Burûc Sûresi - Kuran - 085Buruc - 2. Sayfa
BURÛC SÛRESİ
85
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
27
Âyet sayısı:
22
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada seksen beşinci, iniş sırasına göre yirmi yedinci sûredir. Şems sûresinden sonra, Tın sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]
Adı
Sûre adını birinci âyetinde geçer ve "burçlar" anlamına gelen "burûc" kelimesinden almıştır.[2]
Konusu
Sûrenin ana konusu kendilerine "Ashâbu'l-uhdûd (hendek ehli)" denilen inkarcıların, müminlere verdikleri sıkıntılar ve müminlerin İnançları uğrunda bunlara karşı gösterdikleri sabır ve dirençtir. Ayrıca inkarcıların âhiretteki kötü akıbetleri ve müminlerin mutlu sonları, Allah'ın bazı sıfatlan hakkında kısa açıklamalar yer almaktadır.[3]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Andolsun burçlarla dolu göğe, 2. Vaad edilmiş güne, 3. Tanıklık edene ve edilene ki, 4-5. O çukurları, alev alev yanan ateş çukurlarını hazırlayanlar mahvolmuşlardır! 6-7. Hani o sırada ateşin başında oturmuşlar, inananlara yaptıklarım seyrediyorlardı. 8-9. Sırf azîz, övgüye lâyık, göklerin ve yerin mâliki olan Allah'a inandıkları için müminlerden öç aldılar. Allah her şeye şahittir. 10. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir. 11. İman edip iyi işler yapanlara gelince onlar için zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur. 12. Şüphesiz rabbinûı yakalaması pek yamandır. 13. Kuşku yok ki başta yaratan da sonra tekrar yaratacak olan da O'dur. 14-16. Çok bağışlayan, sevgisi geniş, Arş'ın sahibi, şanı yüce ve dilediğini yapan yalnız O'dur. [4]
Tefsiri
1-10. Bir önceki sûrede olduğu gibi burada da yeminle söze başlanarak müminleri İnançlarından dolayı ateş dolu çukurlara atıp yanmalarını seyreden zalimler kınanmakta ve âhirette hak ettikleri cezaya çarptırılacakları haber verilmektedir.
"Burûc" kelimesi "görünen şey, yüksek köşk" anlamlarına gelen "burc"un çoğuludur. Astronomi terimi olarak güneşin bir yılda takip ettiği düşünülen yörüngenin içlerinden geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takım yıldızından her birini ifade eder. Modern astronomide "yıldız kümeleri" veya "galaksiler" olarak anlamak mümkündür.[5] 2. âyetteki "vaad edilen gürTden maksat, kıyamet günüdür.[6]
"Tanıklık eden ve edilen" diye çevirdiğimiz 3. âyetteki "şâhİd" ve "meşhûd" kelimelerini müfessirler farklı anlamlarda yorumlamışlardır. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
a) Şâhid Allah, meşhûd yaratıklardır.
b) Şâhid Hz. Mu-hammed, meşhûd onun ümmetidir.
c) Şâhİd Hz. Muhammed'in ümmeti, meşhûd diğer ümmetlerdir.
d) Şâhid peygamberler, meşhûd ümmetleridir.
e) Şâhid koruyucu melekler, meşhûd insanlardır.
f) Şâhid bütün insanlar, meşhûd kıyamet gü-nüdür.
g) Şâhid Allah ve melekler, meşhûd da Allah'ın birliği ilkesidir. Bunlardan başka yıldızların, Hacer-i esved'İn, Arefe, Cuma ve Pazartesi günlerinin şâhid ve meşhûd olduğu yolunda görüşler ileri sürenler de vardır.[7] Bir önceki âyette kıyamet gününün geçtiği dikkate alındığında "şâhid" ile insanların amellerini görüp bilen ve sonunda karşılığını verecek olan Allah Teâlâ'nm, "meşhûd" ile Allah'ın durumlarını görüp bildiği ve buna bağlı olarak âhirette sorgu ve yargıdan geçireceği insanlar ve onların işlerinin kastedildiği düşünülebilir.
