Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Gaşıye Süresi - Kuran - 088Gasiye - 1. Sayfa

GAŞIYE SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Mi) 2

Bir Latife. 3


GAŞIYE SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- (Ey  Peygamber!)   Ğaşiye'nin   (felaketi her yanı sancı olan  Kıyamet'in)   haberi sana geldi mi?

2- O gün  (bazı)  yüzler vardır ki zillet içinde aşağılan-mıştır.

3- Çalışmış ve yorulmuştur.

4- Kızgın bir ateşi boylarlar.

5- Kaynar bir pınardan içirilirler.

6- Onlar için Deriğ (zehirli ve öldürücü) dikeninden baş­ka bir yiyecek yoktur.

7- O ne semirtir ne de açlığı giderir.

8 - Birtakım yüzler de o gün nimete ermişlerdir.                      

9- (Dünyadaki)   çalışmasından ötürü hoşnuddurlar.

10- Onlar yüksek bir cennettedirler

11- Onlar orada boş bir söz işitmezler.

12- Orada akan bir pınar vardır.

13- Orada yüksek tahtlar,

14- Konulmuş kaplar,

İ5- Dizilmiş yastıklar                                                                    

16- Ve serilmiş yaygılar vardır.

17- Acaba o inkarcılar deveye dahi bakmazlar mı nasıl ya­ratılmıştır?

18- Göğe bakmazlar mı ki nasıl yükseltilmiştir?

19- Dağlara bakmazlar mı ki nasıl dikilmiştir?

20- Ve  yere bakmazlar mı ki nasıl döşenip yayılmıştır?

21- (Ey Rasûlüm) hatırlat! Çünkü sen ancak bir hatırlatı-cısın.

22- Sen onların üzerlerine bir zorlayıcı değilsin.

23/24- Ancak kim yüzçevirip küfre kayarsa işte Allah onu en büyük azaba uğratacaktır.

25- Kuşkusuz ki onların dönüşleri ancak bizedir.

26- Sonra onları hesaba çekmek, elbette bize aittir. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri Mi)  

 

«(Ey Peygamber!) Gaşiye'nin...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Bu sure bütün görüşlere göre Mekke Dönemi'nde nazil olmuş­tur. 26 ayet, 92 kelime, 381 harften ibarettir.

Kutrub*un ifadesine göre, birinci ayetin başındaki «Hel» eda­tı İnsan Suresi'nin başındaki «Hel» gibi «Kad» mânâsı ifade eder. Yani, Ey Muhammedi Kesinlikle sana ğaşiye, Kıyamet'in haberi gelmiştir-Kıyamet'e «Ğaşiye» denilmesi onun dehşetleriyle bütün insanları kaplayacak oluşundandır. Said bin Cübeyr ve Muham-med bin Kâb, «Ğaşiye'den maksat ateştir. Kâfirlerin yüzünü ka­patır» demişlerdir. Bunu aynı zamanda Ebu Salih de söylemiştir, îbn Abbastan da bu rivayet ediliyor. Delili de İbrahim Suresi'nin 50. ayetidir: «Ateş onların yüzlerini kaplar».

Bazı müfessirler «İkinci ayetteki «O Gün» tabirinden maksat Kıyamet Günü'dür» demişlerdir, «Haşiatun» kelimesi Süfyan'ın tefsirine göre azapla zelil olmuşlardı manasınadır. Küçülmüşler ve tirtir titremektedirler. Bu yüzlerden maksat, o yüzleri taşıyanlar­dır. Yani zelil olan yüz değil, bu yüzün sahipleridir. Katade ve îbn Zeyd ayeti, «Ateşte zelildirler» şeklinde mânâlandırmışlardır. Mak­sat bütün kafirlerin yüzleridir. (Yahya bin Sellam).

Bazıları «Yahudi ve hzristiyanlartn yüzleri kastedilmektedir» der. (îbn Abbas).

«Çalışır ve yorulur» tabirleri dünya hayatındadır. Çünkü ahi-ret çalışma yeri değildir. Ayetin mânâsı: Bazı yüzler, (yüz sahiple­ri) çalışırlar, dünyada yorgun düşerler. Ahirette de zelildirler, de­mek oluyor. İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediliyor: «Bunlar dünyada Allah'a isyan etmek hususunda, küfür üzerinde nefislerini çalış, ttrıp yorgun hale düşenler; putlara tapanlardır. Kitap ehli ve ruh­banları gibi. Allah onlardan ancak halis ve katıksız olan ameli ka­bul eder».

