Ğâşiye Sûresi - Kuran - 088Gasiye - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Sûrenin Faziletiyle İlgili Rivayet:
Korku Ve Dehşeti Her Şeyi Saracak Olan Kıyamet Haberi
İnanç Ve Amele Göre Yüzlerin Değişmesi
Açlığı Gidermeyen Dari' Bitkisi
Letafete Bürünen Yumuşak Bakışlı Yüzler
Devenin Yaratılışı İlâhî Belgelerden Biridir
Dağların Her Biri Birer Kazık Misali Düzenlenmiştir
Dinde Zorlama Söz Konusu Değildir
Sonunda Dönüş Mutlaka Allah'adır
ĞÂŞİYE SÛRESİ
Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir.[1] Bu hususta ilim adamlarının görüş birliği vardır. Nitekim Muhaddîs Beyhakî'nin İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette de sûrenin Mekke'de indiği belirtilmektedir. [2]Birinci âyetinde Cehennem ateşinin inkarcıların yüzlerini kaplayacağı; ikinci nefha ile meydana gelecek korku ve dehşetin bütün İnsanları tesir altına alacağı konu edilerek buna «Hadîsü'l-Ğâşiye» denilmiş ve bu sıfat aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı: 26
Kelime sayısı: 92
Harf sayısı: 381[3]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Âhiret gününde inkâr ve günahları sebebiyle yüzleri kararıp zillete uğrayacak olanlar konu ediliyor.
2- Dünya hayatını ilâhî sisteme göre düzene sokan mü'minlerin o
günde yüzlerinin pırıl pırıl olup nur saçacağı haber veriliyor.
3- Cennet'te boş ve anlamsız söz söylenmiyeceği ayrı bir bilgi olarak veriliyor ve böylece dünyada dili faydalı, güzel ve hayırlı işlerde kullanmamıza işarette bulunuluyor.
4- Yine Cennet'te mü'minlere hazırlanan yüksek nîmetlerin bir kısmı tasvir edilerek kendini hakka ve doğruya adayanların daha çok hayırlı amellerde bulunmaları özendiriliyor.
5- Cenâb-ı Hakk'ın varlığına ve birliğine delâlet eden dört belge sıralanıyor.
6- Hz. Peygamberin (A.S.) öğüt ve irşatla ilgili görevi açıklanıyor ve o sebeple Peygamber yolunda olanların kendi yetki sınırlarını bilmeleri İsteniliyor.
7- Peygamber öğüt ve irşadına arkasını döndürüp kulaklarını tıkayanlar tehdît ediliyor.
8- Sonunda dönüşün mutlaka Cenâb-ı Hakk'a olacağı ve ancak O'nun hesap göreceği, mükâfat ve mücazatta bulunacağı bildirilerek ölmeden önce Allah'a dönmenin mutlak rahmet ve kurtuluş olduğuna işaret ediliyor.[4]
Sûrenin Faziletiyle İlgili Rivayet:
Numân b. Beşîr (R.A.) anlatıyor: «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bayram namazında ve cuma namazında sebbih isme rabbike'l-a'lâ ile Ğâşiye sûrelerini okurdu.»
İmam Mâlik'in Dumrete b. Saîd'den yaptığı rivayete göre : Dahhak b. Kays, Numân b. Beşîr (R.A.)den Resûlülah {A.S.) Efendimizin cuma günü Cumua Süresiyle birlikte hangi sûreyi okuduğunu soruyor. O da : «Hel etâ hadîsü'l-ğâşiye» sûresini okuduğunu haber veriyor.
Aynı konuyu Ebû Dâvud ve Nesâî de Mâlik'den rivayetle nakletmişlerdir. [5]
Meali;
1- Korku ve dehşeti herşeyi kaplayacak olan Kıyâmet'in haberi elbette sana geldi.
2- Yüzler var ki, o gün kararıp aşağılanır.
3- Dünyada çalışıp didinmiş de boşunu yorulup bitkin düşmüştür.
4- İyice kızışmış ateşe varıp yaslanırlar.
5- Çok sıcak bir kaynaktan içirilirler.
6- Onlar için dar i' dikeninden başka yiyecek yoktur.
7- O ne besler, ne de açlığı giderir.
İniş Sebebi
İbn Cerîr ve İbn Hâtim'in Katade'den yaptığı rivayet ve tahrîce göre : Cenâb-ı Hak, Cennet ve taşıdığı nimetlerini vasfedip över anlamdaki âyetleri indirince, sapık müşrikler bunu acayip karşıladılar. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. [6]
Korku Ve Dehşeti Her Şeyi Saracak Olan Kıyamet Haberi
«Korku ve dehşeti herşeyi kaplayacak olan kıyametin haberi elbette sana geldi..»
Şüphesiz kıyamet olayı en korkunç ve en önemli haberlerin başında gelir. O bakımdan bu olay Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli safhalanyla anlatılarak kalp ve kafalarda derin iz bırakması murad edilmiştir.
Konumuzu oluşturan âyette ise, kıyamet olayı «Hadisü'l-Ğâşiye» terkibiyle anılmaktadır. Bu, hem dilden dile, gönülden gönüle aktarılacak taze bir haber özelliğinde olduğuna, hem de olayın her şeyi korku ve dehşetle çepeçevre sarıp büyük şaşkınlık ve tedirginlik uyandıracağına yönelik bir anlatım tarzıdır.
Cümlenin başındaki istifham (soru) edatı olan «hel» burada ve İnsan Sûresi'nin birinci âyetinde «tahkik» ifade eden «kad» manasınadır. Mü-fessirlerden bir kısmına göre, konuya ciddiyetle kulak vermeye yönelik bir ifade doğrultusunda (hel), konulduğu gibi istifham manasınadır.
Ayrıca Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr ve ünlü müfessir Kâ'b b. Muham-med el-Kurazî'ye göre, buradaki «Ğâşiye»den maksat, inkarcı zâlimlerin yüzünü kaplayacak olan Cehennem ateşidir. İbn Abbas (RA)dan da benzer bir rivayet söz konusudur. Bunların delili ise, İbrahim Sûresi'nde-ki şu âyettir: «Gömlekleri katrandandır; yüzlerini de ateş kaplar.»
Gerek birinci, gerekse ikinci yorum bir noktada birleşmektedir. O da, müthiş bir olayın yüzleri yakıp buruştururcasına ortalığı kaplamasıdır. Bu' ister kıyamet olayı olsun, isterse Cehennem'deki azap olayı olsun fark etmez. Ancak âyetin siyak ve sibakı birinci yorumun isabetini ortaya koymaktadır.[7]
İnanç Ve Amele Göre Yüzlerin Değişmesi
«Yüzler var ki, o gun kararıp aşağılanır. Dünyada çalış(p didinmiş de boşuna yorulup bitkin düşmüştür..»
İnkarcı nankörler dünyada helâl, haram sınırlarını gözetmeksizin nefislerinin arzularından yana alabildiğine çalışıp didinmişlerse de, bunun temelinde Allah'a imân, mayasında ilâhî hoşnutluğa erişme niyeti bulunmadığından bunca çaılşıp didinmelerinden dolayı, yorgun düşmelerinin eibettekı kendilerine âhiret gününde hiçbir faydası olmayacaktır. İlâhî adâletin tecellisi karşısında zillet ve meskenete uğrayıp aşağılanacaklardır.
