Beyyine Suresi - Kuran - 098Beyyine - 3. Sayfa
1-Dini Allah'a Hâlis Kılmak:
2-Hanifler:
3- Dosdoğru Din; Namaz Kılmayı ve Zekat Vermeyi Emreder:
BEYYİNE SURESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın. Adı İle
Yahya b. Sellâm'ın görüşüne göre Mekke'de inmiştir. İbrı Abbas ve cumhurun görüşüne göre Medine'de inmiştir. Dokuz âyeti kerimedir.[1]
Bu sûrenin fazileti hakkında sahih olmayan bir hadis gelmiştir. Biz bu hadisi Muhammed b. Abdullah el-Hadramî'den rivayet ettik. Dedi ki: Bana Ebu Abdurrahman b. Numeyr dedi ki; Ebu'l-Heysem el-Haşşab'a git de ondan (hadis) yaz. Çünkü o Cçok hadis) yazmıştır. O da ona gitti. Dedi ki: Bize Malik b. Enes anlattı. O Yahya b. Said'den, o Said b. el-Müseyyeb'den, o Ebu'd-Deı-dâ'dan rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki; Şayet insanlar "Kitab ehlinden ve müşriklerden olanlar... ayrılmayacaklardı" (1. âyet) Sûresi'n-de olanları bilmiş olsalardı; ailelerini, mailarını ihmal ederek onu öğrenirlerdi. " Huzaalılardan bir adam: Peki, bu sûrede ne gibi bir ecir vardır, ey Allah'ın Rasûlü? diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: "Bu sûreyi bir münafık ebe-diyyen okumaz. Allah hakkında kalbinde en ufak bir şüphe bulunan bîr kul da okumaz. Allah'a yemin ederim, şüphesiz ki mukarreb melekler, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığından beri durmaksızın onu okuyup dururlar. Bunu bir kul okudu mu mutlaka Allah ona dininde ve dünyasında kendisini koruyacak, ona mağfiret ve rahmetle dua edecek birtakım melekler gönderir." el-Hadramî dedi ki: Ebu Abdurrahman b. Numeyr'in yanına döndüm. Ona bu hadisi naklettim. Dedi ki: Bu, artık bu hususta bizim için kendimizi sıkıntıya sokmaya gerek bırakmadı. Bir daha tekrar ona dönme.[2]
İbnu'l-Arabî dedi ki: Lshak b. Bişr el-Kâhilî, Malik b. Enes'den, o Yahya b. Said'den, o İbmı'l-Müseyyeb'den, onun da Ebud-Derdâ'dan rivayet ettiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuş' "Şayet, insanlar "...kâfir olanlar... ayrılmayacaklardı" sûresinde neler olduğunu bilselerdi ailelerini, mallarını ihmal eder, mutlaka bu sûreyi öğrenirlerdi." Bu batıl bir hadistir. Sahih olan hadis, Enes'ten gelen şu rivayettir: Peygamber (sav) Ubeyy b. Ka'b'a dedi ki: "Allah bana sana "...kâfir olanlar... ayrılmayacaklardı" Sûresi'ni okumamı emretti. Ubeyy adımı da verdi mi, diye sordu. Peygamber: "Evet" deyince, Ubeyy ağladı.[3]
Derim ki: Bu hadisi, Buharî ve Müslim de rivayet etmiştir. Bu hadisteki fıkhı inceliklerden birisi de alim olanın ilim öğrenmekte olana (ilmi) okuyacağına dair delil bulunmasıdır. Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Peygamber (sav)'ın Ubeyy'e okuması insanlara alçak gönüllülüğü öğretmesi içindir. Böylelikle herhangi bir kimse ilim öğrenmekten ve mevki itibariyle kendisinden daha aşağı mertebede bulunanlara ilmi okumaktan çekinmesin.
Denildiğine göre, bunun sebebi şudur: Ubeyy, Rasûlullah (sav)'ın sözlerini herkesten çabuk belleyen birisi idi. Peygamberin ona (bu sûreyi) okumasının sebebi bu sözleri ondan bellemesini, kendisinden duyduğu gibi okuyup başkasına öğretmesini istemesidir. Elbetteki bu hadisten Ubeyy'in büyük bir faziletinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Allah, Rasûlüne Ubeyy'e (bu sûreyi) okumasını emretmiş bulunmaktadır.
