Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Buruc Suresi - Kuran - 085Buruc - 13. Sayfa

BURUC SURESİ 2

Surenin İsmi: 2

Önceki Sureyle İlişkisi: 2

Surenin Muhtevası: 2

Surenin Fazileti: 2

Nüzul Sebebi: 2

Olayın Tafsilatı; Sihirbaz, Rahip ve Delikanlı Olayı: 3

Uhdud Halkı'nın Lanetli Olduğu Hakkında Büyük Şeylere Yemin. 3

İ'rab: 3

Belagat: 3

Kelime ve İbareler: 3

Açıklaması: 4

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 5

Kâfirlerin Cezası Müminlerin Sevabı 5

Belagat: 5

Kelime ve İbareler: 5

Ayetler Arası İlişki 6

Açıklaması 6

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 6

Müjde Ve Tehditlerin Te'kidinde İlahi Kudretin Kemâli, Geçmiş Kâfir Ümmetlerin Helak Edilmelerinden İbret Alma  7

Belagat: 7

Kelime ve İbareler: 7

Ayetler Arası İlişki 7

Açıklaması 8

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 8


BURUC SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Bu sure Allah Tealâ'nın burçlarla dolu olan göğe yemini ile başladığı için "Büruc" suresi olarak isimlendirilmiştir. Büruc; gezegenlerin, yıldızla­rın seyri esnasında uğradıkları yerlerdir. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Sure, önceki sure ile üç yönden bağlantılıdır:

1- Göğün zikri ile başlamada benzeşmeleri. Bunun için bir hadiste el-Müsebbihat denirken bu dört sure kastedilmiştir. İnfitar, İnşikak, Burûc, Târik.

2- Her iki surenin de, müminlere müjde, kâfirlere tehdit ve Kur'an'ın azametine dikkat çekmesidir.

3- Önceki sure Allah'ın müşriklerin kalplerinde Peygamber ve onunla beraber müminler için, dövme, öldürme ve güneş altında işkence gibi mad­di işkencelerden, kin, haset, düşmanlık, tuzak ve çıkarların kaybından korkma gibi manevi eziyetlerden neler topladıklarını çok iyi bildiğini du­yurmuştu. Bu surede ise, bunların kendilerinden önce gelen facir kâfirlerin yaptıkları işler olduğunu zikretti. Bunlarda müşriklere öğüt, müminleri de bulundukları hak yolda sabitleştirme maksadı vardır. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Mekke'de inen bu sure, akide konusunda önemli bir noktayı Uhdud Ashabı kıssasıyla örneklendirerek ortaya koymaktadır: İman ve akide yo­lunda fedakârlık.

Sure, burçlarla dolu göğe, kıyamet gününe ve ümmetlerine şahitlik edecek olan peygamberlere yemin ederek, erkek ve kadın müminlerden bir topluluğu, dinlerinden döndürmek için ateşte yakan mücrimlerin helak edileceği köklerinin kazınacağı ve yok edileceklerini bildirmektedir. "An-dolsun burçlara malik olan göğe..." (1-9. ayetler).

Ardından o, azgın zalimleri tehdit edip, cehennem azabı ile uyarırken, müminleri de cennet ile müjdeliyor. "Hakikat, erkek müminlerle kadın mü­minleri belâya uğratanlar..." (10-11. ayetler).

Sure Allah'ın, düşmanlarından intikam almadaki azamet ve sıfatlarıy­la kudretinin yüceliğini belirttikten sonra, azgın zalim Firavun'un kıssa­sından ibret almayı öğütleyerek bitiyor. "Hakikat, Rabbinin kıskıvrak tu­tup yakalayışı pek çetindir." (12-22. ayetler). [3]

 

Surenin Fazileti:

 

İmam Ahmed Ebu Hureyre'den Rasulullah (s.a.)'ın yatsı namazında Büruc ve Tank surelerini okuduğunu rivayet etti.

Yine Ahmed Ebu Hureyre'den Rasulullah (s.a.)'ın yatsı namazında bu dört surenin okunmasını emrettiğini rivayet etti. [4]

 

Nüzul Sebebi:

 

Bu surenin amacı Yemen Necran'ında Ashab-ı Uhdud, Firavun ve Se-mud gibi diğer ümmetlerin de Mekke ehli gibi olduğunu açıklayarak, Pey­gamber (s.a.) ve ashabını kâfirlerin eziyetine karşı teselli etmektir. Kâfirle­rin hepsi yalanlama bakımından aynı idi. Allah onlardan intikam aldı. Zira onların tamamı ilâhi kudretin kabzasında idi: "Halbuki Allah arkaların­dan kuşatıcıdır." Bu, Levh-i Mahfuz'da sabit, değişmez bir hükümdür. "Da­ha doğrusu o, çok şerefli bir Kur'an'dır, ki mahfuz bir levhadadır."

Surenin nüzul sebebi, hendeklerin sahipleri etrafında dönmektedir. Müslim «Sa/»7ı'inde, Ahmed ve Nesai rivayet ettiler. Özeti şöyledir:

Adı Zur'a b. Tübban Es'ad el-Humeyri olan kâfir krallardan birisine Yahudi Zü Nüvas'a tebasından bazılarının Hıristiyanlık dinine girdiği ha­beri ulaşır.[5] Himyer'den bir orduyla onların üzerine yürür. Yakaladıkla­rından, Yahudilik ve ateşte yanma arasında seçim yapmalarını ister. Ölü­mü tercih ettiklerinde onlar için çukurlar kazılır, ateş alevlendirilince mü­minlere denilir ki: "Sizden dininden döneni bırakanz, dönmeyeni yakarız." Onlar ise sabrederler. Ateşe atılmalarını ve yakılmalarım kral ve adamla­rı da seyreder. Yirmi bin kişi veya on iki bin kişinin öldürüldüğü rivayet edilir. Kelbî der ki: Uhdud halkı yetmiş bin kişi idi.

