Alak Suresi - Kuran - 096Alak - 3. Sayfa
1- Kalem Ve Yazının Önemi:
2- Rabbani Kalemler:
3- Arapların Ve Peygamber Efendimizin Ümmiliği:
ALAK SURESİ
Rahman Ve Rahim Allah'ın adı ile
Mekke'de indiği hususunda görüş birliği vardır. Ebıı Musa ve Âişe (r.an-huınâ)'nın görüşüne güre Kur'ân'ın ilk inen süresidir. ondokuz âyet-i kerimedir. [1]
1. Yaratan Rabbinin adıyla oku!
Bu sûre, müfessirlerin çoğunun görüşüne göre Kur'ân-ı Kerim'in inen ilk süresidir. Cebrail bunu Peygamber (sav)'a Hira dağında ayakta iken indirmiştir. Ona bu sûrenin ilk beş âyetini öğretmiştir. İlk inen buyruğun: "Ey örtünüp, bürünen..."(cl-Müddessir, 74/1) olduğu da söylenmiştir. Bu görüş Ca-bir b. Abdullah'a aittir. Daha Önceden (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
İlk inen sûrenin Fatiha olduğu da söylenmiştir. Hu da Ebu Meysere el-Hem-dânî'nin görüşüdür. Ali b. Ebi Talib (r.a) ise şöyle demiştir; Kur'ân'dan ilk nazil olan: "De ki: Gelin, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım..." (el-En'am, 6/151) buyruklandır, Ancak sahih olan birincisidir. Âişe dedi ki: Ra-sûlııllah (sav)'a (vahiy) ilk olarak sadık rüya gelmeye başladı. (Sonra) melek ona gelip: "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku Rabbin en kerim olandır" dedi. Bu hadisi Buhârî rivayet etmiştir.[2]
Buharı ve Müslim'de Âişe'den şöyle dediği rıvayeL edilmiştir: Rasûlullah (sav)'a ilk olarak gelen vahiy, uykuda gelen sadık rüyalardı. O, bir rüya gördü mü, mutlaka sabahın aydınlığı gibi gerçekleşirdi. Daha sonra yalnız başına kalması ona sevdirildi. O bakımdan Hira dağında yalnız başına inzivaya çekiliyordu. Ailesinin yanına dönmeksizin bir kaç gece orada tek başına ibadet etlerdi. (Önceden) bu maksatla da azıklarını hazırlardı. Sonra yine Hatice'nin yanına geri döner ve yine benzer süre (ve maksat) için azık hazırlardı. Ta ki o Hira mağarasında iken, ansızın hak ile karşılaşıncaya kadar. Melek ona gelip: "Oku!" dedi. "Ben okuma bilmem'" dedi. Melek beni aldı ve adeta takatim kesilinceye kadar sıkı sıkıya bağrına bastı, sonra bıraktı ve "oku" dedi. Ben "okuma bilmem" dedim. Nihayet üçüncü defa takatim kesüince-ye kadar beni yine sıkı sıkıya bağrına bastı, sonra serbest bıraktı ve: "Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rab-bin en kerim olandır. O, kalemle öğretendir. İnsana bilmediğini öğretti." dedi. (Daha sonra Hz. Aişe) hadisin tamamını nakletti.[3]
Ebu Reea el-Utaridi dedi ki; Ebu Musa el-Eşari, bu Basra mescidinde bizleri dolaşır, bizleri halkalar halinde oturtur, bize Kur'an okuturdu. İki beyaz elbise arasında hala onu görür gibiyim. Ben şu: "Yaratan Rabbinin adıyla oku" sûresini ondan öğrendim. Allah'ın Muhamrned (sav)'a indirdiği ilk sûre budur.
Aişe (r.anha)'nın rivayet ettiğine göre, Rasûlullah (sav)'a indirilen ilk sûre budur. Bundan sonra; "Nun (Kaleme ... andolsun ki)" (68/1) Sûresi; daha sonra; "Ey örtünüp, bürünen" (el-Müddessir, 74/1) buyruğu; daha sonra da: "Andolsun kuşluk vaktine" (ed-Duha, 93/1) Sûresi nazil oldu. Bunu el-Maverdî zikretmiştir.
ez-Zühri'den rivayete göre de ilk nazil olan "Yaratan Rabbinin adıyla oku... İnsana bilmediğini öğretti" buyruklarıdır, Rasûlullah (sav) bundan dolayı kederlendi. Dağların tepelerine tıkmaya başladı. Cebrail ona gelerek: "Sen Allah'ın peygamberisin" dedi. Hatice'nin yanına dönerek: "Beni sıkı sıkıya örtünüz ve üzerime soğuk su dökünüz" eledi. Bunun üzerine "ey örtünüp, bü-rünen* (el-Müddessir, 74/1) buyrukları nazil oldu.
"Yaratan Rabbinin adıyla okul" buyruğunun anlamı da şudur: Sen Rabbinin adı ile başlamak suretiyle Kur'ân'dan sana indirilenleri oku! Bu da her sûrenin başında besmeleyi zikretmek ile olur. Buna göre "Rab-binin adıyla" buyruğundaki "be'nin i'rabtaki mahalli, hal olarak nasbdır. Buradaki "be"nin: "Üzerine, adına" anlamında olduğu da söylenmiştir ki;Rabbinin adına oku demektir. Nitekim: "Şu işi Allah adına yaptı. Allah'ın adı üzerine yaptı" denilir. Buna göre "okunan şey" hazfedilmiştir. Yani Kur'ân oku ve onu okumaya Allah'ın adı ile başla!
