A'la Sûresi - Kuran - 087Ala - 2. Sayfa
A'LA SÛRESİ
87
İndiği Yer :
Mekke
İniş Sırası :
8
Âyet sayısı :
19
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada seksen yedinci, iniş sırasına göre sekizinci sûredir. Tekvîr sûresinden sonra, Leyi sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Medine'de indiğine dair rivayet de vardır.[1]
Adı
Sûre adını birinci âyette geçen "aiâ" kelimesinden almış olup kaynaklarda yaygın olarak bu adla tanınmaktadır. "Sebbihi'sme Rabbike'1-a'lâ" ve "Sebbih" adlarıyla da anılmaktadır.[2]
Konusu
Sûrede Allah, vahiy ve Kur'an, Peygamber ve tebliğ görevi, tebliğ karşısında insanların farklı tavır takınmaları ve bunun ebedî hayattaki sonuçları ele alınmıştır.[3]
Fazileti
Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in A'lâ sûresini okumaktan büyük zevk aldığı; vitir, bayram ve Cuma namazlarında onu okuduğu bildirilmektedir.[4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Yüce rabbinin adını tenzih ederek an; 2. Yaratıp uygun şekil Yeren; 3. Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren; 4-5. Yeşil bitkileri çıkartan, sonra onları kapkara bitki kalıntısı haline getiren (Rabbinin). 6-7. Sana okutacağız re Allah dilemedikçe unutmayacaksın. O, açık olanı da bilir, gizli olanı da. 8. Sana kolaylık ve huzurun yollarını açacağız. 9. O halde öğüt fayda verirse öğüt ver. 10. Allah'tan korkan öğüt alacaktır; 11. Ebedî mutluluktan nasibi olmayan da ondan uzak durur. 12, İşte en büyük ateşe girecek olan odur. 13. Sonra orada ne ölür ne de yaşar. 14-15. Doğrusu arman ve rabbinin admı anıp namaz kılan kurtuluşa ermiştir. 16. Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. 17. Oysa âhiret daha hayırlı ve süreklidir. 18-19. Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Musa'nın kitaplarında da vardır. [5]
Tefsiri
1-5. "Tesbîh", Allah'ı kendisine layık olmayan isimlerden, niteliklerden ve eylemlerden tenzih etmek, O'nun böyle kusurlardan uzak olduğunu kabul ve ifade etmektir. "Uygun şekil verme" diye çevirdiğimiz 2. âyetteki "tesviye" kavramı, Kur'an'da genellikle Allah'ın, yarattığı varlığa, onun varlık türünün gerektirdiği yapıyı, şekli vermesi, uygun forma kavuşturması" anlamında kullanılmaktadır. Bu âyette ise "sevvâ" fiilini -nesnesi belirtilmediğinden- "her şeye uygun şeklini verme" olarak anlamak gerekir.[6]
Allah'ın yol göstermesinden (3. âyet) maksat, yarattığı şeylerin tabiatını belirleyip onu hedefine doğru yöneltmesidir. Şevkânî âyeti şöyle yorumlar: "Allah varlıkların cinslerini, türlerini, niteliklerini, ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini, ecellerini takdir etmiştir; her birini yapabileceği, kendisine uygun olan davranışlara yöneltmiş ve yaratıldığı amaç istikametinde hareketini kolaylaştırmış, din ve dünya İşlerinde yapması gerekeni ona ilham etmiştir"[7]
