Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fecir Süresi - Kuran - 089Fecir - 1. Sayfa

FECİR SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Meal 4

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5


FECİR SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Andolsun fecre.

2- Andolsun (Zilhicce'nin ilk) on gecesine.

3- Andolsun çifte ve tek'e.

4- Andolsun akıp gittiği zaman geceye,

5- Bunlarda akıl sahibi olan için bir yemin değeri vardır değil mi?

6- (Ey Rasûlüm!)  Görmedin mi ki Rabbin ne yaptı Âd kavmine?

7- Direk sahibi İrem (halkı) na!

8- O İrem ki bir benzeri şehirlerde yaratılmamıştı.

9- Vadilerde kayaları oyup mesken yapan Semud kavmine.

10- Kazıklar sahibi Firavn'a.

11- Onlar kî memleketlerde tuğyan çıkardılar.

12 - Memlekette fesadatı çoğalttılar.

13- Bundan ötürü de Rabbin onların üzerlerine bir azap kamçısı yağdırdı.

14- Çünkü Rabbin her an gözetlemektedir. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-14)   «Andolsun fecre, Andolsun...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 30 ayettir.

Bu sure cumhur'un kavline göre Mekkî'dir. Ali bin Ebi Talha, «Medenî'dir» diyor. Hicaz sayımına göre ayetleri 32, Küfe ve Şam'a göre 30, Basra sayımına göre 29'dur. Kelimeleri 139, herf-leri 597'dir.

«Fecr»den maksat, gece karanlığının gündüzden ayrılmasıdır ve her günün fecri kastedilmektedir. (Hz. Ali, îbn Ztibeyr, İbn Ab-bas) îbn Abbas'ın diğer bir görüşüne göre fecr bütün gün demek­tir. Bütün güne fecr denilmesi fecrin o günün başlangıç noktası oluşundandır. Yani bütüne bir parçasının ismi verilmiştir.

İbn Muhaysın, îbn Abbas'tan şöyle rivayet eder: «Fecir'den maksat Muharrem Günü'nün fecridir», Katade de böyle söyle­miştir. Katade'nin diğer bir rivayetine göre fecirden maksat sa­bah namazıdır, îbn Cerir'in —Ata'dan rivayet ettiğine göre— fe­cir'den maksat kurban bayramının fecridir. Çünkü Cenab-ı Hak, bayramdan önceki her gün için bir gece kılmıştır. Ancak kurban kesilen bayram gününün bundan önce gecesi yoktur. Bundan son­ra da gecesi yoktur. Zira Arefe gününün iki gecesi vardır. Arefe gününden önceki gece, Arefe'den sonraki gece. Kim Arefe'yi takip eden gecede fecre kadar hacca yetişirse o, hacca yetişmiş sayılır. Bu, Mücahid ve İkrime'nin görüşüdür.

Muhammed bin Kab'ul-Kurezi, «Fecr, Zilhicce'nin on gününün en sonuncu gününün fecridir» demiştir. Dahhak, «Zilhicce'nin fec­ridir» der. Çünkü Cenab-ı Hak günleri onunla beraber kılmıştır. Süddî ve Kelbî «On gün» hakkında «Zilhicce'nin on günüdür» di­yor. İbn Abbas ve Mesruk. «Hz. Musa kıssasında zikredilen on ge­cedir» demişlerdir. Bu on gün bütün senenin günlerinden daha üs­tündürler. Cabirin rivayetine göre Easûl-Ü Ekrem şöyle buyurdu: «Bu on geceden maksat, Kurban bayramının on gecesidir». Bina­enaleyh bu görüşe göre bunlar on gecedir. Zira bayram gününün gecesi de buna dahildir.

îbn Abbas'tan gelen başka rivayete göre «On gün Ramazanın son on günüdür». Dahhak, İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor: «Muharrem'in ilk on günü kastedilmektedir. O günler ki aşure gü­nü onları ona tamamlar.»

Çift ve tek hakkında ihtilaf edilmiştir. Merfu olarak îmran bin Asım Rasûlullah'tan şöyle rivayet ediyor: «Çift ve tekten maksat namazdır. Çünkü onun çift ve tek olanı vardır. Sabah ve akşam, öğle ve akşam gibi.»

Cabir bin Abdullah, Rasûl-ü Ekrem'den şöyle rivayet ediyor: «Fecr sabah namazıdır. On gece kurbanın on gecesidir. Tek gece arefe günüdür, çift kurban günüdür». Bu görüş îbn Abbas ve İk­rime'nin de görüşüdür. Nuhas da bunu tercih etmiştir. Cabir'in rivayet ettiği hadis îmran bin Asım'ın hadisinden daha kuvvetli­dir. Binaenaleyh Arefe günü tektir, çünkü o, dokuzuncu gündür. Bayram günü çifttir, çünkü o ayın onuncu günüdür.

