Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mutaffifin Suresi - 083Mutaffifin - 13. Sayfa

MUTAFFİFİN SURESİ 2

Surenin İsmi: 2

Önceki Sureyle İlişkisi: 2

Surenin Muhtevası: 2

Hile Yapanları Tehdit 2

İ'rab: 2

Belagat: 2

Kelime ve İbareler: 3

Nüzul Sebebi 3

Açıklaması 3

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 4

Facirlerin Kıssası Ve Şerrin Divanı 4

İ'rab: 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Ayetler Arası İlişki 5

Açıklaması 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 7

İyiliğin Divanı Ve İyilerin Kıssası 7

Belagat: 7

Kelime ve İbareler: 7

Ayetler Arası İlişki 8

Açıklaması 8

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 8

Kafirlerin Dünyada Müminlere Kötü Muamelesi Ve Ahirette Misli İle Muamele Görmeleri 9

Kelime ve İbareler: 9

Nüzul Sebebi 10

Ayetler Arası İlişki 10

Açıklaması 10

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 11

 


MUTAFFİFİN SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Sure ismini ilk ayetinde geçen "ölçüyü eksik tutanlar" anlamındaki "mutaffifîn" kelimesinden almıştır. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Bu sure önceki sureyle dört yönden bağlantılıdır:

1- Allah Tealâ önceki surenin sonunda "O, öyle bir gündür ki hiç kimse kimseye, hiçbir şeyle fayda vermeye muktedir olamayacak. O gün emir Al­lah'ındır." buyurmuştu. Bu da asiler için büyük bir tehdit olduğundan bu­rada onu "Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline!" ayeti izledi. Mak­sat hileden, ölçek ve tartıda gizli olarak az bir hileden insanları alıkoymak­tır. Çoğu ise, zaten belli olur ve yasaklanır.

2- İki surede de, kıyamet hallerinin açıklaması vardır.

3- Geçen surede Allah Tealâ "Halbuki sizin üstünüzde hakiki bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır." (10,11. ayetler) buyurmuştu. Bu surede ise, bekçilerin yazdığı şeyi anmıştır: "(O) yazılmış bir kitaptır." (20. ayet) İlliy-yin veya Siccin'dedir.

4- Allah Tealâ iki surede yine insanların iki gruba ayrıldığını ifade et­ti. İyiler ve facirler. İki fırkanın da sonunu zikretti: Cennet veya cehennem. Ebu Hayyan dedi ki: Allah Tealâ iyiler, kötüler, ceza günü ve dehşetini an­dıktan sonra onları basit bir günaha karşı da uyardı. Malın artıp büyüme­sine fazlaca katkısı olmayacak ölçüde hile.[2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Bu surede diğer Mekkî sureler gibi akideyi konu almaktadır. Özellikle de kıyamet gününün korkunç hallerini. Bununla birlikte toplumsal prob­lemlerle de ilgilenmiştir ki bunlardan birisi ölçüyü eksik tutma ve hiledir.

Sure, ürkütücü bir girişle başladı: Hile yapanları şiddetli bir azap ile tehdit etti: "Ölçek ve tartıda hile yapanların vay haline." (1-6. ayetler).

Sonra kötü facirlerin kitabının farklı bir şekilde yazılmış olduğu ve onların varacakları yerin cehennemin en aşağı yerleri olduğunu açıklamıştır: "Sakın. Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccin'dedir." (7-17. ayetler).

Buna da tehditle teşviki birleştirmek için, iyilerin defterlerinin İlliy-yin'de olduğunu ve facirlerin kitaplarından farklı bir şekilde yazıldığını açıklamayı ilâve etmiştir: "Muhakkak iyilerin kitabı hiç şüphesiz İlliy-yin'dedir." (18-28. ayetler).

Sure, mücrimlerin müminlere karşı tavırlarını vasfederek bitiyor: Dünyada, imanları ve Rablerinden korkmaları yüzünden onlarla alay edip gülüyorlardı. Ahirette bu durum tersine olacak. Müminler mücrimlere gü­lüp onlarla alay edecekler. Ateşte azap görürken ve intikam alınırken onla­ra bakacaklar: "Hakikat günah işleyenler, iman edenlerden kimine gülerler­di." (29-36. ayetler). [3]

 

Hile Yapanları Tehdit

 

1- Ölçek ve tartıda hile yapanların vay haline!

2- Ki onlar insanlardan ölçerek al­dıkları zaman tastamam alanlar,

3- Onlara ölçekle yahut tartı ile ver­dikleri zaman ise eksiltenlerdir.

4- onlar diriltileceklerini sanmıyor mu?

5, 6- Büyük bir günde, âlemlerin Rabbi için insanların kalkacağı günde.

 

İ'rab:

 

"Sahi onlar diriltileceklerini sanmıyor mu?" Buradaki soru, inkâr ve şaşkınlık ifadesidir. [4]

 

Belagat:

 

"Tastamam alanlar" ve "eksiltenler" arasında tezat vardır. [5]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Mutaffifın" Azaltanlar, ölçü veya tartıda hak sahibinin hakkında nok­sanlık yapanlardır. Buradaki manası ise: İnsanlardan alacaklarını alırken arttırarak, onlara verirken de azaltarak yapılan hiledir. Böyle adlandırıl­ması ise, yapılan hilenin basit ve değersiz bir şeyde olmasındandır.

"Sanmıyor mu?" İyice bilmiyorlar mı? Buradaki soru, kınama ve inkâr için, halleri karşısında şaşkınlık ifade etmek içindir. Ayette "sanma" fiili­nin kullanılması da şundandır: Bunu sanan bile böyle çirkin işlere bulaş­maz. Ya kesin inanan? "Büyük bir günde" kıyamet gününde. İçinde gerçek­leşecek olanların büyüklüğünden dolayı büyük gün olarak adlandırılmıştır. "İnsanların" kabirlerinden "kalkacağı günde" "Alemlerin Rabbi" Yaratıl­mışların Rabbi. Yani insanların, emri, hükmü, hesabı ve cezası için Rable-rinin önünde duracağı gün. Beyzavi dedi ki: Buradaki inkâr ve taaccüb, sanmanın zikri, günün büyük olarak vasfı, insanların Allah için kıyamı ve âlemlerin Rabbi ifadesi., hepsi hileden menetmek ve günahın tehlikesine dikkat çekmek içindir. [6]

 

Nüzul Sebebi

 

"Ölçekte ve tartıda hile yapanların vay haline!" ayetinin (1. Ayet) nü­zul sebebiyle ilgili olarak: Nesai ve İbni Mace sahih bir senetle İbni Ab-bas'tan şöyle rivayet ettiler: Peygamber (s.a.) Medine'ye geldiğinde onlar, ölçekte insanların en hilekârı idiler. Allajı Tealâ "Ölçekte ve tartıda hile ya­panların vay haline!" ayetini indirdi ve ondan sonra ölçeklerini düzelttiler. es-Süddi dedi ki: Medine'de Ebu Cüheyne adında birisi vardı. İki ölçeği vardı. Tam olanı ile alır, eksik olanı ile verirdi. Bu ayet kişi hakkında indi.