Kimileri de şöyle demiştir: Rabbinin adı Kur'an'ın kendisidir. O da: "Rabbinin adıyla oku" diye buyurmaktadır ki; bu da " Rabbinin adını... (oku)" demektir ve "be" fazladan gelmiştir. Bu da (bu yönüyle) yüce Allah'ın: " Yağ veren" (el-Mu'minûn, 23/20) buyruğuna benzer Şairin şu mısraında da bu kabildendir.
"Gözlerinin çevresi siyahtır onların, sûreler okumazlar."
Şair burada "be"siz olarak; demek istemiştir.
"Rabbinin adıyla oku" buyruğunun O'nun adını zikret, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah, kendisine "Allah'ın adı ile" okumaya başlamasını emretmiş bulunmaktadır. [4]
2. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı.
"O, insanı" yani Adem oğlunu "bir kan pıhtısından" yani kandan "yarattı."
'in çoğuludur. Bu ise donmuş kan demektir, Kan akacak olursa ona; denilir. Yüce Allah " Kan pıhtısı" diye buyurarak ondan çoğul lafzıyla müzekker olarak sözetmıştir. Çünkü yüce Allah "insan" lafzı ile çoğulu kastetmiştir. Hepsi nutfeden sonra alak'den yaratılmışlardır.
"Alaka" yaş kandan bir parçadır. Ona bu ismin veriliş sebebi, yaşlığı dolayısıyla üzerinden geçtiği şeye yapışmasından ötürüdür. Kuruduğu takdirde ona "alaka" denilmez. Şair şöyle demiştir:
"Onu elleri üzerine kapaklanır bıraktık
O eller j üzerinde şah damarının (yaş) kanı boşalıyordu."
Özellikle "insanı" sozkonusu etmesi onun şerefini yüceltmek içindir. Bir başka görüşe göre, onu değersiz bir kan pıhtısından yaratıp, nihayette mükemmel, akıllı ve ayırdedme gücüne sahib bir insan oluncaya kadar getirmek suretiyle, unun üzerindeki nimetinin ne kadar büyük çapta olduğunu anlatmak istemiştir. [5]
3. Oku! Rabbİn en kerim olandır.
Yüce Allah'ın: "Oku" buyruğu tekıddir. Burada ifade tamam olmaktadır. Daha sonra yeni bir cümle ile: "Rabbin en kerim olandır." diye buyurmaktadır.
el-Kelbi dedi ki: Kulların cahilliklerine karşı hilmi iie muamele edip onları cezalandırmakta acele etmeyendir.
Ancak birinci anlam (keremi sonsuz olması) manaya daha uygundur. Çünkü daha önce birtakım nimetlerini sozkonusu etmekle keremine bunları delil göstermiş olmaktadır.
"Oku" ve "Rabbin" buyruğu; oku ey Muhammed, Rabbin sen okuma yazma bilmeyen birisi dahi olsan, sana yardım edecek ve sana kavratacak tır, diye de ayıklanmıştır. "En kerim olan" kullarının bilgisizliklerini affedip bağışlayandır, demektir. [6]
4. O, kalemle öğretendir.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1- Kalem Ve Yazının Önemi:
"O kalemle" yazmayı "öğretendir." Yani insana kalemle yazı yazmayı öğretmiştir, iiaid'in rivayetine güre, Katade şöyle demiştir; Kalem yüce Allah'tan gelmiş pek büyük bir nimettir. Eğer o olmasaydı ne bir din dimdik ayakta dururdu, ne de hayat düzene girerdi. Yüce Allah, kullarına bilmediklerini öğretmiş olmayı, onları cahilliğin karanlığından ilmin aydınlığına çıkarmayı lütuf ve kereminin kemaline delil göstermiş, kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği kadar pek büyük faydalar ihtiva eden yazma ilminin üstünlüğüne dikkat çekmiş olmaktadır. İlimlerin kaydedilmesi, hikmetlerin yazılması, öncekilerin haber ve görüşlerinin tesbiti, Allah'ın indirilmiş kitaplarının yazılması, hep yazı ile gerçekleşmiştir. Eğer yazı olmasaydı din ve dünya işleri doğru bir şekilde ayakta duramazdı. "Kalem"e bu ismin veriliş sebebi kesilmesi dolayısı üedir. " Tırnak kesmek" tabiri de aynı kökten gelmektedir. Muhdes şairlerden birisi kalemi nitelendirirken şöyle demektedir:
"Mürekkeb kafasını boyarken onun, sanki o
Delinmemiş inciye kavuşmak için süslenen yaşlı gibidir.
Hem niçin ben ona bir tazim gözüyle bakmıyayım ki;
Onun ile (amellerin yazıldığı) sahifeler yüce Allah'a yükseltilmektedir."
Abdullah b. Ömer'den gelen rivayete göre o şöyle demiştir: Ey Allah'ın Ra-suiü! Senden işittiğim hadisleri (sözleri) yazayım mı? Peygamber: "Evet, yaz. Çünkü şüphesiz Allah kalemle (yazı yazmayı) öğretmiştir" dedi.[7]
Mücahid, Ebu Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yüce Allah, dört şeyi kendi eliyle yaratmıştır. Sonra diğer canlılara: "ol" demiştir, onlar da olmuştur. (Bu doıt şey); Kalem, Arş, Adn cenneti ve Adem (a.s)'dır.
Yüce Allah'ın kime kalem ile yazı yazmayı öğrettiği hususunda üç görüş vardır. Birinci görüşe göre bu, Adem (a.s)'dır. Çünkü ilk yazı yazan odur. Bu görüş Ka'b d-Ahbar'ın görüşüdür.