Said, Katade'den şöyle rivayet eder: «Çalışır, yorgundur, ta­birinden maksat, dünyada Allah'ın taatine tenezzül etmemiş, Allah onu çalıştırmış ve ateşte yorgun düşürmüştür demektir». Çünkü orada ağır zincirlerle kelepçelenmiş, boyunlarına ağır bukağılar geçirilmiştir. Arasat meydanında çırılçıplak, yalınayak dururlar. Hem de ellibin senelik zaman kadar uzun olan bir günde.

Hasan ve Said bin Cübeyr, «Allah için dünyada amel etmemiş ve onun için yorulmamıştır. Allah da onu cehennemde çalıştırır ve yorgun düşürür» demişlerdir.

Said bin Cübeyr ve Zeyd bin Eşlem: «Çalışır, yorulurlar»dan maksat kilise sahibi rahiplerdir» diyor. Bunu İbn Abbas da söyle­miştir. Hasan Basri'den gelen bir rivayet şöyledir: Hz. Ömer Şam'a geldiğinde ona ihtiyar ve üzeri kirli bir rahip geldi. Sırtın­da siyah bir elbise vardı. Hz. Ömer onu gördüğü zaman ağladı. O, Hz. Ömer'e: «Ey müminlerin emiri, seni ağlatan nedir?» diye sor­du. Hz. Ömer: «Bu miskin kişi elde etmediği bir işi talep ediyor. Bîr ümidi vardır, fakat yanılmıştır» dedi.

Hz. Ali'den gelen bir rivayete göre bu ayetlerde bahis konusu edilen Harura ehlidir; yani haricilerdir. O hariciler ki Rasûl-ü Ek­rem onlardan bahsederken «Sizin namazınız onların namazına nisbet edilirse çok hafif kalırsınız. Onların namazı daha mükem­meldir. Ve orucunuz onların orucuna nisbet edilirse kendinizi ha­kir görürsünüz. Amelleriniz onların amelleriyle beraber olursa arşelerinizi hakir görürsünüz. Fakat onlar ok yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar» demiştir.

{(Hamiye» harareti şiddetli demektir. Yani yakılmıştır, uzun bir zaman kızarmıştır. Bu kelime için dört yorum ileri sürülmüş­tür:

1- Bu  kelimeden maksat cehennem ateşi daima kızgındır. Dünya ateşi gibi sönüp kızgınlığı gitmez.

2- Kızgınlıktan maksat, mahzurlar   işlenildiğinden   dolayı kızdırılmıştır. Mücrimleri rüsvay etmek için kızdırılmıştır. Nite­kim Rasûl-ü Ekrem, «Her padişahın bir korusu vardır. Kesinlikle Allah'ın korusu haram ettiği noktalardır. Kim korunun etrafında otlarsa neredeyse koruya düşer» buyurmuştur.

3- O kendisiyle temas edecek güçten nefsini korur. Tıpkı arslanin inini koruması gibi.

4- O öfke ve gazabdan ötürü hararetlenmiştir. İntikamının şiddetiyle alabildiğince ısınmıştır. Yoksa burada bir cürmün ha­raretlenmesi bahis konusu değildir. «Falan adam hararetlendi, ya­ni intikam alacağı anda öfkelendi». Cenab-ı Hak bunu Mülk Su-resi'nin 8. ayetinde «Neredeyse öfkesinden parçalanacaktır» şek­linde ifade buyurmuştur.

«Âniyet» kelimesi hararette son noktaya yükselmiş demektir. Yani onlara hararetin doruk noktasına çıkmış bir çeşmeden su içirilir. (İbn Abbas, Hasan, Mücahid.)

îbn Zeyd; «Aniyetin kelimesi hazırdır mânâsını .ifade eder» demişse de bu tefsir pek beğenilmemiştir.

Tefsirlerde şu ibare yer almaktadır: Ani olan çeşmeden mak­sat, hararetin son noktasına varan çeşmedir. Eğer o çeşmeden bir damla dünya dağlarının üzerine düşse o dağlar erir.

