Beyyıne Süresi - Kuran - 098Beyyine - 1. Sayfa
BEYYINE SÜRESİ
Meal
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
1- Kitap ehlinden ve putperestlerden küfre kayanlar kendilerine açık delil gelinceye kadar üzerinde bulunduklarından ayrılacak değillerdi.
2- (O açık delil) Allah'tan gönderilmiş bir peygamberdir ki tertemiz sahifeleri okumaktadır.
3- O sahifelcrde doğru yazılmış hükümler vardır.
4- Fakat kendilerine kitap verilenler onlara apaçık bel-ge geldikten sonra ayrılığa düştüler.
5- Onlar tek ve katıksız olarak ve dini kendisine has kılarak Allah'a ibadet etmelerinden, namazı gereğince kılmalarından ve zekâtı vermelerinden başka şeyle e m rol un mamı şiardı. İşte bu, dosdoğru olan milletin dinidir.
6- Kitap ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar kesinlikle içinde temelli kalıcı olarak cehennem ateşindedirler. Onlar tüm mahlukatın en aşağısıdırlar.
7- Kuşkusuz ki iman eden ve salih amel işleyenler var ya, işte onlar bütün yaratılmışların en hayırlılarıdır.
8- Onlann Rableri katında mükâfatları altlarından ırmaklar akan Adn Cennetleridir. Onun içinde ebedî olarak kalıcıdırlar. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan hoşnud olmuşlardır. Bu, Rabbinden korkan kimseye mahsustur. [1]
Gîrîş
Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 8 ayet'tir.
Bu sureye aynı zamanda «Suret'ul-Kıyame,» «Suret'ul-Beled», «Suret'ul-Munfekin», «Suret'ul-Beriyye» ve «Suretu Lemyekiin» ismi verilmektedir. El-Bahr'da, «Cumhur'un kavline göre bu sure Mekkîdir» denilmiştir. İbn Zübeyr ve Ata bin Yesar, Medenî olduğunu söylemişlerdir. Bunu İbn Atiyye nakletmiş tir. Tahrir kitabında Medenî olduğu söylenmiş ve «Bu görüş cumhurun kavlidir» diye ilave edilmiştir, Ebu Salih, İbn Abbas'tan Mekkî olduğunu rivayet ediyor. Yahya bin Sellam da bu fikre katılmaktadır.
tbn Kesir, «Medeni olduğunda kesinlik vardır» diyor. O, îmam Ahmed'in Tabarani'nin ve İbn Merduveyh'in Ebu Heysemin Bedri'den rivayet ettikleri şu hadise dayanmaktadır: «Beyyine Suresi sonuna kadar indiğinde, Cebrail: «Ey Allah'ın Rasûlü! Senin Rabbin sana emrediyor ki bu sureyi übeyy'e okutasın» dedi. Ra-sûl-ü Ekrem, Ubeyy'e: «Cebrail bu sureyi sana okutmamı emretti» dedi. Ubey: «Benim ismim orada zikredildi mi ya Rasûlullah?» dedi. Hz. Peygamber: «Evet, senin ismin zikredildi» deyince Ubey ağladı. Bu en sıhhatli görüştür.
Ayetleri Basra sayımına göre dokuz, diğerlerine göre sekizdir. Kelimeleri 99, harfleri 399'dur.
Fazileti hakkında şu hadis gelmiştir. Ebu Musa el-Medeni, îs-mail bin Ebi Hakim'den, O da Metar el-Muzeni'den, O da Allah'ın Rasûlü'nden şöyle rivayet ediyor:
Allah Beyyine Suresi'nin okunmasını dinler: «Ey kulum, müjdelen! İzzetime yemin ederim, ahiret ve dünya hallerinin hiçbirinden ötürü, seni sorguya çekmeyeceğim ve sana cennette razı olacağın şekilde imkân vereceğim» der. [2]
Dirayet Ve Rivayet Tefsiri
(1-8) «Kitap ehlinden ve putperestlerinden...» Bu Ayetlerin Tefsiri
«Ehli Kitdb»tan maksat yahudi ve hıristiyanlardır. Onları küfür unvanıyla zikretmek küfürlerinin çok şeni olmasından ötürüdür, Sıla cümlesinin fiil getirilmesi (Keferu şeklinde getirilmesi) işaret eder ki bunlar Allah'ın sıfatlarında ilhad suretiyle peygamberlerinden sonra kâfir olmuşlardır.
