Tevbe Sûresi - Kuran - 09Tevbe - 19. Sayfa
Müşriklere Meydan Okunması Ve Kendileriyle Savaşılacağının Bildirilişi
Müşriklerle Savaşmanın Farzlığı
Kâfirlerle İlişkide İslâmın Hoşgörüsü
Müşriklerle Olan Andlaşmayı Bozuşumuzun Gerekçesi
Müslümanların İmtihan Edilip Seçilmesi
Mescidlerî Müslümanlar Onarır, Müşrikler Değil
Önceki Ayetlerle İlişkisi Ve Nüzul Sebebi:
Mü'minlerin Kâfirleri Dost Edinmeleri Ve Bunun Tehlikesi
Zafer Sadece Allah Katından Değil Midir?
Önceki Ayetlerle İlişkisi Ve Nüzul Sebebi:
Müşrikler Mescidi Harama Giremezler
Ehl-i Kitapla Savaş Ve Onların Amaçları
Kitap Ehli, Allah'a Hakkıyla Kulluk Etmezler
Ehl-İ Kitaptan Bazı Din Adamlarının Yaşantısı
Cahiliyet Döneminden Bazı Manzaralar
Cihada Teşvik Ve Cihadı Terketmekten Sakındırmak
Münafıklar Ve Yaptıkları İşler
Münafıkların Hz. Peygamber'e Eziyeti Ve Kur'an'ın Onları Reddedişi
Mü'minlerin Sıfatları Ve Görecekleri Karşılık
Peygamber (S.A.V.)'İn Kâfirlere Ve Münafıklara Karşı Davranışı
Münafıkların Mü'minlere Eziyet Etmeleri Ve Cezaları
Peygamber (S.A.V.). Münafık Liderlere Nasıl Davranîr0ı?
Münafıkların Cihad Karşısındaki Tutumları
Cihada Katılmayanların Mazereti
Savaştan Geri Kalanlardan Bir Başka Sınıf
Dırar Mescidi, Niçin İnşâ Edildi? Resulullah'ın Buna Karşı Tutumu
İnançsızlar İçin Allah'tan Bağış İsteğinde Bulunmak
Tevbe Ve Şartları, Doğruluk Fazileti
Allah'ın Resulü İle Beraber Cihad Etmenin Farzlığı Ve Bunun Mükâfatı
Kâfirlerle Savaşmaya İlişkin Bazı Direktifler
Münafıklar Ve Onların Kur'an'a Karşı Tutumları
TEVBE SÛRESİ
Yüzyirmi dokuz ayettir. Berae, müba'sire, müsîre, muhziye, fâdiha, müşer-ride ve suret'ül-azâb gibi adları vardır. Bu surede münafıklıktan uzaklaştırıcı şeylerden, tevbeden, münafıklara taarruzdan, onların gizliliklerini açığa vurmaktan, onlan rüsvay edip ürkütmekten, ahdi bozmaktan ve müşrikler için azabı bekleyip gözetlemekten sözedilmektedir. îşte bütün bu sebeplerden dolayı bu sure, yukarıdaki adlarla adlandırılmıştır.
Anılan isimler gibi bir çok isimlerle isimlendirilmiş olması, bu surenin, kendinden önceki surenin bir bölümü olmayıp kendi basına müstakil bir sure olduğunu göstermektedir. Başlı başına bir sure ise, ne diye başında besmele yer almamıştır?
Başında besmelenin yer almayışındaki hikmet —doğrusunu Allah bilir ya— şu olsa gerek: Bu sure, müşriklere tanınan emânı kaldırmak ve onlarla yapılmış olan muahedeyi bozmak, münafıkların iç yüzlerini açığa vurmak için nazil olmuştur ki, bu da surenin, Rahman ve Rahim olarak nitelenen yüce isimle, yani besmeleyle başlamasına aykırı bir durumdur. Keşşafta şöyle bir ifade yer almaktadır: İbn Uyeyne (R.A)'ye bu konu soruldu: "Allah'ın adı selâm, barış ve emandır. Bozuşma ve muharebeden söz.eden ifadelerin başına yazılmaz".
Bu mevzuda îbn Abbas (R.A)'dan rivayet edilen sözlerin, asbnda ona isnâd edildiğini zannediyorum. Zira Resuluüah (s.a.v.)'in ahirete göçmeden Önce sahabilere bu ayetlerin yerini belirtmemiş olmasını akıl kabul etmez. Sa-habiler bu hususta farkh görüşler ileri sürmüşlerdir. Doğrusu şu ki: Besmele, Kur'an'dan bir ayettir. Sûrelerin arasım ayırmak ve tebenük için nazil olmuştur. Onu bir sûrenin başına koymak veya sûrenin başından çıkarmak, kesinlikle hiç kimsenin yetkisi dahilinde değildir. Bütün bunlar, ilâhi emir ve vahye bağlı şeylerdir. Başka türlüsü düşünülemez. Peygamber (s.a.v.)'in kendiliğinden bunu tcrkcüiği doğru değildir. Bir müslümanın bu konuda şüpheye düşmesi bile doğru değildir. Besmelenin, bu sûrenin başında nazil olmadığı İcmâ ile sabittir ve bu hususta hiç bir şüphe yoktur. [1]
Tarihi Açıdan:
Hicretin altıncı senesinde Peygamber (s.a.v.) efendimiz, Hudeybiye'de müşrikierle bazı şartlarla on yıllığına bir barış anlaşması yaptı. Bu şartlar, müslümanlara zaaf ve zillet değil, güç ve kuvvet verdi. Huzaa kabilesi, Peygamber (s.a.v.)'den taraf oldu. Beni Bekroğullan kabilesi ise Kureyşlilerle muahede yaptı. Huzaahlarla Beni Bekr'liler arasında öteden beri kin ve intikam duygulan hakimdi. Beni Bekr kabilesi Huzaalılara saldırdı ve anlaşmayı bozdu. Kureyşliler, Beni Bekr kabilesine silah ve adam yardımında bulundular. Huzaahlar yenildiler. Bu, Hudeybîye barışını bozmaktı. Bu nedenle Hu-zaah Amr bin Salim, bir heyetle Peygamber (s.a.v.)'e gelerek yardım istedi. RasuluIIah (s.a.v.): "Beni kâb'a (Kâboğullan) yardım etmezsem, muzaffer olmuş sayılmam" dedi. Bu da, genel harp halinin geri dönmesine ve hicretin sekizinci yılında Mekke'nin fethine sebeb oldu. Müşriklerin ne kuvvet, ne de zaaf halinde ahid ve emâna uymadıkları, tecrübeyle sabittir. "Küfür öncülerini öldürün. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler"[2] Ancak muahede yapıp doğru yolda bulunan müşrikleri öldürmeyin. Bu sûrenin nüzulü ile gelen hükümlere dayanarak şekillenen şer'i esas İşte budur. Mutlak olan ahid!erini bozdukları takdirde siz de bozun. Ancak ahde vefa eden müşriklere, f.çici muahedeleri sona erinceye kadar ilişmeyin ki fitne meydana gelmesin ve 'Îİn tamamıyla Allah'a ait-olsun. Hevazinliter, Mekke fethine vardıklarında, emirleri Mâlik bir Avf en-Nadrî, müslümanlarla savaşmak üzere onlan topladı. Huneyn gazvesi de, hicretin sekizinci senesinin şevval ayında yapıldı. Bundan sonra Taif muhasara edildi. Bu muhasara yirmi geceden fazla sürdü. Müslümanlar, onlara mancınıklarla saldırdılar. Bundan sonra peygamber (s.a.v.) efendimiz Zilhicce ve Muharrem aylarında, dokuzuncu senesinin de Safer.Rebîül evvel, Rebîül ahir, Cemaziyei evvel ve Cemaziye! ahir aylarında Medine'de ikamet etti. Receb ayında da Tebük gazvesine çıktı.
Bu, peygamber efendimizin katıldığı son gazvedir. Tevbe suresinin çoğu ayetleri bu gazve hakkında nazil olmuştur. Peygamber (s.a.v.) Tebük'den döndükten sonra haccetmek istedi. Ama: "Kabe'yi, müşrikler çıplak olarak tavaf ediyorlar. Bu durumda onlarla beraber haccetmek istemem" dedi. Ebu Bekr'İ hac emiri olarak gönderdi. Ebu Bekr'in ardı sıra Ali'yi gönderdi ve ona şöyle dedi: "Berae suresinin başındaki bu ayetleri al ve (hacda) toplandıkları zaman insanlara duyur" sözüne devamla: "Bunu, ancak ailemden bir adam, halka tebliğ edecektir" dedi. Hz. Ali, peygamber efendimizin devesi Adbâ'ya binerek yola çıktı. Zülhuliyfe'de Hz. Ebu Bekir'e kavuştu. Hz. Ebu Bekir, hacda insanlara imamlık yaptı. Hz. Ali'de tevbe suresinin başındaki ayetleri halka duyurdu. [3]
Müşriklere Meydan Okunması Ve Kendileriyle Savaşılacağının Bildirilişi
1-2- Allah'tan ve peygamberinden, kendileriyle andlaşma yaptığınız müşriklere ihtardır: Yeryüzünde dört ay daha dolaşabilirsiniz. Allah'ı aciz bı-rakamıyacağmızı, Allah'ın inkarcıları rezîl edeceğini bilin.
3- Allah'ın ve peygamberinin, puta tapanlardan uzak olduğunu, büyük hac günü, Allah ve peygamberi insanlara ilân eder. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayılı olar, yüz çevirirseniz, bilin ki siz Allah'ı aciz bırakamazsınız. Ey Muhammedi İnkâr edenlere can yakıcı azabı müjdele.
4- Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bk eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonunu kıuhır litıycl edin. Allıılı snkınıınUtn sever. [4]
Bazı Kelimeler:
Uzak olmak, kurtulmak.
Seyahat; kişinin, yeryüzünde dilediği yere gitmesi.
İlân, duyuru. Büyük hacc günü, yani bayram günü. [5]
Nüzul Sebebi:
Peygamber (s.a.v.) ve müslümanlar, Mekke'li ve diğer arap müşriklerle, Allah'ın İzniyle muahede yaptılar. Damure oğullarıyla Kİnâne oğullan dışındaki diğer müşrikler, muahedeyi bozdular. Müslümanlar, muahedeyi bozanlara misilleme yapmak ve diledikleri yere gidebilsinler diye onlara dört ay süre tanımakla emrolundular. Muahede sona erip süre dolunca da onlarla savaşacaklardı. Bu olay, hicretin dokuzuncu senesinde vukubuldu. Bunun için de Tevbe sûresi nazil oldu. Bu sûrede, müşriklerle yapılmış olan muahedenin artık bozulmuş olduğu bildiriliyordu. Peygamber (s.a.v.), bayram gününde hacdaki insanlara bu bildiriyi okumasını Hz. Ali'ye emretti. Vel "Bu bildiriyi, ancak ailemden biri tebliğ edecektir" dedi. Kurban bayramımn birinci gününde Minâ'da toplandıklarında, Hz. Ali bu surenin baştarafındaki ayetleri onlara okudu. Sonra "Ben dört şeyle emrolundum" dedi:
1- Bu seneden sonra hiç bîr müşrik Kabe'ye yaklaşmayacak.
2- Kabe'yi hiç kimse çıplak olarak tavaf edemeyecek.
3- Cennete, ancak mü'min kimseler girebilecektir.
4- Resulullah (s.a.v.) ile arasında muahede bulunan kimsenin bu muahedesi, muahedede öngörülen müddet içinde geçerlidir. Muahedesi olmayanlara, dört aylık bir süre tanınmıştır. Muahede sahibi olan herkes, muahede şartlarına riayet etsin. [6]
Açıklama:
Bu, Allah ve Resulünden anlaşma yaptığınız müşriklere gönderilen bir ültimatomdur. Müslümanları da kapsadığı halde, ültimatomun sadece Allah'a ve Resulüne, Allah'ın izni ve ResulüIIah'm ittifakıyla olduğu halde muahedenin de sadece mü'minlere nisbet edilmesi; ahdi bozma emrini uygulamanın gereğine, zira bu emrin Allah ve Resulünden sadır olduğuna işaret etmek içindir.
Ey Mü'minler! Müşriklerle olan muahedeyi bozmanızdan dolayı sorumlu tutulmazsınız. Çünkü bu, uyulması gereken bir emirdir. Bu emir, Allah'ın bildiği bir hikmetten dolayı sîze verilmiştir. Muahede de diğer akidler gibidir. Görünürde müslümanlarla yapılmıştın "Allah ve Resulünden ültimatomdur" cümlesinde Resulullah (s.a.v.)'ın anılması, "Muahede yaptıklarınıza" sözündeyse Resalullah (s.a.v.)ım anılmaması, ö'nun sânı yüce Mevlâ katındaki yüksek makamına daha bir üstünlük vermek içindir.
ün, Allah ve Resulünden bir ülJinıaloimlıır, Müşrik Terin silkilerinden kur-(ulınaktıı. Onlara yapılan hiı .sava.ş ilân ki ir. Kendilerine acık :tcık meydan oku makla beraber, yine de bir fırsat vermektir. Zira canlarını ve mallarını korumaları amacıyla, diledikleri herhangi bir tarafa gitmekle emrolundular. Yoksa dört ay süreyle yeryüzünde durmadan seyahat etmekle emrolunmuş değildir. Onlara söylenmek istenen şudur: Yeryüzünde dolaşın ve bu süre içinde hazırlık yapın. Ve iyice bilin ki; sizler, Allah'ı asla aciz bırakamazsınız. Allah sizi rezil-rüsvay edecektir. Sizler Allah ve Resulünü inkâr ettiniz. Müslümün-larla yapmış olduğunuz muahedeyi defalarca bozdunuz. Müslümanlara va-dedilen, sizi esir alma ve öldürme, Allah'ın kelimesini yüceltme, şirkin artık bir daha geri dönmeyecek şekilde gitmesi yolundaki ilâhi müjdeler gerçekleşti. Bu, sizin dünyadaki rüsvayhğınızdır. Ahirette ise, sizler için hazırlanmış şiddetli azab vardır.
Cenab-ı Allah, onlara, yeryüzünde dört ay süreyle dolaşmalarını emretti. Bu süre, hicretin dokuzuncu senesinin, zilhicce ayının onuncu gününden, yani kurban bayramının birinci gününden, Hz. Ali'nin ültimatomu tebliğ ettiği günden itibaren başlıyordu. Ve hicretin onuncu senesinde lO.Rebiül ahirde sona erecekti.'
Hafız îbn Kesîr, tefsirinde şöyle der: Bu ayet, mutlak ve süresiz ahid sahiplerine veya dört aydan kısa süreli muahedesi olanlaradır. Muahede süresi dört aydan az olanlara, dört aylık bir süre tanınıyordu. Süreli muahedesi olanlara, muahedeleri süresince ilişilmeyecek. Zira Cenab-ı Allah: "O halde onlara yaptığınız anlaşmayı, sonuna kadar tamamlayın" diye ferman buyuruyor. Ayrıca Resulullah (s.a.v.)'de şöyle buyuruyor: "Kendisi ile Resulullah arasında muahede bulunan kimsenin muahedesi, süresi sonuna kadar devam eder";
Resulullah (s.a.v.)'la ahdi bulunmayan kimseye ise, her sene yeniden dönüp gelen haram aylar, müddet olarak tanınır. Bunlar; Recep, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Şu halde bu ültimatom, kurban bayramının birinci günü olan 10 Zilhicce tarihinde onlara tebliğ edildiğine göre, kalan süre elli gün oluyor: Zilhiccenin geride kalan yirmi günü ve Muharremin de otuz günü.
Bu, sözlerin ve kavillerin en güzeli, en kuvvetlisidir. Mütekaddimin ve müteahhirinden bir çok alimler bu görüşü benimsemişlerdir. Şeyh Muham-med Abduh da, derslerinde bu görüşü tercih etmiştir.
Allah ve Resulünden, mü'min ve kâfir bütün İnsanlara tam bir duyuru ve bildiridir, önce de belirtildiği gibi. Hz. Ebu Bekir'in hacettiği senede Ebu Talib oğlu Hz. Ali tarafından bu bildiri insanlara tebliğ edilmişti. Herkes bilsin ki Allah ve Resulü, müşriklerden ve onların ahidlerinden uzaktırlar. Müslümanlara gelince onlar, Allah'ın hizbi ve peygamberin uyruklarıdırlar. Onlar, müşriklerden ve müşriklerin ahidlerinden Öncelikle uzaktırlar.
Bu da müşrikler için şiddetli bir uyarıdır.
İslâmdan yüz çevirirseniz, bilin ki; sizler Allah'ı aciz bırakamazsınız. Dünyada O'nunla savaşacak gücünüz yoktur. Ey Muhammedi Ahiretteyse —ki ahirctin hallerini sen çok iyi bilirsin— onlar için son derece elem verici bir azabı müjdele.
Muahedenin bozulduğuna dair bu duyuru, bütün müşrikleri kapsar. Ancak muahede şartlarından hiçbir şeyi size eksik bırakmayan, hiçbir şartı ihlâl etmeyen yani muahede metnine ve ruhuna sadık kalan, size karşı hiç kimseye arka çıkmayan, size karşı hiçbir düşmana yardım etmeyen Damura ve Kina-ne oğullan gibi ahde vefa edenler, bu hükmün dışmdadırlar. Muahedelerinin süresi doluncaya kadar onlara dokunmayın. Allah, ahdi bozan müşriklere karşı değil de, başkalarına karşı ahde vefa eden, azabından korkup sakınanları sever. [7]
Müşriklerle Savaşmanın Farzlığı
5- Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde Öldürün; onları yakalayıp hapsedin; her gözetleme yerinde onları bekleyin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekât verirlerse yollarını serbest bırakın. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder. [8]
Bazı Kelimeler:
Sona erdi. Aslında derinin yüzülüp çıkarılması anlamındadır. Bu ayette zaman, deriye benzetilmiştir. Zaman dolup, süre bitince, sanki içinde bulunan şeyden sıyrılıp gitmiş gibi oluyor.Onları yakalayın, yani esir alın. Onları, ülkede dönüp dolaşmaktan alıkoyun.Her gözetleme yeri. Aslında onların geçtikleri bütün yollar ve geçitler demektir. [9]
Açıklama:
Onları müslümanların hücumuna karşı koruyan haram aylar sona erince... Buradaki haram aylardan kasıt, önceki sayfalarda anlatılan haram aylar mıdır? Yoksa, "Andlaşmalanm, kendilerine tanıdığınız süreye kndnr tamamlayın" kavl-i ilâhisinden anlaşılan haranı (dokunulmazlık) aylan mıdır? Bu aylar sona erince müşrikleri öldürün. Bu müşriklerden kasıl, özel olarak andlaşmayı bozan müşrikler midir? Yoksa genel olarak bütün müşrikler midir?
Süreleri dolunca, müşrikleri öldürün. Onları savaş esirleri olarak yakalayın. Onlan yolculuktan ve ülkede gezip-doioşmaktan alıkoyun. Bütün gözetleme yerlerinde, yollarda ve geçitlerde oturup onları bekleyin ki; sizden yana kalbieri korku ve ürküntüyle dolsun. Öyle ki onlardan biri, sizlerden yalnız bir tek kimseyle bile karşılaşmaktan korksun.
Bundaki hikmet, şirki arap yarımadasında kuvvet yolu ile mahvetmek ve "Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın", "Barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş" mealindeki ilâhi buyruklara da riayet ederek arabistan yarımadasını islâm kalesi haline getirmektir. Tabii bütün bunlar imkân nisbetinde olacaktır.
Tevbe edip Allah'a yönelir, İslama girer, islâmi hükümlere uyar, islâmi rükünleri —ki bunların en önemlileri namaz ve zekattır— harfiyyen yerine getirirlerse, yollarını serbest bırakın ve onlara ilişmeyin; Hem bilin-ki, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Bu ayeti kerime, müslümanlarm namaz kılmalarının ve zekat vermelerinin farz olduğunu; bu iki rüknü eda edenlerin de —islâmın emrettiği durumlar dışında— can ve mal güvenliklerinin devlet tarafından sağlanmasının zo-runîu olduğunu ifade etmektedir. [10]
Kâfirlerle İlişkide İslâmın Hoşgörüsü
6- Ey Muhammedi Puta tapanlardan biri sana sığınırsa, onu güvene al; tâki Allah'ın sözünü dinlesin. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluktur. [11]
Bazı Kelimeler:
Yanına gelip senin koruman altına girmek isterse. Güvenlik içinde olacağı yer. [12]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki sayfalarda,küfürden vazgeçip tevbe edenler ite, kâfirlikte ısrar edenlerin hükmü anlatılmıştı. Buradaysa, tevbeye yönelenlerin hükmü anlatılıyor. [13]
Açıklama:
Ey Muhammedi Müşriklerden biri senden eman diler ve senin çevrene girip koruman altına girmek isterse ona eman verip himayene al ki, Allah'ın sözünü işitsin, düşünüp o sözlerin anlamım kavrasın ve yüksek sırlara vakıf olsun. Doğrusu insan, inad ve sapıklık atmosferinden çıkıp kurtulursa, Allah onun göğsünü İslama açar. Sonra da eman dileyen müşriki, güven içinde olacağı yere ulaştır. Müslüman olsa da olmasa da ona böyle davran. Daha sonra durumu, savaşmayı gerektiriyorsa onunla savaş. Ama asla hıyanet etm<
Bu, Peygamber (s.a.v.)'in insanlığa davet ettiği ahlaki üstünlüklerden! dir. Ayrıca bütün müslümanlara da, islâmi ve islâmın prensiplerini yaymalâ| rı ve islâmın ele aldığı meselelerdeki üstünlüğünü açıklamaları için bir uyarı-' dır. Müslümanlar bu uğurda çalışmakla emrolunuyorlar ki, islâm dininin güzelliklerini bilmeyenler, bütün bunlardan haberdar olsunlar.
Müşrike eman verip güzel davranmak ve güven içinde ikamet edeceği yere ulaştırmakla emrolunmuşuz. Çünkü onlar İsîâmiyeti gerçek yüzüyle tanımamakta ve dinimiz hakkında sadece yanlış ve karmaşık şeyler bilmektedirler. Nitekim batılılar da kendi din adamları aracılığıyla dinimiz hakkında yanİış ve karmaşık bilgiler edinmişlerdir. Çok üzücüdür ki, onlardan biri islâmiyet hakkında bilgi edinmek istediğinde, müslümanların yaşantılarına bakarak dinimiz hakkında hüküm vermektedirler. [14]
Müşriklerle Olan Andlaşmayı Bozuşumuzun Gerekçesi
7- Mescid-i Haram'm yanında andlaştıklarınızm dışında, puta tapanların Allah katında ve peygamberi Önünde nasıl bir andîaşmalan olabilir, Size doğru davrandıkça siz de onlara doğru davranın. Allah, sözleşmelerini bozmaktan sakınanları sever.
8- Nasıl olabilir ki, size üstün gelselerdi ne bir yakınlık, ne de bir ahd gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezlerken sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar; çokları fâsıktırlar.
9- Allah'ın âyetlerini az bir değere değişip, O'nun yolundan alıkoydular. Onların işledikleri gerçekten ne kötüdür!
10- Onlar hiçbir mü'minin yakınlık veya ahdini gözetmezler. İşte aşın gidenler bunlardır. [15]
Bazı Kelimeler:
Ahid, and veya eman. göz, ahid. Zayi edilmesi halinde kişiyi suçla ve günahkâr kılan yasaklar. [16]
Açıklama:
Ahde vefa etmekf fazilet ve iman türlerinden biri olduğu halde, müşriklerin ahidierini Allah'ın geçersiz kılışının sebeb-i hikmeti burada açıklanıyor.
Allah ve Resulünün yanında, onların dokunulmaz ve saygın bir ahdi nasıl olabilir? Bu söz, onların Allah ve Resulü katında riayete ve gözetilmeye lâyık bir ahidleri bulunduğunu reddetmektedir. Aslında bu sözle, onlann hiç bir halde ahidleri bulunmadığı kastedilmektedir. Bu ifade, başka türlü red ve inkârdan daha beliğ ve edebidir.
Ancak Mescid-i Haram yanında kendileriyle muahede yaptıklarınız bu hükmün dışındadırlar. Bunların.bu hükümden hariç tutuldukları daha önce anlatılmıştı: "Ancak andlaşma yaptığınız müşriklerden (andlaşma şartlarından) hiç bir şeyi size bırakmayanlar müstesna". Tabi bu hükmün dışında tutulmaları, onların dürüst davranmaları ve müslümanlara karşı hiç bir kötülük yapmamaları koşuluna bağlanmıştır. "Onlar size dürüst davrandıkça, siz de onlara dürüst davranın". Bu esaslar çerçevesinde andlaşmaları sona erinceye kadar onlara ilişmeyin. Ahde vefa edip zalimlikten uzak duran ve ilahi azaptan korunanları Aiîah sever.
Allah ve Resulü katında onlann saygı ve riayclc lâyık bir andlaşmaları nasıl olsun ki? Oysa kendileri size galib gelip muzaffer olsalar, sizin hakkınızda andlaşma ve yeminlere riayetler etmezler. Aranızda akrabalık bağı bulunsa bile bu bağı gözetmezler. Sizi dilleri ile hoşnııd ederler, ama kalblerij size karşı kin ve kıskançlıkla doludur. Kalblerİ sizinle beraber olmak istemez.Bunda bir tuhaflık yoktur. Onların çoğu fasiktırlar. Din ve insanlık sınırlan | dışına çıkmıştırlar. Allah'tan ve vicdanlarından korkanların andlaşmalanna riayet edin. Diğerîeriyse, insanlığı yüce ideallere davet eden ilahi ayetleri, şeytana teslim olmak ve nefsi arzulara uymak gibi değersiz şeylerle ve az bir paha ile değiştirdiler. Bu nedenle onların; insanları Allah'ın yolundan ve O1 nun hak dininden alıkoyduklarını, bu uğurda ucuz pahalı neleri varsa hepsini harcadıklarını görürsün. Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür. Amelleri ne pis bir ameldir!
Her ne olursa olsun, hiçbir zaman, inanmış bir kimse hakkında andlaş-ma ve yemin gözetmezler. Onlar, zalimlikte aşırı giden saldırgan kimselerdir.
Bu niteliklerle nitelenen kimselerin Allah ve Resulü yanında andlaşma-ları nasıl olabilir?
Bunlar, andiaşmaları üzerinde nasıl dururlar?!...
Bunlar, ancak kuvvete boyun eğerler. Yeminler ve andlaşmalara değil de kılıca karşı vefakârlık ederler. Onların gerçekten böyle olduklarını gerçekler ispatlamıştır. [17]
Kâfirlere Nasıl Davranacağız?
11- Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse, sizin din kardeşiniz olurlar. Bilen kimseler için ayetleri uzun uzadıya açıklıyoruz.
12- Eğer anlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkârda önde gidenlerle savaşın, —çünkü onların yeminleri sayılmaz, belki vazgeçerler. [18]
Bazı Kelimeler:
Lügatta ipi çözmek manasını ifade eder. Sonra, ahdi bozmak anlamıda kullanılır olmuştur. Onların yeminleri, yani ahidleri yoktur. [19]
Açıklama:
İslama düşmanlıkları sabit olduktan sonra kâfirlerin durumu burada açıklanıyor. İki şeyden birini yapma seçeneğine sahip kılınmıştırlar:
1- Dürüstçe tevbe edip Allah'a dönmek, Allah'a ortak koşmaktan ve İnsanları Hakkın yolundan alıkoymaktan vazgeçmek. Eğer bu anlamda tevbe eder, imân edip ihlâslı amellerde bulunur, özellikle dinin direği olan namazı kılar, İnanç kuvvetinin ve kalb temizliğinin göstergesi olan zekatı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdirler. Sizinle aynı haklara sahip olur ve sizin yükümlü olduğunuz görevlerle yükümlü olurlar. Bu ifadede kardeşlik kelimesinin yer alması, din kardeşliğinin ne kadar yüce bir makam olduğuna, din kardeşliğinin soy kardeşliğinden daha üstün olduğuna, düşmanlık binasının bu kardeşlikle yıkılacağına, sosyal farklılıkların yine bu kardeşlikle ortadan kaldırılacağına işaret etmektedir. Bu kardeşlik, ancak gerçekten Allah'a dönmekle, namaz kılmak ve zekat vermekle gerçekleşir. Bu üç hususun birbirinden kopamayacağını, biri olmadan diğerinin meydana gelemeyeceğini söyleyebiliriz. Allah, ayetleri uzun uzadıya açıklar. Ama bilen, ya da bilmek isteyen bir kavme açıklar.
2-Allah'a ortak koşanlar, ahidleri —sağlamlaşıp sakinleştikten sonra— bozar, dininize dil uzatır ve insanları dininizden alıkoyarlar. Akılları başlarına gelip doğru yolu bulsunlar diye bunlarla şiddetli bir şekilde savaşmak farzdır.
Her nerede olursa küfrün önderlerini öldürün. Çünkü onların ahdi, yemin ve andlaşmalan yoktur. Onlarla savaşın. Belki sapıklıktan vazgeçip hakka yönelirler.
Allah'a eş koşanlarla işte böyle muamele ederiz. Tevbe edip salih amel işlerlerse, onlara islâm kardeşliğiyîe muamele ederiz. Oldukları gibi kalmakta ssrar ederlerse, onlarla amansız bir şekilde savaşırız. [20]
Müşriklerle Savaşmaya Teşvik
13- Yeminlerini bozan, peygamberi sürgüne göndermeye azmeden bir toplumla savaşmanız gerekmez mi ki, önce onlar başlamışlardır? Onlar'dan korkar mısınız? Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır.
14-15- Onlarla savaşın ki; Allah sizin elinizle onları azablandırsm, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü'minlerîn gönüllerini ferahlandırsın, kalble-rindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah Bilendir, Hakimdir. [21]
Açıklama:
Andlaşma esnasında and içtikleri yeminlerini ve sağlamlaşıp kesinleştikten sonra ahidterini bozan bir toplulukla nasıl savaşmazsınız?!
Bu soru, onlarla savaşmamayı protesto eden bir sorudur. Suçlarının çirkin olduğu ve yaptıklarının savaşı zorunlu kılan -büyük bir kötülük olduğu açıklanarak mü'minler, onlarla savaşmaya teşvik edilmektedirler. Çünkü onlar, ResuluHah (s.a.v.) efendimizi Mekke'den çıkarmaya veya hiç kimse tarafından görülmeyecek biçimde hapsetmeye veya kanı zayi olsun diye her kabileden bir adam alarak, oluşturulacak bir çete vasıtasıyla öldürmeye kasdetti-ler: "înkâr edenler, seni tutup banlamaları, Öldürmeleri ya da (yurtlarından) çıkarmaları için sana tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu.”[22]
Önce onlar sizinle savaşmaya başladılar. Kötülüğe karşı kötülük, ama önce başlatan daha zalimdir. Savaşı önce onlar başlattılar ve kötülük onlardan geldi. Şöyle ki: Kureyşliler andlaşmayı bozdular. Huzaalılara karşı, Benî Bekr kabilesine yardım ettiler. Huzaalılardan çok adam Öldürdüler. Huzaalı-lar, nihayet Resalullah (S.AV,)'a gelerek yardım istediler.
Bu Kureyşliler, Uz. Peygamberi ve O'ndan başka Muhacirleri kendi ana-yurllan Mekke'den çıkarmışlardı. Bedir gününde de ilk olarak onlar savaşı biısliilımşlarclt. llüiüıt bu delillerden sonra Cennb-i Allah söyle buyuruyor:
Yoksa siz onlardan korkuyor musunuz? Savaşmanıza engel olan korku ise, ve de siz inanmış kimseler iseniz, kendisinden korkmanıza en lâyık olan, Al-lah'dır. Çünkü imânın şartı sadece Allah'dan korkmak, başkalarından değil, sadece O'ndan çekinmektir.
"Onlarla savaşmayacak mısınız?" sorusu, kınama ve protesto anlamını ifade etmektedir. Tabii bu kınama ve protestonun muhatabı; münafıklar, sa-' vaşı gözlerinde büyütenler ve savaşın, islâmın insanlara olan şefkat ve mer-hametiyle bağdaşmayacağı görüşünde olanlardır. Bu mükemmel açıklamadan sonra Cenab-ı Allah, mü'minlere savaş emrini veriyor; "Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara azab etsin". Görünürde onları azaplandıran sizler iseniz de, gerçek fail Allah'tır. "(Ey Muhammed) attığın zaman sen atmadın. Fakat Allah atti"[23]
Onlarla savaşırsanız, Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırır; ölüm, esaret ve hezimetle onları rezil eder.
Kendisine taate bulunarak Allah'a yardım'ettiğiniz müddetçe, Allah da onlara (çarşı size kuvvetli bir zafer verir. Mekke müşriklerinin yaptıkJarıdan dolyayi kalbleri elem ve öfke dolan mü'mİnlerin göğüslerini ferahlandırır.
Bu mü'mİnlerin, Huzaah müslümanlar olduğunu söyleyenler vardır. Müşriklere karşı bunların göğüsleri kin dolmuştu. Müslümanların Kureyş ve yan-daşlanyla savaşmaları neticesinde, onların göğüşlerindeki bu öfke ve elem, yerini ferahlığa bıraktı. Zorluklara katlanıp tuzaklarla karşılaşmaları dolayısıyla kalplerinde meydana gelen öfkeyi Cenab-ı Allah giderdi. Va'dini yerine getirdi. Kulu Muhammed doğru söyledi. O da ordusuna yardım etti. İslama karşı birleşen toplulukları tek başına bozguna uğrattı.
Zaferin müslümanlara ait olacağı bildirilmekle beraber bu, savaşa beli-ğane bir üslupla yapılan bir teşviktir.
Bundan sonra tevbe eden kullarından dilediklerini, Cenab-ı Allah, sonsuz hikmete dayalı iradesine uygun olarak bağışlar. Bunda bir gariplik yoktur. Allah, yaratıklarını bilir. Hiç bir şey O'na gizli değildir. Hikmet sahibidir. Kullan için ancak hayırlı ve hikmetli olan İşleri yapar. [24]
Müslümanların İmtihan Edilip Seçilmesi
16- Allah, içinizden cihâd edenleri, Allah'tan peygamberinden ve inananlardan başka sırdaş edînmeyenleri ortaya çıkarmadan, sizi kendi halinize bırakacak mı zannediyorsunuz? Allah işlediklerinizden haberdardır. [25]
Bazı Kelimeler:
Sırdaş. [26]
Açıklama:
Bu kelâm, öncekinden apayrı ve yepyeni olup, müslüman cemaatın halİ-ni ve cihadla ilgili tutumlarını açıklıyor. Müslümanlardan kimin zayıf imanlı ve gevşek olduğu cihâd imtihanı sonucunda elenip ortaya çıkar.
Allah, içinizden canlarıyla ve mallarıyla cihad edenleri; Allah'tan, Resulünden ve mü'minlerden başkasını dost edinmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı sandınız? (Burada Allah hakkında "bilmeden" kelimesini kullanmak, böyie bir durumun Allah için kesinlikle meydana gelmeyeceğine işaret etmektedir. Çünkü Allah, kainatta vukubulan her şeyi bilir. Allah, yapmakta olduklarınızdan haberdardır. Bu yaptıklarınızın karşılığını verecektir.
"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu..."[27]
Özetle deriz ki: Cenab-ı Allah, kullan için cihadı farz kılmış, onda bir hikmet bulunduğunu açıklamıştır. İtaat edenle isyan eden ortaya çıksın diye cihad, kullar için bir İmtihandır. Aslında O, olan ve olacak şeyleri bilendir.[28]
Mescidlerî Müslümanlar Onarır, Müşrikler Değil
17- Puta tapanların —kendilerinin inkarcı olduklarını itiraf edip duruken— Allah'ın mcscidlerini onarmaları gerekmez. Onların işledikleri boşa gitmiştir. Cehemmende temelli kalacaklardır.
18- Allah'ın mescidlerini sadece, Allah'a ahiret gününe inanan,'namaz ,kılan, zekat veren ve ancak Allah 'tan korkan kimseler onarır. îşte onlar doğru yolda bulunanlardan olabilirler. [29]
Bazı Kelimeler:
Lügate göre mescidi onarmak.sözü; mescide devam etmeyi, mescitte ikamet etmeyi, orada Allah'a ibadet etmeyi, mescidi inşa etmeyi, tamir etmeyi, mescide hizmet etmeyi, koruyup gözetlemeyi kapsamına alır."Mescid" kelimesinin çoğulu olup, secde edilen yer demektir. Sonraları bu kelime, içinde sadece Allah'a ibadet edilen özel evler anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu ayette geçen mescid kelimesi ile Mescid-i Haram amaçlanılmiştır. [30]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunur ki, Peygamber efendimizin amcası Abbas, Bedir savaşında esir alındığında, hâlâ küfürde kalmasından ve Peygamberle olan akrabalık bağını koparmasından dolayı müslümanlar kendisini kınadılar. Hz. Ali, ona çok ağır sözler söyledi. Abbas, ona: "Size ne. oldu? Hep kötülüklerimizi söylüyorsunuz, ama iyiliklerimizi unutuyorsunuz" dedi. Hz. Ali, "Sizin iyi taraflarınız var mı ki?" dedi. O da şöyle karşılık verdi: "Evet... Biz Mescid-i Harâm'ı onarır, Kabe'ye örtü geçirir, hacılara su dağıtırız." Cenab-ı Allah, Abbas ve emsallerinin bu tür iddialarını reddetmek için bu ayetleri indirdi. Ama bu ayet, Abbas'in böyle konuşmasının hemen ardisıra inmiş değildir. Bu ayetler; müşriklerin andlaşmayı bozmaları, Kabe'yi haccetmemeleri ve insanları Kabe'yi haccetmekten men'etmelerine uygun olarak nazil olmuşlardır. Çünkü bu ayetler, onları Mescid-i Harâm'a hizmet etmek ve orayı onartmaktan da menetmek gerektiğini ifade etmektedir. [31]
Açıklama:
Müşriklerin; içinde ikamet ve ibadcl ederek, oraya hizmette bulunarak vcy;ı oray;ı sahiplenerek Allah'ın bu muazzam mescidini imar etmeleri, Hacc ve uıııie için orayı ziyaret etmeleri asla doğru ve layık değildir.
