Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şems Süresi - Kuran - 091Sems - 1. Sayfa

ŞEMS SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2


ŞEMS SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim' olan Allah'ın adıyla

1- Andolsun güneşe ve aydınlığa,

2- Ve onun ardından gelen ay'a,

3- Ve  güneşi meydana çıkardığı zaman gündüze,

4- Ve güneşi örttüğü zaman geceye,

5- Ve göğe ve onu yapana,

6- Ve yere ve onu yaradana,

7- Nefse ve onu düzenleyene,

8- Sonra ona kötülüğü ve sakınmayı ilham edene ki;

9- Nefsini temizleyen felaha ermiş,

10- Kendisini fenalıklara  gömen kimse   de   ziyana  uğra­mıştır.

11- Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allah'ın elçisini) ya­lanladı.

12- Hatırlat o zamanı ki onların en şakisi olan ayaklan­dığı zaman.

13- Allah'ın  Peygamberi  onlara «Allah'ın dişi devesine ve onun sulanmasına dikkat edin» demişti.

14- Onlar o peygamberi yalanladılar ve deveyi boğazladı­lar.  Bunun üzerine Rableri suçlarından dolayı onların üzerleri­ne katmerli azap indirdi. Onları yerle bir etti.

15- Ve O  (Allah)  bunun sonucundan korkmaz. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-15)   «Andolsun güneşe ve aydınlığa...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 15 ayettir.

Şems Suresi ittifakla Mekkî'dir. Mekke ve Medine'nin ilk sayı­mında ayetleri 16'dır. Diğer sayımlarda 15 olarak tesbit edilmiştir. Kelimeleri 54, harfleri 247'dir.

«Dukaka»ûBn maksat güneşin ışığıdır. Nitekim Hakim bunu İbn Abbas'tan rivayet edip tashih etmektedir. Maksat, güneşin do­ğup ışığının dünyaya kaim olduğu zamandır.

Bazı müdekkiklere göre Duha'nin hakikati güneşin şarkı gö­rülüp ufuktan uzaklaşması ve bakanlara bariz hale gelmesidir. Bu takdirde, o hakiki bir mânâ olur. Bu vaktin evveline dehva deni­lir. Daha sonraki kısmına Duha, zevale yakın olan kısmına da De­ha denilmektedir. Güneşe izafe edildi, çünkü güneşin doğuşundan kinayedir. Nitekim burada da öyledir. Mukatil, «Güneşin dukası ha­raretidir» der. Yine Mukatil'den: «Duha'dan maksat bütün gün­dür» rivayeti gelmiştir.

«Telaha» fiili ona tâbi oldu demektir. Yani güneşe tabi olduğu zaman aya yemin ederim. Güneşe tâbi olması da ay ve güneşin çı­kış noktalan itibariyledir. Yani ayın tuluu güneşin tuluunu takip ederse. Yani güneş şarkî ufuktan doğar, doğduktan sonra bu ayın şarki ufuktan doğması demektir. Bu da ayın birinci günü olur. Çünkü güneş ayın ilk saatlerinde doğu ufkundan doğuş yaptığı za­man ondan sonra ay çıkar. Fakat ayın zatına ait herhangi bir ışı­ğı yoktur. Ancak güneş battıktan sonra hilâl olarak görünür.

«Güneşi belirttiği zaman gündüze», yani gündüz güneşi belir­tir. Çünkü gündüz yayıldığında, bir müddet geçtikten sonra güneş doğar ve herkese görünür, tsnad burada mecazidir. «Onun gündü­zü oruç tuttu» sözünde olduğu gibi. Yani o gündüzünde oruç tut­muştur.

«Gündüz onu tecelli eder», yani güneş gündüzle tecelli eder, «Cella» fnlinin sonundaki «ha» zamiri yeryüzüne aittir. Bazı­larına göre eğer dünyadan maksat yeryüzü ve Üzerinde yaşayan­lar ise dünyaya aittir. Bazıları «zulmete gider, o vakit «cellaha» onu izale etti manasınadır» derler. Yani gündüz zulmeti izale etti, sö­küp attı demektir.