İkincisine göre o İdris'tir. Çünkü ilk yazı yazan odur. Bu da Dahhak'ın görüşüdür.
Üçüncüsü ise bu buyruk, kalemle yazı yazan herkesi kapsar. Çünkü unu kim öğrenmişse yüce Allah'ın öğretmesi sayesinde öğrenmiştir. Böylelikle yüce Allah'ın kendisini yaratması ve ona yazı yazmayı öğretmek nimetini üzerindeki nimetini tamamlamak suretiyle- birarada toplamış olmaktadır. [8]
2- Rabbani Kalemler:
Peygamber (sav)'dan sahih olarak geien rivayete göre, Ebu Hureyre şöyle demiştir: Yüce Allah, mahlukatı yarattıktan sonra -kendi nezdinde Arşın üstünde bulunan- kitabında: "Şüphesiz Benim rahmetim gazabımı geçer" diye yazmıştır.[9]
Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğu sabittir: "Allah'ın ilk yarattığı şey, kalemdir. Ona: Yaz dedi, o da kıyamet gününe kadar olacak herşeyi yazdı. O (kitab) onun nezdinde zikirde Arşı'nın üstündedir.[10]
Sahih-i Müslim'de İbn Mesud'un rivayet ettiği hadiste geçtiğine göre o Peygamber (sav)'ı şöyle buyururken dinlemiş: "Nulfenin üzerinden kırkiki gün geçtiği vakit Allah ona bir melek gönderir. Bu melek o nutfeye suret verir. Onun kulağını, gözünü, derisini, etini, kemiğini yaratır. Sonra: Rabbim erkek mi, dişi mi (olacak)? diye sorar. Rabbin, dilediği hükmü verir, melek de yazar. Sonra şöyle der: Rabbim eceli, Rabbin dilediğini söyler. Melek de onu yazar. Sonra: Rabbim rızkı diye sorar. Rabbin dilediği hükmü verir. Melek de onu yazar. Sonra melek elinde sahife ile çıkar. Emrolunduğu şeye ne bir şey arttırır, ne bir şey eksiltir. Yüce Allah da: "Halbuki şüphe yok ki üzerinizde bekçiler, çok şerefli yazıcılar vardır" (el-İnfitar, 82/10-11) diye buyurmaktadır. "[11]
İlim adamlarımız der ki: Kalemler aslında üç tanedir. Birinci kalem yüce Allah'ın kendi eliyle yaratıp, yazmasını emrettiği kalemdir. İkincisi meleklerin kalemleridir. Allah, bu kalemleri onların ellerine vermiştir. Onlar da bu kalemlerle takdirleri, olacak şeyleri ve amelleri yazarlar. Üçüncü kalem insanların kalemleridir. Allah bu kalemleri insanların eline vermiştir, onlar da bu kalemlerle kendi sözlerini yazarlar ve onlarla maksatlarına erişirler.
Yazı yazmada çok büyük üstünlükler, faziletler vardır. Yazı yazmak da beyanın kapsamı içerisindedir. Beyân (meramını açıklamak) ise Adem oğlunun özelliklerindendır. [12]
3- Arapların Ve Peygamber Efendimizin Ümmiliği:
İlim adamlarımız dedi ki: Araplar, insanlar arasında yazı yazmayı en az bilenler idi. Araplar arasında bu işi en az bilen de Muhammed Mustafa (sav) idi. O yazı yazmayı öğrenmekten alıkonmuştur. Böylesi onun mucizesini daha bir isbadasın, delilini daha bir güçlendirsin diye. Bu husus daha önceden el-Ankebut suresi'nde (29/48. âyetin tefsirinde) gereği kadarıyla açıklanmış bulunmaktadır.
Hammad b. Seleme, ez-Zübeyr b. Abdi's-Sekm'dan, o Eyyub b. Abdullah el-Fihri'den, o Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasû-lullah (sav) buyurdu ki: "Hanımlarınızı yüksek köşklere yerleştirmeyiniz, unlara yazma öğretmeyiniz."[13]
İlim adamlarımız dedi ki: Peygamber (sav)'ın bu işten sakındırmavSinın sebebi, hanımların yüksekçe köşklere yerleştirilmelerinin erkeklere bakmalarına sebeb teşkil etmesidir. Çünkü bu hususta onlar gereği gibi korunmamış ve tesettür altına alınmamış olurlar. Diğer taraftan onlar erkeklere bakmaktan kendilerini alıkoyamayabilirler. O vakit fitne ve bela başgüsterir. Peygamber onları, yüksek köşklerin ve odaların fitneye götüren bir yol olmaması noktasında sakındırmış olmaktadır. Bu da Rasûlullah (sav)'ın şu buyruğu gibidir: "Kadınlar için erkeklerin kendilerini görmemesi, onların da erkekleri görmemesinden daha hayırlı hiçbir şey yoktur."[14]
Çünkü kadın erkekten yaratılmıştır. Onun bütün şevki erkeğe yöneliktir. Erkekte de arzu yaratılmıştır ve kadın onun için bir sükun kılınmıştır. Dolayısıyla onlardan birisi için, diğeri hakkında güven duyulamaz. Kadına yazı yazmayı öğretmek de fitneye sebeb teşkil edebilir. Çünkü ona yazı yazmak öğretildiği vakit, bu sefer sevdiği kimselere yazar. Yazmak da gözlerden bir gözdür. Onun vasıtası ile hazırda olan bir kimse gaib olanı görebilir. Hat, kişinin elinin bir izidir, eseridir. Yazı yazmak, ayrıca dilin hareket edemediği yerlerde vicdanın içindekileri ifade eder. O bakımdan yazı dilden daha beliğdir. Rasûlullah (sav) kadınları daha iyi korumak ve kalplerinin tertemiz kalmasını sağlamak maksadıyla, onlar aleyhine olacak fitneye götüren sebeb-lerin, yolların ortadan kalkmasını istemiştir. (Doğrusunu en iyi biien Allah'tır). [15]
5- İnsana bilmediğini öğretti.