Bu hüküm bütün mescidleri kapsar. Evet... Küfürlerini göre göre mescidi onaramazlar. Çünkü bu, iki zıddı birleştirmek olur. Mescidin maddi onarımını, ibadet yoluyla manevî onarımım ancak Allah'ı birleyen ve sadece O'na ibadet eden muvahhid müslüman yapabilir. Allah'ı inkâr edip O'na ortak koşmak, sadece Allah'a ibadet etmek ve Allah'ın mescidlerinde, özellikle Mescid-İ Harâm'da ikamet etmekle taban tabana zıttır, özetle onlar iki zıt durumu, Allah'ın evini onarmakla Allah'ı inkâr etmeyi bir araya getirmişlerdir. Onların küfre şehadetleri, söz ve davranışlarıyla sabittir. Onlar: "Lebbeyke lâ şerike lek." Yani Ey Rabbimiz! Buyur, senin emrine amadeyiz. Senin ortağın yoktur. Böyle biri varsa bile sen ona ve sahib olduğu şeylere sahipsin, diyorlardı. Ama yaptıklarına gelince; putlara tapıyor ve fal oklanyla kısmet arıyorlardı. Küfre şehadetleri işte budur.
Sapıklıkta pek ileri giden bu müşriklerin işledikleri ameller batıl olup boşa gitmiştir. Bunlar, ebedi olarak cehennemde kalacaklardır. "îşte onlar, Rabierinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa çıkan kimselerdir. (Yaptıkları işler tamamen boşa çıktığından) kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayız. (Veya onlara hiçbir değer vermeyiz)"[32]
Allah'ın mesddlerini, özellikle Mescİd-i Harâm'ı; koruma gözetme, ibadet yoluyla ancak Allah'a kamilen inanan, ahiret gününe, ahiretteki sevab ile ikaba inanan, ameli inancına uygun olan, rükünleriyle şartlarıyla tam riayet ederek namazı dosdoğru kılan, hak sahiplerine zekâtı veren kimseler onarırlar. Bu mü'minlerin çoğu mescidleri imar ederler. Şu da var ki zekatta, mescidleri maddeten tamir etme ruhsatı vardır. Sadece Allah'tan korkanlar, mescidleri imar etme bakımından elbetteki başkalarına nispetle daha önceliklidirler.
Ayetin manası, mescidleri onarmayı sadece Allah'a İnanan, zekât vermekle beraber namazı dosdoğru kılan; ne fayda, ne de zarar veremeyen şeylerden değil de yalnızca Allah'tan korkan kimselere özgü kılmıştır. Şimdi de Allah'ın evlerini sadece bunların onarmakta olduklarını görüyoruz. Bu yüce sıfatlarla nitelenenler, hayra ulaşanların ve amelleri karşılığında büyük ödülü hakedenİerin tâ kendileridir. İyiliğin karşılığı, ancak iyiliktir. Ayet-i kerimede "îşte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler" denmekle, kâfirlerin umutlarının kesilmesine işaret edilmiştir. Yani Allah'a bu denli yaklaşan hayırlı fiil sahibi kimseler hakkında "Olabilirler" kelimesi kullanıldığına göre, kâfirlerin doğru yolu bulmaları nasıl olacaktır?!!
Mü'min İçin en hayırlı hal, kendisini salih amelde bulunmaya yönelten ümid ve yine kendisini günahtan uzaklaştıracak korku hali arasında bulunmaktadır. Sıhhat halinde korku ümide baskın gelmeli, hastalık halindeyse iimid korkuya baskın gelmelidir. İmân ve Islâmın şubelerini bir araya toplayan bu sıfatlar, Resulullah (s.a.v.)'a iman etmeyi zorunlu kılmaktadır. İnsan, Resu-lullah (s.a.v.)'in rehberliği ve irşadı olmadan mükemmel bir şekilde istenilen amelleri işleyemez. [33]
İmân Ve Cihadın Fazileti
19- Hacca gelenlere su vermeyi, Mescid-i Haramı onarmayı, Allah'a ve âhiret gününe inananla, Allah yolunda cihâd edenle bir mi tuttunuz? Allah katında bir olmazlar; Allah zulmeden milleti doğru yola eriştirmez.
20- İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihâd eden kimselere Allah katında en büyük dereceler vardır. İşte kurtulanlar onlardır.
21-22- Rableri onlara, katından bir rahmet, hoşnudluk ve içinde tükenmez nimetler bulunan ebedî ve temelli kalacakları cennetleri müjdeler. Doğrusu büyük ecir Allah kalındadır. [34]
Bazı Kelimeler:
Lügatte, hacılara sıı verilen yer veya bu içme kabıdır. Bundan knslcdilcn ise şudur: Küreydiler kuru ü/.üııı hoşafını hacılara İçirirlerdi. Bu şerefli işİ.cahiliycl ve İslâmiyet devirlerinde Abdülmullalip ailesi üstlenirlerdi. [35]
Önceki Ayetlerle İlişkisi Ve Nüzul Sebebi:
Nu'man bin Beşir'in anlam olarak şöyle dediği rivayet edilir: Resulallah (s.a.v.)'ın minberinin yanındaydım. Adamın biri: Müslüman olduktan sonra Allah rızası için, sadece hacılara su verme işini-yapacağım. AUah rızasını kazanmaya vesile olacak iş, varsa da yoksa da budur, dedi. Bir başkası: Hayır, rızayı ilâhîyi kazanmaya vesile olacak yegane iş, Mescid-i Haram'ı onarmaktır, dedi. Bİr üçüncüsü: Hayır.' Allah yolunda cihad etmek, sizîjı bu söylediklerinizden daha hayırlıdır, dedi. Hz. Ömer, onları tartışmaktan menetti ve bu konuda görüşünü sormak üzere Resulullah (s.a.v.)'in huzuruna vardı. Peygamber efendimiz, cevab olarak ona, yukarıdaki ayet-i kerimeyi okudu. Bu ayet-İ kerimede, imân etmekle beraber Allah yolunda cihâd etmenin, Allah katında en büyük derece olduğu açıklanıyordu. [36]
Açıklama:
Ey müşrikler! Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ı onarma işini yapanı; derece ve fazilet bakımından, Allah'a ve ahiret gününe inanıp Allah yolunda savaşanla bir mi tutuyorsunuz?
Bu, bunlardan birini diğerine benzetine iddiasında bulunanları protesto eden bir sorudur. Bu hitap, ayet-i kerimedeki cümlelerin akışının gösterdiği gibi, müşriklere mi yöneliktir? Yoksa Nu'man bin Beşir (R.A.)'in rivayetinden anlaşıldığına göre mü'minleri mi hedef almaktadır? Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ı onarmaişi, mü'minler açısından bile pek önemli değilken, bu işle övünen kâfirlere de ne oluyor?! Evet... Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ı onarma işini yapanla, Allah'a ve ahiret gününe inanıp Allah yolunda cihad eden kimse, Allah katında asla bir olamaz. Hacılara su verme ve Mescid-i Harâm'ı onarma işi, her ne kadar çok hayırlı birer İş ise de bu böyledir. Ancak Allah'a ve ahiret gününe imân edip canla, malla Allah yolunda savaşmak, Allah katındaki derece ve makamların en yükseğidir. Allah, zalimler topluluğuna faziletin yönünü, hayrın yerini göstermez. Çünkü Allah, onların kalblerinin ışığını söndürüp köreltmiş tir.
Allah'a ve Resulüne imân eden, hicret eden, Allah'ın dinini yüceltmek uğruna canlarıyla ve mallarıyla cihad edenler; her kim olursa olsun, hacılara su vermek ve Mescİd-i Harâm'ı onarmak da dahil olmak üzere diğer bütün olgunluklara da sahib olsa, bu sıfatlarla muttasıf olmayanlara nispetle Allah katında derece bakımından çok yüksektirler.
Numan bin Beşir'in rivayetine göre ayet-i kerimeyi, hacılara su vermek ve Mcscİd-i Harûm'ı onarmakla övünen nıü'nıtısleri hedel'alan bir lıi.lap n!;ı-rak kabul edersen, ey okuyucu, ben derim ki: Allah'a iııuııı cinıck ve dluıd etmek her ne kadar daha üstünse de, hacılara su vermek ve Mescid-i Harâm'ı onarmakta elbetîeki hayır vardır.
Ama ayet-i kerimeyi, müşriklerin ve kâfirlerin övünmelerini hedef alan bir hitap olarak kabul edersen, manâsı şöyle olur: Allah ve Resulünün, rızasına uygun olarak yapıldıkları takdirde hacılara su verme ve Mescid-İ Harâm'ı onarma işleri, Allah katında yüksek dereceli işlerdendir. Fakat önce de belirtildiği gibi şirk, onların amellerini boşa çıkarır.
İşte hicret eden ve cihâd eden bu mü'minler kurtuluşa ermişlerdir. Al-Jah'm sevap, iutuf ve keremini elde etmişlerdir. Nedir bu kurtuluş? Cevabı Cenab-ı Allah veriyor; Rableri, peygamberine indirmiş olduğu kitabında onlara geniş bir rahmet, her şeyden büyük olan ilâhî rızâ, içinde bol ve devamlı nimetler bulunan cennetleri müjdeliyor. Bunlar, mezkûr cennetlerde Allah-ın dilediği bir zamana kadar kesintisiz olarak kalacaklardır.
Allah katında büyük mükâfat vardır. Bunda bir gariplik yoktur: "Allah, inanan erkeklere ve inanan kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler ve adn cennetlerinde güzel meskenler va'd etmiştir. Allah'ın (onlardan) razı olması ise hepsinden büyüktür, İşte büyük kurtuluş budur."[37]
Ebü Saîd el-Hudrî (R.A.) den rivayet: Resulullah (s.a.v.) buyurdu: "Şüphesiz Cenab-ı Allah, cennetliklere, "Ey cennetlikler!" diyecek. Onlar: "Buyur ya Rab.1 Emrin başımız üstüne,'' diyecekler. Cenab-ı Allah, onlara: ' 'Razı oldunuz mu?" diyecek. Onlar: "Bize ne olmuş ki, razı olmayalım?!, yaratıklarından hiçbirine vermediğini bize verdin," diyecekler. "Bundan daha faziletli olanı sîze vereceğim!" diye buyuracak. Onlar da: "Ya Rab, bundan daha faziletli olan şey nedir?" diyecekler. Oda buyuracak ki: "Hoşnutluğumu üzerinize bırakacağım. Bundan sonra size asla gazaplanmayacağım." [38]
Mü'minlerin Kâfirleri Dost Edinmeleri Ve Bunun Tehlikesi
23- Ey inananlar! Babalarınızı, kardeşlerinizi —küfrü îmâna tercih ediyorlarsa— dost edinmeyin. Sizden onları kim dost edinirse doğrusu kendine yazık etmiş olurlar.
24- De ki: "Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticâret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan, peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha sevgili ise, Allah'ın buyruğu gelene kadar bekleyin, Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.''[39]
Bazı Kelimeler:
Severler.Hısım akrabalarınız.Bekleyin.Ticaretinizin kazançlı olmaması. [40]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Kur'an-ı Kerim,Allah ve Resulünün, müşriklere ültimatom verdiklerini, sözlerini geçersiz kılıp andlaşmalannı bozduklarını, onlarla savaşmanın va-cib olduğunu duyurunca, bu duyurunun bazı müslümanlarm, özellikle akrabalık bağını her şeyden üstün gören, kalblerindeki cinsiyet taassubu henüz kalkmamış olan bazı zayıf İmanlıların ruhlarında büyük bir eîkisi oldu. Bu zayıf imanlıların bazısı savaşmayı ve anlaşmayı bozmayı hoş görmüyorlardı Güya burda saldırganlık ve mahremiyetleri hiçe sayma vardı. Münafıklar da bunu, bazı müslümanları etkilemek için bir propaganda aracı yaptılar, öyle kî, müslümanlarm bazısı, kâfirlerden dost ve sırdaşlar edindiler. Hatİb bin Ebi Beltaa olayı hafızalardan pek uzakta değildir. Onun zaaf noktası, akrabalık taassubu ve kendi yakınlarına olan acimasiydı.
Ccnab-ı Allah, cihadın faziletini ve sonucunu, hicreti ve bıraktığı İzleri, hacılara .su darılmak ve Mcsciıl-i Harfım'ı onarmak için hayırlı içiıtİ kapsa sa bile,müşriklerin işledikleri amelleri boşa çıkacağım açıkladıktan sonra imânın, cihadın ve hicretin ancak müşriklerin dostluklarını terketmekle: Allah
ve Resulünün sevgisini, Allah yolunda cihâdı, ana-baba, evlât, eş, kardeş, hısım-akraba, mal ve mesken sevgisine tercih etmekle tamamlanabileceğini açıklamıştır. [41]
Açıklama:
Ey Allah'a ve Resulüne imân eden ve bununFa nitelenen mü'minler! Ba-•balarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeniz savaşta onlara yardım etmeniz,onlar için kâfirlere arka çıkmanız size yaraşmaz. Onları sırdaş edinmeyin ve İslâm ordusunun savaşla İlgili sırlarını onlara bİldirmeyin. "Yoksa siz, Allah içinizden cîhadeden ve Allah'tan, Resulünden ve mü'minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden bırakılacağınızı mı sandınız?"
îmâna karşı küfrü sevdikleri, îslâma karşı şirki yeğledikleri, mü'min kimseler hakkında yemin ve andlaşmalara riayet etmedikleri sürece onları dost edinmeyin ey mü'minler! Sizden her kim onları dost edinirse, işte onlar, hem kendilerine hem de bağlı bulundukları topluluğa zulmedenlerin tâ kendileridir. Çünkü müşriklerle ilişkilerini.keseceklerine, onları dost ediniyorlardı. Onlara düşmanlık edeceklerine, onları seviyorlardı.
Cenab-ı Allah, peygambere ve mü'minlere düşmanlık eden kâfirleri dost edinme suçundan vazgeçsinler diye, mü'minlere bu eksiksiz vasıfla hitab etti. Cenâb-ı Allah, onlara "Dost edinmeyin!" diyerek doğrudan seslenmiş. Sonra da Resulullah (s.a.v.)'a, şayet belirtilen suçu İşlerlerse, bu cürümden doğacak tehlikeyi açıklayarak hitab etmesini emretmişti. Bu emri, şüphe ifade eden "in" harfiyle başlatmıştı. Çünkü mal ve akraba sevgisi, insanda fitri bir meyildir. Müminlerdende, belirtilen hususlara karşı sevgi duymaları beklenebilir, însan bu sayılan şeyleri sevdiğinden dolayı değil de, bunların, sevgisini Allah sevgisinden daha üstün tutarsa sorumlu olur. Sevginin aslına gelince o, yaratılıştan gelen tabii bir şey olup sorumluluk getirmez.'
Babalan sevmekse, çocukların tabiatında var olan bir şeydir. Çünkü çocuk, babasının, kendisinin varlık sebebi olduğunu, babasının bir parçası olduğunu hisseder. Babası, onun için en büyük örnektir. Baba, ona şefkat gösteren, onu besleyip büyüten bir yaratıktır. Araplar nezdmde babaların övünç vesilesi olduklarını unutmayın.
Cenab-ı Allah buyuruyor ki: "Babalarınızı andığınız gibi Allah'ı anm."[42]
Çocuğu sevmek de, babanın ve ananın tabiatında vardır. O, insanın umut kaynağı,gönlünün bir parçası ve ciğerpâresidir. İnsanın, kendisinden sonra kalacak olaıi bir parçasıdır. P.vladından başkasının, kendisinden üstün olmasını istemez. Kardeş de kardeşin, güçlü pazusu ve bükülmez koludur. İnsanın anasının ve babasının oğludur. "Senin pazunu kardeşinle kuvvetlendireceğiz."[43]
Eşin sevgisine gelince bu, kocaya Özgü, benzeri bulunmayan bir şuurdur. Koca, eşi sayesinde sükûn bulur. Tabiatmdaki galeyan, eşinin yanında diner. Bakışlarının takıldığı ve arzularıyla emellerinin bağlandığı bir yer gibidir. Mal ve ticaret sevgisine gelince, bu her insanın yapısında var oian bir şeydir. Müslümanların çoğu ticaretle uğraşmaktadırlar. Mesken sevgisi de kişinin tabii olarak alıştığı bir şeydir. Mesken, kişinin vatanidir ve bedeninin toprağa ilk olarak temas ettiği yerdir.
Doğal olarak sevilmekte olan bu sekiz şey, bazı müslümanlan savaştan hoşlanmaz hale getirmişti. "Gerçi hoşunuza gitmez ama, size savaş yazıldı (farz kılındı).''[44]
İşte bu nedenledir ki, aşırı derecede bir zorunluluk olmadıkça savaşmak farz kılınmamıştır. Ayet-i Kerime, Allah ve Resuluilah sevgisinin, Allah yolunda cihad etmenin, dünyadaki bütün menfaatlere tercih edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Allah sevgisinin her şeyden önce gelmesi gerekir. Çünkü lütuf ve nimetlerin sahibi O'dur. Varlığı ve kâinatı yaratan, bizleri var edip hayat veren ve rızıklandıran O'dur. Babalan, oğulları, malı, ticaret ve meşke -.ni meydana getiren O'dur. Hem O, bütün kemal sıfatlarla muttasıf ve noksan sıfatlardan münezzehtir.
Resuluilah sevgisi ise, Allah sevgisinden sonra ve diğer sekiz şeyin sevgisinden önce gelir. O, İlmiyle amel eden alimlerin lideri, doğru yolu gösteren mürşidlerin önderidir. Ahlâk, edep ve fazilet bakımından insanlar için en yüksek örneği teşkil eden güzeİ bir nümune-i imtisaldır. Nebî ve mürsellerin sonuncusudur. Kur'an-ı Kerim; Resulullah'i sevmeyi, Allah'ı sevmenin bir belirtisi kılmıştır.
De ki: "Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah'ta sîzi sevsin. Ve günahlarınızı bağışlasın."[45]
Her ne çeşitten olursa olsun, Allah yolunda cîhâd etmenin ne kadar yüksek bir derece olduğu, hiçte bilinmeyen bir husus değildir. Cihadın, önceki sayfalarda sıralanan sekiz sınıf şeyden daha faziletli olduğu, izahtan varestedir. "Allah yolunda bir sabah veya bir akşam cihâd etmek, dünyadan ve içindeki şeylerden daha hayırlıdır" Hadis-i Şerif.
Şu halde; babalan, oğullan, eşleri ve malı Allah ile Resulünden ve fisebİ-lillah cihad etmekten daha çok seven kimse, şiddetli tehdide ve azaba müste-hak olan eksik imanlı biridir. O, helak ve harâb olmayı beklesin. Hısım-akrabayı, mal ve ticareti, Allah ile Resulünden, .fisebilillah cihad etmekten daha çok seven kimse, ancak bir münafık olabilir. Münafıkiarsa, mü'minlen elhaddan alıkor, müşriklerin andlaşmalarım geçersiz kılar, onlara karşı ilân-ı harb etme yolunda Allah tarafından verilen karara itiraz etmeleri için mü-minîere yaldızlı sözlerle işarette bulunur ve fısıldarlar.
Din, akıl ve hikmet hududunun dışına çıkan fasıklar topluluğunu,Allah doğru yola erdirmez. [46]
Zafer Sadece Allah Katından Değil Midir?
25- And olsun ki; Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği, fakat bir faydası da olmadığı, yeryüzünün, geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanıza döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti.
26- Bozgundan sonra Allah, peygamberine, mü'minleregüvenlik verdi ve görmediğiniz askerler indirdi; inkâr edenleri azaba uğrattı. İnkarcıların cezası budur,
27- Allah bundan sonra da dilediğinin tevbesiıii kabul eder. Allah bağışlar ve merhamet eder. [47]
Bazı Kelimeler:
Bedir, Hudeybiye ve Mekke gibi savaş yerleri. Mekke ile Taİf arasındaki bir vadi. Çok büyük genişlik.
Onları sakinleştirip korkularını gideren şey. [48]
Önceki Ayetlerle İlişkisi Ve Nüzul Sebebi:
Mekke'nin fethedildiği haberi, Hevazinlilere ulaştığında, Malik bin Avf onları topladı. Sakif kabilesinin başında Kinâne ibn Abd vardı. Bunlar, Ev-tas denen yere indiler. Burası Hevazin diyanndaki bir vadidir. Huneyn vakası burada cereyan etmiştir.
Bunların, müslümanlan vurmak üzere toplandıklarını haber alan Resu-lullah (s.a.v.), üzerlerine yürümeye karar verip gerekli hazırlığı yaptı. Beraberinde Muhacir ve Ensardan on bin kişi vardı. Ayrıca Mekke fethinde müs-lümanlığa girmiş ve serbest bırakılmış iki bin kişi de vardı. Bazı Müslümanlar, sayılarının çok olduğunu görüp böbürlendiler. Ve bu gün, azlıktan dolayı artık yenilmeyeceğiz diyerek kendilerine güvendiler. Nihayet yenildiler. Böbürlenmelerinden vazgeçip Rablerine sığınınca, zafer, kendilerine döndü, galib oldular. [49]
Açıklama:
Siz âz, onlar çok oldukları halde düşmanlarınızla karşılaştığınız birçok yerde Allah size yardım etti. Sayınız az olduğu halde yine de muzaffer oldunuz. "Nitekim Allah size Bedir'de de yardım etmişti. Siz o zaman zayıf idi-niz"[50] Çünkü o zaman Allah'a tevekkül etmiş, Allah ve Resulünün emirlerine uymuş, zaferin O'nun katından geleceğine ve de şuna inanmıştınız:
"Mce az bir topluluk var ki, Allah'ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir!'[51]
"Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz (Allah da) sîze yardım eder. Ayaklarınızı (hakkı koruma yolunda) sağlam tutar."[52]
Ama Huneyn savaşında olduğu gibi çokluğunuz sizi gururlandırır, azlık ve zayıflıktan dolayı mağlub edilmeyeceğinizi zannedersiniz. Rabbinİz sizi kendi halinize bırakır. Allah'ın yargısına karşı çokluğunuz size bir yarar sağlamaz. Olanca genişliğine rağmen yeryüzü size dar gelir, korkup arkanızı döner ve kaçarsınız. Savaşın başında durum sizin aleyhinize döner. Ve nitekim Huneyn savaşında olduğu gibi aleyhinize döndü de. Sonra bir çoğunuz, hiç bir şeye dönüp bakmadan kaçtınız. Resulullah (s.a.v.) sebat etti. Beraberinde Ebu Bekir, Ömer, Ali, Abbas, Ebu Süfyan bin Haris bin Abdülmuttalib ile Cafer, Üsame Zeyd ve diğerleri vardı. Resulullah (S.AV.). oru katırının üzerinde, kâfirlerle savaşıyor ve şöyle diyordu: "Ey Abbas! Ağacın altında bey'at-i
ndvana katılmış olanlara seslen." Abbas gür sesli idi. Seslendi: "Ağacın altında bey'at-i Rıdvana katılmış olanlar! Neredesiniz?!!!"
Abbas der ki: Sesimi duyduklarında, ineğin yavrusuna koşusu gibi dönüp bize doğru koşarak geldiler ve: Buyur ey Allah'ın Resulü! Emrine amâ- . deyiz dediler. Kâfirlerle savaştılar. Sonra Resulullah (S.A,V.) yerden bir avuç çakıl alıp kâfirlerin suratlarına savurdu ve: "Muhammed'in Rabbine yemin olsun ki yenildiler." dedi.
Başka bir rivayette anlatıldığına göre Resulullah (s.a.v.) Rabbİnden meded dileyerek şöyle duâ etti: "Ben peygamberim, yalan yok. Ben, Abdülmutta-lib'in oğluyum. Allah'ım, yardımını bize gönder!" Berâ der ki: Savaş kızıştığında Allah'a andolsun ki biz Hz. Resul'ün yanma sığınıp O'nunla korunurduk. Sonra Allah güven ve rahmetini Resulünün ve mü'minlerin üzerine indirdi. Peygamberin duasına icabet etti. Kalplerine sükunet verecek, nefislerine güven verecek ve azimlerini güçlendirecek şeyi üzerlerine indirdi ve müşriklerle savaşma cesaretini buldular. Allah, sizin görmediğiniz askerleri gökten indirdi: Bu asker (melek)ler, kalblerine sebat ve sükûnet vererek mü'minlerin manevî güçlerini arttırıyor; görmedikleri bir taraftan kalblerine korku ve ürküntü salarak kâfirleri zayıflatıp güçsüz! eştiriyorlardı.
Savaşta propaganda işlevi işte böyle olur. iyi bir propagandanın güçlü zaferler getirdiği sabittir. Meleklerin, Bedir savaşından başka bir yerde savaşmadıkları bilinen bir husustur. Huneyn savaşından sonra müslüman olmuş .biri şöyle demiştir: Nerede o alaca atlar ve başlarında miğfer bulunan adamlar! Biz, ancak onların elleriyle kafirleri öldürdük!
Güçlü ve galib olmuşken, kâfirleri, Allah sizin kılıçlarınızla azaba çarptı. Bundan sonra, yenilip kaçanlardan dilediklerinin tevbelerini kabul buyurur. İslâm yoluna eriştirir. Zorluklar anında kalbine sebat verir. Bu ayetlerde mü'minlere Allah'ın nimetleri ve zaferin ancak kendi katında olduğu hatırlatılmaktadır. Zahiri sebepler, çoğunlukla değişmez. Mü'minler şunu düşünsünler ki: Allah'ın, peygamberine ve mü'minlerine yardım etmesi, O'nu manevî kuvvetlerle desteklemesi;, zafere, maddî kuvvetten daha fazla yakındır. [53]
Müşrikler Mescidi Harama Giremezler
28- Ey inananlar! Doğrusu puta tapanlar pistirler, bu sebeple, bu yıllardan sonra Mescid-i Harâm'a yaklaşmasınlar. Eğer fakirlikten korkarsanız, bilin ki Allah dilerse sizi bolnimetiyle zenginleştirecektir. Allah şüphesiz bilendir, hakimdir. [54]
Bazı Kelimeler:
Lügatte pislik ve kirliliktir. Bjr insan bu sıfatla nitelenirse, bedeni temiz de olsa onun kötü ruhlu ve şerir bir kimse olduğu kastedilmiş olur. Bîr hastalık necis kelimesiyle nitelendirilirse, onun, iyileşmesi umulmayan kronik bir hastalık olduğu kastedilmiş olur. Fıkihçılann örfüne göre; sidik gibi bizatihi murdar olsa da, şarap gibi bizatihi murdar olmasa-da temizlenmesi vacib olan şeydir. Yoksulluk. [55]
Açıklama:
Ey inananlar! Bilin ki, müşrikler, pislikten başka bir şey değildirler. İnançları bozuktur. Başka varlıkları Allah'a ortak koşarlar. Pis şeyler olan putlara, tağuta taparlar. Leşleri yerler. Vücutlarında ve giysilerinde temizliği araştırmazlar. Bu ayetlerin kendilerine tebliğ edildiği bu seneden (Hicrî dokuzuncu seneden) sonra onlara, Mescİd-i Harâm'a girme imkânı vermeyin ki, çıplak olarak Kabe'yi tavaf etmesinler ve telbiye yaparken de Rablerine ortak.koşmasınlar.
Ayetin ifade etmek istediği, onların bedenlerinin mi pisliğidir, yoksa onların kötü ruhlu ve şerli kimseler oldukları mıdır? Bu hususta iki görüş vardır. Kuvvetli görüşe göre, onların kötü ruhlu ve şerli kimseler oldukları ayet-i kerimede kastedilmektedir. Zira Resulullah (s.a.v.)'m onlarla yaptığı muamele, onların bedenen necis oldukları esasına dayanmıyordu. Müslümanlar icâbında onlarla beraber oturup kalkıyorlardı. Elçileri ve heyetleri peygamber (s.a.v.)'in yanına geliyor ve O'nun Medine'deki mescidine giriyorlardı. Vücudlanna değen eşyayı yıkamayı Peygamber efendimizin emretmediği sabittir. Doğru olan, işte budur.
Rivayete göre, müşriklerin Mescid-i Harâm'a girmeleri yasaklandıktan sonra müslümanlar: Artık bundan sonra yiyeceklerimizi nasıl temin ederiz? demişlerdi. Onlara denildi ki: Ey tereddüt içerisinde bulunan müslümanlar! Bu müşriklerin McscUl-i Harâm'dan mçıı edilmeleri dolayısıyla —Şeylanm sizi vesveseye tlüşiirdüğii gihi— yoksulluğa düşmcklcn koıkııyorsam bilin ki Allah kendi lutfundan sizi .zengin kılacaktır. O, lutfu geniş olandır. Her şeye gücü yetendir. Yaratıklarının durumunu bilendir. İşlerini hikmetlice yapandır. [56]
Ehl-i Kitapla Savaş Ve Onların Amaçları
29- Kitab verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve peygamberinin haram kıldığım haram saymayan, hak dinini din edinme-yenlerle, boyunlarını büküp kendi elleriyle cizye verene kafir savaşın. [57]
Bazı Kelimeler:
Araziye değil de şahıslara tarhedilen bir nevi vergi. Genişlik ve güç. Sigar, büyüklüğün zıddidır, küçüklüktür. Küçüklük, maddi de olabilir, manevi de. Ayet-i kerimedeki küçüklükten kasıt, îslâmi hükümlere ve nefislerini küçülten İslâm hâkimiyetine boyun eğmeleridir. [58]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Önceki sayfalarda hep müşriklerle savaştan bahsedildi. Arap yarımadasında yaşayanların çoğunluğunu onlar teşkil etmekteydi. Bu ayetteyse, ehl-i kitapia savaşmaktan ve bu savaşın varacağı sonuçtan söz edilmektedir. Hz. Peygamber, Arabistan yarımadasında, sırf müslüman olsunlar diye müşriklerle savaştı. Cizye yersinler diye de, ehl-i kitapla savaştı. [59]
Açıklama:
Ey müslümanlar! Kendilerinde dört sıfat bulunan kimselerle savaşın. Onların İslama düşman olmalarının ve İslâmdan hoşlanmamalarının sebebi, bu sı fallardır. Onları kendi hallerine bırakırsan İslâm diyarına saldırırlar, İslama karşı ceple oluşturmak için arapları toplarlar. Nitekim Medine ve çevresinde Yahudiler, tebük gazvesiyle ilgili bölümde anlatılacağı gibi.arap beldellerinin hududunda Rum Hıristiyanlar da böyle yapmışlardı. Onların sıfatları şunlardır:
1- Allah'a imân etmezler. Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanların Allah'ı birlemediklerine, Allah'ı bırakarak rahiplerini ve hahamlarını Rab edindiklerine, diledikleri gibi haram ve helâl hükümler vazettiklerine, Uzeyr ile Mesih'in, Allah'ın oğullan olduklarını söylediklerine Kur'an-ı Kerim şehadet etmektedir.
2- Ahiret gününe inanmazlar. Derler ki: Ahiret, tıpkı uyumakta olan bir insanın hayatı gibi sadece manevî bir hayattır. Orada maddi-manevî nimet ve azâb görülmeyecektir.
3- Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymazlar. Cenab-ı Allah'ın, peygamberleri Musa ve İsa'nın dili ile kendilerine Haram kıldığı şeyleri haram saymazlar. "Sözlerini bozdukları için onları lanetledik.”[60]
Zaten faizi ve şarabı da helâl saymadılar mı ki? "Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? "[61]
4- Hak dinini din edinmezler. Din olarak benimsedikleri İse, Allah'ın hak dini değildir. Heves ve kaprisleri, tahrifat ve tebdilat yaparak Tevrat ve İntil üzerinde oyun oynadı. Onlar, hak din olan İslâmı, din edinmezler.
Bu sıfatlara sahib oldukları için; küçültülmüş olarak tıpış tıpış cizyeyi verinceye dek onlarla savaşın. Hıristiyanların Şam'da yaptıkları gibi memleketin sınırlarına saldırmak, düşmanı kışkırtmak ve ona yardım etmek veya ahdi bozmak şeklinde kendilerinden savaşı gerektirecek birhal zuhur ederse, onlarla savaşın. Cizye ödemeleri, teslimiyetlerinin ve de akıbetin selâmetinin delilidir. Kaldı ki, böylece onlar aranıza karışacak, îslâmm adalet ve hoşgörüsünü göreceklerdir. Müslüman olurlarsa, onlar sizdendir. Siz de onlardansınız. Müslüman olmazlarsa cizye ödeyeceklerdir. Sizler de kendilerine zulüm ve işkence yapmayicaksımz. Güzel davranacaksınız. Kendilerine zımmî denilecektir. Çünkü yapılacak muamelelerde eşitlik ve adalet hukukuna riâyet etmek, Allah ve Resulünün zimmeti gereğidir. Andlaşmahlara gelince, onlarla bizim aramızda, her iki tarafça gözetilmesi gereken saygın bir ahid vardır. Cizye, cizye yükümlüsü ve andlaşmahlara ilişkin fıkhî hükümler, fıkıh kitaplarında mevcuttur. [62]
Kitap Ehli, Allah'a Hakkıyla Kulluk Etmezler
30- Yahudiler, "Üzeyr Allah'ın oğludur" dediler; Hıristiyanlar, "Me-sîh Allah'ın oğludur" dediler. Bu, daha önce inkâr edenlerin sözlerine benzeterek ağızlarında geveledikleri sözdür. Allah onları yok etsin! Nasıl da uyduruyorlar.
31- Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryemoğlu Mesih'i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tann'dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardi. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.
32- Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek islerler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.
33- Puta tapanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, peygamberini doğru yol ve hak dinle gönderen Allah'tır. [63]
Bazı Kelimeler:
İsmi, yahudilerİn ellerindeki kitapta mevcûd olan Azrâ'dır.Benzetiyorlar.Haktan bâtıla nasıl çevriliyorlar? "Habr" kelimesinin çoğulu olup, güzel ve edebî konuşan kimse demektir. Haham manasına da gelir."Rahib" kelimesinin çoğulu olup Allah korkusu nedeniyle ihlâslı olarak kendini Allah'a vakfeden kimse demektir."Rab" kelimesinin çoğuludur. Rab; her şeyi elinde tutan yaratıcı. [64]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayetler, önceki sayfalarda aktarılanları takrir ve tekid ediyor. Onların Allah'a imân etmediklerini açıklıyor. Uzeyr, yahudilerİn kitaplarında adı geçen Azrâ'dır. Şu da var kİ,Ehl-i Kitap, mukaddes kitablarınm yazılması hususunda Azrâ'ya minnet borçludurlar. Zira Musa Peygamber zamanında yazılan Tevrat, Hz. Süleyman'dan önce kaybolmuştur. Esaret devrinden sonra Tevrat'ı ve diğer kitapları, Allah'tan aldığı bir ilham veya vahiy ile yazmış. Bunu kendilerinden başka hiç kimse kabul etmez. Serbest düşünce sahibi Avrupalı yazarlar da bu hususu şüpheyle karşılaşmakta ve hatta reddetmektedirler. Britanya Ansiklopedisinde bu hususla ilgili açıklamalar vardır.
Özetle deriz ki: Öteden beri Yahudiler Uzeyr'i kutsamaktadırlar: Hatta bazıları ona, Allah'ın oğlu lakabını takmışlardı. Allah bilir ya, görülüyor ki, bu lakap önceleri sırf bir ikram olsun diye Azra'ya gelişi güzel takılmış. Ama aralarına hind kökenli putperestlik felsefesi girdikten sonra bu lakap, hakikât halini almıştır. [65]
Açıklama:
Yahudilerin bazısı: "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Hıristiyanlarsa: "Mesih Allah'ın oğludur" dediler. Eskiler, sırf sevgi ve ikram amacıyla bu lakabı mecazî olarak ona takmışlardı. Ama daha sonra putperestlik felsefesi aralarına girip yayılınca, bu lakabı hakikate dönüştürdüler. İsa, Allah'ın oğlu veya bizzat Allah'tır, dediler. Allah'ı birleyen kimsenin hıristiyan sayılmayacağı hususunda görüş birliği etmişlerdir. Maide suresinde bu konuyla ilgili gerçek bilgiler verilmiştir. Şöyle ki: Onların konuşup uydurdukları, hiçbir delile dayanmayan yalan sözlerdir. Bu sözlerini, kendilerinden önce küfretmiş olan arapların "veya alalarının sözlerine benzetiyorlar. Allah hepsine !ânc( elsin, kahretsin. Nasıl dah;ıkl;uı bat ıhı çevriliyorlar? Gerçek k'ri ıkyişfiriyorhır. l:ı-biî yönünden başka tarafa yöneltiyorlar.
