Tevbe Süresi - Kuran - 09Tevbe - 23. Sayfa
TEVBE
SÜRESİ
1- Allah ve Elçisinden, andlaşma yaptığınız müşriklere ihtardır.
2- Dört ay daha yeryüzünde dolaşın, bilin ki siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız ve Allah, kâfirleri rezil edecektir!
3- En Büyük Hac günü, Allah ve Rasûlünden insanlara duyurudur: Allah ve Rasûlü puta tapanlardan uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu sizin için daha iyidir. Ve eğer dönerseniz bilin ki siz Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Ey Muhammedi Kâfirleri acı bir azap ile müjdele.
4- Ancak andlaşma yaptığınız müşriklerden, andlaşma şartlarından hiçbir şeyi size karşı eksik tutmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların andlaşmalarını, kendilerine tanıdığınız süreye kadar tamamlayın. Çünkü Allah korunanları sever.
Sözlük
Beri olmak. Bu bir uyarıdır. İlişkileri kesme, uzaklaşma, ayrılma ültimatomudur.Anlaştınız. Andlaşma imzaladıklarınız.Yeryüzünde dolaşın. Bir kurtuluş yolu bulmak için yeryüzünde seyahat edin, dolaşın.
Kâfirleri alçaltir. Onları hor ve zelil kılar.Allah’tan bir duyuru Hacc-i ekber günü, kurban kesim günü.
Sizden bir şey eksiltmediler. Andlaşmanm şartlarından birşey eksiltmeyenler.Size karşı kimseye yardım etmeyenler. Yani sizin aleyhinize başkalarıyla yardımlaşmayanlar. [1]
Açıklama
Kur’an-ı Kerim’de başında besmele bulunmayan tek sûre budur. Çünkü sûre azap içeren âyetlerle başlıyor. Bu ise, rahmetten sözedilmeyecek bir husustur. Aynı zamanda en son inen sûrelerden biridir...
Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) hicri dokuzuncu yılda, Hz. Ali’yi (r.a.) ve bir grup sahabeyi, hacc mevsiminde bu âyetleri okumak üzere Mekke’ye gönderdi. Bu sûrede, müşriklere şu hususlar duyuruluyordu: Kendileriyle, yıl veya ay gibi sınırlandırmalar olmaksızın mutlak olarak andlaşma yapılanlar, dört aydan daha az veya daha çok bir süre için antlaşma imzalayanlar, ama bu antlaşmalarının gereklerini yerine getirmeyenler.. Yeryüzünde tam bir güvenlik içinde dört aylık bir süre için dolaşın, eğer müslüman olursanız, bu, sizin için daha hayırlıdır. Yok, İslâmî ölçülerin hakim olduğu Arap yarımadasının dışına çıkmayı yeğlerseniz, bu da sizin hakkınızdır. Ama müşrik olarak Islâmla savaş halinde iken Arap yarımadasında kalırsanız, Mekke’nin fethi ve Taif halkının müslüman olması ile birlikte artık bir İslâm yurdu haline gelen Arap yarımadasının hangi bölgesinde olsanız, yakalanıp öldürüleceksiniz... Bu, “Allah’tan ve Rasûlünden kesin bir uyarıdır” ve “müşriklerden kendileriyle andlaşma imzaladıklarınıza” yöneliktir. “Bundan böyle yeryüzünde dört ay dolaşın.” Bu süre, kurban bayramının ilk gününden itibareçdir.
“Ve bilin ki Allah’ı, aciz bırakacak değilsiniz.” Onu bir şekilde atlata-mazsımz; Allah’ın üzerinizdeki karşı konulmaz hakimiyetinden, otoritesinden kaçamazsınız; bu bir. İkincisi: “Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” Onları alçaltır, burunlarını sürter.
“Allah’tan ve Rasûlünden insanlara bir duyuru.” Bu, müşriklere “büyük hacc günü,” Kurban bayramı gününden itibaren Allah’tan ve Rasûlünden insanlara yönelik bir ilân, bir bildirgedir. O gün hacılar memleketlerine dönmeden önce Mina’da istirahat ve hazırlık amacı ile toplanırlar. Bu duyurunun mahiyeti ise şöyledir: “Kesin olarak Allah, müşriklerden uzaktır; O’nun Rasûlü de...” müşriklerden uzak ve beridir. “Eğer tevbe ederseniz.” Ey müşrikler! Eğer Allah’ın birliğini kabul etmek, Rasûlüne iman etmek, O’na ve Rasûlüne itaat etmek suretiyle tevbe ederseniz “bu sizin için daha hayırlıdır.” Şirkte, küfürde ve günahta ısrar etmenizden daha iyidir. “Yok eğer yüz çevirirseniz..” iman ve itaate yanaşmazsanız., “bilin ki Allah’ı elbette aciz bırakacak değilsiniz...” Hiç bir şekilde O’nu ati atamazsınız; karşı konulmaz otoritesinden kurtulamaz, O’ndan kaçamazsınız. Çünkü hiç kimse Allah’a karşı üstünlük sağlayamaz. Hiç kimse O’nun hakimiyetinden, otoritesinden kaçıp kurtulamaz.
Ardından Yüce Allah Rasûlüne şu emri veriyor: “İnkâr edenleri acı bir azapla müjdele.” Tevbe etmezlerse, kesin olarak azaba çarptırılacaklarını haber ver. “Ancak müşriklerden kendileriyle andlaşma imzaladıklarınızdan bir şeyi eksiltmeyenler” andlaşmanm şartlarını çiğnemeyenler “ve size karşı kimseye yardım etmeyenler başka.” Düşmanlarınıza adam ve silah yardımı veya görüş belirtme şeklinde destek sağlamayanlar hariç. Allah ve Rasûlü andlaşmalarına bağlı olan bu insanlarla ilişkiyi kesmiyorlar: “Artık andlaş-malarını süresi bitene kadar tamamlayın.” Andlaşmanm geçerli olacağı. Önceden belirlenen sürenin sonunu bekleyin. Andlaşmaya bağlı kaim; onlar and-laşmayı bozmadıkça, siz bozan taraf olmayın. Süre bitince de ya müslüman olurlar, ya da kendilerine savaş açılır. Çünkü İslâm yurdunda ve İslâm’ın çatısı altında şirkin varlığını sürdürmesi mümkün değildir.[2]
Sonuç
1- Müslümanlara kesin olarak gelebilecek bir zararı bertaraf etme veya İslâm ve müslümanlara yönelik kesin bir menfaati sağlama amacına yönelik olduğu sürece müslümanların kâfirlerle andlaşma imzalamaları caizdir.
2- Andlaşmaya ihanet etmek ve ahdi bozmak haramdır. Bu yüzden and-laşmanın feshedildiği açıkça duyurulmahdır. Karşı tarafa genel bir kaide gibi sunulmuş senenin üçte biri kadar bir süre tanıyıp, kendileri için en uygun olan tutumu belirlemelerine fırsat tanınmalıdır.
3- Süresi belli olan andlaşmalara, sürelerinin bitimine kadar bağlı kalmak farzdır; karşı taraf andlaşmanın şartlarını çiğnemediği müddetçe.
4- Takva üstün bir meziyettir. Muttakiler de Allah katında üstün derecelere sahiptirler. Takva ise, Allah’ın hoşnut olduğu şeyleri yapmak; hoşnut olmadığı şeyleri de yapmamak suretiyle O’nun azabından korkup sakınmak demektir.[3]
5- Haram ayları (kendisinde savaşılması yasaklanan aylar) Çıkınca Allah’a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyîn. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın. Çünkü Allah bağışlayan, esirgeyendir.
6- Ve eğer ortak koşanlardan biri güvence (eman) dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah’ın sözünü işitsin; sonra onu güven içinde bulunacağı yere ulaştır. Böyle yap, çünkü onlar, bilmez bir topluluktur.
7- Ortak koşanların, Allah’ın yanında ve Elçisinin yanında nasıl andlaşması olabilir? Ancak Mescid-i Haram1 da andlaştık-larınız hariç. Onlar size dürüst davrandıkça siz de onlara dürüst davranın; çünkü Allah, günahlardan korunanları sever.
8- Evet, Allah ve Elçisi yanında onların nasıl ahdi olabilir? Eğer onlar size galib gelselerdi, sizin hakkınızda ne and ne de and-laşma gözetmezlerdi. Ağızlarıyla sizi razı ederler; fakat kalpleri sizi istemez. Çokları da yoldan çıkmışlardır.
Sözlük
Haram aylar tamamlanınca. Müşriklerle saldırmazlık andlaşması imzaladığınız bu dört ay sona erince. Onları nerede bulursanız; nerede karşılaşırsanız; Mescid-i Haram sınırları içinde veya dışında fitneyi ortadan kaldırmak için savaş etmek gerekiyorsa savaşılır.Onları tutun. Esir alın, tutuklayın.Onları kuşatın. Kendi istekleriyle teslim olana kadar, onları kuşatma altında tutun.Onlar için her geçit yerlerinde oturun. Onların, hareketlerini gözetleyin. Nöbet tutun.Eğer tevbe ederlerse; Allah ve Rasûlüne inanırlarsa.Yollarını açıverin. Artık bulundukları yerleri kuşatmayın, takibat altına almayın, onlarla savaşmayın.Senden “eman”, sığınma güvenliği, talep ederse. Güvenlik içinde olacağı yer.Size karşı doğru bir tutum takındıkça; ahitlerini bozmadıkça;
uzlaşma şartlarını çiğnemedikçe.Eğer size karşı galip gelirlerse. Yani kâfirler size galip geldiklerinde hiç bir zaman andlaşmalara niyet etmezler. Size karşı gözetmezler; sizinle olan akrabalık bağı ve andlaşma şartlarını gözetmezler, size saygı göstermezler. Ne akrabalık bağı, ne de andlaşma şartları[4]
Açıklama
Sûrenin akışı, müşriklere yönelik topyekün bir savaş ilânı ile devam ediyor.Buradaki amaç bir İslâm yurdu ve İslâm’ın merkez üssü konumuna gelen Arap yarımadasını müşrik artıklarından temizlemektir. Bu meyanda Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere şu buyruğu veriyor: “Haram aylar sıyrılıp bitince..” kendileri ile andlaşma imzalamadan ‘eman (güvence)’ verdiğiniz veya dört aydan daha az, ya da daha fazla bir süre için andlaşma imzaladığınız müşriklerle ilgili olarak, dört aylık süre tamamlanınca “..müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..” Mescid-i Haram sınırları içinde veya dışında “..onları tu-tuklayın..” esir alın., “kuşatın..” teslim olana kadar yerleşim birimlerini kuşatma altında tutun “..ve onların bütün geçit yerlerini kesip tutun..” yollarını, başka bölgelerle bağlantılarını kesin ki, müslüman olsunlar veya teslim olsunlar. “Eğer tevbe ederlerse..” şirkten tevbe edip, sizinle savaşmaktan vazgeçerlerse., “namaz kılarlarsa ve zekâtı verirlerse, yollarım açıverin.” Çünkü artık sizin gibi müslüman olmuşlardır. “Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.” Allah onları bağışlayacaktır. Müslüman olmalarından dolayı onlara merhamet edecektir. O, gafurdur, rahimdir.Bundan sonraki âyet-i kerimede ise, Yüce Allah Rasûlüne, kendisinden sığınma hakkı talep eden müşriklere bu hakkı tanımasını, eman vermesini emrediyor; ki, Allah’ın kelâmını dinlesinler, İslâm duyurusunu anlasınlar. Bundan sonra serbesttirler. Dilerlerse müslüman olurlar ve bu, onlar için daha hayırlıdır. Eğer müslüman olmazlarsa, Rasûlüllah onları güvenlik içinde yaşayabilecekleri bir yere gönderecek, müslümanların onları öldürmemelerini sağlayacaktır. “Eğer müşriklerden biri, senden kendisinin himaye edilmesini isterse, onu himaye et; öyle ki Allah’ın sözünü dinleme imkânı bulsun; sonra onu güvenlik içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların elbet bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir.” Bu yüzden Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) müşriklerin ‘eman’ dilemelerini kabul etmiştir ki, Allah’ın kelâmını dinlemiş olsunlar. Zira eğer bilmiş olsalardı, tevhidi bırakıp şirke sapmazlardı...
Ardından Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Müşriklerin Allah ve Rasülü-nün katında nasıl bir sözleşmesi olabilir?” Bu soru, olumsuzluk ve hayret ifade eder. Yani onlar andlaşmalara ihanet eden kâfirler olarak kaldıkları sürece, Allah ve Rasûlü katında bir ahitleri olmaz; ancak “Mescid-i Haram yanında kendileriyle andlaştıklarınız dışında. Şu halde onlar (Mescid-i Haram yanında anlaştıklarınız) size karşı doğru bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah, itaat edenleri sever.” Burada Bekir bin Kenane oğullarının bir koluna işaret ediliyor. Bunlar Hudeybiye Andlaşmasınm imzalandığı yıl, Rasûlüllah Efendimizle saldırmazlık and-laşması imzalamışlardı. Yerleşim mıntıkaları da Mescid-i Haram’ın yakınıydı. İşte bunlar, andlaşmayı bozmadıkları sürece, doğru bir tavır sergiledikleri sürece ahit ve zimmet ehli (korunan, dokunulmayan kitab ehli) kabul edileceklerdi. Onlar doğru tutum sergiledikçe, müslümanlar da doğru tutum sergileyecek, onları öldürmeyecek, andlaşmalarına bağlı kalacak. Çünkü Allah andlaşmaya ihanet edeni sevmez; kendisinden korkup sakınanları sever.
“Nasıl olabilir ki? Eğer galip gelirlerse size karşı ne akrabalık bağlarını ne de sözleşme hükümlerini gözetip tanırlar.” Bu hayret üslûbunda olumsuzluk ifadesidir. Yani, müşrikler için sizinle imzaladıkları andlaşmaya bağlı kalmak olacak şey mi? Eğer savaşta sizi yenilgiye uğratırlarsa, size karşı akrabalık bağlarını ve sözleşme hükümlerini gözetmezler. Sizi kılıçtan geçirirler.
“Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalpleri ise karşı koyar.” Burada Yüce Allah, ahitlerini bozan, andlaşmalarının hükümlerine ihanet eden bu müşriklerin, yalan sözlerle mü’minleri hoşnut kılmaya çalıştıklarını, ama kalplerinin kâfir olduğunu, dillerinin söylediğine kalplerinin karşı çıktığını, buna inanmadığını, bunu onaylamadığını haber veriyor. “Onların çoğu fasık kimselerdir.” Bir dîne, bir andlaşmaya bağlı kalmak, sözleşmelere uymak nedir bilmezler. Bu ifade bir açıdan, Rasûlüllah’ın (s.a.v.) vefatından önce Arap yarımadasını şirk kırıntılarından temizleme amacına yönelik olarak müslüman-ları müşriklerle savaşmaya, mahallerini kuşatma altında tutmaya, onları esir almaya teşvik ediyor.[5]
Sonuç
1- Karşı taraf andlaşmayı ihlal etmediği sürece bağlılığı sürdürmek farzdır.
2- Savaşta kararlı olmak; ölümcül darbeler indirmek gerekir.
3- Öncelikle Arap yarımadasını her türlü şirkten ve küfürden temizlemek gerekir. Çünkü orası İslâm’ın yurdu ve merkez üssüdür. Daha sonra da İslâm’ın adaletini bütün dünyaya yaygınlaştırmalıyız.
4- İmanın sahih olması için namaz kılmak şarttır. Namazı terkeden kâfirdir; mü’min değüdir.[6]
5- Em an dileyenlere dokunulmaz. Bu hak onlara verilmelidir. Kâfir bir devletin elçileri ve temsilcileri de dokunulmazlık hakkına sahiptirler. Bunların can güvenliklerini sağlamak gerekir.
6- İslâm dinini öğrenmek için İslâm ülkesine giriş izni isteyen her kâfirin, bu isteğini olumlu karşılamak gerekir.
7- Kur’an, harfleriyle ve manasıyla Allah kelâmıdır. Bunun delili de Rasûlüllah Efendimizin okuduğu âyetler için Yüce Allah’ın: “...Öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun.” buyurmasıdır[7]
8- Allah’ı düşünmek, akrabalık bağlarına saygı ve andlaşmalara bağlı kalmaya özen göstermek farzdır.[8]
9- Allah’ın âyetlerini az bir paraya sattılar da O’nun yoluna engel oldular. Onların yaptıkları, gerçekten ne kötüdür.
10- Bir mü’mine karşı ne and, ne de andlaşma gözetmezler. İşte saldırganlar onlardır.
11- Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar ve zekâtı verirlerse, dinde sizin kardeslerinizdir. Biz, bilen bir topluma âyetleri böyle uzun uzun açıklıyoruz.
12- Eğer andlaşma yaptıktan sonra andlarını bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın. Çünkü onların andları yoktur; belki böylece küfürden vazgeçerler.
Sözlük
Allah’ın âyetlerini sattılar (Bunun karşılığında küfrü satın aldılar).Yola set çektiler. Allah’ın yolu olan İslâm’dan yüz çevirdikleri gibi başkalarının da bu yola girmelerine engel oldular.Ne kötü.Gözetmezler.Yeminler. Bağlar. İlişkiler. Allah bu ayetlerde, kâfirlerin ne akrabalık bağlarını ne de andlaşma hükümlerini gözetmedikleri bildirilmiştir.Eğer tevbe ederlerse. Şirkten ve müslümanlara karşı savaşmaktan vazgeçerlerse.Bozdular, çiğnediler. Ahitlerini bozar ve andlaşmalannı çiğnerlerse.Dininize iftira ettiler. İslâm’m inanç sistemini, ibadet biçimini ve insanlar arası ilişkileri düzenleyen hükümlerini eleştirirlerse Küfrü izlenen liderler. Küfrün elebaşları. Küfrün önderleri. Şirk, kötülük ve bozgunculukta taklit edilen,[9]
Açıklama
Sûrenin akışı, müşriklerin durumlarını, onlara karşı takınılacak tavırları beyan ederek sürüyor: “Allah’ın âyetlerine karşılık az bir değeri satın aldılaT.” Yani ifnam satıp karşılığında küfrü aldılar; mutluluk ve erdeme ulaştıran biricik hayat sistemi olan İslâmdan kendileri yüz çevirdikleri gibi izleyicilerinin de İslâm dinine girmelerine engel oldular. Bu yüzden Yüce Allah onların bu davranışlarını şu şekilde yeriyor: “Onların yaptıkları gerçekten ne kötüdür.”
Yine Yüce Allah’ın bize haber verdiğine göre, bir mü’minin aleyhine onların eline fırsat geçerse, akrabalık bağlarını, aralarındaki sözleşme hükümlerini gözetmezler. Hiç bir andlaşmamn onlar nezdinde geçerliliği yoktur. “Onlar bir mü’mine karşı ne akrabalık bağlarını, ne de sözleşme hükümlerini gözetip-tamrlar. îşte bunlar, haddi aşmakta olanlardır.” Yüce Allah’ın onları haddi aşanlar şeklinde nitelendirmesi gösteriyor ki, herhangi bir andlaşmaya saygı duymazlar; hiç bir hususta Allah’tan korkup sakınmazlar. Çünkü içinde yaşadıkları küfür ve günah dolu hayat biçimi kalplerini karartmıştır. Bu yüzden müslümanlar her nerede karşılaşırlarsa onları öldürmeli, tutsak almalı, yerleşim birimlerini kuşatma altında tutmalı, dış dünya ile bağlantılarını kesmeliler. Belki böylece silahlarını bırakıp Allah’a veya mü’minlere teslim olurlar; iman etmek ve İslâm’a girmek suretiyle tevbe ederler.
