Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Inşikâk Süresi - Kuran - 084Insikak - 1. Sayfa

INŞİKÂK SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 3


INŞİKÂK SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Gök yanldığı zaman

2- Rabbini dinleyip boyun eğdiği zaman,

3- Yer düzenlendiği zaman,

4- Yer içinde olanları dışa atıp boşaldığı zaman,

5- Ve kendi yaratılış gereğine uygun olarak Rabbine boyun eğdiği zaman,

6- Ey insan! Gerçekten sen Rabbinin sevgisine kavuşmak için çalışıp-çabalamaktasın. En son Ona kavuşacaksın!

7- Artık kimin kitabı sağ yanından verilirse,                 

8- O kolay bir hesap ile sorguya çekilecektir.

9- Ve kendi yakınlarına da sevinç içinde dönecektir.

10- Kitabı arkasından verilene gelince,

11- O da durumun dehşetinden yokolmasını isteyecek,

12- Ve cehenneme girecektir.

13- Çünkü o dünyada aile efradının yanında iken zevk için­de idi. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-13)   «Gök yanldığt saman...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Mekke Dönemi'nde Nazil olmuştur. 25 ayettir.

Bu sureye aynı zamanda «Suret'ulinşakkat» da denilir. Mefc kî olduğunda ihtilaf yoktur. Ayetleri Basra ve Şam sayımlarına göre 23'tür. Başka sayımlara göre 25'dir. Kelime adedi 107, harf­leri 440'dır.

Göğün yarılması gamam iledir. «Gamam» beyaz bulutlar gibi­dir. Ebu Salih bunu İbn Abbas'tan rivayet eder. Hz. Ali'den gelen rivayete göre gök mucerre'den yarılır. «Mucerre» göğün kapısıdır. Göğün bu şekilde yarılması Kıyamet alametlerindendir.

«Ezinet» fiilinin mânâsı dinledi, itaat etti demektir ve itaat etmek de dinlemek de gök için gerektir. Rasûl-ü Ekrem'in bir ha­disinde «Cenab-ı Hak Kur'an'ı teganni ile okuyan bir peygambeıe kulak verdiği gibi hiçbir şeye kulak vermemiştir» buyurulmakta-dir. (Kulak tabiri hadis ve ayetlerde varid olmuştur. Hakikatini ancak Allah bilir. Biz Allah tarafından mesele ne ise onu murad ediyoruz).

Bazılarına göre «Ezinet» fiilinin mânası şudur: «Allah göfc üzerinde kendi emrine itaat etmek suretiyle parçalanmayı gerekti kılmıştır» Dahhak «Hukkat'ın mânâsı itaat etti demektir. Fakat Allah'a itaat etmek ona gereklidir. Çünkü onu Rab yaratmıştır» demiştir.

«Yer uzatıldığı zaman», yani dağlar paramparça olduğu, te­pelerin parçalandığı suretiyle yayıldığı ve tesviye olduğu zaman.' Nitekim Cenab-ı Hak başka bir ayette «Ey Rasûlüm, sana dağların ne olacağından soruyorlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savura. cak ve yerlerini de dümdüz bir toprak haline getirecektir» (Taha: 105-107)

Bazıları «Meddet fiilinin mânâsı genişlik ve yaygınlık bakı­mından uzadı demektir» demişlerdir. Cabir Rasûlullah'tan şöyle rivayet ediyor: ((Kıyamet Günü'nde yeryüzü tıpkı halının yayılma­sı gibi yayılacaktır. Sonra Ademoğlu'nun orada ancak iki ayağının yeri kadar hakkı olacaktır.»