Bu sure Mekke'de inen son suredir. İbni Mesud, Dahhak ve Mukatil'in görüşüne göre Mekke'de inmiştir. Medine'de inen ilk sure olduğu da söy­lenmiştir. Hasan ve İkrime'ye göre de Medine'de inmiştir. Rivayet edildi ki: Rasulullah (s.a.) Medine'ye geldi, onlar ölçekte insanların en hilecisi idiler. Bu ayet indi. Ölçeği düzelttiler.[7]

 

Açıklaması

 

"Ölçek ve tartıda hile yapanların vay haline!" Ölçü ve tartıda azaltan­lara şiddetli bir azap vardır. Buradaki hile: Ölçü ve tartıda hafif bir oy­nama yapmak yani, değersiz, önemsiz bir miktar almaktır. Hileyi yapan da, hak Sahibinin hakkını ölçü veya tartıda azaltandır. İbni Kesir dedi ki: Ölçü ve tartıda hile, insanlardan alırken arttırma, onlara verirken de azal­tarak vermedir. Bunun için de Allah Tealâ zarar ve helak (veyl) ile tehdit ettiği hilecilerin hilesini açıklayarak şöyle buyurdu:

"Ki onlar insanlardan ölçerek aldıkları zaman tastamam alanlar, on­lara ölçekle yahut tartı ile verdikleri zaman ise eksiltenlerdir." Onlar insan­lardan alacaklarını aldıkları zaman haklarını tam ölçerek hatta, fazlasıyla alırlar. Ama başkalarına vermek için ölçtükleri veya tarttıkları zaman ölçü ya da tartıda eksiklik yaparlar.

Allah Tealâ ölçü ve tartıda adaleti emrederek buyurdu ki: "Ölçtüğünüz vakit de ölçeği tam yapın. Doğru terazi ile tartın. Bu, hem daha hayırlıdır, hem akıbeti itibarıyla daha güzeldir." (İsra, 17/35), "Ölçüyü ve tartıyı tam ve doğru tartın. Biz bir kimseye gücünün yettiğinden başkasını teklif etme­yiz." (En'am, 6/152), "Teraziyi adaletle doğrultun, tartılanı eksik yapma­yın." (Rahman, 55/9) Allah Tealâ kendilerine nasihatini tekrar ettikten sonra insanların ölçü ve tartısında hile yaptıkları için Şuayb (a.s.)'in kav­mini helak edip yok etti: "Ey kavmim! Ölçekte ve tartıda adaleti yerine geti­rin. İnsanların eşyasını eksiltmeyin. Yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık yapmayın." (Hûd, 11/85).

Ardından da Allah Tealâ hilekârları şu sözü ile tehdit etti:

"Sahi onlar diriltileceklerini sanmıyor mu? Büyük bir günde, âlemlerin Rabbi için insanların kalkacağı günde" o hilekârların aklına dirilecek­leri ve yaptıklarının hesabını verecekleri gelmiyor mu? Onlar dirilmekten, korkusu büyük, endişesi çok ve durumu kritik bir günde Rablerinin huzu­runa çıkarılmaktan korkmuyorlar mı? O gün, hüsrana uğrayanın tutuş­muş ateşe atılacağı kıyamet günüdür.

O gün, insanların âlemlerin Rabbinin emir, hesap ve cezasını bekle­mek üzere zor ve çetin bir mevkide yalınayak, çıplak durdukları gündür. Bu ise, emanete hiyaneti ve başkalarının hakkını yemeyi ihtiva eden hile­nin günahının büyüklüğüne, cezasının şiddeti ve suçun fazlalığına delâlet etmektedir. Az önce zikredildikleri halde burada "onlar" şeklinde anılmala­rı ise, itibara alınma derecesinden hatta, insanlık derecesinden uzaklaştı­rıldıklarına işaret ediyor. Bu geçen inkâr ve taaccüb ile "sanma" kelimesi, günün büyük olarak anılması, insanların âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkmaları, sözkonusu günahın büyüklüğünü ifade eden beliğ bir beyandır. Buradaki bir incelik de şudur. Hile yapanlar müslümanlardan ise ayetteki "sanma" bilme, iyice anlama manasınadır. Dirilmeyi inkâr eden kâfirler­den iseler o zaman "sanma" asıl manasınadır. Yani onlar dirilmeye kesin bakmıyorlar, fakat zan da mı etmiyorlar onu? Şu ayetteki ifadede olduğu gibi: "Biz kıyamet nedir bilmiyoruz. Sadece bir zanda bulunuyoruz ve kesin bilgiye dayanarak inanıyor değiliz, demiştiniz." (Casiye, 45/32) [8]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetlerden şu hususlar çıkmaktadır:

1- Ölçü, tartı ve benzeri aletlerde başkasının hakkını azaltmak, dinen haram ve büyük bir günahı, ahirette acı bir azabı gerektirmektedir, bu ay­nı zamanda sosyal bir saplantı, ahlâkı zedeleyen bir ayıp ve düşüklük olup onu yapanın insanlarla arasının açılmasına neden olur.

Medine'de hile yapan tüccarların çok olduğu söylenmiştir. Alışverişle­rinde aldatma usulünü kullanıyorlardı. Bu sure inince (surenin Medeni ol­duğu görüşünde olan gruba göre) Rasulullah (s.a.) çıkıp onlara bunu okudu ve dedi ki:

"Beş şey beş şey iledir: Bir kavim ahdini bozarsa düşmanları onlara musallat edilir. Allah'ın indirdiği dışındaki bir şeyle amel ederlerse içlerin­de fakirlik yayılır. İçlerinde fuhuş yayılırsa ölüm de içlerinde yayılır. Ölçü­de hile yaparlarsa nebattan mahrum olurlar, kıtlığa yakalanırlar. Zekâtı vermezlerse yağmurdan alıkonurlar. "[9]

2- İlk ayette işaret edilen hile ölçüde, tartıda veya benzerinde hakkını alırken fazla almak, başkasının hakkını verirken de ölçüde, tartıda ve ben­zerlerinde azaltmaktır.

3-  "Sahiden onlar diriltileceklerini sanmıyor (lar) mı?" sözü hile ya­panlara bir kınama ve hileye cüret etmelerine karşı bir tepkidir. Onlar adeta, kıyamet günü dirileceklerini ve yaptıklarından sorulacaklarını san­mıyorlar. Zikredildiği gibi buradaki sanma, iyice bilme anlammadır. Yani onlar iyice bilmiyorlar mı? Eğer bilselerdi ölçü ve tartıda eksiltme yapmaz­lardı. Bu da hile yapmanın büyük günahlardan olduğuna delildir.

Buradaki tehdit, bunu yapana da, yapmaya azmedene de şamildir. Zi­ra ona azmedilmesi de büyük günahlardandır.[10]

Alimlerin çoğuna göre, hilenin azı da çoğu da tehditi gerektirir. Bazı­ları daha da ileri giderek -Razi'den nakledildiğine göre-ona azmetmeyi de büyük günahlardan saymıştır.

Şeyh Ebu'l-Kasım el-Kuşeri (Allah ona rahmet etsin) dedi ki: Mutaffif lafzı, ölçü ve tartıda ayıbın açılması veya gizlenmesinde, hakkı isteme ve hakkı vermede hileyi ihtiva eder. Kendisi için istediğini müslüman kardeşi için de istemeyen insaflı değildir. İnsanların ayıplarını görüp de kendi ayı­bını görmeyen de bu cümledendir. Kendi hakkını insanlardan isteyen, ama onlara haklarını kendisi için arzuladığı gibi vermeyen de buna dahildir. Mert kişi, insanların haklarını verip, kimseden kendisi için hak istemeyen-dir.[11]

4- "Büyük bir günde, alemlerin Rabbi için insanların kalkacağı günde" sözünde yoğun bir korkutma vardır. Çünkü Allah'ın celâl ve azameti insanı korku ve heybetle doldurur.