Denildiğine göre burada, "insan" Adem (a.s)'dır. Nitekim yüce Allah'ın: "Adem'e bütün isimleri öğretti" (el-Bakara, 2/31) buyruğunda Kur'ân-ı Ke-rim'de de böylece belirtilmiştir. Şanı yüce Allah'ın Adem'e bütün dillerde ismini öğretmediği hiçbir şey kalmamıştır. Adem de bunları kendisine öğretildiği şekliyle meleklere zikretmiştir. Böylelikle onun üstünlüğü ortaya çıkmış, değeri belli olmuş, peygamberliği sabit olmuş oldu. Allah'ın da, onun da meleklere karşı delili ortaya konulmuş oldu. Melekler de bu halinin ne kadar şerefli olduğunu görünce, bu üstün gücü görüp, bu büyük durumu işitince, ilâhî emrin gereğini yerine getirdi. Daha sonra Adem'in soyundan gelenlerin sonrakileri, öncekilerinden bunları miras aldı ve yazıyı bir kavim, bîr diğerinden aktarıp durdu. Yüce Allah'a hamdolsun ki, bu hususa dair açıklamalar yeteri kadarıyla el-Bakara Sûresi'nde (belirtilen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Burada "insan"dan kastın, Aliah'ın Rasûlü Muhammed (sav) olduğu da söylenmiştir. Bunun delili de yüce Allah'ın: "Ve sana bilmediklerini öğretmiştir." (en-Nisa, 4/113) buyruğudur. Buna göre "sana öğretmiştir" buyruğundan kasıt, (Peygamber Efendimiz'in hayatına nispetle) gelecek zamandır. Çünkü bu âyet, ilk nazil olan buyruklardandır.
Yüce Allah'ın: "Allah, sizi analarınızın karınlarından kendiniz hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı" (en-Nahl, 16/78) buyruğu dolayısıyla umumi olduğu da söylenmiştir. [16]
6. Sakın! Çünkü İnsan gerçekten azar;
7- Kendisini müstağni gördü diye.
"Sakın! Çünkü insan gerçekten azar..." buyruğundan itibaren sûrenin sonuna kadar olan buyrukların, Ebu Cehil hakkında indiği söylendiği gibi, sûrenin tamamının Ebu Cehil hakkında indiği de söylenmiştir. O, Peygamber (sav)'ın namaz kılmaktan vazgeçmesini istemişti. Yüce Allah da peygamberine mescidde namaz kılmasını ve yüce Rabbin adı ile okumasını emretti. Buna göre bu sûre ilk nazil olan buyruklardan olamaz. Bununla birlikte sûrenin ilk beş âyetinin ilk nazil olmuş buyruklar olması, sonra da geri kalan bölümlerinin Ebu Cehil hakkında inmesi, Peygamber (sav)'ın bu buyrukları sûrenin başından sonra yerleştirmesini emretmiş olması da mümkündür. Çünkü sûrelerin (âyetlerinin) biraraya getirilmesi yüce Allah'ın emriyle olmuştur. Nitekim yüce Allah'ın son inen buyruğu olan: "Bir de Allah'a döndürüleceğiniz bir günden korkunuz." (el-Bakara, 2/281} buyruğuna dikkat edelim. Bu buyruk, son inen âyet olmakla birlikte kendisinden uzun bir süre önce inmiş olan buyruklar arasında yer almaktadır.
"Kellâ: Sakın" buyruğu burada "gerçek şu ki" anlamındadır. Çünkü bundan Önce (reddedilmesi gereken) herhangi bir husus, bulunmamaktadır Burada "insan"dan kasıt, Ebu Cehil'dir. Tuğyan (azmak)dan kasıt ise isyan hususunda haddi aşmaktır.
"Kendisini müstağni gördü diye." Yani kendisinin müstağni yani mal ve servet sahibi olduğunu gördü dîye.
Ebu Salih'in kendisinden yaptığı rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir: Bu âyet nazil olup, müşrikler de bunu işitince Ebu Cehil Peygamber'e gelip şöyle dedi: Ey Muhammedi Sen kendisini müstağni gören (zengin olan) kimsenin azgınlık ettiğini İddia ediyorsun. Haydi Mekke'nin dağlarını bizim için altın yap! Belki ordan bir şeyler alırız. O zaman haddi aşarız ve kendi dinimizi bırakıp, senin dinine uyarız. Cebrail (a.s) ona gelip şöyle dedi: "Ey Muhammedi Bu hususta sen onları istediklerini seçmekte serbest bırak. Dilerlerse onlara istediklerini yaparız. Fakat eğer müslüman olmazlarsa sofra sahiplerine yaptıklarımız gibi onlara da yaparız." Rasûlullah (sav) kavminin getirilen teklifleri kabul etmeyeceğini bildiğinden onların varlıklarının devam etmesi için ona ilişmedi.