«Deriğ», îkrime ve Mücahid'e göre, dikenli bir bitkidir. Yere yapışır bir özelliktedir. Kureyş lehçesinde ona yaş olduğu zaman Şibnk denilir. Kuruduktan sonraki ismi Deriğ'dir. Herhangi bir canlı herhangi bir hayvan ona yaklaşmaz ve yemez. Öldürücü bir zehirdir. Yemeklerin en habisi ve en şeriridir.

Dahhak, Ibn Abbas'tan şunu rivayet ediyor: «Deriğ denize atu lan bir şeydir. Hayvanların gıdalarındandır. İnsanlar onu yemez. Veya onu yedikleri zaman beslenmezler. Yiyen de kilo almaz, se-mizlenmez ve zayıflığı sebebiyle ölür».

Hasan Basri ve bir cemaattan gelen rivayete göre deriğ Zak­kum ağacıdır. İbn Cübeyr «Ateşte bir taştır», bazıları da «Cehen* nemde bir vadidir» demişlerdir. Yani onlar için ancak o vadide yi­yecek vardır. Muhtemel ki o vadi de cehennemliklerin irinlerinin akıp toplandığı bir yerdir. Buna «Gislîn» denilir.

Hülasa azabın çeşitleri vardır. Azaba duçar, olan cemaatler vardır. Kimisinin yiyeceği zakkum, kimisinin gislin, kimisininki de Deriğ'dir. [2]

 

Bir Latife

 

Günümüzde (hicri 1408, miladi 1988) bir doktor tarafından zakkum, şimdiye kadar tedavisi mümkün olmayan kansere ilaç olarak ortaya atılmıştır. Fakat tıb dünyası bu fikre karşı çıkmak­tadır. Karşı çıkmakla beraber yine de tereddüd içindedirler. Bu ayetler üzerinde yaptığımız tetkikat ve tahkikattan anlaşılıyor ki zakkum, şişmanlığı, beslenmeyi ve kilo almayı önler. Bundan esinlenerek zakkumun kanser gibi habis bir hastalık için tedavi çaresi olma ihtimalini çok yakın görüyoruz. Allah hakikati daha iyi bilir.

İbn Keysan, «Deriğ bir taamdır. Onlar onu yememek için, bi mesi İçin durmadan Allah'a yakarırlar, ondan kurtulmak için sız­lanırlar dururlar. Bu sebeple de ona deriğ denilmiştir» der.

Deriğ, yiyeni semirtmez ve açlığını gidermez. Müfessirler di­yor ki: Bu ayet nazil olduğu zaman müşrikler, «Bizim develerimiz deriğ yemek suretiyle semirirler» demiştir, Cenab-ı Hak bunun üzerine bu ayeti indirerek onları yalanlamıştır. Çünkü deve deriği yaşsa yer, kuruduktan sonra ise yemez.

«Naimetun», nimet sahibi demektir. Yani o gün bazı yüzler (yüz sahipleri) nimet sahibidirler. Bu yüzler de müminlerin yüzle­ridir. İşlerinin neticesini, salih amellerini görünce nimet sahibi olurlar. Bu da dünyadaki çalışmadan ötürüdür. Ahirette de bu ça­lışmadan dolayı kendilerine cennet verilince razı olurlar.

«Yüzler» burada nefislerden kinayedir. Yani yüz sahipleri de­mektir. Cennetin yüce olması, göklerin Üstünde olmasından ileri geliyor. Veya bundan maksat kıymeti âli olan yüce nimetlerdir. Çünkü Cennet'te nefislerin iştahı neyi çekerse Allah onu verir, gözler neden lezzet alırsa Cenab-ı Hak onu halkeder. Onlar cen­nette ebedidirler,

«Lağiye» kelimesi düşük, çirkin söz demektir. Yani cennette bu tür sözler işitilmez. Lağiye altı şekilde yorumlanmıştır:

1- Yalan, bühtan. Allah'ı inkâr etmek için kullanılan sözler, (îbn Abbas),

2- Günah (Katade),

3- Küfürleşme (Mücahid),

4- Masiyet (Hasan),

5- Yalan yere yemin ve,

6- Cennet ehli­nin konuşmalarında mânâsız bir kelime bulunmaz. Cennette ya­lan yere yemin eden bulunmadığı gibi yalan da dinlenmez. (Ferra) «Cennette ne doğru ne de yalan yemin işitilmez» (Kelbi) Cennet ehli ancak hikmetle konuşurlar. Daimi nimetten dolayı Allah'a hamdederler (Ferra). Ferra'nin bu son görüşü birincisinden daha güzeldir. Çünkü daha kapsamlıdır.