“Eğer onlar tevbe edip namazı kılarlarsa ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin dinde kardeşlerinizdir.” ... “Bilen bir toplum için âyetleri böyle birer birer açıklarız.” Bu âyetler, Allah’ın birliğine ilişkin kesin deliller içerir ve Rasûlüllah’ın (s.a.v.) peygamberliğini isbat eder. Şeriatın savaş ve barışla ilgili hükümlerini kapsarlar. “Bilen bir toplum için.” Çünkü cehalet ehli bu âyetlerden yararlanamaz, kalpleri koyu bir karanlık içindedir, onların akılları şirkin saptırmasıyla bozulmuştur. Gösteriş ve tutkularının esiridirler.
“Ve eğer andlaşmalarından sonra, yine yeminlerini bozarlarsa ve dininize hınç besleyip s aldırırlar s a...” Kendileriyle andlaşma imzaladığınız bu müşrikler yeminlerini bozarlarsa, sözleşme ve andlaşmamn hükümlerini çiğnerlerse, İslâm’a kusur bulup hınçla eleştiri odağı haline getirirlerse, bu durumda onlar küfrün önderleri, kâfirlerin başkanlarıdırlar. O zaman hiç vakit kaybetmeden onlara karşı savaş ilan edin; sizin yanınızda ettikleri yeminlere itibar etmeyin. Çünkü onlar yeminleri olmayan kimselerdir. Belki küfre, ihanete ve dönekliğe son verirler; Allah’ı tanır, müslüman olur ve tıpkı sizin gibi Allah’ın düşmanları değil, dostları olurlar. [10]
Sonuç
1- Kâfirlerin hayat biçimleri, çarpık uygulamaları, hakka karşılık batılı, hidayete karşılık sapıklığı satın almaları yeriliyor.
2- Her kim “haddi aşan,” aşırılık niteliğine sahipse, hiç bir şeyde ona güvenilmez; sözlerine itibar ve itimad edilmez. Çünkü böyle birinin kişilik onuru kalmamıştır.
3- İslâm kardeşliği iman esasına dayanır.
4- Dini eleştirmek küfürdür; dinden dönmedir. Böyle yapan kimse Allah’a ve mü’minlere savaş açtığında onları öldürmek, onlara savaş açmak farzdır.[11]
13- Analarını bozan, Elçiyi Mekke’den çıkarmaya yeltenen ve ilk önce kendileri sizinle savaşa başlamış olan bir kavimle savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer gerçekten inanan insanlar iseniz, kendisinden korkmanıza en lâyık olan Allah’tır.
14- Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin, onları rezil etsin; sizi onlara üstün getirsin ve inananlar toplumunun göğüslerine şifa versin;
15- Yüreklerinin öfkesini gidersin. Allah, dilediğinin tevbe-sini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
16- Yoksa siz, Allah içinizden cihad eden ve Allah’tan, Elçisinden ve mü’minlerden başkasını kendisine sırdaş edinmeyenleri bilmeden, bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.
Sözlük
Dikkat edin. Teşvik edatıdır. Yani sevindirmek ve teşvik etmek manasındadır.Yeminlerini bozdular, yeminlerinin gereklerini yerine getirmediler.Peygamberi çıkarmaya kalkıştılar. Daru’n-Nedve’de toplanmış ve onu tutuklama, sürgün etme veya Öldürme seçeneklerinden birini gerçekleştirmeye karar vermişlerdi.önce. Bedir’de ve Hecir’de ilk önce size savaş açanlar onlardır. Hecir denilen bölgede Kureyşliler Huzaa kabilesine karşı Benu Bekir kabilesine yardım etmişlerdi. Onları aşağılık kılar, alçaltır. Kalplere şifa verir. Kalplerindeki zalim müşriklere yönelik kini dindirir. Eğer terkederseniz. Cihad gibi zorluklar aracılığı ile sınavdan geçirilmeden bırakılacağınızı mı sandınız?Casus. Onlardan olmadığı halde, bir kavmin arasına karışan,sırlarını ve gizli İşlerini öğrenen kimse.[12]
Açıklama
Sûrenin akışı müşriklerden ve onlara karşı takınılacak tavırlardan söz ederek devam ediyor. Müşriklere yukarıda sözü edilen dört aylık durum değerlendirme süresi tanındıktan sonra, değişen bir şey olmadı. Bu yüzden geriye, müşriklere savaş açmak, onları tutsak almak, birlikteliklerini dağıtmak, Allah’ın hakimiyeti altındaki İslâm diyarlarında şirke savaş açmaktan başka seçenek kalmamıştı. Bu yönde, Yüce Allah mü’minleri teşvik edici, heyecan-landırıcı mahiyette şu âyetleri indirdi: “Yeminlerini bozan bir toplulukla savaşmayacak mısınız?” Bu suçu işlemiş olmaları, Öldürülmeleri için yeterli bir gerekçedir.Müşriklerin ikinci çabaları da Rasûlüllah’ı aralarından, Mekke’dençıkarmaktır.Üçüncüsü, Bedir’de ilk defa size savaş açanlar onlardır. Çünkü kervanları kurtulmuştu, ama onlar sizinle savaşmaktan vazgeçmemişlerdi. Öyleyse niye onlarla savaşmıyorsunuz? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Bu yüzden mi onlarla savaşmaktan kaçmıyorsunuz? Eğer savaşmamanızın gerekçesi buysa, biliniz ki “eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.” Çünkü Allah’ın katındaki azap, müşriklerde yoktur. Şu halde kendisinden korkulmaya Allah daha layıktır. “Yeminlerini bozan, elçiyi yurdundan sürmeye kalkışan ve sizinle ilk defa savaşa başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız? Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız, kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır.”
Bundan sonraki âyette İse, Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlarla çarpışın.” Açık bir savaş emridir bu. Kâfirlere savaş açmanın onlar için bir ceza olduğu da vurgulanıyor: “Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin; mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun.” Burada kastedilenler Huzaa kabilesidir ki, Kureyş destekli Benu bekir oğullarına karşı besledikleri kin dinsin. Bunlar Hudeybiye barış andlaşmasından sonra Huzaa kabilesine savaş ilân etmişlerdi.[13]
“Allah dilediğinin tevbesini kabul eder.” Bu, şayet savaşa ilişkin emrin işaret ettiği ceza değilse de, ilâhî evrensel yasalar sisteminin bir kuralıdır. Bütün savaşlarda, insanlar düşmanlarının kendilerine üstünlük sağladıklarını görünce onlara meyleder, dinlerini kabul eder ve onların sahip oldukları niteliklere bürünürler. Nitekim mü’minlerin kâfirlere savaş açmaları ve onları yenilgiye uğratmaları bir çok kâfire müslüman olma fırsatını doğurur. “Allah dilediğinin tevbesini kabul eder,” âyeti ile kastedilen anlam budur. “Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Savaş emrini ve olumlu sonuçlarını pekiştirici bir ifadedir bu. Sonuçlardan biri de Yüce Allah’ın dilediği kimsenin tevbesini kabul buyurmasidır.
“Yoksa siz, birakılıvereceğinizi mi sandınız?” Hiç bir sınavdan geçirilmeden, doğru sözlü mü’minlerle, yalancı münafıklar birbirlerinden ayrılmadan öylece bırakılacağınızı mı sandınız? Bu ifadeden anladığımız kadarıyla münafıklar savaşmak istemiyorlardı. Mekke fethedildi, İslâm bölgede egemenlik kurdu; artık müşriklerin kırıntılarını kovalamanın bir anlamı yoktur, diyorlardı. Aslında onlar, müslümanlar İçin gerçekleşmiş her zaferin neticesiz kalması temennisi içindeydiler. Bu anlamı âyet-i kerimenin akışından anlamak münıkündür: “Yoksa siz,” içinizden cihad edenleri; Allah’tan ve Rasûlünden ve mü’minlerden başkasını dost ve sırdaş edinmeyenleri Allah bilip ortaya çıkarmadan “birakıhvereceğinizi mi sandınız?” Allah Rasûlü ve mü’minleri bir yana bırakarak başkalarını sırdaş edinenler vardı. Böylece onları müslümanların çalışmalarından haberdar ediyorlardı. Bu dostluklarını aralarında gizliyorlardı. Bunu âyetin son cümlesi de vurguluyor: “Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”[14]
Sonuç
1- İnsanların cihada çıkmaları için heyecanlandrrıcı, teşvik edici konuşma yapmak ve şiirler okumak güzeldir.
2- Allah’a itaat etmek ve günahları terk etmek suretiyle Allah’tan korkmak farzdır.
3- Cesur olmak imanın gereğidir. Cesareti zayıf olanın imanı da zayıftır.
4- Savaşın sonuçlarından biri de, insanların Allah’ın dinine girmelerine uygun bir ortam oluşturmasıdır.
5- Cihad mü’minlerin saflarını ve kalplerini tasfiye etmeye ve temizlemeye dönük bir eylemdir.[15]
17- Allah’a ortak koşanlar nefislerinin küfrünü göre göre Allah’ın mescidlerini şenle ndiremezler. Onların yaptıkları işler boşa çıkmıştır. Ve onlar, ateşte sürekli kalacaklardır.
18- Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe i-nanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar şenlendirirler. Onların, doğru yolu bulanlardan olacakları umulur.
Sözlük
Müşrikler için olmadı. Müşriklerin yapacağı iş değildir. Onlara yaraşmaz..Amelleri boşa gitmiştir. Bu amellerine karşılık sevap kazanmazlar, hiç bir başarı elde etmezler.Allah’ın mescidlerini yenileyip güzelleştirirler, kalkmdırırlar. İçlerinde namaz kılarak, onları koruyarak ve temizleyerek süslerler.Allah’tan başka kimseden korkmadı. Yalnız Allah’tan korkanlar.Umulur. ‘Asa’ kelimesi, Yüce Allah ile ilgili olarak kullanıldığı zaman kesinlik bildirir. Buna göre onların doğru yola erişmeleri muhakkaktır.Hidayete erenler. Hüsrana uğramaktan kurtulup kalpleri ile doğruyu bulan kimseler.[16]
Açıklama
Bazı müşrikler, bakımını yapmak, örtüsünü yenilemek, ziyaretçilere su dağıtmak suretiyle Mescid-i Haram’ı kazındırdıklarını, güzelleştirdiklerini iddia ediyorlardı. Bunlardan biri de Bedir savaşında müslümanların eline tutsak düşen peygamberimizin amcası ve sonradan müslüman olan Hz. Abbas’tı.[17] Fakat Yüce Allah müşriklerin bu iddialarını reddetti: “Şirk koşanların Allah’ın mescidlerini mâmur etmeye hak ve yetkileri yoktur.” Böyle bir şey onlara yaraşmadığı gibi, yapmaları da beklenemez. Hem nasıl olsun ki; onlar kâfirdirler ve kendi küfürlerine bizzat kendileri şahittirler. Allah’ı inkâr eden, O’nun evini mâmur eder mi? Hem nasıl mamur hale getirecek? Bir yahudiye “sen nesin?” diye sorulduğunda “Ben yahudiyim” der. Bîr hristiyana “sen nesin?” diye sorulduğunda “ben hristiyanım” der. Bir putpereste “sen nesin?” diye sorulduğunda “putperestim”, der. İşte bu, bizzat kendilerinin kâfir olduklarına tanıklık etmeleridir. “İşte bunlar” koyu bir küfür ve sapıklık içinde olan bu insanlar “yaptıkları boşa gitmiş olanlardır.” Amelleri, ihlâstan, samimiyetten yoksun olduğu için geçersiz olmuştur, zayi olmuştur. “Ve bunlar ateşte süresiz kalacak olanlardır.” Oraya girdikten sonra, artık ebediyen çıkamazlar. Çünkü kendilerinin ateşten çıkmalarını sağlayacak, şefaatçilik edecek bir amelleri olmaz.
Ardından Yüce Allah bir gerçeği vurguluyor: Mescidleri gerçekten ve samimi olarak mamur edenler, Allah’ı bir ve ortaksız bilen, namaz kılan, zekât veren, Allah’tan korkan ve O’ndan başkasından korkmayan mü’minlerdir. Mescidleri namazla, zikirle, eğitim ve öğretimle mâmur edip güzelleştirmek, şenlendirmek onlara yaraşır. Kuşkusuz mescidlere ek binalar yapmak, onları temizlemek ve korumak da mâmur etmenin kapsamına girer. İşte her türlü erdeme ve hayra ulaşmak bunların özelliğidir. Bunlardır hidayete layık olanlar. Şu ifade bunun tanığıdır: “İşte, hidayete erenlerden oldukları umulanlar bunlardır.” Bunların hakka ve doğruya ulaşmaları, ateşten kurtulup cennete kavuşmaları umulur.[18]
Sonuç
1- Kâfirlerin zarar vermek için mescidlere girmeleri haramdır. Ancak bir ihtiyaçtan dolayı ya da bir müslümanın izin vermesi durumunda girebilirler.
2- İçlerinde ibadet etmek, onları temiz tutmak ve korumak suretiyle mescidleri yenileyip mâmur hale getirmek, güzelleştirmek büyük bir fazilettir.
3- Müslümanın, Allah katında üstün bir yeri, onurlu bir makamı vardır. Çünkü onun dışında, her kimden dini sorulsa, kendi küfrünü itiraf anlamına gelen bir cevap verir. Ama müslümanın bu soruya verdiği cevap “ben müslüma-nım” yani “Allah’a teslim olmuşum” şeklindedir. Şu halde sadece o, mü’min-dir; onun dışındakiler kâfirdir.
4- Allah’a ve ahiret gününe iman etmek, namaz kılmak, zekât vermek ve Allah’tan korkmak gerekir.
5- Ateşe karşı güvencede olmayı hakedenler, âyette işaret edilen bu dört niteliğe sahip olanlardır.[19]
19- Ey müşrikler! Siz, hacılara su verme ve Mescid-i Ha-ram’ı şenlendirmeyi Allah’a, ahiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad edenin eylemiyle bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında bir olmazlar. Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.
20- inanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daima büyüktür, işte kurtuluşa erenler onlardır.
21- Rableri onlara, kendisinden bir rahmet, rıza ve içinde sürekli kalacakları nimeti bol cennetleri müjdeler.
22- Orada ebedi kalacaklardır. Şüphesiz, büyük mükâfat Allah katındadır.
Sözlük
Hacılara su dağıtılması. Mescid-i Haram içinde, üzerine su kabı konulan ve hacıların hiç bir karşılık ödemeksizin su içtikleri yer.Mescid-i Haram’ı yenilemek, güzelleştirmek, tehlikelere ve âfetlere karşı korumak, içinde hizmet etmek.Allah katında bir olmazlar. Çünkü şirk ve küfürle birlikte Mescid-i Haram’ı onarmak, hayır açısından bir değer ifade etmez.Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez. Allah, müşrikleri ke-ıİmal ve mutluluk verici bir akibete ulaştırmaz. Razı olmak. Yüce Allah’ın hoşnutluğu.Devamlı nimetler. Daimi, sonu gelmez, kesintiye uğramaz.[20]
Açıklama
Âyetlerin akışı, hacılara bedava su dağıtmak ve Kabe içinde ziyaretçilere hizmet etmek suretiyle Mescid-i Haram’m bakım ve hizmetini yaparak mâmur hale getirmeyi imandan, hicretten ve cihaddan daha üstün görenlerin bu iddialarının yersizliğini vurguluyor ve iddia sahiplerini kınayarak devam ediyor: “Hacılara su dağıtmayı ve Mescid-i Haram’ı mâmur etmeyi Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad edenin yaptıkları gibi mi saydınız? Bunlar Allah katında bir olmazlar.” Hiçbir şekilde Allah’ın hüküm ve yargı sisteminde aynı derecede olmazlar. Müşrikler zalim kimselerdir. Onların Mescid-i Haram’a hizmetlerinin bir ağırlığı, sözü edilecek bir kıymeti olabilir mi? “Allah zulmeden bir topluluğa hidayet nasib etmez.”
Bu kmayıcı ve meseleyi olanca netliğiyle ortaya koyucu değerlendirmeden sonra Yüce Allah şöyle buyuruyor: “İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler, Allah katında” iman etmekle beraber bu dört sıfatı taşımayanlardan daha “büyük derecelere sahiptirler.” Yüce Allah, onlarm cehennemden kurtulup cennete girmekle büyük bir ödül elde ettiklerini haber veriyor. Bunda daha büyük bir Ödül de şu ifade içinde dile getiriliyor: “Rableri onlara katından bir rahmet” yani cenneti “bir hoşnutluğu” ödüllerin en büyüğünü “ve cennetleri” yüce melekût âleminin bahçelerini “müjdeler.”... “onlar için sürekli bir nimet var.” Bu nimetler tükenmez, yok olmaz. Ebediyen çıkmamak üzere, cennette bu nimetler içinde kalırlar. “Şüphesiz Allah, büyük mükâfat katında olandır.” Bu ödülün değerini Ölçmeye beşerin akıl ve hayal gücü yetmez. Allah bizi bu ödüle lâyık kullardan eylesin; bizi bu mutlu kimselerle birlikte hasretsin. Amin...[21]
Sonuç
1- Mü’minin en mükemmeli, en üstün derecelisi ve makam olarak Allah’a en yakın olanı 20. âyette işaret edilen “iman, hicret ve Allah yolunda mal ve canla cihad” niteliklerine sahip olanıdır.
2- İslâmi hayat tarzında hicret ve cihadın büyük bir yeri ve üstünlüğü vardır.
3- Cennet ehli, dereceler bakımından birbirlerinden farklılık gösterirler.
4- Zulümde aşırı giden zalimler, Allah’ın hidayetinden yoksun kalırlar[22]
23- Ey inananlar! Eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin.Sizden kim onları veli tanır, dost tutarsa işte zalimler onlardır.
24- De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız, kazandığınız mallar, düşmesinden korktuğunuz ticaretiniz, hoşlandığınız konutlar, size Allah’tan, Elçisinden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, o halde Allah emrini getirinceye kadar gözetleyin başınıza gelecekleri, göreceksiniz! Allah, yoldan çıkmış topluluğu doğru yola iletmez. “
Sözlük
Veli’nin çoğuludur. Dostlar. Yardımcılar. Sevgi beslemek ve yardım etmek suretiyle dost edindiğin ve sana karşı aynı duygu ve tavır içinde olan kimse.
Tercih ettiler. Küfrü imandan çok sevip tercih ediyorlarsa. Zalimler. Zulüm, birşeyi kendisine ait olmayan, lâyık olmadığı bir yere koymaktır. Sevilmesi uygun olmayan birini seven kimse de, bir şeyi lâyık olmadığı bir yere koymuş olur; dolayısıyla, o zalimdir.
Aşiretiniz. Amcalar ve çocukları gibi, aranızda kan bağı bulunan uzak-yakm akrabanız. Kazandığınız.
Az kâr getirmesinden, zarara uğramasından. Bekleyin. Şu halde bekleyedurun.
Allah emrini getirinceye kadar. Allah bu günahınıza ilişkin a-zabın gerçekleşmesi emrini verinceye kadar. Burada Özelde işaret edilen, Mekke’nin fethi dolayısıyla müşriklerin uğradıkları azaptır.[23]
Açıklama
Bu, Yüce Allah’tan mü’minlere yönelik bir uyandır. Mü’minlerin kâfir babalarını ve kardeşlerini dost edinmelerini, sevmelerini, yardım etmelerini, müslümanlann sırlarından ve gizli işlerinden haberdar etmelerini yasaklıyor. Yüce Allah buyuruyor ki: “Ey iman edenler!” Allah’a, Rasûlüne, Allah ile buluşmaya, müjde ve tehditlerine inananlar! “Eğer İmana karşı küfrü sevip tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin...”
Sonra Yüce Allah, emrine uymamaları, küfrü sevip İmana tercih eden babaları ve kardeşleri ile ilişkilerini kesmemeleri durumunda, başlarına neler geleceği hususunda onları tehdit ediyor: “Sizden kim onları dost edinirse, işte bunlar zulmeden kimselerdir.”[24]Bu husustaki zulmün niteliği açıktır; sevgiyi buğzun yerine, yardımı yardım etmemenin yerine koymak... Zulüm de, bir şeyi başka bir şeyin yerine koymaktır.