Kısaca: Müşrik olan Humeyr krallarının sonuncusu Zü Nüvvas, yirmi bin kişiye yakın olan Hıristiyan Uhdut halkını öldürdü.[6]

 

Olayın Tafsilatı; Sihirbaz, Rahip ve Delikanlı Olayı:

 

Ateş hendekleri olayı ile ilgili olarak Peygamber (s.a.)'den gelen haber­ler şöyledir: Krallardan bazılarının bir sihirbazı vardı. O sihirbaz yaşlanın­ca, yanına bir delikanlıyı sihir öğretmek için aldı. Delikanlının yolu üzerinde, insanlara vaaz veren bir rahip bulunuyordu. Delikanlının kalbi rahibe ısındı. Bir gün yolda, insanların yolunu kapatan bir vahşi ya da yılana ras-ladı. Bir taş alarak: Allahım! Eğer rahip sana sihirbazdan daha sevgili ise, şu vahşiyi bu taşla öldür, dedi. Onu öldürdü.

Delikanlı ondan sonra rahipten öğrenmeye devam etti. Nihayet körü, alacalıyı iyi edecek, hastalıktan kurtaracak hale geldi. Kralın adamların­dan birisi kör oldu, onu iyileştirdi. Kral adamı gördüğünde ona gözünü ki­min iyileştirdiğini sordu, o da: Rabbim dedi. Kral kızıp ona işkence etti.

O, delikanlıyı ele verdi. Delikanlı da işkence edilince rahibi ele verdi. Rahip dininden dönmedi ve hızarla doğrandı. Delikanlıyı tepesinden at­mak için dağa çıkardılar. Dua etti. Dağ onları sarstı, yuvarlandılar, o kur­tuldu. Küçük bir sandala koyup boğmak için onunla denize açıldılar. Dua etti, sandal alabora oldu. Onlar boğuldu, delikanlı kurtuldu. Krala dedi ki: İnsanları bir alanda toplayıp beni bir ağaca bağlayarak, çantamdan bir ok alıp "Delikanlının Rabbi Allah'ın adı ile" diyerek bana atmadıkça beni öl-düremezsin.

Kral oku attı. Ok şakağına geldi. Elini üzerine koydu ve öldü. İnsan­lar: Delikanlının Rabbine iman ettik dediler. Krala denildi ki: Korktuğun başına geldi. Hendekler kazdırdı. Onları ateşle doldurdu. Dininden dönme­yen ona atıldı. Nihayet beraberinde çocuğu ile bir kadın geldi. Biraz tered­düt etti. Çocuk: Anneciğim. Dayan sen kısa bir zamandır hak üzeresin, de­di. Kadın dayandı ve ateşe atladı. [7]

 

Uhdud Halkı'nın Lanetli Olduğu Hakkında Büyük Şeylere Yemin

 

1, 3- Andolsun burçlarla dolu olan göğe, o vaad olunan güne, şahitle  şahit olunana ki,

Tutuşturucu o ateş(ten) hen- deklerin sahipleri öldürülmüştür.

6" ° Mman onlar (o ateşin) etrafmda oturucu idiler.

7' Ve müminlere yaptıklarım seyre- diyorlardı.

8" Onlardan sırf Aziz ve Hamid olan  -Allah'a iman etmelerinden dolayı  öç alıyorlardı.

9- O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Allah her şeye şahittir.

 

İ'rab:

 

"Andolsun burçlara malik olan göğe." ifadesi yemindir. Cevabı ise, ya takdir edilmiş bir mahzuf "Elbette diriltileceksiniz" şeklindedir ya da "Ha­kikat, Rabbinin kıskıvrak tutup yakalayışı pek çetindir." sözüdür. Ebu Hayyan ise cevabın "Hendeklerin sahipleri öldürülmüştür." cümlesi olmasını tercih etmiştir. [8]

 

Belagat:

 

"Onlardan sırf Aziz ve Hamin olan (yüce ve övgüye lâyık olan) olan Al­lah'a iman etmelerinden dolayı öç alıyorlardı." Zemme benzer bir şekilde medih olup. sanki şöyle denilmektedir: Allah'a iman etmekten başka suçla­rı yoktur. Bu ise büyük bir övünçtür. [9]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Büruc" On iki yıldızın yerleridir. "Büruc'un büyük yıldızlar olduğu da söylenmiştir. "Burç" kelimesinin çoğuludur. O da kale veya yüksek saray ya da yıldızın menzilidir. Birinci manaya göre, on iki burç gezegen yıldızlar içindir. Büruc ile maksat büyük yıldızlar ise, onların sayısı belirtilemiyecek kadar çoktur ve yerden çok uzaklardadırlar.

"Vaad olunan gün" kıyamet günüdür. "Şahit ve şahit olunan" o gün, kendisi dışındakilere şahitlik eden şahit ile şahitlerin haklarında şahitlik ettikleri, hendeklerin sahipleri ve benzeri gibi bizzat zulüm görenlerin uğradığı zulümlerdir. Daha doğru olan bu görüştür. Ümmetlerine şahitlik eden peygamberlerdir, dendiği gibi şöyle de denmiştir: Şehadet alemi olan ve ilâhi kudrete, yüce hikmete delâlet eden Allah'ın zahir mahlukâtı ki, her bakan için bu, şehadet edilendir. Pek çokları da şahit, içindeki amele şahitlik yapıldığı için cuma günüdür; insanların ve meleklerin bulunduğu Arefe günü de şahit olunandır, demişlerdir.