Ebu Bekr el-Enbari dedi ki: ...Bir de bize Ahmed b. el-Heysem b. Halid anlattı, dedi ki: Bize Ali b. el-Ca'd anlattı dedi ki: Bize İkrime, Asım'dan anlattı. O Zirr b. Hubeyş'den şöyle dediğini nakletti: Ubeyy b. Ka'b'ın kıraatinde şu da vardır: Ademoğluna eğer bir vadi dolusu mal verilecek olursa ikincisini elde etmeye çalışır. Ona iki vadi dolu mal (allın) verilecek olsa üçüncüsünü elde etmeye çalışacaktır. Bununla birlikte Ademoğlunun karnını topraklan başkası doldurmaz. Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder." İkrime dedi ki: Asım bana "...ayrılmayacaklardı" sûresini otuz âyet olarak okudu ve bu buyruk da onların arasında vardı. Ebu Bekr (el-Enbari) dedi ki: Bu ilim ehli nezdinde batıl olan bir rivayettir. Çünkü İbn Kesir ile Ebu Amr'ın kıraatleri Ubeyy b. Ka'b'a kadar ulaşan bir senetle gelmiştir. Onların ikisinin kıraatinde "...ayrılmayacaklardı"sûresinde bu anılan ifadeler, (Kurân'dan diye) okunmamaktadır. Bu ancak Rasûlullah (sav)'ın hadisleri arasında bilinen bir rivayettir ve bu Rasûluliah (sav)'ın sözü olarak nakledilmiştir. O, Kur'ân-ı Kerim'de bunları; alemlerin Rabbinden, tüye nakletmiş değildir. İc-maın da kendilerini desteklediği iki kişinin yaptıkları rivayet, elbette bir tek kişinin cemaatin mezhebine muhalif olarak yaptığı nakilden daha sağlamdır.[4]
1. Kitab ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar, kendilerine apaçık delil gelinceye kadar, ayrılmayacaklardı.
2, 3- İçinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu tertemiz sahifeleri okuyup duran, Allah tarafından gönderilmiş bir Rasûldür.
"...Kâfir olanlar— ayrılmayacaklardı" şekii hem genelin kıraatidir, hem de mushafın hatlı böyledir.
İbn Mesud ise; " Müşriklerle, kitab ehli... ayrılmayacaklardı" diye okumuştur. Bu tefsiri bir kıraattir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Tilavet halinde değil de, açıklama sadedinde böyle bir okuyuş caizdir. Çünkü Peygamber (sav) da Sahih'in rivayetinde belirtildiği üzere (et-Talak, 65/1. âyetteki: "...o kadınları... iddetleri vaktinde boşayın" anlamındaki buyruğu): "Onları iddetlerine doğru boşayın" diye okumuştur ki bu bir tefsirdir. Çünkü asıl tilavet (okunması gereken şekil), mushafın hatlında bulunan şekle uygun olandır.
"Kîtab ehlinden" yahudi ve hristjyanlardan demektir "ve müşriklerden" lafzı "kitab ehlinden" lafzına atf ile ter mahallîndedir.
İbn Abbas dedi ki: "Kitab ehli" Yesrib'de bulunan yahudilerdir. Bunlar Ku-rayza, Nadir ve Kaynuka oğullarıdır. "Müşrikler" ise Mekke ve civarında bulunanlar ile Metline ve civarında bulunanlardır. Maksat Kureyş müşrikleridir.
"Ayrılmayacaklardı" küfürlerinden vazgeçmeyecek, başka yola sapma-yacaklardı.
"Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar." Yani apaçık delil onlara gelinceye kadar. Bu da Muhammed (sav)'dır.
"Nihayete eriş; ayrılış": En son noktaya ulaşmak diye açıklanmıştır ki bu da şu demektir: Onlar kendilerine apaçık delil gelinceye kadar ömürlerinin sonlarına geüp, ölmeyeceklerdi. Bu anlama göre "ayrılmak" -sona ermek demektir. "Ayrılmayacaklardı* buyruğunun bırakıp, terk etmeyeceklerdi anlamında olduğu da söylenmiştir. Rasûl kendilerine gelinceye kadar müddetleri sona ermeyecekti, demek olur.