«Min» kelimesi teb'iz içindir. Nitekim Ebu Mansur el-Maturi-di de Tevilat'mda böyle demiştir. Yani onlardan bir kısmı kâfir olmuşlardır. Tebyin için değildir. Çünkü eğer «min» tebyin için olursa, onların hepsinin kâfir olması gerekir. Halbuki peygamberlerinden sonra, Rasûl-ü Ekrem gelmezden önce, kâfir olmayanları da vardı. Tebyin ise onların hepsinin peygamber gelmezden önce kâfir olmalarını iktiza eder «min» kelimesinin tebziye de-lâlet etmesinin delili İbn Abbas'tan gelen şu rivayettir: «Ehli ki-tap'tan maksat Medine'nin etrafında bulunan Beni Kureyza, Beni Nadr ve Beni Kaynuka yahudileridir». e(;a
«Müşrikler»den maksat, Allah'a bir putun veya başkasının ortak olduğu inancında olanlardır. Bazılarına göre müşrikler sadece putlara tapanlardır. Çünkü Arapların müşrikleri Mekke, Medine ve onların etrafında bulunurlar ve sadece puta taparlardı. Burada onlar kastedilmektedir. (İbn Abbas)
Müşrikler sözü ne şekilde tefsir edilirse edilsin, bu ayette «El-Müşrikîne» .kelimesi «ehli kitab» lâfzı üzerine atıftır. «Ehli Ku tab'm bir kısmı kâfir olmuştur» hükmünden müşriklerin de bir kısmı kâfir olmuştur şeklindeki hüküm çıkmaz. Çünkü müşrikler zaten mecmu'dan bir parçadırlar. Müşriklerden ehli kitab kastedilir, onların şirki «Mesih Allah'ın oğludur, Uzeyr Allah'ın oğludur» demelerinden ötürüdür. «Onların ehli kitap kelimesi üzerine atfedilmesi de unvan değişikliğinden ileri geliyor» şeklindeki yorum hiçbir ilmî kıymet taşımamaktadır.
«Munfekkine», ayetin başında geçen «yekûn» fiil-i nakısı'nın haberidir. înfikak esasta birleşmiş şeyleri ayırmak demektir. Bu-rada ise daha önce üzerinde bulundukları imandan ayrılmaları kastedilmektedir.
«Onlara beyyine gelinceye kadar» cümlesi «Munfekkine» kelimesine bağlıdır. «Beyyine» hakkı açıklayan veya muddeayı ispat eden delil demektir. Burada bu kelimeden mucize kastediliyor. «Rasûl» kelimesi de beyyinenin bedelidir. Veya mukadder bir mubtedanın haberidir. Yani o beyyine Rasûl'dür. Easûl'ün tenvinî tazim içindir; yani o büyük bir Rasûl'dür. «Rasûln&en maksat Hz. Muhammed'dir.
Ayetteki «Minellahi» (Allah'tan) Rasule sıfat olur. O da tazimi ifade eder.
«O tertemiz sahifeleri okur» cümlesi de Basul*Ün ikinci sıfatıdır. Bu cümledeki «Mutahhareten» kelimesi de «Suhuf»vuı sıfatıdır. «Orada değerli kitaplar vardır» cümlesi ise suhuf'un ikinci
sıfatıdır.
Rasûlullah'a «beyyine» denilmiştir; zira Rasûlullah Hakla açıklayıcıdır. Eğer beyyine'den maksat muddeayı ispat eden hüccet ise, o zaman Rasûlullah'a ahlakı ve sıfatları bakımından beyyine denilmiştir. Çünkü Rasûlullah'ın ahlakı kemalde mucize haddine varmıştır. Veya Rasûlullah'tan birçok mucize sadır olduğundan dolayı «beyyine» denilmiştir.'Beyyine ile Kur'an da kastedilmiş olabilir. Çünkü Kur'an da hakkı açıklayıcı ve müddeayı ispat edecek bir hüccettir. (Bu, Katade ve İbn Zeyd'den rivayet edil-mistir).
«Suhuf», sahifenin çoğuludur. Bu, içine yazı yazılan kâğıtlar demektir. Esas mânâsı bir şeyden yayılmış olan nesne demektir. Sanki şöyle denildi: Öyle sahifelerdir ki onlara ancak abdestli olanlar dokunabilir.
«Kutub»Ğ.an maksat yazılanlardır. «Kayyimeten» müstakim olandır. Onun müstakim olması hakkı konuşmasıdır.. Et-Tesir'de «Bunlar peygamberlerin kitaptandır. Kur'an onları tasdik eder, sanki onlar Kur'an'dadırlar» denilmiştir.
Rasûl-ü Ekrem'i «O sahifeleri okur» şeklinde vasıflandırmak meşhura binaendir. Çünkü Rasûl-ü Ekrem kitap okumamıştır. Ra-sûl-ü Ekrem kitap okumadığı, yazmadığı halde «O tertemiz sahi-feleri okudu» tabiri Hz. Peygamber o sahifelerdeki hükümleri izah ettiğinde sanki onları okumuş gibi olduğundan kullanılmıştır.