"Hendeklerin sahipleri öldürülmüştür." Hendeklerin sahipleri Yemen Necran'ında, açtıkları hendekleri ateş doldurarak içlerinde bir grup mümi­ni yakan zalimlerdir.

"O zaman onlar (o ateşin) etrafında oturucu idiler. Ve müminlere yap­tıklarını seyrediyorlardı" Müminler Allah'a iman ettikleri ve imandan dön­medikleri için ateşe atılarak işkence yapılırken oradaydılar. Dilleri ve elle­rinin onların aleyhine şahitlik yapacağı kıyamet gününde de yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. "Onlardan sırf Aziz ve Hamid olan olan Allah'a iman etmelerinden dolayı öç alıyorlardı" Aziz cezasından korkulan, mağlup ol­mayan galiptir. Hamid, nimetlerinde ve her durumda hamdedilen, sevabı umulandır. "O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Allah her şeye şahit­tir" Şahit: Alim. Burada amaç nasıl iman edilmesi ve ibadet edilmesi ge­rektiğini hissettirmektir. [10]

 

Açıklaması:

 

"Andolsun burçlarla dolu olan göğe." Göğe ve büyük yıldızlar olan burçlarına yemin ederim. En meşhur olan görüşe göre, burçlar yıldızların uğrak yerleridir. On iki yıldızın on iki burcudur. Allah, önemine dikkat çekme, tazim ve teşrif için onlara yemin etmiştir. Yıldızların yerleşmesi ile dünyadaki değişiklikler onlara bağlanmıştır. Dört mevsim ve mevsimlerin sıcaklık soğuklukları onlardan kaynaklanmaktadır. Yılların sayısı ve he­sap da ondan çıkıyor.

Büruc kelimesi iki ayette daha geçmiştir: "Andolsun, biz gökte burçlar yapmış, onları temaşa edenler için süslemişizdir." (Hicr, 15/16) "Gökte burç­lar yaratan, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nurlu bir ay barındıranın şanı ne yücedir!" (Furkan, 25/61).

"O vaad olunan güne, şahitle şahit olunana ki" Vaad olunan kıyamet gününe ve o günde şahitlik eden ve şahitlik edilene yemin ederim. Bu yo­rum kelimenin şehadetten alınması durumundadır. Şahit hazır olmak an­lamında ise, o zaman şahit hesap için hazır olan halktır. Şahit olunan ise o gündür. Ayette şöyle buyuruldu: "O, bütün insanların bir arada toplanmış olacakları bir gündür. O, hazır olacakları bir gündür." (Hûd, 11/103) Mucidinin takdirindeki azameti düşünmeye delâlet ettiği için, Allah mahlukât-tan, âlemlerden şahide de meşhuda da yemin eder.

Özet olarak: Şahit ve şahit olunan, ya hazır bulunmak veya şehadet-ten alınmadır. Ya üzerine şahitlik edilen ya da kendisine şahit olunan şek­linde yorumlanır.

"Tutuşturucu o ateş(ten) hendeklerin sahipleri öldürülmüştür." Bu (me­alde verildiği şekilde) ya haber cümlesidir, veya Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar, şeklinde bedduadır. O kimseler Yemen Necran'mda yaşayan kâ­firlerden bir gruptur. Allah azze ve celle'ye iman eden müminlerden dinle­rinden dönmelerini istediler. Onlar da reddedince, yerde hendekler kazıp ateşle doldurdular, yakacak malzeme hazırladılar. Ardından da dinlerin­den dönmelerini teklif ettiler. Müminler kabul etmeyince onları hendeklere attılar. Allah Tealâ "tutuşturucu o ateş" ifadesi ile mücmel olarak ateşin büyüklüğüne işaret etmiştir. Yani, pek çok odun ve insan cesetlerinden yükselen alevleri vardı.

"O zaman onlar (o ateşin) etrafında oturuyorlardı. Ve müminlere yap­tıklarını seyrediyorlardı." Bu kimseler, hendekleri kazanlar; kral ve adam­larıdır. Müminlere yapılan işkenceleri, dinlerinden dönmeleri için ateşe atılmalarını seyrediyorlardı.

Bu, yakma olayını seyretmeleri onların yüreği kara, katı kalpli kimse­ler olduklarını gösterir. Küfür ve batıl onları istila etmiş, insanlıktan uzak­laşmışlar ve merhameti kaybetmişlerdi. Aynı zamanda müminlerin, dinleri uğruna her türlü cefaya katlanmada, imanlarında ve inanma hürriyetleri uğrunda dağlardan daha dayanıklı olduklarını da göstermektedir.

Ardından Allah Tealâ söz konusu işkence ve ateşte yakmanın nedenini zikrediyor:

"Onlardan sırf Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmelerinden dolayı öç alıyorlardı. O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Allah her şeye şahit­tir." O zalim kâfirlerin müminleri itham ettikleri imanlarından başka bir suçları, hep galip olup mağlup olmayan, her durumda hamdedilen, gökle­rin ve yerin maliki olan, bütün işlerin kendisine dayandığı Allah'a sadık ol­maktan başka da bir kusurları yoktu. Halbuki sıfatları böyle olan varlığa iman edilip O'nun birlenmesi ne kadar tabiidir. Allah, onların müminlere yaptıklarına şahittir, bunu bilmektedir. O'na hiçbir şey gizli kalmaz. Yap­tıklarına karşılık onları cezalandıracaktır. Burada: "Aziz" sözünde, dilemiş olsaydı, o zalimlerin oradaki müminlere işkence yapmalarına mani olarak, ateşlerini söndürüp onları öldüreceğine işaret vardır. "Hamid" sözü ile de, O'nun katında muteber olanın işlerin sonucu olduğu, her ne kadar mühlet verdiyse de ihmal etmemiş olduğu ve müminlere sevap verip o kâfirlerin de cezalandıracağına işaret edilmektedir.