Sonra Yüce Allah, Rasûlüne onlara seslenmesini emrediyor (Yüce Allah’ın doğrudan onları muhatab almayıp mesajını Rasûlü aracılığı ile duyurması, hoşnutsuzluğunun, öfkesinin, azap ve tehdidinin ifadesidir): “De ki; Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasûlünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, (bu yüzden hicret etmekten kaçmıyor, cihad görevini terk ediyorsanız) artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun.” Allah’ın emrini bekleyin, Mekke’nin fethini, dolayısıyla tepenize bir azabın inmesini bekleyin. “Allah fasıklar topluluğuna hidayet etmez.” Onları kurtuluş ve mutluluk yollarına iletmez.[25]
Sonuç
1- Baba, oğul ve kardeş gibi en yakın akrabalar da olsa kâfirleije sevgi beslemek onları dost edinmek haramdır.
2- Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere düşmanlık besleyenleri dost edinmek korkunç bir zulümdür.
3- Allah’., Rasûlünü ve O’nun yolunda cihad etmey, Allah m sevd«. diğer hususlan gevmek ve Allah* sevmediğ, inanç, amel, durum, k1Ş1 ve m-telikleri sevmemek farzdır.
4- Aşırı giden fasıklar hidayetten yoksun olurlar. Yüce Allah onları erdem ve mutluluk yollarına iletmez.[26]
25- Andolsun Allah size birçok yerde, Huneyn gününde de yardım etmişti. Hani o gün çok kalabalık oluşunuz sizi böbürlendirmiş, fakat size hiçbir yarar da sağlamamıştı. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza dar gelmişti; nihayet bozularak arkanızı dönmüş kaçmaya başlamıştınız...
26- Sonra Allah, Rasûlünün ve müzminlerin üzerine sükûnetini, güven veren rahmetini indirdi; sizin görmediğiniz askerler indirdi ve kâfirlere azab etti, onları bozguna uğrattı: İşte kâfirlerin cezası budur
Sözlük
Vatan’in çoğuludur. Vatanlar. Yani, insanın yaşadığı yer, demektir.Huneyn, Taife bir kaç mil uzaklıktaki bir vadi,Kalabalık oluşunuz sizi hayrette bıraktı. Sayınızın çokluğu sizi böbürlendirmişti. Öyle ki içinizden bazıları, bu gün şu az sayıdaki orduya kesinlikle yenilmeyiz, diyordu. Sizden hiç bir şeyi gidermedi. Sizin açınızdan hiç bir olumlu sonuç sağlamadı. Çünkü çatışmanın başlangıcında hezimete uğradınız.Yer size dar geldi. Nereye gideceğinizi bilemediniz. Daracık bir yerde kıstırılmış gibi nasıl da dönüp duruyordunuz!Bunca genişliğine ve açıklığına rağmen.Allah, huzurunu indirdi. Allah, gönüllerine güven duygusu indirdi. Korku, sıkıntı ve kararsızlık bir anda kayboluverdi. Ve ordular indirdi. Yani melekler indirdi. Pisliktir. Çünkü müşriklerin ruhları şirk ile kirlenmiştir. Bu yıllardan sonra; yani hicretin dokuzuncu yılından sonra. Yoksulluk. Muhtaç duruma düşmekten korkarsamz.[28]
Açıklama
Bundan önce Yüce Allah mü’minlere, akrabaları da olsa kâfirleri dost edinmelerini yasaklamış, hicret ve cihad yükümlülüğünden kaçınmamalarını emretmişti. Cihad ve hicretten kaçınanlar büyük ölçüde korkaklıktan dolayı böyle davranırlar. İşte bu âyetlerde Yüce Allah kendilerini destekleyeceğini, yardım edeceğini vurgulayarak, korkaklıktan dolayı hicret ve cihad yükümlülüklerinden geri durmamaları gerektiğini belirtiyor: “And olsun, Allah birçok yerde (Bedir’de, Nadir ve Kureyze oğulları seferlerinde ve Mekke fethinde) ve Huneyn gününde size yardım etti.”O sırada mü’minler Havazin kabilesiyle çarpışıyordu. Yüce Allah burada, bazılarının hatası dolayısıyla mü’minlerin uğradıkları hezimeti hatırlatıyor. Bazı mü’minler sayısal çoğunluğa sahip oluşlarıyla övünerek, “Bu gün şu az sayıdaki orduya kesinlikle yenilmeyiz.” demişlerdi. Çünkü İslâm ordusunun sayısı on iki bin, düşman ise sadece dört bindi. Müslümanlar henüz vadinin iki yamacının ortasına girmemişken, düşman onları korkunç bir ok ve mızrak yağmuruna tuttu. Nereye gideceklerini bilemez hale geldiler. Bunca genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar geldi. Çok geçmeden dağılıp kaçmaya başladılar. Sadece Rasûlüllah (s.a.v.) düşman karşısında sebat gösterdi. “Düldül” isimli beyaz atının sırtında savaşmaya devam etti. Yanında da Hz. Abbas ve amcasının oğlu, Abdulmuttalib oğlu Haris’in oğlu Ebû Süfyan yemliyordu. Sonra Rasûlüllah’ın görevlendirdiği birisi şöyle seslendi: “Ey Bakara Suresi ashabı, yani Bakara Süresindeki âyetlerin inmesine sebep olan sahabeler koşun gelin! Ey ağacın altında Peygambere biat ettiklerinde Allah’ın kendilerinden razı olduklarını bildirdiği kimseler koşun, gelin!” Bunun üzerine mü’minler yeniden toparlanıp savaşa başladılar; böylece savaşın seyri de değişti. “Sonra Allah, Rasûlü ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi.” Melekler mü’minlerin kalplerini okşuyor, onlara cesaret, sabır ve direnç ruhunu aşılıyorlardı. Böylece mü’minler savaşın zorluklarına karşı sabrettiler; kahramanca çarpıştılar. Bir saat geçmemişti ki, tüm düşman ordusu esir olarak ellerindeydi. Bu kadar çok ganimet elde ettikleri başka bir gün olmamıştı. Ganimet aldıkları deve sayısı on iki bindi. Koyunlarınsa haddi, hesabı yoktu. İşte âyet-i kerimede vurgulanmak istenen nokta budur. “Ve Huneyn gününde size yardım etti. Hani çok sayıda oluşunuz sizi böbürlendirip gururlandırmıştı; fakat (bu gurur) size bir şey sağlayamamıştı. Yer ise, bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti; sonra arkanıza dönüp gerisin geri gitmiştiniz! (Düşmandan kaçmıştınız.) Sonra Allah, Rasûlü ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi! (Melekleri yardımınıza gönderdi.) İnkâr edenleri azaplandırdı. (Sizinle savaşan müşrikleri Öldürmenizi, tutsak almanızı sağladı.) Bu, (Allah ve Rasûlüne inanmayan) inkarcıların cezasıdır.”“Bunun ardından Allah dilediği kimsenin tevbesini kabul eder.” Kâfirlerle savaşıp, bir kısmım öldürmenizden sonra, Allah, geride kalanlardan dilediği kimsenin tevbesini kabul eder. “Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” Tev-be eden müşriklerin geçmişte işledikleri şirk ve benzeri günahlarını bağışlar, onlara merhamet eder; sadık, içi dışı bir mü’minlerle birlikte cennetine koyar.“Ey İman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktirler: Öyleyse bu yıldan sonra artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” Bu âyet-i kerimede yüce Allah mü’minlerin, müşrik erkek ve kadınlarının, Mescid-i Haram’a girişlerini yasaklamalarını emrediyor. Çünkü müşrikler manen temiz sayılmazlar. Mescid-i Haram’a, Mekke ve çevresine girişleri helâl değildir.[29]O günden sonra hiç bir müşrik Mekke’ye giremedi. Eğer ihtiyaç içinde kalmaktan korkarsanız, yani, bu Mekke yasağı yüzünden onlardan sağlanan ticaret gelirinin kesilmesi yüzünden yoksullaşmak endişesi içindeyseniz, bilmelisiniz ki: Allah sizi kendi fazlından zengin ediverir. Şu halde müşrikleri Mekke’ye sokmayın ve bu yüzden yoksul düşeceğinizden sakın korkmayın. “Eğer Allah dilerse sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Yukarıda “eğer dilerse” şeklinde bir istisnaya yer veriliyor. Bu, mü’minlerin kalplerinin umut ve korkuyla karışık olarak Allah’a bağlı kalmasını sağlamaya, kendinden emin olup gaflete düşmesini önlemeye dönüktür. Yüce Allah’ın bilen ve hüküm ve hikmet sahibi olması da söz konusu anlamı açıklayıcı bir değerlendirme ifadesi olarak yer alıyor. Çünkü her şeyi bilen ve her yaptığı bir hikmete dayanan, her şeyi yerli yerine koyar ve her yaptığı yerindedir.
Şu halde Allah’ın rahmetini veya fazlını dileyen kimse, iman ile genel ve özel nitelikli emir ve yasaklara uyma ile buna lâyık olmaya çalışmalıdır.[30]
Sonuç
1- Kendini beğenme, yaptıklarıyla böbürlenme haramdır. Çünkü kurtuluşa ve başarıya ulaşmanın önündeki en büyük engellerden biri kendini beğenip böbürlenmedir.
2- Yüce Allah mü’min kullarına büyük lütuflarda bulunur.
3- Âyetlerin akışı içinde, Allah yolunda cihadın hikmeti açıklanıyor.
4- Kâfirlerin manen pis oldukları belirtiliyor.
5- Kim olursa olsun bir müşrikin Mekke’deki Mescid-i Haram’a girmesi yasaktır. Ama diğer mescidlerde, bir maslahat umuluyorsa, müslümanların izni olması şartıyla kâfirler oralara girebilirler.[31]
6- Bir mü’min yoksul düşmek korkusuyla Allah’ın emirlerine uymazlık etmemelidir. Çünkü Yüce Allah dilerse «zengin kılacağını vaadediyor.[32]
29- Kendilerine Kitab verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve gerçek dini din edinmeyen kimselerle, küçülüp boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.
Sözlük
Allah’a ve âhiret gününe inanmıyorlar. Hakka uygun olarak, sahih bir imanla inanıp da O’nu hoşnut kılmıyorlar.Allah ve Rasûlünün haram ettiklerini haram saymıyorlar. İçki, faiz ve benzeri haramları haram saymayanlar.Hak din olarak kabul etmiyorlar. Hak din olan İslâm’ı din edin-meyenler. Çünkü Allah İslâm’dan başka dini kabul etmeyecektir.Kendilerine kitap verilenlerden. Yahudi ve hristiyanlardan.Cizye. Zimmilerin yılda bir kere İslâm idaresine ödedikleri, bilinen bir çeşit vergi.Küçülmüş olarak,elden. Bu vergiyi kendi elleriyle sunarlar. A-raya aracılar koymadan. Böylece küçük düşürülsünler. İslâm’ın hükmüne boyun eğsinler.[33]
Açıklama
Bundan önceki âyetler grubunda Yüce Allah, Rasûlüne ve mü’minlere, şirkten vazgeçene, Allah’ı bir ve ortaksız bilene ve yalnız Allah’a kulluk yapana kadar müşriklerle savaşmaları emrini vermişti. Şimdi ise ehli kitap (yahudi ve hristiyanlar)la savaşmalarını emrediyor. Savaşın sona ermesinin tek koşulu, aşağılanmışlar olarak kendi elleriyle cizye vermeleridir. Çünkü ehl-i kitaba önce müslüman olmaları Önerisi götürülür. Kabul ederlerse herhangi bir yaptırıma gerek yoktur. Bu öneriyi reddedecek olurlarsa, müslümanların zimmetine cizye (vergi) ödemek suretiyle müslümanların himayesine girmeleri istenir. Ehl-i kitab’m cizye vermesi, müslümanların himayesini ve Allah’ın ya-salarıyle (şeriatıyle) yönetilmeyi kabul ettiklerinin sembolik ifadesidir. Yani İslâm devletinde yaşayan müslüman olmayanlar, ister kendi inançlarına göre yargılanırlar, isterlerse de İslâm hukukuna göre yargılanırlar. Bu durumda kanlan ve mallan dokunulmazlık kazanır. Maddi ve manevi hayatları güvencede olur. Şu âyet-i kerimeden bu bilgiyi öğreniyoruz: “Kendilerine kitap verilenlerden, Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dini din edinmeyenlerle, küçük düşürülüp cizyeyi kendi elleriyle verinceye kadar savaşın.”[34] Şayet, Yahudi ve hristiyanlar Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa, nasıl oluyor da âyet-İ kerimede böyle bir inancın olmadığı ifade edilebiliyor? şeklinde bir soru yöneltilecek olursa, şöyle bir cevap verebiliriz: Yahudilerin Allah inancı, O’nu yaratıklara benzetme ve cisimlendirme şeklindedir. Yüce Allah’ı O’na yaraşmayacak sıfatlarla nitelerler. Hristiyanlar ise Yüce Allah’ın Hz. İsa’nın şekline girdiğine inanırlar. Ve, Allah üçün üçüncüsüdür, derler. Halbuki Yüce Allah bu yakıştırmadan münezzehtir. Öyleyse yahudi ve hris-tiyanların gerçek ilah olarak Allah’a inandıkları söylenemez. Buna göre inançları geçersizdir. Eğer Allah’a inanmış olsalardı, hiç kuşkusuz O’nun elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) de inanacaklardı. Eğer âhiret gününe inanmış olsalardı, Allah’a ve Rasûlüne itaat edeceklerdi. Çünkü âhiret gününün dehşet verici azabından kurtulmaları ve cennetin mutluluğuna erişmeleri buna bağlıdır. Gerçekten inanmadıklarına göre ve gerçek inancın gereği salih ameller işlemediklerine göre kâfirdirler. Mü’minler sınıfına giremezler. Dolayısıyla Yüce Allah, onların Allah’a ve âhiret gününe İnanmadıklarını belirtirken gerçeği ifade etmiştir. Allah yarattıklarının durumunu, ne tür özelliklere sahip olduklarını, herkesten daha iyi bilir.[35]
Sonuç
1- Müslüman olmayanlara karşı tutumumuz temelde barış içerisinde yaşamaktır. Bu durumda müslüman olmayanlar, İslâm devletine kendilerini koruma karşılığı vergi verirler. Bu vergiden de kaçınarak müslümanlarla sava-şılırsa o zaman onlarla savaşırız.[36]
2- Doğru olmayan bir inanç, insanı azaptan kurtarıcı, mutluluğa eriştirici bir inanç olarak değerlendirilemez.
3- Yüce Allah’ın haram kıldığı yiyecekleri, içecekleri ve nikâh türlerini mubah görmek, Allah’ın yasağını nazarı itibara almamak, açık küfürdür.
4- Ehl-i kitaptan cizye almak şeriatın öngördüğü bir uygulamadır. Bunun miktarı fıkıh kitaplarında açıklanmıştır. Burada esas olan zimminin ekonomik durumudur; yoksul veya zengin oluşudur. Çünkü fakirden alınmaz.[37]
30- Yahudiler: “Uzeyr Allah’ın oğludur.” dediler; Hristiyan-lar da: “Mesih Allah’ın oğludur.” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. Sözlerini, önceden inkâr etmiş olan müşriklerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin; nasıl da haktan batıla çevriliyorlar!
31- Hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine yalnız tek İlah olan Allah’a ibadet etmeleri emredilmişti. O’ndan başka İlah yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.[38]
32- Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki, kâfirler hoşlanmasa da Allah, mutlaka nurunu tamamlamak ister; bundan başka bir şeye razı olmaz.
33- O, Elçisini hidayetle ve hak din ile gönderdi ki Allah’a ortak koşanlar hoşlanmasa da o hak dini, bütün dinlerin üstüne çıkarsın.
Sözlük
Uzeyr (a.s.)- Yüce Allah’ın canını alıp yüz yıl beklettikten sonra tekrar dirilttiği zat. Yahudiler ona “Ezra” derler.Mesih (a.s.). Meryemoğlu İsa (selam ikisinin üzerine olsun). Benziyorlar. Kâfirlerin sözü. Bundan önce inkâr eden kâfir atalarının sözlerini Allah onları kahretsin. Kâfir oldukları için Allah onlara lanet etsin.
Nasıl da haktan çevriliyorlar! “Ahbar” “Habr”un çoğuludur. Yahudi bilgini demektir. “Ruh- ban” ise, “Rahib”in çoğuludur ve hrİstiyan zahidi demektir. Allah’tan başka rabler. Kendileri için yasalar koyan ilâhlar „ edindiler. Onların helâl ve harama ilişkin hükümlerini uyguladılar.Allah’ın nuru. İslâm dîni. Çünkü İslâm, insanı dünya-âhiret mutluluğuna ve erdemliliğe ulaştırır. Ağızlarıyla. Hakkında yalan söyleyerek, eleştirerek, insanları
ona yönelmekten alıkoyarak.
Rasûlü. Hz. Muhammed (s.a.v.) [39]
Açıklama
Bundan önce Yüce Allah, müslümanlara, ehli- kitaba savaş açmaları emrini vermişti. Çünkü onlar kâfirdirler; insanı ateşten kurtaran gerçek bir imana sahip değildirler. Şimdi ele almakta olduğumuz bu üç âyette ise, küfürlerini ortaya koyup, kesin olarak vurgulayan hususlara dikkat çekiyor. “Yahudiler: Üzeyr Allah’ın oğludur, dediler.” Allah’a evlat yakıştırmak Allah’ın yüceliğini ve noksansızlığını inkâr anlamına gelir. “Hristiyanlar da-: Mesih Allah’ın oğludur, dediler.” Allah’a oğul isnad etmek, O’nu, hakimiyetini, yüceliğini ve kemal sıfatlarını inkâr demektir. “Bu, onların ağızlarıyla söylemeleridir.” Hakikatte bir geçerliliği yoktur. Çünkü Allah evlat edinmemiştir. Bu, sadece ağızlarında geveledikleri, fakat gerçekle hiç ilgisi olmayan bir sözdür.
“Onlar bundan önceki İnkâr edenlerin sözlerini taklid ediyorlar.” Önceki inkarcılara benziyorlar. Yahudileri ve başka sapık toplulukları taklit ediyorlar. “Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar!” Bu, lanete uğramalarına, Allah’ın rahmetinden uzak kalmalarına ilişkin bir bedduadır. “Nasıl da çevriliyorlar!” Nasıl da haktan çevriliyorlar. İnsanı hayrete düşürecek bir ahmaklık örneği sergileyerek doğru yoldan uzaklaşıyorlar.
“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini Rabler edindiler.”[40] Bu da yahudi ve hristiyanlann küfrüne ve şirkine ilişkin bir diğer delildir. Çünkü bilginlerinin ve rahiplerinin sözlerini kabul etmeleri, boyun eğmeleri ve teslim olmaları, yani haramı helâl, helâli de haram kılacak olsalar buna tereddütsüz uymaları şirktir, küfürdür. Allah bizi böyle bir sapıklıktan korusun.
“Ve Meryemoğlu mesihi de...” Hıristiyanlar onu rab ve ilah edindiler. “Oysa onlar, tek olan bir ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolun-madılar.” Musa, İsa gibi peygamberler onlara, sadece tek olan Allah’a ibadet etmelerini emretmişlerdi. Çünkü Allah’tan başka ilah, O’nun dışında rab yoktur. “O, bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” Yüce Allah şirkten münezzeh olduğunu kesin bir ifadeyle vurguluyor. “Ağızlarlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar.” Yahudi ve hristiyanlar, Allah’ın nuru olan İslâm’ı yalanlarıyla, iftiralarıyla, ayıplamalanyla, eksiklik yakıştırmasıyla söndürmek istiyorlar. “Oysa kâfirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor.” Gerçekten de Yüce Allah nurunu tamamladı. O’na ham-du senalar olsun. İslâm bütün batıl dinlere üstünlük sağladı.