İnsanların birbirleri için ayağa kalkmaları ihtilaflıdır. Caiz gören de olmuştur, görmeyen de. Peygamber (s.a.)'in Cafer b. Ebi Talib için ayağa kalktığı ve onu kucakladığı rivayet edilmiştir. Talha da tevbesi kabul edil­diği zaman Ka'b b. Malik için kalkmıştır. Ebu Davud'un Ebu Said el-Hud-ri'den rivayetinde, Peygamber (s.a.) Sa'd b. Muaz görüldüğünde ensara: "Efendiniz için kalkın." demişti. Yine buyurdu ki: "Kime insanların kendisi için ayağa kalkması hoş geliyorsa, ateşteki yerine hazırlansın. "[12]

Kurtubi dedi ki: Bu mesele kişinin durumu ve niyetine göredir. Kalkıl-masını bekler ve gerekli görürse o yasaktır. Bir hoş karşılama ve muhab­betten kaynaklanıyorsa ve bilhassa, seferden dönme gibi bir nedenle yapıl­mışsa caizdir.[13]

Razi'nin de belirttiği gibi meselenin özü şudur: Allah Tealâ bu ayette tehditlerin çeşitlerini birleştirmiştir. Önce "Vay haline" buyurdu. Bu kelime bir belâ anında söylenir. Sonra ikinci olarak da: "Onlar sanmıyorlar mı?" buyurdu. İnkâr manasında bir sorudur bu. Üçüncü olarak: "Büyük bir gün" buyurdu. Allah'ın büyük gördüğü şey hiç şüphesiz büyüktür. Dördüncü ola­rak da: "Alemlerin Rabbi için insanların kalkacağı günde." buyurdu. Bun­da da iki türlü tehdit vardır: Birincisi: Bütünüyle huşu ve zilletle, ayakta olmalarıdır. İkincisi de: Allah, kendisini alemlerin Rabbi olarak vasfederek insanların ne kadar küçük varlıklar olduklarını onlara hatırlatmaktır.[14]

 

Facirlerin Kıssası Ve Şerrin Divanı

 

7-  Sakın! Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccîn'dedir.

8- Siccîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?

9- (O) yazılmış bir kitaptır.

10- Yalan sayanların o gün vay haline!

11-  Ki onlar, o din gününü yalan saymakta olanlardır.

12- Halbuki onu haddi aşkın ve taş­kın, günaha düşkün olan her kişiden başkası yalan saymaz.

13- (Onun karşısında) ayetlerimiz okununca, "Evvelkilerin masalları­dır." demiştir o.

14- Hayır, bilakis, onların kazanmak­ta oldukları kalplerini yenmiştir.

15- Hayır. Şüphesiz ki onlar o gün Rableri (ni görmek)ten katiyyen mahrum­durlar.

16- Sonra onlar muhakkak ve muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir.

17- Sonra da, 'İşte bu, sizin yalan saymakta devam ettiğiniz şeydir." denilecek.

 

İ'rab:

 

"Siccîn" Hapis ve baskı anlamına gelen "sicn" kelimesindendir.[15]

 

Belagat:

 

"Sakın! Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccîn'dedir" cümlesi ile 18. ayet olan "Muhakkak ki iyilerin kitabı, hiç şüphesiz tlliyyln'dedir" cüm­lesi arasında mukabele vardır. Kötülerle iyileri ve Siccîn ile İlliyyîn'i mu­kabele etmiştir. [16]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Sakın! Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccîn'dedir" cümlesinde­ki "sakın: kellâ", kâfirlere yönelik olursa içinde bulundukları hile ve yalan­lamaya red ve kınamadır. Müminlere yönelik kabul edilirse dirilişten ve hesaptan gaflet etmelerini kınama ve reddir. "Kötülerin kitabı" kâfirlerin amel defteri, amellerinin yazıldığı şeydir. "Siccîn" İnsanlar ve cinlerin kötülerinin, şeytanlar, fasıklar ve kâfirlerin amellerini toplayan kitaptır. Bir sonraki ayetin işareti ile anlaşıldığı gibi o şerrin kaydedildiği kayıt defteri­dir. "Siccîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? (O) yazılmış bir kitap­tır" Mana: Facirlerin yazılan amelleri o kayıt defterinde sabittir. Esfel-i sa-filin'de bir yerdir de denmiştir. "(O) yazılmış bir kitaptır." cümlesi Siccîn'in tefsiri değildir. Takdir şöyledir: Kötülerin kitabı Siccîn'dedir ve kötülerin kitabı yazılmış, imzalanmıştır. Ancak Zemahşeri dedi ki: Siccîn toplu bir kitaptır. Şerrin tutulduğu kayıttır. Allah şeytanların amellerini, cinlerden ve insanlardan kâfirlerin ve fasıkların amellerini onda topladı. O yazılmış, satirli, yazısı açık bir kitaptır. Ya da, görenin onda hayır olmayacağını an­layacağı açık bir kitaptır. Mana: Facirlerin amellerinden yazılanlar o ka­yıtlı defterde tespit edilmiştir. Hapis ve sıkıştırma anlamında sicn'den alın­ma olarak Siccîn diye adlandırılması, cehennemdeki hapis ve sıkıştırmanın sebebi olmasındandır. "Sıfat değil özel isimdir. "[17]

Ebu Hayyan da şöyle dedi: Zahir olan, Siccîn'in kitap olduğudur. Bu­nun için de "yazılmış kitap" ona bedel yapıldı.[18]

"Siccîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?" Siccîn kitabı nedir? "(O) yazılmış bir kitaptır." Satır satır, açık yazılı bir kitaptır. Belirgindir; gören onda hayır olmadığını anlar. Hakkı "yalan sayanların o gün vay hali­ne!" "Haddi aşan" din, düşünce ve aklın sınırlarını aşan. Ayıplanacak şeh­vetlere batmış, "günaha düşkün." "Onların kazanmakta oldukları" masi-yetler "kalplerini yenmiştir" Onu örtmüştür, yani günahlardan kalpleri ka­rarmıştır. Bu ifade onların sözlerine cevap ve sözlerinin sebebini açıklama­dır: İçine batacak şekilde günahları sevme. O kadar ki, bu kalplerine bir engel olmuştur. Hakkı ve batılı bilmeleri konusunda onları köreltmiştir.