Mücahid ve İbn Abbas «Çift'ten maksat Cenab-ı Hak'ın yaratmaşıdır. Çünkü Allah, sizi çiftler olarak yarattım diyor. Tek'ten maksat da Cenab-ı Hak'tır» demiştir. Mücahid'e «Sen bu hadisi bir kimseden mi rivayet ediyorsun?» diye sorulduğunda, O: «Eve*, Ebu Said el-Hudri'den, O da Rasûlullah'tan rivayet etmiştir» de­di.

Bunun benzerini Muhammed bin Şirin, Mesruk, Ebu Salih ve Katade «Şefi'den maksat yaratmaktır. Zira Cenab-ı Hak, «Her şey­den çift olarak yarattık» (Zariyat: 39) buyurdu.» şeklinde ifade et­tiler.

Küfür, iman, şekavet, saadet, hidayet, dalâlet, nur, zulmet, ge­ce, gündüz, hararet, soğukluk, güneş, ay, yaz-kiş, gök-yer, cin-in-san, bunlar hep çifttir. Tek de Cenab-ı Hak'tır. O, «De ki: O sor­duğunuz Allah bir ve Samed olan Allah'tır» buyuruyor.

Rasûl-ü Ekrem, «Allah için 99 isim vardır. Allah teki sever» buyurmuştur.

İbn Abbas, «Çift'ten maksat sabah namazı, tekten maksat ta akşam namazıdır» demiştir. Rebi bin Enes ve Ebu'l-Aliye «Çift ve tekin ikisi de akşam namazıdır. Çünkü orada çift de tek de vardır» diyor. îbn Zübeyr, «Çift Mina'nın iki günüdür, onbirinci ve onikin* ci gün. Ve onüçüncü gün de tektir. Cenab-ı Hak: Kim iki günde acele ederse (taş atarsa) mesul değildir. Kim geri (üçüncü güne) kalırsa yine herhangi bîr günahı yoktur. (Bakara 203) buyurmuş* tur» dedi.

Dahhak, «Çift'ten maksat Zilhicce'nin on günüdür. Tekten maksat da Mina'nın üç günüdür» demiştir. Bazıları «Tek ve çift' ten maksat Adem ve Havva'dır. Çünkü Adem tekti, hanımıyla çif1 oldu» demiştir.

Bazıları «Çift'ten maksat cennetin dereceleridir. Onlar sekizdır. Tekten maksat da cehennem derekeleridir. Onlar yedidir» de­mişlerdir. (Hüseyin bin Fadl). Sanki Cenab-ı Hak cennet ve cehen­neme yemin etmektedir. Bazıları «Çift Safa ile Merve, tek de Kâ-bedir» demşilerdir. Mukatil bin Hayyan «Cifi, günler ve geceler-dır, tek de kendisinden sonra gecesi olmayan gündür; yani Kıya­met Günü'dür» demiştir. Hasan «Çift ve tek'ten maksat bütün sa-yılardır. Çünkü sayılar ya çift ya da tektir. Allah bu sayılara yemin etmektedir» diyor. Bazıları «Çift Mekke ve Medine mescidleridir ki bunlar Haremeyn'dir. Tek de Mescid-i Aksa'dır» der.

Çift ile tek hakkında daha pek çok görüşler vardır. Hakikati Allah bilir. Bu görüşlerin tamamı da muhtemeldir.

«Yürüdüğü zaman geceye yemin olsun» sözünden maksat, için­de insanların yürüdüğü gece demektir. Bu tıpkı uyur gece, oruçlu gündüz denilmekle içinde uyunulan gecenin içinde oruç tutulan gündüzün kastedilmesi gibidir. Müfessirlerin çoğu, «Yesrnrûn mâ­nâsının seyretti, gitti, demek olduğunu söylemiştir. Katade, Ebu'l-Aliye, «Geldi, yöneldi demektir» derler.

İkrime, Kelbi, Mticahid ve Muhammed bin Kâb, «Bu geceden maksat Müzdelife gecesidir. Çünkü orada insanlar Allah'ın taati için bir araya gelirler» demiştir. Bazıları da «Kadir gecesidir. Çünkü rahmet orada yürümektedir» der: Bazıları «Bütün geceler kastedilmiştir» derler. Kurtubi, «En açık söz bu son tefsirdir» de­miştir.