Araplar: Ben bu işi işlemeye devam edip durdum, anlamında: "Ben bu işi ayrılmadan işledim" derler. "Filan kişi hala ayakta duruyor, ayakta durmayı bırakmadı" derler. 'in asıl anlamı "açmak"tır. " Mektubu açmak (mührünü çözmek)" ile “ Halhali çözmek, açmak': ve (sözlüklerden böyle bir tabirin anlamım tesbit edemedik) gibi tabirler de bu anlamda kullanılmıştır. Şair Tarafe de şöyle demiştir:
"İki tarafı keskin ve iyice bilenmiş (yahut Hind yapımı) bir kılıç için İçindeki sırrın açılmayacağına yemin ettim."
Şair Zu'r-Rimme de şöyle demiştir:
"(Onlar) uzun boylu ve (eğitilerek) zayıflatılmış develer olup Sürekli yemsiz [5] olarak çökmüş haldedir, yahut da biz onlarıkurak bir yere süreriz."
Görüldüğü gibi şair burada "Hep çökmüş haldedir" demek istemiştir, fazladan: yı getirmiştir.
" Ayrılma...lar" anlamındadır. Yani onlar apaçık delil kendilerine gelinceye kadar dünyada kalacaklar, ayrılmayacaklardı.
İbn Keysan dedi ki: Yani kitab ehli olanlar, Muhammed (sav)'ın kitaplarındaki sıfatlarını o peygamber olarak gönderilinceye kadar terketmeye-cek (değiştirmeyecek)lerdi. Peygamber olarak gönderilince onu kıskandılar,
onu terkedip, inkar ettiler. O halde bu, yüce Allah'ın: "İşte o tanıdıkları (peygamber) kendilerine gelince onu inkar ettiler" (el-Bakara, 2/89) buyruğuna benzemektedir. Bundan dolayı (daha sonra): "Ama kendilerine kitab verilenler ancak ... sonra ayrılığa düştüler" (4. âyet) diye buyurmuştur. Buna göre yüce Allah'ın: "Müşriklerden" buyruğu şu demektir: Onlar, Muhammed (sav) peygamber olarak gönderilinceye kadar, onun hakkında kütü söz söylemediler. Ona el-Emin adını vermişlerdi. Onun dili üzere kendilerine apaçık deliller gelip, onlara peygamber olarak gönderilince; işçe o vakit, ona düşmanlık ettiler.
Bazı dilciler de buradaki "ayrılmayacaklardı" lafzı "helak olmayacaklardı" anlamındadır demişlerdir, ki bu da Arapların: "Doğum esnasında kadının leğen kemiği çözüldü" tabirlerinden alınmıştır. Bu da bu kemiğin çatlaması ve bir daha kaynamayıp, sonunda ölmesi anlamını ifade eder. Buna göre mana şöyle olur: Onlar rasûllerin gönderilip, kitapların indirilmesi ile kendilerine karşı delil ortaya konulmadıkça azab edilmeyecekler, helak edilmeyeceklerdi.
Bazıları da; müşrikler hakkında şöyle demiştir; Onlar da kitab ehlinden-dir. Çünkü yahudilerden kimisi Uzeyr Allah'ın oğludur, hristiyanlardan kimisi de İsa Allah'ın kendisidir, kimileri ele o Allah'ın oğludur, kimileri üçün üçün-cüsüdür demişlerdir (ve böylece bunlar da müşrik olmuşlardır.)
Bir başka açıklamaya göre; kitab ehli, önce mümin idiler, peygamberlerinden sonra kâfir oldular. Müşrikler de fıtrat üzere doğdular, ergenlik yaşına ulaşınca kâfir oldular. İşte bundan dolayı yüce Allah; "Ve müşriklerden" diye buyurmuştur.
Bir başka açıklamaya göre "müşrikler" de aynı zamanda "kitab ehli"nin niteliğidir. Çünkü onlar kendilerine gönderilen kitaptan yararlanmadıkları gibi tevhidi de cerkettiler. Hristiyanlar tenisçidirler, yahudiler de genel olarak müşebbihecidirler. Hepsi de şirktir. Bu bir kimsenin: "Akıllılar ile zarif kimseler bana geldi" deyip, muayyen birtakım kimseleri kastederek, onları her iki özellik ile nitelendirmesini andırmaktadır. O halde anlam şöyledir: Kitab ehlinden (ve) müşrik olanlar...