"Hayır! Şüphesiz ki onlar o gün" müminlerin aksine "Rableri (ni gör­mekken katiyyen mahrumdurlar." Allah'ın cemâlini görmenin mümkün ol­madığını iddia edenler bu ayetteki görmeyi, kralların horlamak istedikleri­ni huzurlarına sokmadıkları gibi, bu ayetin de onları tahkiri temsil ettiğini söylemişlerdir. "Sonra da," zebaniler tarafından onlara "İşte bu, sizin ya­lan saymakta devam ettiğiniz şeydir." denilecek. [19]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Hilenin büyük günah olduğunu, dirilişi, hesabı inkâr veya onlardan gaflet içinde olmanın sebebini de beyandan sonra, Allah Tealâ iki iş için de onları kınamıştır. Sonra yapılan her iyi veya kötü amelin Allah katında ya­zılı, satırlara dizili olduğunu beyan etmiştir. Dirilişi inkâr edip yalanlayan­ları ve Kur'an'ın Allah'ın vahyi değil de eskilerin masalları olduğunu söyle­yenleri tehdit etmiştir. Bu batıl sözü terketmeleri konusunda uyararak bu durumun sebebini izah etmiştir: Kalplerini hakkı ve batılı görmekten alı­koyan masiyetlere batmaları. Onlar böylece iyi ile kötüyü ayırt edemez ol­muşlardır. Allah'ın rahmetinden kovulma ve cehennem ateşine girip orada kalma cezalarını zikretti.

Kötülüklerin kaydının tutulduğunu, iyiliklerin kaydedilmesinden önce ifade etti. Çünkü önce zikredilen günahkârların tehditidir. Kötülerin halle­rini zikretmesi münasib olmuştur. [20]

 

Açıklaması

 

"Sakın! Çünkü kötülerin kitabı muhakkak ki Siccîn'dedir." Dikkat edin ve içinde bulunduğunuz hileyi ve dirilişten, hesaptan gafleti bırakın. Hile yapanların da dahil olduğu facirlerin yaptıkları ateşliklerin sicilinde kayıt­lıdır. O da Siccîn veya hapis, eksiksiz bir şekilde zaptetme, tutmadır. Siccîn kelimesi sicn'dendir. Sicn ise darlık ve hapis demektir.

"Siccîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? (O) yazılmış bir kitap­tır. " Sana ve kavmine Siccîn'in ne olduğunu bildiren nedir? O onların isim­lerinin kaydedildiği kitaptır. O satırlara dökülmüş, yazısı net, şeytanların, kâfirlerin ve fasıkların kötü amellerini toplayan kitaptır. Bu, Siccîn olarak adlandırılan sicil, her facir için bir sahifenin tutulduğu en büyük sicildir.

"Siccîn" kelimesinin zahir manası budur. Daha önce, Siccîn'in yer ol­duğunu söyleyenleri görmüştük: Cehennem ve esfel-i safilin. Bunun için de Muhammed b. Ka'b el-Kurazi "(O) yazılmış bir kitaptır" ayetinin "Siccîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?" ayetinin tefsiri olmadığını söylemiş­tir. Bu ayet, onlar için yazılmış olan Siccîn'e varma sonucu, yani yazılmış, imzalanmış bitmiş; onu kimse arttıramaz eksiltemez ifadesinin tefsiridir.[21] Söylendiği gibi bu, nahivcilerin görüşüdür.

"Yalan sayanların o gün vay haline! Ki onlar, o din gününü yalan say­makta olanlardır." Kıyamet günü, dirilmeyi, cezayı ve peygamberlerin ge­tirdiklerini yalanlayana şiddetli bir azap vardır. O yalanlayanlar, cezanı ı olacağını doğrulamayan, olacağına inanmayan veya bunu uzak ihtimal gö­renlerdir. Buradaki tehdit açıklama için değil, yermek içindir. Çünkü teh­dit her yalanlayanı kapsamaktadır; ister dirilişi yalanlamak olsun, isterse de Allah Tealâ'nın diğer ayetlerinin inkârı ve yalanlanması olsun.

Ardında da Allah Tealâ din gününü yalanlayanların üç vasfını zikre­derek buyurdu ki:

"Halbuki onu haddi aşkın ve taşkın, günaha düşkün olan her kişiden başkası yalan saymaz. Onun karşısında ayetlerimiz okununca, " Evvelkile­rin masallarıdır." demiştir o." Din gününü ancak bu üç sıfatı taşıyan birisi yalanlayabilir. Onların birincisi: Hak ve adalet sınırlarını aşan zalim ve facirlerdir. İkincisi: Haramı işleyen ve mubahlarda sınırı aşarak günaha ba­tan; konuşunca yalan söyleyen, vaadedince cayan, tartışınca aşırı giden gü­nahkârlardır. Üçüncüsü: Kendisine Kur'an okununca "Eskilerin hikayeleri" diyenlerdir. Onların iddiasında Kur'an, Allah Tealâ'nın vahyi değildir.

Bu üç sıfat şu ayetlerde zikredilenlere benzemektedir: "Onlara," Size Rabbiniz ne indirdi?" denildiği zaman "Evvelkilerin masallarını." dediler." (Nahl, 16/24), "Dediler ki: " Onun başkasına yazdırıp da kendisine sabah ak­şam okunmakta olan, evvelkilere ait masallardır!" (Furkan, 25/5) Bu ayetle­rin Velid b. Muğire, Ebu Cehil ve emsalleri hakkında indiği söylenmiştir.

Sonra Allah Tealâ Kur'an hakkındaki iftiralarının sebeplerini açıkladı:

"Hayır, bilakis, onların kazanmakta oldukları kalplerini yenmiştir." Bu sözleri bırakıp terkedin. Ey günahkârlar, aşırı gidenler! Durum sizin iddia ettiğiniz gibi değildir. Söylediğiniz Kur'an eskilerin hikâyeleridir, sözü de doğru değildir. Bilakis o, Allah kelâmı ve vahyi, Peygamber (s.a.)'e indir­mesidir. Bu tavrınıza sebep, kalplerinizi Kur'an'a imandan alıkoyan günah ve hatalarınızın çokluğudur. Hak, hayır ve nurun nüfuz etmesine engel olan kir onu kaplamış, hakikati görmeyecek hale getirmiştir. Kir kâfirlerin kalplerini kaplar. "Kalplerini yenmiştir." Kaplamıştır. İbni Cerir, Ahmed, Tirmizi ve Nesai Ebu Hureyre'den rivayet etti. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Kul bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta konur. Tevbe eder, pişman olup istiğfar ederse kalbi cilalanır. Tekrar ederse nokta artar. Böyle­ce bütün kalbi kaplanır, işte Allah Tealâ'nın Kur'an'da zikrettiği." Kalpleri­ni yenmiştir." budur." Hasan-ı Basri bunun tefsiri için: Kalp körelip günah­lardan kararıncaya kadar, günah üstüne günah işlemektir, dedi. Bir de mühürlenme vardır ki o, bundan daha şiddetlidir.

Sonra Allah Tealâ onların bütün rahmet ve iyilikten kovulmuş olduk­larını haber vererek buyurdu ki: "Hayır. Şüphesiz ki onlar o gün Rableri (ni görmekjten katiyyen mahrumdurlar. Sonra onlar muhakkak ve muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir." Mesele onların dediği gibi ahirette iyi bir durumları olacağı şeklinde değildir. Aksine o kâfirler kıyamet günü Rable-rinden engellenmişlerdir. Müminlerin baktığı gibi Ona bakamıyacaklardır. Kötü amelleri yüzünden dünyada onları tevhidden alıkoyduğu gibi, ahiret­te de kendisinin rahmetinden onları engellemiştir.

İmam Şafii dedi ki: Bu ayet müminlerin Allah'ı göreceklerine delil[22] Şu ayetin lafzı da ona delâlet ediyor: "Yüzler o gün parıldar. Rabbi'ne bakar." (Kıyame, 75/22-23).