({İçindekileri atıp tamamen boşaldığı zaman»; yani içinde bu­lunan ölüleri ve hazineleri dışarıya attığı zaman. Nitekim Abdur-rezzak ve Abd bin Humeyd, Katade'den böyle rivayet etmişlerdir. Zeceac da bu kanaattedir. Bazıları «İçindekilerden sadece ölüler kastedilmektedir» demişlerdir. Hazinelerin dışan atılması Deccal' in çıktığı zamanda olmuştur. Sanki birinci yorumu öne süren ki­şi, o gün hazineler dışarıya atılmayacak, diyor gibidir. Eğer bu gö­rüş kabul edilirse, Deccal'ın çıktığında bütün hazinelerin dışarı atılacağı kastedilmektedir. Bütün hazinelerin dışan atılması an­cak Kıyamet Günü'nde olacaktır. «Kıyamet Günü geniştir. Deccal' m zamanını da içerisine alır» şeklindeki yorum kabul edilemez bir yorumdur. Bazılarına göre ise arz, içinde bulunan hazine ve ma­denleri dışan atıp onlardan boşaldı. Artık bunlar içinde kalmadı. Bu durum işin korkunçluğunu işaret etmektedir. Tıpkı hamile bir kadının şiddet anında içindekini dışan atması (doğurması) gi­bi. Bazılarına göre emanet olarak kendisine verilenleri dışan at­tı, korumakla görevli olduklannı da boşalttı. Çünkü Cenab-ı Hak kullarım diri ve ölü olarak ona emanet etmiştir. Ziraat bakımın­dan, gıdalar bakımından memleketin korunmasını da ona havale etmiştir. Ölüleri dışanya atmak suretiyle Rabbine itaat etmesi ve Rabbinin emrini dinlemesi de haktır.

«îza»nm cevabı hakkında ihtilaf vardır. Ferra'ya göre birinci iza'nın cevabı «EzineU fiilidir, «vav» ise zaiddir. «ElkaUnn cevabı da budur. İbn'ul-Enbari ise «Bazı müfessirler iza'nın cevabı ezi-nettir. Vav zaiddir, demişlerse de bu yanlıştır. Zira Araplar zaiĞ olan vav'ı (Zümer Suresi'nin 71. ayetinde olduğu gibi) «hatta» ve «iza» ile beraber getirirler. Ayrıca Saffat Suresi'nin 102. ayetinde olduğu gibi «Lemma» Üe beraber vav'ı zaid olarak getirirler. Bu iki yerden başka yerde «vav» zaid olamaz» der.

Bazılanna göre «İza»nm. cevabı mülaki kelimesinin delâlet et­tiği fiildir. Yani gök yanldığı zaman insan, çabalamasıyla, ameliy­le karşı karşıya gelir.

Müberred «İza'nın cevabı: Kim kitap sağına verilirse, cümle­sidir)) diyor. Bu aynı zamanda Kisai'nin de görüşüdür. Yani gök yanldığı zaman kimin kitabı sağına verilirse onun hükmü şöyle şöyledir. Nuhas, «Bu en sıhhatti, en doğru görüştür» diyor.

Bazılan «İıa'nın cevabı hazf edilmiştir. Çünkü Kur'an'ın mu­hatapları bunu biliyorlardı» demiştir. Yani gök varıldığında ve bu şeyler tahakkuk ettiğinde haşri yalanlayanlar sapıklıklarını ve za­rarlarını büeceklerdir.

Bazû&n((Onlar RasûUü Ekrem'den Kıyamet'in kopacağı zama­nı sordular. Onlara, «Bu şartlar zuhur ettiğinde Kıyamet kopacak­tır» denildi» diyor. Kur'an tek bir ayet gibidir. Bir kısmı diğerine delâlet eder.

Altıncı ayetteki insandan maksat cinstir, yani Ademoğludur. Böyle olduğunu Said, Katade'den de rivayet etmiştir. Yani, ey Ademoğlu, kesinlikle senin çaban zayıftır. Kim çabasını Allah'ın taatine sarfetmek gücüne sahip ise bunu yapsın. Zira kuvvet an­cak Allah iledir.

Bazıları «İnsandan maksat belli bir insandır» demişlerdir. (Mukatil) Yani burada Esved bin Abdulesed denilen Mekkeli veya Ubey bin Halef kastedilmektedir. Bazen de bütün kâfirlerin kas­tedildiği söylenilmiştir. Yani ey kâfir sen kesinlikle çabalarsın, fa­kat çaban boştur.