Bir diğer açıklamaya göre, burada sözü geçen "küfür", Peygamber (sav)'m inkar edilmesidir. Yani Muhammed (sav)'ın peygamberliğini inkar eden ve aynı zamanda kitab ehli olan yahudilerle hristıyanlar ile Araplardan olsun, başkalarından olsun -ki bunlar kitabı olmayanlardır- puta tapan müşrikler ayrılmayacaklardı, demektir.
cl-Kuşeyrî dedi ki: Ancak böyle bir açıklamanın doğru olma ihtimali uzaktır. Çünkü yüce Allah'ın: "Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar... Allah tarafından gönderilmiş bir Rasûldür" buyruğunun zahirinden anlaşılan bu raHÛlün, Muhammed (sav) olduğudur. Dolayısı ile Muhammed (sav)'ın peygamberliğini inkar eden kâfirler, Muhammed kendilerine gelinceye kadar... ayrılmayacaklardı, denilmiş olma. ihtimali uzaktır. Ancak: Şu anda Muhammed'i inkâr edenler -her ne kadar önceden unu tazim eden kimseler ise de- Allah, Muhammed'i kendilerine peygamber olarak gönderip, onlara âyetleri apaçık bildirinceye kadar, bu küfürden vazgeçmeyeceklerdir. İşle o vakit onlardım bir kısmı iman edecektir.
el-Ameş ve İbrahim, "müşriklerden" anlamındaki lafzı nıerfu olarak; diye ve: "...olanlar" lafzına atf ile okumuştur. Ancak birinci kıraat daha açık anlaşılır. Çünkü ref1 ile okunması halinde her iki sınıf kitab ehlinden başkaları imiş gibi, iki ayrı sınıf olur. Ubeyy'in kıraatinde: " Kitab ehlinden kâfir olanlar ile müşrikler... ayrılmayacaklardı" şeklindedir, tbn Mesud'un mushafında ise: " Müşrikler ve kitab ehli... ayrılmayacaklardı" şeklindedir. Daha önce (sûrenin tefsirinin başında) geçmiş bulunmaktadır.
"Kendilerine apaçık delil gelinceye kadar" onlara apaçık delil gelinceye kadar, diye açıklanmıştır. Apaçık delil de Muhammed (sav)'dır.
"Allah tarafından gönderilmiş bir rasûldür." Yani o, yüce Allah tarafından peygamber olarak gönderilmiştir. ez-Zeccac dedi ki: "Bir Rasûldür" anlamındaki lafız "apaçık delil" lafzından bedel olarak merfû'dur.
el-Ferrâ dedi ki: Bu " O (apaçık delil) Allah tarafından gönderilmiş bir rasûldür" yahutta: "(peygamber) Allah La-rafından gönderilmiş bir rasûldür" demektedir. Çünkü "Beyyuıe: Apaçık delil" bazan müzekker kabul edilebilir ve: "Benim beyyinem (acık delilim) filandır" denilebilir. Ubeyy ve İbn Mesud'un kıraatinde; diye kat" üzere (bedel yapmayarak) nasb ile okumuşlardır. "Okuyup duran, okuyan" demektir ki (bu fiil): "Okudu, okur, okumak" diye kullanılır.
"Sahifeler" lafzı "sahife"nin çoğulu olup, üzerinde yazı yazılan sev demektir.
"Tertemiz" lafzı hakkında İbn Abbas şöyle demiştir: Yalandan, şüpheden, iki yüzlülükten ve sapıklıktan arınmış demektir. Katide batıldan yana (temiz) diye açıkladığı gibi, yalandan, şüphelerden, küfürden tertemiz edilmiş diye de açıklanmıştır. Hepsinin anlamı birdir.
Yani. sahifelerin vazıh olarak ihtiva ettiği şeyleri okur. Buna (bu açıklamaya) onun yazılı bir kitaptan değil de ezberinden okuduğu delil teşkil etmektedir. Çünkü Peygamber ümmi idi, okuması yazması yoktu.