Zira dünya hayatında her şey ve olay, her nîmet ve devlet ilâhî damgayı taşımakta ve elimizi uzatıp kopardığımız bir meyva veya çiçek bütün görünüm ve zerafetiyle, İşleniş ve yararıyla «Allah» demektedir. Bunun için İslâm, günlük hayatımızın her bölüm ve safhasında, her saat ve dakikasında Allah'ı bize hatırlatır: Sabahleyin yatağımızdan kalkıp gözlerimizi yeniden dünyaya açınca, «Bizi bir bakıma öldürdükten sonra yeniden diriltip hayata çeviren Allah'a hamd olsun» diyoruz. Elbisemizi giyinirken, sofraya otururken, lokmayı ağzımıza götürürken, kapıdan sağ ayağımızı atıp çıkarken ve iş başına geçerken hep Allah'ın ismini anıyor, «Bismillah», «el-Hamdu lillah» diyoruz ve bu hal akşam olup tekrar yatağımıza uzanıncaya kadar devam ediyor. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın hazırlayıp hizmetimize ve yararımıza verdiği her şeye dokunurken, istifade ederken onun gerçek sahip ve mâlikini hatırlamak suretiyle kulluğumuzun gereğini yerine getiriyor ve Rabbımızı hoşnut etmeye çalışıyoruz. İnkarcı sapık, gafil maddeci ise, bunun aksine bir tutum içinde bulunuyor. O bakımdan kıyamet gününde kendisini sevindirecek, yüzünü açacak, gönlünü ferahlatacak hiçbir ameli ortaya çıkmayacak ve o yüzden sıkıntıya uğrayıp yüzü kararacak, hesap alanında aşağılandıkça aşağılanacak.
Nitekim İbn Abbas (R.A.) de bu konuda şöyle bir yorumda bulunmuştur: «Âhiret gününde aşağılanacak olanlar, dünya hayatında kendilerini, Allah'a karşı gelip isyan ve nankörlükle yoranlardır.»
Saîd b. Cübeyr ile Zeyd b. Eşlem bu konuya değinip yorum yaparken şöyle demişlerdir: «Bunlar kiliselerde bir ömür tüketen rahip ve rahibelerdir.» Çünkü Cenâb-ı Hak İncil'de mâbedlere kapanın, dünyadan elinizi eteğinizi çekin; evlenmeyip bekâr yaşayın diye bir hüküm bildirmemiştir. İsa (A.S.), bazı hükümleri değiştirilen Tevrat'ı hem tashih etmek, hem onunla amel edilmesini sağlamak, hem de yeni birkaç hüküm ilâve etmek üzere İsrail oğullarına gönderilen bir peygamberdir. Hayatı çok fırtınalı geçmiş, Yahudilerin amansız saldırılan ve ortaya koydukları tuzaklar sebebiyle bu kadri yüce peygamber evlenmeye bile vakit bulmadan genç yaşında dünya hayatından alınıp lâyık olduğu makama yükseltilmiştir. Çünkü Onun muhatabı daha çok Yahudiler idi. Yaptığı tebliğ ve irşatla onlara kendini kabul ettiremeyince, daha fazla aralarında kalması hayatî tehlike arzediyordu. Nitekim tam öldürüleceği zaman göğe ref'edilerek o tehlikeden kurtarılmıştır. Tevrat ve İncil'de rehbaniyet (ruhbaniyet)e yer verilmediğine göre, rahip ve rahibelerin kendi icatları olan kilise ve manastırlara kapanma ve oralarda didinip bir ömür tüketmeleri fazla bîr anlam taşımıyor. İlâhî ibâdet düzenlemesine de uygun olmadığından âhirette onlara bir fayda da sağlamıyacak. Nitekim Cenâb-ı Hak onların bu tarz mâbede kapanmalarından söz ederken şu özlü bilgiyi veriyor: «Sonra onların izleri üzerine peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa'yı da onların ardından gönderdik ve ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerinde bir şefkat ve rahmet meydana getirdik. Üzerlerine gerekli kılmadığımız halde Allah'ın rızasına erişmek için rehbaniyeti din adına icat edip ortaya çıkardılar. Buna rağmen ona da hakkıyla riâyet etmediler..» [8]
Hz. Ömer (R.A.) Şam'a seyahat ettiğinde; üstü, başı dağınık, beti benzi soluk, siyah elbiselere bürünmüş bir rahip gelerek onu ziyaret etti. Halîfe onun bu acıklı halini görünce ağladı. Orada hazır olanlardan biri: «Ey mü'minlerin emîrü Neden ağlıyorsunuz?» diye sorunca, halîfe şöyle cevap verdi: «Şu miskin adam bir şeyler peşinde koşmuş, ama İsabetli bir yol seçmemiştir. Bir şeyler ummuş, ama hatâ etmiştir.» Arkasından Halîfe : «Yüzler var ki, o gün kararıp aşağılanır. Dünyada çalışıp didinmiş de boşuna yorulup bitkin düşmüştür» mealindeki âyeti okudu. [9]
Katade ise, sözü edilen âyetin, dünyada büyüklük taslayıp Hakk'a ibâdeti gururuna yediremiyen mağrurlara delâlet ettiğini belirtmiştir. Ce-nâb-r Hak onları «Yevm-i Arasat»ta ittirip kaktırır, yorup bitkin hale getirir ve öylece cehenneme attırarak ağır zincirlere bağlı kılarak süründürür. Çünkü ceza amelin cinsindendir: Dünyada gurura kapılıp insanlara tepeden bakan, cami ve cemaati küçümseyen şımarık mağrurlar, âhiret gününde zillete uğratılıp ayaklar altına alınır ve yerde sürüklenerek cehenneme atılırlar.
Böylece hangi sınıf olursa olsun sonunda iyice kızışmış ateşe varıp bitkin bir halde oraya yaslanırlar. Çok sıcak bir kaynaktan alabildiğine tiksindirici bir sıvı içerler. Nitekim Rahman Sûresi 44. âyette bu olay şöyle tasvir edilmektedir: «Onlar, Cehennem ateşiyle son derece kaynar su arasında dolaşıp dururlar.»[10]
Açlığı Gidermeyen Dari' Bitkisi
«Onlar için dari' dikeninden başka yiyecek yoktur. O ne besler, ne de açlığı giderir.»
Tabiîn'den İkrime ile Mücahid diyorlar ki: «Dari’: Yere yapışık dikenli bir bitkidir ki, yaş iken Kureyşli'ler ona «Şibrik», kuruyunca da «Dari'» derler. Bu durumda iken hiçbir hayvan ona ağzını uzatıp yaklaşamaz. Aynı zamanda öldürücü zehir ihtiva etmektedir.»
Bununla beraber bu isim üzerinde hayli tarif ve yorumlar yapılmıştır. İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayete göre: Resûlüllah (A.S.) Efendimiz «Dari'»i şöyle tarîf etmiştir: «Bu, cehennem ateşinde oluşan bir maddedir ki dikene benzer. Sibir otundan daha acı, leşten daha fena kokusu vardır. Aynı zamanda ateşten de daha hararetlidir. Cenâb-ı Hak (kullan anlasın diye) onu «Dari'» diye adlandırmıştır.»[11]
Ayrıca Muhaddîs Tirmizî kendi süneninde Dari' ile ilgili bir hadîs nakletmiştir.[12]
Böylece cehennemliklerin yiyeceği şeyler daha çok üç içecek ve yiyecek olarak belirlenmiştir.