"Meryem oğlu Mesih, bir elçiden başka bir şey değildir. O'ndnn önce de elçiler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğrudur. İkisi de (öteki insanlar-gibi) yemek yerlerdi. Bak, onlara nasıl ayetleri açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan) çevriliyorlar? "[66] Cenab-i Allah şu aşağıdaki kavl-İ şerifiyle de, ehl-İ kitabın müşriklere benzeyişlerinin hakikatini açıklıyor: "Hahamlarını ve Ra-hiblerini Allah'tan başka rabler edindiler." Bu ayetin manası şudur: Yahudi ve hıristİyanlar bilginlerini, hahamlarını, ibadet edenlerini, Rahİblerini Allah'tan başka Rabler edindiler. Onların helâl kıldıklarını helâl, haram kıldıklarını haram saydılar. Hadiste de anlatıldığı gibi, onları "Rab edinmelerinin anlama budur. Onlar Allah'ın hükmünü terk ettiler. Bunların hükmüne uydular. Hıristiyanlar, Meryem oğlu Mesih'i tanrı ve Mabud edindiler. Oysa ki Mesih, kendilerine şöyle demişti. "Her kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak ki, Allah ona cenneti haram etmiştir ve onun varacağı yer cehennemdir."[67] "Oysa kendilerine, yalnız tek tanrı olan Allah'a ibadet etmeleri emredilmişti.O'ndan başka tanrı yoktur. O, onların koştukları şeylerden münezzehtir." Nitekim bu gerçekler, peygamberleri Musa ve isa'nın diliyle kitaplarında da anlatılmıştır.
Onlar, Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah bu nûrunü, insanları hak dine, muhkem kitabına, kulu ve elçisi Muhammed (s.a.v.)'e indirdiği Kur'an'ma hidâyet ettirmekle insanlığın üzerine saçmış ve feyezan ettirmiştir. Ama bunu yapabilirler mi? Halbuki Allah tesbit ve muhafaza ederek, koruyup ikmâl ederek nurunu mutlaka tamamlamak ister. Kâfirler bundan hoşlansalar da hoşlanmasalar da.
Bunda bir gariplik yoktur. O Allah ki, peygamberi Muhammed (s.a.v.)'i doğru yol, din, her şeyi açıklayıcı Kur'an, hak din, kemâl ve heybetle gönderdi ki, İslâmi diğer bütün dinlere üstün kılsın. Müşrikler bundan hoşlanmasalar da böyle olacaktır. Cenab-ı Allah ,va'dini gerçekleştirdi. Kulu Muhammed (s.a.v.)'e yardım etti. [68]
Ehl-İ Kitaptan Bazı Din Adamlarının Yaşantısı
34- Ey inananlar! Hahamlar ve rahiplerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolandan alıkoyurlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele.
35- Bunlar cehennem ateşinde kızdmldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtlan onlarla dağlanacak, "Bu, kendiniz için biriktirdiğinizdir; biriktirdiğinizi tadın" denecek. [69]
Bazı Kelimeler:
"Kenz" kelimesi lügatte üst üste koyup yığmak demektir. Ayette bu kelimeyle, mallan toplayıp stok etmek ve Allah yolunda harcamamak manası kastedilmiştir.Onlara azabı müjdele, yanı onları uyar. "müjdele" kelimesinin kullanılmasıyla, bu durumdaki kimseler kü-çümsenip tahkir edilmektedir. Çünkü müjde, hayırlı şeylerde olur, kötü şeylerde değil.
Keyy, dağlamak demektir. [70]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Burada hahamlarla rahiplerin amelî yaşantıları açıklanmakta ve malî bencillikleri açığa vurulmaktadır ki; Ehl-i Kitâb, onları Rabb edinmek ve onlara uymakla hatâ etmiş olduklarını anlasınlar. Müslümanlar da, onlarm inâd ye kâfirliklerinin sırrım öğrensinler. Ayrıca onların, bu nuru söndürmek istediklerini bilsinler. Çünkü onlar, karanlığa ve sapıklığa alışmışlardır. Onların yaptıkları ne kötüdür. [71]
Açıklama:
Ey Allah'a ve Resulüne imân edenler! Bilin ki rahip ve hahamların bir çoğu, hak ile değil, haksız yere İnsanların mallarını yiyorlar. Birçoğu ilenilmiş ki, hak yerini bulsun. Onlunu çoğu Kısıktır. Az bir kısmı ise salih.vc İyi kimselerdir. İnsanların mallarını haksız yere yemeleri birçok şekilde olmuştur. Örneğin orta çağda birçok ortodoks ve katolik din adamları endüljans kağitlan satıyorlardı. Günahkâr kiş, papazın Önüne gidip bir flûktar para vererek günah çıkartıyor, papaz da, bağışlanma senedi denen endüljans kağıdını ona veriyordu. Ayrıca Elıl-i Kitab arasında rüşvet de yaygı»lıale 8eI" mişti. Dinden uzak cahiliyet toplununa Allah lanet etsin! .
Ehl-i Kitap faiz de yiyorlardı, pünyada faizciliğin ustası ve önden Ya-hudilerdir. Faizcilikte Hıristiyanlar olları taklid etmişlerdir. Bu konuda yanlış bir felsefeleri vardır.
Yöneticiler, devlet adamlannı ve hükümdarları memnun etmek için, di-nın aleyhine de olsa para karşılığındı fetva satarlardı. Bu adetleri, Peygamber (s.a.v.)'in zamanında ve O'ndai sonra da yaygın haldeydi.
inançta kendilerine muhalif ohn kimselerin mallarını —ne kadar ele geçirilebilirlerse— yemeyi mubah sayyorlardı. "Ümmîkre karşı bize bir so-nımluluk yoktur.”[72] diyorlardı. Malı /emek sözüyle, malı almak ve diğer hususlar genel olarak ele alınmıştır. Ayette "insanların mallarım haksızlık yerler ifadesi kullanılmıştır. Çünkü bu anlatanlardan amaçlanan en önemli maksat, onların, insanların mallarım almalarıdır.
Hahamlarla rahiplerin, insanları Allah'ın yolundan çevirmelerine gelince; bu işi Allah'a karşı yalanlar uydurarak, Peygamber (s.a.v.)'i en duşuk vasıflarla niteleyerek, kitaplarında me:ut bulunan O'na ait özelliklen ve peygamberlikle görevlendirileceğine dair müjdeyi gizleyerek yaparlar. Zamanımızda hıristiyanlar çeşitli okullar, hastaneler ve dernekler aracılığıyla misyonerlik yaparak insanları Allah'ın yolufldan çevirme işinde çok ileri gitmişlerdir.
"Altın ve gümüşü yığarlar?' Bunlar, hahamlarla rahiplerdir. Çünkü ayette sozu edilenler onlardır. Ya da onlarla birlikte başkaları da bu kapsama girmektedirler. Ama onlar, ism-i mevsulünün işaret alanına öncelikle girmektedirler. Bu nitelikteki miislümanlar da bu sahaya girmektedirler. Kuvvetli olan görüş budur.
Malı yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları elem verici bir azâbla müjdele. İçindeki Allah'a ait haklar engellenmediği takdirde mal toplayıp stok etmek hiç de sakıncalı değildir. Mali yükümlülüklerim yerine getirdikten sonra mal toplayıp stok etmenden dolayı ey müslüman, günahkar olmazsın ve manen lekelenmezsin. Bazı kimselerin görüşlerine aykırı da olsa, ayet-i kerimeden anlaşılması gereken manâ budur.
Ibn Ömer (R.A.) konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıklamış: Zekâtı verilen mal, yedi kat yerin altında da saklanmış olsa, stok değildir. Zekâtı verıı-meyen her çeşit mal, stoktur.
Onları, gerçekten elem verici bir yzabla müjdele uyarıp kork". mok ettikleri dirhemlerle dinarlar, kıyamet gününde cehennem ateşinde yanarak ısıtılan bu dirhem ve dinarlarla; mal çokluğuyla gururlanan alınları, ipek ve İbrişimlerden yararlanan böğürleri, mala dayanan belleri dağlanacak t ir. Şu da var ki, yüzü dağlamak çok çirkindir. Bel ve böğrü dağlamak ise çok, acı verir. Dağlananlara: Bu, kendiniz için toplayıp stok ettiklerinizin cezasıdır. Tadın!... Stok ettiklerinizin azabım!
Buharî, Ebu Hüreyre (R.A.)'nin, şöyle dediğini rivayet etti: Rasululiah (s.a.v.) buyurdular ki: "Allah bir kimseye mal verirde O, zekâtını vermezse; kıyamet gününde malı; başı pulsuz, gözlerinin üstü siyah benekli bir yılan suretine bürünür. Sahibinin boynuna dolanır. Sonra da yanaklarını ısırır. Ve "Ben senin malınım" der!' Resulullah (s.a.v.) efendimiz böyle dedikten sonra şu ayeti okudu: "Cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır."[73]
Cahiliyet Döneminden Bazı Manzaralar
36- Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah 'a göre ityların sayısı onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aydır. Bu dosdoğru bir nizamdır. Öyleyse o aylar içinde kendinize yazık etmeyin, topyekûn sizinle savaşan putperestlerle siz de topyekûn savaşın, Allah'ın sakınanlarla beraber olduğunu bilin.
37- Sapıtmak için hürmetli ayların yerlerini değiştirip geciktirmek, küfürde gerçekten ileri gitmekdir. İnkâr edenler Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uydurmak için, onu bir yıl haram, bir yıl helâl sayıyor, böylece Allah'ın haram kıldığını helâl kılıyorlar. Kötü işleri kendilerine güzel göründü. Allah inkâr eden toplumu doğru yola eriştirmez. [74]
Bazı Kelimeler:
"Haram" kelimesinin çoğulu Topyekûn Ertelemek ve geciktirmek.
Muvataa: Muvafakat demektir. [75]
Açıklama:
Ehl-i Kitap hakkındaki sözler son bulduktan sonra, söz tekrar müşriklerden açıldı.
Allah katında, yani Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı günde ay ile güneşin yörüngelerini takdir ve kâinatın düzenini tespit etmeye dair yazmış olduğu hükmünde, ayların sayısı on ikidir. Ayet-i kerimede geçen aylardan kasıt, yalnız Kameri aylardır. Başka aylar değil. Çünkü hesap sadece bu aylarla yapılır. Bu aylarla ilgili hesap gökteki hilâle bağlıdır. Hilâli ise, kentli-köylü herkes görebilir.
Bu ayların dördü, haram aylardır. Bu ayların saygın aylar olduğunu, bu aylarda savaşmanın haram olduğunu Cenab-ı Allah, İbrahim ve İsmail Peygamberlerin diliyle yazıp farz kılmıştır. Bu ayların haram kılınmış olduklarını araplar, söz ve davranışlarıyla birbirlerine aktarmışlardır. Kara cahiliyetin hüküm sürdüğü devirlerde araplar bunda kendi istekleri ve hevesleri doğrultusunda değişiklikler yapmışlardır. Hadîs-i şerifte anlatıldığı gibi haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Mudar kabilesinin Recebidir ki, o da Ce-maziyel ahir ve Şaban arasındaki aydır. Haram aylarda savaşmak yasaklanmıştır. Çünkü bunlar, hac zamanıdır. İnsanlar, vatanlarından uzaklara sefer ederken can ve mal güvenliği içinde bulunmalıdırlar. Şüphesiz hacc mevsimi, çoğunlukla Zilkade ayında başlayıp Muharrem ayının nihayetinde sona erer. Receb ayı da, senenin ortasında bulunup sükûn, dinlenme, sulh ve istirahat etmek içindir. Kolaylıkla umre yapılması içindir. İşte dosdoğru din budur. İbrahim ve İsmail peygamberlerin, ayların sayısı ve dördünün haram kılınması hususunda izledikleri suğkıın ve sahih yol, budur. Bıı aylarda her hangi haram ve sakıncalı bir iş yaparak kendinize zulmetmeyin. Haram aylarda savaşarak bu ayların hürmetini çiğnemek veya hangi vakitte olursa olsun haremde savaşarak harem-i şerifin saygınlığını hiçe saymak bu zulmün kapsamına Öncelikle girer. Tek bir yürekmiş gibi müşriklerle topyekün savaşın. Hem bilin ki Allah, yeryüzünde fesat çıkarmaktan, zulüm ve saldırganlıklardan uzak duranlarla beraberdir.
. Araplar, haram aylarda savaşmayı yasak sayarlardı. Bu yasak, ataları İbrahim ve İsmail'in devrinden beri devam ederek kendilerine kadar ulaşmıştı. Aradan uzun zamanlar geçip kaibleri katılaşınca hac menasikinde (ibadetinde) ve haram ayların saygınlığında değişiklikler yaptılar. Özellikle Muharrem ayında bu değişikliği yaptılar. Muharrem'in haramhğını Safer ayına erteliyorlardı. Böylece haram ayların sayısı yine dört oluryordu. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına muvafakati sağlamak için böyle yapıyorlardı. Oysa böyle yapmakla nassa ve hacc gayesiyle konulan haramlığın hikmetine muhalefet etmiş oluyorlardı.
Tarih kitaplarında anlatıldığına göre; Kinâne oğullan kabilesinin büyüklerinden Kalemmes adındaki bir kişi, her sene Minâ'ya gelip: Benim koyduğum hüküm reddedilmez, demiş. Araplar: Doğru söylüyorsun. Şu halde Mu-arrem ayının haramlığmı bizde uzaklaştırıp Safer ayına ertele, derlermiş. O da kendilerine Muharremi helal, Seferi de haram yaparmış. Artık bundan sonra araplar Muharrem ayının haramhğım başka aya erteler olmuşlardır.
Araplardan varid olduğu gibi, haram aylardaki haramhğı başka aylara naklederek ertelemek, küfrü arttırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü onlar kötü te'vil yaparak İbrahim* (A.S.)'ın dinini değiştirdiler. Böylece Allah'a ortak koşuşlarım ve kâfirliklerini daha da arttırmış oldular. Zira helallik ve haramlık hükümlerini koyma yetkisi sadece Allah'a mahsustur. Onlar, ayın haramhğını ertelemekle, kendilerine tabi olan diğer kâfirleri de şaşırtıyorlar. Onlara, İbrahim'in dininde bulunduklarını, haram aylarda fazlalık veya eksiklik yapmadıklarını vehm ettiriyorlar. Yaptıkları kötü işleri bu batıl şüphe le şeytan onlara süsleyip hoş gösterdi. Cenab-ı Allah hayır ve sevap işlerinde, özellikle din işlerinde kâfirler topluluğunu doğru yola asla eriştirmez. Hz. Ebu Bekir ile Ömer (R.A.), Veda haccında Peygamber (s.a.v.) efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet ederler.
"Muhakkak ki zaman, Allah'ın gökleri ve yarattığı gündeki şekline dönmüştür". Yani haram aylarda erteleme yaparak araplarm hesabında değiştikten sonra.aylann hesap ve.düzeni, kâinatın yaratihşındakİ aslî ilk düzenine dönmüştür. [76]
Cihada Teşvik Ve Cihadı Terketmekten Sakındırmak
38- Ey inananlar! Size ne oldu kî, "Allah yolunda, savaşa çıkın" den-dİği-zaman yere çöküp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir.
39- Çıkmazsanız Allah size can yakıcı azabla azabeder ve yerinize başka bir millet getirir. O'na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye kadirdir.
40- Mulumuncd'c yurdun cimeseni., bilin ki, inkâr edenler onu Mekke'den çıkardık hırımla ınnğunuhı bulunun iki kişiden biri olarak Allah onu yardım etmişti. Arkadaşı Ebû Bekir'e "Üzülme, Allah bizimledir" diyordu; Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Aliah'm sözü yücedir. Ailah güçlüdür hakimdir. [77]
Bazı Kelimeler:
Nefr, nufûr: bir şeyden kaçmak veya bir şeye doğru var güçle koşmak.
"Istenfere" kelimesi ise seferberlik İlan etmek anlamına gelir. Ağırlaştınız.Mağara, ayette kastedilense, Sevr mağarasıdır.
Hüzün: Ruhun bazı olaylardan acı duyması durumunda meydana gelen ruhi infialdir. Ayette geçen "üzülme" emrinden kasıt, insanın (kendini) koyvermemek ve hüzne teslim olmamak için çaba göstermesidir. [78]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bundan itibaren surenin sonunu kadar olan ayetler Tebük gazası hakkında inmiştir. Bu ayetler; mü'minlerin azimlerini kuvvetlendirmekte, münafıkların gizli taraflarını açığa çıkarmakta, müslüman toplum için lazım olan bir çok hükümleri açıklamakta, Resulullah (S-A.V.)'dan geri kalıp savaşa katılmayanları kınamaktadırlar. Tebük gazası, peygamber efendimizin Huneyn ve Taif gazvelerinden dönüşünden sonra hicretin dokuzuncu senesinde meydana gelmiştir. Bu gazaya gidileceği sırada müslümanlar fazlasıyla darlık ve sıkıntı içindeydiler. Ayrıca hurma devşirme mevsimi de gelip çatmıştı. İşte bu nedenle bazı müslümanlar, özellikle Peygamber (s.a.v.)'in savaştaki amaç ve yönelişini, nereye sefer yapacağını açıklamasından, bunu ilan etmesinden sonra gazaya, savaşa gitmek istemediler. "Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda iyi olabilir."[79]
Tebuk Gazasının Sebebi:
Rumlar ve Hıristiyan Lahm ve Cüzam kabileleri, Peygamber (s.a.v.) ile savaşmak üzere hazırlanmışlardı. Medine'ye saldırmak amacıyla büyük bir askeri güç oluşturmuşlardı.
Tebûk gazası, Peygamber (s.a.v.) in diğer gaza ve savaşları gibi saldırı savaşı değil, savunma savaşı idi. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, karşısında savaşacak bir ordu görmeyince, her hangi bir yere saldırmadan geri döndü. Tebuk;. Medine ile Şam arasında, takriben orta yerde bulunan bir beldedir. [80]
Açıklama:
Ey imânla muttasıf olup Kur'an yolunda bulunanlar! Size ne oldu ki; Re-suhıilah (s.a.v.) Allah yolunda ve Allah'ın dinini yüceltme uğrunda savaşa çağırdığında yere çakılıp kaldınız? RcsululUth (s.a.v.), .size .saldırmak ve sizinle savaşmak için hazırlanmış olan Rumlarla savaşmak İçin: "Allah yolunda topluca savaşa çıkın" dediği zaman nasıl oldu ki, sizde kâmil imâna aykırı bir hal meydana geldi? Savaşa gitmek istemediniz, yere çakılıp kaldınız. Dünyanın lezzetlerine bağlanıp durdunuz. Oysa ki imânın belirtisi, cihad ve ameldir. "Mü'minler onlardır ki; Allah'a ve Resulüne inandılar, sonra şüphe etmediler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar. îşte (imân iddiasında) doğru olanlar onlardır."[81]
Ahiret mutluluğunu, ahiretin bol ve ebedi nimetlerini'bırakıp da dünya hayatına, onun geçici lezzetlerine ve yok olmaya mahkûm metaına mı razı oldunuz?! Eğer böyleyse sizler, daha hayırlı şeyi bırakarak çok kıymetsiz şeyi tsrcih ettiniz. Hüzün ve kederle lekelenen dünya hayatının geçimi, ahiretin, uhrevi olan devamlı nimetlerin ve ahiretteki büyük ilâhi hoşnutluğun yanında kaale alınmayacak kadar az ve Önemsizdir. Dünya nimetlerinin az ve değersiz oluşunu Peygamber (s.a.v.) efendimiz, parmağını deniz suyuna ba-tırıp çıkaran ve sonra da: "Bak hele, parmak denizden ne eksiltti?" diyen adama benzetmiştir. Dünya malı ahirete göre, denize nisbetle parmaktaki ıslaklık gibidir.
Herkes kendi durum ve imkânları elverdiği ölçüde binekli veya bineksiz olarak savaşa katılmalıdır. Çağrılıp da katılmazsanız, Allah sizi elem verici bir azapla cezalandırır. Sizin yerinize başka bir topluluk getirir. Bu topluluk Allah'a.ve Resulüne itaat eder. Allah onları, onlar da Allah'ı severler... Müminlere karşı boynu bükük, kâfirlere karşı dimdik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler. Kınayanların kınamasından korkmazlar. Kimdir bunlar? Bunların kim olduklarını ancak Allah bilir. Bu, salt bir tehdittir. Yoksa şart ve cevabı tahakküm etmiş değildir.
Ey yere çakılıp savaştan geri kalanlar! Siz Resulullah'a zarar veremezsiniz. O'na hiç kimse ne zarar verebilir ne de fayda dokundurabilir. Çünkü Al-lah'dır, kullarının sütünde kahredici güce sahip olan. O, elçisine ve peygamberine yardım etmenizi istemeye muhtaç değildir.
Allah yolunda kendisiyle beraber cihad etme yoluyla O'na yardım etmezseniz, kudret ve teyidi ile Allah O'na yardım edecektir. Nitekim müşrikler kendisini öldürmek veya memleketi olan Mekke'den çıkarmak veya hapsetmek için kendisine karşı komplo hazırlarken de Allah O'na yardım etmişti. "İnkâr edenler, seni tutup bağlamaları, öldürmeleri, ya da (yurtlarından) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah da tuzak kuruyordu. Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır. (O, kendisine karşı tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir."[82]
Evet o vakitte Allah kendisine yardım etti. Beraberinde asker ve yardim-cıl.ın yoklu. O, sadece İkinin ikincisi, yani sevi mağaıasına sığınan iki kişiden hirî itli. Müşriklerin mağara ag/.ına kutlıır geldik Serini görüp ürken arkadaşları Ebu Bekir şöyle diyordu: Ya ResuluHah! Vallahi onlardan biri, ayaklarının altına bakacak olursa, mutlaka görür!
Allah'ın Resulü ona teselli veriyor: "Ey Ebu Bekir! Üzülme şüphesiz Allah (yardım, zafer, teyid, koruma ve gözet mcsiylc) bcrabcrimizdcclir."
Başka bir rivayete göre ise şöyle buyurmuş: "Ey Ebu Bekir! Üçüncüleri Allah olan İki kişiye bir şey olur mu, sanıyorsun?"
Cenab-i Allah, güven ve rahmetim Ebubekİr'in üzerine indirdi ve kalbine sükûnet verdi. Peygamber {S.A.V.)'e gelince o zaten metin kalpli, sakin ruhlu, zafere inanmış bir insandı. Asla korkmadı ve hüzünlenmedi. Allah O'nu, insanların göremedikleri kendi katından askerlerle destekledi. O'nun beraberinde bulunan, O'na yardım.eden Allah idi. Kâfirlerin serlerine ve hafife almalarına karşı Allah O'na yeterdi. Allah O'na Bedir'de, Huneyn'de ve Hendek'te işaretli melekler ordusunu göndererek yardım etmişti. "Elbetteki biz elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz."[83]
Cenab-ı Allah kâfirlerin sözlerini ve devletlerini alçalttı. Yüce ve üstün olansa Allah'ın kelimesi ve dinidir. Allah, üstün ve galibdir. O'nu hiç kimse mağlub edemez. Hikmet sahibidir. Her işi yerinde yapar. Kendi güç ve üstünlüğüyle elçisine yardım etti. Kendi hikmeti ile, dinini diğer bütün dinlerin üstüne çıkardı. "O, Resulünü hidâyet ve hak dinle gönderdi ki (Allah'a) ortak koşanlar hoşlanmasa da O (hak di)ni, bütün dln(ler)in üstüne çıkarsın!" [84]
Umumî Seferberlik
41- İsteyen, İstemeyen,, hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihâd edin. Bilirseniz bu sizin için hayırlıdır. [85]
Açıklama:
Savaştan.geri kalanlar kınandıktan sonra bu ayette genel ve kapsamlı bir emirle savaşa çağırıldı. Gerek hafif, gerek ağır olarak hep birlikte savaşa çıkın, diye emredildi. Ilal'iMik ve alırlık; Sılılı:ıt ve lıaslalık, gençlik ve ilıliyaı-lık, azlık ve çokluk, biııeklilik ve bineksi/.lik gibi, bedende ve bedenin hallerinde olabilir.
Seferberlik ilân edildiğinde, bütün kuvvetlerin savaş için çağrılan yere gitmeleri gerekir. Şer'i özürlüler dışında herkesin savaşa katılması farzdır. "Zayıflara, hastalara, harcayacak bir şey bulamayanlara, (savaşa katılmamalarından dolayı) bir günah yoktur." [86]
Hep birlikte Allah yolunda savaşa çıkın. Gücünüz yettiği kadarıyla mallarınızla ve canlarınızla savaşın. Hem malıyla, hem canıyla cihâd etme imkânına sahib olan kimsenin; hem malıyla, hem canıyla cihâd etmesi; yalnız ca-nıyia cihad edebilenin,, canıyla cihad etmesi; veya yalnız malıyla cihâd edebilenin, malıyla cihâd etmesi farzdır. Sahabîler, canlarıyla ve mallarıyla cihâd ediyorlardı. İşte Hz. Osman (R.A.), zorluk-ordusunu (Tebuk savaşına giden İslâm ordusunu) teçhizatlandırıyor, diğer bazı sahabiler de onun bu yaptığının benzerini yapıyorlardı.
Zamanımızdaki milletler, saldırılara karşı korunmak amacıyla savunmaya, bütçelerinden çok büyük paylar ayırmaktadırlar. Eğer biliyorsanız, bu sizin için çok daha hayırlıdır. Size yaraşan da budur. Tecrübeler bu teorinin-doğruluğunu ispatlamıştır.
Kendine özgü ortam oluştuğunda seferberlik ilân edilmesi gereklidir. Normal zamanlarda da başkumandanın emirlerine uymak vaciptir. [87]
Münafıklar Ve Yaptıkları İşler
42- Ey Muhammedi Kolay bir kazanç, normal bir yolculuk olsaydı sana uyarlardı, fakat çıkılacak yol onlara uzak geldi, kendilerini helak ederek, "Gücümüz yetseydi sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Allah, onların yalancı olduğunu elbette biliyor.
43- Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce, niçin onlara izin verdin?
44- Allah'a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü, geri kalmak için senden izin istemezler. Allah sakınanları bilir.
45- Ancak Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, kalbleri şüpheye düşüp, şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.
46- Eğer savaşa çıkmak isteselerdi bir hazırlık yaparlardı. Ama Allah davranışlarım beğenmedi de onlan alıkoydu. "Âcizlerle beraber oturun" denildi,
47- Aranızda savaşa çıkmış olsalardı, ancak sizi bozmağa çalışırlar ve fitneye düşürmek İçin aranıza sokulurlardı. îçinizde onlara kulak verenler var. Allah kendilerine yazık edenleri bilir.
48- And olsun ki, daha önce de fitne koparmak İstemişlerdi. Sana karşı bir takım işler çeviriyorlardı.Sonunda,onlar istemedikleri halde hak ortaya çıktı, Allah'ın emri üstün geldi.
49- Onlardan, "Bana izin ver, beni fitneye düşürme" diyen vardır. Bilin ki onlar zâten fitneye düşmüşlerdi. Cehennem, inkâr edenleri şüphesiz ku-şatacaktır;
50- Sana bir iyilik gelince onların fenasına gider; bir kötülük gelse, "Biz önceden ihtiyatlı davrandık" derler, sevinerek dönüp giderler.
51- De ki: "Allah'ın bize yazdığından başkası başımıza gelmez. O bizim Mevlâmızdır, inananlar Allah'a güvensin."
52- De ki: "Bize iki iyiden, gazilik ve şehidlikten başka bir şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? Oysa biz, Allah'ın kendi katından veya elimizle, sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz. Bekleyiniz, doğrusu biz de sizinle birlikte beklemekteyiz!'[88]
Bazı Kelimeler:
Elde edilen yakın bir dünya menfaati (ganimet).Zahmetsiz, orta bir yolculuk.Zorlukla aşılabi-len uzak bir mesafe.Allah seni affetsin. Af kelimesi, suç veya taksiratı bağışlamak, suçluyu hesaba çekmemek. "Afallahü anke" cümlesi, bazen duâ manasında da kullanılır.Seninle birlikte savaşa çıkmaları. Engelleyip durdurmak.Fcsal, koğuculuk. Kargaşalık ve anlaşmazlık çıkaran sözler uydurmak.
Halel: Aranızdaki gedik.İşleri sana ters çevirirler.Düştüler.
Terabbus: Beklemek, gözetmek.İki güzel, yani şehidlik ve gazilik. [89]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Mü'minler savaşa çağrıldıklarında, sevinç ve gayret İçinde savaşa koşmayı karekter haline getirmişlerdi. Çünkü onlar ya şehİd olup sevap kazanmayı, ya da gazi ve muzaffer olup ganimet elde etmeyi bekliyorlardı. Peygamber (s.a.v.) onları Tebuk gazasına çağırdığında bazıları, kendince bir takım nedenlerden Ötürü savaşa katılmadı ve yere çakılıp kaldı. Onların ağırSık edip savaşa gitmeyiş dereceleri, imân kuvvetine ve mazeretlerinin şiddetine göre değişiyordu. Mü'minlerin çoğunluğu Tebük savaşma katıldı. Özürlü ve az-sayıda bir azınlık katılmadı.
Münafıkları derseniz, bu İş çok zorlarına gitti. Savaşı gözlerinde büyüttüler. Tebuk'te dünyanın en büyük devletiyle nasıl savaşacaklardı?! Mazeretler uydurmaya, evlerinde oturup savaşa katılmamak için ResuluUah (S-A.V.)'tan izin İstemeye başladılar. Durumlan ayet-i kerimeyle henüz açıklanmamış olduğu ve sırlarına vakıf olmadığı İçin ResuluUah (s.a.v.) onlara, istedikleri izni verdi.
İşte bu ayetler, münafıkların iç yüzlerini, huy ve karakterlerini açığa çıkarıyordu. Rivayete göre Resulullah (s.a.v.) Tebuk gazasına gitmeyi tasarladığında Cedd bin Kays'a: "Ey Cedd! Esfaroğullanyla (Rumlarla) savaşa var mısın? Onlardan cariyeler ve hizmete elverişli gençler esir edinsen ya!" buyurdu. Cedd ise: "Kavmim, kadınlara düşkün olduğumu bilirler. Asfaroğul-larmı (Rumları) görünce, kadınlarına karşı kendimi tutamayacağımdan korkarım. Şu halde beni fitneye düşürme ve savaşa katılmayıp evimde oturmama izin ver. Sana malımla yardım edeyim" dedi. Peygamber efendimiz ondan yüz çevirdi ve "Sana izin verdim" dedi. İşte bunun üzerine "İşlerinde Öylesi var ki: "Bana izin ver ve beni fitneye düşürme" der." ayeti nazil oldu. [90]
Açıklama:
Şu münafıklar yakın bir dünya menfaatine ve kolay elde edilebilecek bir ganimete çağırılsalardı ve çağırıldıkları sefer de zahmetsizce aşılabilecek orta mesafedeki bîr sefer olsaydı, şöyle veya böyle olsaydı, ey Muhammed! Mutlaka sana tabi olur ve İsteğine olumlu karşılık verirlerdi. Ama çağrıldıkları sefer, kolayca aşılamayan uzak mesafeli ve zahmetli bir sefer olarak gözlerine göründü. Bu, Tebuk gazasıydı. Memleketlerinde ve (ilkelerinin içinde Rumlara saldırıp savaşmayı gözlerinde fazlasıyla büyütlülcr. O zamanlar Rnnı;r. dünyanın en büyük imparatorluğuydu. Korkaklık edip raimi ve luızunt yönelerek savaştan geri kaldılar. Sizin gaza dönüşünüzden sonra yanınıza gelerek yemin edip:' 'Andolsun eğer gücümüz yetseydi, gaza eden mücahidler olarak biz de sizinle beraber sefere çıkardık" diyecekler. Oysa ki onlar, yalan yere ettikleri yeminden dolayı kendilerini helak edeceklerini bilmiyorlar. Hadis-i Şerifte buyurulmuş, "Yalan yemin,diyarlan ıssız bırakır" yani sahiplerim yok eder. Onların yalancı olduklarını Allah biliyor. Bütün bu yaptıklarından dolayı onları cezalandıracaktır.
Rivayete göre; o zaman insanların bazısı bazısına: "Savaşa katılmamak için peygamberden izin isteyin, izin verirse evlerinizde oturun. İzin vermezse, 'yine evlerinizde oturun." demişlerdi. "Cihâda gitme gücüne sahip değiliz" diyerek yalan yere yemin ettikleri için, Resulullah (s.a.v.) onlara İzin verdi. Bunun üzerine şu ayet nazil oldu: "Allah seni affetsin. Niçin onlara izin verdin?". Bu ayet, Allah'ın, savaşa katılmak istemeyen münafıklara izin verdiğinden dolayı Peygamber (s.a.v.)'i affettiğini açıkça ifade ediyor. Ancak Peygamber (s.a.v.), yapılması daha uygun ve efdal olanını yapmamıştı. Aslında yapması gereken en güzel iş, münafıkların durumları belli oluncaya kadar beklemesi ve acele etmemesi idi. Bu ayette Cenab-ı Allah sanki kendisine: Onlara izin vermekte ne diye bu kadar çabuk davrandın? Durumları belli oluncaya kadar bekleseydin ya! demiş oluyor. Kaldı ki Cenab-ı Allah, münafıkların müminlerle birlikte Tebuk gazasına gitmelerini de, istemiyordu. Çünkü mü'min-lerle beraber gazaya katılmalarında, mü'minler için tehlike vardı. Yüce Allah'ın "Allah seni affetsin" İfadesiyle söze başlamasında af müjdesi vardı. Azabı vehmettirmiyordu, bunda da Allah'ın Hz. Mustafa'ya lutfu vardı. Ama bu olay, Enfâl suresinin sonunda bahsedilen, Peygamberin esirlerden fidye alması olayından çok farklı İdi. O olayda çok hata .vardı. Bu nedenle o olayla ilgili ifade çok keskindi: "Yeryüzünde ağır bas(ıp küfrün belini iyice kır)mcaya kadar hiç bir peygambere, esirler sahibi olmak yakışmaz!"[91]
Allah'a ve ahiret gününe inanan mü'minler, Allah yolunda mal ve canla cihâd etme hususunda senden izin alıp savaştan geri durmazlar. Bu, onlara yakışmaz. Aksine, gerektiğinde gayret ve himmetle savaşa katılırlar. Şu halde genel seferberlikten sonra, savaşa katılmama hususunda senden izin istemeleri akla uygun olur mu? Elbetteki olmaz. Evet...' Savaşabilecek güce sahib oldukları sürece mü'minler, savaşa katılmayıp evlerinde oturmak için senden asla izin istemezler. Allah, takva sahiplerini bilir. Buna karşılık onlara en güzel sevap ve mükâfatı verecektir. Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan münafıklar, özürler beyin ederek ve yeminlerin en zorlusunu ederek, savaşa katılmayıp evlerinde oturmak için senden izin istediler. Allah, onların yalancı olduklarını bilir. Bu da o münafıklara, durumlarını araştırmadan savaşa katılmamaları hususunda çabucak izin verilmemesini gerektirir. Kalblerinde te-rcckliil meydana geldi. İçleri şüphe ve nifakla doldu. Şüphe içinde bocalayıp durdular. "Her bağırtıyı kendi aleyhlerinde sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakının. Allah onları kahretsin. Nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar?"[92]
Seninle birlikte savaşa çıkmak isteselerdi, azık ve binek hazırlarlardı. Bunu yapabilecek güçleri de vardı. Fakat Allah, onların mü'mlnlcrlc beraber savaşa çıkmalarını İstemedi. Çünkü beraberlerinde çıkmış olsalardı, mü'minle-rin ortak görüşlerini darmadağın etmek ve aralarında kötü konuşmalar yaymaktan başka bir iş yapmayacaklardı. Bu nedenle Allah, kalblerinde bazı korku ve hatıralar meydana getirerek onları durdurdu. Dolayısıyla sefer hazırlığına girişmediler. Peygamber (s.a.v.) tarafından onlara: Savaşa katılamayan hasta, çocuk, kadın ve zayıf kimselerle beraber siz de evlerinizde oturun, denildi.
Sonra Kur'an-ı Kerim mü'minlerin gönlünü rahatlatmak ve münafıkların kendileriyle birlikte savaşa çıkmayışlannın,aslında islâm ordusunun yararına olduğunu açıklamak istedi. Ve anlam olarak şöyle dedi: Eğer aranıza karışarak sizinle birlikte sefere çıkıp savaşsalardı sizin için fitne, zaaf, görüş tereddüdü ve davranış bozukluğunu arttırmaktan başka bir şey yapmayacaklardı. Onlardan ebediyyen hayır gelmez. Bilâkis şer gelir. Sizinle birlikte sefere çıkacak olurlarsa çarçabuk aranızda laf gezdirip koğuculuk yapacak, ülkü birliğinizi bozacak, fitne çıkarmak amacıyla aranızda kötülüğü yaymaya ve sizi düşmandan korkutmaya çabalayacaklardır ki, bu da sizin için tehlikelidir. Hem de ne tehlike!..