Bundan sonraki (33.) âyette İse, Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Rasû-lünü (Muhammedi) hidayetle (Kur’an’la) ve hak dinle (İslâm’la) gönderen O’dur. Müşrikler istemese de o dini (hak din İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için.” Nitekim Yüce Allah bu vaadini gerçekleştirdi. Bütün dünyada İslâm açık ve belirgindir. Yeryüzünün doğusu da, batısı da İslâm’ı duydu. Doğudan batıdan yüz milyonlarca insan İslâm’a bağlandı, onu benimsedi ve Allah’ın izniyle bir gün gelecek müslümanlar bütün dünyaya egemen olacaklardır.[41]
Sonuç
1- Bu âyetlerde, yahudi ve hristiyanların sapık inançları gündeme getirilerek kâfir oldukları vurgulanıyor.
2- Alimlere, din adamlarına körü körüne itaat etmek, bir şeyi helâl veya haram kılacak olsalar, buna uymak şirktir; küfürdür.
3- Yahudi ve hristiyanlar İslâm’ın amansız düşmanlarıdır. İslâm’ı ve müslümanları bozup ziyana uğratma hususunda birbirlerine destek olurlar.
4- Bu âyetlerde müslümanların bir gün dünyaya liderlik edecekleri, dünyada tek hayat ve ibadet sisteminin İslâm olacağı müjdesi veriliyor. “Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar,” ifadesi bunun delilidir. Yüce Allah bunun gerçekleşmemesini dileseydi, bir hedef olarak sunmaz ve insanlardan bu hedefe ulaşmalarını istemezdi.[42]
34- Ey inananlar! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve insanları Allah yolundan çevirirler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harca-
mayanlar var ya, iste onlara acı bir azabı müjdele.
35- O gün cehennem ateşinde bunların üzeri ısıtılıp pullanır; bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır: “İşte nefisleriniz için yığdıklarınız, yığdıklarınızı tadın!” denilir.
Sözlük
Batıl. Haksız yere. Yemeleri mubah olmaksızın.Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Hem kendilerini, hem de başkalarını, insanı Allardın hoşnutluğuna ulaştıran İslâm dinini benimsemekten alıkoyuyorlar.Biriktiriyor. Koruyup çoğaltmak amacı ile biriktiriyor ve bu konuda yapmaları gereken infak görevini yerine getirmiyorlar.Altın ve gümüş.Allah yolunda. Fakirler ve yoksulları doyurma gibi Allah’ın rızasını elde etmeye dönük ameller.Onları müjdele! Onlara elem verici bir azabı haber ver. Buradaki müjde onlarla alay için kullanılmıştır.Üzerleri dağlanır. Biriktirip yığdıkları altın, gümüş v.b. cehennem ateşinde kızdırılacak ve onların alınları bunlarla dağlana-caktır.İşte bunlar biriktirdikleriniz. Dağlandıkları sırada, bunlar sizin kendiniz için yığıp sakladıklarınızda, diye azarlanırlar; rencide edilirler.[43]
Açıklama
Yahudi ve hristiyanların İslâm’a ve müslümanlara yönelik amansız düşmanlıkları, ebediyen Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürme çabası içinde olacakları gündeme getirilmişken, Yüce Allah açık bir işaretle onların maddepe-rest olduklarını, tek düşüncelerinin mal ve liderlik tutkusu olduğunu vurguluyor. Onların bu belirleyici özelliklerini müslümanlara şu şekilde haber veriyor: “Ey iman edenler! Gerçek şu ki, yahudi bilginlerinden ve hristiyan rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler.” Rüşvet alırlar; toplumlarının bilgisiz ve cahil kesiminden olanlara “Allah tarafından bağışlanmışlık vesikası” vererek karşılığında para alırlar. Din adına bunun gibi daha bir sürü dolap çevirirler. “Ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar.” Bu ifade yahudi ve hristiyan topluluklarının üzerinde bir egemenlik aracı olarak kullandıkları dinî konumlarını korumak için her zaman İslâm’a savaş açtıklarının kesin kanıtıdır; delilidir.
“Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar...” Bu ifade geneldir; yahudi bilginleri ve hristiyan rahipleri ile birlikte, müslüman olan ve olmayan herkesi kapsar. Şu kadarı var ki, ifade, öncelikle yahudi bilginleriyle hristiyan rahiplerini kapsar. Çünkü insanların mallarını haksız yere yiyen, insanları Allah’ın yolundan alıkoyan bir kimse, altın ve gümüşü Allah yolunda infak etmeksizin yığıp-saklamaya, karakter olarak, diğer insanlara nazaran daha yakındır. Ardından Yüce Allah, Rasûlüne şu buyruğu veriyor: “Onlara acı bir azabı müjdele!” Bu azap haberini, bir müjde şeklinde bir an önce onlara ulaştır; azabın acı olduğunu da belirt. Altın ve gümüşün “üzerlerinin cehennem ateşinde kızdırılacağı gün, onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak.” Dört bir yanları cehennem ateşinde kızdırılmış altın ve gümüşlerle dağlanacak ve psikolojik bir işkence türü olarak: “İşte bu, kendiniz için yığıp-sakladıklarınızda; yığıp sakladıklarınızı tadın, denilecek.”[44]
Sonuç
1- Bu âyetler grubunda Kur’an, yahudi bilginleri ile hristiyan rahiplerinin iç yüzlerini açıklıyor. Buna göre yahudi ve hristiyan din adamları maddecidirler; âhireti satıp karşılığında dünyayı almışlardır. Liderliklerini korumak ve İslâm düşmanlığı kampanyası ile ceplerini doldurmak için sürekli İslâm’la savaş halinde olurlar; insanların müslüman olmalarına engel olurlar.
2- İnsanların mallarını haksız yere yemek haramdır.
3- Malının zekatını vermemek haramdır.
4- Her yıl zekâtı verilen bir mal için, yığılıp saklanmış denilemez; bu mal yer altına gömülmüş olsa bile.
5- Allah yolunda infak etmeksizin mal yığıp saklayan kimseyi korkunç bir akibet beklemektedir.[45]
36- Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre Allah’ın katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte doğru din budur. O aylar içinde konulmuş yasağı çiğneyerek kendinize zulmetmeyin ve Allah’a ortak koşanlar nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın ve bilin ki Allah günahlardan korunanlarla beraberdir.
37- Haram ayı içinde savaşmak yasaklanmıştır. Bu ayda savaşmak için haram ayını başka bir aya ertelemek, küfürde daha ileri gitmektir. İnkâr edenler, onuAla saptırılır. O haram ayını bir yıl helal sayarlar; bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığının sayısını denk getirip, Allah’ın haram kıldığını helal yapsınlar. Yaptıkları işin kötülüğü, kendilerine süslü gösterildi.Allah, kâfirler toplumuna yol göstermez.[46]
Sözlük
Sayı.Aylar. “eş-şehr”in çoğulu. Bir Kameri ayı, yirmi dokuz veya otuz gündür.Allah’ın kitabında. Kaderler kitabında, yani levh-İ mahfuz’da.(Aylardan) dört tanesi haramdı. Bunlar Recep, Zilkaade, Zilhicce ve Muharrem. Tekil “haram,” çoğul da “hurum”dur.Dosdoğru din. içinde eğrilik ve çarpıklık bulunmayan dos-doğru şeriat, yasa.Bu aylarda kendinize zulmetmeyin. Günah işlemeyin. Çünkü bu aylarda günah işlemek şiddetle haramdır.Topluca. Bu durum haram-helal tüm aylar için geçerlidir. Takva sahipleriyle birlikte. Allah takva sahipleriyle beraberdir. Desteği ve yardımıyla onların yanındadır. Muttakİler, günah işlemeyen, Allah’a isyan etmeyen kimselerdir.Ancak ertelemek. Meselâ, Muharrem ayının haramlık niteliğini Safer ayına devretme.Ertelemeyi bir yıl helal, bir yıl da haram kılıyorlar. Allah’ın haram kıldığı dört aya, sayı bakımından uymak için.Yaptıklarının kötülüğü kendilerine süslü gösterilmiştir. Şeytan, haram ayı erteleme işini onlara çekici göstermiştir. Oysa bu kötü bir uygulamadır. Kanun koyucunun iradesini alaya almadır. Haramı helal kılmaya yönelik bir düzenbazlıktır.[47]
Açıklama
Sûrenin akışı içinde, ehl-i kitaba yönelik bir parantez açıldıktan sonra,söz yeniden müşriklere dönüyor.”Gerçek şu ki, Allah katında ayların sayısı on ikidir.” Bu sayı ne eksilir, ne de artar. Levh-i Mahfuz’da da böyle kayıtlıdır. Bu durum Allah’ın “gökleri ve yeri yarattığı günden beri” böyledir. On iki ayın dördü haramdır. Bunlar, Recep, Zilkaade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Yüce Allah bu aylarda savaşmayı haram kılmıştır ki, araplar hiç kimseden korkmadan ticaret, hacc ve umre amaçlı seferler düzenleyebilsinler. İslâm gelip mü s lü manlar m egemenliği pekişince, Yüce Allah bu aylardaki savaş yasağına ilişkin hükmü yürürlükten kaldırdı. “İşte dosdoğru olan din budur.” Bu ayların haram nitelikli oluşları, bu aylarda savaşmanın yasaklanması, dosdoğru bir düzenlemedir. “Öyleyse bunlarda kendinize zulmetmeyin.” Haram aylarda günah işlemeyin; Allah’ın emir ve yasaklarına muhalefet etmeyin. Çünkü bu, Allah’ın Öfkesini ve azabını gerektirir. Öyleyse kendinizi böylesine dehşet verici bir duruma maruz bırakmayın.
“Müşriklerle savaşın” Burada Yüce Allah mü’minlere, müşriklere karşı savaş ilan etmelerini emrediyor. Ama bu emir, müşriklere tanınan dört aylık değerlendirme süresinin sona ermesinden itibaren geçerlidir. “Topluca” savaşın; hiç kimse bu savaştan geri durmasın. Çünkü onlar sizinle savaşmak için yediden yetmişe birleşiyorlar. Siz de onlara karşı genel seferberlik ilân edin.
“Ve bilin ki Allah takva sahipleriyle beraberdir.” Onlar ki, şirk ve günahtan sakınırlar. Bu demektir ki, Allah, günahkâr müşriklere karşı size yardım edecektir.
“Haram aylan ertelemek ancak inkârda artıştır.” Cahiliye döneminde müşriklerin, haram ayda savaş yasağını kaldırmak için, şeytani bir fetvayla, Muharrem ayının haramlık niteliğini Safer ayına ertelemeleri, kâfirin inkârını arttırıcı bir uygulamadır. Çünkü bu, Allah’ın koyduğu kanuna savaş açmak demektir. Bu ise, kesin olarak küfürdür. “Bununla kâfirler şaşırtılıp, saptırılır.” Haram ayın, haramlığını erteleme ile kâfirlerin sapıklığı arttırılıp pekiştirilir. “Onu bîr yıl helal, bir yıl haram kılıyorlar.” Savaşma imkanı doğsun diye, haram ayı veya haramlık niteliğini ertelemeyi bir yıl helal, bir yıl da haram sayıyorlar. Böylece haram ayların sayısında bir arttırmaya veya eksiltmeye gitmemiş oluyorlar! Bu şeytani fetva ile günahlarını gizlediklerini sanıyorlar! “Yaptıklarının kötülüğü kendilerine çekici ve süslü gösterilmiştir.” Bâtılı çekici ve süslü gösteren kesinlikle şeytandır.
“Allah, inkarcı bir topluluğa hidayet vermez.” Yüce Allah kâfir bir topluluğu hak ve hayır olan bir şeye iletmeyeceğini vurguluyor. Bu, onların Allah’ı
ve Rasûlünü inkâr etmelerinin ve bu fikirlerinde ısrar etmelerinin cezasıdır.[48]
Sonuç
1- Kameri yılın aylarının sayısı onikidir. Kameri yılın gün sayısı da üçyüz elli beştir.
2- Haram aylar dörttür. Bunları Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz açıklamıştır: Recep, Zilkaade, Zilhicce ve Muharrem.
3- Haram aylar dokunulmazdır. Mecbur kalınmadıkça bu aylarda savaş yapılmaz.
4- Allah’ın beraber olma sıfatı, takva sahiplerini destekleme, onlara yardım etme şeklinde özel bir beraberliktir.
5- Haramı helâl kılmak için bâtıl fetvalarla hile-i serîye yapmak haramdır. Bu davranış sadece günahı arttırır.
6- Bâtılın çekici ve süslü görünmesi şeytanın bir hilesidir.
7- Yüce Allah kâfirlere ve fasıklara azgınlıklarına devam ettikleri sürece hidayeti haram kılmıştır. Onları, durum ve akıbet olarak hakka ve hayra ulaştırmaz.[49]
38- Ey inananlar! Size ne oldu ki, “Allah yolunda topluca savaşa çıkın!” dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahirettense dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama dünya hayatının geçimi, âhiretin yanında pek azdır.
39- Eğer topluca savaşa çıkmazsanız, Allah size acı bir şekilde azabeder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir; O’na hiçbir zarar veremezsiniz; Allah herşeyi yapabilendir.
40- Eğer siz o Hak Elçisine yardım etmezseniz, iyi bilin ki, Allah ona yardım etmiştir: Hani yalnız iki kişiden biri olduğu halde, inkâr edenler kendisini Mekke’den çıkardıkları sırada ikisi mağarada iken arkadaşına: “Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” diyordu. İşte o zaman Allah ona yardım etti onun üzerine sükûnet, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, sizin görmediğiniz askerlerle destekledi; inanmayanların sözünü alç alttı. Yüce olan, yalnız Allah’ın sözüdür. Allah daima üstündür; hüküm ve hikmet sahibidir.
Sözlük
Size ne oldu? Ne gibi bir mazeretiniz var?Aceleyle kuşanıp savaşa koşun.Ağırlaştınız. Ağır bir yük taşıyormuş gibi yavaşladınız. ^Eğer ona, yani Allah’ın elçisi Muhammed’e (s.a.v.) yardım etmezseniz. İkiden biri. Yani Hz. Ebûbekir (r.a.)Mağarada. Mekke’deki Sevr dağında bulunan bir mağarada.Arkadaşına, Ebûbekir es-Sıddik’a (r.a.)Sükûnetini. Huzurunu. Güvenlik duygusunuKâfirlerin sözü dediği. Şirk çağrısı.şağı. Bayağı. Yenilmiş ve alçalmış. Sesi duyulmaz olmuş.Allah’ın sözü dediği ise yücedir. Yani tevhid çağrısı olan: “La-ilahe illallah Muhammedurrasûlüllah: Allah’tan başka ilahyoktur ve Muhammed Allah’ın elçisidir” sözü en yüce, galip ve belirgin olandır.[50]
Açıklama
Bu âyetler Tebük seferi hakkında nazil olmuştur. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.), Roma kralı Herakliyus’un ordusunu toplayıp kendisiyle savaşmak üzere yola çıktığını haber aldı. Bunun üzerine Peygamberimiz genel seferberlik ilân etti. Mevsim yaz idi. Kavurucu bir sıcaklık, kuraklık ve açlık hüküm sürüyordu. Tarih hicretin dokuzuncu yılının Şevval ayını gösteriyordu. Bu sefere ‘çetin sefer’ adı verildi. Yüce Allah mü’min kullarını, Peygamberin çağrısını özyurdunda boğmak üzere harekete geçen düşmana karşı elçisi ile birlikte savaşa çıkmaları hususunda teşvik ediyordu: “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman...” Peygamber size: “Allah yolunda savaşa kuşanın,” cihada çıkın dediği zaman... Allah rızasını ve katındaki sonsuz nimetleri elde etmek için savaşa hazırlanın çağrısında ou-lunduğu zaman “size ne oldu ki” kuşanıp savaşa çıkmıyorsunuz?! Oysa siz dünya-âhiret mutluluğunu isteyen müminlersiniz. “Yerinizde ağırlaşıp kaldınız.” Evlerinizde ve memleketinizde kalmaya razı olup, cihada çıkma hususunda ağır davrandınız. “Âhiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz?!” Yüce Allah böyle bir şeyin olmaması gerektiğini vurguluyor. Sonra şu gerçeğe dikkat çekiyor: “Âhirettekine göre,” oradaki kalıcı nimetlere göre “bu dünya hayatının yararı,” çeşitli dünya nimetleri, “pek azdır,” değersizdir; geçicidir. Nasıl oluyor da azı çoğa, geçiciyi kalıcıya tercih edebiliyorsunuz?! Ardından Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Eğer savaşa kuşanıp çıkmazsanız,” ona yardım etmekten vazgeçerseniz, kafirlerle savaşında onu yalnız bırakırsanız “O sizi pek acıklı bir azapla cezalandıracak ve yerinize bir başka topluluğu getirecektir. Sİz O’na hiç bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, herşeye güç yetirendir.” Bu ifadede mü’minlerin kalplerini titreten bir tehdit vardır.
“Siz O’na yardım etmezseniz...” Eğer siz ondan desteğinizi çekerseniz ve bu zor zamanda onunla birlikte sefere çıkmazsanız, ne olacak ki!... Yardımsız mı kalacak? Allah bundan daha zor zamanlarda ona yardım etmiştir. Kâfirlerin onu “ikiden biri” olarak, Ebûbekir’le birlikte Mekke’den çıkardıkları zaman da Allah ona yardım etti. “İkisi mağaradayken” Sevr dağındaki mağarada gizleniyorken “arkadaşına şöyle diyordu:” “Şayet biri ayaklarının dibine bakacak olsa bizi göreceklerdir ya Rasûlüllah!” diyen Ebubekir’e şöyle diyordu: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir! Böylece Allah ona huzur ve güvenlik duygusunu indirmişti. “Nefsi sükûnete kavuştu, huzur ve güven duygusu kalbine egemen oldu, içindeki korku uçup gitti. “Onu sizin görmediğiniz ordularla destekleyip, inkâr edenlerin çağrısını,” şirk davetini “al-çaltmıştı,” yenilmiş, hezimete uğramışlardan kılmıştı. “Oysa Allah’ın sözü, (Lailahe illallah, Muhammedurrasûlüllah: Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın elçisidir) çağrısı en “yüce olandır.” Galip ve egemendir. “Allah üstün ve güçlüdür,” yenilmez galiptir; “hüküm ve hikmet sahibidir.” tasarruf ve tedbirleri bir hikmete dayanır. Dilediğine yardım eder; hiç kimse buna engel olamaz. Dilediğini de hezimete uğratır; hiç kimse bu yenilgiyi önleyemez.[51]
Sonuç
1- İslâm devletinin başkanı genel çağrı yaptığı zaman cihada çıkmak farzdır. Buna, genel seferberlik ilânı, denir.
2- Genel seferberlik ilânı, Allah yolunda cihad için olmalıdır. Başkasının yolunda, başka amaçlar uğruna savaşa çıkmak şeriata uygun değildir.
3- Âhiretin nimetleri karşısında dünya hayatı ve dünya varlığı basit ve önemsizdir.
4- Dinine, ümmetine ve sünnetine destek olmak suretiyle Rasûlüllah’a ve ondan olan emir sahiplerine yardım etmek farzdır.
5- Ebûbekir (r.a.)’a büyük bir şeref ve fazilet bahşedilmiştir.
6- İslâm çağrısı, en yüce çağrıdır. Hiç bir çağrı ondan yüce değildir. Eninde sonunda üstünlük İslâm’ındır.[52]
41- Gerek hafif, gerek ağır olarak silahlı, silahsız; binekti, bineksiz; kolay, zor hangi halde olursa olsun topluca savaşa çıkın; mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
42- Yakın bir dünya menfaati (kısa bir zamanda elde edilecek geçici bir dünya menfaati) ve orta bir yolculuk olsaydı savaşa katılmayan o münafıklar, elbette sana tâbi olurlardı. Fakat güç, aşılacak mesafe, kendilerine uzak geldi. Bir de, “Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık!” diye Allah’a yemin edecekler. Boşuna kendilerini mahvediyorlar. Allah, onların yalancı olduklarını biliyor.