Yiyecekler :
1- Gıslîn
2- Zakkum [13]
3- Dari
İçecekler:
1- Sadîd
2- Hamîm
3- Gassak[14]
Böylece değişik yiyecek ve içeceklerin, cehennemin farklı yerlerinin özelliklerine göre düzenlendiği anlaşılıyor.
Ancak cehennemdeki gerek zakkum, gerek gıslîn, gerekse dari maddeleri dünyadakinden çok farklıdır. Nitekim ilgili hadîste de bu hususa bilhassa işarette bulunulmuştur.
Cenâb-ı Hak bu konuda da anlamamızı kolaylaştırmak için o yiyecek ve içecekleri bu isimlerle anmaktadır.
Âhiret hayatının bu elîm safhasının haber verilmesinden maksat, in-kârçı sapıkları, mağrur nankörleri uyarmak, ölmeden önce Hakk'a dönmelerini tavsiye etmektedir.
Gerek oradaki yiyecek maddeleri, gerekse içecek maddeleri, açlığı, susuzluğu gidermiyecek özelliktedir. Bu da azgın ahlâksızlara verilen cezanın bir başka çeşidi sayılır.[15]
Ayetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, korku ve dehşeti her şeyi saracak olan kıyamet olayına ve inkarcı mağrurların o günkü acıklı durumlarına dikkat çekildi. Yönlendirici bilgiler verilerek ilâhî rahmet kapısının dünyada hep açık tutulduğuna işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünyada Cenâb-ı Hakk'ın indirdiği kitaba göre inanıp amel edenlerin âhiret gününde erişecekleri yüksek nimetler sıralanıyor ve özendirici bilgiler verilerek ölmeden önce daha güzel amelde bulunmaları, daha iyiye, daha doğruya yönelmeleri isteniliyor. Böylece dokuz kadar cennet nimetinin kimlere hazırlandığı açıklanarak ilâhî rahmet ve inayetin sınırsızlığı üzerinde duruluyor.[16]
Meali:
8- Yüzler de var ki, o gün yumuşacık tazedir.
9- Çalışıp çabaladıklarından memnundurlar.
10- Yüksek Cennet'tedirler.
11- Orada boş-anfamsız söz işitmezler.
12- Orada akan pınar vardır.
13- Orada yüksek tahtlar, kanepeler mevcuttur.
14- Konulmuş küpler;
15- Dizilmiş koltuklar, yastıklar;
16- Serilmiş yumuşak yaygılar vardır.
İlgili Hadîs
«Cennet için kollarını sıvayıp eteklerini toplayan yok mudur? Çünk gerçekten Cennet'te korku, ölüm ve hastalık yoktur. Kabe'nin Rabbı hal ki için o ışıl ışıl ışıldayan bir nurdur; titreşip sallanan bir reyhandır; saç lam bir saraydır; akıp duran ırmaktır; olgunlaşmış meyvadır; güzel çekiı zevcedir; birçok hülledir; ebedî makam, seiîm yurttur; bütünüyle meyvalı ve yeşilliktir; sevinç kaynağı, neşe ve nimettir; gönül ferahlatıcı yüksekç yerdir.»
Bunun üzerine ashab-ı kiram:
— «Evet, Ya Resûlellah! Biz ona kollarımızı sıvayıp eteklerimizi top luyoruz» dediler.
Resûlüllah (A.S.) onlara:
— «İnşaallah deyin» buyurdu. Onlar da:
— «İnşaallah» dediler.[17]
Letafete Bürünen Yumuşak Bakışlı Yüzler
«Yüzler de var ki, o gün yumuşacık tazedir. Çalışıp çabaladıklarından memnundurlar.»
Âyette geçen «nâime» sıfatı iki mânaya delâlet eder:
a) Nîmete erişmelerinden dolayı o sonsuz güzellikler içinde mutludurlar. Bu mutluluk bütün incelik ve letafetiyle onların yüzlerinde tezahür eder
eder.
b) İlâhî iltifata nail olmalarından dolayı yüzlerinde nuranî parlaklık ve güven ile huzur telkin eden yumuşaklık vardır.
Biz bu ikinci mânayı tercih etti. Çünkü âhiret gününde hiçbir nî-met, Cenâb-ı Hakk'ın kuluna yönelen sevgi ve iltifatı kadar güven ve huzur verici olamaz. O bakımdan dünyada ilâhî statü doğrultusunda hayatını düzene sokup ibâdet ve taâtle süsleyen kimselerin niyetleri hâlis, azimleri katıksız olduğu takdirde âhiret gününde sözü edilen o yüksek iltifata mazhar olmaya lâyık görülecekleri va'dedilmiş bulunuyor.
Böylece ışıl ışıl ışıldayan yumuşacık yüzlerin sahipleri dünyada Hak rızası doğrultusunda işledikleri amel ve ibâdetlerinden dolayı son derece .memnun ve mutlu olurlar. Öyle ki gözlerin aydınlığı, gönüllerin sevinç kaynağı olan ebedî saadet yurdunda yedi ayrı nîmete eriştirilerek mükâfatlandırılırlar :
1- Cennet'in yüksek derecelerinde yerlerini alırlar.
2- Orada her türlü boş, anlamsız, yakışıksız sözlerden, malâyani sohbetlerden uzak kalıp huzurlu bir ortam içinde yaşarlar.
3- Orada onlar için akıp duran ve her yanıyla hayat neşreden ır-naklar vardır.
4- Huzur ve güven içinde oturacakları yüksekçe tahtlar, kanepeler hazırlanmıştır ki, onların güzelliğini, mahiyet ve keyfiyetini ancak Cenâb-ı
Hak bilir.
5- Yakınlarına konulan süslü küpler, cok çekici su kaplan ayrı bir manzara ve güzellik arzederek hizmete sunulmaya hazır bekletilirler.
6- Rahatça yaslanmaya elverişli koltuklar ayrı bir görünüm yansıtır ki, onların neden, nasıl yapıldığını, nasıl süslendiğini ancak Allah bilir.
7- Yerlere serilmiş yumuşacık zarif yaygılar güzelliğin, zerafetin bütün inceliklerini taşır. Üzerlerinde tozdan, kirden eser bulunmaz. Çünkü Cennet'te ne toz, ne is, ne de kir vardır.
Şüphesiz böylesine bir dekor, her aklı erenin özlemi, selîm kafayla, seyyal akılla düşünebilen her mü'minin arzusudur. Çünkü Cenâb-ı Hak canlılar arasında ancak insanı kendine halîfe olacak, yani Allah adına konuşacak, O'nun için amel edecek, O'nun buyruklarına göre hükmedecek vasıfta yaratmıştır. Böylece insan kâinatın incisi, kâinat onun sedefi sayılır. Gökler ve yer taşıdığı her şeyiyle insana hizmet vermekte ve onun hayatına renk ve anlam katmaktadır. Dünya onun için yaratıldığı gibi, âhi-ret de, oradaki sonsuz nimetler de sadece onun için yaratılıp hazırlanmıştır. Allah yanında bu kadar kıymetli ve sevgili olan insanoğlu, bu mazhariyeti idrâk ettiği nisbette, Allah'a yakınlık sağlayabilir ve O'nun sonsuz iltifatlarına erişebilir.