Bütün bu isimler (fecr, veleyaliaşr, şefi, vetr, leyi) mecrurdur ve kendileriyle yemin edilmiştir, cevaplan da mahzuftur. O mah-zuf cevab, «Kesinlikle onlar azaba duçar olacaklardır» sözüdür. Bu mahzuf cevaba bu surenin 6. ayetinden 12. ayetine kadar olan bölüm delâlet etmektedir.

İbn"ul-Enbari, «Kasemin cevabı, kesinlikle senin Rabbin gözetleme yerindedir, cümlesidir. Yani 14. ayettir» demiştir. Muka-til'e göre, 5. ayetin başındaki «Hel», «inne» yerindedir. Ayetin tak­diri şudur: «Kesinlikle orada her akıl sahibi için bir yemin var­dır». Böyle olunca kasem cevabının yerine gelmiş oluyor. O cevab 14. ayettir. Veya hazfedilmiştir. «Hicr» kelimesinden maksat akıl­dır. Yani akıl sahibi için kesinlikle burada bir yemin vardır!

Bazıları «Hicr, setr, perde mânâsındadır» derken, bazıları «Hilim manasınadır» demiştir. Bazıları da «Meni mânâsına gelir» demiştir.

«Ad», Ad bin îs bin İrem bin Sam bin Nuh'tur. Hud peygam. berin kavmidirler. Onlara babalarının ismi verilmiştir. Onların ilk gelenlerine «İlk Ad», son gelenlerine de «Son Ad» denilir. îmared-din bin Kesir der ki:«Kur'an'da hangi ayet olursa olsun, «Ad» ha­beri geldi mi ondan maksat birinci Ad'dır. Ancak Ahkaf Suresi'nde böyle değildir. Onlara aynı zamanda İrem ismi verilmektedir. İrem esasında dedelerinin ismidir, bu isim onlara sonradan verilmiş. tir.»

İrem kelimesi Ad'm atfı beyanıdır ve Ad'dan maksadın birin­ci ad olduğunu ilan etmektedir. İrem, Ad'ın bedeli de olabilir. Gayri-musariftir; çünkü alemiyet ve tenis vardır. Kabile ismi ol­duğu için müennestir.

«İmad sahibidir» kelimesi İrem'in sıfatı olur. Yani uzun boy­ludurlar. Boylan direklere benzetilmiştir. Bu, İbn Abbas ve Müca-hid'den rivayet edilmiştir. Meşhur olan şudur ki, onların bir kişisi onilsi zira boyundaydı. Bazan daha uzun idiler. El-Kevaşi tefsirinde onların uzunluğunun dörtyüz zira olduğunu söylemiştir. Onlardan biri büyük bir kayayı kaldınr, bir kabilenin üzerine atabilirdi. Onlar da helak olurlardı. Katade ve îbn Abbas (Ata rivayetinde) «Zat'U-imad'dan» maksat çadırlar ve onlann altındaki direklerdir, demişlerdir. Çünkü bunlar yaz döneminde seyyar idiler. Bitkiler kuruduktan sonra esas evlerine dönerlerdi. Birçok müfessirin ifa­desine göre bunlar bedevi idiler, direk ve çadır ehli idiler. Sefere çıkarken, konarken oralarda bannırlardı. Bazıları bundan maksa­dın yücelik ve sebat sahibi uzun ömürlü demek olduğunu söyle­mişlerdir. Bütün bu manalar ariyet yoluyladır. Cenab-i Hak «O Ad ki benzerleri memleketlerde yaradılmamıştır» demekle onların du­rumlarının çok büyük olduğunu, çok kuvvetli bulunduklarım, dün­ya beldelerinde onlar gibisi olmadığını ifade buyuruyor. Kevaşi' tefsirinde ne kadar uzun oldukları daha Önce zikredildi. Fakat Ke-vaşi'nin nakline itiraz edilmiştir. İbn'ul Arabi, «Bu söz bâtıldır. Çünkü sahihde «Allah Adem'i altmış zira boyunda yaratmıştır» de­nilmektedir. O yaradılış Adem'den başlayarak eksilir, ta şu ana kadara diyor. Dikkat edilirse Kevaşi'nin nakline göre Katade, on-lardan bir kişinin uzunluğunun 12 zira olduğunu iddia etmektedir.

Ebu Ubeyde «Zat'iUİmad'dan maksat uzunluk sahibi idiler de­mektir» diyor. Katade «Kavimlerinin önderleri mânâsına olduğu­nu» söylemiştir. Bazılarına göre onlar, yüksek binalara sahiptiler ve binalarını direkler üzerine yaparlardı. Zira onlar o direği diker, o direkler üzerinde saray ve köşkler yaparlardı!