43- Allah seni affetsin; doğru söyleyenler sana iyice belli olup, yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?
Sözlük
Hafif ve ağırlıklı. “Hifaf’ “Hafifin çoğuludur. Güçlü, iyi donanımlı, binekli, savaşçı genç demektir.Yaşlı, hasta ve savaş donanımı olmayan yoksul demektir.Bu. Bu mal ve can ile cihad, yere yapışıp kalmaktan ve cihadı terketmekten sonuç itibariyle daha hayırlıdır.Yakın bir yer Normal bir yolculuk. Zorluk. Meşakkatle aşılabilen uzun yol Allah seni affetsin; seni sorumlu tutmasın.[53]
Açıklama
Sûrenin akışı içinde, Romalılarla savaşmak üzere Şam’a yapılan seferle ilgili konu devam ediyor. Burada Yüce Allah, şartlar ne olursa olsun, her halükarda, zayıflıkta, güçlülükte mü’minlerin cihada çıkmaları gerektiğini vurguluyor; zengin-fakir, yaşh-genç herkes sefere katılmalı... “Hafif ve ağır, savaşa kuşanıp çıkın ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edin.” Allah’ı ve Rasûlünü inkâr eden Allah düşmanlarıyla, onlar İslâm’a girene veya İslâm’ın egemenliğini kabul edip kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın.
“Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Cihad için kuşanıp sefere çıkmanız, kâfirlerle savaşmanız, iki hedeften birini gerçekleştirmek Üzere cihad etmeniz sizin için yere çakılıp kalmaktan, az bir yararlanmadan ibaret olan dünya hayatına razı olmaktan daha hayırlıdır; keşke bunu bilebilseniz.
“Eğer yakın bir menfaat ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi.” Yüce Allah Rasûlüne buyuruyor ki: Şu cihaddan geri kalan münafıkları ve zayıf imanlıları yakın bir menfaate, zahmetsizce elde edilecek bir ganimete ve orta bir sefere davet etseydİn, kesinlikle sana uyacaklardı. Oysa sen onları sıcak bir mevsimde, sıkıntılı bir dönemde Tebük Savaşı’na davet ettin. Bu yüzden zorluk onlara uzak geldi. Bunun için çeşitli bahaneler ileri sürerek sefere katılmaktan kaçındılar.
“Allah adına yemin edecekler (size gelip yemin edecek ve diyeceklerdir) ki: Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle bitlikte savaşa çıkardık! Kendi nefislerini helâka sürüklüyorlar.” Allah’ın öfkesini ve azabım üzerlerine çekiyorlar. “Allah onların gerçekte yalan söylediklerini biliyor.” Savaşa katılmamak için ileri sürdükleri tüm mazeretler yalandır.
Bundan sonraki âyette ise, Yüce Allah, sefere katılmaktan ve Tebük Savaşı’na gitmekten geri duranlara izin veren Peygamberini azarlıyor. Sağlam bir liderliğin ve doğru bir kumandanlığın gereği, kimseye izin vermemekti. Çünkü yalancılarla doğrular böyle durumlarda belli olur.
“Allah seni affetsin.” Hatanı bağışlasın; seni sorumlu tutmasın. Yüce Allah bu ifadeyi Peygamberine yönelttiği azarın başına koyuyor: “Niye onlara izin verdin?!” Onu bağışladığını ifadenin başına koyması Peygamber Efendimizi bir an önce sevindirmeye yöneliktir. Eğer bu ifadeyi cümlenin sonuna bıraksaydı, Efendimizde bir korku, bir hüzün oluşacaktı. “Doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara izin verdin?” Tebük seferine katılmayan münafıklara verilen iznin azarı gerektiren bir husus olduğunun gerekçesi de böylece belirtilmiş oluyor.[54]
Sonuç
1 - İslâm devletinin başkanı genel seferberlik ilan ettiği zaman cihaddan kaçmak, geri durmak haramdır. Ama bir sebep varsa ve bu sebepten dolayı katılmama izni verilirse, bu da caizdir.
2- Cihad can ile olduğu gibi mal ile de olur. Cihada katılmak, sonuç ve gidişat bakımından cihadı terk etmekten daha hayırlıdır.
3- Hakkı geçersiz kılıp bâtılı etkinleştirmeye yönelik göstermelik iman, Allah’ın öfkesini ve gazabını gerektirir.
4- Sevilen bir kimseyi azarlamak meşru bir eğitim yöntemidir.
5- Allah’ın henüz kendisine bildirmediği bir hususta, ilk adımda Rasû-lüllah’a muhalefet etmek caizdir.[55]
44- Allah’a ve âhiret gününe inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad etmekten geri kalmaları için senden izin istemezler. Allah korunanları bilir.
45- Ancak Allah’a ve ahir e t gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duranlar, geri kalmak için senden izin isterler.
46- Eğer cihada çıkmak isteselerdi, onun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların davranışlarından hoşlanmadığı için onları durdurdu: “Oturan kadın ve çocuklarla beraber oturun!” denildi.
Sözlük
Senden izin almazlar. Cihaddan kaçınmak için senden izin istemezler Onların kalpleri şüphe etti. Senin davet ettiğin hak dinin doğruluğu hakkında kalpleri kuşku içine düşenler.Şüpheleri içinde.Tereddüt ediyorlar. Şaşkınlar. Bir türlü karar veremezler.Onun için hazırlık yaparlardı. Onun İçin gerekli olan silah, azık ve binek gibi teçhizatı hazırlarlardı.Savaşa çıkmadan. Sizinle birlikte savaşa çıkmaları.Onları sabitleştirdi. Yüreklerine geride kalma duygusunu düşürdü. Savaşa çıkmamayı onlara sevdirdi. Bu yüzden tembellik edip savaşa katılmadılar. Yani onlar kendi nefislerine uyduklarından Allah da onları kendi seçeneklerinde hür bıraktı.[56]
Açıklama
Sûrenin akışı, Tebük seferi ile ilgili olarak devam ediyor. Seferberlik ilânına muhatab olanların emre uymaları gereği vurgulanıyor. Başta, Rasûlül-lah’ın geride kalmak için izin isteyenlere izin vermesi dolayısıyla işittiği azarın ardından, gerçek mü’minlerin, canları ve malları ile cihad etme yükümlüğünden kaçınmak için izin istemedikleri dile getiriliyor. “Senden, yalnızca Allah’a ve ahiret gününe inanmayan,” Allah’a, Rasûlüne, müjde ve tehdidine inanma hususunda “kalpleri kuşkuya kapılıp” şaşkınlar gibi “kuşkularında kararsızlığa düşen,” nereye gideceğini bilmeyen kimseler “İzİn ister.” Bu, her münafığın derinden yaşadığı bir inanç ve duygu tutarsızlığıdır. Bu arada Yüce Allah, münafıkların ileri sürdükleri mazeretlerin tümüyle yalan olduğunu haber veriyor. Çünkü cihada çıkma niyetinde olsalardı, bunun için önceden hazırlık yaparlardı; silah, azık ve binek gibi gerekli donanımı temin ederlerdi. Ama onlar kesinlikle cihada çıkmama kararındaydılar. Sen onlara izin verme-seydin, bu sefer sana muhalefet edip geride kalacaklardı; emrine uymayacaklardı. Bunun altında yatan neden, Yüce Allah’ın onların cihada çıkmalarını kendi hür iradelerine bırakmasıdır. Emrettiği halde zorlamamasıdır. Çünkü cihada çıkmaları bir çok yönden zararlı ve tehlikeliydi. Bu yüzden yüreklerine isteksizlik duygusunu attı. Ağır bir tembellik çöktürdü üzerlerine. Sanki onlara: “Oturun oturanlarla beraber.” denildi. Âyet-i kerime bu durumu net biçimde ortaya koymaktadır: “Eğer savaşa çıkmak isteselerdi, herhalde ona bir hazırlık yaparlardı. Ancak Allah savaşa gitmelerini çirkin gördü de ayaklarını doladı; ve onlara, siz de oturanlarla birlikte oturun, denildi.”
44. âyetin sonunda yer alan değerlendirme cümleciğinde ise Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah takva sahiplerini bilir?” Bu ifade, Yüce Allah’ın kullarının nefislerinin her türlü halini bildiğini ortaya koymaya yöneliktir. Buna göre O’nun haber verdiği herşey, gerçeğin, doğrunun kendisidir. Şu halde, gerçek mü’minler, inançlarının sağlamlığından ve kalplerinin derinliklerinde hissettikleri iman duygusundan dolayı cihaddan kaçınmak için izin istemezler. Cihad yükümlülüğünden kaçınmak için ancak münafıklar izin isteyebilirler.
Bunun nedeni, içlerini yiyip bitiren kuşku ve günahkârlıktır. Allah onların durumunu herkesten daha iyi bilir. Hiç kimse, herşeyden haberdar olan Allah gibi sana gerçeği bildiremez.[57]
Sonuç
1- İman ve Allah’ın emirlerine göre hareket etme, bir kişide bulunması gereken büyük faziletlerdir. Öyle ki, bu niteliklere sahip bulunan bir kimse, mal ile ve can ile cihaddan kaçınma girişiminde bulunmaz.
2- İnançta kuşku büyük bir tehlikedir. Şaşkınlık ve ne yapacağını bilme-mezlik, kararsızlığın başlıca sebebidir. Kuşkular içinde bocalayan bir kimse mal ve can ile cihad yükümlülüğünü yerine getiremez.
3- Kişinin geçmişte işlediği kötülükler, onun hayırlı bir iş yapmasına engel değildir.[58]
47- Sizin içinizde sefere çıkmış olsalardı, size bozgunculuktan başka bir katkıları olmazdı. Sizi birbirinize düşürmek için hemen aranıza sokulurlardı; içinizde de onlara kulak verenler vardı. Allah zalimleri bilir.
48- Onlar önceden de fitne çıkarmak istediler ve sana nice işleri ters çevirdiler. Nihayet hak geldi, onlar istemedikleri halde Allah’ın emri galebe çaldı.[59]
Sözlük
Sizinle birlikte çıksalar. Cihada çıkarlarsa. Ancak bozgunculuk. Görüş ve taktik hususunda bozgunculuk
yaparlar.Aranızda dolaşmazlar. Sadece aranızda laf götürüp getirme, kırıcı laflar yayarak sizi birbirinize düşürme amacından başka bir amaçla aranızda dolaşmazlardı.Aranızda onlara çokça kulak veren var. Onların bozguncu ve kışkırtıcı sözlerinden etkilenen zayıf inançlı, zayıf karakterli kimseler vardır.Senin Medine’ye hicret etmenden Önce.Senin hakkında işler çevirdiler. Sana karşı bir takım işler çevirmişlerdi. Tuzaklar hazırlamış, komplolar kurmuşlardı. Yahudiler ve müşriklerle işbirliği içine girerek onlara yardım etmişlerdi.Allah’ın emri ortaya çıktı. Üstünlük sağladı. Mekke fethedildi. Bunun sonrasında insanlar akın akın Allah’ın dinine girdi.Ve onlar nefret ederler. Hakkın gelmesini, Allah’ın emrinin üstünlük sağlamasını, dininin zafere ulaşmasını istemiyorlar.[60]
Açıklama
Sûrenin akışı içinde bu iki âyet, münafıkların niyetlerini açıkça göstermeye, gizli yönlerini, ilişkilerini ortaya çıkarmaya ilişkindir. Bu yönde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sizinle birlikte çiksalardı...” Ey Rasûl ve Ey mü’min-ler! Eğer bu münafıklar sizinle birlikte Tebük seferine katılsalardı “size kötülük ve zarardan başka bir şey etmezlerdi.” Size zarar verirlerdi; bozgunculuk yaparlardı. Mü’minlerin kafalarım karıştırıcı söylentiler yayarak, zehirli fikirler taşıyarak saflarda bozulma ve dağılmaya yol açarlardı. “Aranıza,” saflarınız arasına “fitne sokmak üzere,” maneviyat bozucu sözlerle “içinizde uğraşırlardı.” Birliğinizi parçalar, aranıza düşmanlık tohumlarını serperlerdi. Bu da her zaman ve mekandaki münafıkların hoşlandığı davranış biçimidir; onların içlerindeki özelliktir.
“İçinizde onlara kulak verenler var.” Aranızda zayıf imanlı ve zayıf tabiatlı kimseler vardır. Sizden duydukları sözleri ve gizli sırlarınızı onlara aktarırlar. Yine içinizde onları dinleyip emirlerine uyan kimseler de vardır. İşte bu ve benzeri şeylerden dolayı onların sizinle birlikte gelmelerini Allah (c.c.) çirkin gördü de kadınlarla, çocuklarla, düşkünlerle birlikte oturdular.
“Allah, zulmedenleri bilir.” Dinini geçersiz kılmak ve dostlarını hezimete uğratmak için çaba yürütenleri bilir. Bu yüzden Romalılardan ve hris-tiyanlaşmış Suriye Araplanndan oluşan düşmanlarınıza karşı çıktığınız bu seferinizde onların aranızda olmalarına izin vermedi. “Andolsun daha önce onlar fitne çıkartmak istemişlerdi.” Senin Medine’ye hicret edip orada bir İslâm toplumunu oluşturduğun günden beri, onlar senin ashabın arasına fitne tohumlarını serpiyorlardı ki, amaçlarına ulaşsınlar. Nitekim Uhud savaşında İbn-i Selul, üç kişilik Beni Seleme ve Beni Harise kabileleri mensuplarıyla birlikte bozuşarak, savaştan çekildi. Allah sizi güvencede tutmasaydı, onların bu geriye çekilişleri büyük zararlara yolaçacaktı. “Ve sana karşı bir takım işler çevirmişlerdi.” Senin mesajını ortadan kaldırmak için türlü hile ve tuzaklara giriştiler. Bir çok yerde yahudilere, müşriklere destek oldular. Bu onların Özellikleridir; vazgeçilmez alışkanlıklarıdır.
“Sonunda hak geldi,” Mekke’nin fethi ile birlikte “Allah’ın emri üstünlük sağladı.” Arapların büyük çoğunluğu Allah’ın dinine girdi. “Onlar istemedikleri halde.” Bu durum, onların üzülmelerine, hüzne kapılmalarına neden oldu. Bu yüzden ey mü’minler! Sizinle birlikte sefere çıkmadılar diye üzülmeyin; çok da önemsemeyin. Yüce Allah’ın onları sizinle birlikte sefere çıkmaktan alıkoyması, size yönelik rahmetinin ve şefkatinin bir sonucudur. Zaferle dönmenizi istediğinin ifadesidir. Şu halde O’na yaraşır biçimde O’na hamd edin.
Allah’a hamd-u senalar olsun.[61]
Sonuç
1-Mü’minlerin saflarında münafık kimselerin bulunması büyük bir tehlikedir ve zarar vericidir. Bu yüzden onları önemli bir işe katmamak gerekir.
Önemli ve riskli konularda onlara başvurulmamalıdır.
2- İslâm ve müslümanlar açısından hayati etkinliğe ve öneme sahip meselelerde gerekli tedbiri alıp, adımları büyük bir titizlikle atmak farzdır.
3- Münafıklar, İslâm ve mü slü mani arın üstünlük sağlamasını istemezler. Bu, onlar için büyük bir üzüntü kaynağıdır.
4- Yüce Allah’ın dostlarına ilişkin plânı, her türlü tedbir ve plândan daha hayırlıdır. Bu yüzden Allah’ın kader, kaza ve tavsiyelerine uymak, O’nun planlamasına teslim olmak farzdır.[62]
49- İçlerinden öylesi var ki: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme.” der. İyi bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem de kâfirleri kuşatacaktır.
50- Sana bir iyilik ulaşsa, bu onların hoşuna gitmez ve eğer sana bir kötülük ulaşsa: “Biz önceden sefere katılmamakla başı-mızın çaresine bakmışız-“ derler; sevinerek döner giderler.
51- De ‘ki: “Allah, bizim için ne yazmış, ne takdir etmiş ise ancak o bize ulaşır; bizim sahibimiz O’dur. İnananlar Allah’a dayansınlar,”
52- De ki: “Bize yalnız iki iyilikten, ya gazilik veya şehid-likten birini beklemiyor musunuz? Bundan başka ne olabilir? Ama biz, Allah’ın size ya kendi tarafından veya bizim ellerimizle bir azap ulaştırmasını gözetliyoruz. Haydi gözetin, biz de sizinle beraber gözetenleriz.”
Sözlük
Onlardan bir kısmı. Ced b. Kays gibi olanlar.Bana izin ver. Cihaddan geri durma hususunda bana izin ver, derler.Beni fitneye düşürme. Beni fitneye katma. İddiası da şudur: “Bizans kadınlarını gördüğümde nefsime hakim olamıyorum.” İyilik onları kötü eder. Zafer, ganimet ve afiyet gibi her türlü güzellik, onları fenalaştım-. Bundan dolayı hüzne kapılırlar. Önceden işimizi aldık. Önceden tedbirimizi aldık; bu yüzden onlarla birlikte sefere çıkmadıkki güzellikten biri. Zafer ve cennete varis olmak demek olan şehadet.Bekleyin. Bekleyedurun. Kuşkusuz biz de sizinle birlikte bekleyenleriz.[63]
Açıklama
Sûrenin akışı, Tebük seferine katılmayan münafıklarla ilgili olarak devam ediyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onlardan bir kısmı: Bana izin ver, der.” Cihada gitmemek için bana izin ver “ve beni fitneye katma.” Beni sefere katılmak zorunda bırakma.Rivayete göre, Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) yukarıdaki gerekçeyi ileri süren şahsa şöyle demiştir: “Bizanslıların ülkesine sefer düzenlemeye ne dersin?” Adam: “Ben kadınlara düşkün biriyim; Bizanslıların kadınlarım gördüğümde, kendime hakim olamayıp fitneye düşmekten korkuyorum.” diye cevap vermiştir. Bu sözü söyleyen şahıs Medine münafıklarının liderlerinden Kays oğlu Ced’dir. Yüce Allah onun bu iddiasının gerçekle ilgisinin olmadığını bildiriyor: “Haberin olsun, onlar fitnenin ta içine düşmüşlerdir.” En büyük fitne olan şirk ve nifakın içine düşmüş bulunuyorlar. “Hiç şüphesiz cehennem, o inkâr edenleri mutlaka çepeçevre kuşatıcıdır.” Cehennem, bu ve benzeri kâfirleri ve münafıkları kuşatmıştır.50. âyette ise, münafıkların bir özelliği ortaya konuyor: Bunlar içlerinde bazı fikirler kuruyorlardı. Rasûlüllah’a ve mü’minlere herhangi bir iyilik, zafer ve ganimet gibi bir kazanç isabet etse, onları üzer, hüzne kapılmalarına neden olur. Şayet mü’minler yenilgiye uğrasalar, Öldürülüp şehid düşseler, derler ki: “Biz önceden tedbirimizi almıştık.” Tedbirli davranarak onlarla birlikte sefere katılma gafletine düşmedik, derler. Ve “dönüp giderler”. Gururla evlerine ve ailelerine “sevinç içinde” dönüp giderler. Âyeti bir kez daha okuyacak olursak, onların tavırlarını daha acık bir biçimde algılayabiliriz; “Sana iyilik dokunursa, bu onları fenalaştırır. Bir zarar ve kayıp isabet edince ise, biz önceden tedbirimizi almıştık, derler ve sevinç içinde dönüp giderler.”