"Tertemiz" lafzı "sahifelefın sıfatıdır. Bu da yüce Allah'ın: "Çok şerefli, son derece yüksek ve tertemiz sahifelerdedir" (Abese, 80/13-14) buyruğunu andırmaktadır. Buna göre "tertemiz" lafzı zahiren sahifelcrin şifalıdır. Gerçekte ise sahifderde yazılı bulunan Kur'ân'ın sıfatıdır. "Tertemizin şu anlama geldiği de söylenmiştir: Onlara tertemiz olanlardan başkası dokunmama!] dır. Daha önceden açıklandığı üzere el-Vakıa Süresî'nde (56/75-80. âyetler, 5. başlıkta) buyurduğu gibi.
Tertemiz sahifelefin, yüce Allah'ın nezdinde peygamberlere indirilmiş ki-tablann kendisinden istinsah edildiği Umımı'l-Kitabtaki salıifeler olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın: "Daha doğrusu o çok şerefli bir Kur'ândır, Levh-ı mahfuzdadır."(el-Buruc, 85/21-22) buyruğunda okluğu gibi. el-llasen dedi ki: Semadaki tertemiz .sahifeler kastedilmektedir.
"İçinde dosdoğru hükümlerin yazılı olduğu..." Dosdoğru, eğriliği büğ-rülüğü olmayan ve muhkem demektir. Arapların bir şey dosdoğru ve sahih olduğu vakit kullandıkları; ( pji ^M ) fiilinden gelmektedir.
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Sahifeler kitaplarla aynı şeydir, ü halde nasıl olur da; içinde kitapların bulunduğu .sahifderde, demiş olabilir (diye sorulursa) şu cevab verilir: Burada "kitaplar" lafzı hükümler anlamındadır Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Allah... galibgeleceğim diye yazmış-tır." (el-Mücadele, 58/21) buyruğunda "yazdı" hükmetti anlamındadır. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki ben aranızda Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim”[6] dîye buyurmuş, sonra da recm hükmünü vermişti. Oysa recm Allah'ın Kitabında yapılı değildir. O halde burada, ben aranızda yüce Allah'ın hükmü gereğince hüküm vereceğim, demektir. Şair de şöyle demişlir
"Velâ (bağlılık) belâ ile değildir, siz (haktan) meyledip saptınız Yazdığı (hükmettiği) zaman Allah böyle buyurmanııştı."
" Dosdoğru kitaplar" (mealde: Dosdoğru hükümlerin yazılı oiduğu, diye verilmiştir). Kur'ân'ın kendisidir diye de açıklanmıştır. Böylelikle yüce Allah Kur'ân-ı Kerim'den "kitabiar" diye söz etmiştir. Çünkü o çeşitli, türlü açıklamaları kapsamaktadır. [7]
4. Ama kendilerine kitap Terilenler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler.
"Ama kendilerine kitap verilenler..." yahudilerle, hristiyanlar "...ayruı-ğa düştüler." Bu hususta kâfirler ile aynı düzeyde olmalarına rağmen, yüce Allah'ın ayrılığa düşmek hususunu başkalarını dışarıda tutarak sadece kitab ehli hakkında sözkonusu etmesi, onların bir bilgi sahibi olduklarının zannedilmesinden dolayıdır. Onlar ayrılığa düştüklerine göre, kicab sahibi olmayan, onların dışında bulunan kimseler hakkında bu nitelik, daha da öncelikli olarak sözkonusudur.
"Ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler."
"Apaçık delil" ile kastedilen Muhammed (sav)'dır. Yani Kur'an-ı Kerim, ellerindeki Kitaplarda bulunan Muhammed (sav)'in niteliklerine uygun olarak gelmiş bulunuyordu. Onlar onun peygamber olacağını görüş birliği halinde kabul ediyorlardı. Fakat peygamber olarak gönderilince, peygamberliğini inkar ettiler ve ayrılığa düştüler. Kimisi kıskançlığından ötürü kâfir oldu, kimisi iman etti. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar ancak ilim kendilerine geldikten sonra aralarındaki düşmanlık (veya ihtiras) sebebi ile ayrılığa düştüler." (eş-Şura, 42/14)
"Apaçık deliPin onların kitaplarında bulunan Muhammed (sav)'ın Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğuna dair açıklama olduğu da söylenmiştir.