Ne var ki bunca güzel, zarif, sonsuz, huzurlu, güvenli, neşe ve ferahlık kaynağı olan nimetlerin pahasını anlayanlar azdır. Nîmet külfet karşılığı kuralından hareketle kendini bu nîmetlere lâyık düzeye getirmek için imân esasına dayalı sâlih amellerde bulunanlardır ki, hilkatin hikmetini, insan olarak yaratılmanın amacını, dünyada bir süre bulunmanın faydasını yansıtırlar. Bunların kafilesine katılmaya özenmek derin idrâk, gelişmiş basiret işidir.
Dünyada iken yedi aza üzerine secde eden, yani secdeye yedi aza-sıyla eğilen mü'min, bu, Allah'a en yakın olma halini mahviyet ve teslimiyet duygusuyla yerine getirdiği takdirde, âhiret gününde yedi büyük nîmete lâyık görüleceği çok anlamlı şekilde haber verilmekte ve böylece hayatta olan mü'minleri ibâdet ve taâte daha da teşvîk edip İlâhî sevgi ve rahmetin kendilerinden yana nasıl tecelli ettiği ve edeceği müjde-lenmektedir.
Diğer yandan Cenâb-ı Hak, âhiret hayatının bunca çekiciliğini açıklarken, aklını duygusunun; duygu ve düşüncesini nefsinin ve şeytanın emrine vermek suretiyle ilâhî statüye ters bir hayat süren inkarcı mağrurları uyarmakta ve geçici bir hayatın birkaç günlük makam ve servetiyle aldanmamalannı tenbîh edip dolaylı şekilde rahmetinin sesini onlara duyurmaktadır.
Âyette gecen «nemârik», «nümrukasnın çoğulu olup dayanılacak yastıklar veya koltuk misali döşekler demektir.
«Zerâbiyy», «zürbiyyesnin çoğulu olup genel anlamda «zarif yaygı» anlamına gelir. Zarif saçaklı halı ve benzeri nadide mefruşat hakkında da kullanıldığı pek yaygındır.
Cennet'teki bu çarpıcı eşyadan söz edilmesinin bir başka hikmeti de şu olabilir: İnsan, hılkatına enjekte edilen mayası itibariyle nimete, lükse, konfora ve nadide eşyaya çok eğilimlidir. Hattâ çoğu, dünya hayatında bu gibi nimetlere erişmek için birçok tehlikeleri göze almakta ve bazan da hiçbir ilâhî sınır tanımadan; helâl ve haram, hak ve hukuk kavramlarını dikkate almadan cazip nimetlerin, gurura sevkeden makam ve servetlerin peşinde koşmaktadır. Bu konuda kişiler ilâhî din, akıl ve ilimle ele-le vermez de sadece nefsanî istekleri doğrultusunda hayatlarına renk katmak isterlerse, artık onları frenleyip meşru sınırlar içine alacak başka bir müeyyide ve kuvvet bulunmaz.
İnsanın mayasındaki bu duygu ve istekleri meşru sınırlar içinde tutmak; mal, para ve makamın amaç olmadığını, amaca erişmek için birer araç olduğunu kalp ve kafalara işlemek hikmetine mebni peygamber gönderilmiş ve kitap indirilmiştir.[18]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkarcılar için hazırlanan azaptan bir tablo çizilerek gözler önüne konuldu. Arkasından Hakk'a baş eğip sâlih amellerle dünya hayatını değerlendiren mü'minlere lâyık kalıcı yüksek nîmetler müjdelenerek ölmeden önce iyi, yararlı İş ve amellerini daha da artırmaları istendi. Böylece ruhlara serinlik, kalplere inşirah havası estirilerek ilâhî sevgi ve rahmetin dosdoğru inananlarla beraber olduğuna işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, âhiret hayatını da kusursuz biçimde plânlayan Cenâb-ı Hakk'ın her şeye kudretinin yettiği dört belge ile isbat ediliyor. Böylece insan aklına ışık tutularak malzeme veriliyor ve hareket çizgisi belirleniyor. Sonra da Hz. Peygamberin (A.S., görevinin sınırı bir defa daha gösterilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor ve Peygamberden sonra da hiç kimseye o sınırı aşma yetkisinin verilmiyeçeğine işaretle beşer için konulan çizgiyi çok iyi bilip ona göre hizmet vermemiz isteniliyor. Sonunda dönüşün mutlaka Allah'a olacağı ve hesabımızı da ancak O'nun göreceği hatırlatılıyor.[19]
Meali:
17- Devenin nasıl yaratıldığına,
18- Göğün nasıl yükseltildiğine,
19- Dağların nasıl dikildiğine,
20- Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?
21- Öğüt verip hatırlatmada bulun; çünkü sen ancak bir öğütçüsün.
22- İnsanlar üzerine musallat (bir bekçi) değilsin.
23- Ancak kim (Hak'tan) yüzçevirip inkâra saparsa,
24- Allah ona en büyük azap ile azapta bulunacak.
25- Şüpheniz olmasın ki, onların dönüşü ancak bizedir.
26- Sonra da hesaplarını görmek bize aittir.
İlgili Hadîsler
Ashab-i Kirâm'dan Enes b. Mâlik (R.A.) anlatıyor:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimizden bir şeyler sormaktan bir bakıma men'edilmiş idik. O sebeple bâdiyeden aklı başında bir adamın gelip Re-sûlüllah (A.S.) Efendimiz'den bir şeyler sormasını ve bu sayede bizim de söylenenleri işitme bahtiyarlığına erişmemizi çok arzu ediyorduk. Derken bâdiyeden bir adam çıkageldi ve söze şöyle başladı:
— Ya Muhammedi (A.S.) Senin elçin bize geldi ve senin «Allah beni peygamber olarak gönderdi» diye iddia ettiğini söyledi. (Doğru mudur?)
Hz. Peygamber (A.S.) ona şu cevabı verdi ve aralarındaki konuşma sürüp gitti:
— O elçim doğru söylemiştir.
— O halde göğü kim yaratmıştır?
— Allah...
— Yeri kim yaratmıştır?
— Onu da Allah yaratmıştır.
— Ya bu dağları kim böyle dikmiş de onlarda meydana getirmek istediğini oluşturup var kılmıştır?
— Onları Cenâb-ı Hak oluşturup dimdik ayakta tutmuştur.
— Göğü ve yeri yaratıp dağları diken kudret hakkı için söyler misin, Alfan mı seni peygamber olarak gönderdi?
— Evet...
— Senin elçin bize, birgün ve gecede beş vakit namazın farz kılındığını söyledi?
— Evet o doğru söylemiştir, öyledir.
— Seni peygamber olarak gönderen kudret hakkı için, söyler misin Allah mı bunu sana emretti?
— Evet...
— Senin elçin yine mallarımızda zekâtın farz kılındığını söyledi (doğru mudur)?
— Evet doğru söylemiştir.
— Seni peygamber olarak gönderen zat hakkı için Allah mı bunu sana emretti?
— Evet...
— Senin elçin, imkânı olup yol bulabilene Beytullah'ı haccetmenin gerekli olduğunu söyledi (öyle midir)?