Bazıları «Rasûl'den maksat Hz. Cebrail, sahifelerden maksat ta meleklerin sahifeleridir. Onlar Levhi Mahfuz'a yazılmıştır. Onların tertemiz olmaları'ndan maksat da bâtıldan uzak oluşlarıdır. Rasûl-ü Ekrem'in onları okumasından maksat, onların çoğunun ona vafıyedilmesidir» demiştir. Bu tevil pek uygun bir vecih değildir. En uygun olanı, Rasûl'den maksadın Hz. Muhammed olmasıdır. Çünkü İbn Abbas ve Mukatil'den sadece bu rivayet edilmiştir.
Bu ayetten kastedilen mânâ hususunda alimler arasında çok ihtilaf vardır. Hatta Vahidi, el-Basit adlı kitabmda «Bu ayet nazm ve tefsir baktmından Kur'an'ın en zor ayetlerindendir» diyor ve bunu da şöyle açıklıyor; «Küfür Peygamber gelmezden önce iki grubun da, yani ehli kitabın da müşriklerin de vasfıydı». Bundan anlaşılıyor ki iki gruptan kâfir olanlar küfürlerinden ayrılmadılar. Sonunda peygamber onlara geldi. Peygamber geldikten sonra onlar küfürlerinden ayrıldılar. Halbuki, bu, vakıanın zıddıdır. Yani gerçekte ayrılmadılar ve bununla «Kitab ehli ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler» cümlesi ters düşmektedir. Çünkü bu cümle onlara peygamber geldikten sonra küfürlerini dağıttığını ifade ediyor.
Zemahşeri, şunları söylüyor: «Ehli kitap ve putperest kâfirler, Rasûlullah gelmezden önce «Biz üzerinde bulunduğumuz dinimizde, va'dedilen Tevrat ve İncil'de yazılı bulunan peygamber gelmezden ayrılmayız ve dinimizi terketmeyiz» demişlerdi. O peygamber Hz. Muhammed'dir. Cenab-ı Hak onların söylediklerini burada hikâye etti ve sonra buyurdu: «Kitab ehli kendilerine açık de-lil geldikten sonra ayrılığa düştüler». Yani onlar kelimenin bir olmasını hak üzerinde ittifakı, peygamber gelmediği zaman kabul ederlerdi. Sonra peygamberin gelmesi onları küfür üzerinde ısrar etme, haktan ayrılma neticesine götürdü. Bunun kelâmda benzeri «Fasık ve fakir kimse kendisine va'zedene: «Ben şu anda içinde bulunduğumdan ayrılmam. Sonunda Allah beni zengin eder» demesi gibidir. Cenab-ı Hak onu zengin ettiğinde fışkı daha da artar. Ona va'z eden zat kendisine der ki: «Sen fısktan zengin oluncaya kadar ayrılmadın. Halbuki zenginlik geldikten sonra başım fıska kaldırdın».
Vaiz bunu söylemekle, onu kınamakta ve ilzam bakımından eski halini hatırlatmaktadır». [3]
Bundan şu netice çıkar: 1, 2, 3. ayetlerdeki hüküm onların halinin hikâyesidir. Dördüncü ayetteki hükmü ise Cenab-ı Hak onları ilzam etmşk için koyuyor. Yani Allah onların kelâmını kınamak, onları ayıplamak kabilinden bunu naklediyor ve «İşte sizin kelâmınızın neticesi budur» diyor.
«Onların ayrılmalarından» maksat haktan ayrılmalarıdır. Küfür ve bâtıl üzerinde sebat ettiler. Ondan ayrılmadılar. Cenab-i Hak dördüncü ayette sadece ehli kitaptan kâfirlerin haline değinmiş, müşriklerin durumunu beyan etmemiştir. Çünkü onların halleri bellidir.
Dördüncü ayetteki Beyyine'den maksat Hz. Muhammed'dir. Yani Kur'an onların elindeki Kitab'a, Hz. Muhammed'in sıfatlarını getirmek yönünden mutabıktır. Çünkü onlar Rasûl-ü Ekrem' in nübüvveti üzerinde ittifak etmişlerdir. Fakat peygamber olarak gönderildikten sonra peygamberliği inkâr ettiler ve ayrıldılar.
Bazıları hased ve zulümlerinden ötürü kâfir oldular, bazıları iman etti. Bu tıpkı Şura Suresi'nin 14. ayetinde söylenildiği gibidir: «Onlar kendilerine ilim geldikten sonra yalnız aralarındaki tecavüz ve haksızlık dolayısıyla ayrılığa düştüler...»
Bazı alimler «Surenin başından «Kayyimetun» kelimesine kadar olan bölümün hükmü ehli kîtab ve müşriklerden iman eden. ler hakkındadır. Dördüncü ayetin hükmü ise ehli kitabtan hüccetlerin var olmasına rağmen iman etmeyenler hakkındadır» demişlerdir.