«EUKedeh» Arap lisanında çalışmak, kesbetmek demektir. Dahhak, îbn Abbas'tan şöyle rivayet eder: «Kesinlikle sen ka'dih-sin, yani dönücüsün, Rabbine şeksiz-şüphesiz döneceksin. O zaman Rabbinle veya amelinle mülaki olacaksın».

El-Kutebi «Sen kadihsin; yani amel edicisin, maişetinde Al­lah'ın likasına doğru gitmeye inanıyorsun» der.

«Mülakat» lika (karşılaşma-kavuşma) demektir. Yani Rabbin senin amelini karşılar. Veya amelinin kitabını karşılar. Zira amel bitmiştir.

«Kolay hesap»tan maksat münakaşasız hesaplaşmaktır. Allah Rasûlü'nden Hz. Aişe şu şekilde rivayet ediyor: «Kıyamet Günü'n-de kim hesaba çekilirse azaba duçar olur». Bunun üzerine Hz. Aişe: «Ey Allah'ın Rasûl-ü, Cenab-ı Hak «Kimin kitabı sağından verilirse o kolay bir hesapla hesaba çekilecektir» dememiş midir?» diye sordu. Hz. Peygamber de: «O hesap değildir. O ancak arzdır. Yani meseleyi Allah'a arz etmektir. Kiminle Kıyamet Günü'nde hesap münakaşası yapılırsa o azaba duçar olacaktır» buyurdular.

Hadisi Buhari, Müslim ve Tirmizi rivayet etmişlerdir. Tirmizi «hasen-sahih» demiştir.

«Sevinerek ehline dönüp gider» ayetindeki «ehil»den maksat cennetteki hurilerdir. Deniliyor ki: Bu ayet Ebu Seleme bin Ab­dulesed hakkında nazil olmuştur. O, Mekke'den Medine'ye hicret eden ilk insandır.

Bazıları «Ayetteki ehiVden maksat, dünyadaki ehildir. Onların yanına kurtuluşunu ve sağlam olduğunu haber vermek için gider» demiştir.

10. ayet Esved bin Abdulesed hakkında nazil olmuştur. Bu ki­şi Ebu Seleme'nin kardeşidir. (İbn Abbas). Buna rağmen bu her mümin ve her kâfir hakkında genel bir hükümdür. İbn Abbas şöyle diyor: «Kişi sağ elini kitabını almak için uzatır. Melek o kû tabı ondan çekip alır ve onun sağ eli de kopanlır. Bu sefer kıta-bini arkasından ve soluyla tutar ve helaki çağırır. 'Ey benim, he­lakim ve azabım! Hazır ol, senin zamanındır' diye feryad eder».

«Sair» alevli ateştir. Yani ateşe girip onun hararetiyle kavru­lur, îbn Zeyd «Cenab-ı Hak cennet ehlini dünyada iken korku, üzüntü, ağlama ve şefkat ile vasıflandırmaktadır. Ahiret âlemin­de ise onlara nimet ve Jevinç verilmiştir. Cehennem ehlini de dün­yada iken sevinçli günlerle, çerezler yemekle vasıflandırmakta ve şöyle buyurmaktadır; «O, ailesi içerisinde sevinçliydi».[2]

 

Meal

 

14- Çünkü o asla dirilmeyeceğini sanmıştı.

15- Hayır! Kuşkusuz ki Rabbi onu pek iyi görüyordu.

16- Hayır! (Gerçek onun zannettiği gibi değildir). And ede­rim şafak vaktine!

17- O geceye ve derleyip topladığı şeye,

18- Toplu bir hale geldiği zaman ay'a, kî,

19- (Ey insanlar) siz muhakkak hâlden hâle uğrayacaksınız.

20 - Onlara ne oluyor ki inanmıyorlar?

21- Kuran okunduğunda secde etmiyorlar?

22- Hayır! O kâfirler (onu) yalan sayıyorlar.

23- Allah ise onların saklamakta oldukları şeyi en iyi bi­lendir.

24- (Ey Rasûlüm!)  Onlara can yakıcı bir azabı müjde et!