(12-26) «Orada akan bir pınar vardır...»Bu Ayetlerin Tefsiri

«Orada akan çeşme vardır», yani suyu akar ve bitmez. Cenab-ı Hak onu akmakla vasıflandırmıştır. Bu da mübalağaya delâlet eder. «Aynun» kelimesindeki tenvin tazim içindir. Yani orada bü­yük çeşme vardır! Zemahşeri ise tenvinin teksir için olduğunu söy­ler. Yani orada çok çeşme vardır.

«Orada yüksek tahtlar vardır», yüksekliklerinin yer ile gök arası kadar olduğunu söyleyen rivayetler vardır. Veya kıymetleri Allah katında yüksek olan tahtlardır bunlar. Bu tahtların böyle ku­rulması Allah'ın dostunun, cennette kendisine verilen nimetlere bakmasını sağlamak içindir.

«Orada konulan ibrikler ve bardaklar vardır». îbrik kulpu ve burnu olanlara, bardaklar ise kulp ve burnu olmayan testi gibi kaplara denir.

«Nemartk» kelimesinin tekili «Numrak»tvc.

«Mesfufetun» kelimesi yanyana dizilmiş demektir. Ebu Ubey-de'ye göre «Zerabbiyyun» kelimesi yaygılar, sergiler demektir! îbn Abbas «Zerabî kelimesi, ince olan halılardır» diyor. Tekili Zurbiy-ye'dir Kelbi ve Ferra, «Mebsuse» kelimesinin yayılmış anlamına geldiğini söylemiştir. Katade «Bir kısmı diğerinin üzerine yayıl­mıştır demektir» der. Bazıları da «Mebsuse çok anlamındadır» de­miştir. (Ferra). Bazıları da «Meclislerde ayrı ayrı konulmuş de­mektir» der. (El-Kurtubi).

Allah dünya ve ahiret ehlinin durumlarını zikrettiğinde kâfir­ler bundan hayret ettiler. «Yalandır» dediler. İnkâr ettiler. Cenab-i Hak böylece kudretini onlara hatırlatmak ve her şeye kadir oldu­ğunu tesbit etmek ve gözlerinin Önüne sermek için «Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaradüdı?» ayetini indirdi. Önce devenin yara­tılmasından başlamıştır. Çünkü Araplar arasında cinsi en çok olan hayvan develerdir. Araplar fili görmemişlerdir. Cenab-ı Kak onla­rın dikkatini büyük mahlûkatından birisine çekerek o koca hay­vanı, kendisinden daha küçük olan başka yaratıkları nasıl itaat­kâr kıldığım, onu nasıl oturtup da ona yükleri yükledikten sonra yüklerin altından kalktığını, tevhidinin ve büyük kudretinin nu­munesi olarak dikkatlerinin önüne serdi. Bazı düşünürler deveden ve onun garip yaradılışından bahsetmiştir. Halbuki bu düşünür, deve bulunmayan bir memlekette doğup büyümüştür. Düşündük­ten sonra şöyle dedi: Neredeyse onlar uzun boyludurlar. Onlar ka­ranın gemileri olmak istenildiğinde susuzluğa güçleri/tahammül­leri vardır. Hatta onlar on güne kadar susuz İdare edebilirler. Di­ğer hayvanların yemedikleri de dahil yerde biten her şeyi yer­ler.

Bazıları «Deve mânâsına gelen «îbil» kelimesi burada büyük bulutlar demektir» der. (El Muberred). Sa'lebi, «îbil'in bulut de. mek olduğunu söylemişlerdir. Fakat ibiVin bu mânâya geldiğini imamların hiçbirinin kitaplarında görmedim» diyor.