51 ve 52. âyetlerde ise, Yüce Allah, Rasûlüne, bu münafıkların öfkelenmesine, derin bir karamsarlığa kapılmasına neden olacak buyruklar veriyor: “De ki: Allah’ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle” herhangi bir iyilik veya kötülük “isabet etmez.” Rabbimizin bizim için yazdığı da, kesinlikle bizim için hayırdır. Çünkü O, bizim koruyup gözetenimizdir. “Ve mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etmelidirler.” Biz mü’miniz ve sadece Rabbimize güvenip dayanıyoruz. “De ki: Siz bizim için iki güzellikten [64]birinin dışında başkasını mı bekliyorsunuz?” Bizim için, şirk, küfür ve nifak ehline karşı zafer kazanmamızdan, üstünlük sağlamamızdan veya Allah yolunda şehid düşmemizden başkasını mı bekliyorsunuz?.. Bu beklentiniz boşunadır. Biz ya sizi ağır bir yenilgiye uğratıp zafere ulaşacağız, ya da şehid olup Yüce Allah katındaki cennetin kalıcı nimetlerine kavuşacağız. “Öyleyse siz bekleyedu-run, kuşkusuz biz de sizlerle birlikte bekleyenleriz.” İleride karşılaşacağımız akıbet, kesinlikle bizi sevindirecek, sizi ise üzecektir.[65]
Sonuç
1- Kays oğlu Ced’in işlediği ayıp, laneti hakedişi ve cehennemle müjdelenişi(!) gündeme getiriliyor.
2- Mü’minlere zarar veren bir şey kâfirleri ve münafıkları sevindirir. Müslümanları sevindiren bir şeyse onların üzülmelerine neden olur. Bu, her münafığın belirgin ve değişmez özelliğidir.
3- Münafıkların sözlerine önem vermemek ve yalnızca Allah’a güvenip dayanmak, farzdır.
4- Cihada çıkan mü’minler için iki güzel sonuç sözkonusudur: Zafer ya da şehadet.
5- Gerektiğinde düşmanı öfkelendirecek, hüzne kapılmasına yolaçacak sözler söylemek İslâm’a uygundur.[66]
53-De ki: “İster gönüllü, ister gönülsüz sadaka verin; sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz yoldan çıkan bir kavimsinız.
54- Sadakalarının kabul edilmesine engel olan sadece şudur: Onlar Allah’a ve Elçisine karşı nankörlük ettiler; namaza da üşene üşene gelirler ve istemeye istemeye sadaka verirler.
55-Onların ne malları, ne de evlâtları seni imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azabetmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.
Sözlük
İsteyerek veya istemeyerek.Muhakkak ki siz fasıklar (bozuk ve bozguncu) topluluğu oldunuz. Yardımlarının kabul edilmeyişinin gerekçesini açıklayıcı bir ifadedir bu.Ağırdan almak. İçlerinden namazın faydasına inanmadıkları için isteksizce ve ağırdan alarak namaza gelirler. Onların mallan seni hayrete düşürmesin. Ey müslümanlar! Münafıkların sahip oldukları şeylere imrenmeyin. Malları ve evlatları size çekici gelmesin. Canları zorlukla çıkar. Ölürken işkence çeke çeke ölürler.[67]
Açıklama
Yüce Allah, Rasûlüne, münafıklara nasıl karşılık vereceğini öğretiyor ve şöyle buyuruyor: “İsteyerek veya istemeyerek infak edin...” Gönüllü veya gönülsüzce yardımlarda bulunun.,, “sizden kesin olarak kabul edilmeyecektir. “[68] Yüce Allah Rasûlüne şunu bildirmiş oluyor: Onlara de ki: Tebük seferi için ve diğer zamanlardaki kamu harcamaları* için yaptığınız harcamaları, gönüllü de? gönülsüz de yapsanız, bu sizden kabul edilmeyecektir. Çünkü siz, Allah’ı ve Rasûlünü inkâr etmekle, onlara itaat etmemekle fasık bir topluluk oldunuz.
54.âyete gelince, burada Yüce Allah, yardımlarının kabul edilmeyişinin başlıca sebeplerini açıklıyor. Buna göre sebeplerin başta geleni, Allah’ı ve Rasûlünü inkâr etmeleridir. İkincisi, istemeyerek ve gönülsüzce namaza kalkmalarıdır. Üçüncü sebep, Allah yolunda yardım etmenin hoşlarına gitmemesi-dir. “İnfak ettiklerinin kendilerinden kabulünü engelleyen şey Allah’ı ve Elçisini tanımamaları, namaza ancak isteksizce gelmeleri[69] ve hoşlarına git-miyorken infak etmeleridir.”55.âyette ise, Yüce Allah, Elçisinin ve mü’minlerin, güzellikte ve çoklukta hangi boyutlarda olursa olsun, münafıkların mal ve çocuklarına imrenmelerini yasaklıyor: “Şu halde onların mallan ve çocukları seni imrendirmesin.” Bunları imrenilecek bir durum olarak algılamayın. Ardından Yüce Allah, Rasûlüne münafıklara bol evlad ve mal bahsedişinin sebebini açıklıyor: “Allah bunlarla ancak onların dünya hayatında azap çekmesinin çoğalmasını ve canlarının inkâr içindeyken zorlukla çıkmasını ister.” Dünyada çekecekleri azabın niteliğini şöylece tesbit edebiliriz: Zekât verirken ve cihada mali destek amacı ile harcadıkları her maldan (kuruştan) dolayı tarifsiz bir elem duyarlar. Çünkü bu harcamanın kendi lehlerine değil, bilâkis aleyhlerine olduğunu düşünürler. Onlar İslâm’ın zafer kazanmasını, üstünlük sağlamasını istemezler... Çocuklarının onlar için bir azap kaynağı oluşuna gelince, bu münafıklar, çocuklarının İslâm’a girdiğini, onun emirlerini yerine getirdiklerini görür, ama buna engel olamazlar. Bir insan İçin, öz çocuğunun kalkıp babasının dinini ter-kederek bir başka dine bağlanmasından daha acı ne olabilir? Üstelik o çocuğun kalkıp kâfir babasına, annesine, kardeşine, kızkardeşine, en yakın akrabalarına düşman kesilmesinden daha ıstırap verici birşey olur mu?.. Bütün bunların yanında bu adamlar, kâfir olarak ölüyor ve dünyada çektikleri azaptan daha şiddetli bir azaba çarptırılıyorlar...
Yüce Allah işte bu şekilde, münafıklara bahşettiği mal ve evladın onlar için bir azap unsuru olduğunu, mutlu olsunlar diye bunları bahşetmediğini vurgulayarak Elçisini ve mü’minleri teselli ediyor.[70]
Sonuç
1- Ameli boşa çıkaran şirk gibi, riya da yani Allah rızasının dışında gösteriş için yapılan ameller de yapılan ibadetin sevabını geçersiz kılan bir unsurdur.
2- Burada kâfirler için “fasık” sıfatı kullanılıyor. Buna göre, her kâfir kesin olarak fasıktır (Allah’ın ölçülerinden dışarı çıkan). Bunun yanında her fasık da kafir değildir.
3- Kul, Allah yolunda zekat ve benzeri şekillerde harcamada bulunurken nefsi bundan hoşnut olmalıdır.
4- Namaz kılma hususunda tembellik göstermek iyi değildir. Çünkü bu, münafıklığın alâmetlerinden sayılmaktadır.
5- Bir müslümanın fasık ve münafıkların sahip oldukları mal ve eşyaya imrenmesi doğru değildir.[71]
56- Sizden olduklarına Allah’a yemin ediyorlar. Oysa onlar sizden değiller; fakat onlar korkak bir topluluktur.
57- Eğer sizden korunmak için sığınacak bir yer, yahut barınacak mağaralar, ya da girecek bir delik bulsalardı, hemen oraya doğru koşarlardı.
58- Onlardan kimi de sadakaların bölüştürülmesi hususunda sana dil uzatır. Eğer o sadakalardan kendilerine pay verilirse hoşlanırlar, verilmezse hemen kızarlar.
59- Ne olur onlar, Allah’ın ve Elçisinin kendilerine verdiğine razı olup: “Allah bize yeter; yakında Allah bize de bol lütfün’ dan verecek; Peygamberi de. Biz sadece Allah’a rağbet ederiz; yalnız O’ndan umarız.” deselerdi.
Sözlük
Onlar sizden değildirler. Çünkü kâfirdirler, yüzleri ve kalpleri kâfirlere dönüktür.Korkuyorlar. Sizden çok korkuyorlar.Sığınak. Sığınabilecekleri sağlam bir yer.Mağaralar.Girilen yer. Korkup kaçan bir kimsenin gizlenebileceği yer.Koşuyorlar. Durdurması, karşı konulması imkansız bir hızla koşarlardı. Sana dil uzatıyorlar. Sadakaları dağıtman konusunda seni eleştiriyorlar.Onlar o zaman öfkelenirler. Hoşnut olmazlar. Allah bize yeter. Her hususta, Allah bize yeter ve kâfidir. Allah’a rağbet edenler. Bizler O’nun lûtfunu isteyenleriz.[72]
Açıklama
Sûrenin akışı, münafıkların gizli-saklı yönlerini gözler önüne sermek suretiyle devam ediyor. Bunda amaç: içlerinde Allah’ın lûtfuna mazhar olanlar hatalarını anlayıp tevbe etsinler.
“Gerçekten sizden olduklarına dair Allah adına yemin ederler.” Dininize ve ümmetinize bağlı olduklarını ileri sürerler. “Oysa onlar sizden değildirler.” Gerçekte onlar münafıklık eden kâfirlerdir. “Ancak onlar ödleri kopan bir topluluktur.” Sizden çok korkuyorlar. Bu yüzden, size karşı mallarını ve canlarını güvenceye almak için, sizden olduklarına dair yemin ederler. Bu, aynı zamanda sizden ne kadar korktuklarının da bir ifadesidir. “Eğer onlar bir
sığmak..” sağlam bir kale, “veya mağaralar..” dağlarda kalacak mağaralar, “veya girebilecekleri bir yer bulsalardı..” yerde bir sığınak bulsalardı, “hızla oraya yönelip koşarlardı.” Sizden korunmak için can havliyle oraya atılırlardı. 58 ve 59. âyetlere gelince, burada Yüce Allah, bazı münafıkların Hz. Peygamberin sadakaları dağıtış yöntemini eleştirdiklerini, onu adaletsizlikle suçladıklarını haber veriyor. “Onlardan sadakalar konusunda seni yadırgayacaklar vardır. Ondan kendilerine verilirse hoşlanırlar.” Rasûlüllah’tan ve paylaşım yönteminden razı olurlar. “Kendilerine verilmediği zaman bu sefer Öfkelenirler.” Ardından Yüce Allah, aslında nasıl davranmaları gerektiğini ifade buyuruyor: “Eğer onlar, Allah’ın ve Elçisinin verdiklerine razı olsalardı...” kendilerine sadakalardan verilen paya razı olsalardı “ ve: Allah bize yeter; Allah pek yakında bize fazlından verecek; O’nun Elçisi de...” Allah bize bol bağışlarda bulunacak; Elçisi de Allah’ın bahşettiği sadakaları aranızda bölüş-türecektir. “Biz gerçekten ancak Allah’a yönelenleriz ve ona gönül verenleriz, deselerdi ya.” Sadece Allah’ın lûtfunu umuyoruz, deselerdi; bu, kendileri için daha hayırlı olurdu ve ihtiyaçları da giderilirdi [73]
Sonuç
1- Sahte inanç, münafıkların en büyük özelliğidir. Hadîste, münafıkların alâmetlerinin üç tane olduğu belirtilir: “Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verince sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
2- Korkaklık, Ödleklik, zayıflık ve pısırıklık küfrün ve münafıklığın gerekleridir.
3- Salih kimseleri ayıplamak, eleştirmek, bunu yapan kimsenin kalbinin ve niyetinin bozukluğunu ortaya koyan bir delildir.
4- İlâhi rahmetin bir belirtisi de münafıklara nasihat ile yol göstermesi, kendilerini dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştıracak yola yöneltmesidir.
5- İnsana sadece Allah yeter. Başkasına değil sırf O’na yönelmek ve gönül vermek gerekir.[74]
60- Sadakalar, zekâtlar Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, .onlar üzerinde çalışan zefyat toplayan “memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya, mahsustur; toplanan zekât, ancak bu sayılan yerlere verilir. Allah* bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sözlük
Sadakalar. “Sadaka”nın çoğula. Burada kastedilen, mali bir yükümlülük olarak zekattır.
Fukara için. “Fakir”in çoğulu ve fakirler demektir. Yeterli yiyeceği olmayan, buna karşın insanlardan istemeyen kimseler.Ve miskinler. “Miskin”in çoğulu. Yoksullar demektir. Yeterli yiyeceği olmayan, bu ihtiyacını gidermek için insanlardan isteyen ve dilenmek suretiyle şahsiyeti kırılan kimse. Ve onun üzerinde çalışanlar. Zekat toplama işinde çalışan görevliler. Ve kalpleri ısındırılanlar. Bunlar, müslüman olmaları veya böyle kalmaları umulan kimselerdir. Toplumsal mevki olarak büyük öneme sahiptirler. Müslüman olurlarsa, büyük yararlıklar gösterirler. Ve kölelikte olanlar. Kölelikten kurtulmak için, efendileriyle özgürlük sözleşmesi imzalayan kölelere, ihtiyaç duydukları malî yardım zekattan sağlanır. Ve Allah yolunda. Cihad için. Ordunun hazırlanışı, mücahidlerin teçhizatı için gerekli destek sağlanır.Ve yolda kalmış. Yöresinden uzak düşmüş bu kimse, zengin bile olsa, bu halinde ona zekattan pay verilir.Allah’tan farzdır. Allah bunu mü’mİn kullarına farz kılmıştır.[75]
Açıklama
Münafıkların Rasûlüllah Efendimizi (s.a.v.) eleştirmeleri, sadakaların paylaşım tarzını adaletten yoksun olarak nitelemelerinden söz edilmişken Yüce Allah, zekât ve benzeri mali gelirlerin dağıtılacağı grupları açıklıyor. Âyette geçen sadaka kavramı ile zekâtın ve gönüllü bağışların kastedildiği unutulmamalıdır: “Sadakalar, Allah’tan bir farz olarak” şu sekiz insan grubuna mahsus kılınmıştır:
1- Fakirler: Yiyecek, içecek, giyecek ve barınak gibi hususlardaki ihtiyaçlarını giderecek bir şey bulamayan mü’minler.
2- Miskinler: İhtiyacını giderecek birşey bulamamakla beraber, insanlardan istemekten kaçınmayan, dilenen, yoksullukları ve muhtaçlıkları hallerinden anlaşılan kimseler.
3- Zekât işinde çalışan toplayıcılar, zekat mallarının güvenliğini üstlenen kimseler, zekat mallarını kayıtlara geçiren yazıcılar ve dağıtıcılar, bu çalışmalarına karşılık olarak maaşları zekattan ödenebilir. Ücret belirlemede emsal devlet memurları ölçü alınır.
4- Kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlar: Bunlar çevresinde etkinliğe sahip oldukları için İslâm’a ve müslümanlara yararlı olacakları umulan kimselerdir. Bu gibi kimselerin kalplerini İslâm’a ısındırmak, İslâm’ı onlara sevdirmek, İslâm ve müslümanların zafere ulaşmasını sağlamak için bir miktar mal verilir. Bazen bunlardan biri henüz müslüman olmamıştır, yine de onun İslâm’a yönelik eğilimini pekiştirmek, veya müslüman olmuştur ama imanı zayıftır, bunun da inancını sağlamlaştırmak ve dolayısıyla İslâm’ın etkinliğini güçlendirmek için zekâttan bunlara pay ayırmak zorunluluk kazanır.
5- Köleler: Efendisiyle özgürlük sözleşmesi imzalayan kölelere, özgürlüklerini elde etmeleri için zekattan pay ayırmak gerekir. Fakat zekât malıyla köle alıp satmak caiz değildir. Çünkü sonuçta zekatı veren yararlanmış olur. Çünkü kölelik sözleşmesi onun lehinedir.
6- Borçlular: Allah’ın kendisine ve ailesine getirdiği yükümlülükler hususunda Allah’a itaat etmesi dolayisıyle borç altına giren ve borcunu ödemesi için gerekli olan mala, nakit paraya ve eşyaya sahip olmayan kimselere zekattan pay ayırmak lazımdır.
7- Allah yolunda: Allah için cihada çıkan mücahidlerin silah, binek, azık ve giysi gibi donanımlarını zekât malından temin etmek gerekir.
8- Yolda kalmışlar: Bir memlekete konuk olup da nafakaları tükenen, dolayısıyla muhtaç duruma düşen kimseler. Bunlar memleketlerinde zengin de olsalar, zekâttan pay alabilirler.
“Allah’tan bir farz olarak” sadakaların bu şekilde dağıtılması, Allah’ın mü’min kullarına yüklediği bir farzdır. “Allah bilendir...” Yarattıklarını ve hallerini bilir. “Hüküm ve hikmet sahibidir.” Koyduğu yasalar bir hikmete dayanır. Zekatın bu şekilde dağıtılması da ilahi adaletin öngördüğü bir husustur. Bu yüzden, hiç bir zaman bu paylaşım biçimine karşı çıkmamak gerekir. Bu âyette sözü edilmeyen herhangi bir kimseye zekât verilmez. Ama zekâtı bu grupların tümüne birden vermek şart değildir. Kişi tüm zekâtını cihad için harcayabilir veya fakir ve miskinlere verebilir ya da borçlulara ve sözleşmeli kölelere dağıtabilir. Bununla beraber, imkân varsa, zekâtı bu grupların tümüne birden vermek daha uygundur. Ancak bu grupların tümünü her zaman bir arada bulmak mümkün olmayabilir.[76]
Sonuç
1- Zekât vermenin farz olduğu vurgulanıyor.
2- Zekâtın dağıtılacağı gruplar sekiz ana başlıkla bildiriliyor.
3- Allah’ın açıkladığı zekât paylaşımına teslim olup bunun dışına çıkmamak şarttır.
4- Burada Yüce Allah’ın “ilim” ve “hikmet” sıfatlarına dikkat çekiliyor. Yüce Allah kullarının durumlarını ve ihtiyaçlarını herkesten daha iyi bildiğine göre ve koyduğu yasalar ve tasarrufları bir hikmete dayalı olduğuna göre, emrine teslim olmak, hükmüne boyun eğmek, itaat edip koyduğu yasayı uygulamak bir zorunluluktur.[77]
61- İçlerinden bazıları da Peygamberi incitirler: “O, her söyleneni dinleyen bir kulaktır.” derler. De ki: “O, sizin için hayır kulağıdır. Allah’a inanır, mü’minlere inanır. Sizden inananlar için de bir rahmettir. Allah’ın Elçisini incitenlere acı bir azap vardır.”
62- Gönlünüzü hoş etmek için size gelip Allah’a yemin e-derler. Halbuki inanmış olsalardı, Allah’ı ve Elçisini hoşnut etmeleri daha uygundu.
63- Bilmediler mi ki kim Allah’a ve Elçisine karşı koymaya kalkarsa onun için sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır. İşte, büyük rezillik budur.
Sözlük
Nebiye eziyet ediyorlar.
O kulaktır. O söylenen her sözü dinleyen bir kulaktır. Bu, insana eziyet veren bir sözdür.De ki: Sizin için hayırlı olan bir kulaktır. Kendisine söylenen herşeyi dinler, büyüklenmez. Fakat sadece hakkı onaylar Ve mü’minlere inanıp onlara güvenir. Muhacir ve ensar’dan olan sadık mü’minleri tasdik eder. Diğerlerine gelince, onları dinlese bile tasdik etmez. Çünkü onlar günahkâr yalancılardır Allah. Hoşnut kılınmaya lâyık olan Allah ve Rasûlüdür.