İbn Zeyd, «Zat'iLîmad'dan maksat, direkler ve muhkemleşti* rilmiş binalar demektir» der. Dahhak «Kuvvet ve-şiddet sahibi idi­ler)} demiştir. Avf, Halid el-Zub'i'den rivayet ediyor: «îmad sahibi İrem'den maksat Dimeşktir». Yani Suriye'nin başkenti Şam'dır.

Muhammed bin Kab'ul-Kurezi, «Mısır'daki iskenderiye'dir» diyor. Rivayete göre Ad'ın iki oğlu vardı. Birisi Şeddad, öbürü Şe-did'di. Dünyaya sahip oldular, zulmettiler. Sonra Şedid öldü, kra­liyet tamamen Şeddad'a geçti.

îş tamamen Şeddad'a kaldı. Dünyaya hakim oldu. Dünyadaki bütün krallar ona baş eğdi. Cennetin zikrini işitti ve «Onun benzerini bina etmem gerekir» dedi. Böylece Ad'ın arazi ve sahraların-da üçyüz sene içinde bir bahçe yaptırdı: İrem. îrem büyük bir şe­hirdi. Sarayları altın ve gümüşten, direkleri ise zebercet ve yakut­tandı. Orada ağaçların ve akan nehirlerin her çeşidi vardı. îrem bahçelerini tamam ettikten sonra memleketin ahalisi ile beraber oraya gitti. Bir gün bir gece mesafede iken Cenab-ı Hak semadan bir sayha gönderdi ve hepsi helak oldu.

Abdullah bin Kilabe'den rivayet edüiyor: Devesi kaybolmuştu. Onu arıyordu. Bu esnada İrem'e tesadüf etti. Getirebildiği kadar mücevherat alarak getirdi. Bu mesele Muaviye'nin kulağına gitti. Onu huzuruna çağırdı. O da meseleyi olduğu gibi hikâye etti. Mua-viye, Kâb'a gönderip sordu: Kâb, o görülen şehir direkler sahibi İrem'dir. Oraya müslümanlardan senin zamanında biri girecektir. İnsanı kırmızıdır, beyaza çalar. Kısa boyludur. Kaşlarının üzerinde bir ben vardır. Topuğunun üzerinde de bir ben vardır. Devesini aramaya çıkacaktır, dedikten sonra sağa baktı, Ebu Kilabe'yi gördü ve «Allah'a yemin ederim, o bu kişidir» dedi.

9. ayette bahsedilen Semud, Hz. Salih'in kavmidir. «Câbû« fiili kestiler demektir. Tefsir alimleri dağlan ilk yontup, bina yapanın Semud kavmi olduğunu söylemişlerdir. Medayin'de 1700 kasaba vardı ve hepsi de kayalıkları oyarak yapmışlardı. Evlerden, konak­lardan bir milyon yediyüz bin (1.700.000) adet yaptılar, hepsi de taştandı. Cenab-ı Hak Hicr Suresi'nde (ayet: 83) «Dağlarda güveni, lir evler yapıyorlardı» buyurmuştur. Onlar güçlü olduklarından dolayı kocaman kayalıkları çıkarıyorlar, dağlan deliyorlar, kendi­lerine ev yapıyorlardı.

El-Vadi'den maksat Vad'il-Kura'dır. Bunu Muhammed bin îs-hak söyledi. Ebu'1-Esad, Ebi Nedre'den rivayet ediyor: Rasulullah Tebuk Gazvesi'nde Semud vadisine geldi. Rasûl-ü Ekrem bir ata binmişti. Ashabına «Süratle yürüyün. Kesinlikle siz lanetlenmiş bir vadide bulunuyorsunuz» dedi. Banlarına göre El-Vadi, dağların arası demektir. Onlar dağlardan inip ev yapıyorlardı.

«Kazıklar sahibbmden maksat askerler, ordular sahibi demek­tir. O ordular ki onlarla mülkünü takviye ederdi. (îbn Abbas). Bazilan «Firavun insanları kazığa vurmak suretiyle azap ederdi» de­miştir. İnsanlar öünceye kadar kazıklarda bağlı kalırlardı. Hanı­mı Asiye ile kızı Maşite'yi de bu şekilde öldürmüştü.

11. ayetteki «Ellezine» (ism-i mevsul) Ad, Semud ve Firavun demektir. Tuğyan etmek temerrud etmektir. Asi olmak, haddi zu­lümde tecavüz etmektir.