"Kendisini müstağni görmesi"nin, sahib olduğu aşireti, yardımcıları ve destekleyicilerle olduğu da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın: "Kendisini gördü diye" buyruğunun başından "lam" hazfedil iniştir. Nitekim: "Sizler zengin olduğunuzu gördüğünüz takdirde şüphesiz ki azarsınız" denilir.
el-Ferrâ dedi ki: "Kendi kendisini öldürdü" denildiği gibi "kendisini gördü" diye buyurulmamasmın (ve "kendi" anlamını verdiğimiz "nefs" yerine zamir kullanılmasının" sebebi şudur: "Gürdü" fiili bir isim ve bir haber gerektiren fiillerdendir. Tıpkı "zannetmek ve sanmak" anlamındaki fiiller gibi. O bakımdan bu fiil yalnızca bir tek meful almaz. Araplar "nefs" tabirini bu kabilden kullanır ve şöyle derler: "Kendimi gürdüm, kendimi zannettim. Seni çıkıyor göreceği vakit ve seni çıkıyor zannedeceği vakit" gibi.
Mücahid, Humeyd ve Kunbul, İbn Kesir'den: "Kendisini müstağni gördü diye" diye "hemze'yi kasr ile okumuşlardır. Diğerleri ise; "Kendisini gördü" lafzını med ile okumuşlardır. Tercihi edilen de budur. [17]
8. Şüphe yok ki dönüş ancak Rabbinedir.
Bu niteliklere sahib olanın dönüşü, Rabbine olacaktır. Biz de ona amelinin karşılığını vereceğiz.
Dönüş (anlamındaki bu lafızlar)" mastardırlar. Nitekim: "Ona döndü, dönüş" denilir. "Dönüş" lafzı "fu'lâ" veznindedir. [18]
9,10. Bîr kulu, namaz kılarken engelleyeni gördün mü?
"Bir kulu" buyruğunda sözü geçen kul, Muhammed (sav)'dır. "Namaz kılarken engelleyeni" -bu da Ebu Cehil'dir- "gördün mü?"
Çünkü Ebu Cehi) şöyle demişti: Eğer Muhammed'i namaz kılarken görecek olursam ayağımla boynunu ezeceğim.[19] Bu açıklamayı Ebu Hureyre nak-letmiştir. Bunun üzerine yüce Allah, onun halinin hayret edilecek bir durum olduğunu belirtmek üzere, bu âyeti kerimeleri indirmiştir.
İfadede hazfedilmiş .sözler olduğu ve mananın: Acaba namazdan alıkoyan bu kimse, cezaya çarptırılmaktan yana emin mi oldu? şeklinde olduğu da söylenmiştir. [20]
11. Gördün mü ya o doğru yol üzerinde ise;
12. Yahut takvayı emretti ise?
Yani; ey Ebu Cehil, eğer Muhammed, bu nitelikte birisi ise onu takvalı olmaktan ve namaz kılmaktan alıkoyan kimse helak olmaz mı? [21]
13. Gördün mü, yalanlayıp, yüz çevirdi ise?
14. Allah'ın muhakkak gördüğünü hiç bilmez mî?
Yani Ebu Cehil, yüce Allah'ın Kitabını yalanladı, imandan yüz çevirdi.
el-Ferrâ dedi ki: Anlam şudur; "Bir kulu namaz kılarken engelleyeni gördün mü?" Üstelik o hidayet üzere olup, takvayı emreden birisi iken. Bu işten alıkoyan ise (hakkı) yalanlayıp, zikirden yüz çeviren bir kimse ise. Yani bu halde olan kimsenin durumundan daha çok hayret edilecek ne vardır? Sonra da şöyle buyurmaktadır: Vay ona! Ebu Cehil Allah'ın (herşeyi) gördüğünü bilmez mi' Yani onu görüp, işlediklerini bilmez mi? Bu (soru) hem takrir (gerçeği söyletmek), hem de azar anlamını ihtiva etmektedir.
Buradaki "gördün mü" anlamındaki soruların herbirisinin birincisinden bedel olduğu da söylenmiştir. "Allah'ın muhakkak gördüğünü hiç bilmez mi?" buyruğu da haber durumundadır, [22]
15. Sakınsın! Eğer vazgeçmezse -andolsun ki- şiddetle yakalayıp çekeriz alnından.
16. O yalancı ve günahkâr alnından.
Ey Muhammedi Ebü Cehil sana eziyet vermekten "sakınsın... şiddetle yakalayıp, çekeriz alnından." Yani onu alçakacağız. Kıyamet gününde onun alnından yakalayacağız ve alnı ayaklan ile birlikte katlanıp, dürülecek ve bu haliyle cehenneme atılacaktır diye de açıklanmıştır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "...alınlarından ve ayaklarından yakalanacak" (er-Rahman, 55/41)
Âyet-i kerime her ne kadar Ebu Cehil hakkında ise de, bütün insanlar için bir öğüt, itaat etmeyen yahut başkalarının itaat etmesini engelleyen herkes için bir tehdittir.
Dilciler derler ki: Bir şeyi yakalayıp, şiddetie çekmeyi ifade etmek üzere: "o şeyi şiddetle yakalayıp, çektim" (denilir), derler, "Atının alnını (perçemini) şiddetle yakalayıp, çekti" denilir Şair de şöyle demiştir:
"Öyle bir toplulukturlar ki onlar (savaş için) yüksek sesle bağırmalar çoğaldı mı, görürsün onların Kimisi tayına gem vurmuş, kimisi {atının perçemini) şiddetle yakalayıp, çekmiş."