Sûrede sözü edilen "Ashâbü'l-uhdûd", İslâmiyet'ten önceki bir devirde müminleri dinlerinden döndürmek için ateş dolu hendeklere atarak işkence eden kimseleri ifade eder. Âyetlerde semâya, kıyamet gününe, tanıklık edene ve edilene yeminle "Ashâbü'l-uhdûd"un lanetlendiği bildirilmektedir. Uhdûd "uzun ve derin hendek" demektir. Kendilerinden "Ashâbü'l- uhdûd" diye söz edilen kimselerle onların İşkence ettiği müminler ve bu olayın geçtiği zaman ve bölge hakkında Kur'ân-ı Kerîm bilgi vermemiştir. Tefsirlerde bunların kimlikleri hakkında çok değişik ve birbiriyle çelişen açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamalar arasında Necrân hıristiyanlarmın Yemen kralı Zû Nüvâs tarafından idam edilmeleri yahut bir Zerdüşt kralının, erkek kardeş ile kız kardeşin evlenmelerine Allah'ın müsaade ettiği şeklindeki hükmünü kabul etmeyen tebaasını ateşe atarak cezalandırması gibi güvenilir olmayan veya tamamen uydurma olan menkıbeler ortaya çıkmıştır.[8] "Ashâbü'l- uhdûd"u belli bir dönemle ve belli insanlarla sınırlı tutmayıp tarih içinde çeşitli tarzlarda ve değişen yoğunluk derecelerinde tekrarlanan olgu olarak değerlendirmek de mümkündür. 10. âyet de bu anlamı desteklemektedir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi Buriic sûresinin indiği dönemde de Mekkeli müşrikler müminlere, özellikle fakirlere ve kimsesizlere acımasızca işkence ediyorlardı. Nitekim "...işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir" mealindeki 10. âyette Mekke müşriklerinin yaptıkları bu zulümlere işaret edilmiştir.[9]
11-12. Çeşitli işkence, zulüm ve sıkıntılara maruz kaldıkları halde imanlarından taviz vermeyip sorumluluklarının gereğini yerine getiren müminlere âhirette altlarından ırmaklar akan cennetler verileceği ifade edilmektedir. Bu, müminler İÇİn bir sevinç ve mutluluk vesilesidir. "Şüphesiz rabbinin yakalaması pek yamandır" ifadesi, inkarcıların mutlaka cezalandırılacağım, Allah'ın azabından kurtulmalarının mümkün olmadıeını cösterir. Buna eöre söz konusu işkencelere Biri cennet nimetleri, diğeri de ilâhî adaletin gereği olarak kendilerine kötülük eden inkarcıların cezalandınlmasıdır.[10]
13-16. Müfessirler 13. âyeti iki türlü yorumlamışlardır: a) Âyette ilkten yapıldığı, sonra tekrar edildiği bildirilen şey, Allah'ın inkarcı zalimlere ilk olarak dünyada ceza vermesi sonra âhirette cezalandırmayı tekrar etmesidir, b) Allah'ın mahlûkatı birinci defa yoktan var edip dilediklerine can vermesi, ikinci olarak onları kıyamet gününde yeniden diriltmek suretiyle hayata döndürmesidir.[11]Buradan itibaren ceza ile ilgili olmaksızın Allah'ın isim ve sıfatlan sıralandığı için mealde ikinci yorumu tercih ettik. Tabe-rî ise âyeti önceki konuyla bağlantılı gördüğü için birinci yorumu tercih etmiştir.[12]
14-16. âyetler, sûrenin başında anlatılan işkence olayıyla bağlantılı olarak değerlendirildiğinde insanoğlu zalim, inkarcı ve nankör de olsa yaptıklarına pişman olup tövbe ettiği takdirde Yüce Allah'ın, ona karşı sevgi, şefkat ve merhametle muamele edeceğini, günahlarını bağışlayacağını gösterir. Çünkü O, Ars/ın sahibidir, şanı yücedir [13] varlıkların yönetimi ve nihaî kaderi O'nun elindedir. O, dilediğini yapan yüce bir kudrettir, verdiği hükmü kimsenin bozması mümkün değildir.[14]