25- Ancak iman edenler, yararlı îşler yapanlar müstesnadır. Onlara kesintisiz bir mükâfat vardır. [3]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(14-25)   «Çünkü o asla dirilmeyeceğini...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«O diri olarak bir daha haşre gönderilmeyecek, hesaba duçar olmayacak, sonra da sveap veya cezaya çarptırılmayacak diye sa­nıyordu».

Ayet metnindeki «Yehuru» fiili «hare-yehûru» kalıbından ge­lir. Döndü-döner demektir. İkrime ve Davud bin EJbihim «Bu, Ha* beşçe bir kelimedir. Mânâsı döndü demektir. Arapçadaki bu kelU me aynı şekilde Habeşçe'de kullanılmış, ikisinin mânâsı aynı ola­bilir» demiştir.

İbn Abbas, «Yehuru fiilinin mânâsının ne olduğunu bilmiyor­dum. Nihayet göçebe bir kadın gördüm. Kızına «Huri=bana dön» diye sesleniyordu. Böylece anladım ki Arapça'da «havr» dönüş manasınadır».

Hz. Peygamber'in «Yarab, kevrden ve havrdan sana sığınıyo­rum» duasmdaki «havr» da bu mânâyı ifade eder. Yani çok olan. dan, fazla olandan, az ve noksan olana dönmekten sana sığınırım.

15. ayetin başında gelen «Bela» kelimesi red harfidir. Yani me, sele onun zannettiği gibi değildir. O bize dönecektir. Kesinlikle Rabbi onu görücüdür. Yaratmazdan önce onun dönüş noktasını bilicidir. Veya onu yarattığı günden, haşre gönderdiği güne kadar Rabbi onu görücü idi. Veya onun için sebkat eden şekavet ve sa­adeti bilici idi.

Allah'ın kendisiyle kasem ettiği, yemin ettiği Şafaktan' maksat, güneşin batisi anında oluşan kızıllıktır. Son yatsı zama­nının vakti gelinceye kadar devam eder. İmam Malik'in talebesi Eşheb Abdullah bin Hakem ve Yahya bin Yahya, Malik'ten şöyle rivayet ediyorlar: «Şafak batıdaki kızıllıktır. O kızıllık gittiği za­man akşam vakti bitmiştir ve yatsı namazı vacib olmuştur».

îbn Vehb'in birçok tankla Hz. Ali, Muaz bin Cebel, Ubbade bin Samit, Şeddad bin Evs ve Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre şafak kızıllık demektir. Malik bin Enes de bunu söylemiş­tir.

Sahabilerden Amr bin Ömer, İbn Mesud, îbn Abbas, Enes, Ebu Katade, Cabir bin Abdullah, İbn Zübeyr, tabiinden Said bin Cübeyr, İbn Müseyyib, Tavus, Abdullah bin Dinar ve Zühri; Şafak' ınmânâsmın kızıllık olduğunu söylemişlerdir.

Fakihlerden el-Evzai, Malik ve Şafii, Ebu Yusuf, Ebu Sevr, Ebu Ubeyde, Ahmed ve İshak da bu görüştedirler.

Bazılarına göre Şafak'tan maksat beyazlıktır. (İbn Abbas ve Ebu Hüreyre). Bunu tabiinden Ömer bin Abdulaziz, Evzai ve Ebu Hanife rivayet etmiştir. Ebu Hanife'nin bir görüşü böyle­dir. Esad bin Amr, Ebu Hanife'nin bu görüşten döndüğünü söy­ler, îbn Ömer'den de ikinci bir rivayette beyazlık olduğu bildiril­miştir. Fakat tercih edileni birinci görüşüdür. Çünkü sahabe, ta­biin ve fakihlerin çoğu bu görüştedir. Ve Arapça'nın delilleri de bu mânâya geldiğini ifade etmektedir.

Hukemanın iddiasına göre beyazlık hiçbir zaman kaybolmaz.

Halil «İskenderiye'nin minaresine çıktım. Gördüm ki beyazlık bir ufuktan öbür ufuka geçiyor ve onun kaybolduğunu görmedim» di­yor. İbn Ebu Uveys «Beyazlığın fecr doğuncaya kadar devam et­tiğini gördüm» diyor. Mücahid «Şafak bütün gün demektir. Gör. met misin Cenab-ı Hak «Kasem ederim geceye ve kapsadığına» buyurmaktadır» demiştir. İkrime «Şafak günden kalan kısımdır» diyor. Aynı kelime eşyanın en düşüğü mânâsına da gelir.