— Evet doğru söylemiştir.
Bu konuşmadan sonra o adam dönüp ayrılacağı zaman şöyle dedi:
— Seni hak ile gönderen zata yemin ederim ki, bunlardan ne fazlasını, ne de eksiğini yaparım.
Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu:
— Eğer bu adam doğru söylediyse, elbette Cennet'e girecektir! [20]
Câbir (R.A.)den yapılan rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimizin
şöyle buyurduğu bildirilmektedir:
«İnsanlarla, lâ ilahe illallah demelerine kadar savaşmakla emrolun-dum. Bunu dedikleri zaman benden kanlarını ve mallarını korumuş olurlar; ancak hakkın (ve adaletin) gereği durumlar müstesna.. Hesaplan ise, Azîz ve Celîl olan Allah'a aittir.» [21]
Ebû Ümâme el-Bâhilî (R.A.), Halid b. Yezîd'e uğradı ve Resûlüllah (A.S.) Efendimizden işittiği en yumuşak ve okşayıcı sözün ne olduğunu sordu. O da şu cevabı verdi:
«Resûlüllah (A.S.) Efendimizden işittim, şöyle buyurdu: «Haberiniz olsun ki hepiniz Cennet'e gireceksiniz; ancak devenin kendi sahibinden (ürküp) kaçtığı gibi, Allah'ın (buyruklarından ürküp) O'ndan kaçan kimse giremiyecektir.» [22]
Devenin Yaratılışı İlâhî Belgelerden Biridir
«Devenin nasıl yaratıldığına, bakmazlar mı?»
İlâhî hilkat kanununun erişilmezliğini yansıtan «deve»nin her özelliği Cenâb-ı Hakk'ın varlığının ve üstün kudretinin bir belgesidir. Bu hayvan üzerinde yapılan ilmî araştırma ve inceleme sonucu, onun onbeş kadar
özelliğinin bulunduğu ortaya çıkmıştır. Şöyle ki:
1- Deve önce zeki bir hayvandır. Kendisine iyi davranan sürücüsüne karşı hep itaatlidir ve hep uysal davranır.
2- Hafızası oldukça kuvvetlidir. Çölde bir defa yürüdüğü yolu ve ciheti unutmaz.
3- Tahammülünü aşan ağır yük yükletilince değişik bir ses çıkarır homurdanır ve yere yatıp kıpırdamamakta direnir.
4- Canını fazla sıkan sürücüsünün suratına dikkate değer bir nişancılıkla tükürdüğü olur.
5- Aşırı sıkıntıya katlanabilir; son derece dayanıklıdır.
6- Tüyünden üstün kaliteli dokuma yapılır.
7- Etinin ve sütünün besin değeri yüksektir. Eti mayasf'ı, sütü mide rahatsızlığına İyi gelir.
8- Yağlı dokulardan meydana gelen hörgücü, yiyecek kalmadığı zaman besin deposu vazifesini görür.
9- Midesi üç bölümdür. Bunlardan biri dört litre su alabilen su depo edici hücrelerle astarlanmıştır. O bakımdan hiç sıkıntı çekmeden üç gün susuz yaşayabilmektedir.
10- İki dizi halinde gür kirpiği de, gözlerini uçan kum zerreciklerine karşı korur.
11-Çizgi gibi uzun ve bol kıllı burun delikleri savrulan kumların burun içine girmemesi için kapanabilir özelliktedir.
12- Uzun bacaklarıyla enli ayakları oynak kumların üzerinde rahat yürümesine çok elverişli bir yapıdadır.
13- Uzunca eğri boynu hem uzaktan gelen tehlikeyi zamanında görmesine yardımcı olmakta, hem de çöktüğü yerden kalkarken kaldıraç görevini yapmaktadır.
14- Tek hörgüçlü (hecin) olanı, saatte 12-15 km'lik bir hızı 18 saat süresince devam ettirebilir.
15- İri yapılı bir devenin 200-300 kilo yük taşıması beklenebilir.
Daha çok çölde yaşayan deveye bunca özellikleri vermek suretiyle onu çöldeki adamların hizmetine bırakan Cenâb-ı Hakk'ın bu konuda da kudretinin ve sanatının üstünlüğünü görmemek için kör olmak gerekir.[23]
Göğün Yükseltilmesi
«Göğün nasıl yükseltildiğine., bakmazlar mı?»
Gökten maksat, fezaya serpiştirilmiş milyon ve milyarlarca yıldızlar, sistemler, galeksiler ve gezegenlerdir. Kur'ân buna «sakf-i mahfuz» yani her türlü dengesizlik ve düzensizlikten, başıboşluk ve aksaklıktan korunmuş tavan demektedir.
Şüphesiz gerek göğün yükseltilmesi, yani yıldızların, gezegen ve sistemlerin birbirinden ışık yılına göre uzak tutulması, gerekse bunların «sakf-ı mahfuz» kılınması, üzerinde yaşadığımız yerküreye nisbetle bir anlatım tarzıdır. Gökkubbe bizim çıplak gözle bakmamıza göre bir tavan görünümünde sayılır. Aslında fezanın büyüklüğünü ve yer alan cisimlerin birbirlerine uzaklığını kilometre ile anlatmamız bile mümkün değildir. Bunu ancak Astronomide «Işık yılı» adı verilen bir uzunluk birimiyle anlatabiliriz.
Güneş sisteminden çıkıp biraz uzaklara gidecek olursak en yakın yıldızın Alfa-Centauri olduğunu görürüz. Yalnız onun ışığı bize dakikalarca ölçülecek bir zamanda değil, 4.5 yılda gelir; yani bizden 4,5 ışık yılı uzaktadır. Boğa burcu yakınlarındaki Aldebaran yıldızını ele alalım. On yaşındaki bir çocuk ışık hızıyla bu yıldıza doğru yola çıkacak olsa ancak 60 yaşında ona ulaşabilir.
Yıldızlar arasındaki uzaklıklar da çok büyüktür. Birbirine yaklaşması için en az 500 milyon kere milyon yıl geçmesi gereken yıldızlar vardır.
Bize göre böylesine çok büyük ve yüksek olan gök, Cenâb-ı Hakk'ın kabze-i kudretinde bir avuç kum mesabesindedir.
Bunca yıldız ve sistemleri akıl almaz uzaklıklarla fezaya belli bir plâna göre serpiştiren O sonsuz kudret sahibi Allah, onlar arasında en İnce hesaplara dayalı denge sağlamış ve şaşmayan kusursuz düzeni kurmuştur.
Kâinatın baş döndürücü büyüklüğü karşısında ilâhî kudretin azametini kelimeyle ifade etmek mümkün müdür? O sınırsız kuvvet ve kudretin karşısında kendi gücümüzü düşündüğümüzde ancak aczimizi anlar, tam mahviyetle O'nun önünde eğilmekten başka yol ve çare bulunmadığını idrak ederiz.[24]
Dağların Her Biri Birer Kazık Misali Düzenlenmiştir
«Dağların nasıl dikildiğine., bakmazlar mı?»
Yeryüzündeki dağların ve engebelerin bir an ortadan kalktığını farz edelim, o takdirde yer kabuğu üzerinde iki veya ikibucuk km. kalınlığında bir su tabakası oluşur; yani okyanuslar bir anda yeryüzünü kaplar. Böyle bir durumda da bugünkü hayat olmazdı.