Bu tabirin ateş ve güneş, bir kimsenin yüzünün durumunu karartmaya doğru değiştirdiği halini anlatmak üzere kullanılan: "Ateş ve güneş onun (yüzünün) tenini siyaha doğru değiştirdi" tabirinden alınmıştır.
Nitekim şair şöyle demiştir:
"Tenceretıin konulduğu Muarria (denilen yer) de kararmış ocak taşları Ve yere yapışmış havuzun etrafım çeviren tümsek bir engel (vardır)."
"Alın; perçem"; başın ön tarafındaki saçın adıdır. Bununla insanın tamamı kastedildiği de olur. Nitekim insanın tamamına işaret etmek suretiyle; "Bu, mübarek bir alın (perçem)dir" denilir. Bir kimseyi zelil edip, fakir düşürmek istedikleri vakit, alnından (perçeminden) yakalayan Arapların adeti Ü2ere özellikle alın sözkonusu edilmiştir.
el-Müberred dedi ki: "Şiddetle yakalayıp çekmek" şiddetle çekmek demektir ki, biz onun perçeminden yakalayıp, onu cehenneme doğru sürükleyeceğiz, demektir.
Bunun vurmak anlamına geldiği de söylenmiştir ki, mutlaka onun yüzüne vuracağız (tokatlayacağız), dernektir. Hepsi anlam itibariyle birbirine yakındır. Yani yakalanacağı vakit aynı zamanda ona vurulacak, sonra da cehenneme doğru çekilip, sürüklenecektir. Daha sonra (alnın) bedeli olarak şöyle buyurmaktadır:
"O yalancı ve günahkâr alnından." Yani söylediği sözlerinde yalancı, fiilinde günahkâr (hati') olan Ebu Cehil'in alnından (yakalayacağız.) Hati' (günahkar) ise yakalanır ve cezalandırılır, ancak muhli' (kasten günah ve hala işlemeyen) ise, sorumlu tutulmaz.
Alnın; günahkâr ve yalancı olmakla nitelendirilmesi yüce Allah'ın: "Rablerine bakıcıdırlar"(el-Kıyame, 75/23) buyruğunda yüzlerin "bakmak"[[e nitelendirilmesine benzer.
Şöyle de açıklanmıştır: O alnın sahibi yalancı ve günahkardır, demektir. Nitekim; "gündüzün oruçludur, gecesi ayaktadır" denilmesi de buna benzer ki; gündüzün oruç tutar, geceleyin namaz kılar, demektir. [23]
17. O halde; çağırıversin meclisini.
18. Biz de Zebanileri çağırıveririz.
"O halde çağırıversin meclisini." Meclisinde beraber oturup kalktıklarını ve aşiretini çağırsın da onlar kendisine yardım etsinler.
"Bizde Zebanileriçağırrverİriz." İbn Abbas ve başkalarından nakledilen açıklamaya göre kaba, haşin ve güçlü ve kuvvetli melekler, demektir. Bunun tekili Zihnidir. Bu açıklamayı el-Kisai yapmıştır. el-Ahfeş tekilinin "Zabin", Ebu Ubeyde "Zibni'yye" olduğunu söylemişlerdir. "Zebani" olduğu da söylenmiştir. Bunun, çoğul hakkında kullanılan bir isim olduğu da söylenmiştir. Ebabil ve Abâbid gibi.
Katade: Bunlar Arapçada "surat (güvenlik kuvvetleri, kolluk kuvvetleri)" anlamındadır, demiştir. Bu kelime ise defetmek, savunmak anlamında gelen "zebrTden alınmıştır. "Müzabene" alışverişi de buradan gelmektedir.
Bu meleklere "Zebaniler" adının veriliş sebebinin, bunların elleriyle iş yaptıkları gibi, ayaklarıyla da iş görmeleri olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı merhum Ebu'1-Leys es-Semerkandi nakletmiş ve şöyle demiştir; Haberde rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) bu sûreyi okuyup yüce Allah'ın: "Şiddetle yakalayıp çekeriz alnından" (l6. âyet) buyruğuna varınca, Ebu Cehil şöyle dedi: Ben de senin Rabbine karşı beni korusunlar diye kavmimi çağıracağım.
Bunun üzerine yüce Allah: "O halde çağırıversin meclisini, Biz de Zebanileri çağırıveririz." diye buyurdu. Zebanilerden sözedildiğini duyunca dehşetle geri döndü. Kendisine: Ondan korktun mu? denilince-, hayır dedi. Fakat ben onun yanında Zebanilerle beni tehdit eden bir süvari gördüm. Zebanilerin ne olduğunu da bilemiyorum. Bu atlı benim üzerime doğru geldi, beni yiyeceğinden korktum.[24]
Haberde belirtildiğine göre; Zebanilerin başlan semada, ayaklan yerdedir. Onlar kâfirleri cehenneme bekleyeceklerdir. Yaratılış itibariyle meleklerin en iri yarıları, yakalamaları en çetin olanları oldukları da söylenmiştir. Araplar bu ismi "şiddetle alıp yakalayan kimseler" hakkında kullanırlar. Şair şöyle demiştir:
"Sıkıntılı zamanlarda çokça yemek yedirirler, savaşta çokça darbeler indirirler Şiddetle yakalarlar onlar, Koyunları kalındır, akılları yoktur başlarında."
