yapılmıştır.[27] Tariflerden "illiyyîn" ile "siccîn"in aynı şeyler olduğu, ancak izafe edildikleri kimseler ve içerikleri açısından aralarında bir nitelik farkı bulunduğu anlaşılmaktadır. Râzî bu farkı özetle şöyle izah etmiştir: Yüce Allah, kullarına bazı şeyleri alışageldikleri üslûpla anlatmıştır. Bilindiği gibi cennet yükseldik, rahatlık, genişlik gibi niteliklerle tanıtılır; orada seçkin meleklerin bulunduğu belirtilir. Siccîn ise şeytanların dolaştığı, aşağı, karanlık ve dar bir mekân olarak nitelendirilir. Bir yerin yüksekliği, genişliği, aydınlığı ve içinde seçkin meleklerin bulunması o yerin mükemmelliğini ve yüksek değerini, bunların tersi İse oranın kusurlu ve bayağı bir yer olduğunu ifade eder. İnkarcıların bilinen nitelikleri ve eylemlerinin kayda geçirildiği belgeler aşağılanmak ve kötülenmek istendiği için, onların kitaplarının yani amel defterlerinin aşağıda, şeytanların bulunduğu karanlık ve dar yerde olduğu; iyilerin kitapları yüceltilip şereflendirilmek istendiği için onların da seçkin meleklerin bulunduğu yücelerde olduğu belirtilmiştir.[28]
22-28. Gerçek erdem sahibi kimselerin cennette karşılaşacakları nimetler tasvir edilmektedir. Amel defterleri "illiyyîn"de korunanların, cennette sevinç ve mutluluk içinde yaşayacakları, koltuklar üzerinde oturup seyredecekleri ifade edilmekle birlikte neyi veya kimi seyredecekleri belirtilmemiştir. Miifessirler, Allah'ın onlar için hazırlamış olduğu ikramları veya cehennemde bulunanların hallerini yahut Yüce Allah'ın zâtım seyredeceklerini söylemişlerdir. "Onlar, o gün elbette rable-rinden mahrum bırakılacaklardır" mealindeki 15. âyeti, âhirette inkarcıların Allah'ın zâtını görmekten mahrum kalacakları yönünde yorumlayan müfessirîerden bazıları, "...koltuklar üzerinde oturup seyrederler" mealindeki 23. âyeti de müminlerin âhirette -bilemeyeceğimiz bir tarzda- Yüce Allah'ı görecekleri şeklinde yorumlamışlardır.[29]
Kur'an'da, genellikle insanlarda eksik de olsa bir çağrışım yapması ve sonuçta bir arzu uyandırması için cennet nimetleri dünya hayatında haz, tad ve zevk veren bazı maddeler için kullanılan kelimelerle, isimlerle anılmış, bu yönde tasvirler yapılmıştır. Burada da müminlere "misk İle mühürlenmiş nefis bir içkTnin sunulacağı bildirilmektedir. "İçki" diye çevirdiğimiz "rahîk" kelimesi Arapça'da "saf ve iyi cins şarap" için kullanılır.[30] Ancak Sâffat sûresinde (37/47) cennet İçkisi tanıtılırken "İçenleri sarhoş etmez" buyurul-muştur. Secde sûresinde de (32/17) daha genel bir ifadeyle "Yaptıklarına karşılık olarak onlar için saklanan mutlulukları hiç kimse bilemez" Duyurularak cennet nimetlerinin dünyadakilere göre mahiyet farkına, onların bu dünyada bilinen ve ta-dılandan büsbütün farklı olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu fark, cennet nimetlerinin sırf iyi ve mutluluk verici oluşundadır. Esasen cennetin esenlik, mutluluk ve erdem yurdu olacağına dair pek çok âyet, oradaki nimetlerin -dünya dilindeki kelimelerle ifade edilse de- insanlar arasında kıskançlık, huzursuzluk, çekişme, mutsuzluk, haksızlık, hastalık, keder vb. olumsuzluklar doğuracak türden olmayacağını açıkça göstermektedir.