Kim Allah ve Rasûlüne karşı sınırlamalar koymaya kalkışırsa. Onlara düşmanlık ederse.[78]
Açıklama
Sûrenin akışı münafıkların içyüzlerini gösterip kaypak tutumlarını sergilemeye devam ediyor.”İçlerinden Peygamberi incitenler var.” Münafıklar arasında b&zı kimseler vardır ki, bunlar Peygamberimize laf dokundurmalarla, onun uzak olduğu kusurları isnat ederek, Efendimizi incitiyorlar. Burada Yüce Allah ona nasıl eziyet ettiklerini açıklıyor: “O her sözü dinleyen bir kulaktır, diyorlar.” Her söylenene kulak veriyor. Oysa Peygamberimiz bâtıl, şer ve fesad nitelikli sözler dinlemekten uzaktır. Asıl olarak yalancı, ama s’Özü güzel olan bir münafık söylese bile, o, ancak hayır nitelikli sözler dinler. Yüce Allah ifadenin bu yerinde Rasûlüne, münafıklara şu- cevabı vermesini emrediyor: “De ki: O sizin için bir hayır kulağıdır.” Sizin için hayırlı olan şeyleri dinler. Size kötülüğü dokunacak sözleri dinlemez.Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) münafıkların kötü davranışlarını, çirkin’iş-lerini yüzlerine vurmadığı halde, onlar bu soylu davranışı, “o her sözü dinleyen bir kulaktır.” diyerek, dokundurucu biçimde, onu inciterek karşıladılar.Yüce Allah, münafıkların bu çirkin tavırlarına bu cevabı vermesini Rasûlüne emreder: O, rab ve ilâh olarak “Allah’a inanır, mü’minlere inanıp, güvenir.” Müslümanların sözlerini doğrular. Bu, onun hayırlı bir kişi olduğunun ifadesidir. “Sizden iman edenler için bir rahmettir.” Onun hayırlılığının bir diğer göstergesi, bir diğer sonucu da içinizde iman eden, getirdiği yolgösterici aydınlığa uyan, böylece iyi huylar edinip mutlu bir hayat sürdüren kimseler için bir rahmet olmasıdır.”Allah’ın elçisine eziyet edenler...” Az veya çok, herhangi bir şekilde Allah’ın Rasûlünü incitenler var ya, “ohlar için acı bir azap vardır.” Bu azap kesinlikle tepelerine inecektir. Onu tatmaları kaçınılmazdır.
Bundan sonraki âyette ise, Yüce Allah, münafıkların gelip mü’minlere yemin ettiklerini, Rasûlüllah’ı incitmediklerini belirttiklerini ifade buyuruyor. Bununla güttükleri amaç, mü’minleri razı etmektir ki, Rasûlüllah’in saygınlığına yönelik bu tavırlarından dolayı kendilerinden intikam almasınlar: “Sİzi hoşnut kılmak için Allah’a yemin ederler; oysa mü’min iseler, hoşnut kılınmaya Allah ve Elçisi daha layıktır.” Eğer mü’minlik iddiasında doğru idiyseler, mü’minleri hoşnut kılmaya çalışacaklarına, tevbe etmek suretiyle ‘Allah’ı, iman edip, Rasûlüllah’a da itaat ederek hoşnut kılmaları gerekirdi.
Bundan sonraki âyette ise-, Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bilmiyorlar mı, kim Allah’a ve Elçisine karşı koymaya çalışırsa...” Onlara düşman olur, muhalefet ederse, onun düşmanlığının, Allah ve Rasûlüne savaş açmışhğımn cezası, sonsuza dek cehennem ateşinde kalmaktır. “İşte en büyük aşağılanma budur.” Allah ve Rasûlüne karşı koyanın, bir daha çıkmamak üzere cehenneme girmesi en büyük aşağılanmadır.[79]
Sonuç
1- Her ne şekilde olursa olsun Rasûlüllah’a eziyet etmek haramdır.
2- Hz. Peygamber mü’minler için bir rahmettir; imana ve İslâm’a çağıran bir davetçidir.
3- Yüce Allah’ın Rasûlüllah Efendimizi (s.a.v.) incitenleri acı bir azapla tehdit etmesi, Rasûlüllah’i incitenlerin kâfir olduklarının delilidir!
4- Münafıklar, Rasûlüllah’ı incitmediklerine mü’minler yanında yemin etmişler, oysa fiilen incitmişlerdi. Mü’nıinlerin öfkelenip kendilerinden intikam almalarından korktukları için yalan yemine başvurma gereğini duymuşlardı.
5- Yüce Allah’ın sevdiği şeyleri yapmak ve gazabını gerektirici şeylerden kaçınmak suretiyle O’nun rızasını elde etmeye çalışmak gerekir .
6- Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkanlar acı bir azaba çarptırılacaklardır.[80]
64- Münafıklar, kendileri hakkında, kalplerinde bulunanı kendilerine haber verecek bir sûrenin indirileceğinden çekiniyorlar. De ki: “Siz alay edin, Allah çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır. “
65- Eğer onlara sorsan, “Biz sadece lafa dalmış, şakalaşıyorduk.” derler. De ki: “Allah ile, O’nun Âyetlefiyle ve O’nun El-
‘çisi ile mi alay ediyorsunuz?”
66- Hiç özür dilemeyin, siz inandıktan sonra inkâr ettiniz. Sizden bir kısmını affetsek bile suç işlediklerinden dolayı bir kısmına azab edeceğiz.
Sözlük
Münafıklar korkuyorlar, çekiniyorlar. Kin ve nefretlerini ortaya koyacak bir âyetin inmesinden korkup çekiniyorlar. Üzerlerine bir sûrenin inmesi. İç yüzlerini ortaya çıkaran bir sûrenin aleyhlerine inmesinden.Nefislerinde gizledikleri şeyleri kendilerine haber verir.De ki: Alay edin. Bu ifade, tehdit içermektedir.Çekindiklerinizi açığa çıkartıcıdır. Sakındığınız şeyi, içinizde gizlediğiniz şeyi ortaya çıkarıp insanlara gösterir.alıyor ve oynuyoruz. Adetimiz olduğu üzere lafa dalmış oyalanıyorduk. Amacımız sövmek ve laf dokundurmak değildi.Alaya alıyorsunuz. Küçümsüyordunuz.[81]
Açıklama
Sûrenin atışı münafıkların maskelerini düşürücü darbelerini indirmeye devam ediyor. Açıklanan gerçekler kimlikleri üzerindeki perdeyi aralıyor ve iç yüzlerini aydınlatıp, herkesin görebileceği şekilde sergiliyor. Ki, Yüce Allah’ın içlerinde tevbelerini kabul edebileceği kimseler tevbe etsinler.
“Münafıklar, kalplerinde oıanı kendilerine haber verecek bir sûrenin aleyhlerinde indirilmesinden çekiniyorlar.” İçyüzlerini ortaya koyan bir sûrenin Rasûlüllah’a ineceği endişesi içinde yaşıyorlar. “Kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir sûre...” Kendilerine, içlerinde olanı haber verecek, kendilerini asıl kimlikleriyle teşhir edecek bir sûrenin inmesinden korkuyorlar. Bu sûreye “el-Fadiha=teşhir eden” adı da verilmektedir.
Ardından Yüce Allah, Rasûlüne şöyle hitab ediyor: “De ki: Alay edin. Şüphesiz, Allah kaçınmakta olduklarınızı açığa çıkarandır.” Burada Yüce Allah, onların gizli yerlerde Rasûlüllah ve İslâm aleyhine sarfettikleri sözleri, içlerinde besledikleri duygulan açığa çıkarıp herkese duyuracağı tehdidinde bulunuyor. “Onlara sorarsan,” neden bu sözleri söylediniz? diye. “Biz dalmış, oyalanıyorduk,” sadece eğleniyorduk. Başka bir amacımız yoktu diyeceklerdir. Ey Rasûlüm! Onlara de ki: “Allah ile, O’nun âyetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?”
Tebük seferi sırasında bir grup münafık bir yerde oturmuş, aralarında şöyle konuşuyorlardı: “Şu Kur’aıı okuyanlarımızdan (Kurralar) daha obur, daha yalancı ve savaş anında daha korkak kimse görmedik...” Bu konuşma Efendimize ulaştı, bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. Sonra münafıklar gelip Rasûlüllah’a Özür beyan ettiler. Ardından şu âyet indi: “Özür belirtmeyin! Siz imanınızdan sonra inkâra saptınız!” Bu tavrınızla ve sözlerinizle küfre- girdiniz. Çünkü Allah ile, Rasûlüllah ile ve Allah’ın âyetleri ile alay etmek insanı dinden çıkarır, küfürdür. “Sizden bir topluluğu bağışlasak da (Mahşi b. Himer gibi tevbe eden bazılarınızı affetsek de), bir topluluğunuzu gerçekten azaplandıracağız (tevbe etmeyenlerinizi azaba çarptıracağız), gerçekten suçlu günahkâr oldukları için.” Azaba çarptırılmalarının sebebi, küfürleri ve mü’fninlerle alay etme suçunu İşlemiş olmalarıdır.
Diğer bir çirkin sözleri de şuydu: Rasûlüllah Efendimizi (s.a.v.) işaret ederek: “Bu adam Suriye kalelerini ve saraylarını fethedeceğini sanıyor!” diyorlardı. Yüce Allah onların bu sözlerini Elçisine duyurdu, Rasûlüllah onları çağırdı ve olayı açtı. Bunun üzerine mazeretler belirterek: “Biz zaman geçirmek için söze dalmıştık. Bıkkınlığımızı, can sıkıntımızı gidermeye çalışıyorduk.” dediler. Bunun üzerine: “Allah ile, âyetleriyle ve elçisiyle mi alay ediyordunuz?” âyeti indi.[82]
Sonuç
1- İslâm toplumu içindeki münafıkların yaşadıkları korku ve telaşın boyutları açıklanıyor.
2- Allah ile, O’nun âyetleriyle veya Elçisiyle alay etmenin küfür olduğu
vurgulanıyor.
3- Küfre girmiş bir insan tevbe ederek o küfürden kurtulmalıdır.
4- Yüce Allah’ın haber verdiği gibi onların bir kısmı azaba uğradılar. Bu kişiler, sırt kısmında başlayan ağrısı göğse doğru yayılma gösteren, kişiyi kesinlikle öldüren bir hastalıkla helak olup gittiler.[83]
67- Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten meneder ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Münafıklar; işte yoldan çıkanlar onlardır.
68- Allah münafık erkeklere ve münafık kadınlara ve kâfirlere içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini vaadetmiştir. O, onlara yeter. Allah onları lânetlemiştir. Onlar için sürekli bir azap vardır.
69- Sız de, sizden öncekiler gibi yaptınız. Onlar kuvvetçe sizden daha yaman, mal ve evlatça sizden daha çok idiler. Onlar, dünya malından kendi paylarına düşenle zevklerine baktılar, işte, sizden öncekilerin dünyadan kendi paylarına düşenle zevklerine baktıkları gibi, siz de kendi payınıza düşenle zevkinize baktınız ve sapık yollara dalanlar gibi siz de sapıklığa daldınız. Onlar, eylemleri dünya ve ‘ ahir ette boşa gitmiş kimselerdir ve ziyana uğrayanlar da onlardır.
70- Onlara, kendilerinden öncekilerin, Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen halkının ve başları üstüne ters dönen şehirlerin haberi gelmedi mi? Elçileri, onlara açık deliller getirmişti. Ama inanmadılar; bundan dolayı Allah’ın gazabına uğradılar. Allah onlara zulmedecek değildi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.
Sözlük
Münafıklar. Dilleriyle iman ettiklerini söyleyen, içlerindeyse küfür inancını gizleyen iki yüzlüler.Bazısı bazisındandır. Birbirlerindendir; birbirlerini tutarlar. İnanışları, sözleri ve davranışları birbirinin aynısıdır. Tek bir tavır içinde birlikte hareket ederler.Münkeri, kötüyü, inkârı, zararı. Zararlı veya pis olduğu için şeriatın kötü olarak nitelediği. Burada işaret edilen, münafıkların Allah’ı ve Rasûlünü inkâr etmeleridir.Maruftan. Hayırdan. Şeriatın yararlı olarak tanımladığı ve u-yulmasını emrettiği iman ve salih amel.Ellerini kaparlar. (Elisıkılık, cimrilik ederler.) Allah yolunda harcama yapmaktan kaçınırlar.Allah’ı unuttular; O da onları unuttu. Allah’ı terkettiler; O’na ve Rasûlüne inanmadılar. Bu yüzden Allah da onları terketti; onları yol göstericiliğinden, hidayetinden yoksun bıraktı.Sürekli azap. Sonu gelmez, bitip tükenmez azap.Dünyadan paylarına düşen.Ve daldınız. Yalana ve bâtıla daldınız.Yerle bir edilmiş, alt-üst olmuş yerleşim birimleri. Bunlar üç kenttir.[84]
Delillerle. Kendilerine sundukları öğretinin doğruluğunu ortaya koyan açık belgelerle.[85]
Açıklama
Sûrenin, münafıkların maskelerini düşürüşü ve belki tevbe ederler diye iç yüzlerini teşhir edişi devam ediyor. “Münafık erkekler ve münafık kadınlar, biribirlerinin tarafını tutarlar.” Bir bütünün parçaları gibidirler. Çünkü aralarında amaç ve hareket birliği vardır. İnanç, konuşma ve tavır olarak birbirlerinden ayrılmazlar. Yüce Allah, münafıkların içyüzlerini sergilemeye devam ediyor: “Kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar.” Bu onların kalp ve akıllarının bozulmuş olduğunun besbelli ifadesidir. Çünkü onların bu tutumları, aklı başında olan insanların tutumlarına tamamen zıttır. Onların emrettikleri, öna-yak oldukları kötülük ise, küfür ve günahtır. Yasakladıkları, önünü kesmeye çalıştıkları iyilikten maksat da, Allah’a ve Rasûlüne iman, ve itaate engel olmak.
“Ellerini sımsıkı tutarlar.” Cimridirler. Allah yolunda hayır amaçlı harcamalarda bulunmazlar.”Onlar Allah’ı unuttular.” Allah’a ve Rasûlüne inanmadılar; itaat etmediler.”O da onları unuttu.” Onları her türlü rahmetten, hidayetten ve lûtuftan yoksun bıraktı.”Şüphesiz, münafıklar sapık yollara sapanlardır,” ifadesi, “Onlar Allah’ı unuttular; o da onları unuttu,” ifadesini pekiştirici niteliktedir. Çünkü onları Allah’ın hidayetinden yoksun bırakan şey, Allah’ı ve Rasûlünü inkâr etmeleridir. Böylece fıska saptılar, yoldan çıktılar. Bu yüzden “fasıklar” denmeyi ha-kettiler. Fasıklığm en açık örnekleri oldular.”Allah, erkek münafıklara, kadın münafıklara ve bütün kâfirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem ateşini vaadetti. Bu, onlara yeter.” ... “Allah onları lanetlemiştir ve onlar için sürekli bir azap vardır.” Bu azap daimidir; sonu gelmez, bitmez, tükenmez. Bu âyet-i kerime kâfirlere ve münafıklara yönelik en sert tehdidi içermektedir. Yüce Allah her iki grubu cehennem ateşiyle-tehdit ediyor. Burada sonsuza dek kalacaklardır. Bu, sürekli ve hiçbir zaman sonu gelmeyen bir azaptır. Bir an bile onlardan ayrılmayacaktır. Bundan önce de Allah onları lanetleyecek, rahmetinden uzaklaştırıp hayırdan yoksun bırakacaktır.Bundan sonraki âyette Yüce Allah, Rasûlüne, Allah ile, O’nun ayetleri ile ve Elçisi ile alay eden münafıklara şöyle demesi buyuruyor: Ey münafıklar! Siz de tıpkı sizden önce mala ve evlâda kanarak Allah’ı inkâr eden, rasûllerini yalanlayan topluluklar gibisiniz. Nihayet Allah’ın azabı onların başına geldi; bu tür toplumların helak edilmesine ilişkin değişmez ve önlenemez yasa yürürlüğe girdi. “Sizden önceki münafıklar ve kâfirler sizden kuvvet bakımından daha güçlü, mal ve çocuklar bakımından daha çoktular. Onlar kendi paylarıyla zevklenmeye baktılar (dünyadaki paylarından istifade etmeye çalıştılar). Siz de (bu dünya hayatında sizin için ayrılan) kendi paylarınızla zevklenmeye baktınız.”
Tıpkı sizden öncekilerin kendi paylarıyla zevklenmeye dalmaları gibi, siz de bâtıla, kötülüğe, küfre, Allah’ın âyetlerini yalanlamaya, dünyaya ve zevke daldınız. Aranızda hiç bir fark yoktur.
“İşte onların dünyada ve âhirette bütün yapıp ettikleri boşa çıkmıştır.” Toz zerrecikleri gibi uçuşup gitmiştir. Onlara hiç bir fayda sağlamamıştır. “Ve işte onlar kayba uğrayanlardır.”
Ey münafıklar! Küfür ve Allah’ın âyetlerini yalanlama hususunda, mal ve evlatla böbürlenmede, bu kâfirlerin yolunda yürüdüğünüz için, sizin akibe-tiniz de onlarınki gibi olacaktır: Apaçık hüsran, kesin bir yıkım...
“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara Rasûlleri apaçık deliller getirmişlerdi.”
Ey münafıklar! Elçimiz Muhammed (s.a.v.) apaçık delillerle size geldiği gibi, sizden öncekilere de peygamberler, Allah’ın birliğine, Rasûlünün doğruluğuna, öğretisinin gerçekliğine ilişkin deliller getirmişlerdi. Siz bu delilleri yalanladınız. Nitekim onlar da yalanlamışlardı. Bunun üzerine Allah’ın azabı tepelerine indi. Nuh kavmi tufanla, Ad kavmi şiddetli bir kasırgayla, Semud kavmi yıldırımla, İbrahim kavmi[86] nimetlerden yoksun bırakılma ve türlü felâketlerle, Medyen halkı sarsıntı ve karanlık azabıyla, yerle bir edilen kentleri[87] yağmurla, (sel ile), alt-üst oluş azabıyla yokedildiler. Yüce Allah bu şekilde onları cezalandırırken, zulmediyor değildi. Fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı. Ve siz ey münafıklar! Rabbinize tevbe etmezseniz, sizden
öncekilerin başına gelen sizin de başınıza gelecektir, veya daha ağır bir azaba çarptırılacaksınız. Çünkü ş,iz, geçmişten ders almıyorsunuz.[88]
Sonuç
1- Bütün münafıkların hastalığı aynı olduğu, hepsi gizli küfür illetine mübtelâ olduğu için, davranışları da birbirinin aynısıdır. Hastalık her yerde aynı belirtileri gösterir.
2- Kötülüğü emredip iyiliği yasaklamak münafıklığın alameti, küfrün belirtisi ve akıl ve duygu (kalp) bozulmuşluğunun ifadesidir.
3- Mal ve evlatla böbürlenme, hakkı kabul etmenin, hakka teslim olmanın önündeki en büyük engeldir.
4- insanlar bâtıla, fesada ve kötülüğe uyma hususunda birbirlerine benzer, ortak tavırlar sergilerler.
5- islâm’a zıt olan inanç ve ameller iyi amelleri boşa çıkarır. İslâm dışı inançlara sahip olanlar tevbe etmedikleri müddetçe helak olmaları kaçınılmaz bir gerçektir.
6- Geçmiştekilerin durumlarından ibret dersleri çıkarmak, kâfirlerin uğradıkları azaptan öğüt almak bir zorunluluktur, vaciptir.[89]
71- İnanan erkekler ve inanan kadınlar, birbirlerinin velisi-dirler. İyiliği emrederler, kötülükten menederler; namazı kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Elçisine itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
72- Allah inanan erkeklere ve inanan kadınlara, altlarından ırmaklar akan, içinde sürekli kalacakları cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’ın onlardan razı olması ise hepsinden büyüktür. İşte büyük başarı (kurtuluş ve mutluluk başarısı) budur.