Unutmayın ki; aranızda onların sözlerine kulak veren bazı zayıf akıllı ve noksan imanlı kimseler vardır. Münafıkları dinliyor ve onları doğruluyorlar. Halbuki Allah onların sözlerinin yalan ve konuşmalarının iftira olduğunu biliyor. Zalimı.'ri Allah bilir ve zulümlerinden dolayı onları cezalandırır.
Allah'a andolsun ki; onlar daha önce de sizi fitneye düşürmek istemişlerdi. Uhud savaşında münafıkların lideri Abdullah bin Übeyy'in, Şavt denen yerde savaş yolunda yürümekteyken geri durup, ordunuzun üçte birinin kendisine katılması anında size karşı takındığı tavrı hatırlamıyor musunuz? Sizden iki topluluk, korkup bozulmaya yüz tutmuş ve geridönmekistemiş-lerdi. Ama yüce Allah, onları hatadan korumuştu: "Sizden iki takım, korkup bozulmağa yüz tutmuş. Halbuki Allah, kendilerinin dostu idi. İnananlar Allah'a dayansınlar?'[93] Münafıkların sizinle beraber savaşa çıkmaları, sizin için tehlikelidir. Savaşa katılmayarak onları sizden çeviren Allah'tır. Bununla ilgili geniş açıklama, dördüncü cüzde verilmiştir.
önceleri de sizi fitneye düşürmek istediler. Davetinizi söndürüp yok etmek için çok düşündüler. Ama sinek kanadının vızıltısı bu büyük nuru söndürebilk miydi hiç? Onlar bir şey yapamadılar. Çünkü Allah sizinle beraberdi. Hak, vâd edilen zaferle birlikte geldi. Yahudilerin Medine'den sürgün edilmeleriyle, Allah'ın emri herşeye üstün geldi. Mekke'nin fethedilmesiyle şirk yok oldu. insanlar, grup grup gelerek Allah'ın dinine girdiler, tslâm düşmanlarının hoşlarına gitmediği halde bütün bunlar gerçekleşiyordu!...
Şaşıyorum şu münafıklara. Savaşa katılmamak için çeşitli mazeretler uyduruyorlar. Ve görünürde erdemlİği elden bırakmıyorlar. Ama Cenab-ı Allah'ın, gizliyi ve gizlinin de gizlisini bildiğini bilmiyorlardı. Kalblerinin derinliklerinde nifak vardı. Bunu Allah çok iyi biliyordu. Bakın hele, onlardan biri Hz. Peygamber'e neler söylemiş! "Savaşa katılmamam için bana izin ver. Sana malî yardımda bulunacağım. Savaşa katılmak İstemiyorum. Çünkü Rum kadınlarını görünce onlara karşı kendime hakim olamam ve fitneye düşmekten korkarım." Cenab-ı Allah, iç yüzlerini açığa vurarak, iddialarının yalan olduğunu açıklayarak sözlerini reddetti: İyi bilin ki onlar fitneye düşmüştürler. Kuyuya düşer gibi fitnenin içine düşmüşlerdir. Cenab-ı Allah onların bu iddialarını reddederken söze uyarı edatı olan (elâ) harfiyle başlamış; onların fitne içinde eriyip kaybolduklarını bildirmiştir! Bak hele... Başınıza felâketler gelmesini bekleyip gözetiyorlar. .Her türlü zarar ve kötülükle karşılaşmanızı istiyorlar. Dünyada zafer veya nimet gibi bir iyilikle karşılaşırsanız bundan elem duyuyorlar. Size bir hayır ve iyilik ulaşırsa, son derece üzülüyorlar. Ey Muhammedi Sana ve ashabına bir musibet dokunduğu takdirde, bir hezimete veya kötülüğe maruz kaldığınız zaman —ki çoğunlukla bunun sebebi odur— sevinerek ve de memnun kalarak: Biz daha önce tedbirimizi almıştık. Çünkü bu sonucu bekliyorduk, derler. Ve mazeretler ileri sürüp" münafıklık yaptıklarını görürsün. Allah hepsine lanet etsin.
Ey Muhammedi Onlara de ki: Ancak Allah'ın bizim için yazıp takdir ettiği şeyler başımıza gelir. O'nun bizler için yazdığı şeyler, acı da olsa ilaçtır, hayırdır. Yavaş olun bakalım ey insanlar! Bİz, Allah'ın kaza ve kaderine razıyız, gönül rahatlığı içine sabrediyoruz. İmân dediğin işte böyle olur.
İşte bundan dolayı mü'minler, yalnızca Allah'a dayansınlar. Her kim Allah'a dayanıp güvenirse, Allah ona yeter. O, ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır.
Ey Muhammedi Münafıklara de ki: Bizim için iki güzelden birini; ya zafer ve ganimeti, ya da şehadet ve sevabı beklemiyor musunuz? Yaşarsak onurlu ve güçlü mü'minler olarak yaşayacağız. Ölürsek de sevaba ermiş şehidler olarak öleceğiz. Ama biz, sizin başınıza musibetler gelmesini bekliyoruz. Allah, sizi kendi katından bir azaba çarptıracaktır. Ya da bizim elimizle aşağılatıp yenilgi azabına uğratacaktır. Dilediğiniz kadar gözetip durun. Doğrusu biz de sizinle beraber gözetenleri/,. İki taraftan her birimiz, gözetip durmakta olduğu şeyle karşılaşırsa, şunu bilsin ki; siz ancak bizi memnun kılacak şeylerle karşılaştığımızı göreceksiniz. Biz de ancak sizin hoşunuza yiuneyecek şeylerle karşılaştığınızı göreceğiz. [94]
Münafıklara Dair
53- Ey Muhammedi De ki: "İstekli yahut isteksiz olarak verin, nasıl olsu kubui edilmeyecektir. Siy, şüphesiz ITısık bir topluluksunuz."
54- Verdiklerinin kabul olunmasın:! engel olan, Allah'ı \c pcycnınbcıi-ni inkâr etmeleri, namaza tembel tembel gelmeleri, istemeye İstemeye vermeleridir.
55- Artık onların mallan ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla, onlara dünya hayatında azabetmek ve canlarının inkarcı olarakçıkma-
sını ister.
56- Sizden olmadıkları halde, sizinle beraber olduklarına dair Allah'a
yemin ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur.
57- Bir sığmak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı, çarçabuk oraya yönelirlerdi.
58- Sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Onlara verilirse hoş-nud olurlar, verilmezse, hemen öfkelenİverirler.
59- Eğer onlar, Allah ve peygamberinin kendilerine vermiş oldukları şeylere razı olsalar ve 'Allah bize yeter, O ve peygamberi bol nimetinden bize verecektir; doğrusu biz Allah'a gönül bağlayanlardanız" deselerdi daha ha-yırh olurdu. [95]
Bazı Kelimeler:
Zehûk: Ölüm anında canın bedenden zorlukla çıkması. He-lâk oimak.Şiddetle korkarlar.Korkan kimsenin korunmak için sığındığı kale ve benzeri yerler. Sığmak "Mağare" kelimesinin.çoğulu olup dağdaki kavuk demektir.İçinezorlukla girile-bİlen geçit.Cemûh: Hiçbir şeyin engelleyemeyeceği şekilde süratle koşmak.
Lemz: Ayıplamak. [96]
Açıklama:
Ey Muhammedi Şu münafıklara de ki: Müslümanlardan ve onların hücumlarından korunmak için cihad ve diğer işler için gönüllü olarak da, cezalandırılma korkusuyla gönülsüz olarak da malî yardımda bulunsanız bile, her İki durumda da Allah sizin bu yardımlarınızı kabul etmeyecektir. Evet. Peygamberin getirdiği dinî emirler ve bunların ahiretteki karşılıkları konusunda şüpheli olduğunuz müddetçe sizin bu yardımlarınızı Allah kabul etmeyecektir. Çünkü sizler, fasıklar topluluğusunuz. "Allah, sadece (azabından) korunanlardan kabul eder."[97]
İşte bu ayet, onların malî yardımlarının neden kabul edilmeyeceğini gayet açık bir şekilde açıklıyor. Onların malî yardımlarının kabulünü sadece şu sebep engelliyor: Onlar, Allah'ı ve sıfatlarını inkâr ettiler. Resulullah'a imân etmediier. Peygamber hakkında vacib olan hususlara inanmadılar. Dinin direği olan namazı üşcne üşenç kıldılar. Az vcyu çok sadakaları isteksizce verdiler. Zaten bu isteksizlik onlardan ayrılmayan bir huydur. Peygamber tarafından bir emir ve zorlama olmaksızın, kendiliklerinden sadaka verirken bile kalbî bir İsteksizlikle verirler. Zorlanma karşısında verirken, zaten bu isteksizlikleri öncelikle.vardır. Resuhıilah (s.a.v.): "Ameller niyetlere görsdir" derken ne doğru söylemiş.
Mallarının ahiretteki akıbeti böyle olacağına göre, onların ne farz, ne de nafile hiçbir ibadetleri kabul buyurulmayacaktır. Ne mallarına, ne de evlatlarına imrenme. Allah dünyadaki malları ile ancak onları azablandırmak ister. Şöyle ki: Bu mallarım emek ve yorgunlukla, buna bağlı olarak elem ve tasa ile kazanıp yığarlar. Sonra da istemeyerek, denize alıyormuşçasına bu mallarını müslüman ordusu için harcarlar. Pişmanlık duyarak verirler, hem de ne pişmanlık!... Çünkü bu mallan İslâm ordusunu güçlendirmek için harcanacak. Ahirette ise onlar için şiddetli bir azâb vardır. Salih amelleri boşa çıkaran küfür hali üzere Ölürler. Ölürken de canları bin bir türlü şiddet, zorluk, sıkıntı ve elemle çıkıp gider. Onların dünya ve ahirette kayba uğrayan kimseler olduğu hususunda sen de ey okuyucu, benimle aynı görüşte değil misin?!!
Münafıkm huyu işte budur. O, korkularının güdümündedir. İçi şiddetli korkularla doludur. Din, millet ve metod bakımından seninle beraber olduğuna, sizlerden biri olduğuna yalandan yemin eder. Oysa ki o, hiçte sizden değildir. "İnanmış olanlara rastladıkları zaman; "İnandık" derler. Fakat şey-tanlanyla yalnız kaldıkları zaman; "Biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz" derler."[98]
Onları böyle davranmaya, yüreklerini dolduran ve içlerine sinmiş olan şiddetli korkulan itmiştir. Öyle ki, sizinle birlikte omuz omuza savaşmaktan şiddetle nefret ettikleri, münafıklıklarının tarafınızca anlaşılmasından son derece korktukları İçin; sizden kaçıp uzaklarda yaşamak isterler. Sığınacakları bir sığınak, içinde gizlenecekleri bir mağara ve içinde saklanacakları daracık bir gedik bulsalar; seyis veya gem ile engellenemeyen serkeş atın koşusu gibi, dönüp bir şeye bakmadan hızla koşup o sığınağa veya mağaraya veya gediğe girip gizlenirler.
Münafıkların bazısı da îslâmın güzelliğini lekelemek ve Peygamber (s.a.v.)'e dil uzatmak isterler. Ganimetlerin ve sadakaların paylaştırılmasın-da kendi zannmca zayıf buldukları bir noktadan saldırmak isterler. Peygamber (s.a.v.), ganimetlerin ve zekâtın bir kısmını, Kur'an'ın da öngördüğü gibi Müellefe-i Kuluba vermeyi uygun görüyordu. Bunlara ganimetten ve zekattan pay verince de, münafıklar O'na: Adaletli ol. Vallahi bu yaptığın adalet değildir, diyorlardı.
Bütün bunları, kalbi ve imânı zayıf kimseler söylüyorlardı. Cenab-ı Allah, onların bu sözlerini şu kavl-i şerifi ile reddediyordu: Onlann bir kısmı, sadakaları dağıtman hususunda sana dil uzatıyor ve seni ayıplıyorlardı. Uyguladığın metodun, gittiğin yolun kusurlu olduğunu söylüyorlardı. Bu maldan kendilerine bir pay verilirse, hoşnud olup rıza gösterirler. Ama verilmezse, bir de bakarsın ki acı duyup öfkeleniyorlar. Onlann eleştirileri doğru değildir. Halbuki onlar Allah'ın kendilerine verdiği ganimetlere ve Resullullah'in kendilerine verdiği paylara razı olup, "Bize Allah kâfidir, ileride Ceriab-ı Allah kendi lutfundan, bize verilenden daha fazlasını verecek, Resulullah da bize daha fazla verecektir. Bizler Allah'a rağbet edicileriz, Başka şeylere asla rağbet etmeyiz. Çünkü kullarından dilediğine bol, dilediğine de ölçülü olarak nzık veren O'dur. Yaratıklarının durumlarını bilir. Her işini hikmetlice yapar. Noksanlıklardan münezzeh ve yücedir" deselerdi, evet böyle deyip böyle davransalardı, onlar için daha hayırlı olacaktı. Onlara yaraşan da budur. [99]
Zekât Kimlere Verilir?
60- Zekâtlar; Allah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere, onutop-layan mc'mûrlara, kalbleri müslümaniığa ısmdınîacaklam verilir; kölelerin, borçluların, Allah yolunda olanların ve yolda kalanların uğrunda sarfedilir.
Allah bilendir, hakimdir. [100]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Mal sevmek, insanın tabiatındandır. Zengin kişi, malı daha da çok sever. Ondaki tamahkârlık daha da şiddetlidir. İmânı zayıf kimse, kendisine verilene hiçbir zaman razı olmaz. Münafıklarla zayıf İmanlı kimseler, Peygamber efendimizin kendilerine takdir ettiği paya razı olmuyorlardı. "On-Uırdnıı kimi de sadakalar(ın bölüştürülmesi hususun)da sana dil uzatır." Şu da var ki, malın insan üzerinde egemenliği ve insanda meydana getirdiği bîr tutku vardır. Bu egemenlik ve tutku bazı zenginleri ve yöneticileri âsileştirip doğru yoldan saptirabilir. Zekâtın kimlere verileceği konusunda haktan ayırıp yanlış yola sürükleyebilir. îşte bu nedenle Kur'an-i Kerim, zekâtın kimlere verileceğini açıklamıştır. [101]
Açıklama:
Zekâtlar, fakirlere, düşkünlere ve ayette anlatılan, sekiz sınıftan diğerlerine verilir. Başkalarına asla verilemez. Bunu Allah farz kılmıştır. Allah, yaratıklarının durumunu bilendir. îşini hikmetlice bilir. Zekâtın kendilerine verileceği sekiz sınıf şunlardır:
1- Fakir: Zenginin karşıtı. Kur'an-i Kerim, bu ikisini hep bir arada an-mıştir. Örneğin şu ayette olduğu gibi: "Zengin olan çekinsin; fakir olan da (malın muhafazası için gösterdiği çabaya ve ihtiyacına) uygun şekilde ye-sin."[102]
2- Düşkün: ihtiyacından ve zaafından dolayı hareket edemeyecek halde bulunan kimsedir. Fakir de düşkün de İhtiyaç noktasında birleşirler. Fakir ile düşkün ayrı ayn sınıflarda mıdırlar, yoksa ikisi de aynı sınıfta mıdırlar? Muhtaçlık bakımından ikisi aynı derecede midir, yoksa biri diğerinden daha mı fazla muhtaçtır? Bu konuda birçok görüş vardır.
3- Yazıcılar, bekçiler, sarraflar ve kontrolörler gibi zekât toplama işinde çalışan memurlar.
4- Müellefe-i Kulûb: Bunlar, kalbleri İslama ısındırılmak ve dolayısıyla İslâmla müşerref olmaları sağlanmak istenen bir sınıf insandır. İmanları zayıf olduğundan İslama girmelerini kolaylaştırmak için ya da başka bir hikmetten dolayı kendilerine zekât verilmesi emredilmiştir. Bunlara zekât vermek, imamın (devlet başkanının) yetkisindedir. îslâmm çıkarlarına uygun gördüğü takdirde bunlara zekât verir.
5- Kölelik altında bulunanlar: Yani kölelik bağı altında bulunanları bu bağdan kurtarmak amacıyla zekât verilir. Milleti sömürgelikten kurtarmak amacıyla da zekât verilebilir.
6- Borçlular: Omuzlarım çökertecek kadar malî borç altında bulunanlara veya insanları barıştırmak ya da müslümanlarm dağılan düzenini toparlamak amacıyla borç altına girenlere zekât verilir.
7- Allah yoluna zekât verilir. Müslümanların dinlerini ve devletlerini ayakta tutmak amacıyla yapılacak hayırlı işler için; mesela işsize iş, hastaya ilaç bulmak, her cahile eğitim, özellikle din eğitimi vermek İçin zekât verilebilir.
8- Yolcu: Memleketinden uzakta olup elinde malı bulunmayan kimseye, kendisini malına ulaştırabilecek miktarda zekât verilir.
lâbiî en doğruyu Allah bilir. Ama görülen o ki: Ayel-i Kerîmede mıilkiyet ifade eden "lam" harfi; fakirlere, düşkünlere, zekât memurlarına, müeüefe-i kuluba, borçlulara ve yolculara mahsustur, bu sınıfları içeriyor. Geriye iki sınıf kaldı ki o da, kölelik bağı ve Allah yoludur. Şu var ki, "lâm" harfinin taalluk ettiği sınıflar, zekâtı mülk olarak alabilen şahıslardır. "Fî" harfinin taalluk ettiği iki sınıf ise şahıs değil vasıflar ve müslümanların umumî maslahatları, yani genel çıkarlarıdır. Ayetteki kesimlerin sıralanması,düşünülerek ve bir amaca bağlı olarak düzenlenmiştir. [103]
Münafıkların Hz. Peygamber'e Eziyeti Ve Kur'an'ın Onları Reddedişi
61- İkiyüzlülerin içinde "O her şeye kufak kesiliyor" diyerek pcypmn-beri incitenler vardır. De ki: "O kulak, Allah'a inamın ve ınü'nûnlere inanan, sizin için hayırlı olan, içinizden inanan kimselere rahmet olan bir kulaktır." Allah'ın peygamberini incitenlere can yakıcı azâb vardır.
62- Sizi hoşnud etmek için Allah'a yemin ederler. Eğer İnanıyorlarsa Allah'ı ve peygamberini hoşnud etmeleri daha gereklidir.
63- Allah 'a ve peygamberine karşı koymaya kalkışana, ebedî kalacağı cehennem ateşi bulunduğunu bilmezler mi? Büyük rezillik budur.
64- İki yüzlüler, kalblerinde olanı haber verecek bir sûrenin inmesinden çekmiyorlardı. Deki: "Alay edin bakalım, Allah çekindiğiniz şeyi ortaya
koyacaktır?'
65- Onlara soracak olursan, "Biz and olsun kî, eğlenip oynuyorduk" diyecekler: De ki: "Allah'la, âyetleriyle, peygamberiyle mi alay ediyordunuz?"
66- Özür beyan etmeyin, inandıktan sonra inkâr ettiniz. İçinizden bir topluluğu affetsek bile, suçlarından ötürü bir topluluğa da azâb ederiz.
67- İkiyüzlü erkek ve kadınlar da birbirlerİndendir: Kötülüğü emreder, iyiliğe engel olurlar; elleri de sıkıdır; Allah'ı unuttular, bu yüzden Allah da onları unuttu. Doğrusu İkiyüzlüler fâsiktirlar.
68- Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkarcılara, ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. O, onlara yeter. Allah lanet etsin! onlara devamlı azâb vardır.
69- Ey ikiyüzlüler! Sİz, sizden önce daha kuvvetli, mallan ve çocukla' n daha çok olup, hisselerince bunlardan faydalanan kimseler gibisiniz. Sizden öncekiler, hîsseîerince faydalandıkları gibi siz de hissenizce faydalandı-nız ve onların bâtıla daldıkları gibi siz de daldınız. İşte bunlar dünyâda ve âhirette işleri boşa çıkanlardır, işte bunlar mahvolanlardır.
70- Kendilerinden önce olan Nûh, Âd, Semûd milletlerinin, İbrahim milletinin, Medyen ve altüst olmuş şehirler halkının haberleri onlara gelmedi mi? Peygamberleri onlara belgeler getirmişlerdi. Allah onlara zulmetmemiş, onlar kendilerine yazık etmişlerdir. [104]
Bazı Kelimeler:
Eziyet ediyorlar. Ezâ; az olsun, çok olsun insanın ruhuna, malına veya bedenine acı vermektir, zarar vermektir. Kulak. Aşırı derecede vazifesine tutkun kimseye, göreviyle ilgili olarak bedenindeki bir organın adını vermek, edebî bir sanattır. Örneğin casusa da "ayn" (göz) adı verilir. Allah'a karşı koyuyorlar.Hazer: hususi bir şeyle ilgili olarak ileriye yönelik bir korku.Gizliyi açığa çıkaran. Tohumu yeşerterek yerden çıkaran. Vatandan sürgün eden. Dalarız.
"I liivd" kelimesi, hak değil de bııf il şeylere ekilin» »nkımtnda kullanılır. Ayelle bu kelimeyle, faydasız islerle çok uğraşmak manâsı kastedilmiştir. Halûk: l'ay. Boşa çıktı. Ualıl oldu. Alt üst olan ve batan Lût kavmi.[105]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bir başka münafıklık örneği. Bu örnek, ganimet ve zekât bölüşümünde Peygamber efendimize dil uzatıp O'nu eleştirmelerine uygun olarak burada anlatılmaktadır. Ayrıca dünya ve ahirettekİ cezası anlatılmakla birlikte nifakın aslı genel olarak açıklanmış; açıklanırken de asr-i saadetteki münafıklarla, onlardan Öncekilerin hallerine ilişkin örnekler verilmiştir. Şunu da belirtelim ki, İslâmın ilk çağında münafıklar, nifaklarını rekor düzeye çıkarmışlardı. [106]
Açıklama:
Resulullah (s.a.v.)'a eziyet eden, O'nu, nübüvvet ve risaleti ile çelişen sıfatlarla niteleyen ve Cenab-i Allah'ın: "Muhakkak ki sen büyük bir ahlâk üzeresin" mealindeki tanıklığı ile tezat teşkil eden vasıflarla O'nu vasıflandıran bazı münafıklar, O'nun için: "O, kendisine söylenen her sözü dinleyip tasdik eden bir kulaktır" derler. Kendisine söylenen sözlerin doğrusu ile yalanını birbirinden ayırdetmediğini ileri sürerler. Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Halbuki O; ancak şerefli, olgun ahlaklı ve yüce duygulu bir peygamberdir. Kendisini incitenlere karşılık vermez. Kendisine eziyet edenleri tenkid etmez. Yalnız her zaman söylediği tek söz şudur: "Bu millete ne oluyor? Bu adamlara ne oluyor?" Peygamber (s.a.v.) efendimiz, münafıklara dış görünüşlerine ve zahiri davranışlarına göre davranır; onlara, insanlara uyguladığı Şer'î ahkâm ve adabı uygulardı.
Cenab-ı Allah, münafıkların Peygamber (s.a.v.)'e yakıştırdıkları vasıfları reddetmiş ve onlara şu cevabı vermelerini, Peygamber efendimize telkin etmişti. De ki: O (Muhammed), bildiğiniz gibi şer kulağı değil, hayır kulağıdır! Dinlediği sözlerin sadece hayırlı ve şeriata uygun olanlarını kabul eder. Batılı, gıybeti, koğuculuğu, çekişmeyi dinlemez. Sonra Ayet-İ Kerimede hayır kulağının ne olduğu açıklanmıştır. O, hayırlı bir kulaktır. Çünkü Allah'a, gayb haberlerine, göklerin sırlarına, sizin ve sizden öncekilerin haberlerine dair vahyettİği şeylere inanır. Mü'minlere de güvenir ve onlara inanır. Münafıklara ise hiç meyletmez, onlarıri haberlerini doğrulamaz. Bu sözde, Allah'ın münafıkların sırlarını ve haberlerini açığa vuracağına da-İr bir tehdid vardır. "Münafıklar, kendileri hakkında, kalblerinde bulunanı kendilerine haber verecek bir sûrenin indirilmesinden çekiniyorlar."
Muhammed (s.a.v.), mü'mİnler için bir rahmettir. Onlara dünya ve ahi-ret saadetinin yollarını gösterdi. Aycl-i Kerimede "sizden iman edenler için" cümlesi yer almakla, münafıklardan bazısının yalandan iman kkliasmda hıı-hııuUıklaıına işaret edilmekledir. Aynen Peygamber (s.a.v.)'in, onların arasında münafıklar bulunduğunu bildiğine, ancak kendi güzel ahlakından ölürü onlara iyi davrandığına ve bunu da, davetini başkalarına ulaştırma amacıyia yaptığına işaret edilmektedir.
Sihirbazlık, yalancılık, geri zekâlılıkla nitelemek gibi, peygamberlik konusunda Resululİah'a eziyet-edenler için acıtıcı bir azâb vardır. Çünkü O1 nıın peygamberliğini inkâr ettiler. Fakat O'nun şahsı ile ilgili olarak hafif eziyette bulunmak, yalnızca haramdır. Ama yine de mü'min kimse, böyle bir davranışta bulunmaz.
Münafıklar, yalancılar ve suçlular kendilerini sıkıntı içinde hissederler. İnsanların çoğu onların durumlarını bilir ve hallerinden haberdardır. Bu nedenledir ki, kendilerini kuşatan şüpheyi onlardan uzaklaştırmak için fazlaca yemin ettiklerini görürsün. Münafıklar çokça yemin edip mazeretler ileri sürerler. Allah onların yalancı olduklarını bilir! Ey mü'minler! Sizi razı etmek için ve kendilerine güvenip onlardan yana kalbiniz rahat etsin diye size gelip Allah'a yemin ederek, kendilerine isnad edilen söz ve fiillerle ilgilerinin bulunmadığını söylerler. Böyle yapmakla da sizi kendi saflarına kattıklarını zannederler.
Allah onların yeminlerini reddedip gizliliklerini açığa vuruyor ve şöyle buyuruyor: Sîzi razı etmek için yemin ederler. Oysa ki mü'minlerden çok, Allah ve Resulü razı edilmeye lâyıktı. Allah ve Resulünü razı etmek, sadık .iman, eksiksiz iyi amel ve münafıklıktan uzaklaşmakla olur. Ayet-i Kerimede tekil zamiri kullanılarak denilmiştir ki, peygamberin razı oluşunun, Allah'ın razı oluşu olduğu bilinsin. "Kim Resule itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur.”[107] Tabiî eğer gerçekten mü'min iseler, bu böyledir. Bir hadis-i şerifte buyuruimuş ki: "Her kimde üç şey bulunursa, o imanın tadım alır: Allah ve Resulü, ona başka şeylerden daha sevimli olmalı. (Mü'min) kişiyi sadece Allah için sevmeli. Ateşe atılmaktan hoşlanmadığı gibi, tekrar küfre dönmekten hoşlanmamak." .
Münafıklar, kendisi bir tarafta, Allah ve Resulü öbür tarafta olacak şekilde Allah ve Resulüne karşı koymaya kalkan kimsenin cehennem ateşine atılacağını bilmiyorlar mı? Cehennem ne kötü bir dönüş yeridir, işte bu en büyük rezilliktir. Horluk ve rüsvaylıktır. İbret-i alem olacak bir cezadır.
Münafıklar imân İle küfür arasında bocalayıp durmakta, vahiy ve Peygamber (S,A.V.)'in doğruluğu hususunda şüphe etmektedirler. Bu tereddüt ve şüpheleri, kendilerini korkup çekinmeye sürüklüyor. Hatta bu korkup çekinme, onların şüphe ve tereddütlerinin kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'in hâşâ yalancı olduğuna kesin olarak inanmış olsalardı, hiç de çekinmeyeceklerdi. O'na gerçekten inanmış olsalardı da korkmayacaklardı. Bu nedenle Kur'an-i Kerim, onları şöyle niteliyor: Münafıklar; iç yüzlerini keşfedecek, gizliliklerini açığa vmaaık, nifaklarını açıklayacak bunun gibi bir sûrenin nazil olrmtsından çekiniyorlar.
Kalpierindekini kendilerine haber verecek, bir sûrenin indirilmesinden çekirliyorlar. Mutlaka çekineceklerdir. Rezillikleri su yüzüne çıkacak, kötülükleri ortaya çıkacak, şüpheleri ve müslümanların musibete uğramalarını bekledikleri ve bu yaptıklarına mukabil kendilerine terettüp edecek azapla kor-kutulmalan açıklanacak. Zaten devamlı surette Hz. Peygamberle ve mü'min-lerle alay ederler. "Biz ancak alay edicileriz" derlerdi. Bu sebeple yüce Allah, Peygamberine, onlara şöyle demesini emretti: "Dilediğiniz kadar alay edin bakalım." Bu söz, aslında onlar için şiddetli bir tehditti. Kalblerinde ve gönüllerinde saklı olup da açıklanmasından çekindikleri şeyleri Allah'ın açığa çıkaracağına ilişkin bir bildiri idi. Evet. Bu sure indi ve münafık oldukları herkese açıklandı.
Katade (R.A.)'den rivayet: Resulullah (s.a.v.) gaza için Tebuk'e giderken ön taraflarında gitmekte olan bazı münafıklar: "Bu adam (Hz. Muham-med) kendisine Şam kalelerinin ve saraylarının açılacağını mı umuyor? Heyhat, ne gezer!" dediler. Cenab-ı Allah, Peygamberini onların bu konuşmalarından haberdar etti. Resululîah (s.a.v.): "Şu önde giden süvarileri durdurun bakalım" dedi. Yanlarına gidip: "Siz şunu ve şunu söylediniz" dedi. Onlar da: "Ey Allah'ın peygamberi, biz sadece (yolun zahmetini unutmak için) lafa dalıp eğleniyorduk" dediler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah kasemle takîd ederek yukarıdaki ayeti inzal buyurdu. Resulullah (s.a.v.)'m ardından neler konuştuklarını onlara sorarsan, mutlaka: "Bîz ciddi değildik. O'nun Peygamberliğini inkâr da etmiyorduk. Aksine biz sadece şakalaşip eğleniyorduk" diyeceklerdir. Bu ise katıksız bir küfürdür..Çünkü Allah'la, O'nun ayetleriyle ve Peygamberiyle alay eden kimse kâfirdir. Ey Muhammed! Onlara de ki: Alaycılıkla konuşmaya dalıp eğlenmek için Allah'tan, O'nun ayetlerinden ve peygamberinden başkasını bulamadınız mı ki, sadece onlarla alay ettiniz; sonra da bunun, makbul bir mazeret olacağım zannettiniz ve bunu, hiç utanmadan, korkmadan söylediniz? Fakat münafıklar anlamazlar ki. Öyleyse bunu veya başka şeyleri mazeret olarak ileri sürmeyin. Çünkü siz görünürde imân ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Gözü olanlara sabah göründü. Ayet-i Kerime; Allah, Allah'ın kitabı, Peygamberleri ve sıfatları hakkında alay ederek konuşmaya dalmanın gerçek küfür olduğunu açıkça belirtiyor.
Ey münafıklar! Sizin bazılarınızı, ihlâsla tevbe ettikleri için affetsek de, münafıklıkta ısrar edip günah işlediklerinden ötürü diğer bazılarınızı azap-landınrız. Çünkü onlar suçludurlar.
Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerine benzerler. Onlar birbirlerinin soyundandırlar. Kadın olsun, erkek olsun, özellik ve davranış bakımından birbirlerine benzerler. Bu da, kalıtım yoluyla gelen huylar ve hastalıklar gibi, nifuk hastalığının onların içine kök salıp ruhlarına yerleştiğine i.^ıref etmekledir. Sonra Cvnub-ı Allah, tmkınn benzerlik nokinlanııı ıtçfklı-yor: Onîar münker işler yapılmasını emreder, çirkin işlere davet ederler. Mün-ker; selim tabiatın, olgun aklın reddettiği ye İslâm dininin yasakladığı şeylerdir. Onlar; insan tabiatının, aklın ve îslâmm uygun gördüğü güzel şeylerden insanları menederler. Allah onlara lanet etsin.
Ellerini sıkı tutup Allah yoluna mal harcamazlar. Cihad için yapılan malî yardım konusunda cimrilik ederler ki, bu da münafıklığın en Önemli belirti-ferindendk. Hadis-i Şerifte buyurulmuş: "Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verirse, sözünü yerine getirmez. Muahede yaparsa, hıyanet eder. Tarüşıp dâ-valaştığmda günah işler." İşte münafıklık; şerrin esası belanın temelidir. ^Dünyadaki bütün rezilliklerin ortak noktasıdır. Onlar Allah'ı unuttular. O da onları unuttu. Allah'a yaklaşmayı unuttular. O'nun ululuğunu, heybet ve yüceliğini, şeriatını, hesab ve cezasını unuttular. O da onları unuttu. Yaptıklarının karşılığını onlara verdi. Onları cezalandırdı. Sevgisinden, zikrinden, dininden ve ayetlerinden yararlanmaktan, kendi yolunda mal harcamaktan sevap ve rızasından onları mahrum etti. İşte onların davranışları boşa çıkmış ve onlar her iki cihanda kayba uğramışlardır.
Doğrusu münafıklar fasık kimselerdirler. Dinin, aklın ve umumî maslahatın sınırları dışına çıkmışlardır. Başkaları değil, sadece onlar fasıktırlar.
Onlar İçin ahirette hazırlanmış olan ceza ve ikab ise şudur:
Allah, münafık erkeklerle münafık kadınlara ve kâfirlere, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini va'detmiştir. Burada münafıkların hem erkeklerinden hem de kadınlarından söz edilmesi; onlardaki münafıklık vasfının umumiliğine ve nifak hastalığının kökleşmişliğine işaret etmektedir. Yine ayet-i kerimede kâfirlerin münafıklardan sonra gelmesi de, münafıklığın açık kâfirlikten daha tehlikeli olduğuna işaret etmektedir, Kur'an-ı Kerim, onların bu cezalarıyla da yetinmemiş, aksine ceza ve azaplarını üç şeyle arttırmıştır ki, bu da onlara yeter. Evet, cehennemdeki cezalan, azap olarak onlara yeter. Dünyada ve ahirette Allah onları lanetlemiş rahmetinden kovmuş, ihsan edeceği başarılarından yoksun bırakmıştır. Ahirette, onlar için sürekli ve şiddetli bir azab vardır.
Sonra Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.v.)'în zamanında yaşayan münafıklara şöyle seslenmiş: Resulullah'a ve mü'minlere eziyet eden, ey münafıklar! Siz de tıpkı sizden önce peygamberine karşı tavır alan münafıklar gibisiniz. —Demek ki her çağda mutlaka münafıklık vardır. Zira nifak, bazı kalb-lere isabet eden manevi bir hastalıktır.— Siz de onlar gibi olup fitneye düşüyorsunuz. Halbuki önceki münafıklar sizden daha kuvvetli, daha zengin ve daha çok evlat sahibi idiler. Onların dünyada tek bir amacı vardı: Geçici ve yok olmaya mahkum dünya metaını elde etmek, mal ve evlattan yararlanmak. Onların nasipleri, hayvan nasibi gibi İdi. Maldan yararlanmak, yemek ve iiıcmck. Tıpkı onlar yibi .si/, de payını/ olun n)i>} c'vlaf ve geçici dünya mc-lamtkın zevk alıp yararlandınız. Onlardan fa/la bir şey yapmadınız. Allah'ın peygamberlerin en hayırlısına ve Resullerin'efendisine, indirdiği muhkem kitabından yararlanmadınız. Kınanmaya onlardan çok, siz müstahaksınız. Ceza ve azaba layıksınız. Siz de onlar gibi pis işler yaptınız. Yalnız şu farkla: Onları kötü'.üğe iten sebebler çoktu. Sizi ise iyiliğe yöneltecek sebebler çoktu! Onlar gibi siz. de rezillik ve fasıklık bataklığına daldınız. Onların dünyadayken işlemiş oldukları ameller boşa çıkıp fasİd oldu. Çünkü o amelleri gösteriş ve şöhret yapmak için işlemişlerdi. Dünyadayken münafık oldukları ortaya çıktı. Ahiretteyse onlar için elem verici bir azap vardır. İnsanın işlediği ameller karşılığında sevap kazanabilmesi için mü'min olması şarttır. Oysa ki onlar gerçekten İman etmiş değllerdi. Bilakis münafık idiler. İşte onlar iyi işler yaptıklarını zanneden, ama emekleri her iki cihanda boşa giden hüsrandaki kimselerdir.
Nûh, Âd, Semûd, İbrahim Lût kavmi ve Medyen halkı gibi daha önce-4eri yaşamış milletlerin haberleri kendilerine gelmedi mi? Bu sora, gerçeği ispatlamak ve münafıkları kınamak için sorulmuştur.
O kavimlere peygamberleri apaçık delillerle gelmiş ama onlar peygamberlerinden yüz çevirip yalanlamışlardı. Dolayısıyla üzerlerine azap gelmişti. Mesela Nuh kavmi tufanla, Âd kavmi rüzgarla, Semûd kavmi çığlıkla, Nem-rûd sivrisinekle, Lût kavmi de yere batırılmakla helak olmuştu. Kendilerine azap ederken Allah onlara zulmetmiş değildi. Çünkü önceden onları uyarmıştı. Uyaran kimse, karşı tarafta ileri sürülecek mazeret bırakmaz. Onlar, kendi kendilerine zulmetmişlerdi.