«Yağşaha»; gece gündüzün ışığını kapattığı zaman geceye ye­min ederim! Lâfızlar mecazidir.

Bazıları «Yağşa'nın sonundaki zamir arza gider» demiştir. Ba­zıları da dünyaya gittiğini söylemişlerdir.

Daha Önce Cenab-ı Hak mazi sigasım kullanırken, burada ise muzari sigasını kullanmaktadır. Ebu Hayyan, «Böyle yapması fa-sılaları (ayet sonlarını) gözetmek içindir» diyor. Bazı müdekkik-ler «Daha önceki ayette mazi, burada muzariyi kullanması zaman­ların Allah katında bir olduğuna dikkati çekmek içindir» demiş­lerdir.

Şihab el-Haffaci, Beyzavi haşiyesinde, «En uygunu, geceden maksat, ışığın yok olmasıyla meydana gelen karanlık demektir» der. Yoksa gece (karanlık) asli bir yokluktur. Çünkü birinci yo­rum Allah'ın kudretine daha fazla ve açıkça delâlet etmektedir. Bu, daha öncekine nisbetle müstakbeldir. Binaenaleyh tabirin değişti­rilmesi lazımdır ki maksada delâlet etsin.

«Andolsun göğe ve onu bina edene».

Ayet metnindeki «Ma» kelimesi «men» mânâsı ifade eder. Çün­kü bina edenden maksat Cenab-ı Hak'tır. «Ma» ise akıl sahipleri için değil diğer canlılar için kullanılır. Fakat «men» yerine «ma» kullanılması vasfiyet iradesi içindir. Yani daha önce «Babaya on­dan meydana gelen çocuğa yemin ederim» ayetindeki Ma'nın ye­rine tahrim için getirilmiştir. Sanki şöyle deniliyor: Andolsun se­maya, andolsun o şanı yüce semayı bina eden kudret sahibine. Onun varlığına kudretinin kemâline bunların binası delâlet etmek­tedir. Bu binadan maksat onu varetmektir. Çünkü bu onun varlı­ğına ve kemali kudretine delâlettir. Evet, bu, Cenab-ı Hak'kın bir­liğini, varlığını tesbit eden bir delildir.

«Andolsun yerküresine ve her tarafa yayılmasına}}.

Bu tefsire bakılırsa, «Daha» fiili gitti, yaklaşıp baktı ve yük­seldi mânâsını ifade eder.

«Nefse ve nefsi inşa edene yemin ederim». Nefsi meydana ge­tiren, kemâline mustaid kılana yemin ederim. Bu da nefsin aza­larını eşit bir şekilde yapmasından, zahir ve bâtın kuvvelerinden ileri geliyor. Burada nefsin nekre getirilmesi teksir içindir. Bazı­ları «tahrim içindir» diyor. O zaman nefisten maksat Hz. Adem olur. Fakat teksir için olması kasem'in cevabına daha uygundur. Çünkü orada «Nefsini tezkiye eden felaha kavuşmuştur» denmiş­tir. Katade «Ma tahaha, ma sevvaha ayetlerindeki «ma», «men» mânâsına değil mastar manasınadır» diyor. Yani yemin olsun ye­re ve onun binasına. Yemin olsun arza ve onun yayılmasına. Ye­min olsun Nefse ve onun tasfiyesine!

Nefisten maksat ya Hz. Adem'dir veya her soluk sahibi nefis­tir. Sevva fiili biçimli kılmıştır mânâsını ifade eder. Mücahid, «Onun yaradılışını tasfiye etmiş tadilat yapmış demekUr» diyor. Cenab-ı Hak bu isimlere kasem ediyor. Çünkü Allah'ın yarattıkla­rında onun varlığına delâlet eden harikulade sanatlar vardır. İl-ham'dan maksat ona tanıttı demektir. Yani nefse fücur ve takva yolunu tanıttı. (İbn Abbas).