«Vema Vesaka», yani cemetti, zammetti, durdurdu. Vesak'm as h sultanın öfkesinden alınmadır. Evet, gece gündüzleyin yayılmış olanı bir araya getirir, bitiştirir. İbn Abbas, Mücahid ve MukatiP in sözü de bu mânâyı ifade eder. Vesakın mastarı olan «vasık» bir şeyin parçalarım birleştirmek, bir araya getirmek demektir. Ba­zen çok ve derli olan bir yemeğe de vasık denir. Vas:k 60 sa'dır. îkrime «Vasık tard ve kuvvet mânâsına gelir» demiştir. Deveden, koyundan, merkeblerden ürküp kaçana vasıka denilir. İbn Abbas «Ma vesaka'dan maksat örtünen, kapanan şeydir» der. îbn Abbas' in diğer bir rivayetine göre vaşak yük mânâsında kullanılır.

Gece karanlığı ile her şeyi kapatır. O eşyayı kapattığı zaman «eşyayı vasık etti» denir. Binaenaleyh geceyle yemin, bütün mah-lûkatla yemin etmek demektir. Çünkü gece bütün mahlukatı kap­sar. Nitekim Cenab-ı KakaSizin gördüğünüze de görmediğinize de yemin ederim» buyurmuştur.

îbn Cübeyr «Ma vesaka'dan maksat geceleyin yapılan tehec-cüd ve istiğfardır» demiştir.

18. ayetin metnindeki «îtteseka» fiili tamam oldu, derlendi, eşit oldu demektir. Hasan Basri, «Doldu, bir araya geldi demek­tir» derken, İbn Abbas, «Tesviye edildi», Katade «Yuvarlandı», Ferra «Bedir Gecelerinde dolup tesviye haline geldi» demişlerdir.

«Andolsun siz tabakadan tabakaya gideceksiniz» cümlesinde­ki «Terkebunne fiil4 «terkebenne»   şeklinde okunursa  hitap Peygamber için olur: Ey Muhammed, sen bir halden, diğer bir hâle geçeceksin. (İbn Abbas)

Sabi, «Ey Muhammed! Sen bir gökten sonra öbür göğe geçe­ceksin. Bir dereceden sonra öbür dereceye geçeceksin. Allah'a yak­laştıran rütbeden, diğer bir rütbeye geçeceksin» şeklinde bir yo­rum yapmıştır.

îbn Mesud, «Bir hâlden, bir hâle geçerek göğe gideceksin» diye mânâ vermiştir. Yani göğün Allah tarafından vasıflandınldığı hâller burada kastedilmektedir. Yarılması, durulması, bazan eri­miş bakır gibi olması, bazan duman gibi olması v.s.

Bazılarına göre mânâ şöyledir: «Ey insanoğlu, bir hâlden bir hâle geçeceksin. Önce bir meni damlasıydın. Sonra kan pıhtısı oldun. Sonra et parçası oldun. Sonra diri. oldun, ölü ol­dun, fakir oldun. İşte bu bakımdan «Ey insan! Kesinlikle çabalayıp. durmaktasın» ayetinde geçen insana hitap edilmek-tedir. însan ismi cinstir, insanlar demektir. Bazıları «Leter-kebunne» şeklinde okuyarak lâfzı insanlara hitap kılmıştır. Zira burada insana hitab etmek, Hz. Peygamber'e hitaptan daha evladır. Çünkü daha önce «Kimin kitabı sağından verilirse, kimin kitabı solundan verilirse» cümleleri geçmiştir. Yani kıyamet şiddet­lerinde bir hâlden, diğer bir hâle geçeceksiniz. Veyahut sizden ön­cekilerin sünnetine, gidişatına geçeceksiniz ki o da peygamberleri yalanlamak, onlara iftiralar isnad etmektir.