4 ve 5. âyetler, Allah'ın baharda yeşil bitkileri bitirip vakti gelince onları kapkara bitki kalıntısı haline getirmesi şeklinde açıklandığı gibi mecazen "canlı varlık- lara hayat veren ve zamanı gelince onları öldüren" anlamında da yorumlanabilir. Bazı çağdaş yorumcular 5. âyetin, kömür madeninin teşekkülüne işaret ettiğini İleri sürmüşlerdir. Buna göre ilâhî kudret önceleri her türlü bitkileri, ağaçlan yetiştirip uzun zaman sonra bunları kömür haline getirmiştir, âyet bu olayı ifade etmektedir. Zira kömür yataklarının daha önceki jeolojik dönemlerde yaşamış olan dev bitkilerle ormanların jeolojik değişikliklerin ardından yer altında basınç ve ısı etkisiyle kömüre dönüşmüş olduğu bilinmektedir. Cansız madde olan taş ve topraktan yemyeşil otların ve ormanların çıkması nasıl Allah'ın kudretini gösteren bir olaysa onların zamanla taş kömürüne dönüşmesi de öylece O'nun kudretini gösteren bir olaydır.[8]
6-8. Hz. Peygamber ilk dönemlerde kendisine gelen Kur'an vahyini ezberleme konusunda oldukça aceleci davranıyor, bir kelime veya harfi kaçırma korkusuyla Cebrail vahyi henüz tamamlamadan tekrar etmeye çalışıyordu. Bu sebeple Resûlullah'a Kur'an okurken acele etmemesini emreden ve onu unutmayacağı konusunda güvence veren Kıyâme sûresinin 16-19. âyetleriyle "Sana Kur'an'ı okutacağız ve Allah dilemedikçe unutmayacaksın" mealindeki bu sûrenin 6. âyeti inmiştir. Böylece bir taraftan Hz. Peygamber bu davranışından vazgeçirilmiş oluyor, diğer taraftan da vahyin korunmasının güvenceye alındığı bildiriliyordu (Şevkânî, V, 494). Hz. Peygamber'in unutmaktan korunmuş olması da Allah'ın kudretini gösteren delillerdendir. Peygamber'in şahsında gerçekleşen bu ilâhî mucizenin sırrı, Kur'an'ı okuma ve ezberleme tarzında ümmetin hafızlarında sürekli olarak tecelli etmektedir. 7. âyette unutturmama garantisine, "Allah dilemedikçe..." şeklinde yapılmış bulunan istisna hususunda müfessirler farklı görüşler İleri sürmüşlerdir. Bazıları bu İstisnanın neshe delâlet ettiğini yani "Allah herhangi bir hükmü yürürlükten kaldırmak istediği zaman onu Peygamber'e unutturur" mânasına geldiğini ifade ederler. Bazı âlimlere göre İse bu âyet -tıpta "Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız"[9]mealindeki vb. âyetlerde[10] olduğu gibi- Peygamber'in unutmasını Allah'ın hiç dilemediği, dolayısıyla onun da hiçbir zaman unutmadığı" anlamına gelir.[11] Bize göre "Sizler ancak rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz"[12] âyetinde olduğu gibi burada da bir ilâhî kanuna, bir ilkeye atıf yapılmaktadır, Kulunu yaratılış amacına uygun olarak şekillendiren ve donatan Allah'tır. O böyle yapmasaydı insan böyle olmazdı; düşünemez, konuşamaz, aklında tutamaz, unutamazdı. 6. âyete göre Resûlullah, kendisine okutulanı (Kur'an'ı) asla unutmayacaktır; ancak bu, Allah istediği için böyledir; unutmasını isteseydi elbette unutacaktı.