"Allah her şeye şahittir." sözü hendekleri kazdıranlar için büyük bir tehdit, müminlerden dini için işkence görüp, şiddete rağmen sabrederek di­ninden dönmeyenlere de müjdedir.

Ayetin benzeri şu ayettir: "Ey Ehl-i Kitap! Sizin bizden intikam alma­nız, bizim Allah'a iman etmemizden başka bir şeyden değildir." (Maide, 5/59). [11]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1- Allah Tealâ göğe, onun yıldızları ya da dört mevsim gibi değişiklik­lerin bağlı olduğu gezegenlerin yerleri olan burçlara ve kıyamet gününe ye­min etmiştir. Kıyamet günü, hüküm ve ceza günüdür. O gün Allah tek hü­küm ve yargı sahibi olandır. Şahide ve şahit olunana, yani mahlukâta, şa­hit ve şahit olunanı ile alemlere de yemin etmiştir. Çünkü onları düşün­mekle yaratanının azametini idrak etmek mümkündür. Bunlara yeminle, hendek kazıp müminleri ateşe atanların mel'un ve Allah'ın rahmetinden kovulmuş oldukları anlaşılıyor.

Zemahşeri dedi ki: Kureyş kâfirleri, hendek sahiplerinin mel'un oldu­ğu gibi mel'undurlar. Zira bu süre, müminlerin Mekke ehlinin eziyetlerine karşı sabitleştirilip sabra alıştırılmaları için, kendilerinden öncekilerin imanlarından ötürü başından geçen işkencelere, yapılan onca eziyetlere rağmen onların sabretmeleri, sebatları hatırlatılmıştır ki, acılan hafiflesin, kavimlerinin yaptıkları karşısında sabretsinler. Ve bilsinler ki, onların kâ­firleri için de, Hendek sahipleri için lanet edildiği gibi geberesi Kureyş, ya­ni lanet olsun onlara denmesi haktır.[12]

2- Hendek sahiplerinin lânetlenmesinin sebepleri şunlardır: Muham-med (s.a.) ve İsa (a.s.) arasındaki bir dönemde Yemen Necran'ında bir hen­dek kazıp içinde büyük bir ateş yaktılar ve müminleri içine attılar. İşkence altındaki o insanları ateşin yüksek alevleri yakarken onlar zevk alıyor, yakma işlemi bitinceye kadar ateşin başında bulunup seyrediyorlardı. Katı ve işkencede aşırı bir millettiler.

3- Kıssada müminler için her zaman ve her yerde karşılaşabilecekleri eziyetler ve acılara, meşakkatlere karşı sabır hatırlatılmaktadır. O mümin­lerin sabırları, hakka yapışıp bağlanmaları ve Allah'ın davetini yaymak için nefislerini feda etmelerine iyi bir örnektir.

Eziyete sabır, nefsi güçlü ve dini dayanıklı olan için daha evladır.[13] Allah Tealâ Lokman'dan haber vererek buyurdu ki: "Oğulcağızım, namazı dosdoğru kıl. iyiliği emret, kötülükten vaz geçirmeye çalış. Sana isabet eden

şeylere katlan. Çünkü bunlar kat'i surette farz edilen işlerdendir," (Lokman, 31/17). Tirmizi, Ebu Said el-Hudri'den Peygamber (s.a.)'in şöyle buyurdu­ğunu rivayet etti: "Cihadın en büyüklerinden biri, doğru bir sözün zalim bir sultanın yanında söylenmesidir."

Peygamber (s.a.)'in ashabından da birçokları öldürülmüş ve büyük iş­kencelerle karşılaşmışlar, ama sabretmişlerdir. Asım, Hubeyb ve onların arkadaşlarının olayı buna örnektir. Savaşlar, eziyetler, ölümler, esaret, ya­kılma ve benzeri pek çok olay vardır.

4- Kral ve adamları yaktıkları kişilerin Allah'a iman etmelerinden başka bir suçlarını dile getirememişlerdir. O Allah ise, Aziz, galib ve diledi­ğine engel olan, her durumda hamdedilen, hiçbir ortağı ve benzeri olmadan göklerin ve yerin maliki olan Allah'tır. Mahlukâtmın amellerini bilendir O. Hiçbir gizli şey, O'na gizli değildir. [14]

 

Kâfirlerin Cezası Müminlerin Sevabı

 

10- Hakikat, erkek müminlerle ka- dm müminleri belâya uğratanlar,  sonra da tevbe etmeyenler, onlar  için cehennem azabı vardır; onlar

iman edip de güzel güzel amel  edenler, altlarından ırmaklar akan cennetler de onlarındır. Büyük kur­tuluş budur.