Bu misaller veriliyor ki, kâfirlerle münafıklar, Allah'ın yaratıklarına uyguladığı yasasının değişmez olduğunu, azabın kendilerine de kesinlikle geleceğini iyice anlasınlar. "Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa kiîablarda sizin için bir beraat (inkârınızdan dolayı size sorumsuzluk) mı var "[108]
İbret alın, ey basiret sahipleri! [109]
Mü'minlerin Sıfatları Ve Görecekleri Karşılık
71- Mü 'min erkekler ve mü 'rain kadınlar birbirlerinin velîleridir; iyiyi emreder kötülükten akkorlar; namaz kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve peygamberine itaat ederler.îşte Allah bunlara rahmet edecektir. Allah şüphesiz güçlüdür, hakimdir.
72- Allah mü'min erkeklere vemü'min kadınlara, temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde hoş meskenler vadet-miştir. Allah'ın hoşnud olması en büyük şeydir. İşte büyük kurtuluş budur. [110]
Bazı Kelimeler:
Buradaki velilikten kasıt; zorluk ve sıkıntı anında yardım etmeyi, dostluk, sevgi ve kardeşliği içeren genel anlamdaki velayettir.Büyük ve dallan birbirine sarmaş dolaş girdiği İçin,alt taraftaki yeri görünmez hale getiren ağaçlardan oluşan geniş, uçsuz bucaksız bahçeler. Firdevs gibi, cennetteki özel bir mekândır. [111]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Kur'an-ı Kerim'in üslubu işte böyledir. Bir şeyi anlattıktan sonra onun karşıtını anlatır ki; aradaki fark en açık biçimiyle ortaya çıksın ve münafıklar da imanla ilgilerinin bulunmadığını anlasınlar. Çünkü imanlı sayılmak için, kişinin namaz kılmak, iyiliği emretmek gibi niteliklere sahib olması şarttır. Onlarm görünürdeki inanmışhklan İse hile, nifak ve aldatmacadan ibarettir. İnanmış görünmeleri onlara asla bir yarar sağlamaz. [112]
Açıklama:
İnanan erkeklerle inanan kadınlar birbirlerinijı velisidirler. Birbirlerine yardım eder, birbirlerini destekler ve kollarlar. Sevinçte ve tasada birbirlerine yardımcıdırlar. Zorluk ve Musibet anında birbirlerinin yanında olurlar. Kardeşlik, doslhık, sevgi ve sadakalia birbirlerine yardımcı olurlar. İste bu inan-Miıskınıı peygamberleri (s.a.v.) bakın ne buyuruyor: "Sevişme ve merhamet' leşine konusunda mü'minlerin durumu, (hastalanan) bir vücudun durumu gibidir. O vücudun bir organı hastalıktan şikayetçi olunca, diğer organları da uykusuzluk ve ateşle onun için,çaîışırlar".
"Mü'min, mü'min (kardeşi) için bir bina (nın tuğlaları) gibidir. Birbirlerini sıkıca tutarlar".
İmanın esası ve karakteri işte budur. Mü'min kadınlarla erkekler arasında ayırım yoktur. Asr-ı Saadette kadınlar, haya, edep, din ve iffet giysilerine bürünüp güzelleşerek, savaşlarda ve diğer işlerde mü'min erkeklere güçleri elverdiği oranda yardımcı olmuşlardır. Zaferin sağlanmasına katkıda bulunmuşlardır.
Ey kardeşim! Mü'minlerin vasfına bir bak: "Birbirlerinin velisi (dostudurlar". Bir de münafıkların vasfına bak; "Onlar birbirlerîndendir". Görüyorsun ki aralarında dostluk yoktur. Başkasının menfaatini kendi menfaatine tercih etmeyi gerektirecek derecede bîr kardeşlik vardır, aralarında. "İkiyüzlülük edenleri görmedin mi, kitab ehlinden İnkâr eden kardeşlerine "Eğer siz (yurdunuzdan) çıkarüırsanız mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinize hiç kimseye İtaat etmeyiz. Şayet sizinle savaşıhrsa m utlaka size yardım ederiz." derler. Allah, onların yalancı olduklarına sahi t iİk eder.
Andolsun eğer onlar çıkarilsalar, (banlar) onlarla beraber çıkmazlar: eğer onlarla savaşıhrsa onlara yardım etmezler. Yardım etseler bile arkalarına dönüp kaçarlar, sonra (bir daha) kendilerine de yardım edilmez".[113]
Münafıklar, iki yüzlülük ve şüphe bakımından birbirlerine benzerler. Ama aralarında dostluk ve sevgi bağları yoktur. Çünkü dostluk, ülfet, sevgi ve kardeşlik bağları, mü'mİnlere özgüdür. Bu nedenle Cenab-ı Allah, mü'minler hakkında şöyle buyurmuştur: "İnanan erkekler, ve inanan kadınlar birbirlerinin velileridirler". Hakkı savunma, ^delet, keramet, Allah yoluna davet için birbirlerine yardımcı olurlar. îyiliğİ emreder, kötülükten sakındırırlar. Bunun tersine münafıklar kötülüğü emreder ve iyilikten menederler. Bunda bir gariplik yoktur. Çünkü bu ikisi, mü'minlerin en açık özellikleridir.
"Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah'a inanırsınız"[114]
Namazı dosdoğru kılar, zekatı verirler. Bu iki sıfat ta, münafıkların Allah'ı unutmuş olmaları ve mallarını hayır yolunda harcamamak için ellerini sıkı tutmalarına karşılık iki sıfattır.
Namazı dosdoğru kılmak; Rükün ve şartlarına tam riayet ederek, Allah'a saygı ve teslimiyet İçinde, O'nu ve O'nun zikrini gözeterek kırnak şeklinde olur. Münafıkların namazları İse gösteriş ve İki yüzlülük içindir. Kıldıklarında üşene üşene kılarlar.
Zekat vermek; kişinin Allah'a inandığını, O'ndan kortuğtınu, O'nım rıza ve hoşnutluğunu umduğunu gösterir.
Burada özellikle namaz ve zekat gibi islâmın iki rüknünden söz edildi. Çünkü bu iki rükün, hırsın, sabırsızlık ve sızlanmanın, cimrilik ve zaafiyetin ilacıdır. Bu sayılan şeyler manevi birer hastalık olup, sahiplerini hakkı savunmaktan ve Allah'ın kelimesini yüceltmek için çalışmaktan geri bırakır. Allah yolunda mal sarfetmekten alıkoyan cimriliğe iter. Bu nedenlerdir ki münafıklar, insanların en korkakları ve cimrileridirler. Şu ayetteki İfadeye bakın: ''Doğrusu insan hırdı (ve huysuz) yaratılmıştır. Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır, kendisine hayır dokundu mu (yoksullara) vermez. Ancak namaz kılanlar bunun dışındadır. Onlar ki: Namazlarına devam ederler. Mallarında sâil ve mahrum için belli bir hisse vardır: Ceza gününü tasdik eder![115]
İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, namazı kılmak ve zekât vermek. İşte bu dört şeyi Cenab-ı Allah; dünyada başarının esası, umrân ve bayındırlığın sağlanması, yeryüzüne hâkim olmaya elverişli bir müslüman devletinin kurulması için vesile kılmıştır.
"Onlar (o kimselerdir) ki kendilerine yer yüzünde iktidar verdiğimiz tak-dirde (zorbaların yoluna sapmazlar. Bilâkis) namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir, (Her şey sonunda O'na varacaktır.”[116]
İnanan erkeklerle inanan kadınların sıfatlarından biri de şudur: Emirlerine uyup yasaklarından kaçınarak Allah'a ve Resulüne itaat ederler. Allah İşte bunları, esirgeyecek, kendi geniş rahmetinin kapsamına alacaktır. Keder ve mutsuzluk lekelerinden arınmış olarak rahmetini sırf mü'minler için yazmıştır. Allah üstündür, yenilmez. Her işini hikmetle yapar. Bu rahmet, Allah'ın mü'minlere bahşettiği büyük bağışa uygun bir ilâvedir.
Allah, inanan erkeklerle kadınlara, mükâfat olarak cennetleri va'detmiştir. İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olamaz. Cenab-ı Allah inananlara, altlarından ırmaklar akan cennetler va'detmiştir. Bu cennetlerde zahmet, yorgunluk, elem ve susuzluk yoktur. Ayrıca cennetteki sular temiz olup bir yerde uzun müddet kalsa da bozulmaz. İnananlar, Allah'ın dilediği zamana kadar cennette sürekli ve temelli kalacaklardır.
Allah onlara cennette güzel meskenler va'detmiştir. içinde her türlü ev eşyası, süsler ve nzıklar bulunan bu meskenlerden yararlanacaklardır. Bu meskenler, Adn cennetindeki güzel mekânlardadır.
Bu saydıklarımız, ahiretteki maddî ve bedenî zevkler ve nimetlerdir. Manevî zevklere ve nimetlere gelince, orada rıza ve hoşnutluk vardır. Allah'ın hoşnutluğu ve rızvâni ise bütün bunlardan daha büyük bir nimettir. O'nun değeri Ölçülemez. Rıdvâmn, ahirette Allah'ı görmek olduğunu söyleyenler de vardır. "Güze! davrananlara daha güzel karşılık ve daha fazlası var."[117]
Önceki sayfalarda anlattığımız münafıklığın cezasına karşı, bu da imâ-' nın karşılık ve mükâfatıdır. İnanan erkeklerle kadınlara va'dedilen bu maddî ve manevî nimetler, en büyük kurtuluştur. Dünya metaı ve geçimi ise geçicidir, yok olmaya mahkûmdur. Elem, yorgunluk ve kederle lekelidir.
Ey mü'minler! İşte bunlar, imanın gerçek ölçüleri ve ödülleridir. Siz kendi nefsinizin nerede ve hangi mertebede olduğuna bakın. Ahirette siz hesaba çekilmeden, bu dünyada nefsinizi siz hesaba çekin. [118]
Peygamber (S.A.V.)'İn Kâfirlere Ve Münafıklara Karşı Davranışı
73- Ey Peygamber! İnkarcılarla, ikiyüzlülerle savaş; onlara karşı sert davran. Varacakları yer cehennemdir, ne kötü dönüştür.
74- And olsun ki, müslüman olduktan sonra inkâr edip küfür sözünü söylemişler iken, söylemedik diye Allah'a yemin ettiler, başaramıyacaklan bir şeye giriştiler; Allah ve peygamberi bol nimetinden onları zenginleştirdi ve Öç almaya kalktılar. Eğer tevbe ederlerse iyiliklerine olur; şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünyâ ve ahirette can yakıcı azaba uğratır. Yeryüzünde bîr dost ve yardımcıları yoktur. [119]
Bazı Kelimeler:
Onlara sert davran. Hoşlanmadılar, kınadılar. [120]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Burada münafıklar cihad ile tehdid edilip uyarılıyor. Nitekim Peygambere ve mü si uman İ ara düşmanlık eden aşikâr kâfirler için de aynı tehdid ve uyarı söz konusudur. Kâfirler birkaç çeşittir. Kimi aşikâr kâfirdir ve İslama karşı savaşırlar. Kendilerine karşı kılıçla savaşması için Peygamber efendimizin emir aldığı kafirler, işte bunlardır. Kimi İslama karşı savaşmaz; bunlar andlaşmalılardır.
Münafıklara gelince, Cenab-ı Allah onlarla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: "Onlar düşmandır, onlardan sakının. Allah onları kahretsin. Nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar?"[121]
Peygamber (s.a.v.) efendimiz onlara nezâket, yumuşaklık ve incelikle muamele ederdi. Bunda bir tuhaflık yoktur. Çünkü O, içinde asla sertlik ve kabalık bulunmayan yüksek ahlâk sahibi, merhametli ve kerem sahibi bîr insandı. Bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "İnsanların en kötüsü, insanların kendisinden korktuğu kimsedir." Bu anlamı ifade eden daha birçok hadis-i şerif vardır.
Hz. Peygamber, münafıklara, tıpkı müslümanlara davrandığı gibi davranırdı. Bu da onlann, Hz. Peygambere dil uzatma ve onu eleştirme cesaretini bulmalarına yol açıyordu. Hatta selâmına mukabele ederken O'na "Es-Selâmü aleyküm" diyeceklerine ölüm senin üzerine olsun anlamına gelen "Es-Sâmü aleyküm*' derlerdi. Bu sûrede ve önceki sûrelerde, onların neler yapmış olduklarını okumuş bulunmaktayız. İşte bütün bunlardan ötürü Cenab-ı Allah, Hz. Peygambere, münafıklara sert davranmasını emretti. [122]
Açıklama:
Ey Peygamber! Savaşçı olmasalar da kâfirlere ve münafıklara karşı ci-hâd et, onlara sert davran. Onları mütebessim simanla karşılama, aksine onlara karşı surat as. Yakında onların, müslümanlan cihaddan alıkoymaya çalıştıklarım göreceksin. Ölenlerinin üzerine cenaze namazı kılma.
Evet bütün bunlar cihaddir, zor şeylerdir. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'İn edebine, yumuşak huyiuîuğuna ve İnsanlara karşı gönlünde iaşıdtğı merhametine aykırı düşen şeylerdi.
Ama şunu da unutmamak gerekir ki, suçluya yumuşak davranilması halinde belki daha da azar ve suç işlemeye devam eder. Ama bunun tersine, hangi türden olursa olsun kendisine sert davranıhrsa , bu onu,nefsine müracaat edip doğru yolu bulmasını sonuçlandıracak şeklide kendini hesaba çekmesine yol uçacaktır. Hz. Ömer (R.A.)'in de dediği gibi "Onları zelil küm, ama onlara zulm etmeyin". Suçluyu suçtan caydırmak için, insanların onu protesto etmesinden daha etkili bir faktör düşünemiyorum.
Bütün bunlar, hikmet ve ilim sahibi Allah tarafından verilen reçetelerdir.
Ayetin tefsirinde denilir ki: Ey Peygamber! Kâfirlere karşı kılıçla, münafıklara karşı lisanla cihad et. Bu, onların dünyadaki cezalandır. Ahirette ise, varacakları yer cehennemdir. Onların dönüş yeri ne kötüdür.
Kur'an-ı Kerim onların bu cezaya müstahak oluşlarının sebebini açıkladı. Onların açıktan açığa yalan söylediklerini ve yalandan yemin ettiklerini ispatladı.
Onları çirkin işler yapmakla suçladı. Rıza ve şükür sebeblerini, intikam ve küfür sebebi yaptılar. Hallerinden memnun olup şükretmeleri gerekirken, küfredip intikam peşine düştüler. Onların yaptıkları ne kötüdür.
Küfür kelimesini söyledikleri halde, söylemediklerine, Allah adıyla yemin ederler. İslâm olmalarından sonra küfrettirler. Yapamayacakları işi yapmaya, elde edemeyecekleri şeyi elde etmeye yeltendiler. Sırf Allah kendilerini onunla zengin kılmış olduğu halde dinden hoşlanmadılar. Öç almağa kalktılar. Bu münafıklar, islâm olduktan sonra inkâr ettiler. Kur'an ve peygamber hakkında batıl sözler söylemeye daldılar. Resuluîlah (s.a.v.)'a karşı su-i kast planı hazırladılar. Cenab-ı Allah, bu komplo hazırlıklarını ona bildirdi. Ve müslümanlan razı etmek için, planlarını inkâr edeceklerini ve bu inkârlarını yeminle pekiştireceklerini haber verdi. "Yeminlerini kalkan edindiler". Allah onları yalanladı. Söyledikleri rivayet olunan küfür kelimesini söylemiş oldukları, ayetteki kasemle tekîd edildi. Onların bu küfür kelimeleri Kur'an'da zikredilmedi ki, müslümanlar Kur'an okurken bu'kelimeyi de okumuş olmakla kendilerini ibadet etmiş saymasınlar. Bu sebeble rivayetçiler bu küfür sözünün hangi kelime olduğu hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazıları derler ki, Cülas bin Süveyd adındaki bir adam şöyle konuşmuş: "Eğer Muhammed'in bizim seçkinlerimiz ve efendilerimiz olan kardeşlerimiz hakkında söylediği sözler, (yani onların savaşa katılmayışlarını kınayan ayet) doğru ise, bizler eşeklerden de kötüyüz".
Diğer bazı rivayeteilerse, belirtilen ayetin, Abdullah bin Übeyy'in söylediği, ama söylediğini inkâr ettiği bir sözü hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Öyle veya böyle... Bu ayet-i kerime, bu ve benzeri yakışıksız sözleri münafıkların söylediklerini açıkça ifade ediyor.
Münafıklar, görünürde müslüman olduktan sonra yine kâfir oldular. Rivayete göre peygamber (s.a.v.) Tebuk gazasından dönüşünde bazı münafıklar onu öldürmek istemişler, ama bu planlarını Cenab-ı Allah hüsranla sonuçlandırmıştır, "liuşiimnuıdtkian bir şeye yeltendiler" demekle Kııı'aıı-ı Kerim bu olaya işaret etmektedir.
"Onlarda hiçbir kusur yoktur.
Yalnız kılıçlarında,
Bölüklerle vuruşmaktan dolayı
Bazı kırıklar mevcuttur!'
Tuhaf, hem de çok tuhaf. İyiliğe sebep olacak bir şey, kötülüğe sebep oluyor! Bununla beraber onlar için tevbe kapısı ardına kadar açık. Tevbe ederlerse, Allah tevbelerini kabul buyurur. Ama yüz çevirirlerse, dünya ve ahiret-te onları acitıcı bir azapla azablandmrız. Yeryüzünde onlar için ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır. Çünkü ancak mü'minler birbirlerine dost olurlar. Münafıklar arasındaysa dostluk yoktur. Çünkü onlarda kendi nefislerine karşı bile vicdan yoktur. [123]
Sa'lebe Bin Hatıb'ın Kıssası
75- Aralarında: "Allah bize bol nimetimden verecek olursa, and olsun ki sadaka vereceğiz ve iyilerden olacağız" dîye O'na and verenler vardır.
76- Allah onlara bol nimetinden verince cimrilik ettiler, yüz çevirdiler. Zaten dönektirler.
77- Allah'a verdikleri sözden caydıkları ve yalancı oldukları için O-nunla karşılaşacakları güne kadar Allah kalblerine nifak soktu.
78- İkiyüzlüler, Allah'ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini, Allah'ın görünmeyenleri bilen olduğunu bilmiyorlar mıydı? [124]
Nüzul Sebebi:
Rivayet olunur ki, Ensardan Sa'lebe bin Hatib adında bir adam, Peygamber efendimize gelerek: Ey Allah'ın resulü, bana mal nasib etmesi için Allah'a duâ et, demiş. Peygamber (s.a.v.) ona "Yazıklar olsun sana ey Sa'lebe! Şükrünü eda edebildiğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır." diye cevap vermişti. Dönüp ikinci kez aynı istekle gelince, Peygamber (s.a.v.) ona: "Allah'ın peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Andolsun kî, dağların altın olup benimle birlikte akmasını isteseydim (altın olup) akarlardı" cevabını verdi. Sa'lebe ise talebinde ısrar ederek şöyle dedi: "Seni Hak İle gönderene andolsun ki, Allah'a duâ eder de bana mal ve zenginlik nasîb ederse, her hak sahibine mutlaka hakkını vereceğim." Peygamber (s.a.v.) onun İçin duâ etti. Sa'lebe bir koyun satın aldı. Koyunundan, kurtçuklar gibi çok sayıda kuzular türedi. Nihayet sürüsü o kadar çoğaldı ki, Medine'ye sığmaz oldu. Medine vadilerinden birine indi. Böyle olunca da sadece öğlen ve ikindi namazlarını mescidde cemaatle kılabilir oldu. Diğerlerini bıraktı. Sürüleri daha da çoğalınca sadece Cuma namazlarını mescidde kılabilir oldu. Diğer namazlarını bıraktı. Sürüleri halâ çoğalmaya devam ediyordu. Nihayet cuma namazını da bıraktı. Peygamber (s.a.v.), üç defa: "Yazık oldu Sa'lebe'ye" dedi. Sonra "Onların mallarından bir miktar sadaka al"[125] mealindeki ayet nazil oldu; Peygamber (S:A.V.), zekât toplamaları için iki adam gönderdi ve onlara "Sa'lebe ve Süleym oğulları kabilesinden falan adama uğrayın, zekâtlarım alın" dedi. Sa'lebe'ye gittiler. Ona Resului-lah'm mektubunu okudular. Sa'lebe, bu istediğiniz, Cizye'nin kardeşidir. Ondan farksızdır, dedi. Adamlar oradan ayrılıp gittiler. Diğer adamın zekâtını aldıktan sonra Sa'iebe'ye tekrar uğradılar. Fakat kendilerine bir şey vermedi. Bundan sonra görevliler, Süleym kabilesindeki adamdan almış oldukları zekâtla beraber ResuluIIah (s.a.v.)'a gittiler. O adam, malının iyisini seçip zekât olarak onlara vermişti. ResuluIIah (s.a.v.), geldiklerini görünce: "Yazık olsun Sa'lebe'ye!" dedi. Sonra da, zekâtını vermiş olan Süleym'li adamın malına bereket girmesi için duâ etti. Ve mezkûr ayet-i kerîme nazil oldu. Hakkında ayet nazil olduğunu haber alan Sa'lebe, vermesi gereken zekâtını yanına alarak ResuluIIah (s.a.v.)'m yanına geldi. ResuluIIah ona: "Senden zekat almaktan Allah beni sakındırdı1' dedi. Rcl'ik-i âlâya ulaşıncaya kadar da ondan zekât almadı. Kendisinden sonra halifeleri Ebubekir, Ömer ve Osman da aynı yolu İzlediler. Hİç biri onun zekâtını kabul etmedi. Ve Sa'lebe, Hz. Osman'ın hilâfeti zamanında öldü. [126]
Açıklama:
Kimi münafıklar Allah ve Resulüne söz vererek; Allah kendilerine çok •mal verdiği takdirde sadaka vereceklerini ve her hak sahibine hakkım ödeyeceklerini, Allah'ın hayırlı kullarından olacaklarını söylerler. Cenab-ı Allah kendi lutfundan mal vererek onları zengin edince de cimrilik edip hayır yapmadılar, mah ellerinde tutup zekât vermediler. Yemin edip Allah'a söz verdiği gibi, malını harcayarak kendinin ve milletinin durumunu düzelteceği yerde, yüz çevirip bütün gücüyle bu işten kaçtı. Bu da münafıkların içlerinde yer yapmış olan, onların ayrılmaz bir karakteri ve huyudur.
Bu cimrilikleri ve hayırdan yüz çevirmeleri, kıyamete kadar kalblerine devamlı ve de en şiddetlisinden bir ikiyüzlülüğü yerleştirdi. Bunda bir gariplik yoktur. Çünkü işlenen günahlar —ne kadar küçük de olsalar— kalpte bu^ lunan imân nurunun bir kısmını karartır. Günahlar çoğalınca da bu nûr tamamen karanlıkla perdelenir. Sonunda kalp; fesat, İsyan ve nifak karanlığı içinde boğulur gider.
Bütün bunlar, Sa'lebe ve benzeri münafıkların hikâyelerinde görüldüğü gibi,AHah'a verdikleri sözü yerine getirmemeleri ve yalan söylemelerinden dolayıdır. "Münafıkm alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Va'dedince vadini yerine getirmez. Kendisinegüvenildiğinde hıyanet eder'' Doğru söyledin ey Allah'ın Resulü, bunlar bilmediler mi ki, Allah, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını bilir ve Allah, gizlilikleri bilendir? [127]
Münafıkların Mü'minlere Eziyet Etmeleri Ve Cezaları
79- Sadaka vermekte gönülden davranan mü'minlere. dil uzatan vean-cak ellerinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere bu davranışlarının cezasını Allah verir; onlara can yakıcı azâb vardır.
80- Ey Muhammedi Onların ister bağışlanmasını dile, ister dileme, birdir: Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, Allah'ı ve peygamberini inkâr etmelerinden ötürüdür. Allah fâsık topluluğu doğru yola eriştirmez. [128]
Bazı Kelimeler:
Ayıplayıp eleştirir ve çekiştirirler. Gönülden verenler. Yani zekattan ayrı olarak sadaka da verenler. Tokatları. [129]
Açıklama:
İşte size, münafıkların tutumu. Çok garip olan bu tutumları» nifak hastalığının onlarda kök saldığım ve onlardan asla hayır umulmayacağım göstermektedir. İnsanları Allah yolunda mal harcamalarını engellemekle yetinmiyorlar, buna ek olarak da, müslümanlardan Allah yolunda mallarını harcayanları ayıplayıp çekiştirmekte, gönüllü olarak'sâdaka verenleri ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanları kınayıp eleştirmektedirler. Çok tuhaf: Sadaka veren zengini ve Allah rızası için olanca gücünü harcayan fakiri ayıplıyorlar.
Abdullah ibn Mes'ud (R.A.)'un şöyle dediği rivayet edilir: Zekât ile em-rolunduğumuzda, zekât olarak vereceğimiz malımızı sırtımıza alır ve götürüp Resulullah (s.a.v.)'a teslim ederdik. Ebu Ukayl, yarım ölçek kadar getirdi- Bir başkası ondan daha çoğunu getirdi. Münafıklar (Ebu Ukayl'i kastederek): Şunun zekatına Allah muhtaç değildir. (Daha fazla zekât getiren) diğeri içinse; sadece gösteriş yaptı, dediler. Böyle demeleri üzerine şu ayet nazil oldu: "Sadakaları hususunda gönülden veren mü'minleri çekiştiren ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edenler" getirdikleri az miktardaki zekâttan ötürü fakirleri küçümseyip onlarla alay eden, bu fakirleri deli ve ahmak sayanlar yok mu? Allah onların hepsini maskaraya çevirmiştir. (Bazı rivayetlere güre/engin fakir demeden hepsiyle a kıy etmişlerdi). Kentli adaleliyle «ulan bu yaplıklanmlaıı ı'iiürii ce/alaııdırdı. Ahiıvlle onlar İçin acı verici bir azâb vardır.
Ancak iman Lanımaz denebilecek o km kalblcrden sadır olabilen bu davranışlarda bulunan münafıklar hakkında Hz. Peygambere yüce Allah şöyle uyanda bulunuyor: Onlar için af diksen de düemesen de, yetmiş kez af dile-sen de Allah onları affetmeyecektir. Ayette yetmiş defa demekle mutlaka yetmiş sayısı değil de, af dileme çokluğu kastedilmiştir. Cenab-ı Allah, münafıkları ebediyyen affetmez.
Görülen şu ki Peygamber (s.a.v.) efendimiz, tevbe edip de, Allah kendilerini iyi şeylerde başarılı kılar umuduyla onlar için Rabbinden af diliyordu. 'Fakat şu mahut münafıklar için af dilememesi emredildi, çünkü bunların; Peygambere suikast planı hazırlamak, O'nu öldürmeye yeltenmek, zekât verenleri ayıplamak gibi rezilce İşler yaptıklarını Allah biliyordu. Bunlar, kendilerinden asla hayır umulmayan ve ebediyyen Hakka dönmeyecek olan münafıkların liderleri ve kötülüğün elebaşlandırlar.
Allah, kalbierini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine perde çekmiştir. Çünkü Allah'ı ve Resulünü inkâr etmiş, gözlerini köreltecek kadar küfürlerinde devam etmişlerdir. Artık hayrı ebediyyen göremezler. Onlar için af dileme!
Allah, fasıklar topluluğunuhayra eriştirmez. Çünkü onların buna kabiliyetleri kalmamıştır. [130]
Cihaddan Geri Kalanlar
81 — Allah 'ın peygamberinin hilâfına geri kalanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad hoşlarına gitmedi. "Sıcakta savusu çıkmayın" dediler. De ki: "Cehennem m eşi daha sıcaktır." Keş ki bi.scydiler!
82 — Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar. [131]
Bazı Kelimeler:
Sevindi. Sevinç ve rahatlık hissetti. Resulullah (s.a.v.)'ın Tebuk gazasına giderken sefere götürmeyip Medine'de bıraktığı kimseler.Ardından. Sonra. Muhalefet anlamım veren bir mastar da olabilir. [132]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayetle savaştan geri kalanların durumlarım ve onlara nasıl davra-nümasi gerektiğini açıklıyor. Tebuk gazası esnasında nazil oldular. Bu ayetlerle de, münafıklar ve onların Tebuk gazasında yaptıkları işler hakkında başlattığımız konuşmayı sürdürüyoruz. [133]
Açıklama:
Savaşa katılmayan ve Tebuk gazasına giden Resulullah (S.A.V.J'a katılmayıp geride kalan, Reslullah (s.a.v.)'m emrine muhalefet ederek evierinde oturan şu münafıklar sevinip ferahladılar. Evlerinde, oturdular, çünkü'gazada hayır bulunduğuna, gazaya katılmakla Allah ve Resulünün emirlerine itaat etmiş olacaklarına inanmıyorlardı. Kendileri gibilerine: Sıcakta, Önemli işlerinizi ve çıkarınızı bırakıp sefere gitmeyin, dediler. Ey Muhammed! Onlara de ki: Emre muhalefet eden asiler için hazırlanmış olan cehennem ateşi, daha da sıcaktır. Cehennem ateşi yüzleri yalar, derileri eritir ve soyup çıkarır. Keşke İsyan ve muhalefet içinde olduklarını anlasalardı. Anlaşıp da ibret alsalardı. Devamlı azap, yakıtı İnsanlarla taşlar olup kendileri için hazırlanmış olan ateş karşısında,çok az ve önemsiz olan beden rahatlığını yeğleyip savaşa katılmadılar.
"Az gülüp çok ağlasınlar." Bu gerçek bir emir değildir. Bununla, münafıklar tehdid edilmek istenilmiştir. Hallerine en uygun olanın da bu olduğu açıklanmak istenmiştir. Keşke anlasalardı. Bu; onların yaptıkları işlerin, kazandıkları suçların ve ortaya attıkları fasit görüşlerin bir karşılığı ve cezasıdır. [134]
Peygamber (S.A.V.). Münafık Liderlere Nasıl Davranîr0ı?
83- Allah seni geri döndürüp, onlardan bir toplulukla karşılaştırdığı zaman, senden savaşa çıkmak için İzin isterlerse, de kî: "Benimle asla çıkamayacaksınız, benim yanımda hiçbir düşmanla savaşmıyacaksınız; çünkü baştan, oturup kalmaya razı oldunuz. Artık geri kalanlarla beraber oturun."
84- Onlardan ölen kimsenin namazım sakın,kılma, mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah'ı ve peygamberini inkâr ettiler, fâsık olarak öldüler,
85- Mallan ve çocukları seni hayrete düşürmesin; Allah bunlarla onlara dünyâda azâbetmek ve canlarının inkarcı olarak çıkmasını ister. [135]
Bazı Kelimeler:
Savaşa katılamayan kadın ve çocuklar. Bu kelime, hayırsız ve faydasız kimseler anlamında da kullanılabilir. [136]
Önceki Ayetlerle İlişkisi:
Bu ayet-i keFime, Peygamber (s.a.v.)'in Tebuk gazasından dönüşü esnasında nazil olmuştur. Bu ayetler, Kur'an'ın inceliklerindendir. Zira hadis imamları, Buhari ve Müslim'in sahihlerinde, bu ayetle çelişen bir hadis aktarmış-lardır. Bu hadise göre Peygamber (s.a.v.) efendimiz; münafıkların lideri Abdullah bin Übeyy'in cenazesi üzerine namaz kılmış. Ancak ayet-i kerimenin çizgisinde yürürsek, bizim için daha hayırlı olmaz mı? Çünkü Kur'an'ın metin ve senedi, hadisinkinden daha sağlamdır, daha mazbuttur. Dahası O, korunmuştur. Korunmasını Allah üzerine almıştır. "O zikri (Kur'an'ı) biz indirdik biz; O'nun koruyucu.ıuda elbette biziz!"[137] Bazı geniş tefsirlerde alimlerin hiı kısmı İm ayetle bu hadisin anısında tıyıını .saklamışlardır. [138]
Açıklama:
Savaşa katılmayanlar, ResulüIIah'tan geri kaldılar. Allah ve Resulünün emirlerine muhalefet edip savaşa katılmadıkları ve evlerinde oturdukları için sevindiler. Cihaddan hoşlanmadılar. Sefere çıkmadılar. Yere çakılıp kaldılar. Bütün bu yaptıklarından dolayı onlara şu katı muamele reva görülmüştür; Ey Muhammedi Allah seni bu seferinden döndürür de savaşa katılmayan mezkûr münafıklarla karşılaşırsan ve onlar, her ne çeşitten olursa olsun seninle birlikte sefere çıkmak için senden İzin isterlerse onlara de ki: Siz, asla benim-le çıkmayacaksınız. Her ne şekilde olursa olsun, ileride de benimle birlikte düşmana karşı savaşmayacaksınız! Çünkü siz ilk önce oturmaya razı olmuştunuz. Özürsüz olarak savaşa katılmamıştınız. Yalandan yemin ettiniz. Evlerinizde oturduğunuz için sevindiniz. Cihaddan geri durdunuz. Öyleyse, kendilerinden ebedİyyen hayır gelmeyecek olan kötülerle beraber evlerinizde oturun. Sizler Sahabîlik ve mücahİdlik şerefine nail olamazsınız. Bu, çok yüksek bir şeref ve üstün bir madalyadır. Bunu ancak ihlâs sahibi mü'minier elde edebilirler.
Onlardan (münafıklardan) biri ölürse, üzerine namaz kılma, Dua edip bağışlanmasını dileyerek mezarının başında durma. Önceki sayfalarda da bu-yurulduğu gibi: "(Sen) onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş defa afdîlesen, yine de Allah onları affetmez" Resuluüah (s.a.v.), münafıkların cenaze namazlarını kılmaktan, mezarları üserinde durup onlar İçin dua etmekten sakındırılmışım Netekİm peygamber efendimiz, mü'min bir kimse Öldüğünde, defnedilmesinden sonra orada bulunanlara şöyle derdi: "Kardeşiniz için bağışlanma dilediğinde bulunun. Onun için sebat dileyin. Çünkü o, şu anda sorgulanmaktadır"... Fıkihçilar bu hadisle amel olunması gerektiğini söylemişlerdir.
Peygamber (s.a.v.) efendimiz, münafıklara islâmın genel hükümlerini uygulardı! Yukarıda anılan, "Münafıkların üzerine namaz kılma" mealindeki ayet ise, bildiğiniz kadarıyla Hz. Peygamberin bu uygulamasıyla çelişmektedir. Bu nasıl olur? Bu soruya verceğimiz cevap şudur: Doğrusunu Allah bilir ya, anladığım kadarıyla bu ayet münafıkların liderleri hakkında nazil olmuştur. Çünkü Cenab-ı Allah onlardan hayır gelmeyeceğini, onların şirk, nifak ve tevbesizlik hali üzerinde Öleceklerim biliyordu. Hadİs-i Şerifte de belirtildiği gibi bunları yüce Allah, Hz. Peygambere bildirmişti. Lider pozisyonunda olmayan münafıklara gelince; tevbe edip Allah yolunda muvaffak olacakları umuduyla peygamber (s.a.v.) efendimiz onlar için dua ederdi. Nitekim bazıları tevbe edip iman etmişti...
Vakidî, Huzeyfe (R.A.)'ııın şAylc dediğini riv;ıycl cticı: KeMilııfl.-ıh (s.a.v.) bana şöyfo dedi. "Sunu bir sır vereceğim. umu onu kimseye unhıtmu. licn l';ı-lan ... ve falan üzerinde namaz kılmaktan sakındırıldım. Resulullah (s.a.v.)'in, bana, münafıklardan birkaç kişinin adını vermişti.
Ravî der ki: İşte bu nedenle Hz. Ömer, bir kimsenin cenaze namazını kılmak İstediğinde Huzeyfe'nin ardı sıra yürürdü. Huzeyfe, o kişinin cenaze namazına giderse, Hz. Ömer de onunla birlikte giderdi. Yoksa gitmez ve namazını kılmazdı. Özellikle adlan Huzeyfe (R.A.)'ye bildirilen birkaç kişi hakkında hüküm verilmesi, Cenab-ı Allah'ın; onların küfür hali üzerinde öldüklerini veya öleceklerini bilmesi ve kendileri için şefaat, istiğfar ve namazın fayda 'vermeyeceği hikmetinden dolayıdır.
Allah'ı ve Resulünü inkâr ettikleri, fasıklar olarak öldükleri için, üzerlerine cenaze namazını kılmaması Allah tarafından peygamber efendimize emredilmiştir.
Ey Muhammedi Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Allah onlara dünyada bunlarla azab etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor. Bundan önceki bir ayette (Bu surenin 55. ayeti) bunun benzeri bir ifade kullanılmıştır. Ancak orada, bu ayetten farklı olarak "la" harfi ilave olarak zikredilmişti: "Onların ne mallan, ne de evlatları seni İmrendirmesin". Aradaki fark şudur: 55. ayette "la" harfinin kullanılması ile, "Mallardan ve evlatlarından her biri seni imrendirmesin" manası kastedilmiştir. Bu ayette "la" harfinin hafzedilmesî ile, "Hem malan hem de evlatları seni imrendirenisin" manası kast edilmiştir. Kendi kitabında hangi manayı kastedmiş oluduğunu elbettekî Allah daha iyi bilir. [139]
Münafıkların Cihad Karşısındaki Tutumları
86- "Allah'a inanın ve peygamberinin yanında savaşın" diye bir sûre inmiş olsa, onların gücü yetenleri sizden izin İsterler ve "Bizi bırak oturanlarla beraber kalalım" derler.