Ona taat ve masiyeti tanıttı. (Mücahid)

Muhammed bin Kâb diyor ki: «Allah bir kuluna hayrı irade ettiği zaman ona hayrı ilham eder, kul da hayrı işler. Ona kötü­lük irade ettiğinde şerri ilham eder, o da şerri işlemiş olur».

Perra da «Elheme'den maksat arrefeâir. Yani ona hayr yo­lunu, şer yolunu tanıtmıştır, demekUr» der. Dahhak, tbn Abbas' tan rivayet ediyor: «Muttaki mümine takvayı ilham etmiştir. Fa-dre de fücuru».

Said, Katade'den şöyle rivayet ediyor: «Nefis için fücurunu ve takvasını da açıklamış demektir» dedi. Bütün bu mânâlar bir­birine yakındırlar. Ebu Hureyre, Allah Rasûlti'nden rivayet et­mektedir: «Hz. Peygamber, «O nefse fücurunu ve takvasını ilham etti» cümlesini okuduğu zaman: «Ey Allahım! Benim nefsime tak­vasını ver. Onu tertemiz kıl. Çünkü sen nefsi temizleyen kimselerin en hayırltsısın. Nefsin velisi ve mevlasısın» buyurmuştur. Bu ha­disi Cüveybir Dahhak'tan o da İbn Abbas'tan az bir değişiklikle rivayet etmiştir.

«Fücur» ve «takva» mastardırlar. «Elheme» fiiline mefulunbih olurlar. Cenab-ı Haklan 9. ve 10. ayetleri kasemin cevabıdır. Zec-cac. «Kasemin cevabında getirilen lam harfi kad harfinin üzerinde idi, fıazfedilmiştir» der. Bazıları da şu görüşe yer verirler: Bu ayet­ler kasemin cevabı değildir. Kasemin cevabı mahzuftur. Yani gü­neşe ve ondan sonra gelen güne, aya, gündüze, geceye, semaya, onu bina edene; yeri yayana, nefse, onu tasfiye edene and içerim ki Semud'un üzerine azap indiği gibi Mekke ehli üzerine de Rasûlul-lah'ı yalanladıklarından dolayı azap gelecektir. Bu takdirde «Onu tasfiye eden felaha kavuşmuştur» cümlesi «Ona fücurunu ve tak­vasını ilham etti» cümlesiyle ilgilidir; ona tabidir.

«Zekka» fiilinin altındaki zamir «men» kelimesine racidir, fail olur. Yani, ister ibadetle ister başka şeylerle olsun, nefsini terte­miz kılan kurtulmuştur, demektir. «Ha» (meful olan zamir) nefse racidir. «Ve Kad Habe Men Dessaha» da böyledir. Kad kelimesi, nin iki defa tekrar edilmesi bu cümlelerin içeriğine Allah'ın ver­miş olduğu itinayı belirtmek içindir. «Tezkiye» (Zakka fiilinin mastarı) gelişmek manâsına, «tedsiye» (dessa fiilinin maştan) gizlemek mânâsına gelir. Allame Zemahşeri Keşşafta «Tezkiye ge­lişmek ve yücelmek, tedsiye de eksiklik ve gizlilik manasınadır» diyor. Yani nefsini ibadet yönünden geliştiren ve ilmen ve amelen takva ile yücelten bir kimse her matlubunu elde etmiş ve her tür­lü pislikten kurtulmuştur. Cehalet ve fasıklık yönünden fücur ile nefsini eksilten ve gizleyen kesinlikle zarar etmiştir. Mümkündür ki nefsin tezkiyesi heyulanın kirlerinden temizlenmesi demek ol-sun. Tedsiyesi ise orada gizlemesi, mulevves olması demektir. Han­gi mânâya gelirse gelsin Allah'ın kasem ettiği nesnelere kasem etmesiyle beraber olunan vâdu tehdid, Allah'ın varlığına, zatının va. cib olduğuna, sıfatının kemaline delâlet eden ilmi kapsamaktadır.