İlim adamları dedi ki: Sûrenin başından yüce Allah'ın: "( ili ): Dosdoğru" buyruğuna kadar olan ifadelerin hükmü, kitab ehlinden ve müşriklerden iman eden kimseler hakkındadır. "Ayrılığa düştüler" buyruğu da delillerin ortaya konulmasından sonra, kitap ehlinden iman etmeyen kimseler hakkındaki hükmünü İfade etmektedir. [8]
5. Halbuki onlar, O'nun dînînde ihlâs sahipleri ve Hanifler olarak Allah'a ibadet etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından, zekâtı vermelerinden başkası İle emrolunmadılar. Dosdoğru din işte budur.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:
1-Dini Allah'a Hâlis Kılmak:
"Halbuki onlar O'nun dininde" yani ibadetlerinde "ihlâs sahipleri... olarak Allah'a ibadet etmelerinden" O'nu tevhid etmelerinden "...başkası İle
emrolunmadılar." Yani bu kâfirlere, Tevrat ve İncil'de verilen emir sadece budur.
" İbadet etmeleri" buyruğundaki "lam" harfi X^)- ...me" anlamındadır. Yüce Allah'ın: " Allah size açıklamak ister." (en-Nisa, 4/26); " Onlar Allah'ın nurunu söndürmek isterler." (es-Saf, 6l/8); " Âlemlerin Rabbi (Allah)'o teslim olmakla emrolunduk" (el-En'âm, 6/71) buyruklarında olduğu gibi. Abdullah (b. Me-sud)'ın kıraatinde de; " Halbuki onlar... Allah'a ibadet etmelerinden... başkası ile emrolunmadılar" şeklindedir,
"De ki: Ben, Allah'a dini yalnız O'na halis kılarak ibadet etmekle emro-lundum" (ez-Zümer, 39/11) buyruğu da bu (buyrukların) anlamı(nı) ihtiva etmektedir.
İşte bu buyruk, ibadetlerde niyetin vacib olduğunun delilidir. Çünkü ih-las, kalbin amelleri arasındadır. Ondan başkasının değil de yalnızca Allah'ın rızası ancak kalb ile istenir. [9]
2-Hanifler:
"Hanifler olarak"; bütün dinleri bir kenara bırakarak, İslâm dinine yönelerek... demektir. İbn Abbas şöyle diyordu: Hanifler, İbrahim (a.s)'ın dini üzere olanlar, demektir. Hanif'in; sünnet olan ve hacceden kimsenin adı olduğu da söylenmiştir ki bu açıklamayı Said b. Cübeyr yapmıştır. Dilciler de şöyle demiştir: Bu lafzın aslı "İslâm'a yöneldi" demek olan; " İslâm'a hanif uldu (yöneldi)" ifadesinden gelmektedir. [10]
3- Dosdoğru Din; Namaz Kılmayı ve Zekat Vermeyi Emreder:
"Namazı dosdoğru" belirlenmiş vakitlerinde, belirlenmiş surette "kılmalarından, zekatı vermelerinden" onu yerli yerince ödemelerinden "başkası île emrohınmadılar. Dosdoğru din işte budur." Yani gereklerini yeri ne getirmekle emrolundukhrı bu din, dosdoğru dindir. ez-Zeccâc dedi ki: İşte dosdoğru yolda giden ümmetin dini bu dindir.
"Dosdoğru" lafzı hazfedilmiş bir mevsufun sıfatıdır. Yahutta hakkı dimdik ayakta tutan, yani hakkı yerine getiren ümmetin dini diye de açıklanabilir. Abdullah (b. Mesud)'ın kıraatinde; "İşte dosdoğru din budur" şeklindedir.
el-Halil dedi ki: "Dosdoğrular" lafzı; Dosdoğru" lafzının çoğuludur. Bu ile aynı şeydir.
el-Ferrâ dedi ki: Yüce Allah burada "din"i aynı zamanda sıfatı da olan: “ Dosdoğru" lafzına izafe etmiştir. Çünkü bunlar farklı Lafızlardır. Yine ondan nakledildiğine göre bu, bir şeyin bizzat kendi kendisine izafe edilmesi kabilindendir. Sondaki "ne (yuvarlak te)" ise övgü ve mübalağa itin gelmiştir.