87- Geri kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı oldular. Kaîbleri kapanmıştır, bu yüzden anlamazlar.
88- Ama peygamber ve onunla beraber bulunan mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla savaştılar. İşte iyilikler onlaradır, saadete erişenler de onlardır.
89- Allah onlara temelli kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Büyük kurtuluş budur. [140]
Bazı Kelimeler:
Güç ve zenginlik. Farz olan cihada muktedir olmak, Bizi bırak. Savaştan geri kalıp ve evlerinde oturanlar. [141]
Açıklama:
Bu; münafıkların, kalblerinde şek ve şüphe hastalığı bulunanların alışkanlığıdır: Bazı ayetleri Allah'a imân ve Resulullah ile cihâda davet eden her bir sûre İndikçe; canlan ve mallarıyla cihâd edebilecek güçte olanlar, Cihada katılmamak için senden İzin isterler. Bazı mazeretler uydurarak: Savaşa katılamayan kadın, çocuk ve aciz kimselerle birlikte evlerimizde oturmamıza müsaade et, derler. Bunlar; içleri ve kişilikleri bozulan, iyiliğe eğilimleri kaima-mış olan ve savaştan geri kalmış kimselerle beraber olmaya karşı kalbieri mühürlenen kimselerdir. Artık kalblerİne ilim ve hidâyet aydınlığı girmez. Bunda bir tuhaflık yoktur. Onlar hayrı anlamazlar ki, kendilerini ona ulaştıracak yolu bulsunlar.
Fakat Peygamber ve kalblerindeki derin, katıksız imanlarının gereğince peygamberin beraberinde bulunanlar; Allah yolunda cihad ettiler, gönül huzuru içinde mallarını ve canlarını feda ettiler. Çünkü onlar, Allah yolunda cihad etme sevabını kazanma fırsatının parıldamakta olduğunu görmüşlerdi, îşte bunlar, üstünlük ve olgunluğun doruğuna yükseldiler. Onlar için öyle güzellikler vardır ki, onları ancak Allah bilir. Örneğin dünyada zaferle şereflendiler. Zorbaları yok elliler. Ganimetten yararlandılar. Yeryüzüne epenuıı oldular. Dünyanın efendileri oldular. Onlar, gerçek kurtuluşa eren, mutlu kimselerdir, Allah, onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamışım Bu cennetlerde temelli kalacaklardır. İşte, en büyük kurtuluş budur. [142]
Savaşa Katılmayanlar
90- Bedevilerden, İzin almak üzere, özür beyân eden kimseler geldiler. Allah'a ve peygamberine yalan söyleyenler İse, özür bile beyân etmeksizin geri kaldılar. Onlardan kâfir olanlar can yakıcı azaba uğrayacaktır.
91- Güçsüzlere, hastalara ve sarfedecek bir şeyi bulunmayanlara, Allah ve peygamberine bağlı kaldıkları müddetçe sorumluluk yoktur. İyi davrananlara sorumluluk olmaz. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
92- Binek vermen için sana geldiklerinde, "Size binek bulamıyorum" dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur. [143]
Bazı Kelimeler:
Özür ileri sürenler. Ayet-i Kerimenin, gerçek olmayan mazeretleri bahane edenleri kasdetmiş olması da muhtemeldir. Çölde yaşayan lıcdcvî münafıklar hakkındaki bu ayeiler, Medine'deki ıminal'ıklürın durumları açıklandıktan sonra nazil olmuştun "Zaif" kelimesinin çoğulu olup, cihada katılabilmek için gerekli beden gücüne sahib olmayanlar demektir. Günah ve sorumluluk.Öğüt verdiler, yani sözlerinde ve davranışlarında Allah ve Resulüne karşı ihlash oldular. Sorumlu tutulmaları için aleyhlerine bir yol. [144]
Nüzul Sebebi:
Tebük gazasında ilân edilen genel seferberliğe katılmamak için Peygamber (s.a.v.)'den izin almak amacıyla mazeret uyduran bedevîler, Peygamber (s.a.v.)'e geldiler. Amr bin Tufeyl'in kavmi olan bu bedevîler, Hz. Peygam-ber'in yanına gelerek şöyle dediler: Eğer seninle beraber gaza için Tebuk'e gelirsek, bedevi Tayy kabilesi arkadan bize saldıracaktır. Hz. Peygamber, onlara şöyle dedi: "Allah, sizinle ilgili haberleri bana bildirdi. Ve beni size muhtaç bırakmayacaktır."
tbn Abbas (R.A.) dedi ki: "Bunlar, savaşa katılmayan bir kavim idi. Bu hususta Peygamber (s.a.v.) kendilerine izin verdi." İfadelerin zahirinden anlaşıldığına göre, ileri sürdükleri mazeret gerçek idi. Ayete göre İse mazeretleri gerçek de olabilir, uydurma da olabilir. Yalandan iman eder göründülerse de, Allah'ı ve Resulünü yalanlayanlar, savaşa katılmadıkları gibi, mazeret ileri sürmek İçin Resulullah (s.a.v.)'m yanına da gelmediler. Bunlar, inanç bakımından gerçek münafıklardı. Allah'a ve Resulüne karşı cüretkârlık edip savaşa katılmadılar. Allah'ı Resulünü inkâr edenlere, yani Allah'ı ve Resulünü yalanlayanlara, Şer'i olmayan mazeretler ileri sürenlere, son derece acılı bir azâb dokunacaktır. [145]
Açıklama:
Allah, hiç kimseye gücünden fazlasını yüklemez. Yapamayacağı işleri istemez. Şu .halde bir işi yapamayan bir kimse o işten sorumlu tutulmaz. "Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur. Hastaya güçlük yoktur![146]
Ebu Davûd, Enes bin Mâlik'den rivayet ediyor. Allah'ın Resulü (s.a.v.) buyurdu ki: "Medine'de öyle kimseler bıraktınız ki; siz bir vadiyi geçtiğinizde ve yürüdüğünüzde, onlar sizinle beraberdiler. Onlar; Medine'de oldukları halde mil dediler de: "Evet onları özür alıkoymuştur" buyurdu.
Bu ve buna benzer ayetlerle hadislerin; İhtiyar, acuze, kötürüm, kör, topal, nafakasız gibi şer'i özrü bulunan kimselerin, Allah ve Resulü için öğüt verip, halis niyetli ve güzel vicdanlı olmaları, eksikliklerden münezzeh yüce Allah'ı tanıyıp sevmeleri, O'nun dostlarını sevmeleri, düşmanlarına buğz etmeleri durumunda, savaşa katılmama nedeniyle sorumlu tutulamayacakları konusunda ey okuyucu sen de benimle hem fikir değil misin? Onların s:ıv:ı?:t bilfiil iştirak edenıcseler de, bu savaş halinde Allah ve Resulü için İhlâsla öğüt vermeleri; sır saklamak, iyiliğe teşvik etmek, milleti bilinçlendirmek, safları birleştirmek, hainlerle savaşmak ve fitnecileri altetmek gibi millet yararına olan işlerden değil midir?
Temîm ed-Darî, Resulullah (s.a.v.)'m uc defa: "Dir nasihattir" dediğini rivayet eder. Kimler için ya Resulullah? dedik. Buyurdu ki: "Allah için, Allah'ın kitabı, Resulü, müslümanlarm liderleri ve müslümanlann hepsi içindir"
Alimler dediler ki: Allah için nasihat; Allah'ın birliğine inanmak, O'nu
kemal sıfatlarla nitelemek, eksikliklerden arındırmak, emirlerine uymak, yasaklarından uzak durmaktır. Allah'ın Resulü için nasihat; O'nun peygamberliğini doğrulamak, emirlerine itaat etmek, yasaklarından uzak durmak, O'nu sevmek, sevdiklerini sevmek, ehl-i beytini sevmek, yolunda yürüyenleri sevmek, sünnetini okuyup, gereğince davranarak ve yeri geldiğinde savunarak, anmaktır.
Allah'ın kitabı için nasihat; O'nu okumak, anlamına varmak, öğrenmek, öğretmek, O'nun gösterdiği ahlâkla alılâklanmak, gerektiğinde onu savunmaktır.
iMüslümanlarm liderleri için nasihat; onlara isyan etmemek, yanlışlarını kendilerine göstermek, hak yolunu göstermek, mutedil görüşü bildirmek, dine muhalefet ettikleri takdirde, kendilerini toparlayıp düzeltsinler diye şiddete başvurmaksızın onları protesto etmektir.
Müslümanların tümü için nasihat; onlara hak yolunu göstermek, onları koruyup gözetmek, onlar için İyilik istemek, kişinin kendi gücü ölçüsünde müslümanlann çıkarlarım sağlayıp korumak için gerekirse uykusundan da fedakârlık edip çalışmasıdır.
"İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur." Yani halis niyetle güzel amel işleyip iyilik edenleri eleştirmek için, hiçbir eleştirici yol bulamaz. Rabbini hoşnud etmek amacıyla çalışan herkes iyidir, iyilik edendir. İyi insanları Ce-nab-ı Allah, yaptıkları iyiliklerin kat kat fazlasıyla mükâfatlandırır. Kötülük edenleri ise, yaptıkları kötülükleri kadar cezalandırır.
Şu şer'î mazeretler İleri sürenler, Allah ve Resulü için ihlâsla iyi ameller işleyip nasihat ederlerse, amelleri iyi olduğu, sürece aleyhlerine bir yol yoktur. Allah, bağışlayan ve esirgeyendir.
Rivayete göre Mukarrİn oğullan yedi kardeş olup Hz. Peygamberin saha-bilerindendir. Hicret etmişlerdi: Tebük gazası öncesinde Resulullah'a gelip, kendilerine binek vermesini istemişlerdi. Hz. Peygamber, onlara verecek binek bulamayınca, üzüntüden gözleri yaşararak geri dönüp gittiler. Haklarında şu ayet nazîl oldu:
"Kendilerini (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman sen: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur). Onlar da kınanmazlar).
Binek için gelmeleri, binecek bir şey bulamadıkları için özür dilemeleri tabiri; hayvan, araba, uçak ve diğer vasıtaları da içine alır. En doğrusunu Allah bilir. [147]
Cihada Katılmayanların Mazereti
93- Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde senden izin isteyen, geride kalan kadınlarla bulunmaya razı olanlara ve Allah kalblerini mühürle-miş olduğu için, bilmeyenleredir.
94- Savaştan döndüğünüzde size özür beyân ederler. Ey Muhammedi Onlara de kî: "Özür beyân etmeyin, size inanmayacağız, Allah haberlerinizi bize bildirmiştir. Allah da, peygamberi de işleyeceklerinizi görecektir. Sonunda, görülmeyeni ve görüneni bilen Allah'a geri çevrileceksiniz. O. işledikleriz! size haber verecektir."
95- Döndüğünüzde kendilerine çıkışmamanız için, Allah'a yemin edeceklerdir. Siz onlardan yüz çevirin; çünkü pistirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir.
96- Kendilerinden hoşnud olasınız diye, sîze and verirler. Siz onlardan hoşnud olsanız bile, Allah, yoldan çıkmış kimselerden razı olmaz. [148]
Bazı Kelimeler:
Size inanmayacağız. Sizi doğrulamayacağiz.
Kendilerine dönüp kavuştuğunuzda, Kendilerine çıkışmamanız için.
Razı olup kendilerine ilişmemeniz için. Pistirler. Murdardırlar, onlardan yüz çevirmek gerekir. [149]
Nûzül Sebebi:
Rivayete göre bu ayet-i kerîmeler Ced bin Kays ve Muatteb b. Kuşeyrî ile savaştan geri kalan münafık arkadaşları hakkında inmiştir. Bunlar seksen kişiydiler. Peygamber (s.a.v.), mti'minlere, Medine'ye döndüklerinde bunlarla ' konuşmamalarını ve bir arada oturmamalarını emretmişti. [150]
Açıklama:
İyilik ve ihsanda bulunanlara, savaşa katılamadıklarına dair gerçek mazeret beyanında bulunanlara sorumluluk yoktur. Çünkü bunlar, savaşa harcayacak bir şeyleri bulunmadığı için geride kalmışlardı. Üzüntüden göz yaşı döküyorlardı. Muktedir olamadılar ki peygamberle birlikte savaşa katılsınlar. İyilik ve ihsanda bulunanlarla bu gibi güçsüzlere, savaşa katılmadıkları için herhangi bir sorumluluk yüklenmez.
Sorumluluk, suç, günah ve ceza ancak; hali vakti yerinde olan zenginlere olup, savaşmaya, binek ve azık edinmeye muktedir olduğu halde senden. (peygamber'den), savaşa katılmamak için izin isteyenleredir. Ama böyleleri-ne ne oluyor ki, zengin oldukları halde, savaşa katılmamak için izin istiyorlar? Bu soru, herhalde şöyle cevaplandırılabilir: İzin isteyen bu kimseler; savaştan geri kalıp, hiçbir işe yaramayan kadın, çocuk, hasta ve düşkünlerle bir arada kalmaya razı olmuşlardır. Düşük ve alçaklarla bir arada kalmaya razı olmuşlardır. Savaştan geri kalmalarının sebebi; diğer geri kalanlarla birlikte bulunmaya razı olmalarından çok,Cenab-ı Allah'ın, kalbierini mühürlemiş olmasıdır. Kalpleri mühürlenmişti. Öyle ki artık kalplerine hayır, aydınlık ve iyilik ulaşmıyordu. Asî ve günahkârların kalpleri iste böyle pas tutup taş gibi, lı:tl!;ı tinim seri bir şekilde k;ılıla.şır. Bunlar lı;ıyn hilme/ler ki hayra .yönelsinler. Dolayısıyla da dünya ve aiıirctte yaptıkları, yapacakları işlerin ne gibi sonuçlar doğuracağını bilemezler.
Giriş mahiyetinde olan bu cümleler, .savaşa katılmayanların, mü'ıninler savaşı tamamlayıp da döndüklerinde, yapmış oldukları şeyleri açıklamakjcin getirilmiştir.
Ey mü'minler! Onlar bütün günahları için size mazeret beyanında bulunuyorlar. Özürsüz olarak savaştan geri kalmaları, bu günahların en öncmli-sidir. Buradaki hitap, Peygamber (s.a.v.) ve ashabınadır. Çünkü onlar gazadan geri döndüklerinde, gazaya katılmamış olanlar onlardan özür diliyor ve mazeret beyanında bulunuyorlardı. Ey Peygamber! Onlara de ki: Mazeret beyanında bulunmayın. Savaştan geri kalmış olanlardan biri, "Bizi haklı çıkaracak mazeretleri neden beyan etmeyelim?" diye sormuştu da ona şu cevap verilmişti: "Çünkü biz, söylediklerinizi doğrulanıyoruz. Doğrulamayacağız da. Hal böyle olunca boşuna özür dilemiş olacaksınız. Ve istediğinizi de elde edemeyeceksiniz. Bizi, size karşı bu tutumu takınmaya yönelten etken şu olmuştur: Eksikliklerden arınmış olan yüce Allah, haberlerinizi bize bildirmiştir. Niyetlerinizi ve içinizde gizlediğiniz bazı hususlara bizleri muttali kılmıştır. Allah'ın haberi gerçek haberdir. O'nun sözü doğru sözdür. Hakkı tanıyan, batılı kabul etmez. Allah da, peygamberi de, bundan sonra yapacağınız şeyleri görecektir. Şu halde sözlerinizin ve dış görünüşünüzün Allah katında hiçbir değeri olmayacaktır...Resulüİlah nezdinde hiçbir kıymet ifade etmeyecektir. Tevbe edip Allah'a yönelir ve güzel ameller işlerseniz bilin ki Allah, tövbeleri kabul eder ve kullarının günahlarını bağışlar. Küfür ve nifakta ısrar ederseniz Peygamber (s.a.v.), Allah'ın bu sûrede kendisine vermiş olduğu emre göre size muamelede bulunacaktır. Cenab-ı Allah bu sûrede, peygambere; size karşı cihad edip katı davranmasını ve kendisiyle birlikte savaşa çıkmanızı menetmesini emretmiştir.
Bütün bunlardan sonra, görülmeyeni ve görüneni bilen, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilen zâtın huzuruna çıkarılacaksınız. O, yaptıklarınızı ve İçinizde gizlediklerinizi size haber verecek, ona göre de sizi cezalandıracaktır.
Münafıklık, yalancılığın kardeşidir. Zaten bunun içindir ki, savaştan geri kalmış olanlar, kendilerine döndüğünüzde, özür dileyişlerini yalan yeminlerle pekiştirmektedirler. Ki kendilerine çıkışmayasınız, vaz geçip kendilerini kmamayasımz; geride kalmış olan kadın ve çocuklarla bir arada oturduklarından dolayı kendilerini azarlamayasmız. Affederek, mazeretlerini kabul ederek değil, onları küçümseyerek ve yüz vermeyerek kendilerinden vazgeçin. Yüz vermeyin, çünkü onlar pis ve murdardırlar. Amelleri kirli ve fenadır. Bütün bu yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer cehennemdir. Bunlar kendi nefislerinin ve işledikleri amellerin gerçeğini bilemedikleri, işleri objektif olarak algılayamadıkları için, savaşa katılmış olan mü'minlerin kendilerine ilişmemeleri ve kemlilerine eıkışnı;ıııı;ıl;ın ile ikna olııumııiıinr, ;ık.sine kemliienn ilen i'fızı ve Iıosnucl olsunlar il i ye en /urlu aıullar ı venııİNİeiılİı. 1 lichir sey'ul mainış gibi kendileriyle eskisi gibi muamele edesiniz diye and içmişlerdir. Onl;ırın hülün amaçlan, sizlerin kendilerine eskisi gihi dnvnınmam/dır. (Yaptıklarını) insanlardan gizliyorlar da, kendileriyle beraber olduğu halde Allah'tan gizlemiyorlar. Cenab-ı Allah'ın şu buyruğu ne doğru bir buyruktur: "Ey inananlar! Onların yüreklerine korku salan, Allah'tan çok sizlersiniz." Eğer bunlar, gerçek mü'minler olsalardı yegane amaçlan Allah ve Resulünü razı etmek olacaktır. Durumları böyle olunca, faraza sen kendilerinden razı olsan —Oysa ki Cenab-ı Allah, durumlarını sana bildirmiştir-Cenab-ı Allah, kendi koyduğu yasaların dışına çıkanlardan razı olmayacaktır. Bu kim-"seîer Allah'ın koyduğu yasanın dışına çıkmışlardır. Ve Allah'tan kendilerine gelecek olan bu cezaya da müstehak olmuşlardır. [151]
Bedeviler Nasıldı?
97- Bedevilerin küfür ve nifakları, her yönden, daha ileridir. Allah'ın, peygamberine indirdiğinin sınırlarını bilmemek, onlara daha lâyıktır. Allah bilendir, hakimdir.
98- Bedevilerden, Allah yolunda sarfettiklerini angarya sayanlar ve sîzin başınıza belâlar gelmesini bekleyenler vardır. Belâlar onlara olsun; Allah işitir ve bilir.
99- Bedevilerden, Allah'a ve âhiret gününe inanan, sarfettiğini, Allah katında ibâdet ve peygamberin dualarına nail olmaya vesîle sayanlar da vardır. Bilin ki, verdikleri onlar için ibâdettir. Allah, onlara rahmet edecektir. Allnh şüphesiz bağışlar ve merhamet eder. [152]
Bazı Kelimeler:
Çölde yaşayan araplar için bir cins ismidir. Arab ise hem çölde hem kentte yaşayanlar için bîr cins ismidir. "Daha lâyıktır", daha haktır. "Angarya", katlanılması zorunlu olan zarar ve külfet.Belâlar kelimesinin arapça karşılığı olarak ayet-i kerimede geçen "devair" kelimesi, dairenin çoğulu olup, insanı çepeçevre kuşatan ve asla kurtuluş geçidi vermeyen, zamanın felâketleri demektir. [153]
Açıklama:
Bedeviler, küfür ve nifak yönünden şehirlerde yaşayanlardan daha ileridirler. Çünkü onlar sert karakterli ve katı yüreklidirler. Bu da hayvanlarla fazlaca bir arada bulundukları ve davar güttükleri için, birçok milletlerin çölde yaşayan insanlarının huy ve yapısıdır. Bu yargı, herkesçe kabul edilmektedir.
Bedeviler, şehirlilere nispetle, Allah'ın Resulüne indirdiğinin sınırlarını bilmemekte haklıdırlar. Allah'ın, peygamberine inzal buyurmuş olduğu apaçık ayetlerin sınırlarını tanımamakta mazurdurlar. Çünkü onlar, Kur'an'ın ilmînazariyelerini.açıklama ve uygulamalarıyla tatbik eden Resulullah (s.a.v.) ile doğrudan temas kurmamışlardı. "Sana da, insanlara gönderileni açıkla-yasm diyeKur'an'ı indirdik." Bu anlatılanlar bedevîlerin ifade kabiliyetlerini veya akli kapasitelerini yetersiz görme nedeniyle anlatılmamıştır. Yalnız bu, onların pratikteki noksanlıklarıdır. Allah, kendi yaratıklarını bilir. Verdiği hükümlerde hikmet sahibidir. O, noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.
Bedevilerden bazı kimseler, Allah yolunda harcadıklarını angarya sayarlar; bu sarfettikleri meblağlar için hiçbir hayır ve sevap beklemezler. Aksine riya, cömertlik yaptıklarım başkalarına duyurmak, müslümanlara yakın olmayı sağlayarak onların şerlerinden korunmak amacıyla mallarını harcarlar. Rivayete göre bunlar, Esedoğullanyla Gatafan kabileleriydiler. Bunlar, insanları çepeçevre kuşatan felâketlerin ve nevâib-i eyyamın mü'minlere gelmesini bekliyorlardı. Zira bunlar, Kureyş kâfirlerİyle Medine yahudilerinin müsiü-manlara galip gelmelerinden artık ümit kesmişler; Peygamber (s.a.v.)'in vefat edip de İslâm davetinin inkıraz bulması gibi felâketlerin müslümanlarm başına gelmesini beklemeye koyulmuşlardı. Zayıf tıynetli ve korkak kimselerin hali işte budur. Felâketler onlara gelsin. Vukuu muhakkak olan bu bedduayı onlara, Cenab-ı Allah yapmıştır. "De ki: "Bize iki iyiden, gaziük ve şehitlikten başka bir.şeyin gelmesini mi bekliyorsunuz? 'Oysa biz, Allah'ın kendi katından veya elimizle sizi bir azaba uğratmasını bekliyoruz."
Allah, her şeyi işiten ve bilendir. Hiçbir şey' O'ndan gizli kalmaz.
Ama bu anlatılanlar, bütün bedevilerin özellikleri değildir. Aksine, bedevilerin bir kısmı Allah'a ve âhİret gününe kâmil bir inanca inanmıştır. Bir rivaycle gire bunlar; Eslemoğulları, Gıfariler ve Cüheyniler ve Müzeyne kabilesine mensup olan bedevilerdir.Bir başka rivayete göre de bunlar, Mukarrin-öğullan kabilesine mensup bedevilerdir. Bu inanıştaki bedeviler harcadıkları mallarını Allah katında yakınlaşma ve ibadet vesilesi, Peygamberin duasına nail olma sebebi sayarlar. Zira Peygamber (s.a.v.) efendimiz, sadaka verenlerin mallarının bereketli olması için duâ ve istiğfarda bulunmuştur. Peygamberin duası da bu insanların en sevdikleri bir gayedir. Bu bedevilerin mükâfatlarını yüce Allah, "Bilin ki, verdikleri oniar için ibadettir" diyerek açıklamıştır. Bu büyük ibadetin üstün derecesini de ancak Allah bilir. Allah, onlara rahmet edecek ve onlardan razı olacaktır. Allah bağışlar ve merhamet eder. [154]
İnsanlar Çeşit Çeşittir
100- İyilik yarışında, önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnud olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnuddur-lar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacaktan, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.
101- Çevrenizdeki bedeviler içinde münafıklar ve Medîne'liler içinde de nifakta idman yapanlar vardır. Onları sen değil, ancak Biz biliriz. Kendilerine iki det'n nyfıh edeceğiz; onhır snıtnı d;ı büyük bir tv/Ahu uğratılırlar.
102- Savaştan feri kahnhnn bir kısmı ıh. sııçhnnı it ini f ettiler. Onlar iyi işi kötüyle karıştırmışlardı. Allah'ın onların tevbesini kabul etmesi umulur, çünkü O b:ığıştayanchr, merhamet edendir. [155]
Bazı Kelimeler:
Talim yaptılar, münafıklıkta ihtisas derecesine varan bir dereceye ulaştılar. [156]
Açıklama:
Cenab-i Allah'ın peygamberimize yapmış olduğu ikramlardan birisi de, onun ümmetini tam ortada bulunan mutedil, seçkin, örnek vç kıyamet gününde diğer insanlara karşı şahit olan bir ümmet kılmış olmasıdır. O'nun ümmeti en hayırlı bir ümmet olarak insanlık için yaratılmıştır. Çünkü bu ümmet iyiliği emreder, kötülükten sakındırır. Allah'a gerçek bir imanla inanır. Bu ümmetin en seçkinleri de Resulullah (s.a.v.)'m sahabileridir. Onur bakımından en üstün olanları da, iyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirlerle Ensardır.
Muhacirler arasında bu yarışta önceliği kazananlar, iki kıbleye (Hem Mescid-i Aksâ'ya, hem de Kabe'ye) yönelerek namaz kılmış olanlardır. Bir rivayete göre Hudeybİye barışı öncesine kadar hicret etmiş olaniar da öncelik sırasına girmişlerdir. Zira Hudeybİye anlaşmasından öncesine kadar müşrikler, mü'minlere zulmediyor ve onları en ağır işkencelere maruz bırakıyorlardı. Evlerinin içinde bile onlarla savaşıyorlardı. Müşriklerin bu zulmünden kaçıp Medine'ye, peygamber efendimize katılmak, imanın sadakati için en büyük delil ve bir insan için de en büyük fedakârlıktır. Bir başka rivayete göre iyilik yarışında önceliği kazananlar, Bedir savaşma katılmış bulunan Muhacirlerdir. Öncelik kazanmak eğer iman, cihad, hicret, yardım ve mali fedakârlik-sa, önceliği kazanan şahsiyetlerin en erdemlisi; sırasıyla dört halife ve onlardan sonra da aşere-i mübeşşerenin geri kalanlarıdır. Her önceliği kazanan, geride bırakmış olduğu kimseden daha faziletli değildir.
Ensar arasında iyilik yarışında Önceliği kazananlara gelince bunlar, müs-lümanlarm hatırı sayılır bir güce erişmelerinden önce müslüman olmuş olanlardır. Bir rivayete göre bunlar birinci akabe biatine katılan (ki bunlar yedi kişiydiler) veya ikinci akabe biatine katılan (bunların yetmişi erkek, ikisi kadındı) Medinelilerdir. Müslümanlar devlet kurduktan sonra Medine ve çevresinde münafıklık baş gösterdi.
Hicrette Muhacirlere, Muhacirlere yardımcı olma hususunda Ensara güzelce uyan, dürüstçe iman eden kimselere gelince bunlar, hundan sonra dine girmiş, iyilik yansımla öııccIijÂi k;ı/aııaııl:ıra siy/, vc davranışlarımla i'.ıı/ı-Uv ııymıış!;mlır.
Güzelce uyan müslümanların bu şekilde nitelendirilişleri; noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'ın, iyilik yarışında Önceliği kazananların, tanı bir iyilik üzere bulunduklarına ve üstün bir imana sahib olduklarına tanıklığını içermektedir. Evet bu şekilde tavsif edilen müslümanlar, iyilikler ve yüce idealler hususunda önderlik edecek kapasitededirler. İslâmm dış görünüşü itibariyle veya bazı davranışlarında bunlara uyanlara gelince böylelerinin durumu, bir sonraki ayette açıklanmıştır.
Buraya kadar, iyilik yarışında Öncelik kazanan Muhacir, Ensarye tabiîler hakkında gerekli açıklama yapıldı. Allah onlardan hoşnud olsun. Taat ve ibadetlerini kabul etsin. Hatalarını bağışlasın. Yapmış oldukları amelleriyle İslâmı güçlendirsin.
Onlar da Allah'tan hoşnutturlar. Çünkü Allah, onları hayra muvaffak kılmış, hak yoluna erdirmiş, dinî ve dünyevî nimetleri üzerlerine yağdırmıştır. "İçinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur." Burada şöyle bir soru akla geliyor: İyilik yarışında öncelik kazananlara uyan tabiîne gelince bunlardan kasıt kimlerdir? Bunlar, acaba önce de açıkladığımız gibi Hudeybiye sulhün-den ve Mekke'nin fethinden sonra İslama giren sahabiler midir? Yoksa Peygamber efendimizin sohbetiyte müşerref olamayıp da sahabilerle bir araya gelmiş olan kimseler midirler? Veyahutta İslama girip, Allah'ın yasakladığı şeyleri terkeden, kıyamete dek dille, süngüyle, kuvvet ve beyân ile dine destek olan kimseler midirler? Kendi kitabının ne ifade ettiğini, elbette en iyi bilen Allah'tır. Her ne kadar "onlara güzelce uyanlar" sözü; görünürde sonradan iman etmiş olan sahabîleri kasdetmekteyse de yine de bunun asıl anlamını Allah bilir. Said bin Müseyyeb, Kasım bin Muhammed, Urve bin Zü-beyr ve Fakahay-ı Seba'yı teşkil eden diğer zatlar gibi, sadece sahabilerle görüşmüş olan tabiîlere gelince, bunlarla ilgili tabiîlik terimi, Kuf'an'm nüzulü sonrasına mahsustur.
Yüce Allah; bedevî olsun, kentli olsun nifaklarında direnen münafkilar arasında mü'minlerin yerini, "Ey mü'minler! çevrenizdeki bedevilerin bir kısmı münafıktırlar" diyerek açıklamıştır. Bazıları bunların Müzeyne, Cüheyne, Eş-câ, Eşlem ve Gıfar kabilelerine mensup kimseler olduklarını söylemişlerdir. Bu kabilelerin yerîeri Medine çevresindeydİ. Bununla da, anılan kabilelerden bazı kimselerin münafık oldukları, bazıiarınınsa Allah'a ve ahiret gününe inanan, sarfettikleri mallarını Allah'a ibadet ve yaklaşma vesilesi sayan mü'min kimseler oldukları kastedilmiştir. Peygamber (s.a.v.) de bunlar için hayır ve bereket duasında bulunmuştur.
Ey Peygamber! İmana aykırı olarak harcadıkları söz ve fiiller dolayısıyla Medine dahilindeki Evs, Hazreç ve tanımadığın diğer Yahudilerden de bazı münafıklar vardır. Bunlar miinafiklık1;ı uslalaşnıış, ihlisas sahihi olmuş ve (umden münafık olup çık m ıslardır. Öyle .si, hiç kimse bunların millin Tık olduklarını bileme?.. Bu hususta o kadar itinalı davranırlar ki, dış görünüş itibarı ile ınü'minliğc aykırı hiçbir harekei onlardan çıkmaz. Bu nedenle elc ne kadar ileri görüşlü de olsan, Allah'ın nuru ile bakmakta olduğun ince bir feraset sahibi de olsan o münafıkları tanıyamazsın. Zira onlar ustalıklı bir şekilde münafıklık yapmakta, şüpheli hareket ve sözlerden kaçınmaktadırlar. Münafıklıklarını değil, kişiliklerini tanıyamazsın ifadesine dikkatle bak. Ama Allah, onları tanır. Çünkü O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir. Dilerse seni de başkalarının haline muttali kıldığı gibi, bunların hallerine de muttali kılar.
"Yoksa kalblerinde hastalık olanlar, Allah'ın onların kinlerini dışarı vurmayacağını mı sandılar? Eğer dikseydik. Biz, ey Muhammedi Onları sana gösterirdik. Sen de onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki sen, onları konuşmalarından da tanırsın. Allah işlediklerinizi bilir."[157]
Onları iki defa cezalandıracağız. Birinci kez dünyada onları rüsvây ederek, sırlarını açığa vurarak, cihad ve zekât gibi İslâmi mükellefiyetlerle yükümlü kılarak azaplandiracağız. Aslında yapmış oldukları bu amelleri, en-gİn çöllerdeki serap gibidir; hiçbir fayda sağlamaz.
İkinci kez ahirette, işledikleri cürüm ve kötü davranışlara uygun olarak şiddetli bir azapla cezalandıracağız. Sonunda da büyük bir azaba sevk edileceklerdir.
Şimdi de Peygamber efendimiz devrindeki insanların durumlarını açıklama sadedinde nazil olan ayetler arasında seçkin olan görüşe dönelim. O devirde yaşayan insanların bir kısmı, iyilik yarışında öncelik kazanmışlardı. Muhacir ve Ensardan oluşan bu kimseler, nimet cennetlerinin gözdeleridirler. O devirde yaşayan insanların bir kısmı, İyilik yarışında öncelik kazananlardan sonra gelip hicret etmiş, onlarla birlikte cihad etmiş ve onlara güzelce uymuşlardır. Bunlar da onlardan sayılırlar. Allah hepsinden hoşnud olsun. İşte en büyük kurtuluş budur.
Bedevi olsun kentli olsun insanların bir kısmı, özellikle Medine halkının bir kısmı münafık idiler. Münafıklık, içlerine işlemişti. Allah'ın gazabı onların üzerine olsun. Allah, onlara cehennemi hazırlamıştır. Cehennem, ne kötü bir dönüş yeridir!
O zamanki İnsanların bir kısmı savaştan geri kaldılar, ama münafık da olmadılar. Dolayısıyla ne iyilik yarışında öncelik kazananlardan, ne on-Iara uyanlardan, ne de münafıklardan- oldular. "Savaştan geri kalanların bir kısmı da suçlarını itiraf ettiler." ayet-i kerimesi bu gibileri hakkında nazil oldu.
Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar ve Medine ahalisinden diğer bazı kimseler günahlarını itiraf etmiş ve inkâr etmemişlerdir. Bunlar günahlarım itiraf etmek, tevbe etmek, Allah'a yönelmek, daha önceki zamanlarda Peygamber (s.a.v.)'lc birlikle cihad etmiş olmak gibi saliîı amellerini. Özürsüz olarak sımıştan yeri kalmak gibi kölıi amelle karislinni.sian.lLi. Dolayısıyla ne halis mü'minlerden, ne de fasık nniıiaTıklardan olmuşlardır. Rivayete göre bunlar, kendilerini Mescid-i Nebevînin direklerine bağlamış Resulullah'tan başkasının kendilerini çözmeyeceğine yemin etmişlerdi. Resulul-lah gelip de durumlarını öğrenince, haklarında ayet nazil olmaymcaya dek bağlarını çözmeyeceğine yemin etmişti. Bunlar, Ebû Lübabe ve arkadaşlarıydılar. Cenab-i Allah bunların tevbeşini kabul edip mazeretlerini geçerli sayabilir. Allah, kullarının tevbeşini kabul edip günahlarını bağışlar. Doğrusu O, affedip merhamet edendir.
Denebilir ki Asr-i Saadetteki insanları bu şekilde sınıflandırmanın ne yararı vardır? Şu yararının olacağını söyleyebilirim: Bilindiği gibi salih amelle fasid ameli birbirine karıştıran kimsenin, Allah'ın rahmetinden ümid kesmemesi, aksine derhal tövbe etmeye koşması gerekir. Bu kategoride gerçekten birçok kimselere her zaman rastlamak mümkündür.
İyilik yarışında öncelik kazananlara tabi olanlara gelince bu"tabiîn"keli-mesinin kapsamını genişletebiliriz. Öyle ki bu terim, bütün çağlardaki müs-İümanları kapsasın. Sahabilere cihad ve islâma destek olma hususunda tabi olduğumuz, onların İzinde gittiğimiz ve amelleriyle amel ettiğimiz sürece bizler de bu kapsamlı mükafatın ve yaygın olan ilahi fazlın şûlumüne gireriz. İyilik yarışında öncelik kazanmış olma makımına gelince, hiç kimse bu makama erişemez. Resulullah ne doğru ve ne güzel buyurmuş!: "Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsınız doğru yolu bulursunuz. Sizden biri, Allah yoluna Uhud dağı kadar İn fakta bulunsa, onlardan birinin bîr veya yarım Ölçeği kadar (sevaba) nail olamaz".[158]
Sadaka Tevbe Ve Amel
103- Ey Muhammed! Mülkünün bir kısmını, kendilerini temizleyip antacak sadaka olarak a!, onlara dua et; senin duan onlar İçin bir güvendir. Allah işitir ve bilir.
104- Allah 'ın, kullarının tevbesini kabul ettiğini, sadakalar aldığını, Allah'ın tevbeleri kabul ve merhamet eden olduğunu bilmiyorlar mı?