Müfessirler, "Sana kolaylık ve huzurun yollarını açacağız" mealindeki 8. âyeti de Hz. Peygamber'in şahsına Özgü olarak değerlendirip kolaylaştırmayı "Allah'ın onu, beşerî bir çaba göstermeden Kur'an'ı ezberlemeye, dinin kurallarını uygulamaya, kendisini cennete götürecek amelleri yapmaya muvaffak kılması" şeklinde yorumlamışlardır.[13] Şev-kânî ise "din ve dünya işlerinden hangisine yönelirse o yolda muvaffak kılması" anlamında yorumlamıştır.[14]
9-15. "...öğüt fayda verirse öğüt ver" mealindeki ilk âyetin lafzından, öğüt verilebilmesi için verilecek öğüdün muhataba fayda sağlamasının şart koşulduğu anlaşılırsa da müfessirler, öğüt fayda verse de vermese de peygamberin öğüt vermek zorunda olduğu, âyetin böyle anlaşılması gerektiği kanaatindedirler. Râzî, öğüt vermenin veya hakikati anlatmanın ilk etapta gerekli (vacip) olduğunu, tekrarının gerekli olmasının ise öğüdün yarar sağlaması ve böylece amacın gerçekleşmesi durumuna bağlı bulunduğunu belirtmiştir.[15] Buna göre Hz. Peygamber'in Allah'tan aldığı talimatı muhataplara duyurması onun misyonunun gereğidir. Öğüt vermenin faydalı olacağı kanaatine varıldığı takdirde devam etmek de vaciptir. Ancak inkârda kararlılık gösteren, gerçekle alay eden insanlara öğüt vermek onların inkâr ve inatlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu yüzden Allah, "O halde bizi anmaktan yüz çevirenden ... sen de yüz çevir" buyurmuştur.[16] Âyetteki "öğüt fayda verirse" diye çevrilen kısım, "Öğüt mutlaka fayda verir" şeklinde anlamaya da elverişlidir. Burada belli bir grup değil, Öğüde muhatap olan herkes kastedildiği için muhatapların sayısı az veya çok olsa da bir kısmının öğütten mutlaka yararlanacağı kesindir. Nitekim 10. âyette bu husus açıkça ifade edilmiştir.
10-11. âyetlerde öğüdün herkese fayda vermeyeceği, ondan ancak Allah'tan korkanların faydalanacağı, Allah'tan korkmayan, isyan ve günah batağına saplanmış olan bedbahtların ise ondan kaçacakları bildirilmiştir. 12. âyet öğütten kaçmanın, hakikate sırt çevirmenin sonuçta insanı cehenneme sürükleyeceğini haber vermektedir. "Sonra orada ne Ölür ne de yaşar" mealindeki 13. âyet ise azabın ebedîliğini ve korkunçluğunu ifade etmektedir. Cehennemdekiler Ölmezler, yaşarlar; ancak çektikleri dikkate alındığında bunun olumlu anlamıyla yaşamak olmayacağı da muhakkaktır. Buna karşılık 14-15. âyetlerde öğütlere kulak veren, kalplerini şirk, günah ve kötü ahlâkın kirlerinden temizleyen, namaz kılıp sadaka ve zekât vermek suretiyle nefsini arındıran kimselerin kurtuluşa erecekleri bildirilmiştir.
14. âyette "arınan" diye tercüme ettiğimiz "tezekkâ" fiili, "insanın nefsini kontrol altına alması, her türlü şirk ve günahtan uzaklaşması, Allah'ın birliğine iman edip dinin emir ve yasaklanın yerine getirmesi" anlamına geldiği gibi "zekât vererek arınmak" mânasına da gelir. Ancak Mekkî sûrelerde yer alan "zekât" tabirleriyle[17] hükümleri etraflı olarak açıklanmış zekât değil, mutlak anlamıyla mâlî İçerikli dinî görevler kastedilmiştir. Çünkü kurumsal anlamda zekât Medine döneminde farz kılınmıştır.[18] Şu halde âyetteki "tezekkâ" kelimesi hem malı haramlardan ve kul haklarından hem de nefsi günah kirlerinden arındırmayı ifade eder. 15. âyette Allah'ın adını anan ve namaz kılan kimsenin kurtuluşa ereceği bildirilmiştir. Ancak burada geçen, "namaz kılma" olarak çevirdiğimiz "salla" fiiliyle ilgili farklı yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirlere göre bundan maksat bilinen beş vakit namazdır; bazılarına göre bayram namazı, bir kısmına göre de "salât" kelimesinin sözlük anlamı olan duadır.[19] Beş vakit namaz Mekke döneminin sonlarına doğru farz kılındığına ve bu sûre de oldukça erken bir dönemde İndiğine göre, buradaki "salât" kavramını da beş vakit namaz olarak değil, ilk müslümanlann beş vakit namazdan farklı ibadetleri olarak anlamak uygun olur.[20]