 

Belagat:

 

"Hakikat, erkek müminlerle kadın müminleri belâya uğratanlar, sonra da tevbe etmeyenler, onlar için cehennem azabı vardır, onlar için bir de yan­gın azabı." ayeti ile " İman edip de güzel güzel amel edenler, altlarından ır­maklar akan cennetler de onlarındır. Büyük kurtuluş budur." ayeti arasın­da mukabele vardır. [15]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Belâya uğratanlar" Sınamaya, denemeye tabi tutanlar. Buradaki ifa­de, eziyet ve ateşle belâya uğratmalarıdır. Onların küfürleri ve müminleri yakmalarına karşılık "cehennem azabı vardır." "Onlar için bir de yangın azabı" bir önceki ifadeyi tefsir şeklindedir; cehennem azabı, demektir. "Bü­yük kurtuluş budur." Dünya ve içindekilerin kendisine nispetle küçük kala­cağı büyük kurtuluş. [16]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Hendek sahiplerinin kıssası anlatıldıktan ve müminleri ateşle yakma­ları açıklandıktan sonra, Allah Tealâ ceza ve sevap ahkamını getirip, kâfir­lere hazırladığı cehennem azabını ve müminlere hazırladığı büyük sevap­ları ve ebedî cennet nimetlerini izah etmiştir. [17]

 

Açıklaması

 

"Hakikat, erkek müminlerle kadın müminleri belâya uğratanlar, sonra da tevbe etmeyenler, onlar için cehennem azabı vardır, onlar için bir de yan­gın azabı" Allah'a ve Rasulü'ne iman eden erkek ve kadın müminleri ateşle yakan, onları dinlerinden dönmekle yanmak arasında seçime zorlayan, sonra da çirkin hareketlerinden tevbe etmeyen ve küfürlerinden dönme­yenlere ahirette, küfürleri nedeni ile cehennem azabı vardır. Ateşte yanma azabı vardır. Zira ceza amelin cinsindendir. Ateş azabı cehennem azabının tekididir. Denildi ki: Birincisi kâfir oldukları içindir. İkincisi de, iman ehli­ni zora sokup ateşte yaktıkları içindir. Bu da, küfür azaplarına ilâve olarak başka bir azaptır. O başka bir ateştir. Yangın büyüdüğü gibi o da büyür. Ya da, ateşin dönüp onları yaktığı rivayetine göre, ahirette cehennem azabına, dünyada da ateş azabına uğratılırlar.

"Sonra da tevbe etmeyenler" sözü, eğer Allah'a tevbe edecek ve yaptık­larına pişman olacak olsalardı Allah onları mağfiret edecekti. Halbuki on­lardan kimsenin tevbe ettiğine dair bir haber yoktur. Hatta zahir olan on­ların, küfür üzere öldükleri için lânetlendikleridir. Hasan-ı Basri (r.a.) dedi ki: Şu kereme ve cömertliğe bakın! İnananların dostlarını öldürdüler. O ise onları tevbeye ve mağfirete davet ediyor.

Sonra Allah Tealâ müminler için hazırladığı büyük sevaba teşvik ede­rek buyurdu ki:

"İman edip de güzel güzel amel edenler, altlarından ırmaklar akan cennetler de onlarındır. Büyük kurtuluş budur" İman edip, ortak koşmadan tek bir Rab olarak Allah'ı doğrulayan, rasullerine, ahiret gününe, melekle­re ve ilâhi kitaplara iman eden, emirlerine uyma ve yasaklarından da ka­çınma ile amel-i salih işleyenler ki, hendek ateşine katlanıp da dinlerinden dönmeyip sebat gösterenler onlardandır; onların iman ile salih ameli bir­leştirmeleri sebebi ile kendilerine hertürlü nimetiyle içinde ırmaklar akan cennetler vardır. İşte bu anılan sevap ve nimetler hiçbir kurtuluşun dengi olmayacağı, hatta yanında anılamayacağı en büyük kurtuluş veya zaferdir. Bu, imanlarının ve Rablerine itaatlerinin karşılığıdır. [18]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Geçen iki ayet iki hükme işaret etmektedir:

1- Hendek sahipleri ve diğerlerinden[19] müminleri ateşle yakanlar sonra da küfür üzere ölüp, çirkin işlerinden tevbe etmeyenler için, ahirette küfürlerine karşılık ezici cehennem azabı vardır. Müminleri yakmalarına karşılık yakıcı bir azap vardır onlara. Cehennem azabı ile ateş azabı aynı şeylerdir, ikincisiyle yapılmak istenen tekiddir, ya da, birincisi küfürleri için, ikincisi de iman ehline işkence ettikleri içindir. Dendi ki: Birincisi ahi-rettedir. İkincisi de dünyadadır. Veya, birincisi cehennemin dondurucu so­ğuğu ile ikincisi de harareti iledir.

Burada tevbenin günaha çare olduğu ve cezayı kaldırdığına açık işaret vardır. Allah daima tevbeyi teşvik etmektedir.

2- İman edenler, yani Allah'a ve Rasulü'ne sadık olanlar, emredilen sa-lih amelleri yapıp yasaklanan şeyleri terkedenler için saraylarının ve ağaç­larının altından hiçbir vasfı bozulmayan sudan, tadına halel gelmeyen süt­ten, içenlere lezzet veren şaraptan ve süzme baldan ırmaklar akmaktadır. İşte, hiçbir kurtuluşun kendisine benzeyemiyeceği kesin büyük kurtuluş budur.

Ayetin sonundaki "Büyük kurtuluş budur" cümlesinde de, Arapça ifa­de olarak cennetleri değil de, cennetlerin elde edilmesini yansıtan zamirler kullanılmıştır ki, onu haber vermesi ile aynı anda, Allah'ın rızasına da de­lâlet etmiştir. "Büyük kurtuluş" Cennetin elde edilmesi değil, Allah'ın nza-sıdır. Allahım! Bizden razı ol.