Meali
17-18. Orduların, Firavun ve Semûd'un haberi sana ulaştı mı? 19. Doğrusu inkarcılar bir yalanlama içindedirler. 20. Oysa Allah onları arkalarından kuşatmıştır. 21, Şüphesiz o şanı yüce bir Kur'an'dır; 22. Levh-i mah-fûz'dadır. [15]
Tefsiri
17-22. Allah Teâlâ'nın, dilediğini yapan yüce kudretin sahibi olduğu ve yakalamasından hiç kimsenin kurtulamayacağı Firavun ve Semûd orduları (kavimleri) örneği ile anlatılarak Hz. Peygamber ve müminler teselli edilmektedir. Çünkü bu iki topluluk gerçeği inkâr etmeleri ve zulümleri sebebiyle ilâhî bir ceza neticesinde tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.[16] 19-20. âyetlerde bütün bu anlatılanlara rağmen Mekkeliler'in hâlâ inkâr İçinde oldukları ve Kur'an'in onlara yönelik uyarı dolu açıklamalarına aldırış etmedikleri için Firavun ve Senıûd kavimlerinin başına gelen felâketlerin putperest Araplar için de söz konusu olduğu uyarısında bulunulmaktadır.[17]
21-22. İnkarcıların "O, sihirdir, beşer sözüdür, öncekilerin efsaneleridir" gibi asılsız iddialarla inkâr ettikleri Kur'an'm -onların bu tür iddialarının aksİne-Levh-i mahfûz'da korunmuş Allah kelâmı ve şanı yüce Kur'an olduğu vurgulanmıştır.
Levh-i mahfuz terimi hakkında müfessirler farklı görüşler ileri sürmüşlerdin
a) Levh-i mahfuz, mahlûkatla ilgili her şeyin kaydedildiği ve ancak meleklerin okuyabileceği bir levha, bir kitaptır.[18]
b) Yedi kat göğün üzerinde bulunan ve şeytanlara yasaklanan bir levhadır.[19] Bunlar terimin lafzî anlamı dikkate alınarak yapılan değerlendirmelerdir.
c) Kur'an'm hiçbir zaman tahrif edilmeyeceğini, her dönemde bütün keyfî ilavelerden, çıkarma!ardan ve lafzî değişikliklerden korunacağım ifade eden bir terimdir.[20]
[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/519.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/519.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/519.
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/520.
[5] ayrıca bk. Hicr 15/16; Furkan 25/61
[6] Taberî, XXX, 82; Kurtubî, XIX, 283
[7] bk. Kurtubî, XIX, 283-285; Ateş, X, 392-394
[8] bk. Taberî, XXX, 85-87; Kurtııbî, XIX, 287-294
[9] bk. Muhammed Eroğlu, "Ashâbü'l- uhdûd", DİA, III, 471
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/520-521.
[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/521-522.
[11] bu yorum için bk. Ankebût 29/19; Rûm 30/11
[12] bk. XXX, 88
[13] Arş hakkında bk. A'râf 7/54
[14] Allah'ın dilediğini yapması hakkında bk. Hûd 11/107
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/522.
[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/522.
[16] Firavun ve kavmi hakkında bk. A'râf 7/103-136; Semûd kavmi hakkında bak. 7/73-78; Hûd 11/61-68
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/522-523.
[18] Râzî, XXXI, 125; Kurtubî, XIX, 299; Elma-lıh, VIII, 5696
[19] Zemahşerî, IV, 240
[20] Esed, III, 1255; bu konuda bilgi için bk. Süleyman Toprak, "Levh", İFA V Ans., III, 120
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/523.
İslami Okul Okulların En Önemlisi