«Onlar orada fesadı (eziyet ve zulmü) çoğalttılar».

«Sevt» kelimesi ay demektir. İşte zulümlerinden dolayı Rab-bin onların üzerine azabı sevten döktü. Bazılarına göre sevt, aza­bın şiddetlisi demektir. Ferra, «Sevt, Araplar tarafından azabın her çeşidi için kullanılan bir kelimedir» diyor. Bazılarına göre sevt'in mânâsı onların etine ve kanına karışan azap demektir. Katade «Allah neyi azap olarak verirse o azabın sevti sayılır» demiştir.

«Kesinlikle Rabbin her insanın haberini murakabe etmekte­dir. Onu ona göre cezalandırır». (Hasan, İkrime).

Bazıları «Kulların yolu üzerindedir. Hiç kimse ona uğrama­dan geçemez» mânâsına geldiğini söylemişlerdir. «Mersed» ve «mirsad» kelimeleri yol demektir.

Dahhak, îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor: Cehennem üze­rinde yedi köprü vardır. Birinci köprünün yanında insanlar iman­dan sorulur. Eğer imanı tam olarak getirirse, ikinci köprüye geçer. Orada namaz sorulur. Eğer onu getirirse üçüncüye geçer. Orada Ramazan orucu sorulur. Eğer varsa beşinciye geçer. Orada hac ve umre sorulur. Eğer onlar varsa altıncıya geçilir. Orada silayi rahim sorulur. Eğer o varsa yedinciye geçilir. Sonra zulümlerden sorulur. Bir tellâl çağırılır: «Kimin zulmen alınmış bir hakkı var­sa gelsin» denilir. Böylece halkın haklan ondan alınır. Ve onun da hakları halktan alınır.

Seyri, «Mirsad'dan maksat cehennemdir. Cehennemin üzerin­de üç köprü vardır. Birisinde rahim, birisinde emanet, birisinde de red vardır» diyor. Yani Rabbin oraya varmasından maksat hik­meti, iradesi ve emrinin varmasidır. [2]

 

Meal

 

15- İnsana gelince, Rabbi kendisini imtihan edip de ikram­da bulunur, bol nimet ve zenginlik verirse «Rabbim bana ikram etti» der.

16- Fakat onu imtihan edip rızkını daraltırsa «Rabbim ba­na ihanet etti» der.

17- Hayır, hayır! Siz yetime iyilik etmezsiniz.

18- siz yoksulu doyurmak hususunda birbirinizi teşvik da­hi etmezsiniz.

19- Ve siz helal-haram ayırmadan yer-yutarsmız.

20- Malı da bir yığma tutkusuyla, hırsla seviyorsunuz.

21- Hayır, hayır!  Yer parça parça yıkılıp darmadağın ol­duğu.

22- Rabbinin emri geldiği, melekler de saf sat indikleri za­man,

23- O gün cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün yaptık­larını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var?

24- «Ah!» diyecek;  «keşke hayatım için önceden birşeyler yapıp buraya yollasaydım».

25- O gün Allah'ın azab ettiği gibi hiç kimse azab etmez.

26- O gün O'nun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.

27- Ey mutmain olan nefs!

28- Hoşnut etmiş ve hoşnud edilmiş olarak Rabbine dön!

29- Benim iyi kullarımın arasına gir.

30- Benim cennetime gir. [3]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(15-30)   «İnsana gelince, Rabbi...» Bu Ayetlerin Tefsiri

15. ayetin başındaki insandan maksat kafirdir, tbn Abbas, bu­rada Utbe bin Rebia, Ebu Huzeyfe bin Muğire, bazıları da Umeyye bin Halefin kastedildiğini söyler. İbtila'dan maksat imtihan et-mektir. Ona ikram etmek mal ile, nimet vermek de genişlikle olur.

O sevinir, hamdetmez, Allah onu fakirlikle imtihan ederse rız­kım daraltırsa o zaman Allah bana zillet verdi diyerek yakınır. İş­te bu kafirin sıfatıdır. Çünkü haşre imanı yoktur. Onun katında ikram veya zillet dünyadaki malın çokluğuna ve azlığına göredir. Mümine gelince, ikram onun katında Allah'ın ona taatiyle, tevfi-kiyle ikram etmesidir. Onlar da ahirete götürürler. Eğer Allah ge­niş dünya verirse Allah'a hamdederler.