İkrime'nin, rivayetine göre: "Biz de Zebanileri çağırıveririz" buyruğu hakkında; İbn Abbas şöyle demiştir: Ebıı Cehil dedi ki: Andoisun eğer Muham-med'i namaz kılarken görecek olursam, onun boynunu çiğneyeceğim. Bunun üzerine Peygamber (sav): "Eğer böyle bir şey yapsa, hiç şüphesiz melekler herkesin gözü Önünde onu yakalayacaktır" diye buyurdu. Ebu İsa (Tirmizi) dedi ki: Bu htısen, sahih, garib bir hadistir.[25]
İkrime, îbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Peygamber (sav) Ma-kam(-ı İbrahim)'in yanında namaz kılarken yanından Ebu Cehil geçti. Ey Mu-hamrned! Ben sana bu işi yasaklamamış mıydım? dedi, Rasûlullah (sav) da ona seri bir şekilde cevab verdi. Bu sefer Ebu Cehil: Sen beni ne ile tehdit ediyorsun, ey Muhammed? dedi. Allah'a yemin ederim ki ben, bu vadide, oturup kalktığı meclisinde adamları en çok olan bir kimseyim. Bunun üzerine yüce Allah: "O halde çağırıversin meclisini, Biz de Zebanileri çağırıveri-riz" buyruğunu indirdi.
İbn Abbas dedi ki: Allah'a yemin olsun eğer meclisini çağırmış olsaydı, derhal azab Zebanileri onu yakalaytvereceklerdi. Bu anlamda hadisi Tirmizi rivayet etmiş olup hasen, garib, sahih bir hadistir demiştir.[26]
Meclis (nâdî) Arapçada: Kavmin biraraya gelip, toplandığı yerdir. Buyrukta kastedilen ise mecliste oturup kalkan kimselerdir. Cerir'in şu mısraında olduğu gibi:
"Sağ ve soldan sarkan bıyıkları kızıla çalan bir meclisleri (meclislerindeki adamları) var."
Züheyr de şöyle demiştir:
"Ve onların arasında yüzleri güzel kimselerin durdukları yerler (meclisler) vardır."
Bir başka şair de şöyle demiştir:
"Ve aenden sonra meclis ey Küleyb, öylece kaldı*
Bir kimse ile oturup kalkma halini anlatmak üzere; "Ben o adamla oturup kalktım, kalkarım" denilir. Züheyr de şöyle demiştir:
"Evin komşusu ile kendisiyle (aynı mecliste) oturulup kalkılan kişinin Kabilenin önünde yaptıkları, akit aynı seviyededir." [27]
19. Hayır! Ona itaat etme. Secde et ve yaklaş.
"Hayır!" Durum Ebu Cehil'in zannettiği gibi değildir, demektir.
"Ona itaat etme!" Seni çağırdığı namazı terketmek gibi hususlarda una uyma! "Secde et!" Allah için namaz kıl "ve yaklaş!" Şanı yüce Allah'a itaat ve ibadetle yakınlaş.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Secde edecek olursan, dua etmekle Allah'a yakınlaş. Ata, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Kulun Rabbine en yakın «kıp, unun en yok sevdiği hali, Allah için secde ederek alnının yerdu bulunduğu haldir."[28]
İlim adamlarımız dedi ki: Bunun böyle olmasının sebebi, bu halin kulluğun ve zilletin en ileri derecesinin ifadesi olmasıdır. İzzetin en ileri derecesi ise, yüce Allah'a mahsustur. Ölçüsünün sözkonusu olmadığı izzet yalnız O'nunctur. Sen O'na ait olan bu öz sıfattan ne kadar uzak kalırsan, Onun cennetine o derece yaklaşmış, O'nun nimet yurdunda Ona komşuluğa o kadar yakınlaşmış olursun. Sahih hadiste de şöyle denilmiştir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Rükua gelince, o halde, Rabbinizi tazim ediniz. Sucuda gelince, olabildiğince dua ediniz. Çünkü bu halde duanızın kabul edilmesi umulur."[29] Şu beyti söyleyen ne güzel söylemiştir:
"Senin için alçak gönüllülükle boyunlarımız zilletlerini arzedecek olurlarsa, Hiç şüphesiz onların aziz olması (huzurunda) zelil olmalarında saklıdır."
Zeyd b. Eslem dedi ki: (Buyruk) şu anlamdadır: Sen ey Muhammedi Namaz kılarak secde et ve sen ey Ebu Cehil, cehennem üleşine yaklaş.
"Secde et" buyruğu "sücud "dan gelmektedir. Namazdaki sücud anlamına gelme İhtimali olduğu gibi, bu sûredeki tilavet secdesi anlamına gelme ihtimali de vardır.
İbnu'l-Arabi dedi ki: Ancak zahir (kuvvetli) olan bunun namazdaki sücud olduğudur. Çünkü yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: "Bir kulu namaz kılarken engelleyeni gördün mü?,.. Hayır, ona itaat etme! Secde et ve yaklaş!"
diye buyurmaktadır. Şu kadar var ki, Müslim'in ve ondan başka hadis imamlarının rivayec ettikleri sahih hadiste Ebu Hureyre'den şöyle dediği nakledilmiştir: Ben Rasûlullah (sav) ile birlikte; "Gök yarılıp, çatladığı zaman" (el-İnşikak, 84/1) (süresindeki secde âyeti) ile 'Yaratan Rabbinin adıyla oku!" (1. âyet) buyruğunda iki secde yaptım.ı-ı> Bundan dolayı bu (âyette) maksadın tilavet secdesi olduğuna dair acık bir nas teşkil etmektedir.