Kurtubi, «Bu konuda bana göre bütün bu yorumlar kastedil­mektedir. Bu hususta hadisler gelmiştir» diyor. Ebu Nuayd, El-Hafız Cafer bin Muhammed bin Ali'den, O da Cabir'den şöyle ri­vayet ediyor:

Rasûlullah'tan şöyle dinledim: «Ademoğlu, Allah'ın kendisini yarattığı nesnelerden gafildir. Kesinlikle Allah'tan başka mabud yoktur. O halketmeyi irade ettiği zaman, meleğe: «Onun rızkını yaz, eserini yaz. Ecelini yaz. Şaki mi, said mi olduğunu yaz» der. Sonra o melek gider. Cenab-ı Hak başka bir meleği getirir. Melek o idrak edinceye kadar onu korur. Sonra Allah iki melek gönderi­yor, onun hasenat ve seyyiatini yazıyor. Ölüm geldiğinde o iki me­lek gider, sonra Ölüm meleği gelir, onun ruhunu kabzeder. O me­zarına sokulduktan sonra ruh cesede girer. Sonra ölüm meleği gider. Kabrin iki meleği gelir. Onu imtihan ederler, sonra giderler. Kıyamet koptuğu "Laman hasenat ve seyyiat melekleri onun yanı­na gelirler. Onlar onun boynunda bağlı bulunan bir kitabı çözer-ler. Sonra onunla beraber hazır bulunurlar. Birisi onu sürer, di­ğeri de ona şahit olur. Sonra Cenab-ı Hak: «Sen bundan gafil bu­lunuyordun. Senden perdeni bugün kaldırdık. Ve bugün gözün keskindir» der.

Allah'ın Rasûlü; «Andolsun siz sizden öncekilerin sünnetlerine karış be karış, zira be zira tabi olacaksınız. Hatta onlar bir keletin yuvasına girmek isteseler siz oraya gireceksiniz» buyurdu. Sa-habiler: «Ey Allah'ın Rasûlü, bunlardan maksat yahudiler ve kıris. Uyanlar mıdır?» diye sorunca Hz. Peygamber: «Ya kimler olacak­tı?» diye cevap vermiştir. (Buharı).

îkrime «Bir hâlden bir hâle geçeceksiniz. Yani süt emdikten sonra sütten menedilecekseiniz. Gençlikten sonra ihtiyar olacak­sınız» diyor. Mekhul, «Her yirmi sene geçtikten başka bir emri gö. receksiniz ki daha Önce bu yoktu» diyor. Hasan «Bir emirden son­ra diğer bir emir, şiddetten sonra genişlik, genişlikten sonra şid­det, zenginlikten sonra fakirlik, fakirlikten sonra zenginlik, sıh­hatten sonra hastalık, hastalıktan sonra sıhhat» demiştir.

îbn Abbas «Burada şiddetler ve dehşetler kastedilmektedir. Dirilişten son^a ölüm, sonra ateşe arz olunmak gibi» demiştir.

Bu ayet alemin yaratılmış olduğuna, yaratıcının  ispatına her delilden fazla delâlet eder. Filozoflar; «Bugün bir hâlin üzerinde olan yarın başka bir hâlin üzerinde olur. Böylece anlaşılır ki bu­nun tedbiri başkasına aittir» derler.

Ebubekir bin Verrak'tan «Bu âlemin yaratıcısının var olduğu­na dair ne delil vardır?» diye soruldu. O da cevap olarak: «Hâlle­rin tahvili, kuvvetin acizliğe dönüşmesi, azaların zayıf düşmesi, niyetin sona ermesi, azimetin neshedümesi» dedi

«Tabak» aynı zamanda ince bir kemiktir. İnsanın bel fıkrala­rının arasında bulunur.