Sondaki "he (yuvarlak te)"nin "millet (din)" yahut şeriata raci olduğu da söylenmiştir.[11]
Muhammed b, el-Eş'as et-Talakani dedi ki: "Dosdoğru" burada, sözü geçen kitaplara raci olup "din" onu izafe edilmiştir.[12]
6. Gerçek şu kî; ister kitab ehlinden olsun, İster müşriklerden olsun o kâfir olanlar, cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kakçıdırlar. Yaratılanların en kötüleri de işte bunlardır.
7. iman edip, salih amel işleyenler ise; işte bunlar, yaratılanların en hayırlılarıdır.
"Gerçek şu ki; İster kitab ehlinden olsun, ister müşriklerden olsun o kâfirler" buyruğun da ki "müşrikler" daha önce geçen "kâfirler" (lafzında geçen ve "ler"in anlamını veren); üzerine alfedilmiştir. Yahutta: Ehlinden" lafzına atfedilmiş bir mecrur olabilir.[13]
"Cehennem ateşindedirler. Orada ebedi kalıcıdırlar. Yaratılanların en kötüleri de işte bunlardır."
"Yaratılanlar" lafzını Nafî ve İbn Zekvan her iki yerde de (yani altı ve yedinci âyetlerde de) asla uygun olarak hemzeli okumuştur. (Berie şeklinde) Bu da Arapların; " Allah mahkıkatı yarattı, O, yoktan var edendir, yaratandır" şeklindeki kullanımlarından gelmektedir. Yüce Allah da: "Bizim onu yaratmamızdan önce" (el-Hadid, 57/22) diye buyurmaktadır. (Kelimenin kökünün hemzeli olduğuna işaret etmektedir). Diğerleri ise, hemzesiz ve onun yerine "ye" harfini şeddeli olarak (beriyye şeklinde) okumuşlardır.
el-Ferrâ dedi ki: Eğer "beriyye" lafzı toprak anlamına gelen; o dan alınmış ise bunun aslı hemzesizdir. Bu kökten olmak üzere: " Allah onu yarattı, yaratır, yaratmak" denilir. el-Kuşeyrî dedi ki: Her kim "beriyye' nin "toprak" demek olan "el-bera"den geldiğini söylüyor ise, melekler bu lafzın kapsamına girmez, görüşünde demektir.
"el-Beriyye" lafzının: "Kalemi traş ettim': ifadesinden geldiği de söylenmiştir. O vakit melekler de bunun kapsamına girer. Ancak bu zayıf bir görüştür. Çünkü bu durumda bu lafzı "hemzeli" okuyanların bu okuyuşlarının hatalı olduğunu söylemek icab edecektir.
Yüce Allah'ın: "Yaratılanların en kötüleri" buyruğu, yaratılmışların en kötüleri demektir. Bunun umum(gene!lik) ifade etme ihtimali olduğu da söylenmiştir. Bazıları da onlar Peygamber (sav)'ın döneminde bulunan yaratıkların kötüleridir. Yüce Allah'ın: "Ve sizi alemler üzerine gerçekten üstün kıldığımı hatırlayın". (eUBdkar<x, 2/47) buyruğunda olduğu gibi; ki çağdaşınız olan alemlerin üzerine... demektir. Çünkü bundan önceki ümmetlerin kâfirleri arasında onlardan daha da kötü kimselerin olması uzak bir ihtimal değildir. Firavun ve Salih (a.s)'ın dişi devesini kesen kişi gibi. Aynı şekilde "bunlar yaratılanların en hayırlılarıdır" buyruğunun da ya umumi anlamda oi-ması sözkonusudur yahutta kendi dönemlerindeki yaratılmışların en hayırlıları olrrtaları sözkonusudur.
Ademoğullarının meleklerden üstün olduğunu kabul edenler bu lafzın hemze'li okuyuşunu delil göstermişlerdir. Buna dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/33. âyet, 3. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Ebu Hureyre (r.a) dedi ki: Mümin, aziz ve celil Allah nezdinde, kendi yanında bulunan bazı meleklerden daha değerli ve üstündür. [14]
8. Onların, Rabblerinin yanındaki mükâfatları, altından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebedi kahrıdırlar. Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Ondan hoşnut olmuşlardır. İşte bu, Rabbİnden korkan kimseler içindir.