Hem onların, Rahman'ı görmekten mahrum olmalarının yanında ateş ehlidirler. Ona girip, onunla beraber olacaklardır, oradan çıkacak da değil­lerdir. Hararetini tadacaklardır. Cehennemde kalma ise mahrumiyetten ve ikramdan menedilmekten daha ağırdır.

Kınama ve azarlama yolu ile onlara: "Sonra da, "İşte bu, sizin yalan saymakta devam ettiğiniz şeydir." denilecek." Cehennem bekçileri ile zeba­nileri onlara intikam ve azarlama yoluyla derler ki: Dünyada yalanladığı­nız azap budur, görün ve tadın. [23]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetlerden şu hükümler çıkmaktadır:

1- Facirler, asiler ve kâfirlerin yaptıkları, satırlara alınmış, bütünüyle zaptedilmiş bir halde bir kitapta kayıtlıdır. Varacakları yer de cehennemde hapis ve ağır azaptır.

2- Hesap gününü, cezayı ve kullar arasında hükmü yalanlayanlar için kıyamet gününde bir şiddet ve elim bir azap vardır.

3- Dirilmeyi ve ahireti yalanlama ancak, facir, hakkın sınırlarını aşan, kendisine ve muamelelerinde halka zulmeden kimse tarafından yapılır. O, Allah'ın emrini terketmede âsi ve günahkârdır. Kendisine okunduğu za­man Kur*an için, öncekilerin masalları, yani onların sözleri, yazıp süsledik­leri uydurmalarıdır, diyendir.

4- Kur'an onların uydurduğu gibi eskilerin masalları değildir. O ancak Al­lah'ın, peygamberi Muhammed (s.a.)'in kalbine indirilmiş hak kelâmıdır. Böyle bir iddiada bulunmalarının sebebi ise, kalplerini kaplayan çirkinliklerin ve gü­nahların çokluğudur. Bu kir, günahların birikmesi ile oluşan büyük bir engel olu,p kişinin hak ve batılı görmesini, iyi ve kötüyü ayırt etmesini engeller.

5- O dirilişi inkâr edip Kur'an'ı yalanlayan kâfirler, kıyamet günü Rablerini görmekten mahrumdurlar. Rableri rahmet nazarı ile onlara bak­mayacak, O'nu göremiyeceklerdir. Sonra onlar, alevli ateşte kalacak, çıka-mıyacaklardır. Derileri yandıkça, Allah derilerini değiştirecek. Ateşi sön­dükçe Allah alevini arttıracak. Cehennem bekçileri tarafından onlara, işte dünyada Rasulullah'ı yalanladığınız azap budur, denecek.

6- Zeccac "Hayır. Şüphesiz ki onlar o gün Rableri (ni görmek)ten katiy-yen mahrumdurlar." ayeti hakkında diyor ki: Bu ayette, Allah Tealâ'nın kı­yamet günü görüleceğine delil vardır. Eğer öyle değilse, bu ayetin anlattığı­nın bir anlamı olmaması gerekir. Kâfirlerin de mahrum olmakla bir zarar­ları olmaması lâzım gelir.

Allah Tealâ "Yüzler o gün parıldar. Rabb'ine bakar." (Kıyame, 75/22-23) buyuruyor. Yüce Allah, müminlerin O'na bakacaklarını bilidirmiş, kâ­firlerin de O'ndan mahrum olduklarını ilan etmiştir.

Şafii dedi ki: Gazap ettiği bir kavmi engellediğine göre, razı olduğu kavmin de göreceğine delâlet etmektedir. Sonra da şöyle dedi: Vallahi! Mu­hammed b. İdris, kıyamet günü Rabbini göreceğine tam inanmasa, dünya­da O'na ibadet etmezdi. [24]

 

İyiliğin Divanı Ve İyilerin Kıssası

 

18- Muhakkak iyilerin kitabı, hiç  şüphesiz İlliyyîn'dedir

19" İmyyîn'in ne °ld"gunu sana  hangi şey bildirdi?

20> 21- (°) yazılmış bir kitaptır, ki  huzurunda mukarrebler bulunur.

22- ^Üphesiz °iyilernimet İ?indedir-

23-  Tahtlar üzerinde temaşa ede- çeklerdir.

24- Öyle ki sen o nimetin güzelliğini  yüzlerinde tanırsın.

25, 26- Onlara mühürlü, halis bir şa­raptan içirilecek, ki onun sonu bir misktir. O halde değerli şeyler arzu edenler bunun için yarışsınlar.

27- Katkısı Tesnim'dendir.

28-  (O) bir pınardır ki mukarrebler onu içerler.

 

Belagat:

 

"îlliyyîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?" cümlesi iyilerin mer­tebelerini tazim ve vurgulamadır.

"Şüphesiz o iyiler nimet içindedir. Tahtlar üzerinde temaşa edeceklerdir. Öyle ki sen o nimetin güzelliğini yüzlerinde tanırsın" muttakilerin vasıfları ve nimetlerinin yerini tafsilatlı bir şekilde anlatarak itnab yapmıştır.

"Onun sonu bir misktir." Beliğ bir teşbihtir. Yani, güzellik ve kokuda misk gibidir. [25]

 

Kelime ve İbareler:

 

"İyilerin kitabı" imanlarında sadık müminlerin amellerinin yazıldığı şey. "İlliyyîn'dedir." İlliyyîn ya ayetin işaret ettiği gibi, Sekaleyn'den melek­ler ve müminlerin iyilerinin amellerini toplayan kitaptır: "İlliyyin'in ne ol­duğunu sana hangi şey bildirdi? (O) yazılmış bir kitaptır." Ya da, cennette yüksek bir makamın adıdır.

"İlliyyin'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi?" İlliyyîn kitabının ne olduğunu sana ne bildirdi? "(O) yazılmış bir kitaptır." satır ve açık bir yazıyla yazılmıştır. "Ki huzurunda mukarrebler bulunur"   Ona gelir ve onu ko­rurlar. Onlar da meleklerdir. "Nimet" cennet "içindedir."

"Tahtlar üzerinde" kendilerine verilmesiyle sevindikleri nimetleri "te­maşa edeceklerdir. Öyle ki sen o nimetin güzelliğini" nimetlerden istifade ve güzelliğini, parlaklığını "yüzlerinde tanırsın."

"Onlara" iyilere ikram için onlardan başkasının açamayacağı, kabı miskle mühürlü, "halis" saf, katıksız, sarhoş etmeyen en iyi bir "şaraptan içirilecek, ki onun sonu bir misktir. O halde değerli şeyleri arzu edenler bu­nun için yarışsınlar." Yarışanlar, koşanlar, anlatılan ihlâslı insanların kafi­lesine katılmak için Allah'a taata ve nefisle cihada koşsunlar.

Tesnim: Yukarıdan aşağı doğru akan bir suyun pınarıdır. Cennette en kıymetli içecektir. "(O) bir pınardır ki mukarrebler onu içerler." "Mukarreb­ler" Yukarıda anılan, Allah'a yakınlaşmış iyilerdir. İçmenin buradaki ma­naları arasında tad almak da vardır. [26]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Ayetler hilekârların ve din gününü yalanlayan facirlerin durumlarını açıklayıp, kıyamet günü bulunacakları derecelerini izah ettikten sonra, Al­lah'a, Rasulü'ne, ahiret gününe iman edip dünyada salih amel işleyen iyile­rin durumlarımda beyan etmektedir. Allah katındaki değerlerini, amelleri­nin İlliyyîn adlı yazılı bir kitapta toplandığını, dünyadaki güzelliklerine karşılık onlara güzel bir mükâfatın verileceğini bildirdi. Böylece kendi ya­rarına olanı görüp zararına olandan kaçınsın. [27]

 

Açıklaması

 

"Muhakkak iyilerin kitabı, hiç şüphesiz İlliyyîn'dedir." Evet ihlâslı, güzel işler yapan itaatkâr müminler olan iyilerin kitabı, okunaklı yazılmış bir kitapta kayıtlıdır. Veya cennetin yükseklerindedir. Onların sonu da cen­nettir.

"Illiyyîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? (O) yazılmış bir ki­taptır, ki huzurunda mukarrebler bulunur." Ey Muhammedi İlliyyîn'in ne olduğunu sana öğreten nedir? Bununla ifade edilmek istenen, onun ululan­ması ve durumunu tazimdir. Satırlara geçirilmiş bir kitaptır o. Onların isimleri ve amelleri onun satırları arasına geçmiştir. O, meleklerin Levh-i Mahfuz'u korudukları gibi, hazırlayıp korudukları ve gördükleri büyük si­cildir. Ya da kıyamet günü içindekine şahit olacaklardır.

Ardından Allah Tealâ onların durumlarını açıklıyor:

"Şüphesiz o iyiler nimet içindedir. Tahtlar üzerinde temaşa edecekler­dir. " Taat ehli, kıyamet günü büyük bir nimet içindedirler. Ebedî cennetler­de, üzerleri örtülü tahtlarda, Allah'ın kendileri için hazırladığı cennetteki çeşitli nimetlere ve maddi ve manevi ikramlarına bakmaktadırlar. Maddi ikramlar, çeşitli enfes yiyecekler, hoş içecekler, tertemiz eşler, rahat binek­ler ve büyük konaklardır. Manevi ikramlar ise, Allah ile olan yakınlıkları. O'nun cemâlini seyretmeleri, Onun kendilerinden razı olması, güven ve ra­hatlık hissetmeleri ve sonsuz saadettir.

"Öyle ki sen o nimetin güzelliğini yüzlerinde tanırsın." Onları gördü­ğün zaman, nur, güzellik, aklık, sevinç ve şaşaa ile parıldayan yüzlerinde nimetlerin, rahatlık, sevinç ve mutluluğun izlerini görürsün. Çünkü Allah Tealâ onların güzellik ve renklerini kimsenin vasfedemiyeceği şekilde ar­tırmıştır. Buyurdu ki: "O gün yüzler vardır, parıl parıl parıldar, güler, se­vinçlidir." (Abese, 80/38-39).

"Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek, ki onun sonu bir misk­tir. O halde değerli şeyleri arzu edenler bunun için yarışsınlar." Aldatması olmayan, bozulacak bir katkı içermeyen bir içkiden içirilirler. Kabı miskle mühürlenmiştir. Onu ancak iyiler açarlar. Son tadı da misk olur. İsteyenler bunu istesinler. Yarışanlar da, Allah'ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınmaya gayret ederek bunda yarışsınlar. Bu gösteriyor ki, yarış ve mü­cadele, cehenneme değil cennete götüren şeylerde olmalıdır. Allah Tealâ buyurdu ki: "Artık çalışanlar da bunun gibi çalışmalıdır." (Sâffât, 37/61).

İmam Ahmed, Ebu Said el-Hudri'den merfu olarak rivayet ettiğine gö­re Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Susamış bir mümine bir yudum su içiren mümini Allah Tealâ kıyamet gününde halis bir şaraptan içirecektir. Aç bir mümini yediren mümine de cennet meyvalarından yedirecektir. Çıplak bir mümini giydiren mümini de Allah Tealâ cennet giyisilerinden giydirecektir."

"Katkısı Tesnim'dendir. (O) bir pınardır ki mukarrebler onu içerler." O şarabın katkısı, ona katılan şey Tesnim'dir. O cennet içeceklerinin en şeref-lisidir. Sadece mukarreb iyiler ondan içerler. Ashab-ı yemin onu kullanır.

İbni Abbas: "Katkısı Tesnim'dendir" ayeti kendisine sorulduğunda şöy­le dedi: O Allah Tealâ'nm şu sözüne dahildir: "Gözlerin aydın olacağı (ni­metlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulunduğunu kimse bilmez." (Secde, 32/17). [28]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetlerden şu hususlar anlaşılmaktadır:

1- İyilerin amel defterleri büyük bir sicilde kaydedilmiştir. O da özel bir şekilde yazılmış bütün sicillerin zaptedildiği bir kitaptır. İyilerin amel­lerini her semanın mukarreb melekleri izler. Bu, facirlerin kitaplarının ak­sidir.

Aralarındaki bir karşılaştırma ile şu sonucu elde ediyoruz: Yücelik, genişlik, aydınlık, temizlik mutluluğun alâmetlerindendir. Alçaklık, darlık, karanlık ise kötülük alâmetlerindendir. Facirlerin kitabının esfel-i safiline ve en dar yere konmasının nedeni ise, facirlerin zillete düşürülmesi ve hor tutulmalarıdır. İyilerin kitabının en yücelere konması ve meleklerin onlara şahidlik etmesi ise, onların mevkiini yüceltme ve tazim içindir.[29]

2- Allah Tealâ iyilerin kitabını tazimden sonra, onların mevkilerini de tazim ederek, onların cennet nimetleri içinde olacağını beyan etti. O nimet­leri de üç vasıfla nitelendirdi:

Birincisi: Tahtlar üzerinde kendilerine sunulan her tür nimeti temaşa edecekler. Peygamber (s.a.) buyurdu ki: "Mümin bir göz gezdirir ve Al­lah'ın kendisine verdiği her şeyi kuşatır. Onların en düşüğü kendisine dün­ya genişliğinde gelir."

İkincisi: Nimetlerin verdiği mutluluk, sevinç, neşe ve nur yüzlerinden belli olur. O bakmanın mutlulukla bağlantısı, Allah azze ve celle'ye bakma­larıdır. Ayette: "Yüzler var ki, o gün parıldar. Rabbi'ne bakar." (Kıyame, 75/22-23) buyurulmaktadır.

Üçüncüsü: Rahik-i mahtûm'den yani, hilesi olmayan şaraptan içiril-meleridir. Rahik, şarabın saflığıdır. Cennet şarabı ise sarhoş edici değildir. Ayette buyuruldu ki: "Onda ne bir sersemletme vardır ne de ondan sarhoş olurlar." (Sâffât, 37/47), "Ondan dolayı ne başları ağrıtılır, ne de akılları gi­derilir." (Vakıa, 56/19).

Şarabın bu türü, diğer ayette sözedilen nehirlerden akan şaraplardan farklıdır: "içenler için lezzet veren şaraptan ırmaklar" (Muhammed, 47/15) Burada anılan şarap nehirde akandan daha üstün ve faziletlidir.