Yeryüzündeki irili-ufaklı dağların konumu rasgele bir oluşumla değil, belli bir plâna göredir. Dünyadaki başlıca dağ zincirlerine dikkat edecek olursak, kuzey-güney ve doğu-batı doğrultusunda uzandığını görürüz. Ku-zey-güney doğrultusundaki dağlar Büyük Okyanus'u sınırlar; doğu-batı doğrultusundaki dağlar ise Avrupa ile Çin arasında yer alır.
Yükseklik farkları kömür oluşumu, özellikle büyük ve geniş yayılım sunan kömür havzalarının oluşumu için ilk şartlardan biridir.» [25]
Dağlar diğer yandan sulama gücünü yükseltir. Böylece ovalık kesimlere geldiğinde sulamayı artırır.
Buna bağlantılı olarak baraj gövdelerinin yaslanacağı vadi yamaçları ancak dağlık yükseltilerle oluşur.
Dağlık alanların yükselmesi -tektonik hareketler ile- beraberinde çöküntüleri de getirir. Yükselen dağların yanısıra çöken ova ve ara çukurlar magmaya yaklaşır. Böylece bu havzadaki yeraltı su sirkülasyonu magmanın etkisiyle termal özellik kazanır.
Dağlık alanlardan akıp gelen yüksek eğimli akarsu ve şelâlelerle hidroelektrik elde edilir.
Anlaşıldığı üzere dağların oluşumu, insan hayatına sayısız nimetleri de beraberinde getirmiş ve sözü edilen olayların kusursuz şekilde programlandığı görülmüştür.
Şüphesiz dağlarla yakından ilgili bunca düzenlemeleri tesadüfe bağlamak büyük haksızlık ve idraksizlik olur. Hiçbir zaman kör ve şuursuz tesadüf böylesine dengeli, düzenli, plânlı ve programlı bir dünya meydana getiremez.[26]
Yeryüzünün Döşenip Yayılması
«Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?»
Dünya hem hacim bakımından insan hayatından yana bir ölçü ve büyüklüktedir, hem de kendi ekseni ve güneş etrafındaki dönüş hızı sabittir.
«Eğer yerkürenin hacmi şimdikinden daha büyük veya daha küçük olsaydı, yahut hareket hızı bugünkünden farklı bulunsaydı, mevcut duruma nisbetle güneşe daha yakın veya daha uzak olsaydı, insan da dahil her çeşit hayata tesir ederdi...»[27]
İşte böyle bir düzenleme ile canlıların hayatına, yani yaşayıp üremesine elverişli duruma getirilen yerkürenin üzerindeki kabuk en uygun ve en yararlı şekilde tanzîm edilerek insanoğlunun hizmetine verilmiştir. Onda yedisinin denizlerle kaplı olması nasıl hayatın devamına yönelikse, dağların, ovaların, vadilerin, ırmakların, göllerin ve kısacası yeraltı ve yerüstü kaynakların belli bir plâna göre düzenlenmesi de öyle..
Diyebiliriz ki, Cenâb-ı Hak her yanı ve yönüyle kusursuz bir dünya yaratıp hayat için lüzumlu olan bütün imkânları hazırlamış ve sağlam bir dengeye bağlamıştır.
Gerçek bu olmakla beraber, dünyanın bu düzen ve dengesini, insanların uzanan bilgisizce eli bozmakta; ormanları yok edip büyük çapta toprak kaymalarına neden olup verimli toprakları çöle çevirmekte; hayvanları gelişigüzel, plânsız öldürüp hayat dengesini bozmakta, denizleri kirleterek önemli bir kaynağı mefluç hale getirmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hakk'ın yüksek kudretinin tezahürüyle ortaya konan her şey faydalı, düzenli ve dengelidir. Aklını iyi kullanmayan insanoğlu, kendisinden yana kusursuz olan hayat düzenini ve nimetini kusurlu hale getirmekte ve kendisi dahil diğer bütün canlıların hayatını tehlikeye sokmaktadır. Fabrikaların kimyasal artıklarının, taşıtların egzoz gazının, bacalardan yükselen kömür dumanının hayatı nasıl tehdît ettiğini görmekteyiz. Ozon tabakasının incelmesi veya delinmesinin hayatı nasıl olumsuz yönde etkiliyeceği artık bilinmektedir. Kusursuz düzeyde olup insan hayatını idameye yönelik şartları ve düzenlemeleri gelişen teknik ve onun tabii sonucu olan sanayi kusurlu hale getirmektedir. Cenâb-ı Hak ilgili âyetle yeryüzünü çok iyi tanzîm edip insanın hizmetine verdiğini beyân buyururken, bu konuda çok dikkatli olmamızı istemekte ve hayatı devama yönelik kanunların korunmasını tavsiye etmektedir.[28]
Öğüt Ve Hatırlatmanın Yararı
«Öğüt verip hatırlatmada bulun; çünkü sen ancak bir öğütçüsün.»
İnsanlara hep iyiyi, doğruyu, güzeli tavsiye edip göstermek; onları devamlı surette kötülükten, zararlıdan uzak tutmaya çalışmak; katılaşan kalpleri yumuşatmaya yönelmek; silik hale gelen vicdanları duyarlı kılıp geliştirme yol ve çarelerini araştırmak tezkire kapsamına giren hususlardır. Dünyada hemen her aile, toplum ve ferdin buna ihtiyacı vardır. Ancak böyle bir yönlendirmeyle kendini vazifeli ve sorumlu kabul eden ilim adamlarıyla mürşitlerin, hitap ettikleri fert ve toplumun akıl ve kültür seviyesine göre bir metot uygulaması şarttır. Aksi halde bütün gayretler kısır veya sonuçsuz kalır.
O bakımdan herkes nasihatçı olamaz; rasgele kimseler toplumu yönlendirme hizmetini yüklenemez. Nitekim Cenâb-ı Hak konumuzu oluşturan âyette Hz. Peygamber'e (A.S.) hitap ederken, onun ümmetine şu ölçü ve metodu veriyor: En iyi öğütçü peygamberdir. Sonra da O'nun ilmine vâris olup O'nun sünnetiyle yaşayan âlimler ve mürşitlerdir. Bu çizgide yerini alanlar, kime nasıl hitap edeceklerini, aile ve toplumu doğruya, iyiye ve güzele nasıl yönlendireceklerini önceden çok iyi plânlamak zorundadırlar. Zira söz var ki insanı çileden çıkarır, söz var ki kalpteki kin ve katılığı bir anda yumuşatıp giderir. Göz var ki insanı büyüler, göz var ki bütünüyle hikmet yansıtır.
Yunus Emre bu inceliğe dokunarak ne güzel söylemiştir:
Söz var kılur kayguyu şad
Söz var kılur bilişi yad
Eğer horlık eğer izzet
Her kişiye sözden gelir.
Söz ola kese başı
Söz ola bitire savaşı
Söz ola ağulı aşı
Bal ile yağ ile bir söz.