105- De ki: "İstediğinizi işleyen: Allah, peygamberi ve mü 'minler işlediklerinizi görecektir. Hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz. O size, işlediklerinizi bildirecektir." [159]
Bazı Kelimeler:
Güven kelimesiyle tercüme ettiğimiz "seken" kelimesi gönlün kendisiyle sükûn bulup mutmain olduğu aile efradı, mal ve meta'dır. Burada bu kelimeyle, tevbelerinin kabul edilmesi ve Allah'ın kendilerinden hoşnut olmasıyla mutmain oluşları kastedilmiştir.
"ğayb" kelimesi; göze görünmeyen;
"Şehadet" kelimesiyse gözle görülen şey demektir. Sadaka. Kurtubî der ki: Bu' kelime, sıdk kökünden türetilmiştir, Çünkü sadaka vermek, kişinin imanının sağlıklı olduğuna, içiyle dışının aynı olduğuna, sadaka vermekte gönülden davranan mü'minlere dil uzatan münafıklardan olmadığına işaret eder. [160]
Nüzul Sebebi:
Rivayete göre Abdullah bin Abbas (R.A.) demiş ki: Resulullah (s.a.v.), Ebu Lübabe ve arkadaşlarını mescidin direklerinden çözüp serbest bıraktığında onlar, mallarına koşup Resulullah'm yanma getirmiş ve "mallarımızın bir kısmını alıp bizim için sadaka olarak dağıt; bize dua et ve bizi günahları-rr.ızdan arındır" demişlerdi. Resulullah da, "Allah'dan emir gel meyinceye dek mallarınızı almam" demişti. Bunun üzerine Tevbe suresinin anılan 103. ayeti nazil oldu. [161]
Açıklama:
Ey Muhammedi —Bu hitaba aynı zamanda her müslüman devlet başkanı ve yöneticisi de muhataptır— günahlarını İtiraf edip iyi davranışlarını kötüleriyle karıştıran, kendilerini mescidin direklerine bağlayan, Resululİah'tan başkasının kendilerini çözmeyeceğine yemin eden bu kimseierin mallarını sadaka olarak al. Peygamber efendimiz onları mescidin direklerinden çözüp sa-lıvcrdiğindc,gidip mallarını gelirdiler ve şöyle dediler: "Bizleri seninle: birlikle cihad d ineklen rılıkoy;ın ıiKiIhınmıy. İ.şli" bun hırdır. nik'difUn i'.ilıî İm ııutl lardan tasarrufta bulun."
Burada amaç satlei'e bu kişilerin değil, bütün müslümanların mallarıdır. İtibar, lafzın umumiliği nedir, sebebin hususiliğine değil.
Onları cimriliğin kirlerinden, nefsin cimriliğinden, karakter bozukluğundan ve katı kalblilikten temizleyecek sadakaları mallarından al. Ki gönülleri hayır'sevgisi üzerine gelişsin. Kalplerinde yoksula, zayıf ve muhtaca karşı şefkat ve merhamet filizleri yeşersin. Ancak bu sayede kalpler gelişip tekamül eder, yüksek mertebelere ulaşır. Onlara dua et. Senin hayır duada bulunman, emirlere karşı çıkarak işledikleri günahların ardısıra duydukları ıstırabı dindirecek ve onlara bir güven verecektir. Yani ey peygamberi sadaka verenlere hayır ve bereket duasından bulun, onlar için Allah'tan af iste. Senin dua edip af talebinde bulunman, onların kalbleri için bir güven ve din-giniiktir. Tövbelerinin kabulü için bir zemin hazırlamadır. Allah, her söyleneni işitir ve karşılığını verir. Her maksat ve niyeti, bu niyet ve maksatlardaki hayır ve maslahatı bilir.
Sadaka gönlü temizler, Rabbı hoşnud eder, malı koruma altına alır ve dayanağı güçlendirir.
Tövbe günahları yıkar ve süer. Kulun Allah'la olan ahdini yenileyip kuvvetlendirir. Tövbenin sebebi.cümle içinde açıklandığı için, "Sadaka aF'em-rinden sonra tövbeden söz edilmiştir.
Mü'minlerin tümü veya sadece tövbe edenler veyahut bunların beraberinde olup tövbe etmemiş olanlar, bundaki bütün sırrın tövbe etmek olduğunu bilmiyorlar mı? Allah'ın tövbeleri kabul ederek kullarının günahlarını bağışladığını, sadakaları kabul edip sevabını ve karşılığını kat kat ihsan ettiğini bilmiyorlar mı?
Hadis-İ şerifte buyurulmuş ki; "Sizden biri atının yavrusunu çoğalttığı gibi Allah'da sadakayı çoğalttırır". Bu, sadaka vermenin çok sevap olduğunun bir temsilidir. Allah tövbeleri kabul eden ve çok merhamet edendir.
İman temenni ile olmaz. Tövbe de sadece dil ile olmaz. Aksine tövbe, kalbe yerleşen ve davranışlarla teyid edilen bir olgudur. Önemli olan bu hususta esas alman şey, davranışlardır.
"De ki: İstediğinizi işleyin, işlediklerinizi Allah ve Peygamberi görecektir..." bu işlediklerinizden ötürü; hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, kudret ve kerem ile sonsuz fazl sahibi bir varlığa yaraşırcasina size karşılık verecektir. İşlediğiniz amelleri Resulullah ile mü'minler de görecek, dünyada hakkınızı ödeyeceklerdir. Ahirette ise görülmeyeni, gizliyi, gizlinin de gizlisini ve ayrıca gözle görülen varlıkları da bilen Allah'a havale edileceksiniz. O, işlenmiş olduğunuz bütün amellerinize göre size karşılık verecektir. İyilik yapmışsanız hayır; kötülük yapmışsanız şer göreceksiniz. [162]
Savaştan Geri Kalanlardan Bir Başka Sınıf
106- Savaştan geri kalanların bir kısmının işi de Allah'ın buyruğuna kalmıştır. Allah onlara ya azabeder, ya da tevbelerini kabul eder. O bilendir, hakimdir. [163]
Açıklama:
Tefrik savaşından geri kalanların bir kısmı.ğeçerlı hiç bir mazeret olmaksızın Özür beyanında bulunanlarla, hiç özür beyanında bulunmayan münafıklardır. Bir kısmı suçlarını itiraf edip tövbe eden ve savaşa katılma fırsatını kaçırdıkları nedeniyle keffaret olarak mallarını Resulullah (s.a.v.)'a takdim eden, tövbeleri Allah tarafından kabul edilerek affa uğrayan mü'minlerdir. Bİr kısmı da bu yaptıkları dolayısıyla şaşkınlığa uğramış, özürsüz olarak savaştan geri kalmaları kendilerine ağır gelmiş, tövbeleri ertelemiş, Ebu Lüba-be ve arkadaşlarının yaptıkları gibi kendilerini mescidin direklerine bağlamışlardı. Allah'da bu surenin 117 ve 138. ayetleri nazil oluncaya dek bunların tövbelerini kabul etmeyi ertelemişti.
Savaştan geri kalan bir başka grubun işi, Allah'ın emir ve hükmüne kalmıştır. Bunların durumu başkalarınca bilinmemektedir. Haklarında ne gibi bir hükmün nazil olacağını bilmemektedirler. İhlâslıca tövbe edip te Cenab-ı Allah, tövbelerini kabul mu buyuracaktır. Yoksa kabul etmeyip te onları cezalandıracak ve münafıklara verdiği hükmün aynısına onları da mı tabi tutacaktır?
Burada tekrar, Allah'a değil de insanlara nispetledir. Bunda ki hikmet de şu olsa gerektir; Peygamber ve mü'münler, kendi hallerinde duracak, onlarla konuşmayacak ve bir araya gelmeyeceklerdir. Amaç da onları eğitmek, gönüllerini arındırmak, savaştan geri kalıp ta Resulullah'a birlikte cihad etmemenin, savaşa katılıp ta Resufuİlah'a yardım etmektense rahat ve konforu tercih etmenin ne denli günah olduğunu açıklamaktır, işi Allah'a kalmış olan bu grup, üç kişiden; Kâ'b bin Malik, Hilâî bin Ümeyye ve Mürara ibnü'r-Rabî'den teşekkül etmiştir. Allah, onları ve bütün kullarını, kullarının nefsini İslah edecek şeyleri bilir. Koyduğu hükümler, hikmete d;ıy;ılıdır. Şu lı:tklc bu üç kişinin tövbelerinin kabulünün ertelenişi de bir hikmete dayalıdır!.. [164]
Dırar Mescidi, Niçin İnşâ Edildi? Resulullah'ın Buna Karşı Tutumu
107- Zarar vermek, inkâr etmek, mü'minlerin arasım ayırmak, Allah ve Peygamber'İne karşı savaşanlara daha önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup "Biz sadece iyilik yapmak istedik" diye yemin edenlerin yalancı olduklarına şüphesiz ki Allah şahiddir,
108- Ey Muhammedi O mecside hiç girme! O ilk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan mecsİdde bulanman daha uygundur. Orada, arınmak isteyen insanlar vardır. Allah, arınmak isteyenleri sever.
109- Yapısını, Allah'tan sakınmak ve Onun hoşnudluğuna ermek için y;ıp;ın kimse mi ckıhıı hayırlıdır; yoksa, yapısını kay:ıc;ık bil yar kıyısına yapıp da onunla beraber cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden kimselere doğru yolu göstermez.
110- Yaptıkları bina, kaîblerinde bir şüphe ve ızdırap kaynağı olmakta —kalbleri paralanana kadar— devam edecektir. Allah bilendir, hakimdir. [165]
Bazı Kelimeler:
Zarar, sana yarar sağlayıp başkasına zarar veren şey demektir. Zırar (Dırar) ise, sana fayda vermeyip başkasına zarar veren şey demektir. İşte "Zarar ve Zırar yoktur-' hadis-i şerifi de böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Bir görüşe göre Zarar ve Zırar kelimeleri eş anîamli olup, Te'kid maksadıyla bir arada kullanılmışlardır. Bekleyerek. Tesis: Üzerine bina kurulacak temeli atmak.
Kenar; uç. Selin, altını oyup yıkılmaya yüz tutan vadi kenarı. [166]
Nüzul Sebebi:
Peygamber (s.a.v.) Medine'ye hicret ettiğinde Küba'da Avf oğullarından Beni Amr oymağının şeyhi Kelsum bin Hedm'e konuk olmuştu. Bunlar, Evs kabilesinin bir kolu İdiler. Küba denen köy, Medine'ye iki mil uzaklıktadır. Peygamber efendimiz Küba'da pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri ikamet etmişti. "İlk gününden beri Allah'a karşı gelmekten sakınmak için kurulan meesidde bulunman daha uygundur".
Ben-i Amr oymağı, Küba' mescidini inşa ettiler ve kendilerine gelmesi için Hz. Peygambere haber saldılar. O da yanlarına geldi. Kardeşleri durumunda olan Avf oğullarından Ben-i Ganemliler, bunları kıskandılar ve dediler ki: Biz de bir mescid inşa eder, peygamber'e haber salarız; Bize gelir, mescidimizde bizlere namaz kıldırır. Tıpkı kardeşlerimizin mescidinde namaz kıi-. dırdiği gibi. Şam'dan geldiğinde Ebu Âmir Rahip" de bu mescitte namaz kılar. "Allah ve peygamberine karşı savaşanlara önceden gözcülük yapmak üzere bir mescid kurup..." Bunlar, Tebük gazvesi için gerekli hazırlıklar] yapmakta olan Resulullah (s.a.v.)'a gelerek şöyle dediler: Ey Allah'ın Resulü! İhtiyaç sahipleri, hastalıklı kimseler ve soğuk geceler için bir mescid inşa ettik. Mescidimize gelip bizlere namaz kıldırmanı ve hayırlı olması için dua etmeni dileriz. "Biz sadece İyilik yapmak istedik". Onların bu isteklerini peygamber efendimiz şu sözle yanıtladı: "Ben sefer hazırlığıyla meşgul bulunmaktayım. Seferden dönersek size gelir ve mescidinizde size namaz kıldırırız". Peygamber (s.a.v.) Tebük savaşından dönüp dırar mescidine gitmeye niyetlendiğinde işte bu ayetler nazil oldu. Peygamber (s.a.v.), Malik bin Dıhşem ve diğerlerini çağırtıp kendilerine, "Cemaati zalimler olan bu dırar mescidine gidin ve onu yıkıp yakın" dedî. Bu emri yerine getirildi.
Dırar mescidini İnşa edenler, Evs ve Hazreç kabilelerine mensup on iki münafık itli. [167]
Açıklama:
Aşağıda sıralanan inaksallar uğruna, anılan mescidi in-.a edenlerin hangi cezaya çarptıracakları bilinmektedir. Çünkü o mescidi inşa etmekten maksatları, Kur'an'ın, kendilerinin aleyhine tescil ettiği şekildedir. Şöyle ki:
a- Bu münafıklar, mü'minlere zarar verme çabasında bulunarak anılan mescidi inşa etmişlerdi. Mü'minler için Resulullah (s.a.v.), Medine'ye girmeden Küba'da bir mescid inşa etmişti. Bunlarsa, zarar vermek ve onları fitneye düşürmek amacıyla inanmışların yakınlarında, kendi mescidlerini inşa ettiler.
b- Küfür işlemek, kâfirlere destek olmak, Allah ve Resulünün hoşlanmadığı işlerin planını yapmak üzere toplanmak amacıyla o mescidi inşa etmişlerdir. O mescid fitne yuvası ve nifak evi olmuştur. Münafık, namaz.kılmadığı halde "Ben o camide namaz kıldım" demektedir. îmana aykırı söz ve davranışlara küfür denir.
c- O mescidi, mü'minler arasına ikilik sokmak için inşa etmişlerdi. Çünkü daha önceleri mü'minler tek mescitte namaz kılıyorlardı. Dırar mescidinin İnşasından sonra ise iki mescitte namaz kılar oldular.
d- Allah ve Peygamberine karşı savaşanların gelişini gözetlemek için bu mescidi inşâ etmişlerdi ki, Allah ve peygamberine karşı savaşan kişi, geldiğinde yerini hazırlanmış ve arkadaşlarını da Resulullah (s.a.v.)'a karşı savaşmaya hazır vaziyette bulsun. Onları, bu mescidi inşa etmeye özendirenin Hazreç kabilesinden Ebu Âmir Rahib olduğu hususunda tefsirciler görüş birliğine varmışlardır. Tefsircilerin belirttiklerine göre bu kişi, cahilİyet döneminde hıristiyanlığa geçmiş ve ehl-i kitabın ilmini Öğrenmiştir. Akrabaları arasında yüksek bir mevkii vardı. Peygamber (s.a.v.) Medine'ye gelİpte müslümanlar, etrafında toplanınca îslâmın sesi yükselmeye başladı. Peygamber efendimize karşı savaş ilân etti. Onunla savaşacak olan herkesin yanında yer alacağına yemin etti. Uhud'da ve Huneyn'de Peygamber efendimize karşı savaştı. İslâm nurunun, kuşluk vakti yükselen güneş gibi yükseldiğini görünce Şam'a .kaçtı. Kavminden olan münafıklara haber salarak şöyle dedi. "Kuvvet ve silah hazırlayın. Benim için bir mescid inşâ edin. Muhammed ve ashabıyla savaşmak üzere, Kayser ordularıyla birlikte sizin yanınıza geleceğim." Münafıklar onun sözünü doğruladilar. İnsanlara zarar vermek, küfür emeline hizmet etmek, müslümanlan birbirlerinden koparmak, Allah ve Resulüyle savaşsın diye Ebu Âmir Rahibi beklemek ve onun yolunu gözlemek amacıyla Mescid-i Dırarı inşâ ettiler.
Bundan sonra da yemin ederek,anılan mescidi İnşâetmekle,iyilikten başka bir şeyi gözetmediklerini, müslümanlann yorulmalarına dayanamadikları ve yağışh gecelerde yağmur nedeniyle cemaate gelemeyen zayıf ve özürlü kimselere cemaale kanlına imkânı sağlamak için anılan mescidi İnşâ elliklerini söy-Icyeeck leıcür. Yalan söyleyeceklerdir. Allah, hu iddialarımla onların yjılaııei ve davranışlarında da münafık olduklarına tanıklık etmektedir. Sana gelince ey Peygamber! Sen asla o mescitle durma, y;ıııi orada namaz kılma. Pcygam-
berin orada durmaktan sakındın iması, .orada namaz kılmaktan menedilme-siyle açıklanabilir. îbn Abbas (R.A.)'ın bu yasağı bu şekilde açıkladığı rivayet edilmektedir. "Asla durma" sözündeki "asla", kelimesi zarf olup, gelecek zamanın tümünü içerir. Peygamber (s.a.v.)'in orada namaz kılmaktan sakmdırılış], bütün mü'minler için geçerlidir. Allah'a karşı gelmekten sakınmak için inşâ edilen mescid.,. Yani Allah'a yemin olsun ki, gününden beri yapılışının esası ve gayesi, halisane ibadet ederek Allah'tan sakınmak; müminleri Peygamber sevgisi etrafında toplamak, İslâm birliği için çalışmak, iyilik ve takva üzere yardımlaşmak olan bir mescitte durup namaz kılman, diğer mescitlerde, özellikle şu münafıkların kötü amaçla inşâ ettikleri mescitte durup namaz kılmana nisbetle daha uygundur. Zaten Cenab-ı Allah, bu müna-. fıkların gizlemiş oldukları kötü amaçlarını açığa çıkarmıştır.
Allah'tan sakınmak için inşâ edilen mescid Küba mescidimidir, yoksa Medine'deki Peygamber mescidi midir? Yoksa ayette her ikisi de mi kaydedilmektedir. Verilen nitelikleri taşıdıkları için her ne kadar ayet-i kerime, zahiren bu iki mescidi kapsıyorsada,doğrusunu yine de Allah bilir. Bu mescitte bazı kimseler vardır ki onlar, itİkâf yaparak, ihlâslıca Allah'a dua edip namaz kılarak mescidi şenlendirmekte ve mamur hale getirmektedirler. Bunlar günahların pisliklerinden, kulluğun kirlerinden, necasetin çirkefİnden arınmak istemektedirler. Bunlar hem maen hem de manen temizlenmektedirler.
Kalbi ve ruhî, bedenî ve manevî temizlik hususunda mübalağa gösterenleri Allah sever, Kâmil insanlar, işte bunlardırlar. Allah'ın bu gibi kimseleri sevmesine gelince bu, en çok O'nun bileceği bir husustur. Yalnız biz, hadisten anladığımız kadarıyla Allah, salih ve hayırda başarılı olmuş kullarını sever. "Ben kendisini sevince de, onun işiten kulağı ve gören gözü olurum."
Cenâb-ı Allah, münafıklara ve onların yıkılayazmakta olan amellerine; mü'minlere ve onların sağlam temele dayalı amellerine hakîmane ve icazkâ-rane bîr üslupla örnek vermiş ve şu anlamdaki sözleri buyurmuştur:
Dürüst, davranışlarıyla salt Allah'ın rızasını gözeten ve yaptığı her İşte Allah'a karşı gelmekten sakınan mü'min; şüpheci, riyakâr, yaptığı her işte şeytana ve hevaya uymaktan başka bir şeyi düşünmeyen münafık gibi midir? "İnanan kimse, yoldan çıkmış kimseye benzer mi? Bunlar bir olamazlar "[168]
Münafığı1. Allah rüsvây edecektir. O, dünya ve ahİrette kötü cezaya çarptırılacaktır. Mü'mİn, dünya ve ahirette güzel mükâfata kavuşacaktır.
Binasını takva, imân ve ihlâs esasına dayandırarak kuran kimse, —ki bu esas kuvvetli ve sağlam olup dünya ve ahİrette insana fayda sağlar—, binasını zayıf ve yıkılayn/.makla olan bir esasa dayandırarak kur;m kimse gihi midir?!.
Bunların birincisi, mü'minin örneğidir; ikincisi ise münafığın örneğidir. Verilen iki örneğin özeti şudur Tci: samimi iman ve ona bağlı yararlı ve semereli ameller, sağlam ve metin bir binaya benzer ki sahibini, zamanın felâketlerine karşı korur.
Münafıklık ve onun gereklerinden olan fasid ameller, batıl olup ortadan kalkmaya mahkumdurlar. Bunlar yıkılayazmakta olan bir yarın üzerine kurulan bir bina gibidirler. Sahibine fayda vermez, onu felaketlere karşı korumaz. Bilakis, yararlı işler yapmaktan alıkoyduğu içi ona son derece zarar verir. Allah, kendi nefislerine ve başkalarına yazık edenleri doğru yola kavuşturmaz. "Yaptıkları bina, kalplerinde bir şüphe ve ızdirap kaynağı olmakta devam edecektir. Kalplerini şüphe ve nifak, hasret ve elem, rüsvayhktan ve sırlarının açığa çıkmasından korku ve ürküntü dolduracaktır. Onlar, sürekli olarak şek ve şüphe içindedirler, "ikiyüzlüler, haklarında kalplerinde olanı haber verecek bir surenin inmesinden çekiniyorlar" Onlar bu hal Üzere devam edeceklerdir. O dirar mescidinin yıkılması da, zaten kendilerinde mevcut olan şüphe ve İkiyüzlülüğe ek bir şüphe ve ikiyüzlülüğün meydana geliş sebebi olacaktır. Kalpleri paralanana ve organları birbirinden kopup ayrılana kadar bu halleri devam edecektir.
Allah, yaratıkları hakkında bilgi, yaptığı işlerde de hikmet sahibidir. [169]
Kâmil Müminler Kimlerdirler?
111- Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, Öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını —Tevrat, İncil ve Kur'an'da söz verilmiş bir hak olarak— cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişe sevinin; bu büyük başarıdır.
112- Ey Muhammedi Allah'a tevbeeden, kullukta bulunan, O'nu öven, O'nun uğrunda gezen, rükû ve secde eden, uygun olanı buyurup fenalığı yasak eden ve Allah'ın yasalarını koruyan mü'minlere de müjdele[170]
Nüzul Sebebi:
Kurtubî ve diğer tefsirciler; bu ayetin, ikinci Akabe biati hakkında nazil olduğunu rivayet ederler. Bu biatte yetmiş küsur ensarî bulunmuştur.
Medİne'H Ensar, Akabede Resulullah (s.a.v.)'in etrafında toplanmış, içlerinden Abdullah bin Revah'a (R.A.) Peygamber efendimize, "Hem Rab-bİn ve hem kendi şahsın için dilediğin şeyi bizlere şart koş" demiş, onun bu sözüne karşı peygamber (s.a.v.) de şöyle demişti: "Rabbim için, ona kulluk etmenizi ve hiç bir şeyi O'na ortak koşmamanızı; kendim için de beni, canınız ve malınızı koruduğunuz şeylere karşı korumanızı şart koşuyorum". Onlar da "Bunları yaparsak bizim için ne vardır?" diye sorduklarında, Peygamber (s.a.v.), '"'Cennet vardır:" karşılığını verdi. Onlarsa, "Alışveriş kârlı oldu. Bu alışverişten ne cayar ne de caydırırız" dediler-ve işte "Allah, mü'minlerin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır" ayet-i kerimesi nazil oİ-du. Bu ve benzeri ayetler temsildirler. Çünkü bu ayetle; canlarını ve mallan-nı Allah yolunda kullanan kimselere mükafat olarak cennetin verileceği ifade edilmiştir. Bu ayette mü'minlerin satın alınan canlarına ve mallarına bir karşılık ödeneceği belirtilmiştir ki; bu da Allah tarafından yapılan bir fazl-ü keremdir. Cihattan geri kalanların —ki onlar münafıktırlar— durumunu açıkladıktan sonra bu ayetle insanları cihada teşvik etmektedir yüce Allah. [171]
Açıklama:
Allah yaratmış olduğu canlan, rızık olarak verdiği malları mü'minler-den, kendilerine mahsus ve sabit olan Cennet karşılığında satın almıştır. Bu, bir alışveriştir. Allah, mü'minlere kar vermiştir. Şöyle bir soru akla gelebilir: Mti'ıninler, canlarını ve inallarını Ccııııcl karşılığında nasıl salacaklardır? Bunlara cevaben tleııir ki: Canlanın, kıy incili olan mallanın ve diğer şeyim n i Allah yoluna l'cda ederek savuşacaklar ve sonuç olarak la iki durumdan biriyle karşılaşacaklardır: Ya düşmanları öldürecek veya Allah yolunda şehit düşeceklerdir. Savaş sadece Allah için olduğuna göre şehitlikle gazilik arasında bir
fark yoktur.
Rableri, cenneti onlara kesin bir dille vaad etmiştir. Cenneti onlara vermeyi, kendi nefsine vacip kılmıştır. Cenneti Tevratta, İncilde ve Kur'an'da onlar için sabit bir hak kılmıştır. Elde mevcut Tevrat ve încil nüshaları tahrifata uğramış, ciıl-i kitabın da kendilerine belletilenlerin bir kısmım unutmuş oldukları gerekçesiyle bu hüküm Tevrat ve İncilde ne arar diyemezsiniz. (Mai-de Sûresinin 13 ve 14. ayetlerine bak).
"Verdiği sözü Allah'tan çok tutan kim vardır?" "Sözü ondan daha doğru olan kim: vardır?" O her şeye kadirdir; hikmet sahibidir; kullarından haberdardır.
Şu halde müjdelenin ve canlarınızı, mallarınızı Allah'a satmanız.karşılığında O'nun bir fazî-ü ihsanı olarak, mükafat olarak cenneti elde etmiş ol-'duğunuz için sevinin. İşte en büyük kurtuluş budur. Bundan dahası düşünülemez.
Allah yolunda can ve malını harcayanlar; büyük olsun, küçük olsun her günahtan ötürü sadakat, kerem ve ihlasla tövbe edenlerdir.
Allah'a ibadet edenler; bütün ibadet ve davranışlarında ihlastan ayrılmayan, Allah'tan başkasından korkmayan, O'ndan başkasına umut beslemeyen, "Rabbimiz ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz" ayet-i kerimesinin sırnnca yalnızca O'ndan yardım dileyendir. Sevinçte ve tasada Rablerine hamdedenler; zira müslümanm başına gelen her musibet, mutlaka Allah'ın kaza ve kaderleriyle olur "Kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeye-siniz diye" Ama bu da sebeplere sarılmamıza engel olmamalıdır.
Yeryüzünde seyahat edenler; Allah yolunda cihad veya ilim talebi, veya ticaret, veya helâl kazanç veya melekût alemindeki ilahi azamet ve kudretin manalarını keşfetmek veya ibret ve öğüt almak maksadıyla insanların hallerine vakıf olmak için yeryüzünde dolaşıp mesafeler katedenler... Bir görüşe göre bu ayetteki seyahat kelimesinden kastedilen mana, oruçtur. Zira peygamber (s.a.v.) efendimiz buyurmuşlar ki: Ümmetimin seyahati oruçtur".
Namazda rükû ve secde edenler; dinen iyi olan şeyleri emredip kötü olan şeylerden nehyedenler, bu iki sıfat, cemaatin özelli klerindendir.
Allah'ın bütün hududunu koruyanlar; Allah'ın hududu, O'nun yasa ve hükümleridir ki bunlar, birey ve toplum için aynî ve kifaî olarak vacip kılınmış olan şeyleri kapsarlar. Bu son vasfın, ayet-i kerimede vav harfi ile geçmesi bu vasfın, diğer bütün vasıfların toplamı olması itibariyle olsa gerektir. Sanki önceki vasıfların tümü bir bütündür, bu da başlı başına bîr türdür.
Kâmil mü'minlerin vasıfları işte bunlardır. Onların alacakları tam1 ve mükemmel mükafat da budur. İtibar, lafzın umıımiliğİncdir, sebebin hıısusüi-î'iııc tlcf'.İl. Yani hu ayel-İ kerime, Allalı yolundu cihad etlen ve kryaınele dek bu vasıflan taşıyacak olan her ınücalıidi kapsamımı almaktadır. [172]
İnançsızlar İçin Allah'tan Bağış İsteğinde Bulunmak
113- Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar İçin mağrifet dilemek Peygamber'e ve mü'mînlere yaraşmaz
114- İbrahim'in, babası için mağrifet dilemesi, sadece ona verdiği bir' sözden ötürü idi. Allah'ın düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi.
115- Allah, bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra, sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça, sapıklığa düşürmez. Allah şüphesiz her şeyi bilir,
116- Göklerin ve yerin hükümranlığı elbette Allah'ındır; dirilten ve öldüren O'dur. Allah'tan başka dost ve yardımcınız yoktur. [173]
Nüzûl Sebebi:
Müslim'in riv;ıycline göre Saicl hin Mt'iseyyeh, babasının .şc'iylc tlftlij~.ini bdirlıııekicılir: libıı 'lâlip ölüm ilmeğine düzünce ttc.MihılIiılı (s.a.v.) omum yanına gitti, libu Cehil ile Abdullah bin Ümeyye'yi orada gördü. "Amcacığım, "Lâ ilahe illallah," deki bu kelimeyle Allah kasında senin lehinde tanıklık edeyim dedi. Ebu Cehil, Ebu Talibe "Abdülmuttalib'in dininden vaz mı geçeceksin?'.' dedi. Peygamber efendimiz bu telkinatmı tekararladi, ne var ki Allah, Ebu Talibi İslama girmeye muvaffak eylemedi. Ve "Ben Abdulmut-taübin dinindenim" dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz kendisine, "5e-nin için istiğfarda bulunmaktan men edilmediğim sürece Allah'a yemin ederim ki senin için mağrifet dileğinde bulunacağım" dedi. Ve şu ayet-i kerime nazil oldu. Ebu Talİb'in peygamber efendimize karşı tutumuna ve O'na yaptığı yardımı da unutmamak gerekir. Bir başka rivayete göre bu ayet-i kerime, bazı sahabilerin kendi (müşrik) akrabaları için mağrifet dilemeleri üzerine nazil olmuştur. Zanmmca birinci rivayet zayıftır. Çünkü tevbe suresi, Kur'an-i Ke-rim'in son inen surelerindendîr. [174]
Açıklama:
"Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağişlar"[175]
"Ey Muhammedi Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme Dirdir"[176]
"...Yalnız, İbrahim'in, babasına: "Andolsun ki, senin için mağrifet dileyeceğim. Fakat sana Allah 'tan gelecek her hangi bir şeyi savmaya gücüm yetmez"[177] gibi ayetlerin nazil olmasından sonra, ne peygamberin peygamber olduğu için, ne de mü'minlerin mü'min oldukları için, müşriklerin affedilmeleri amacıyla ve mağrifet İsteğiyle Allah'a dua etmeleri doğru olmaz. Buradaki olumsuzluk, yasaklık anlamını taşımaktadır. Bu, belagata daha uygundur. Zira bir durumun nefyedilmesi. o şeyin bizzat nefyedilmesine nispetle daha belağatlice olur.
Peygamberin ve mü'minlerin, yakınları dahi olsalar müşrikler için mağrifet dilemesi asla yakışık olmaz. Bu müşrikler, onların yakınları değil iseler, mağrifet dilemeleri öncelikle yakışık almaz. Bu hüküm, onların Allah düşmanı oldukları anlaşıldıktan sonra.yani ölümlerindeiKonra söz konusu olur. Ama ölümlerinden önce, hidayet İsteği ve İslama girmeye muvaffak olmaları anlamında onlar için İstiğfarda bulunmak caizdir. Ama müslüman olmadan, bağışlanmaları için istekte bulunmak caiz değildir. Bir kimsenin kafir ve cehennemlik olduğu, Allah düşmanı olduğu, şirk üzere Ölmesiyle, ya da hakkında vahyin nazil olmasıyla anlaşılır.
Hz. İbrahim'in babası Azer için, "Babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardandır" diyerek mağrifet talebinde bulunması; Allah'ım! Onu senin dinine girmeye muvaffak eyle manasınadır. Bu anlam; "O, sapıklardandır". sözünden de anlaşılmaktadır, "ibrahim'in babası için mağrifet dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden Ötürü İbrahim (A.S.), babasına "Senin için istiğfarda bulunacağını" demişti. Tabiî, babasının durumu anlaşılmadan önce ona bu sözü vermişti. Babasının Allah düşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı. Şu halde imana gelmesini umarak sağ bir kimse için, kendisini doğru yola kavuşturması amacıyla Allah'tan talepte bulunmanın bir sakıncası yoktur.
İbn Abbas (R.A.) der ki: ibrahim, ölünceye kadar babası için mağrifet dileğinde bulunmaya devam etti. ölüp te Allah düşmanı ve cehennemlik olduğu anlaşılınca ondan uzaklaştı. Onu bir yakını olarak saymadı. Onun için İstiğfarda bulunmaya son verdi. Nitekim imamn gereği de budur.
ibrahim çok içil idi. Fazlaca ah edip hasret çeker, huşu içinde bulunurdu. Allah'a dua eder, yumuşak huylu bir kimseydi. Öfke, cehalet ve gururuna yenilmezdi. Bilakis sabırlı, şefkatli ve müsamahakârdı. Bu eklemeler, İbrahim'in anlatılan vasıflara sahib olduğunu ve bu güzelim huyların gereğine uyduğunu ifade etmektedir.
Müşrikler içn mağrifet dileğinde bulunmayı yasaklayan ayetler nazil oi-duğunda mü'minler, bu açıklamanın yapılmasından önce yaptıkları istiğfardan ötürü hesaba çekileceklerinden korktular.
Onların bir kısmı da bu yasaktan önce ölmüştür. Bunun üzerine: "Allah bir milleti doğru yola eriştirdikten sonra sakınacakları şeyleri onlara açıklamadıkça sapıklığa düşürmez" ayet-İ kerimesi nazil oldu. Kendilerini doğru yola eriştirdikten, kâmil mü'min olmaya muvaffak kıldıktan sonra Allah, kendisinden sakınmaları, gereken hususları açık seçik belirtmeden bir milleti, içtihat hatası dolayısıyla söyledikleri veya yaptıkları şeyler için sanık diye damgalamaz. Doğrusu Allah her şeyi bilendir. Kendilerine İlahi yasaları açıklamadan ve onları kendi ahkamına vakıf kılmadan hiç bir milleti hebasa çekmez. Bilin ki, yerlerin ve göklerin hükümranlığı Allah'a aittir. Bütün emir, O'nun elindedir; diriltir, Öldürür. O'nun yargısını reddedecek, hükmünü geri çevirecek bir varlık yoktur. Akrabalık ve sıla bağları sizi düşündürmesin. Allah'tan başkasından korkmayın. Sizin için, noksanlıklardan münezzeh yüce Allah'tan başka bir dost ve yardımcı yoktur. [178]
Tevbe Ve Şartları, Doğruluk Fazileti
117- And olsun ki, Allah sıkıntılı bir zamanda bir kısmının kalbleri kaymak üzere iken Peygamber'e uyan Muhacirlerle Ensarm ve Peygamberin tövbelerini kabul etti. tövbelerini, onlara karşı şefkatli ve merhametli olduğu için kabul etmiştir.
118- Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan savaştan geri kalmış 'üç kişinin tövbesini de kabul etti. Allah, tövbe ettikleri için onların tövbesini kabul etmiştir. Çünkü O, tövbeleri kabul eden, merhametli olandır.
119- Ey inananlar! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun. [179]
Bazı Kelimeler:
Sıkıntı ve darlık zamanı.Zeyğ: Kaymak ve meyletmek, yani doğru yoldan kaymak ve meyletmek anlamına gelir. Üç kişi hakkında verilecek kararın geri bırakılmış olduğunu ifade etmektedir.
Bunlar: Ebu Lübabe (Kendini Mescid-i Nebevi'nin direklerine bağlayan sahabi) ve arkadaşlarıdır. [180]
Açıklama:
Tövbenin İki anlamı vardır:
a- Kullara şefkat ve merhamet edip onlardan hoşnud olmak; Ki bu, iki anlamın en üstün olanıdır.
b- Onları magrifet dilemeye muvaffak kıldıktan sonra kulların tövbelerini kabul etmesidir.
Allah'ın peygambere tövbesi işte bu ikinci anlamdaki tövbedir. Bazı kimseler Allah'ın, peygambere olan tövbesini yorumlarken, bu tövbeye gerekçe olarak peygamber (s.a.v.)'in Tebük savaşma katılmamak için mazeret beyan ederek izin isteyen münafıklara izin vermesini göstermektedirler. Oysa izin vermeyip sonucu beklemesi daha uygun olacaktı. "Allah seni affetsin; doğrular sana belli olup, yalancıları bilmeden önce niçin onlara izin verdin?".
Muhacir ve Ensara gelince, Tebük savaşı sıkıntı ve şiddet zamanında olduğu için hatah davranarak savaşa katılma hususunda ağır hareket etmişlerdi. Onların savaşa katılmada ağır davranmaları onlar için bir günahtı ve Cenab-ı Allah'da bu günahlarını bağışladı. Bu da, "normal insanlar için basene sayılan şeyler, Allah yakın mukarreb İnsanlar için seyyîe sayılır" kabilindendir. Keşşaf tesirinde denilir ki: Bu ayet, Fetih süresindeki "Ta ki senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın" mealindeki ayet gibidir. Bu da mü'minleritövbede bulunmaya yöneltir. Her mü'minin mutlaka tövbeye muhtaç olduğunu bildirir. Peygamber (s.a.v.) efendimiz, Ensar ve Muhacirler bile tövbeye muhtaçtırlar. Bununla da tövbenin Allah katında ne derece faziletli olduğu, peygamberlerin ve geçmiş insanların sıfatları olduğu açıklanmış oluyor ki bu, eğitici özelliği bulunan güzel bir sözdür.