Kurtubi diyor ki: «Benim kanaatime göre, iki ayet (14. ve 15. ayet) her kâfirin ve müstümanlarm çoğunun da sıfatıdır. Zanneder ki Allah'ın ona vermesi kendi kerametindendir veya Allah katın­daki faziletinden dolayıdır. Çoğu kez cehaletinden Ötürü «Eğer ben buna müstahak olmasaydım Allah bana vermezdi» der. Eğer rızkı azalırsa zanneder ki bu Allah'ın onu zelil saymasından ileri geliyor.»

17. ayetin başındaki «kella» kelimesi red manasınadır. Yani durum zannedildiği gibi değildir. Zenginlik fazilet, fakirlik de zil­let için değildir. Fakirlik ve zenginlik Allah'ın takdiri ve kazasıyla-dır.

17. ayet onların daha önce işlediklerini haber vermektedir: Yetimin mirasım vermiyorlardı. Ehline, aile efradına kendilerine gelen miskine, yetime vermelerini emretmiyor, buna teşvik etmi­yorlardı. Yetimin mirasını şiddetli bir yiyişle yiyorlardı. (Süddi).

Bazıları «ölünün hayatta iken zulüm ile topladıklarını yerler­di» diyor. Ve bunun da zulümden geldiğini biliyorlardı. Böylece yemek hususunda helâl ve haram bir araya getiriliyordu.

«Cemmen» kelimesi çok demektir. Yani onlar malı çok sever­ler. Helalini de haramını da (ayırdetmeden) severler.

21. ayetin başındaki «kella» red harfidir. Yani durum böyle değildir. Onların dünyaya sarılması kesinlikle yanlıştır. Çünkü bu­nu yapan bir insan pişman olur. Hem de yerin sarsıldığı bir gün­de. Pişmanlık da o gün artık fayda vermez.

«Dukket» fiili sarsıldı, kırıldı, vuruldu demektir. Hareket etti mânâsına da gelir. Peşpeşe hareketler yaptı. Müberred, «dukket yapıştı, yüksekliği gitti demektir» diyor. «Dekken dekken» kelime­leri bir defadan sonra ikinci bir defa demektir. Yani sarsıldı, bir kısmı diğerini kırdı. Böylece her şey kırıldı. Bazıları «Onun dağ. lan sarsıldı ve tepeleri sarsıldı, eşit hale geldiler demektir» demiş-lerdir. Bazıları «Yayılmakta yerin dağı, ovası hepsi birleşti, eşit bir hale geldi. Evleri, sarayları, dağları, binaları hepsi gitU» anla­mına geldiğini söylemiştir.

«Babbin gelmesi», yem emri ve hükmü geldi. (Hasan Basri).

Bazıları «Rab büyük mucizelerle onlara geldi demektir» der­ler. Tıpkı Bakara Suresi'nin 210. ayetindeki gibi! Bazılarına göre ayetlerin gelmesi Allah'ın gelmesi şeklinde ifade etmişlerdir. Bu ifade tarzı ayetlerin şanını yüceltmek içindir.

Bazıları, «Rabbin geldi» ifadesinden maksat o gün artık şüp­heler ortadan kalkar, bilinenler zaruri bir hale gelir. Nitekim şüp­hesiz bir şey geldiğinde şüpheli şeyler, şek ve şüpheden zail olur­lar, demişlerdir.

Bazı alimler de Allah'ın gelmesi kudretinin zahir olması de-mektir, demişlerdir.

Allah bir mekandan diğer bir mekâna tahavvul ile nitelendiri­lemez. Tahavvul ve intikal Allah için nasıl bahis konusu olabilir? Halbuki Allah'ın mekânı ve zamanı yoktur. Onun üzerine ne bir vakit ne de bir zaman geçmez. Çünkü bir şeyin üzerinde vaktin geçmesi vakitlerin fevtedilmesi demektir. Onlardan bir şeyi fev-teden aciz olur. Melekler de saflar halinde gelir. O gün cehennem getirilir. îbn Mesud ve Mukatil, «Cehennem yetmişbin gem ile çe­kilir, mahşere getirilir. Her gem yetmişbin meleğin elindedir. Ce­hennemin öfkesi ve nârâsı vardır. Arşın sol tarafında durduru­lur» diyorlar. Sahihi Müslim'de Abdullah bin Mesud Allah Easûlü' nün şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: «Cehennem o gün getirilir, yetmişbin gemi vardır. Her gemle beraber onu çeken yetminbîn melek vardır.»