Hendek sahipleri olayı ve özellikle de 11. ayet, büyük bir tehdit altın­da küfre zorlanan birisinin korkutulduğu şeye sabretmesinin evlâ olduğu­nu göstermektedir. Böyle bir durumda küfür kelimesini dile getirmesi ruh­sat durumundadır. Hasan'ın rivayetine göre Müseyleme, Peygamber (s.a.)'in ashabından iki kişiyi alıp, birine "Benim Allah'ın rasulü olduğuma inanıyor musun?" dedi. "Evet" deyince onu bıraktı. Aynısını diğerine sor­du. O da: "Hayır. Bilakis sen yalancısın." dedi. Onu öldürdü. Rasulullah (s.a.) buyurdu ki: "Serbest bırakılan ruhsatı almıştır. Zararı yok. Öldürülen ise, üstününü almıştır. Ne mutlu.[20]

 

Müjde Ve Tehditlerin Te'kidinde İlahi Kudretin Kemâli, Geçmiş Kâfir Ümmetlerin Helak Edilmelerinden İbret Alma

 

12- Hakikat, Rabbinin kıskıvrak tu­tup yakalayışı pek çetindir.

13-  Çünkü O, ilkin var edenin de, döndürecek olanın da ta kendisidir.

14-O çok yarlıgayan, çok sevendir.

15. Arşın sahibidir. Pek yücedir.

16- Ne dilerse hakkıyla yapandır.

17, 18- Sana o orduların, Firavun ve Semud.un haberi geldi ya.

19- Hayır, o küfredenler yalanlamaktadırlar.

20- Halbuki Allah, arkalarından ku­şatıcıdır.

21-  Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur'an'dır,

22- Ki mahfuz bir levhadadır.

 

Belagat:

 

"O, ilkin var edenin de" ile "döndürecek olanın da ta kendisidir." ara­sında tezat vardır.

"Sana o orduların, Firavun ve Semud'un haberi geldi ya" ifadesinde gele­cek cümleye dikkat çekmek ve ondan öğüt almaya teşvik amaçlanmıştır. [21]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Tutup yakalayışı=batş" Baskı ve şiddetle yakalamaktır. Şiddetle vasfe-dilmesi ise, sonu göstermektedir. Ayetle anlatılmak istenen şudur: Allah Te-alâ iradesine göre kâfirlere şiddetini artırır. "Çünkü O, ilkin var edenin de, döndürecek olanın da ta kendisidir." Yaratmayı başlatan da, sonra yeniden diriltecek olan da O'dur. O'nu dilediği şeyde aciz bırakacak yoktur. O, gü­nahkârlardan tevbe eden için "Gafur 'dur. İtaat edeni "çok sevendir." "Arşın sahibidir." Yaratıcısı, maliki ve sahibidir. "Pek yücedir: mecid" büyük, yüce ve azimdir. Bütün kâmil yücelik sıfatlarının sahibidir. Veya, zatı ve sıfatla­rında azimdir. Çünkü O, varlığı başka varlığa muhtaç olmayan tek varlıktır.

Kudreti ve hikmeti tamdır. Mecid olması, yüceliği ve azametidir. "Ne dilerse hakkıyla yapandır." Kimse O'nu aciz bırakamaz, dilediğini yapar.

"Sana o orduların, Firavun ve Semud'un haberi geldi ya" Ey Muham­medi Sana, peygamberleri yalanlayan kavimler veya cemaatler ve onların başına gelen ulaştı mı? Ordular kelimesinde asıl mana, askerler ve yar­dımcılarıdır. Buradaki maksat ise, Peygamber (s.a.)'in teselli edilmesi ve kavminin yalanlamasına karşı sabretmesi, onları öncekilerin başına gelen şeylerle uyarmasıdır. "Firavun" dan maksat kendisi ve askerleridir; o ordu­lar Firavun ve bağlılarıdır. Semud kabilesi ise, geçmiş Araplardan olup Sa­lih (a.s.)'in kavmi olup küfürlerinden ötürü Allah onları helak etmiştir. Bu, Peygamber (s.a.)'e eziyet edenlere öğüt almaları için bir tenbihtir.

"Hayır, o küfredenler" meydana gelmiş olan kavimlerin helaklerini "yalanlamaktadırlar." yalanlamaktan vazgeçmemektedirler. Buradaki cümlenin ve yüz çevirmenin anlamı şudur: Kureyş kâfirlerinin hali, önceki ümmetlerden daha şaşırtıcıdır. Onların haberini duydular, helaklerinin iz­lerini gördüler, fakat onlardan daha fazla yalanladılar. "Halbuki Allah, ar­kalarından kuşatıcıdır." O'ndan kaçamazlar. O'ndan onları kurtaracak yok­tur. Onlar, elinin içindedirler. "Daha doğrusu o çok şerefli bir Kufan'dır." Yücedir, yüceltilmiştir. İlahlarının aksine şu yalanladıkları şerefli bir ki­taptır. Nazmında ve manasında tektir. Fazlalık, eksiklik, değiştirmeye ve tahrife karşı "mahfuz bir levhadadır." [22]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Erkek ve kadın müminleri işkenceye tabi tutanların tehditi ve iman edip salih amel işleyenlerin müjdeleri ile her iki grubun cezaları açıklan­dıktan sonra, Allah Tealâ, tehditi ve müjdeyi, onlara tam kudretine delâlet edecek şekilde vurgulamıştır. Ardından da, peygamberlere karşı kâfirlerin her asırdaki tutumlarının, hendek sahiplerininkine benzediğini açıklamış­tır. Kâfirler müminlere eziyet etmekte onlarla sürekli bir sürtüşme ve düş­manlık halindedirler. Bunların hepsinden maksat, kâfirlerin korkutulması, müminlerin de imanlarında sabitleştirilip sabırlarının artırılması ve Ku­reyş kâfirlerini de Firavun ve bağlıları ile Semud gibi eski kavimlerin kar­şılaştığı şeylerle karşılaşacağının teminatımı onlara vermektir. [23]

 

Açıklaması

 

"Hakikat, Rabbinin kıskıvrak tutup yakalayışı pek çetindir." Rabbinin zalim despotlardan ve peygamberlerini yalanlayıp emirlerine muhalefet edenlerden intikamı şiddetli ve büyüktür. Dilediği zaman daha da artacak­tır. Çünkü Allah Tealâ bir göz açıp kapayıncaya kadar hatta daha kısa bir zamanda bunu yapacak güç ve kuvvet sahibidir. Burada, tehditin tekidi ve Kureyş kâfirlerinin, emsallerinin korkutulması vardır.