Bazılarının acı duymasından dolayı Cenab-ı Allah; peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarın tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar, zorluk ve şiddet anında peygambere tabi olmuşlar. Tebük gazasında O'nun çağrısına uymuşlardı. Bu gazada azık sıkıntısı çekmişlerdi. Bir hurma tanesini bile bölüşerek yemişler. Bazı rivayetlerde anlatıldığına göre bazıları hurmayı syalayip emerek doymaya (!) çahşırlarmış. Kimi bir avuç kurtlu arpa ile, kimi içinde kurtçuklar olan hurma ile azıklanmış. Bundan başka su sıkıntısı da çekmişler. Öyle ki deveyi boğazlayarak karnını çıkarıp içindeki suyu sıkmışlar ki dillerini ıslatabilsinler.
Binek sıkıntısı da çekmişler. On kişi, bir deveye nöbetleşe binerlermiş. Zaman bakımından da dar bir zamanda; sıcaklık, hararet ve susuzluğun had safhaya vardığı bir zamanda, yazın sonlarında imişler.
Siyerlerde ki haberler, onların ne kadar çok sıkıntılar çekmiş olduklarını bizlere bildirmektedir.
İçlerinden bir kısmının kalbleri, Resulullah'a isyan edip savaşa katılmama şeklinde doğru yoldan kaymaya yüz tutmuşken bunlar, Resulullah'a (s.a.v.) bağlılıklarını sürdürenlerdir. Doğrusunu Allah bilir ya, kalbleri islâm yolundan kaymağa yüz tutan o kimseler, hiç bir mazeretleri yok iken savaştan geri kaldılar. Onlarda münafıklık yolunda salih amelle kötü amelleri birbirine karıştırdılar. Günahlarını İtiraf ettiler. Allah'ta tövbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, kullarına şefkat eder, onları esirger.
Haklarında ayet nazil oluncaya kadar geri bırakılan üç kişiye gelince, bunlar Kâ'b bin Mâlik, Hilâl bin Ümeyye ve Mürâre bin Refî idi. Resulullah (s.a.v.)'in Tebük'ten Medine'ye dönmesinden elli gün sonra, Cenab-ı Allah bunların tövbelerini kabul buyurdu. Bunu ve bundan sonraki ayetleri, Kâ'b bin Mâlik'in, hadis kitaplarında ve en meşhur tefsirlerde yer alan hadisi çok iyi açıklamaktadır. Kab'ın bu hadisini özetleyerek aktarıyoruz: Zührî, Kâb bin Mâlik'in oğlu Abdullah'ın şöyle dediğini rivayet eder:
Babam Kâ'b'm, Tebük gazasında Resulullah (s.a.v.)'dan geri kalması zamandaki durumunu anlattığını kendisinden dinledim. Şöyle diyordu: "7e-*buk gazvesi dışında hiçbir gazvede Resulullah 'tan geri kalmadım. Bir de Bedir gazvesinde geri kalmıştım. Ancak bu gazveden geri kalan hiç kimse ayıplan-mamıştı. Allah Resulü (s.a.v.), Bedir gazvesinde Kureyş kervanına doğru (onu hedef alarak) yola çıkmıştı.
Tebuk gazvesinde Allah Resulünden geri kalmam hususundaki haberime gelince; bu gazveye katılmayıp geri kaldığım zaman kadar güçlü, kuvvetli ve bolluk içinde olmamıştım. İki bineğim vardı. Resulullah (s.a.v.) gaza İçin gideceği yeri, başka bir yerin adını vererek gizlerdi. Yalnız, bu gazvede böyle yapmadı, açıkça bildirdi. Sefer zamanı son derece şiddetli sıcaklar vardı. Gidilecek yer ise çok uzaktı. Karşılaşılacak düşman, sayıca çoktu. Peygamber efendimiz; tedbirlerini alsınlar ve gazveleri için hazırlansınlar diye durumu müslünıanlara açıkladı. Zaman, meyvelerin ve gölgelerin insanların hoşlarına gitmekte olduğu bir zamandı. Bununla birlikte gazaya katılma eğihmin-deydim. Müslümanlar, Resululiah'la beraber hazırlığa başladılar. Ben de hazırlanmak İçin döndüm. Ama hiçbir hazırlık yapmadım. Kendi kendime: "Ne zaman istersem hazırlanabilirim" dedim. Hep böyle dedim. Nihayet müslü-manlar, ciddiyetle işi ele almaya devam ettiler. Ve bir sabah Allah'ın Resulü (s.a.v.), beraberindeki müslümanlarla yola çıktı. Ben, henüz hiçbir hazırlık yapmış değildim. Bir iki gün sonra onlara kavuşurum, diyerek kendimi avuttum. Hep böyle söylemeye devam ettim. Nihayet onlar, süratlenip yol almışlar ve gazaya kavuşma fırsatını artık elden kaçırmıştım. Hemen yola koyulup onlara ulaşmak istedim. —Keşke yola çıkmış olsaydım— Ama bu da mukadder olmadı. Allah Resulünün gazaya gitmesinden sonra çıkıp insanlar arasında dolaşmaya başladım. Kendim gibi bir kimse göremedim. Gördüklerim, ya münafıklık damgasını yiyenlerdi, ya da hastalıklı ve zayıf olan mazeret sahibi kimselerdi.
Resulullah'm, gazadan dönüş yoluna koyulduğunu haber aldım. Mahzun ve perişan oldum. O'na ne yalan söyleyeceğimi düşünmeye başladım. Yarın O'nun öfkesinden ne ile kurtulacağım? diyordum. Bu hususta akrabaların-dan,bana görüş bildirebilecek olanlardan yardım istedim. Resulullah (s.a.v.)'m yoldu olduğunu bunu söylediklerinde, yalan ve yımlış ne varsa hepsi akhnı-dun kaybolup gitli. Sonundu, yalını söylemekle O'ndıın usla kurlulanuıyuca-ğımı anladım. O'na doğruyu söylemeye karar verdim. Seferden geldiğinde mes-cidde iki rekât namaz kılar ve namazdan sonra insanlarla konuşmakjçin mescidde otururdu. Bu defa da böyle yaptı. Savaşa katılmamış olanlar, yanına gelip huzurunda mazeret uydurmaya başladılar. Mazeretlerini yeminle teyid ettiler. Resuluilah. (s.a.v.) onların bu zahirî mazeretlerini kabul etti. Bîatle-rinİaldı. Onlar için Allah'tan af diledi. Ama gizliliklerini ve kalplerinde saklı olanı Allah 'a havale etti. Nihayet ben huzuruna vardım. Selam verdiğimde, öfkeli bir kimsenin gülümseyİşiyle bana gülümsedi ve bana: "Seni geri bırakan ne idi? Bineğini satın almamış miydin?" dedi. Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü! Allah'a andoîsun ki ben, senin yanında değilde dünya ehlinden bir adamın yanma oturmakta olsaydım, kendimi onun öfkesinden kurtaracak bir mazeret uydurmayı düşünürdüm. Bana cedel (fesahat ve beyan gücü) ihsan edilmiştir. Ama Vallahi biliyorum ki; bu gün seni hoşnud edecek yalan bir söz sana söylersem, yakın zamanda Allah, seni bana karşı gazablandıracak-tır. Fakat seni bana Öfkelendirecek doğru bir sözü sana söylersem, Cenab-ı Allah'ın beni bağışlayacağını umarım. Ey Allah'ın Resulü! Vallahi benim bîr Özrüm yoktur. Savaşa katılmayıp senden geri kaldığım zaman durumum iyiydi. Daha önce hiç o kadar güçlü ve zengin olmamıştım. Bunun üzerine Allah'ın Resulü şöyle buyurdu: Ama bu doğru konuştu. Allah senin hakkında hüküm verinceye kadar kalk (git)." Kalkıp yanından çıktım. Bazıları böyle konuştuğumdan dolayı beni ayıpladılar. Sonra onlara: Benim bu halimle karşılaşan başka bir kimse var mıdır? diye sordum. Evet seninle beraber Mürare bin Rebî ile Hilâl bin Ümeyye el-Vakifî de bu halle karşılaştılar, dediler. (Ravİ der ki: Ona, Bedir gazasına katılan iki salih kişiyi anlattılar.)
Resuluilah (s.a.v.), müslümanları, savaşa katılmayanlar arasından sadece üçümüzle konuşmaktan menetti. İnsanlar bizden uzaklaştılar ve bize karşı değiştiler, yeryüzü bile bana garip gelmeye başladı. Sanki orası, bildiğim yerler değildi: Bu halde elli gece bekledik. Diğer iki arkadaşım evlerine çekilip oturmuş, ağlıyorlardı. Ben namaz kılmak için mescide gidiyor, çarşı pazarda dolaşıyordum, ama hiç kimse benimle konuşmuyordu. Resulullah (s.a.v.)'a geliyor O'na selam veriyordum. Namazdan sonra oturuyordu. Kendi kendime: Selamıma karşılık vermek için dudağını hareket ettiriyor mu, ettirmiyor mu? diyordum. Kırk günden sonra Allah'ın Resulü (s.a.v.) arkadaşlarıma, hanımlarından uzak durmaları için haberci gönderdi. Bunun üzerine hanımlarından uzak durdular. Hilâl'in hanımı kocasına hizmet etmek için,'Allah'ın resulünden izin istedi. Yaşlı ve zayıf olduğundan ötürü, onun hanımına izin verdi.'Ben de hanımıma: Ailene git, dedim ve bu halde on gece daha bekledim. Bir gün sabah namazını kılıyordum. Bir de ne göreyim. Her taraftan bana müjde nidaları geliyordu: Cenab-ı Allah tevbcnıizi kabul buyurmuştu. İnsunlnr beni grup grup kıırşthyor, levbenin knhııl buyurulm;ısııul:ıu ötürü beni tebrik ediyorlardı..."
Dürüstçe yapılan tövbe, işte böyle olur. Tcvbc-i nasih, işte böyle ölür. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü-insana dar gelir. Kalbi daralır, İçinde sevince yer kalmaz. Allah'a ve azabına karşı Allah'ın kapısından başka sığınılacak bir yer kalmadığına inanır. Ayrıca pişman olur. Bir daha asla günaha geri dönmemeye kesin karar verir. Başkasının hakkına tecavüz etmişse, hak sahiplerinin haklarını ödeyip onlarla helallaşir. Dürüstçe yapılan bir tövbe, ancak bu şekilde olur.
Sonra Cenab-ı Allah, ihlâsla kendisine yönelsinler ve tövbe etsinler diye bu üç kişinin tövbelerini kabul buyurdu. Onları tövbeye muvaffak eyledi. Şüphesiz tövbeleri kabul eden, esirgeyip bağışlayan, Allah'tır. Bu üç kişinin tövbelerinin kabul edilmesinde, doğruluğun büyük bîr etkisi olmuştu. Bu sebeple de Cenab-ı Allah, tövbelerinimn kabul buyuruluşunun hemen ardından şöyle buyurmuştu: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun."
Bu ayet-İ kerime üzerindeki açıklamalarını, Peygamber (s.a.v.)'in şu kutlu sözleriyle noktalamak istiyorum:
"Doğruluğu elden bırakmayın. Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürün Kişi doğru söylemeye ve doğruyu araştırmaya devam ederse, Allah katında sıddık (bir kimse) olarak yazılır. Yalandan sa-kının. Şüphesiz, yalan (insanı) günaha götürür. Günah ise ateşe götürür. Kişi, yalan söylemeye ve yalanı araştırmaya devam ederse Allah katında kezzap (yalancı olmaz) yazılır." [181]
Allah'ın Resulü İle Beraber Cihad Etmenin Farzlığı Ve Bunun Mükâfatı
120- Medînelilere ve çevrelerinde bulunan bedevilere, savaşta Allah 'm peygamberinden geri kalmak, kendilerini ona tercih etmek yaraşmaz. Çünkü Allah yolunda susuzluğa, yorgunluğa, açlığa uğramak, kâfirleri kızdıracak bir yeri işgal etmek ve düşmana karşı başarı kazanmak karşılığında, onların yararlı bir iş yaptıkları mutlaka yazılır. Doğrusu Allah iyilik yapanların ecrini zayi etmez.
121- Allah, yaptıklarının karşılığım en güzel şekilde kendilerine vermek üzere, az veya çok, sarfettİkleri her şey, yürüdükleri her-yol, onlar için yazılır. [182]
Bazı Kelimeler:
Susuzluk.Meşakkat ve yorgunluk. Açlık. [183]
Açıklama:
Allah yolunda cihâd etmek, imân türlerinin en yükseğidir. Ferdin yapabileceği amellerin en kutsalıdır. Ancak cihad sayesinde kişi, düşmanın, vatana yaptığı saldırıları bertaraf edebilir. Hak ve adaletin temellerini atabilir. Re-sulullah (s.a.v.) ile beraber cihad etmek, büyük bir şeref ve muazzam bir üstünlüktür. Hiçbir müslümanm, özellikle Medinelilerin ve Medine çevresindeki Hüzeyne, Cüheyne, Eşca', Eşlem ve Gıfar kabilelerinden bazı bedevi müs-lümanlann Hz. Peygamberle birlikte savaşa katılmaktan kaçınmaları doğru olmaz ve böyle bir hareket yakışık almaz. Evet, bunların bu yanlışı yapmaları hiç de uygun olmaz. Çünkü bunlar; İslâm başkentinin sakinleridir, Peygamber (s.a.v.)'in komşularıdırlar. O'nun sohbetinden yararlanmaktadırlar. Bu gibi nimetlere nail olmuşken; Resulullah'ın yanı sıra cihada katılmamaları, O, kendi şerefli nefsini cihâd için feda edip Allah yolunda zorluklara katlanmaktayken bunların kendi kişisel zevklerini tatmin etmeye ve rahata meyletmeleri hiç de yakışık almaz. Bunu nasıl yaparlar? Allah'ın Resulü, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuş: "Ben, kendisine canından ve malından daha sevgili olmadıkça, kişinin imânı kâmil olmaz."
Yukarıdaki ayel-i kerimenin lel'sirini yaparken, Kenl'adlı eserimle de mahşerî şu güzel ifadeleri kullanıyor: "... iîıı oluni.su/hik edalı eiluuldatı yeri kalmayı yasaklamakta, Resulııllah (s.a.v.) ile birlikte cihad etmeyi farz kılmakladır. Farz kılıyor, çünkü cihada katılanlar için büyük bir sevap vardır.
Onların Allah yolunda uğrayacakları bir susuzluk, bir yorgunluk, elem ve açlık gibi bir meşakkat yoktur ki, mutlaka bunlarla kendileri için bir sadaka yazılmış olmasın. Kâfirleri öfkelendirecek bir yeri çiğneyip zaptetmeleri; Öldürme, esir alma, yanma veya ganimet alma şeklinde düşmana karşı'bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bütün bunlarla kendileri için salih bir amel ve bol bir mükâfat yazılmış olmasın. Hem bu mükafat, onların işledikleri ameller kadar, hatta daha da fazla olacaktır. Allah, güzel davrananların mükafatım zayi etmez. İyiliğin karşılığı iyilikten başka mı olur?
Küçük büyük bir masrafta bulunmaları, düşmana doğru giderken bir vadiyi geçmeleri durumunda, kendileri için tam bir mükâfat yazılır. Yaptıkları ameller karşılığında Allah onlara eri güzel karşılığı verecektir, Allah yolunda cihâd etmek; imânı ve İslâm yurdunu muhafaza eden bir farizadır. Cihâdı terkeden hiçbir ümmet yoktur ki, alçalmış ve sömürge durumuna düşmüş olmasın. [184]
İlim Taleb Etmek Farzdır
122- İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir taifenin dîni iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.[185]
Bazı Kelimeler:
Grup. Fıkhı ve Şer'î hükümleri öğrensinler. [186]
Önceki ayetlerle ilişkisi:
Kuran-ı Kerim, KcKiıltılliilı (s.a.v.) ifc beraber .snv;ışn kalılmnyanlara Ue-}'',irıcırk cmbrdakİ nifiık perdesini 'kaldıracak çekikle skldclle deşfirdikieıı, lem-bellıkJeri dolayısıyla savaştan geri kalan mü'minleri ayıplayıp kınadıktan sonra anık müslümanlar; Peygamber efendimizin bir tarafa bîr scriyyc göndermesi durumunda hep birlikte gazaya gidiyor ve Allah'ın Resulünü Medine'de valmz bırakıyorlardı. Bunun üzerine yukarıdaki ayet vahyedildi de iş ve cemaatlerini bir düzene kavuşturdu.
îbn Abbas (R.A.) der ki: Tîıı ayel, Rcsukıllalı (s.a.v.)'in gönderdiği sc-riyyelere mahsus idi. Ama bundan önceki 120. ayet olan ayeti ise, bizzat Resululiah (s.a.v.)'m katıldığı savaşlar için İlân edilen umumî seferberlik haline mahsus idi. [187]
Açıklama:
Bu özellik dolayısıyla mü'minlerin topluca savaşa çıkmaları gerekmez. Ancak önce de belirtildiği gibi bu hüküm, umumi seferberlik durumu dışında yani seriyye (küçük birlikler) gönderme durumunda söz konusudur. Bu serİyyelerle beraber cihada gitmek, farz-ı kifâyedir. Yani bazı kimseler bu görevi üstlenince, diğerleri yükümlülükten kurtulurlar.
Kabile veya kent gibi her büyük topluluktan, ortam ve şartların gerekli kılacağı sayıda bir cemaatin cihada gitmesi gerekmez mi? Böylelikle bütün mü'minler dini bilgileri öğrenmiş ve Kur'an'm sırlarına vakıf oimuş olurlar. Resululiah (s.a.v.)'ın çevresinde; kendisinden dini hükümleri ve Kur'an'm sırlarım Öğrenen bir topluluk oluşur. Nihayet mücahİdler muharebe meydanından dönünce, bu cemaat onlara, Kur'an'dan nazil olan ayetleri tebliğ eder ve ortaya çıkan hükümleri bildirirler. Böylece umulur ki onlar, Allah'ın azabından' sakınır ve cezasından korkarlar.
Bununla da öğrenmiş oluyoruz ki yukarıdaki ayetler, Resululiah (s.a.v.)'ın veya devlet başkanının bizzat katılması durumunda, yani umumi seferberlik durumunda —ki bunu da şartlar ve ortam belirler— Herkesin cihâda katılmasının zorunlu olduğuna işaret etmektedirler. Ama diğer hallerde herkes değil de halkın bir kısmı cihâda gider. Mezkûr ayet, İlim öğrenmenin bütün millet ferdleri için, cihadın farzlığmdan geri kalmayacak derecede zorunlu olduğuna da işaret etmektedir. Vatan savunması kutsal bir görevdir. Vatan, kendisini kılıçla, delil ve burhanla savunacak mücahidlere muhtaçtır. Dahası var: Manevi ruhu güçlendirmek, vatanperverlik ve vatan yolunda feda olma duygusunu gönüllere egemen kılmak, vatan sevgisinin imandan olduğunu ve vatan savunmasının kutsal bir görev olduğunu görüş olarak benimseyen .bir nesil meydana getirmek.. İşte bunlar, milleti ayakta tutan ve bağımsızlığı koruyan faktörlerdir.
Yine ayet-i kerime, ilim taleb etmekten amacın, dinî biigileri öğrenmek ve dini hükümlerin silkinin kavramak olduğuna İşurel ediyor. Bıı öğıvnnR-k ve kavramak; kişiyi dindar ve Ktır'an'la iç iye yalayacak şekilde ıslalı eiıudi-dir. Öğrenip kavramanın dıştaki etkisi; Allah'a davet, savaştan dönenleri uyarmak olmalıdır. Onları eğitip öğretip kültür düzeylerini yükseltmek, doğru yola eriştirmek, iyilik ve hayırlı davranışları sevmek üzere eğitmek olmalıdır. Onlara, Allah'ın ruh, akıl, beden, ahlâk ve ilim bakımından güçlü olan mü'mini sevdiğini anlatmak olmalıdır. Şerefli peygamberlerin görevi işte budur. Bu ayet-i kerimenin, cihad ve savaş ayetleri ortasında eğitim ve öğretime işaret eden konumu, çağımızın keşfettiği mucizelerden biridir. Zira günümüzdeki savaşlar, silahtan çok üme ve bilgi sahibi olmaya dayanmaktadırlar. [188]
Kâfirlerle Savaşmaya İlişkin Bazı Direktifler
123- Ey inananlar! Yakınınızda bulunan inkarcılarla savaşın; sizi kendilerine karşı sert bulsunlar. Bilin ki Allah, kendisine karşı gelmekten'sakınanlarla beraberdir. [189]
Bazı Kelimeler:
Komşuluk ve memleket yakınlığı ile bitişiğinizde bulunanlar. Sertlik ve şiddet. [190]
Açıklama:
Ey inananlar! Yakınınızda bulunan ve yurtları, yurdunuza bitişik olan kâfirlerle savaşın. Dini hürriyeti tanımak ve dini konularda başkalarım zorlamamakla beraber, îsİâm davetinin hürriyetini ve müslümanlann selametini temin etmek için kâfirlerle savaşmak meşru kılınmıştır. Müslümanların komşuları olan Farslar, Rumlar ve bunlara uydu olan arap kabileleri, birçok kez İslâm devletinin sınırlarına saldırılar düzenlemiş, Muhammedî çağrıya karşı kabileleri toplayıp birleşik bir cephe oluşturmuşlardı. Yahudilerin Hayber'de ve diğer yerlerde yaptıklarını unutmamak gerek.
İslâm davetinde esası; önce en yakın olanları, sonra onların ardısıra gelenleri hakka davet etmektir.
"Bu da kentlerin anası (Mekke)'yi ve çevresindeki (kasaba) lan uyarman için sana indirdiğimiz'bir kitaptır."[191]
“(Önce) en yakın akrabanı uyar."[192]
İsiânıiycl Ve H/. Peygamber (s.a.v.) her ne kadar büliiıı insanlığa derilmişse de, bu böyledir. "Bu Kur'an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve (Onun) ulaştığı herkesi uyarayım."[193] Yani arapları ve her zaman ve mekânda Kur'an'ın ulaştığı kimseleri kendisiyle uyarayım diye bu Kur'an bana vahyolundu. Öte yandan Resul ulkıh (s.a.v.) ve ashabı, bu ayetin nüzulünden sonra, sırasıyla en yakınlarında bulunanları uyarma ve yine en yakınlarında bulunanlarla savaşma metodunu uygulamaya devat etmişlerdi. Bunun ekonomik, politik ve stratejik bir özelliği vardır ki onu da savaş ve davet adamları bilirler.
Ey inananlar! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın. Sizde, kendilerine karşı bir sertlik ve şiddet bulsunlar. Sizi, karşılarında güçlü ve azimli bir topluluk olarak görsünler ki; yürekleri kopup ağızlarına gelsin, yürekleri ürper-sin de Kur'an yoluna dönsünler ve onu anlasınlar.
Hem bilin ki, Allah takva sahipleriyle beraberdir. Onlara destek verip zafer ihsan ederek yardım eder. Allah'a karşı takvâli olanlar; imân eden, ilı-lâsli davranan, ibadet eden, Allah'a hamdeden, O'nun hududunu muhafaza edip ahkâmına riâyet eden ve İslâmın gereklerini yerine getirenlerdir. [194]
Münafıklar Ve Onların Kur'an'a Karşı Tutumları
124- Bir sûre inince, aralarında "Bu, hanginizin îmânını artırdı?" diyen ikiyüzlüler vardır. İnananların ise îmânını artırmıştır; onlar birbirlerine bunu müjdelemek isterler.
125- Kalblerinde hastalık olanların İse pisliklerine pislik katmıştır; onlar kâfir olarak ölmüşlerdir.
126- Onlar, yılda bir iki defa belâya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı? Böyleyken yine tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar.
127- Bir sûre İnince, "Sizi bir kimse görüyor mu?" diye birbirlerine bakarlar, sonra dönüp giderler. Anlamaz bir güruh olmalarına karşılık Allah onların kalblerini îmândan döndürmüştür. [195]
Bazı Kelimeler:
îmân. Nefsin kabullenmesiyle birlikte yapılan kesin tasdiktir ki, beraberinde amel de şart koşulmuştur. Müjdelerler. Sevinip ferahlarlar. Hastalık. Kalbî hastalık deyince, şüphe ve nifak kastedilmiş olur. Pislik, küfür ve münafıklık.Sınanıp belaya uğratılırlar. [196]
Açıklama:
Nifak (iki yüzlüiük), habis bir hastalık olup, sahibini aşağılık işler yapmaya yöneltir. Münafıklar, Asr-ı Saadette işte böyleydİler. Kur'an'dan bir sûre inip de bunu duydukları zaman, arkadaşları olan münafıklara veya zayıf imanlı mü'minlere: Bu sure, Kur'an'in Allah katından indirilmiş ve Muhammed'in de davasında doğru olduğuna dair hanginizin İmânını arttırdı? derler. Şüphesiz ki nefsin kabullenmesiyle beraber kesin doğrulama anlamındaki imân; Kur'an'ın nüzûlu, okunması, dinlenmesi ve özellikle Peygamber (s.a.v.)'in mübarek ağzından dinlcnmesiyle artar. Cenab-ı Allah, münafıkların bu so-' rularına cevap olarak şöyle buyurdu: Allah ile Resulüne gerçekten inanan, İslâm nuru kalblerine girip yerleşen kimselere gelince, bu sure hatta bir tek ayet bile onların imanlarını arttırır, imanlarına iman katar, yakinlerine yakın ve inançlarına inanç katar. Kalblerindeki sükûn ve huzuru arttırır. Bu haldeyken onlar Kur'an'ın nüzulünü sevinç ve mutluluk İçinde birbirlerine müjdelerler.
Küllilerinde, aslında kâi'ir oldukları halde müslüman olduklarını söylemeye kendilerini yönelten nifak, şek ve şüphe hastalığı bulunanlara gelince; bu ve diğer süreler onların pisliklerine pislik, küfürlerine küfür, nifaklarına
nifak katmıştır. Nihayet şeytan onları pislik, küfür ve nifak istilâsına maruz bırakmış, kâfir kimseler olarak ölmüşlerdir.
İman ile nifakı seçen, hak ile batılı ayırdeden sürekli sınamalardan geçtikleri ve peşpeşe uyanlarla ikaz edildikleri halde, bunlar bunu bilmiyorlar mı? hallerinden habersiz midirler? Peygamberin, Rabbinden gelenleri tebliğ etme hususunda doğruluğuna delâlet eden ayetlerle yapılan bu imtihanlar, onlara öğüt verip sırlarını keşfeden, iç yüzlerini açığa vuran bu ayetler, çirkin ve geçersiz nifaklarından vazgeçmeleri İçin onları yeterince uyarmıyor mu? Bütün bunlardan sonra öğüt almıyor ve tevbe etmiyorlar.
Peygamber (s.a.v.)'İn meclisinde oturmaktayken bir sûre nazil olduğunda o münafıklar murdar ve alçakça nazarlarla birbirlerine bakıp göz kırpar — Çünkü içleri bozulmuş olup kötü yoldadırlar— sonra da şöyle derler: Biz böyle yaparken sizi gören bir kimse oldu mu? Böyle dedikten sonra sıvışıp giderler. Kahrolası, utanmaz herifler!
Anlamaz bir kavim oldukları için, Allah onların kalblerini iyilikten ve aydınlıktan çevirmiştir. Evet, İslâm davetini ve sırrını, îslâmdaki mesajı'anlamazlar. Çünkü onların kalblerinde örtüler vardır. İçine asla nûr ulaşmaz. İslâm davetinden yüz çevirirler. İslama olan şiddetli kinlerinden, tabiatları bozuk ve içleri murdar olduğundan dolayı îslâmın mesajını duymamak için parmaklan ile kulaklarını tıkarlar. Allah onları kahretsin! Nasıl çalışanla, yüz çeviren ve ayetlere bakmayı asla kabul etmeyen kimse arasında mutlaka fark vardır. İşte münafıklar bu ikinci kategoridendirler. Mü'minlere gelince onlar, kendilerine Kur'an ayetleri okunduğunda kaîbleri ürperir, boyunları bükülür, çevrelerindeki her şey kaybolmuş gibi yalnızca Kur'an'ı duyarlar. Kulakları başka bir sesi işitmez! [197]
Resulullah Ve Şahsiyeti
128- Ey hnımınhır! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisini' ;tğır gelen, suc düşkün, i ninnin kını şefkatti ve merhametli bir peygamber gelmiştir.
129- Ey Muhammedi Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Allah bana yeter;Ondan başka tanrı yoktur, yalnız O’na güveniyorum, O büyük arş’ın Rabbidir.” [198]
Bazı Kelimeler:
Zoruna gider.O’na ağır gelir.Sıkıntıya düşmeniz,zorlukla karşılaşmanız .Hırs: Şiddetli tutku.Bir şeyi elde etmek için duyulan aşlırı istek.”Re’fet” kelimesi rahmet kelimesnde daha özeldir.Rauf, şefkatli kimser demektir.İnsanın kendi çocuğuna şefkat duyması gibi .Rahmet kelimesi ise , genel anlamda acımak ve esirgemektir.Herkese şamil olur .Bu iki kelimenin eş anlamlı olduklarını söyleyeler de olmuştur. [199]
Açıklama:
Ey Araplar! Size ne olmuş ki; Allah ın dinine grup grup girmek ve ümmi bir arap olan peygamberi doğrulamak için acele etmiyorsunuz? Oysa ki , insanlar içinde O’nna en yakın olanlar sizlersiniz.
Bu nedenledir ki; müfessirlerin çoğunluğu bu ayetteki hitabın Araplara olduğunu ,çünkü bu ilahi nimetten en büyük payı onların aldıklarını ve aksi yönde giderlerse delilin en çok kendilerinin aleyhinde olacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Allah a andolsun ki ey araplar!İçinizden size öyle bir peygamber geldi ki; O’nun dilini , huyunu ve özelliklerini başkaları bilmedikleri halde siz bilirsiniz.Bu şerefli peygamber, özellikle Araplar tarafından doğrulanıp kendisine uyulması gereken sıfatlarla bezenmiştir. Ama bu ,O’nun bütün insanlığa gönderilen bir peygamber olmasını engellemez.”Ey Muhammed, de ki: “Ey insanlar! Doğrusu ben, Allah’ın hepimiz için gönderdiği peygamberiyim.”[200] Uyarıcı ve müjdeleyici bir rahmet peygamberi olarak gönderilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in bu ayette Peygamber efendimize ait tespit etmiş oldupu sıfatlar şunlardır:
1- Sizin sıkıntıya düşmeniz O’na ağır gelir.Dünya ve ahirette sıkıntıya düşmeniz, O’nun şerefli ve kedemkar karakterine çok zor gelir.Çünkü O, sizden biridir.Sevincinizle sevinir, tasanızla tasalanır.
2- Size düşkündür.Evet Peygamber (S.A.V)efendimiz, bütün insanların, özellikle Arapların iman etmelerini candan arzuluyordu.Çünkü Arapların iman etmeleri başkalarının da iman etmelerine vesile olacaktı.”Ey Muhammed! Onların doğru yolda olmalarına ne kadar özensen, yine de Allah saptırdığını doğru yola iletmez.”[201]
“Ey Muhammed! Bu sözeinanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvedeceksin!”[202]
3- Mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.Nasıl böyle olmasın ki?O’nun bütün direktifleri ve öğütleri, insanı dünya ve ahirette hayra götürür, ıslaha kavuşturur, Müslüman milleti doğru yola eriştirir.
Allah seni hidayete muvaffak kılsın ey okuyucu kardeşim. Bir de şu ayete bak: “Doğrusu Allah , insanlara şefkatli ve merhametlidir.”[203]
Bir de şu ayete bak: “(Muhammed) mü’minlere şefkatli ve merhametlidir.”[204]
Bu sebepledir ki Fudayl Bin Iyaz şöyle demiş: Allah, Peygamber (S.A.V.) efendimiz dışında hiçbir peygambere iki ismi bir arada vermemiştir.( Ama Peygamber efendimize hem Raüf “şefkatli” ve hem Rahim “merhametli” adlarını takmıştır.)
Bütün bunlardan sonra senden yüz çevirirlerse, de ki: Kendisinden başka tanrı bulunmayan Allah bana kafidir.Sadece O’na dayanıp güvemdim.İşlerimi O’na havale ettim.Nasıl böyle olmasın ki?O, büyükarşın sahibidir.Noksanlıklardan münezzeh ve yücedir.[205]
[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/445.
[2] Tevbe, 12.
[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/446.
[4] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/447.
[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/447-448.
[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/448.
[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/448-450.
[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/450.
[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/450.
[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/450-451.
[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/451.
[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/451.
[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/451.
[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/452.
[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/452-453.
[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/453.
[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/453-454.
[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/454.
[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/454-455.
[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/455.
[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/455-456.
[22] Enfal, 30.
[23] Enfal, 17.
[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/456-457.
[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/457-458.
[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/458.
[27] Bakara, 214.
[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/458.
[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/458-459.
[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/459.
[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/459.
[32] Kehf, 105.
[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/459-461.
[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/461.
[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/461.
[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/462.
[37] Tevbe, 72.
[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/462-463.
[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/463-464.
[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/464.
[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/464-465.
[42] Bakara, 200.
[43] Kasas, 35.
[44] Bakara, 216.
[45] Âl-i İmrân, 31.
[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/465-467.
[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/467.
[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/467-468.
[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/468.
[50] Al,i İmran, 123.
[51] Bakara, 249.
[52] Muhammed, 7.
[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/468-469.
[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/469-470.
[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/470.
[56] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/470-471.
[57] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/471.
[58] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/471.
[59] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/471.
[60] Maide, 13.
[61] Bakara, 85.
[62] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/471-472.
[63] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/473.
[64] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/474.
[65] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/474.
[66] Mâide, 75.
[67] Mâide, 72.
[68] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/474-475.
[69] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/475-476.
[70] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/476.
[71] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/476.
[72] Al-i İmrân, 75.
[73] Âl-i İmrân, 180. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/476-478.
[74] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/478-479.
[75] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/479.
[76] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/479-480.
[77] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/481-482.
[78] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/482.
[79] Bakara. 216.
Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/482.
[80] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/482.
[81] Hucurât, 15.
[82] Hucurât, 15.
[83] Mü'min, 51.
[84] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/482-484.
[85] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/484.
[86] Tevbe, 91.
[87] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/484-485.
[88] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/485-487.
[89] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/487-488.
[90] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/488.
[91] Enfâl, 67.
[92] Münafikûn, 4.
[93] Âl-i İmrân, 122.
[94] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/488-491.
[95] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/492-493.
[96] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/493.
[97] Maide, 27.
[98] Bakara, 14.
[99] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/493-495.
[100] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/495.
[101] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/495-496.
[102] Nisâ. 6.
[103] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/496-497.
[104] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/497-499.
[105] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/499.
[106] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/500.
[107] Nisa, 80.
[108] Kamer, 43.
[109] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/500-504.
[110] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/504-505.
[111] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/505.
[112] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/505.
[113] Haşr, 11-12.
[114] Âl-i İmrân, 110.
[115] Meâric, 19-25.
[116] Hacc, 41.
[117] Yunus, 26.
[118] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/505-508.
[119] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/508.
[120] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/508.
[121] Münafikun, 4.
[122] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/509.
[123] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/509-511.
[124] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/511-512.
[125] Tevbe, 103.
[126] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/512-513.
[127] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/513.
[128] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/513-514.
[129] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/514.
[130] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/514-515.
[131] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/515.
[132] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/516.
[133] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/516.
[134] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/516.
[135] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/516-517.
[136] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/517.
[137] Hicr, 9.
[138] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/518.
[139] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/518-519..
[140] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/519-520.
[141] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/520.
[142] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/520.
[143] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/521.
[144] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/521-522.
[145] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/522.
[146] Fetih, 17.
[147] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/522-524.
[148] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/524-525.
[149] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/525.
[150] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/525.
[151] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/525-527.
[152] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/527.
[153] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/527-528.
[154] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/528-529.
[155] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/529.
[156] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/530.
[157] Muhammed, 29-30.
[158] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/530-533.
[159] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/533-534.
[160] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/534.
[161] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/534.
[162] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/534-535.
[163] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/536.
[164] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/536.
[165] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/537-538.
[166] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/538.
[167] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/538.
[168] Secde, 3/18.
[169] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/538-541.
[170] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/541-542.
[171] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/542.
[172] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/542-543.
[173] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/544.
[174] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/544-545.
[175] Nisa, 48.
[176] Tevbe, 80.
[177] Mümtehine, 4.
[178] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/545-546.
[179] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/546-547.
[180] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/547.
[181] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/547-551.
[182] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/551-552.
[183] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/552.
[184] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/552-553.
[185] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/553.
[186] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/553.
[187] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/553-554.
[188] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/554-555.
[189] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/555.
[190] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/555.
[191] En'âm, 92.
[192] Şuara, 214.
[193] En'âm, 19.
[194] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/555-556.
[195] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/556-557.
[196] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/557.
[197] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/557-558.
[198] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/558-559.
[199] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/559.
[200] A’raf, 158.
[201] Nahl, 37.
[202] Kehl, 7.
[203] Bakara, 143.
[204] Tevbe, 128.
[205] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 2/559-560.
İslami Okul Okulların En Önemlisi