«Secde etmiyorlar»dan maksat, namaz kılmıyorlar demektir. Sahih'de Ebu Hüreyre şöyle diyor: «İzessemaunşakkat» Suresi okunduğu zaman secdeye kapandım. Secdeden sonra Hz. Peygam­ber onlara burada secde ettiğini söyledi». Sahih bir şekilde varid olmuştur ki Rasûl-ü Ekrem bu ayeti okuduğu zaman secde etmiş­tir. Bunu Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve İbn Mace de Ebu HÜreyre'den rivayet ediyorlar. Müslim ve Buhari, Ebu Davud ve Nesei, Ebu Raf i'den şöyle rivayet ediyorlar: «Ebu Hureyre'nin ar­kasında yatsı namazı kıldım. înşakkat Suresi'ni okuduğu zaman secde etti. Ben namazdan sonra itiraz edince, «Rasûlullah'ın arka­sında secde ettim ve Rasûlullah'a mülaki oluncaya (ölünceye) ka­dar da secde edeceğim» dedi. Ebu Hureyre'nin bu hadisi İbn Ab-., bas'm aleyhindedir. Çünkü İbn Abbas, «El Mufassal denilen sure­lerde secde yoktur» demiştir. Bu sureler Muhammed veya Feth Suresi'nden başlıyor. Veya ekserin görüşüne göre Hucurat Sure-si'nden başlıyor. Tilavet secdesi Şafii'ye göre sünnet, Ebu Hanife' ye göre vacibtir. İmam Fahreddin Razı diyor ki: «Rivayete göre Rasûl-ü Ekrem bir gün «secde et yaklaş» ayetini okudu. O da, be­raberinde olan müminler de secdeye kapandılar. Kureyş kâfirleri onların yanında durup el çırpıyor ve ıslık çalıyorlardı. Onun üze­rine bu ayet nazil oldu».

Ebu Hanife «Secdenin vacib olması iki yönden delillenâiril mektedir: 1 — Rasûlullah'ın fiili vücubu gerektirir. Çünkü Cenab-i Bak «Ona tâbi olun» buyuruyor. 2 — Cenab-ı Hak secde etmeyen bir kimsenin aleyhinde konuşmuş ve «O secde etmez» demiştir. Aleyhte konuşmak ancak bir vacibi terketmek anında olabilir» demiştir.

Ayet metnindeki «Yûûne» fiili göğüslerinde gizledikleri küfür, hased, buğz ve zulüm demektir. Yani Allah onların göğüslerinde gizledikleri bu işleri daha iyi bilir. İbn Zeyd, «Allah onların sahi-felerinde derlemiş oldukları kötü amelleri daha iyi bilir demek de olabilir» demiştir. Ayetin yorumu ne olursa olsun, Cenab-ı Hak'kın onu bilmesi onun cezalandırılmasından kinayedir. Bazıları «Bu ayet onların Kur'an'ı yalanlamalarının arkasında çok büyük çir­kinlikler olduğuna işaret ediyor» demiştir.

«Onlara elem verici azabı müjdele» cümlesi «Allah onların gizlediklerini bilir» cümlesi üzerine atıftır. Yani onların hali bizim söylediklerimiz olduktan sonra onlara azap hali müjdedir. «An> cak iman eden ve salih ameller yapanlar müstesna» cümlesi, istis­nai munkatıdır. «Hum» zamirinden istisnadır. Bu istisna, muttasil istisna da olabüir. O zaman iman eden ve salih amel işleyenler. den maksat onlardan sonra iman eden ve salih amel işleyenler­dir. Yani o kâfirlerden sonra iman edip salih amel işleyenler müstesnadır. Fakat bu takdirde zorluk vardır. Birinci mânâ «Onlar için kesintisiz ecir vardır» ayetine daha münasip düşmek­tedir. Çünkü bu ecir sadece onlardan iman edip salih amel işle­yen müminlere mahsustur. «Ecr» kelimesinin müphem ve tenvin-li getirilmesi tazim ifade etmek içindir. «Memnun» kelimesi mak­tu mânâsına gelir; yani ecirleri kesintisizdir, «kataaen» mânâsına gelen «menne» fiilinden olursa, o ecir onların başına kakılmaz ve onların aleyhine tesbit edilmez demektir. O zaman başa kakılmak mânâsına gelen «menne aleyhi» kökünden geliyor. [4]

ÎNŞİKAK SUKESİ'NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/546.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/547-551.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/552.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/553-559.