Rahik'in ise dört sıfatı vardır:

a) Mühürlü bir şaraptır. Değerli ve korunan şeyler mühürlendiği için ikram ve koruma için mühürlenmiştir.

b) Sonu misktir. Sonu misk kokusu ile gelir. Ferra' dedi ki: Hitam, her şeyin sonudur.

c) Güzelliği ve üstün değerinden ötürü, bir yarış  ve müsabaka konu­sudur. Maksat ise onu isteyenler, Allah azze ve celle'ye kulluğa koşsunlar, ifadesidir.

d) Katkısı Tesnim'dendir. Cennetteki en değerli, en şerefli şaraptır. Tesnim'in sözlükteki asıl manası: Yüksekliktir. Yüksekten aşağı doğru akan bir su pınarıdır. Dilde devenin yüksek kısmına senam adı verildiği gi­bi, kabirler için de tesnim kelimesi kullanılmıştır.

Abdullah b. Mesud (r.a.) dedi ki: Tesnim, cennette mükarrebunun (Al­lah'a yakınlaşanların) içtiği saf bir pınardır. Ashab-ı yemin'in kadehleri on­dan doldurulur.

İbni Abbas'ın "Katkısı Tesnim 'dendir" ayeti kendisine sorulduğunda verdiği cevap yukarıda geçmişti: O Allah Tealâ'nın şu sözüne dahildir: "Gözlerin aydın olacağı (nimetlerden) kendilerine neler gizlenmiş bulundu­ğunu kimse bilmez." (Secde,32/17)

Bunun için de Allah Tealâ daha sonra: "(O) bir pınardır ki mukarreb-ler onu içerler." buyurdu. Yani ondan Adn cenneti ehli içer. Onlar ise, cen­net ehlinin üstünleridir. Tesnim sadece onlar içindir, diğerleri için ise bir katıktır.

Vakıa suresinde Allah Tealâ'nın mükellefleri üç kısma ayırdığını ha­tırlayalım: Mukarrebûn, ashab-ı yemin ve ashab-ı şimal. Bu surede anılan­ların ikramlarını da, şaraplarının katkısının mukarrebûnun içtiği pınar­dan olduğunu zikretti. Burada zikredilenlerin ashab-ı yemin olduklarını anlamış oluyoruz. Bu da gösteriyor ki, nehirler de üstünlükte farklıdırlar. Tesnim cennetin en faziletli nehridir. Mukarrebûn da en üstün olanlardır.[30]

 

Kafirlerin Dünyada Müminlere Kötü Muamelesi Ve Ahirette Misli İle Muamele Görmeleri

 

29-  Günah işleyenler iman edenler­den kinline gülerlerdi.

30-  (Müminler) yanlarından geçer- lerken birbirlerine kaş göz işaretleri yaparlardı.

31. Ailelerine döndükleri vakit zevk duyarak dönerlerdi-

32-  Onları gördükleri zaman, "Bun- Iar muhakkak sapıklardır." derlerdi.

33- Halbuki onlar üzerlerine gözcü- ler olarak gönderilmemişlerdi.

34-  İşte bu gün de iman edenler o  kâfirlere gülüyorlar.

35- Tahtlar üzerinde bakarak.

36- O kâfirler işleyegeldiklerinin ce­zasına çarpıldı mı?

 

Kelime ve İbareler:

 

"Günah işleyenler" Ebu Cehil, Velid b. Muğire ve benzerleri, Kureyş'in ileri gelenleri ve Mekke müşrikleridir: "İman edenlerden kimine gülerler­di." Alay etmek için fakir müminlerden Amar, Suhayb, Bilal ve diğerlerine gülerlerdi. Onlar müminlerin "yanlarından geçerlerken birbirlerine kaş göz işaretleri yaparlardı." Kaş göz işareti, insanlar arasında genelde lü­zumsuz işlerde kullanılan ve bir maksat için yapılan harekettir. "Ailelerine döndükleri vakit" müminleri sapıklıkla itham ediyorlar ve yaptıklarını be­ğenip " zevk duyarak dönerlerdi." Yaptıklarından zevk alıyorlardı, şeklinde de anlaşılmıştır.

"Onları gördükleri zaman" Muhammed (s.a.)'e iman ettikleri için onla­rı sapıklığa nispet ederek "Bunlar muhakkak sapıklardır" derlerdi."

"Halbuki onlar" müminlerin "üzerlerine" kendileri veya amelleri için, iyiliklerine şahit olsunlar diye, görevli "gözcüler olarak gönderilmemişlerdi."

"İşte bu" kıyamet " gün(ü) de iman edenler o kâfirlere" onları, zillet içinde ateşte kelepçeli görünce "gülüyorlar." Cennette "tahtlar üzerinde" yerlerinden, azap gören kâfirlere "bakarak" dünyada güldükleri gibi şimdi onlara gülüyorlar.[31]

 

Nüzul Sebebi

 

"Günah işleyenler..." ayetinin (29. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak alimler iki görüş zikrettiler:

Birincisi: Allah Tealâ'nın "Günah işleyenler" den muradı, Ebu Cehil, Ve-lid b. Muğire, As b. Vail es-Sehmi gibi müşriklerin ileri gelenleridir. Bunlar Amar, Suhayb, Bilal ve benzeri fakir müslümanlara gülüp eğleniyorlardı.

İkincisi: Ali b. Ebi Talib bir grup müslümanla beraber gelmişti. Müna­fıklar onlarla alay edip güldüler, kaş göz işareti yaptılar. Sonra da arka­daşlarına gidip, bugün bir deli gördük dediler. Onlar da gülüştüler. Ali, Ra-sulullah (s.a.)'a gelmeden bu ayet indi.[32]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Facirlerin ve iyilerin kıssaları, ahirette her biri için hazırlananlar ifa­de edildikten sonra Allah Tealâ kâfirlerin dünyadaki bazı çirkinliklerini anlattı: Müminlerle alay etmeleri ve ahirette, dünyada yaptıklarının karşı­lığı olarak aynı şeyle muamele görmeleridir bu. Maksat da müminlerin te­selli edilip kalplerinin kuvvetlenmesidir. [33]

 

Açıklaması

 

Allah Tealâ müşriklerin liderleri ve emsallerinden dört çirkin hareketi naklederek buyurdu ki:

1- "Günah işleyenler iman edenlerden kimine gülerlerdi." Kureyş kâfir­leri ve küfürde onlara uyanlar, dünyada müminlerle eğlenip alay ediyorlar­dı. Her asırda zengin güçlülerin durumu budur. Namaz kılan müminlerle veya İslâm ve Kur"an terbiyesi ile yaşayan fakirlerle alay ederler. Güçleri­ne, makamlarına ve nüfuzlarına, servet veya zenginliklerine dayanarak dindarlarla ve dinleri ile eğlenirler. İbni Abbas bu ayet hakkında dedi ki: Velid b. Muğire, Ukbe b. Ebi Muayt, As b. Vail, Esved b. Abdiyeğus, As b. Hişam, Ebu Cehil ve Nazr b. Haris'tir onlar. Alay edilenler de Muhammed (s.a.)'in ashabından Amar, Habbab, Suheyb ve Bilal gibi iman edenlerdir.

2-  "Yanlarından geçerlerken birbirlerine kaş göz işaretleri yaparlardı." Kâfirler müminlerin yanından geçerken onları horlayarak, kaş göz işaretleri yapıyor, müslümanlıkları sebebi ile onları basit görüp ayıplıyorlardı. Ayette geçen "teğamüz" kelimesi ortaklık ifade eden müfaale veznindendir. Gamz ise kaşla gözle alay için işaret etmektir. Aynı kelime ayıp manasına da olabi­lir. Mana şudur: Onlar  alay  ederek gözleri ile işaret ediyorlar ve ayıplıyor­lar. Bir de diyorlar ki: Şunlara bakın. Nefislerini yorup, lezzetlerine engel oluyorlar. İyice bilmedikleri bir sevap uğruna kendilerini zora sokuyorlar.