Ebu Said el-Hudri: «Ö gün cehennem getirilir» ayeti nazil ol­duğu zaman Rasûlullah'ın beti benzi atmıştı. Yüzünde^bu belirdi Sahabeye bu durum çok ağır geldi. Sonra Rasûl-ü Ekrem, «Ceb* rail bana 21, 22 ve 23. ayetleri getirdi» buyurdu.

Hz. Ali diyor ki, Rasulûllah'a: «Ey Allah'ın RasûLü Cehennem nasıl getirilir?» diye sordum. O da cevap olarak: «Yetmişbin gem ile mahşer yerine çekilir. Her gemde yetmişbin melek vardır. O öyle bir şahlanış yapar ki eğer bırakılsa mahşerdeki bütünÂnsan-lan yakar. Sonra cehennem benimle karşı karşıya geldiğinde şöy­le der: «Ey Muhammed, benimle senin aranda ne var? (Yani sa­na karışmam). Allah senin etini bana haram kılmıştır» dedi. O zaman mahşerde hiç kimse kalmaz ki, nefsim, nefsim demesin. Ancak Rasûl-ü Ekrem kalır: «Ey Rabbim! Ümmetim, Ey Rabbimî Ümmetim» buyurur».

24. ayetteki «Lihayati»Tûn başındaki «lam», «fi» mânâsını ifade eder. Yani hayatımda salih amel takdim etseydim! Bazılarına göre «Hayatım için salih amel takdim etseydim» demektir. Yani ölüm­süz hayat için keşke salih amel takdim etseydim» Bazıları «Cehen­nem ehlinin hayatı güzel değildir. Sanki onların hayatları yoktur» demiştir. O zaman ayetin manâsı şöyle olur: Keşke ben ateşten kurtulmak için hayırdan bir şeyler takdim etseydim. Ve ben de sakin bir hayatı- olanlardan olurdum. İşte o gün Allah'ın azabı gibi hiç kimse azap veremez. Allah'ın bağlaması gibi hiç kimse bağla­yamaz, (îbn Abbas, Hasan).

Kisai, «Yuazzebu», «Yuşeku» şeklinde fetha ile okunmuştur. Yani dünyada hiç kimse Allah'ın Kıyamet Günü'nde kâfirlere ve­receği azap gibi bir azap görmez.  [4] Kafirin bağlandığı gibi hiç kimse bağlanmaz. Bu kimseden maksat İblis'tir. Çünkü delil îblis'in azap yönünden insanların en şiddetlisi olduğuna dairdir. Zira o mücrimdir.

Bazıları «Bu azaba duçar olan kişi Umeyye bin Haleftir» de­miştir. (Ferra). Yani Umeyye kafirin azabı gibi hiç kimse azaba duçar edilmez. Hiç kimse onun zincirleri ve bukağıları gibi zincir ve bukağılara vurulmaz. Çünkü o küfrün doruk noktasına çıkmış, esfeli safiline inmiştir. Bazıları «Onun yerine kimse azaba duçar edilmez» demek olduğunu söylemişlerdir. Yani onun fidyesi kabul edilmez.

Bazıları da «Kâfir olmayan bir kimse kâfirin azabı gibi bir azaba duçar edilmez» demişlerdir.

Mutmain olan nefis'ten maksat sakinleşmiş, kesin bir bilgiye sahip, kesinlikle Allah'ın, Rabbi olduğunu bilen nefistir. Böylece Allah'a itaat eder. (Mücahid)

îbn Abbas, «Allah'ın sevabıyla itminana kavuşan nefistir» di­yor. Burada «Mutmainne» yerine îbn Abbas «Mu'mine» şeklinde okumuştur. Hasan «Mutmain nefisten maksat, kesin bilgi sahibi ve mümin nefistir» diyor. Mücahid, «Nefsi mutmainne Allah'ın ka­zasına razı olan nefisUr» der. O nefis bilir ki onun başına gelmeyen felaketler kaderinde gelmeyecektir diye yazılıdır. Onun başına ge­lecekler de kesinikle gelecektir. Mukatil «Nefsi mutmainne'den Allah'ın azabından emin olan nefis kastedilmektedir» diyor.

îbn Keysan, «Nefsi mutmainne ihlaslı nefis demektir» demiş­tir.

«Ey itminan sahibi nefis! Rabbinin verdiğinden razı olduğun, Rabbin de senden razı olduğu halde Rabbine dön!»

Bu meleklerin sözlerindendir, denilmiştir.

Bazıları «Nefsi mutmainne'den maksat Allah'ın zikriyle itmi­nana kavuşan nefistir» demişlerdir. Çünkü Cenab-ı Hak Rad Sure­sinde (ayet: 38), «Onlar îçi iman etmişlerdir ve kalpleri Allah'ı an­makla yatışır. İyi bilin ki kalpler ancak Allah'ı anrnakla yatışır» buyurulmuştur.