Esmai'nin (künyesi Ebu Said, ismi Abdulmelik bin Kureyb' dir.) zikrettiğine göre Ebu Amr, «îbil kelimesi hafif şeddesiı oku­nursa o zaman su ve yağmur yüklenen bulut anlamına gelir» de­miştir. Eğer ibil'den deve kastediliyorsa Cenab-ı Hak'kın onu zikretmesinin nedeni şudur: O diğer hayvanların hepsinden daha ya­rarlıdır. Çünkü hayvanlar dört çeşittir: Sütleri içilen, binilen, et-leri yenen ve yükletilen. (İbil (deve) ise bu dört vasfı da taşır. Allah'ın nimeti, deve ile daha bahir bir şeküde gözler önüne seri­lir!

Hasan Basri der ki: «Fil hayret bakımından daha büyüktür. Niçin Cenab-ı Hak fili değil de deveyi zikretmiştir?» denirse, cevap olarak deriz ki: «Araplar fili pek görmemişlerdi. Sonra fil domuz­dur, eti yenilmez ve sırtına yük yüklenilmez, sütü içilmez».

Yerin, nasıl yayıldığını görmezler mi? Yani yer, üzerinde, ya­şanılacak şekilde yayılmış, tesviye edilmiştir. Dağlarla sallanmak­tan korunmuştur. Çünkü yeryüzündeki insanların menfaati bunu icab ettirir. Bu söz yerin hakiki kürreye yakın bir kürreviyet olu­şuna ters düşmemektedir. Çünkü yer büyük bir cürümdür. Onun bize göre yayılması kürevi olmasına ters düşmemektedir.

Yani insanlar dikkat etmezler mi ki dağlar, tepeler, denizler, ovalar nasıl meydana gelmiş? Nasıl bir satıh oluşmuş ki insanlar onun üzerine yaşıyorlar, sefer yapıyorlar? O yer kürresi oluncaya kadar ne gibi değişmelere uğramıştır? Neler yıkılmış, neler yapıl­mış? Ne yaratıklar meydana gelmiştir? Neler tasfiye edilmiş ve ne işler cereyan etmiştir? Bugün ne hâle gelmiştir? Yarın neler ol­ması ihtimal dahilindedir? Hülasa nasıl ve ne gibi bir âlemde bu­lunuyorlar?'Ne olmuştur, ne olacaktır? Bütün bunlara ibret gö­züyle bakıp da yaradamn ibret sahibi olduğunu, haşr ceza ve mü­kâfatın hak olduğunu, çalışmasından razı olmak İçin hak yolunda çalışmanın lüzumunu düşünmezler mi?  [3]

21. ve 22. ayetler Rasûlullah'ın vazifesini tayin eden ayetlerdir. Yani ey Muhammedi Onlara vaz-u nasihat et. Uyar, korlcut. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onları öldürmekle mükellef kılınmış de­ğilsin. Bu ayetler daha sonra kılıç ayetiyle neshedilmişlerdir. Kı­raat alimlerinden bazıları «Musaytır» kelimesini sad'la bazıları da sin'le okumuşlardır. İkisinin mânâsı da aynıdır. Cevheri, sahihin­de «Bu kelimenin mânâsı bir şeyi gözetlemek, ahvalini araştırmak, amelini yazmak için ona musallat kılmak demektir» diyor. «An-cak vaz-u ııasihattan yüz çeviren ve kâfir olan müstesnadır». Bu, münkatı olan bir istisnadır.

«Allah ona en büyük azapla azap edecektir». En büyük azap cehennemin daimi azabıdır. Cenab-ı Hak bunun için «en büyük» tabirini kullanmıştır; çünkü onlar dünyada aç kalarak kıtlıkla ve Ölümle de azaba duçar olmuşlardır. Bu tevilin delili İbn Klesud'un «Ancak vaz-u nasihattan yüz çeviren ve küfre kayan müstesnadır. Kesinlikle Allan onu azaba duçar edecektir» sözüdür. Yani İbn Mesud'un kıraatinde «Kesinlikle Allah onu azaba duçar edecek­tir» mânâsını ifade eden «Feinnehu yuazzibullahu» ekiyle anlaşı­lır. [4]  Yani sen ancak vaz-u nasihattan sırt çevirenle, kâfir olan­la cihat etmek suretiyle, ona musallat kılındın. Allah senin ona vereceğin azaptan sonra, en büyük azabı ona, verecektir. Bu tak­dirde ayette nesh bahis konusu değildir. Rivayete göre Hz. Ali'ye dininden dönen bir kişi getirildi. Hz. Ali üç gün ona «tevbe e1, dinine dön» dedi. Fakat o İslâm'a dönmedi. Hz. Ali de onun boy­nunu vurdurdu. Ve «ancak sırt çevirip vaazdan yüz çeviren ve kâfir olan» ayetini okudu.