Metotlu ve şuurlu sözün tesirini şüphesiz ki en güzel ortaya koyup uygulayan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'dir. Çünkü O, ilâhî program çerçevesinde konuşur ve ilâhî kelâmdan aldığı güç ve kudretle anlatmak istediklerini kelime kalıbına dökerdi. Buna işaretle şöyle buyurduğu bilinmektedir :
«Şüphesiz açık söz var ki büyüler (kötülükten alıp iyiliğe çevirir); şiir var ki hikmet yansıtır.» [29]
«Doğrusu açık söz var ki büyüler; ilim var ki cehalet yansıtır (dünya ve âhiret için faydalı olmayan ilim, cehaletin ta kendisidir). Şiir var ki hikmetin ta kendisidir. Söz de var ki ağırlık ve bıkkınlık verir.»[30]
Bunun için Cenâb-ı Hak, dine, ilme, ahlâka, kültüre ve fazilete hizmet etme sorumluluğunu taşıyan mü'minlere şu mesajı ve taşıdığı metodu vermektedir :
«Rabbın yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel (ölçü ve usûl ne ise ona göre) mücadeleni sürdür. Şüphesiz ki Rabbın kendi yolundan sapanları daha iyi bilir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.»[31]
Cenâb-ı Hak bu âyetle irşat ve öğüdün metodunu üç madde halinde vermektedir. Bunların açıklamasını Nahl Sûresi 125. âyetin tefsirinde yapmış bulunuyoruz. Arzu edenlerin o kısma bakmalarını tavsiye ederiz.[32]
Dinde Zorlama Söz Konusu Değildir
«İnsanlar üzerine musallat (bir bekçi) değilsin.»
İman ve dindarlık her yönüyle kalp yatışkanlığı, akıl serinliği, vicdan berraklığı ve duygu ile düşünce selâmetidir. O bakımdan kendini bu düzeye getirmeyen inkarcı sapıkları, mağrur müşrikleri zorla dindar yapmanın veya inanmaya itmenin, tehdit edip yönlendirmenin hiç anlamı yoktur. Nitekim Bakara Sûresi 256. âyette Cenâb-ı Hak bu hususu çok kesin ve net şekilde şöyle açıklamaktadır: «Dinde hiçbir zorlama yoktur. Şüphesiz doğru eğriden, hak bâtıldan, hidâyet dalâletten, hayır serden, îmân küfürden (ayrılıp) açıkça ortaya çıkmıştır..»
Bu ve benzeri beyânların ışığı altında ilim adamları şu sözü ifade etmişlerdir : «Kişileri dine, imana zorlamak hiçbir zaman doğru bir hareket sayılmaz. İmân aklın kavrayışına ve sonra da gönül yatışkanlığına dayanan bir olaydır. İnanmaya ve ibâdete zorlamak, tehditte bulunmak İslâm'ın ana kuralına ters düşer. Anoak dine girip inandıktan sonra irtidad edenler hakkında birtakım cezaî müeyyideler uygulanır. Bu bir zorlama değil, dini oyuncak haline getirip toplumu aldatan bir münafığı te'dîp etmek ve verilen ceza ile onun ibretli misal olmasını sağlamaktır.
Temyiz çağına giren çocukların namaz kılmasını sağlamak amacıyla gerekirse kulağını çekmek ve günün şartlarına göre biraz korkutmak, zorlama değil, sağlıklı eğitmenin bir parçasıdır.
İşte bu inceliklerden dolayı Kur'ân'da yer yer Resûlüllah (A.S.) Efen-dimiz'in görevine değinilmekte ve ona dikkat çekilerek gerçek misal ve ölçünün O olduğu bildirilmektedir. Şüphesiz bu konuyla ilgili âyetleri bi-raraya getirdiğimizde her türlü şüphe ortadan kalkar ve İslâm'ın öğüt, irşat ve tebliğ metodu bütün açıklığıyla anlaşılır. Ancak burada ilgili âyetlerin mefhumunu nakletmekle yetinmeyi uygun bulduk. Şöyle ki:
— Peygambere gereken açık tebliğdir.
— Peygamber (A.S.) sevdiği kimseyi doğru yola eriştiremez. Ancak Allah dilediğini doğru yola kavuşturur.
— Peygamberin (A.S.) vazifelerinden biri ve hattâ başta geleni, doğru yola çağırmak ve bu yolu tarif etmektir. Hidâyet ise Allah'ın irâdesine bağlıdır.
— Peygamber (A.S.) insanların sorumluluğunu yüklenen, onlar adına konuşup onları temize çıkaran ve bunun için savunan bir vekil değildir.
— Peygamber (A.S.) insanlar üzerine musallat bir bekçi de değildir.
— Peygamber (A.S.) dâvetçi, mürşit, öğütçü, ilâhî rahmet ile müjde-leyici, cehennem azabıyla uyarıcıdır.
Nitekim Kasas Sûresi 56. âyetle, doğru yola eriştirmenin Cenâb-ı Hakk'a ait olduğu haber verilirken, Peygamber (A.S.) Efendimiz'in görevinin Hakk'a çağırıp doğru yolu göstermek ve tarif etmek olduğu çok anlamlı bir ifadeyle açıklanmaktadır:
«Ey Peygamber! Doğrusu sen sevdiğin kimseyi doğru yola eriştire-mezsin. Ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir ve O, doğru yola erişecekleri daha İyi bilir.»
O bakımdan konumuzu oluşturan 21 ve 22. âyetlerle bu konu biraz daha açıklanarak aydınlatıcı bilgi verilmekte ve Hz. Peygamberden (A.S.) sonra din adına sahneye çıkacak olan mürşit, hatip, mübelliğ ve vaizlerin görev sınırı çizilmektedir.[33]
Dinî Öğütten Yüz Çevirenler
«Ancak kim (Hak'tan) yüz çevirip inkâra saparsa, Allah ona en büyük azap ile azaptd bulunacak..»
Din her bakımdan akıl, idrâk, vicdan ve kalb-i selîmle içiçedir. Bu yetenekleri gelişmeyen veya ters yönde gelişen kimselerin dinî ve ahlâkî öğütlerden zevk alması veya kulak verip dinlemesi pek düşünülemez. Ce-nâb-ı Hakk'ın onlara verdiği yetenek ve imkânları doğru yolda değil, eğri yolda kullanıp harcamaları elbetteki cezasız kalamaz. Ancak kalbinde hidâyet ışığı doğanların dönüş yapması, ölmeden önce Hakk'a yönelip «sı-rat-ı müstakim» üzere hayatlarını noktalaması bu ceza ve azabın kalkmasına tek sebep olarak gösterilebilir.
İslâm'ın insana armağan ettiği bu yüksek irfandan kendini mahrum edenler, inkârda ve hakikatten yüz çevirmede üç grupta toplanırlar:
a) Küfürle şartlanıp Hakk'ı red ve inkâr eden kâfir ve müşrikler,
b) Şüphe ve kararsızlık içinde bocalayan İkiyüzlü dönek münafıklar,
c) Taklîdî imân düzeyinde olup tahkîkî imâna henüz kavuşmayan ve o yüzden cehlin veya makam ve servetin, ya da fiziksel kuvvetin verdiği cesaret ve bencillikle kendini aldatan mağrurlar..
Birinci sınıf ilâhî nizam dışına çıkıp hilkatin hikmetine ters bir hayat sürenler ve bu doğrultuda hakka, fazîlete sırt çeviren inkarcı nankörlerdir. Ölmeden önce Hakk'a dönmedikleri takdirde en büyük azap ile cezalandırılacaklar. Zira kâinatta yer alan her sistem ve her canlı ilâhî nizamın bir parçası olduğunu yansıtıp «Allah» derken, birçok yeteneklerle donatılıp mükerrem yaratılan insanın bu çizgiden sapması son derece elim bir netice hazırlar.