16-17. Önceki âyetlerde kurtuluşun, nefsi ve malı arındırıp âhirete hazırlıklı gitmekte olduğu bildirilmişti. 16. âyette ise insanların genellikle geçici dünya hayatı ve zevklerini âhirete tercih ettikleri hatırlatılmaktadır. Oysa âhiret hayatı daha hayırlı, kalıcı ve sonsuzdur. Bu durum, -Yüce Allah'ın rahmetinin bir tecellisi olarak- İnkarcıları bir kere daha uyarmak, müminlere de böylesi yanlışlardan uzak durmaları yolunda telkinde bulunmak üzere 17. âyette vurgulu bir şekilde ifade edilmiştir.[21]
18-19. "Kitaplar" diye çevirdiğimiz "suhuf" kelimesi kitapla eşanlamlı olan "sahîfe"nin çoğuludur. Bu bağlamda kitap, Allah tarafından peygamberlere gönderilen vahyi ifade eder. Buna göre her iki âyette yer alan "suhuf'tan maksat, "Hz. İbrahim ve Hz. Musa'ya verilen kitaplardır. Bu iki peygambere nispet edilen sahî-feler, geçmiş vahiylerin sadece birer örneğini teşkil eder. Çünkü vahiy bunlarla sınırlı değildir. İsimleri bildirilen başlıca kitaplar, Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'ân'dır. Sahîfelerden 10'unun Hz. Âdem'e, 50'sinin Şit'e, 30'unun İdris'e, 10'unun da İbrahim'e (a.s.) verildiği rivayet edilir.[22]
Şu'arâ sûresinin 196. âyetinde olduğu gibi bu son âyetler de vahyin tek kaynaktan, Allah'tan geldiğini ve ilâhî dinlerin iman, ibadet ve ahlâk konularında aynı prensipleri, evrensel gerçekleri ve değerleri getirdiğini ifade etmektedir. Konuyla hiçbir alâkası olmadığı halde bu âyetlerden, Kur'an'm lafız değil, mâna ve hüküm olduğunu, bunun ise belli bir dile ait bulunmadığım, başka peygamberlere gönderilmiş kitaplara da Kur'an denilebileceğini ve Kur'an'm namazda her dilden okunabileceğini söyleyenler, peşin hükümlerine sonradan kanıt arama yoluna girenlerdir. Söyledikleri doğru olsaydı bile okumak için -sıradan insanların çevirileri değil- eski peygamberlere gönderilen vahyin asıl metinlerine ihtiyaç olur, yalnız bunlar okunabilirdi. Bu da -o metinler mevcut olmadığı için- fiilen imkânsızdır.[23]
[1] Şevkânî, V, 492
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.
[2] İbn Âşûr, XXX, 280
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.
[4] bk. İbn Kesîr, VIII, 399-400; Emin Işık, "A'lâ Sûresi", DİA, n, 310-311
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/533.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/ 534.
[6] Aynca bk. Hicr 15/29
[7] bk. V, 493
[8] bk. Elmalılı, VIII, 5747-5758; Emin Işık, "A'lâ Sûresi", DİA, H, 311
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/534-535.
[9] bk. İsrâ, 17/86
[10] meselâ Hûd 11/107-108
[11] bk. Şevkânî, V, 494; Elmalılı, VIII, 5760
[12] İnşân 76/30
[13] Zemahşerî, IV, 243-244; Râzî, XXXI, 142-143
[14] bk. V, 494
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/535-536.
[15] XXXI, 144
[16] bk. Necm 53/29
[17] Zâriyât, 51/19; Meâric, 70/24
[18] bk. Tevbe, 9/103
[19] Taberî, XXX, 100
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/536-537.
[21] ayrıca bk. A'râf, 7/169; Yûsuf, 12/109; Duhâ, 93/4
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/537.
[22] bk. Zemahşerî, IV, 245
[23] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/537-538.
İslami Okul Okulların En Önemlisi