Peşinden de şu sözü ile tekidi güçlendirdi:

"Çünkü O, ilkin var edenin de, döndürecek olanın da ta kendisidir." O'nun kudreti tamdır. Yaratmayı başlatandır, onları dünyada ilk defa yara­tan O'dur. Ölümden sonra da onları diriltecektir. Veya yakalamayı başlatıp tekrar edecek olan O'dur; dünyada ve ahirette zalimleri yakalayacaktır. Onları intikam için diriltecektir. Böylece kâfirleri tehdit etmektedir. Onları ilkdefa yaratma nimetini inkâr edip, tekrar diriltmesini yalanlamışlardı.

Allah Tealâ celâli ve büyüklüğünü gösteren sıfatlardan besiyle vaadini tekid etmiştir:

1-2- "O çok yarlıgayan çok sevendir." Allah Tealâ mümin kulları piş­man olup tevbe ettikleri zaman onların günahını bağışlamada pek ileridir. O'na tevbe eden ve boyun bükenin günahını küçük veya büyük ne olursa olsun bağışlar. O, dostlarından muti olanları sevmede pek ileridir. Burada ifade edilen, taat ehline sevabın tam bir şekilde verilmesidir. Maide suresi 54. ayetinde olduğu gibi "Onları sever." şeklinde anlaşılır. Ya da yine aynı yerdeki "O'nu severler." ayetinde olduğu gibi mef ul manasında da olabilir.

3-4- "Arşın sahibidir. Pek yücedir." O Allah, bütün mahlukâtın üstünde olan Arş'ın Rabbi, mülkün ve otoritenin sahibi, kadri yüce, büyük, kerem ve lütufta sonsuzluğun sahibi, yüceler yücesidir.

1 'Ne dilerse hakkıyla yapandır." Dilediği her şeyi yapmada mutlak kud­ret sahibidir. Her ne yapmak isterse, hükmüne engel yoktur. Azamet, ka­hır, hikmet ve adlinden dolayı yaptığından da sual edilmez. İnkarcı zalim­lerin helakini, sadık müminlere de yardımı dilemesi halinde, göklerde ve yerde hiçkimse O'nu aciz bırakmadan ve hiçbir mani O'na engel olmadan onu yapar.

Ardından Allah Tealâ kâfirleri ve diğerlerini hatırlattı ve Peygamberi­ni, eski ve yeni kâfirlerden Firavun ve Semud kıssaları ile teselli etti:

"Sana o orduların, Firavun ve Semud'un haberi geldi ya." Ey Muham-med! Sana, peygamberlerini yalanlayan ve onlarla savaşmak için ordular kuran kâfirler yığınının haberi geldi mi? Ya da, Allah'ın onlara verdiği be­lâyı, küfürde ve dalâletteki inatlarından dolayı onlara indirdiği cezayı duy­dun mu? Onlardan haberi en çok bilinenler Firavun ve ordusu ile geçmiş Araplardan Salih (a.s.)'in kavmi Semud kabilesi! Firavun derken anlatıl­mak istenen o ve ordusudur. Firavun ve bağlılarını Allah Kızıldeniz'de boğ­du. Peygamberleri Salih'in devesini boğazlayan Semud'un ise şehirlerini Allah yerle bir etti, aşırı gürültülü bir ses ile onları helak etti.

Sonra da Allah Tealâ bütün zamanlardaki kâfirlerin tutumunun böyle olduğuna işaretle buyurdu ki: "Hayır, o küfredenler yalanlamaktadırlar." Ey Peygamber! Gerçekten bu müşrik Araplar seni ve getirdiğini şiddetle yalanlamakta, kendilerinden önceki kâfirlerden ibret almamaktadırlar.

Burada, orduların yalanlaması kıssasından Kureyş kâfirlerinin yalan­lamasına dönülmüştür.

Rasulullah (s.a.)'ın gönlü, öncekilerin durumları ve peygamberlerine karşı tutumları anlatılarak anıldıktan sonra, başka bir açıdan da onu te­selli etmek üzere buyurdu ki:

"Halbuki Allah, arkalarından kuşatıcıdır." Allah Tealâ öncekilere in-dirdirdiğini onlara da indirmeye kadirdir. Zalimleri kahredendir, O'ndan kaçamaz, O'nu aciz bırakamazlar. O'nun avucu içindedirler ve kaçabilecek­leri bir yer yoktur. Bu da, Allah Tealâ'nm onları bildiğine ve onları cezalan­dıracağına, onların yalanlamasından ötürü ve küfürde ısrar edip inatlaş­malarına sıkılmaya gerek olmadığına delildir.

Ardından Kur'an'ı yalanlamalarını reddederek şöyle buyurdu:

"Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur'an'dır, ki mahfuz bir levhadadır." Bu yalanladıkları Kur"an, nazmı ve mucizevi üslûbu ile pek şerefli bir ma­kamdadır. Şeref, üstünlük ve berekette doruktadır. Onların dediği gibi, şiir, kehânet ve sihir değildir. Değişiklik ve tahriften korunmuş ve Ümmü'1-Ki-tap olan Levh-i Mahfuz'da yazılı olan Allah kelâmıdır. "Muhakkak o, elbette çok şerefli bir Kur'an'dır ki korunmuş bir kitaptadır." (Vakıa, 56/77-78) Bu­radaki Levh-i Mahfuz ile korunmuş kitap aynı şeylerdir.