Abdullah bin Bureyde, babasından naklederek «Bu nefsin lîz, Hamza'nın nefsi olduğunu» söylemiştir. Fakat sıhhatli görüşe göre burada hüküm geneldir. Mümin, muhlis ve Allah'ın itaat eden her nefis kastedilir.

Hasan Basri diyor ki: «Cenab-ı Hak mümin kulunun ruhunu kabzetmek istediğinde nefis Allah'a doğru itminana kavuşur, Al­lah da onunla mutmain olur». (Bu cümle müteşabih hadislerden­dir).

Amr ibn As vefat ettiği zaman Cenab-ı Hak iki melek gönde­rir. Beraberlerinde cennetten gelen hediyeler vardır. Onlar o nef­se: «Ey itminana kavuşmuş nefis! Rabbinden razı olduğun ve Rab' bin de senden razı olduğu halde revha ve reyhana gitmek üzere çık. Razı olup gazabh olmayan Rabbe doğru gitmek üzere çık» derler. Böylece nefis yeryüzünde bulunan herhangi bir kimsenin burnuna giden en güzel misk kokusu gibi çıkar...

Said bin Ziyad diyor ki: «Bir kişi RasûUü Ekrem'in yanında, «ey mutmain nefis» diyen ayet okudu. Hz. Peygamberin yanında bulunan Hz. Ebu Bekir bunu duyunca: «Ey Allah'ın Rasûlü, bu ne güzeldir» dedi. Rasûl-ü Ekrem: «Melek bunu sana söyleyecektir, ey Ebabekir!» dedi.

Said bin Cübeyr diyor ki: «tbn Abbas Taif'te vefat etti. Bir kuş geldi, onun- yaradılışında hiçbir kuş görülmemişti. İbn Abbas' m naşına girdi. Sonra oradan çıktığını kimse görmedi, tbn Abbas defnedildiği zaman kabrin kenarında hiç kimse tarafından görülmeyen birisi: «Ey itminana kavuşmuş nefis! Razı edici ve razı edil­miş olarak Rabbine dön!» ayetini okudu.

Dahhak bu ayetin Hz. Osman hakkında nazil olduğunu söyler. Bu da Ruma kuyusunu vakfettiği zaman olmuştur. Buma kuyusu Medine'de suyu çok tatlı olan bir kuyudur.

Bazılarına göre de Hubeyb bin Adiy hakkında nazil olmuştur. Mekke kâfirleri onu asmışlar, yüzünü Medine'ye doğru çevirmiş­lerdi. Allah onun yüzünü kıbleye doğru çevirdi. «Rabbine dön» emrinin mânâsı «sahibine ve cesedine dön» demektir. (İbn Abbas, İkrime ve Ata). Taberi de bu görüşü desteklemiştir. Bunun delili İbn Abbas'ın «Benim kullanma gir» şeklindeki kıraatidir. Cenab-ı Hak kıyamette ruhlara, cesetlerine dönmelerini emreder. İbn Me-sud «Benim kulumun cesedine gir.» şeklinde okumuştur. Hasan Basri, «Rabbinin sevabına ve kerametine dön» şeklinde yorumla­mıştır. Ebu Salih, «Allah'a dön demektir» diyor. Tabii bu ölüm anında olur

«Benim kullarıma gir», yani onların cesetlerine gir. Bunun de­lili îbn Abbas ve İbn Mesud'un kıraatidir. İbn Abbas «Bunun Kı­yamet Günü'nde olduğu söylenir» demiştir. Dahhak da bunu söy­ler. Cumhur'a göre cennet ebediyet yeridir, o cennet ki ebrann, salihlerin ve hayırlı insanların meskenidir.

«İbadima gir» ifadesinden maksat, kullarımdan salih olanla­rın arasına gir demektir. Nitekim Cenab-ı Hak, Ankebut Suresi'nde (ayet 9): «Andolsun, onları salihler arasına sokacağız» buyurmuş­tur.

Ahfeş, «Bu ifadeden maksat, hizbime gir demektir» diyor. Ya­ni onların içine gir, onlarla beraber cennetime gir! [5]

FECB SURESİ'NÎN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/620-621.

Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/621-628.

Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/629-630.

[4] tki kıraatin yol açtığı mânâ farklılıkları ve delilleri için bkz. Ebu Zür'a Huccet'ul-Kraat, sh: 763

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/8.