Abd bin Humeyd, İbn ul-Munzir ve İbn Ebi Hatim, Said bin Cübeyr'den şöyle rivayet ediyorlar: «Ona ilham etti»; yani ona la­zım kıldı! Deylemi de bunu Enes'ten merfu olarak rivayet etmiş­tir. İşte buna binaen Vahidi «ilham kalbe tevfik ve hızlanın düş­mesidir» demiştir. Cenab-ı Hak bir kulun kalbine tevfikten veya hızlandan bir şey yerleştirirse ona o şeyi lazım (ayrılmaz) kılmış olur. Daha Önce Müzeyne kabilesinden gelen iki kişiye Rasulullah' in dediği de bunu desteklemekte, kuvvetlendirmektedir. Bu durum kulun kudret ve ihtiyarının fücur ve takvada tamamen rolü ol­madığını göstermez. Nitekim «Nefsini tezkiye eden felah bulmuş­tur» ayeti buna delâlet eder. Çünkü bu ayette takva ile tezkiyenin fücur ile tezkiyenin faili kuldur. Fiil ile fail arasındaki isnad mes­nedin kaim olmasını iktiza eder ve zikredilen medhaliyet burada kafidir. Kula hakiki olarak isnadın sıhhatli olması, onun fiilinin icad olmasına mutevakıf değildir «Dessa» fiilindeki zamir Allah'a racidir. Açık olan zamir de «men» kelimesine racidir. Onu nefis ile tevil ediyoruz. İbn Cerir, Îbn'ul-Munzir ve İbn Ebi Hatim'in ri­vayet ettiklerine göre İbn Abbas bu hususta şunları söylemiştir. «Kesinlikle Allah'ın tezkiye ettiği bir nefis kurtulmuştur. Allah ona hidayet etmiştir. Allah kimin nefsini kirletirse o rezil olmuştur ve Allah onu dalâlete götürmüştür».

İbn Ebi Hatim, Ebu Şeyh, İbn Merduveyh ve Deylemi'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, O şöyle demiştir: «Rasûlullah'tan dinledim. «Onu tertemiz kılan felaha kavuşmuştur» ayeti hakkın­da şöyle dedi: Allah'ın temiz kıldığı nefis, felaha kavuşmuştur. AL lah'ın mahrum kıldığı bir nefis de her hayırdan mahrum ohnuş-tur».

İmam Ahmed, îbn Ebi Şeybe, Müslim ve Nesei, Zeyd bin Er-kam'dan şöyle rivayet ediyorlar: Rasûl-ü Ekrem: «Yarabt nefsime takvasını ver, onu tezkiye et. Çünkü sen nefsi tezkiye edenlerin en hayırlısıstn. Çünkü sen onun velisi ve mevlastsın» buyurmuştur.

İşte bu haberlerden olsa gerek ki bazı kimseler bu daha mü­reccah demişlerdir. Bunu el-Intisab'ın sahibi de tercih etmiştir: «Ve's semai ve benaha» ile üzerine atfolunanlann zamirleri Cenab-ı Hak'a aittir. «Onu tezkiye eden felaha kavuşmuştur» ayeti için de en uygunu budur. Çünkü «Tezekka» fiili «Zekka» fiilinin sonucunu bildirir. Ayetin mânâsı şudur: Kim Allah tarafından tertemiz kı­lınmış ve o da bu temizliği kabul etmişse, o kurtulmuş, felaha er-mistir!»

Bütün bunlara rağmen daha önceki manâyı inkâr etmek de uygun değildir. Çünkü Zekka'nın failinin ne olduğu insanın zihnine her şeyden önce gelir. Zikredilen haberler ise son mânâyı kesinlik­le tayin etmektedirler.

«Tağva» kelimesi isyanda haddi aşan mânâsındaki «tuğyan» kökünden gelen bir mastardır, tbn Abbas, «Semud'un tağvasından maksat ona va'dedilen azabtır» diyor. Yani kendisine va'dedilen azabı yalanladı! Onlara gelen azabın ismi tağva idi. Çünkü onlara saldırmıştı.