Bazı kelâm alimleri dediler ki: Levh, meleklerce görülen bir şeydir. Onu okurlar. Bu tip hakikatler, işitildiği gibi doğrulanması gereken şeyler­dir. Levh-i Mahfuz, Allah'ın bize haber verdiği şeylerdendir. Hakikatini bil-mesek bile, Allah'ın haber verdiği şekliyle iman etmemiz gerekir. [24]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler şu hususlara işaret etmektedir:

1- Allah'ın cezası ve intikamı, despotları ve zalimleri yakalayışı şid­detlidir, güçlüdür. Nitekim Allah Tealâ buyurdu ki: "Rabbinin zulmeden şe­hirleri yakaladığında yakalaması işte böyledir. Şüphesiz O'nun yakalaması pek acı, pek şiddetlidir." (Hûd, 11/102).

2- Allah Tealâ yaratmayı önce dünya hayatında başlattı sonra, dirilt­me esnasında yineleyecek.

3- Allah Tealâ'nm başka varlıklarda yüce sıfatları vardır. O bağışla­yandır, mümin kullarının günahlarını örtendir. Dostlarını sevendir. Bütün mahlukâttan daha büyük olan Arş'm sahibidir. Mülkün ve mutlak hakimi­yetin sahibidir. Kerem ve fazlında nihai ve eşsiz bir azametin sahibidir. Yüceliğinde sonsuz bir üstün kadrin sahibidir. Dilediğini yapandır ve buna hiçbir engel yoktur. Keffal dedi ki: Dilediğini dilediği gibi yapandır. Onun için bir engel yoktur. Hiçbir kimse O'na galip olamaz. Dostlarını cennete sokar, onları kimse girmekten engelleyemez. Düşmanlarını ateşe koyar.

O'na karşı onlara kimse yardım edemez. Asilere de cezalandırmayı dilediği zamana kadar mühlet verir. Dilediği kimseleri de hemen cezalandırır. Dile­diklerine de dünyada ve ahirette ceza verir. Bunlar ve diğer cezalardan di­lediğini yapar.[25]

4- Ey Muhammedi Sana peygamberlerini yalanlayan kâfirler güruhu­nun haberi geldi. Bu onun için bir tesellidir. Güruh ise: Firavun, bağlıları ve Semud'dur. Anılmaları, Medine'de Yahudiler ve diğerleri kanalı ile bili­nen meşhur olaylar olmaları sebebiyledir. Semud Arap topraklarında idi. Kıssaları da, eskilerden olmalarına rağmen meşhurdu. Firavun'un durumu da Ehl-i Kitap ve diğerlerince biliniyordu. Yakın dönemlerde helak olmuş­lardı. Bu ikisi ile Allah, helakte onların benzerlerine işaret etmiştir.

Gerçek olan, Kureyş kâfirlerinin Rasulullah (s.a.)'ı yalanlamada ken­dilerinden öncekilerin yolunda oldukları idi.

5- Allah, Mekke kâfirlerine, dünyada Firavun'a verdiği ceza gibi bir ceza vermeye kadirdir. Allah onları biliyor ve ahirette de onları cezalandı­racaktır.

6- Kur'an, müşriklerin iddia ettikleri gibi sihir, kehânet veya şiir de­ğildir. Bilakis o, şeref, kerem ve berekette sonsuzdur. O insanların dünya ve ahiret ahkâmında muhtaç oldukları şeylerin beyanıdır. Allah katında sabittir. Yine Allah katında, şeytanların ona ulaşmalarından korunmuştur.

İbni Abbas dedi ki: Allah Tealâ'nın Levh-i Mahfuz'a yazdığı ilk şey şu­dur: "Ben Allahım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. Muhammed (s.a.) ra-sulümdür. Hükmüme teslim olup, belâma sabreden ve nimetlerime şükrede-ni sıddık olarak yazarım ve onu sıddıklarla diriltirim. Hükmüme teslim ol­mayan, belâma sabretmeyen ve nimetlerime şükretmeyen de benden başka ilâh bulsun."[26]

 



[1] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/435.

[2] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/435.

[3] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/435-436.

[4] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/436.

[5] Dahhak dedi ki: Hıristiyanlardan bir grupturlar. Rasulullah (a.s.)'ın gönderilmesin­den kırk yıl önce Yemen'de idiler. Onları, Yusuf b. Şürahil b. Tübba el-Humeyri yakaladı. Seksen küsur kişi idiler. Onlar için çukurlar kazıp orada yaktılar.

[6] İbni Kesir, IV/549.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/436.

[7] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/436-437.

[8] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/438.

[9] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/438.

[10] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/438-439.

[11] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/439-441.

[12] Zemahşeri, III/326.

[13] Kurtubi, XTX/293..

[14] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/441-442.

[15] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/443.

[16] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/443.

[17] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/443.

[18] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/443-444.

[19] Diğerlerinin de bu hükme dahil edilmeleri şundandır: Lafız umumidir, hüküm de umumidir. Hükmün bir kısma hususileştirilmesi, herhangi bir delil olmadan zahiri ter-ketmektir.

[20] Razi,XXXI/121-122.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/444-445.

[21] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/446.

[22] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/446-447.

[23] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/447.

[24] Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/447-449.

[25] Razi, XXXI/123-124.

[26] Kurtubi, XIX/298.

Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/449-450.