Burada cennet içkisi tanıtılırken 25. âyette onun karışımının "tesnîm"den olduğu İfade edilmiştir. Tefsirlerde tesnîmin sözlük anlamı genellikle "yukarıdan sürekli akıp boşalan bol su" yahut "yukarıdan aşağıya akıp dökülen suyun yüksekteki kaynağı" şeklinde verilir ve bu bağlamda cennetteki yüksek bir su kaynağını ifade ettiği belirtilir.[31] İbn Abbas'a isnat edilen bir açıklamada, Secde sûresinin 17. âyeti hatırlatılarak tesnîmin, iyiler için hazırlanmış bir cennet nimeti olup onun mahiyetini Allah'tan başkasının bilemeyeceği ifade edilmiştir. Hasan-ı Basrî'nin de "Tesnîm, Allah'ın cennet ehli için hazırlayıp gizli tuttuğu nimettir" dediği nakledilir.[32] Tefsirlerde, "Allah'a yakın olanların İçecekleri bir kaynak" mealindeki 28. âyetin "tesnîmi açıkladığı belirtilmektedir. Tabiîn müfessirlerinden İkrime'nin tesnimi "teşrif" (onurlandırma) şeklinde açıklaması yanında, kelimenin kökündeki "ululuk ve yükseklik" anlamının manevî bir niteleme de olabileceğini dikkate alarak âyetteki "miti tesnîm" ifadesini "yücelerden" şeklinde çevirmeyi uygun bulduk.[33]
Meali
29. Günahkârlar (dünyada) iman edenlere gülüp dururlardı. 30. Müminler yanlarından geçtiğinde birbirlerine kaş göz ederlerdi. 31. Sonra kendi çevrelerine dönerken neşe içinde dönerlerdi. 32. Müminleri gördüklerinde, "Bunlar gerçekten doğru yoldan sapmış kimseler!" derlerdi. 33. Oysa onlar, müminleri korumakla görevlendirilmiş değillerdi. 34.0 gün de müminler kâfirlere gülecekler. 35-36. Koltuklar üzerinde "Kâfirler yaptıklarının cezasını buldular mı?" diye merak edip etrafa bakacaklar.[34]
Tefsiri
29-36. Bu kümedeki âyetler dünyada İnançlarından dolayı müminlerle alay eden, onları küçümseyen ve yollarının yanlış olduğunu ileri süren inkarcılar hakkında inmiş olup onları kınamakta ve uyarmaktadır. Özellikle 33. âyette Allah tarafından kendilerine müminleri denetleme görevi verilmediğinin belirtilmesi dikkat çekicidir. Buna göre din konusunda insanların sırf kendi kişisel görüşlerine göre başkalarını yargılama yetkileri yoktur; bu konudaki ölçü ve dayanaklar Allah tarafından konulmuş olup dinî konulardaki eleştiri ve uyarılar da bu ölçü ve dayanaklara göre olmalıdır. 34-36. âyetlerde müminlerle inkarcılar arasında durumun âhirette yukarıda belirtilenin tersine döneceği, bu sefer müminlerin inkarcılara gülüşecekleri ifade edilmekte, kendileri için hazırlanmış olan mutluluk verici akıbetten dolayı sevinecekleri bildirilmekte ve inkarcılara hak ettikleri cezanın uygulanmasına başlanıp başlanmadığını merak ederek etrafa bakacakları bildirilmektedir. Burada asıl anlatılmak istenen husus, müminlerin, inkarcılara gülmekten zevk alacakları ve onların azap görmelerinden dolayı mutlu olacaktan değil; dünyadayken inananlarla alay eden ve onların sıkıntı çekmelerinden zevk alan inkarcıların, âhirette bu tutumlarının karşılığını görecekleri, ettiklerini bulacaklarıdır. Bu bakımdan âyetler uyarı amacı taşımaktadır.[35]
[1] bk. Şev-kânî, V, 461; İbn Âşûr, XXX, 187
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/501-502.
[5] Elmalılı, VIII, 5648
[6] Tirmîzî, "Tefsir", 22; Müsned, III, 75
[7] bk. el-Müfredât, "vyl" md
[8] Ebü'l-Kasım el-Kuşeyrî'nin bu yöndeki bir yorumu için bk. Râzî, XXXII, 91
[9] Taberî, XXX, 58; Zemahşerî, IV, 229; Râzî, XXXI, 88
[10] meselâ bk. En'âm 6/152; İsrâ 17/35; Rahman 55/8-9
[11] Elmalık, VIII, 5652
[12] Şevkânî, V, 463
[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/502-503.
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/503.
[15] Taberî, XXX, 60-61; Kurtubî, XIX, 257-258
[16] IV, 231
[17] Allah, kullarının bütün yapıp ettiklerini bildiği halde bu tür kayıtların tutulmasının sebebi için bk. İnfitâr 82/9-12
[18] Taberî, XXX, 62; İbn Âşûr, XXX, 199
[19] Müslim, "İmân", 231; Tirmizî, "Tefsir", 75
[20] Bakara 2/7; En'âm 6/46; Câsiye 45/23
[21] Muhammed 47/24
[22] En'âm, 6/25; İsrâ, 17/46; Kehf, 18/57
[23] XXXII, 94-95
[24] Rü'yetullah konusunda bilgi için bk. A'râf 7/143
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/503-505.
[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/505-506.
[26] bk. Necm 53/14
[27] Taberî, XXX, 64-65; Râzî, XXXI, 96-97; Şevkânî, V, 466
[28] XXXI, 92-93; illiyyîn hakkında bilgi için bk. İlyas Üzüm, "İlliyyîn", Dİ A, XX1I,123
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/506.
[29] bk. Râzî, XXXII, 98; Şevkânî, V, 466; İbn Âşûr, XXX, 205
[30] Taberî, XXX, 105; İbn Âşûr, XXX, 205
[31] meselâ bk. Taberî, XXX, 110
[32] Râzî, XXX, 100
[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/506-507.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/508.
[35] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/508.
İslami Okul Okulların En Önemlisi