tbn Abbas ve Katade «İlla» yerine «Elâ» şeklinde okumuştur. Yani iyi bil ki kim vaz-u nasihattan yüz çevirir, kafir olursa Allah ona büyük azapla azabedecektir.

«Kesinlikle ölümden sonra onların dönüşleri bizim yanımıza-dır» ayeti Cenab-ı Haklan onları en büyük azapla azaplandırmasi-nın nedenidir.

«Sonra onların hesabını görmek de bize düşer», yani mahşer­de onların hesabını görmek bize düşer, başkasının vazifesi değil­dir.

Ayetin başındaki «Sümme» kelimesi rütbe içindir, zaman için değildir. Çünkü evvela dönüş oluyor, sonra hesap olu­yor. Hesabla dönüşün zamanı bir olabilir. Çünkü zaman tertibi onların dönüşüyle hesaplan arasındadır. Yoksa onların Allah'a dönüş yapıp da hesabı Allah'a vermeleri arasında değildir. Çünkü bunların ikisi daimi (devam eden) bir emirdir.

İki cümlenin başında da înne getirilmiş ve haber mübteda-dan önce zikredilmiştir. Azamet sigası kullanıldı. İkinci cümle bi­rinci cümle üzerine sümme ile atfedildi. Bütün bunlar, hesabın şiddetteki mertebesinin dönüşten çok daha korkunç olduğu mâ­nâsım ifade etmek içindir. Ayet şiilerden birçok kimsenin aleyhin­de bir reddiyedir. Çünkü onların iddialarına göre mahlûkatm he­sabı Hz. Ali'ye aittir. Onların işin böyle olmasına dair naklettikle­ri rivayetler Hz. Ali ve ehli beytine atfetmiş oldukları temelsiz ha­berlerdir. Mesela Hz. Ali «Cennet ve cehennemin taksimcisi benim. Eğer bu ümmetten insanlar 2 gruba ayrılırsa bir grubu benim yanımdadır. Onlar hidayet üzeredirler. Bir grup da dalâlet üzerin­dedir. Benimle beraber olan kısım cennettedir, öbür kısımsa ce. hennemdedir...» demiştir. Umulur ki onlar, Hz. Ali, Allah'ın emriy­le mahlûkatm hesabını görecektir demek istiyorlar. Nitekim on­lardan bazıları, melekler Allah'ın emriyle mahlûkatm hesabını gö­receklerdir, demişlerdir. Fakat Hz. Ali'nin Allah'ın izniyle hesap görmesi ayetteki haşre ters düşmüyor; ne var ki sabit olmamış­tır. Acaba bütün nebiler, rasuller ve mukarreb melekler arasında hesap görmenin Hz. Ali'ye mahsus olmasının nedeni nedir? Bu mesele böyle değildir demek Hz. Ali'yi tenkid etmek demek değil­dir (hâşâ). Hz. Alicin şerefli olduğuna, Kıyamet GÜnü'nde Hz. Peygamber ile İbrahim arasında cennete girmesi kâfidir. Nitekim bir hadiste böyle gelmiştir. [5]

ĞAŞİYE SURESİNİN SONU

 



Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/607.

Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/608-611.

[3] Elmahlı Hamdi Yaar, Hak Dini Kur'an Dili, ilgili ayetin tefsiri

[4] İbn Mesud'un, «Feyuazzibuhu» yerine «Feinnehu Yuazadbuhullahu»

şeklinde okuduğu bildirilmektedir, ibarenin «imle» ile okunması ise ifadeyi güçlenmektedir. (Bkz. îbn Ebi Davud), Kitab'ul-Mesahif, (Neşreden: Arthur Jeffery), Leiden, 1937).

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/611-617.