Muhammed bin Kab, kelimeyi «hepsi» mânâsım ifade eden «tığvaha» şeklinde okumuştur. Onların en şakisinin ismi Kudar bin Salif idi. Daha önce A'raf Suresi'nde geçmişti. «Eşka» bir kişi midir, yoksa bir cemaat mi, bu hususta ihtilaf edilmiştir. Buharı, Abdullah bin Zem'a'dan rivayet ediyor: Hutbesinde deveyi ve de­veyi keseni bahis konusu etmiş, buyuruyordu: «Deveyi kesmek için galib, cebbar, müfsid, habis bir kişi aitU. O kişi de Zem'a gibi kavmi içerisinde meniğ idi.» *

Dahhak, Hz. Ali'den şöyle rivayet ediyor: Rasûl-ü Ekrem bana «Evvelin'in eşkası kimdir, biliyor musun?» diye sordu. Ben,  lah ve Rasûl'ü daha iyi bilir» dedim. Buyurdular ki: «Deveyi ke­sendir. Peki Ahirin'in en şakisi kimdir biliyor musun?» Ben: Al­lah ve Rasûlü daha iyi bilir» dedim. «Seni öldürendir» buyurdu­lar.

«Allah Rasûlü» ile kastedilen burada Hz. Salih'tir. «Naka-tallahi» tabirinden maksat, Allah'ın mucize olarak yaratmış olduğu devedir. «Sakınınız», yani onu kesmekten kaçının. Veya Al­lah'ın devesini bırakın» (Bu mesele Şuara ve Kamer Suresi'nde geçmişti).

«Demdeme» fiilinin mânâsı onları helak etti demektir; yani küfür ve yalanlamak ile deveyi kesmekten ibaret olan günahların­dan Ötürü azap, onlar üzerinde kesintisiz oldu.

Dahhak, tbn Abbas'tan rivayet ediyor: Demdeme onları yok et­ti, demektir. Ferra «Demdeme titretU manasınadır» diyor. Demde-me'nin hakiki mânâsı, azabın katmerlisi, zaman zaman dönüşü demektir.

«Onları tesviye etti»; yani yeryüzünü onlar üzerine tesviye etti. Îbn\ü-Eribari, «Demdeme'nin mânâsı öfkelendi demektir» diyor. Zira demdeme, kişiyi öfkelendiren, gazaba getiren söz demektir.

Bazıları «Sevvaha'daki zamir ümmete racidir» demiştir. Yani azabı ümmetin tümüne indirdi de hem büyükleri, hem küçükleri, hem rençberleri, hem ileri gelenleri, hem erkekleri hem kadınları, hepsi helak oldu.

15. ayetin mânâsı şudur: Allah helak mesuliyetini bir kimse­den kendisine ilhak etmekten korkmaksızın onları helak etti. (tbn Abbas, Hasan, Katade ve Mücahid). Bu takdirde «Ukbaha»âaki «ha» zamiri bu fiile racidir.

Süddi, Dahhak ve Kelbi, «Bu zamir deveyi kesene racidir» de-mislerdir. Yani deveyi kesen, suçunun neticesinden korkmadı. İbn Abbas da böyle söylemiştir. Kelâm'da takdim ve tehir vardır. Hu­lasası şudur: Hatırlat o zamanı ki eh şakileri deveyi kesmek Üzere gitti ve bu kimse bu fiilin neticesinden de korkmadı.

Bazıları da «Allah'ın Rasûlü, (Hz. Salih a.s) kavminin helaki­nin neticesinden korkmazdı. Kendisine o azaptan gelen bir zarar­dan korkmazdı. Çünkü onları uyarmıştı. Onları helak eden Allah Hz. Salih'e gerçeği göstermişti» demişlerdir. [2]

ŞEMS SURESÎ'NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/24.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/25-33.