İbn Vehb, Hammad b. Zeyd'den, o Asım b. Behdele'den, o Zirr b. Hu-beyş'den, o Ali b. Ebi Talib (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Azimet secdeleri dört tanedir: "Elif, Lam, Mim" (e.s-Secde, 32/1) Sûresi'ndeki -unbeşinci âyette yer alan secde- ile "Ha, Mim. Rahman, Rahim olan tarafından indirilmiştir (bu kitab)" (Fussilel, 41/1-2. âyetler Sûresi'nde yer ulan -57. secde âyeti-) ile en-Necm (53- Sûredeki son âyet) ile "Yaratan Rabbi-nin adıyla oku!" (1. âyet) (süresindeki son âyette yer alan) secdelerdir.
İbnu'l-Arabi dedi ki: Eğer bu rivayet sahih ise el-Hac Sûresi'nin sonundaki (77. âyette sözkonusu edilen) sücudun da -rükû ile birlikte sözkonusu edilse dahi*- bu şekilde olması gerekir. Çünkü o takdirde buyruğun anlamı şöyle olur: "Rükû mahallinde rüku ediniz, sücûd mahallinde de secde yapınız."
İbn Nâfi ve Mutttrrif şöyle demişlerdir: Malik kendisi özel alarak bu Taratan Rabbinin adıyla oku"(1. âyet) Sûresi'nin son âyetinde secde ederdi. İbn Vehb'in görüşüne göre ise bu secde azimet ile yapılması gereken secdelerdendir.
Derim ki: Bizler Malik b. Enes yoluyla Rabia b. Ebi Abdu'r-Rahman'dan, o Nafi'den, o İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmekteyiz: Yüce Allah: "Yaratan. Rabbinin adıyla oku" {1. âyet) buyruğunu indirince, Rasûlullah (sav), Muaz'a: "Onu yaz ey Muaz7' diye buyurdu. Muâz yazacağı levhayı, kalemi ve diviti aldı ve onu yazdı. "Hayır! Ona itaat etme! Secde et ve yaklaş" buyruğuna gelince levha da secde elti, kalem de secde etti, divit ele secde etti. Onlar bu arada şöyle diyorlardı:
"Allah'ım, bu secde ile şanımızı yükseli, Allah'ım onun ile bir günahımızı sil, Allah'ım onun ile bir günahımızı bağışla!" Muaz dedi ki: Ben de secde ettim ve Rasûlullah (sav)'a haber verdim, o da secde etti.'[30]
Alak Sûresi burada sona ermektedir. Bize öğrettikleri, bağışladıkları ve verdikleri dolayısıyla Allah'a hamdolsun. Haindi m iz ve minnet duygularımız yalnız O'nadır. [31]
[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/213.
[2] Buhâri, 1, 4, IV^lHîM, 1895, VI, 2561; Müslim, I, 139; Müsııed, VI, 232
[3] Bir önceki nota linkiniz
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/213-215.
[5] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/215-216.
[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/216.
[7] Bu manada farklı lafızlarla: Hâkim, Mü$tedrek, I, 187, III, 606; Müsned, II, 207; bu manada başka hadisler için hk.: Tirmizi, V, 39; Taherânî, Evsat, III, 169; Mflharekfûıl, Tuh-fetu'l-Ahvtal, VII, 357.
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/217-218.
[9] Buhari, VI, J649; Müslim, IV, 2107, 2108; Tirmizi, V, ^49; İbn Mace, 11, 1435; Müsned, II, 433.
[10] Son cüınle dışında; Hakim, Müstedrek, II, 540; Ebu.Da.vud, IV, 225; Tayali.sî, Müsned, I, 79
[11] Müslim, IV, 2037
[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/218-219.
[13] Daha cince Âl-t İmran, 3/14. ayet, 2, başlıkta bu manada geçen bir hadis ile ilgili düştüğümüz notta kaynağını lespit edemediğimizi belirtmiştik. Burada bu hadisi: Hakîm et-Tirmiiî, Nevâdirıi'l-Usul, III, 82'de tespit edebildik. Ancak sadece burada bulunması, hadisin eni iyi ihtimalle zayıf merbesinden yukarı yıkamadığım göstermektedir. Ayrıca merhum Kumıbî'nin zikrettiği şekliyle senedin tetkikinin gerektiği kanaatindeyiz
[14] Hakîm Tirmizî, Nevâdiru'l-Usul, III, 82. (5. ayetin başına kadar devam eden açıklamalar da aynı yerden iktibas edilmiştir. Nevadır, III, H2-K3).
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/219-220.
[16] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/220.
[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/221-222.
[18] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/222.
[19] Bakara, IV, 1S96; Tirmizi, V, 443; Miisned, I, 36.
[20] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/222-223.
[21] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/223.
[22] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/223-224.
[23] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/224-225.
[24] Ebul-I.eys es-Semerkandî, Bahru'l-Ulâm, III, 49S.
[25] Kaynakları için 9, 10. âyetlerin tefsirine takınız.
[26] Tirmizi, V, AA\\ Musned, I, 256, 529.
[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/226-228.
[28] Müslim, I, 350; Ebu Davud, I, 231; Nesaı, II, 226; Müsned, I1T 421.
[29] Müslim, 1, 34S; Ebu Davud, I, 232; Nesai, 11, 189; Mûsned, I, 219, (Z) Müslim, I, 406, Tirmtii, il, 463; Ebu Davud, 11, =>9, Nesai, II, 16 I, 162; İbn Mace, 1, 336, Müsned, II, 247, 249, 461.
[30] İbn Hacer, Lisânu'l-Mizân, 1, 100.
[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/228-230.
İslami Okul Okulların En Önemlisi