«Onlar böyle emredilmedi. Ancak...», yani bu kâfirler Tevrat ve İncil'de Allah'ı birlemekten başka bir emir almadılar. Beşinci ayetin metninde geçen «Din» kelimesi burada ibadet anlamındadır. Nitekim Zümer Suresi'ndeki 11. ayette «Din» ibadet mânâsına kullanılmıştır.
Beşinci ayet ibadetlerde niyetin vacib olduğuna dalâlet eder.Çünkü ihlas kalbin amellerindendir. O da sadece Allah için yapılır.
«Hunefa» ile maksat bütün dinlerden ayrılıp İslâm dinine meyletmeleri, gelmeleri demektir. İbn Abbas, «Hunefa'dan maksat Hz. İbrahim'in dini üzerindedirler demektir» der.
Bazıları «Hanif sünnet olmuş, hac yapmış demektir» der. (Sa-id bin Cübeyr)
«Namazı ikame etmekle emrolundular», yani rükün ve şartlarına uymak suretiyle, vakitlerine dikkat etmekle, zekâtı zamanında vermekle emrolundular. İşte bu emri bilmeleri en salık verilen dindir. Müstakim dindir veya müstakim olan bir milletin veya müstakim olan bir ümmetin dinidir.
Halil, «EUKayyime kelimesi kıyem'in çoğuludur» der.
Perra, dini kayyime kelimesine izafe etmiştir. O, «Kayyime dinin sıfatıdır. Bu, lâfızların değişik olmasından dolayı olmuştur ve bu bir şeyin kendi nefsine izafe edilmesi kabilindendir» demektedir.
Muhammed bin Eş'as et-Talikani, «Kayyime'den maksat, bahis edilen kitaplardır. Din ona izafe edilmiştir» diyor.
«Şerr'ulBeriyye» mahlûkatın şerlisi demektir. Bazıları «Muh' temeldir kî bu genel mânâdadır. Yani Hz. Adem'den sonra gelen mahlûkatın en şerlisidirler» Bir grup da «Onlar Rasûlullah'ın as. rında yaşayan mahlûkların en şerlisidir» demişlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak Bakara Suresi'nin 47. ayetinde, «Ben sizi âlemlere üstün kıldım» buyurmuştur. Yani o zamanın en üstünü kıldım. Daha önceki ümmetlerin kâfirleri içinde, Hz. Muhammed dönemindeki kâfirlerden daha şerir olanlarının olması uzak bir ihtimal değildir. Mesela Firavun ve Salih'in devesini kesen kişi gibi.
«Hayr'ul-Beriyye» tabiri de böyledir. Ya umumdur veya kendi asırlarmdaki mahlûkattan daha hayırlıdırlar demektir.
Ebu Hüreyre, «Mümin Allah katında bazı meleklerden daha üstündür» diyor. «Onların cezası'ndan maksat kendilerine verilen sevaplardır». Yani Yaradanlan katında onların sevapları Adn Cen-netleri'dir. İçinde ikamet edilen bostanlardır. Tefsirler, «Adn Cennetleri cennetlerin ortasındaki cennetlerdir» veya «cennetin örta-sıdır» derler.'
«Onlar orada ebedidirler», yani oradan göç etmezler, orada sürekli kalacaklardır.
«Allah onlardan razı olmuştur», yani amellerinden razı olmuştur. (İbn Abbas).
«Onlar Allah'tan razı olmuşlardır», yani Allah'ın sevabından razı olmuşlardır.
«İşte cennet, Rabbinden korkan ve günahlardan sakınan kimseler içindir».
Beyzavi, «Zalike ismi işareti mükâfat ve razı olmaya racidir Bu da Rabbinden korkan insan için vardır. Çünkü korku insanı her türlü hayrı işlemeye sevkeder» demiştir«Bu, Rabbinden korkan için vardır» cümlesi işaret eder ki sadece iman etmekle salih amel işlemek, kişiyi mertebelerin en yücesine çıkarmaya kâfi gelmez. Bunlarla beraber Allah korkusu lazımdır. Çünkü Cenab-ı Hak, «Cenab-ı Hak'tan ancak kullan arasında alimler korkarlar» buyurmuştur.
Cüneydi Bağdadi, «Allah'ın insanlar için ması, ilim kuvveti ve marifetteki rusuhiyet nisbetindedir» demiştir. [4]
BEYYİNE SURESÎ'NİN SONU
[1]Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/119.
[2]Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/ 120.
[3] Zemahşeri, Keşşaf; cilt: 4,-sh: 226
[4]Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/ 121-128.
İslami Okul Okulların En Önemlisi