3- "Ailelerine döndükleri vakit zevk duyarak dönerlerdi." Kâfirler, çar-şılarmdaki meclislerinden evlerindeki ailelerine döndüklerinde yaptıkları­nı beğenmiş, zevk almış olarak dönerler, müminlere yaptıkları alay ve sa­taşma ile, onları düşüklük, dar görüşlülük, az akıllılık gibi ithamlarla vas-fetmeleri ile keyiflenirlerdi.

4- "Onları gördükleri zaman, "Bunlar muhakkak sapıklardır." derler­di." Müşrikler müminleri gördüklerinde, onların dinlerinden ve geleneksel inançlarından olmadıkları, Muhammed'e (s.a.) uydukları ve O'nun getirdi­ğine bağlı kaldıkları ve olup olmayacağı belli olmayan bir sevap uğruna ha­zır nimetleri terkettikleri için sapıklıkla itham ediyorlardı.

Onların bu tutumuna Allah Tealâ şu sözü ile cevap veriyor:

"Halbuki onlar, üzerlerine gözcüler olarak gönderilmemişlerdi." Bu mücrimler Allah tarafından müminlere kontrolcü gönderilmedi ki, durum­larını, amellerini ve sözlerini denetlesinler. Böyle bir şeyle yükümlü tutul­madılar ki! Ancak kendi işleri ile ilgilenmekle yükümlü tutuldular.

Ardından Allah Tealâ müminleri teselli etmek ve kalplerini güçlendir­mek için ahirette aynı ile muamele ilkesini belirtiyor ve buyuruyor ki:

"İşte bugün de iman edenler o kâfirlere gülüyorlar." Ahirette, kıyamet gününde müminler kâfirleri zelil ve mağlup halde gördüklerinde gülecek­ler ve alay edecekler. Misli ile muamele olarak, dünyada kâfirlerin onlara güldükleri gibi gülecekler. "Bugün" kelimesi konuşmanın kıyamette vaki olduğuna delildir.

"Tahtlar üzerinde bakarak" müminler Allah'ın düşmanlarına onlar ateşte azap görürken, müminler ise, tahtlarında iken bakacaklar. Bu ise, sonsuz ve daimidir. Fani olan hiçbir şey ile denk tutulmaz.

"O kâfirler işleyegeldiklerinin cezasına çarpıldı mı?" Kâfirler müminle­re yıpmış oldukları istihza, alay ve küçültmenin karşılığını buldular mı bulmadılar mı? Evet. Kâfirler tam bir ceza ile, dünyada müminlere gülme­lerinin, alay etmelerinin karşılığını buldular. [34]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Alimler bu ayetlerle şu hususlara işaret olduğunu belirtmişlerdir:

1- Kâfirler her zaman müminlere karşı düşmanlık, kin ve döneklik içindedirler. İman ile küfür, gerçek din ile dalâlet ve yüksek ahlâk ile dü­şük ahlâk bir arada olamazlar. Müşriklerden müminlere karşı işkenceler çıkıyordu. Bu ayette de zikredilenler onlardandır: Müminlerle alay ve eğ­lenme, ayıplama, şahsiyetlerini zedeleme, İslâm sebebi ile kınama, müslü-manları eğlence konusu yapma, içinde bulundukları şirk, masiyet ve dün­yayı yaşamayı tercih etme, müminlerin babaların, dedelerin dinini terkedip Muhammed (s.a.)'e uymakla ve kesin olmayan bir sevap uğruna hazır nimetleri bıraktıklarını iddia ederek sapıttıklarını söyleme.

2- Kâfirler ahirette söz ve fiillerinin benzeri ile karşılık bulur. Bu, mü­minlere teselli ve İslâm'da onları sabitleştirme, yükümlülüklere ve sayılı günlerde düşman işkencelerine karşı dayanma gücü kazandırma içindir. Sonu ve bitimi olmayan bir sevaba kavuşmak içindir bu. Ahirette mümin­ler kâfirlerle alay edip onlara gülecekler; sıkıntı ve yokluktan dolayı dün­yada onların kendilerine güldüğü gibi. Müminlerin onlara gülmesi ise, kâ­firlerin içinde bulundukları azap çeşitleri ve belâlardan dolayı olacak.

Katade: "İşte bu gün de iman edenler o kâfirlere gülüyorlar" ayeti için şöyle der: Ka'b'ın şöyle dediği bize anlatıldı: Cennet ve cehennem arasında bir aralık vardır. Mümin, dünyadaki bir düşmanına bakmayı istediği za­man oradan bakar. Allah Tealâ başka bir ayette buyurdu ki: "Derken o ba­kıp bunu o çılgın ateşin ta ortasında gördü." (Sâffât, 37/55)

Müminler cennete konulup, tahtlar üzerine oturtulur ve kâfirlere ba­karlar. Ateşte nasıl azap görüyorlar, nasıl bağırıyorlar. Nasıl vaveyla kopa­rıyorlar, birbirlerine lanet ediyorlar.

Alayvari olarak denir ki: "O kâfirler işleyegeldiklerinin cezasına çarpı­tıldı mı?" Bu, şu ayet gibidir: "Tat. Çünkü sen, sen çok ulu, çok şerefli idin." (Duhan, 44/49) Mana şudur: Adeta Allah Tealâ müminlere şöyle diyor: Size salih amellerinizin karşılığını verdiğimiz gibi, kâfirlerin de aralarında siz­lere gülmeleri ve alay etmelerinin de bulunduğu amellerine karşılık ver­dik mi? Bu söz onların sevincini artırır. Zira, kendilerini yükselten, düş­manlarını da alçaltan bir tutumdur bu. [35]

 



[1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/402.

[2] el-Bahru'l-Muhit, VIII/436.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/402.

[3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/402-403.

[4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/404.

[5] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/404.

[6] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/404.

[7] Nesai, İbni Abbas'tan rivayet etmiştir.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/405.

[8] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/405-406.

[9] Taberani, İbni Abbas'tan rivayet etti. Sahih hadistir. Ebu Bekr el-Bezzar da bu hadisi manası ile rivayet etti. Malik b. Enes ise, İbni Ömer'in hadisinden rivayet etti.

[10] Bu Razi'nin görüşüdür. Razi, XXXI/89.

[11] en-Nazzam, Garâibu'l-Kur'an, XXX/49.

[12] Kurtubi, XIX/256.

[13] a.g.y.

[14] Razi, XXXI/90-91.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/406-408.

[15] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/409.

[16] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/409.

[17] Zemahşeri, III/322.

[18] Ebu Hayyan, el-Bahru'l-Muhit,VIII/440.

[19] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/409-410.

[20] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/410-411.

[21] İbni Kesir, IV/485.

[22] İbni Kesir, IV/485.

[23] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/411-413.

[24] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/413.

[25] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/414.

[26] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/414-415.

[27] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/415.

[28] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/415-416.

[29] Razi, XXXI/97.

[30] Razi, XXXI/100.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/416-418.

[31] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/419.

[32] Razi, XXXI/101.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/420.

[33] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/420.

[34] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/420-421.

[35] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/421-422.