İkinci sınıf kararsızlığı atıp şüphe bulutlarını sıyırarak kendilerini Kur'ân ve sünnetin nurlu düzeyine getirirlerse, «mü'min» sıfatına lâyık olurlar. Aksi halde onlar için de azâb-ı ekber hükmü gerçekleşir.
Üçüncü sınıf müslim ve mü'min sayılsalar bile, niyet, söz ve davranışlarıyla büyük günah işlemektedirler. Hakk'a kul olmanın mâna ve hikmetine akıl erdiremediklerinden dolayı ilâhî gazabı kendi üzerlerine çekmiş olurlar. Tevbe edip Hz. Peygamber'İn (A.S.) ahlakıyla yaşamaya başlarlarsa, azab-ı ekber'den kurtulurlar. Değilse, uzun süre âhiret hayatları elem ve hüsran içinde geçer.
Buraya kadar yaptığımız tefsîr, 23. âyetteki istisnanın muttasıl sayıl-masıyla ilgilidir. Onu muttasıl değil münkati' sayacak olursak şu mâna ve yorum ortaya çıkar:
«Sen, yüz çeviren ve inkâra sapanlar üzerinde musallat (bir bekçi) değilsin. Ancak onlar üzerine (gerektiğinde) cihad ile musallatsın. Böylece yapacağın cihad ile Cenâb-ı Hak onlara büyük bir azapta bulunacaktır. Sonra da onların dönüşü bize olacak ve hesaplarını da görmek bize düşer.»
Bu iki yorumu dikkate aldığımızda, Cenâb-ı Hakk'ın sözü edilen inkarcı nankörlere iki ayrı azap vereceği anlaşılıyor: Biri dünyada, diğeri âhirette..[34]
Sonunda Dönüş Mutlaka Allah'adır
«Şüpheniz olmasın ki, onların dönüşü ancak bizedir. Sonra da hesaplarını görmek bize aittir.»
Sözünü ettiğimiz üç sınıf insan ne kadar haktan, öğütten, din kardeşliğinden, ahlâk ve faziletten uzak kalmayı tercih ederlerse etsinler ve ne kadar gururlanırlarsa gururlansınlar onlar için kaçış ve kurtuluş yoktur, mutlaka herbirinin dönüşü Cenâb-ı Hakk'a olacaktır. Zira kâinat Hakk'ın kudretinin tezahürü ve İnsan da O'nun hilkat kanununun ayrı bir teceliisi-dir. O bakımdan ne Cenâb-ı Hakk'ın mülkünden başka bir mülk, ne de O'nun dengi, benzeri ve eşi bir kudret vardır. Canlı-cansız her şeyin o yüce kudrete dönüp baş eğmesi, huzurunda eğilip teslimiyet göstermesi mukadderdir. Bunun hiçbir zaman istisnası söz konusu değildir.
Gerçek bu olunca, öldükten sonra baş eğmenin, teslimiyet gösterip hakkı idrâk etmenin hiçbir yararı yoktur. Çünkü o âlemde artık teklif sona eriyor, hesap, kitap ve bunların doğuracağı sonuçlar dönemi başlıyor. Onun için ölmeden önoe Cenâb-ı Hakk'a baş eğip teslim olmak, yani O'nu bilip tanımak ve koyduğu hayat düzenine uymak en akıllıca yol ve geleceği güven altına almanın tek çaresidir. Şüphesiz ikinci hayatta herkes Allah'a hesap vermek zorunda olacaktır. Ölmeden evvel kişinin kendi kendini hesaba çekip iyilik ve kötülüklerini tartması ve iyiliği çok bir insan olarak ölmeye azmetmesi kadar asil bir düşünce ve davranış düşünülebilir mi?
Görüldüğü gibi, biz hayatı durduramıyor, sistemleri değiştiremiyor, yaşlanıp ölmekten kendimizi kurtaramıyoruz. Çünkü biz ne kendi kendimizin yaratıcısı, ne de kurulu düzenin mimarıyız. O bakımdan bizim dediğimiz ve arzu ettiğimiz olmuyor; yaratanımızın dediği oluyor. Bu durumda O'nun emirlerine karşı gelmenin, indirdiği hükümlere ters bir hayat sürmenin makul ve makbul bir yanı yoktur. O'nun mülkünde, O'nun kurduğu bir dünyada, O'nun hazırlayıp verdiği nîmet kaynaklarından yararlanıp geçinme alanında gurura kapılıp Hakk'ın talimatına kulak tıkamak gülünç sayılmaz mı?
İşte 25 ve 26. âyetlerle bu hakikat kalp ve kulaklara aksettiriliyor ve gafillerin ölmeden önce uyanması isteniliyor. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti gazabının önünde bulunuyor. O rahmeti idrâk etmek elbetteki gü-yük bir bahtiyarlıktır. İdrâk etmemek ise sonsuz hüsrandır.[35]
[1] Tefslr-i Kurtubİ: 20/25
[2] Tefslr-ü Fethi'l-Kadîr : 5/427
[3] Tefslrü Garâibi'l-Kur'ân/NisâbÛrl: 30/77
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6739.
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6739-6740.
[5] Tefslr-i îbn Kesîr : 4/522
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6740.
[6] Suyuti, Esbab-ı Nüzul: 119.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6741.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6742.
[8] Hadîd Sûresi: 7
[9] Tefsîr-i Kurtubî : 20/27
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6742-6744.
[11] El-Camiu li-Ahkâmi’l-Kur’an: 20/30.
[12] Bilgi için bak: Tirmizi, Cehennem: 5.
[13] Bilgi için bak: el-Hakka: 69/36, Duhan: 44/43.
[14] Bilgi için bak: Sad: 38/57; İbrahim: 14/16. ayetin tefsiri.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6745-6746.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6746.
[17] îbn Mâce, Zühd: 39.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6748-6750.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6750-6751.
[20] Buharî/ilim : 6- Müslim/imân : 10- Nesâî/siyâm : 1- Ahmed : 2/94
[21] Müslim/İmân : 32,36- Buharî/imân : 17,28, salât: 28, zekât: 1, i'tlsam: 2,28- Ebû Dâvud/cihâd : 95- Tirmizî/tefsîr: 88; Nesai, Zekat: 3; İbn Mace, Fiten: 1,3; Daremi, Sıyam: 10, Ahmed: 4/8.
[22] Müsned-i Ahmed : 5/256
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6753-6754.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6755.
[25] Türkiye I. Kömür Araştırma Kongresi: 1978
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6756.
[27] A. C. Morrison/tnsan, Kâinat ve ötesi: 14,15
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6757.
[29] Buharî/edeb : 90- Tirmizî/edeb : 69- lbn Mâce/edeb : 41- Dâremî/isti'zan : 68- Ahmed :
[30] Ebû Dâvud/edeb : 87- Ahmed : 1/303,309- 2/16,59,62- 3/470- 4/263
[31] Nahl Sûresi: 125
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6758-6759.
[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6759-6760.
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6761-6762.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 13/6762-6763.
İslami Okul Okulların En Önemlisi