"Onların™ yaratıcıları ve mutlak sahipleri oİan "Rabblerinin yanındaki mükâfatları" sevablan "altından ırmaklar akan" orada ikamet edip kalacakları "Adn cennetleridir."
Müfessirler derler ki: "Adn cennetleri" cennetin iç, orta ve güzel taraflarıdır. "( Ujüj İû* ojuû jl£Jl< ^ ): Bir yerde ikamet etti, ikamet eder, ikamet etmek" demektir. Bir şeyin ma'dini (madeni) onun merkezi ve karar kıldığı yer demektir. Şair el-A'şâ şöyle demiştir
"Eğer onlar onun hükmüne gidecek olurlarsa,
Ağır basan ve merkezinde karar kılmışa izafe olurlar."
"Onlar orada ebedi kalıcıdırlar." Ne oradan başka bir yere göç ederler, ne ölürler.
"Allah onlardan razı olmuştur." Yani amellerinden razı olmuştur. İbn Abbasi böyle açıklamıştır.
"Onlar da Ondan hoşnut olmuşlardır." Kendileri de yüce Allah'ın se-vab ve mükâfatından hoşnut olmuşlardır,
"İşte bu" cennet "Rabblnden korkan" Rabbinden korkarak mahiyetlerden kendisini uzak tutan "kimseler İçindir."[15]
(Beyyine Sûresi burada sona ermektedir. Allah'a hamd ulsun).
[1] Elimizde mushaflarda sekiz âyet olduğu belirtilmektedir Âlûsî: "Basra Mushaf'ında âyet. sayısı dokuz, diğerlerinde ise sekizdir-" (Ruhu'l-Meani, XXX, 200) demektedir.
[2] Râmernıımuzî, el-Muhaddisu'l-Fâsd, s. 315; -esevi tahkik eden Dr. M. Accâc el-Hatib de ilgili notunda bizim de kayd ettiğimi? Zehebî'nin ifadelerini nakletmektedir-; Peygamber Efendimize isnad edilen bölümleriyle: Deylemî, Firdevs, III, 347; Zehebî, Mi-zanu'l-l'tidal, VII, lOM'de, Ihn Numeyr'in sözünü: "Çünkü o, batıl olan biı .şeyi rivayet etmiştir" diye açıklamaktadır. Hadis ile İbnu'l-Arabîntn değerlendirmesini de merhum müfessirimiz zaten nakletmiş* bulunmaktadır.
[3] Müslim, I, 550, Müsned, m, 130.
[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/249-250.
[5] Yemsiz" diye anlamı verilen "el-hasP" kelimesi, matbu' nüshalarda "hı"' harfinden sonra "sin" haıfi olmaksızın yanlış olarak dizilmiştir Beyiiin gerek Lisânu'l-Arab, X, 477'deki şekli, gerek lercemeye esas aldığımız baskıda yer alan yayına hazırlayanın notu, kelimenin kayd ettiğimiz gibi olduğunu göstermektedir. Ayrıca aradaki "sin" harfi -ı_..,ı,,n ;t,.An^ir. Hi-,ftrıı hir anlamının olmayacağını da beliıtelim
[6] Buhârî, II, 959, 971, VI, 2446, 2502, 250H, 2510, 25H...: Müslim, II, 1325, Tirmisl, IV, 39: Ebü Dâvûd, IV, 153; Nesâİ, VIII, 240, 241; ibn Mâce, II, 852, Muvatta, II, H22; Müsned, IV, 115
[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/251-256.
[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/256.
[9] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/257.
[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/257-258.
[11] Bu durumda anlam şöyle olur: içle hıı dosdoğru milimin (ümmetin) dini, yahııira:
doğru şeriatın dini hııdıır.
[12] İste dosdoğru olan kitapların elini budur, demek olur.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/258.
[13] Birincisine göre anlam şöyle verilebilir: Şüphesiz ki müşrikler ile kitah ehlinden kâfir olanlar... İkincisine göre anlam: Muhakkak, ki kir;ıb ehlinden ve müşriklerden kâfir olanlar...
[14] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/259-260.
[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/260-261.
İslami Okul Okulların En Önemlisi