Sözlük
Mü’minler. Allah’a, Rasûlüne, Allah’ın vaad ve tehdidine ilişkin inançlarında samimi olanlar.Birbirlerinin dostudurlar. Yardım, himaye, sevgi ve destek açısından dayanışma içindedirler.Namazı kılarlar. Namazı huşu içinde, şartlarım, rükünlerini, sünnet ve âdabını eksiksiz yerine getirmek suretiyle kılarlar. Zekâtı verirler. Aynî ve nakdî mallarının, dirhem, dinar gibi değerlerinin, deve, sığır ve koyun gibi hayvanların zekâtmı verirler.cennetlerinde. (Onlar sürekli olarak orada kalırlar; hiçbir zaman oradan çıkarılmazlar.)Allah’ın rızası ise daha büyüktür. Allah’ın kendilerine yönelik hoşnutluğu, cennetin tüm nimetlerinden daha büyüktür.[90]
Açıklama
Münafıklardan, benzer tavır ye davranışlarından, kendilerini bekleyen akibetten sözedilmişken, Yüce Allah, mü’mini erden, tavır ve davranışlarından kendilerini bekleyen mutluluk verici güzel akibetten de söz açıyor: “İmanlı erkekler ve imanlı kadınlar (Allah’a, Rasûlüne, Allah’ın müjde ve tehdidine iman eden erkek ve kadınlar) birbirlerinin velileridirler.” Birbirlerinin dostudurlar; sevgi ve yardım hususunda dayanışma içindedirler, birbirlerine destek olurlar. “İyiliği emreder...” Şeriatı hak ve hayır olarak, iman ve salih ameli emrederler. “.. kötülükten sakındırırlar.” Şeriatın bâtıl, zararlı ve bozguncu olarak nitelediği şirk ve diğer fena işleri yasaklarlar.
Şu halde imanlı erkek ve kadınlar, münafık erkek ve kadınların tam aksi bir tavır içindedirler; “Namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler.” Oysa münafıklar namaza üşenerek kalkarlar. Onlar namazı dosdoğru kılmazlar, sadece geçiştirirler. Elisıkilık eder, Allah yolunda harcamalarda bulunmazlar. Oysa inananlar Allah’a ve Rasûlüne İtaat ederler. Münafıklar ise, Allah’a ve Rasûlüne karşı çıkarlar. Allah ileride inananlara rahmet edecek, münafıkları ise ağır bir azaba çarptıracaktır.
“Şüphesiz Allah üstün ve güçlüdür.” Müjde ve tehdidini gerçekleştirecek güce ve üstün iradeye sahiptir. “Hüküm ve hikmet sahibidir.” Her yaptığı yerindedir, tam da lâyık olduğu yere koyar herşeyi. Dolayısıyla inanana azap edip münafığı ödüllendirmez. Aksine inananı nimetlerle ödüllendirir, münafığı ise ağır bir azaba çarptırır.
“Allah, imanlı erkeklere ve imanlı kadınlara altından ırmaklar akan cennetler vaadetmiştir.” Köşklerinin ve ağaçlarının arasında ırmaklar akar. “İçinde ebedi kalırlar.” “Onlara güzel meskenler vaadetmiştir.” Tertemiz ve hoş kokulu köşkler bahşedecektir. “Adn cennetlerinde” kalacaklardır. “Allah’tan olan hoşnutluk ise, ne büyüktür.” onlar için Allah’ın hoşnutluğu cennetlerden, köşklerden ve diğer nimetlerden daha büyük bir ödüldür, “İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” İçindeki nimetlerle birlikte cennet ve Allah’ın hoşnutluğu en büyük kurtuluştur.
Kurtuluş, istenmeyenden kurtulup istenene ulaşmadır. Bu doğru ve gerçek vaad, imanlı erkek ve kadınlara yöneliktir. Bunun tam karşısında da Yüce Allah’ın Önceki âyetlerde, münafıklara ve kâfirlere yönelttiği tehdit yer alıyor: “Allah, erkek münafıklara da, kadın münafıklara da ve bütün kâfirlere, içinde ebedi kalmak üzere cehennem (ateşini) vaadetti. Bu, onlara yeter. Allah onları lanetlemiş,tir ve onlar için sürekli bir azap vardır.”[91]
Sonuç
1- İmanlı erkeklerle imanlı kadınların sıfatları açıklanıyor. Bu sıfatların onların-imanlarının göstergeleri ve delilleri olduğu vurgulanıyor.
2- İman ehlinin sıfatlarının önemi dile getiriliyor. Bu sıfatlar şunlardır: Birbirlerinin dostu olmak, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek, Allah’a ve Rasûlüne itaat etmek.
3- İman ehlinin ahiretteki ödülleri, esenlik yurdu olan cennetteki kalıcı ve bitimsiz nimetlerdir.
4- Allah’ın rızası, her türlü nimetten daha üstündür[92]
5- Kurtuluş, iman edip salih amellerle ateşten uzaklaşıp cennete kavuşmadır.[93]
73- Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara sert davran; onların varacakları yer cehennemdir. Ne kötü bir gidiş yeridir o!
74- Senin aleyhinde söyledikleri yakışıksız sözleri söylemediklerine Allah’a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü söylediler. İslâm olduktan sonra İnkâr ettiler; başaramadıkları bir şeye yeltendiler. Sırf Allah ve Elçisi, Allah’ın lûtfuyla kendilerini zengin etti diye şimdi öc almaya kalktılar. Allah ve Elçisinin iyiliğine karşı böyle nankörlük ettiler. Eğer tevbe ederlerse kendileri için daha iyi olur. Yok eğer inkâr yoluna dönerlerse, Allah onlara dünyada da, âhirette de acı bir biçimde azabedeçektir. Yeryüzünde onların ne velisi, ne de yardımcısı vardır.
Sözlük
Kâfirlerle Cihad et. Kâfirler ve münafıklarla savaş yolunda elinden gelen çabayı son noktasına kadar sarfet. Cilas’m şu sözü gibi: Eğer Muhammed’in getirdiği din hak ise, biz eşekIerden daha kötüyüz.Beceremedikleri Onlara sert ol. Onlara karşı söz ve eylem olarak sertlik yolunu tut. Yumuşak davranma.Küfür sözü. İnsanı küfre götüren söz. Süveyd oğlu bir şeye yeltenmişlerdi. Tebük seferi dönüşü, Rasûlüllah’ı (s.a.v.) öldürmek üzere aralarında sözleşmişlerdi.Sadece onları zengin etti diye intikam aldılar. İslâm’ı ve Rasû- lüllah’ı inkâr etmelerinin sebebi, Yüce Allah’ın yoksulluktan sonra onları zengin kılmasıdır. Yoksa bunun için mİ Rasûlüllah’ı öldürmek istiyorlar?[94]
Açıklama
Yüce Allah, elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kâfirlere ve münafıklara karşı fiili cihad hareketi başlatması buyruğunu veriyor ve diyor ki: “Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et.” Kâfirlerle cihad söz ve silahla, münafıklarla cihad ise sözle olur.[95]
“Onlara karşı sert ve caydırıcı davran.” Tavırların ve sözlerin sert ve kararlı olsun. Allah’ı ve Rasûlünü inkâr edenlerle, mü’minlere ve Rasûle karşı iki yüzlü davranan, görünüşte inanmış, esasta ise kâfir olan münafıklarla uzlaşma olmaz; iyi ilişkiler, dostane tavırlar sergilenmez.
“Onların barınma yerleri cehennemdir. Ne kötü bir yataktır (gidip kalma yeridir) o!..” Yüce Allah burada diyor ki:-Öldürme ve uslandırma amaçlı cihad alanında elinden gelen çabayı sarfet. Bu, onların dünyadaki cezalarıdır. Âhirette ise, barınma yerleri cehennemdir.
“Allah’a and içiyorlar ki o sözü söylemediler. Oysa andolsun, onlar inkâr sözünü söylemişlerdir ve mü’min olduktan sonra inkâra sapmışlardır ve beceremedikleri bir şeye yeltenmişlerdir.” Bu söz, cihad ve sert tavır içerikli buyruğun gerekçesi niteliğindedir... Cilas b. Süveyd’in: “Eğer Muhammed’in getirdiği din hak ise, biz eşeklerden daha kötüyüz!” şeklindeki sözünü bir müslüman duymuş ve Rasûlüllah’a haber vermişti. Bunun üzerine Cilas gelmiş ve Allah adına yemin ederek, böyle bir söz söylemediğini belirtmişti. Fakat Yüce Allah şu âyeti indirerek onu yalanladı: “Allah’a yemin ediyorlar” ki o sözü söylemedik diye. “Oysa andolsun, onlar inkâr sözünü söylemişlerdir. Mü’min olduktan sonra inkâra sapmışlardır.” Ayrıca âyet-i kerime, bu tür çirkin sözleri sık sık tekrarladıklarını da ortaya koymaktadır.
“Ve beceremedikleri bir şeye yeltenmişlerdir.” Münafıklar, Tebük seferi dönüşünde yol üzerinde bulunan dar bir geçitte Rasûlüllah’ı öldürmeyi planlamışlardı. Ancak Yüce Allah onları ve plânlarını ortaya çıkardı, tuzaklarım başlarına geçirdi; Peygamberini bu tuzaktan kurtardı. Amaçları, devesinin sırtında bulunan Rasûlüllah’ı sözkonusu dar geçitte sıkıştırıp uçuruma yuvarlanmasını sağlamaktı. Ancak Rasûlüllah Efendimiz Yasir oğlu Ammar’ı üzerlerine göndermiş, o da develerine vurarak onları birbirinden ayırıp kaçmalarını sağlamıştı. Böylece Rasûlüllah’ı öldürme planları sonuçsuz kaldı. (Allah onları kahretsin!)
Oysa intikama kalkışmalarının, Rasûlüllah’tan ve İslâm’dan nefret etmelerinin sebebi, Allah ve Rasûlünün onları zengin kılmalarıdır. Fakirlikten sonra zengin olma, intikam almayı mı gerektirir? Hayır, ama küfür ve nifak, zevki, fıtratı ve aklı bozar; harab ve hasta eder.
Bu küfre, bu kötülüğe ve bu bozgunculuğa rağmen Rahim olan yüce Allah tevbe kapısını yüzlerine açıyor: “Eğer tevbe ederlerse...” Bu küfürden, bu nifaktan, bu bozgunculuktan, sana karşı tasarladıkları bu suikastten pişmanlık duyup tevbe ederlerse, bu “..kendileri için hayırlı olur.” Gidişat ve sonuç bakımından hem dünyada, hem de âhirette kendileri için daha iyi olur. “Eğer yüz çevirirlerse,” Bu öneriyi reddederlerse, açılan tevbe kapısını ellerinin tersiyle iterlerse, küfür ve nifak esaslı hayat biçimlerini ısrarla sürdürürlerse “..Allah onları dünyada da, âhirette de acı bir azapla cezalandırır!” Dünyada öldürülme ve aşağılanma acısını tattırır. Âhirette ağır bir azaba, ateş azabına çarptırır. “Onlar için yeryüzünde bir koruyucu-dost ve bir yardımcı yoktur.” Kendilerine yardım edecek bir dost bulamazlar. Yüce Allah’ın kendileri için dilediği azabı püskürtecek bir güç bulamazlar dünyada. Yüce Allah onları yardımsız yüzüstü bıraktıktan sonra kimse onların elinden tutamaz.[96]
Sonuç
1- Savaş âyeti açıklanıyor: “Ey peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et.”
2- Bir müslüman küfür sözünü söylerse mürted (dinden dönmüş) olur: İslâm’ı eleştirmek, Allah’a ve Rasûlüne küfretmek, Allah’ın emrettiği şeyleri yalanlamak gibi.[97]
3- Her türlü günah için tevbe kapısı açıktır. Tevbe edenin tevbesi kabul olunur.
4- Allah’ın en büyük azap tehdidi küfürde ısrar eden ve küfür üzere ölen içindir.[98]
75- Onlardan kimi de: “Eğer Allah, lûtfundan bize verirse elbette sadaka vereceğiz ve% yararlı insanlardan olacağız!” diye Allah’a and içti.
76- Ne zaman ki Allah lûtf undan onlara verdi, O’nun verdiğinden cimrilik ettiler ve yüz çevirerek sözlerinden döndüler.
77- Kendisine verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları gü.ıe kadar onların kalplerine iki yüzlülük sokmuştur.
78- Bilmediler mi ki Allah, onların sırlarını ve gizli konuşmalarını bilir ve Allah gizlileri bilendir.
Sözlük
Onlardan, yani münafıklardan.Eğer Djze kendi zenginliğinden verirse.Onda cimrilik ettiler. Malı alıkoydular. Malda bulunan zekat ve benzeri hakları hak sahiplerine vermediler.Sonunda nifakla cezalandırıldılar. Bu cimrilik onlara nifak’ı miras bıraktı. Nifak (iki yüzlülük ve insanlarla aranın bozukluğu), Allah ile karşılaşacakları güne kadar kalplerinin ayrılmaz bir özelliği oldu.Allah’a hıyanetlik yaptıklarmdan. Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları için.İçlerinde gizledikleri ve aralarında fısıldaştıkları..Gaypların bilicisi. Yerde ve gökteki her türlü bilinemez gizliyi ‘[99].
Açıklama
Münafıklar meselesi, sûrenin akışı İçindeki yerini koruyor ve biz çeşitli münafıklık tipleriyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu âyetlerde sözü edilen münafık tipi, Yüce Allah’a söz vermiştir:[100] Eğer Allah onu bol dünyalık verip zenginleştirirse, çok mal ve servet sahibi biri olursa, mutlaka malının bir kısmını sadaka olarak dağıtacaktır; hayır ve iyilik yolunda infak edecektir. Ama, Allah istediği gibi bol mal verince de cimrilik eder. Daha önce verdiği sözden cayar; uyanlara sırt çeviren biri olarak, önceki takva niyetini kulak ardı eder. Bu cimrilikten, sözünü tutmamazhktan ve yalancılıktan miras olarak Allah “kalplerinde nifakı yerleşik kıldı.” Bu özellikleri, tevbe etmedikleri sürece, kıyamet günü Allah’ın huzuruna çıkana kadar kendilerinden ayrılmaz. Ayet-i kerimeleri bir kez daha okuduğumuzda bu gerçeği daha net kavrarız: “Onlardan kimi de: Andolsun, eğer bize zenginliğinden verirse gerçekten sadaka vereceğiz ve sahillerden olacağız, diye Allah’a söz vermiştir. Allah onlara kendi zenginliğinden verince bu sefer de, onunla cimrilik ettiler ve yüz çevirdiler; onlar böyle sırt dönenlerdir. Böylece Allah da kendisine verdikleri sözü tutmamaları ve yalan söylemeleri nedeniyle, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar, kalplerinde nifakı yerleşik kıldı.”
“Onlar bilmiyorlar mı ki, elbette Allah, onların gizli tuttuklarını da, fısıldaştıklarını da biliyor? Gerçekten Allah, gaybın bilgisine sahip olandır.” Bu ifade, Yüce Allah’tan münafıklara yönelik bir azar, bir tehdit niteliğindedir. Yüce Allah’ın hem gizli tuttuklarım, hem de aralarında fısıldaştıklarını bildiğini bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın tüm gaybı bildiğinden haberleri yokmuş gibi, Bu münafıklar, Allah’a söz vermiş, sonra da sözlerinden dönmüşlerdi. Başka türlü, O’na söz verip de sözlerini tutmamaları mümkün mü? Yoksa Allah’ın gizli tuttukları ve aralarında fısıldaştıkları şeyleri duymadığını mı sanıyorlar? Bu tutumları çok kötüdür. Yazıklar olsun onlara! Bu tutumları onlara çok kötü bir miras bırakacaktır; münafıklık ölene kadar onların belirtici özellikleri olacaktır. Böylece kendi tutumlarından dolayı tevbe kapısı yüzlerine kapatılıyor ve ötekilerle birlikte helak olmalarına hükmediliyor.[101]
Sonuç
1- Verilen sözü tutmak, özellikle Allah ile yapılan ahde sıkı sıkıya bağlı kalmak farzdır.
2- Cimrilik ve cimriler Allah’ın kitabında yerilmiştir.
3- Kötülükten kötülük doğar, kuralı bir kez daha vurgulanmıştır.
4- Bâtıl ehline sitemde bulunmak, onları ayıplamak caizdir.
5- Yüce Allah’ın rızasını her zaman gözetmek gerekir. Çünkü şu münafıklar Allah’ın rızasını gözetmiş olsalardı, O’na yönelik itaatin çerçevesinin dışına çıkmış olmazlardı.[102]
79- Sadakalar hususunda gönülden veren mü’minleri çekiştiren ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onlarla alay etmiştir. Onlar için acı bir azap vardır.
80- Onlar için ister af dile, ister dileme; onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir, çünkü onlar Allah’ı ve Elçisini tanımadılar; Allah, yoldan çıkan kavmi yola iletmez.
Sözlük
Dillerine doluyoriar. Çekiştiriyorlar. Ayıplıyorlar, dil uzatıyorlar. Farz olan zekâtın dışında mallarını Allah yolunda infak edenler. Ancak gayretleri. Emeklerini ve başka neye güç yetiriyorlarsa onu getiriyorlar. Onlarla alay ediyorlar. Onları küçümseyerek alay ediyorlar. Onlar için istiğfar et. Onlar için ister bağışlanma dile, ister dileme.Fasık kavmi hidayete ulaştırmaz. Allah fasıklar topluluğunu hayır ve mutluluk olan şeye iletmez. Çünkü onlar günahta aşın giden ve sınır tanımayan kimselerdir.[103]
Açıklama
Sûrenin münafıkları kınayıcı, maskelerini düşürücü akışı devam ediyor: “Sadakalar hususunda gönülden veren mü’minleri çekiştiren ve güçlerinin yettiğinden başkasını bulamayanlarla alay edenler yok mu, Allah onlarla alay etmiştir. Onlar için acı bir azap vardır.” Yüce Allah, sadaka veren müslüman-larla alay etmelerinin cezası olarak münafıkları alay konusu kılacağım bildiriyor ve korkunç bir azabın kendilerini beklediğini haber veriyor.
Farz zekâtın dışında, gönüllü infakta bulunanlarla alay etmeleri şu şekilde gelişmişti: Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) insanları sadaka vermeye davet etmişti. Her hangi bir müslüman çok mal infak etse, münafıklar onunla
alay ediyor ve ‘gösteriş yapıyor’ diyorlardı. Biri de az mal bağışlasa, onu da alaya alıyor ve ‘Allah’ın senin bir gramlık malına ihtiyacı yoktur.’ diyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah onlar hakkında bu âyeti indirerek, bu iğrençliklerini ifşa etti; onları alay konusu kıldı ve kendilerini acı bir azabın beklediğini haber verdi. Bu arada elçisine de, kendisinin onlar hakkında bağışlanma dilemesi ile, dilememe sinin hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini bildirdi: “Sen, onlar için ister bağışlanma dile, istersen dileme; onlar için yetmiş kere bağışlanma dilesen de, Allah onları kesinlikle bağışlamaz.”
Yüce Allah bu kesin kararının gerekçesini de şöyle açıklıyor: “Bu, gerçekten onların Allah’a ve Elçisine karşı nankörlük etmeleri dolayısıyladır.” Onların bağışlanmamaları için bu yeterli bir gerekçedir. Çünkü bu tavır küfürdür. Kâfir ise, ateşte sürekli kalır.
Bu arada münafıkların kendi nefislerine zulmederek hidayete sırt çevirdiklerini, âdeta hidayeti kendi kendilerine haram kıldıklarını, dolayısıyla, tev-be etmeyeceklerini duyuruyor: “Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” Çünkü fasıklık, yoldan çıkmışlık, artık onların ayrılmaz nitelikleri, belirgin özellikleri haline gelmiştir. Bu yüzden tevbe etmezler. Sonuçta da Allah’ın yol göstericiliğinden, hidayetinden yoksun kalırlar.[104]
Sonuç
1- İnançlı insanları ayıplamak, kusurlarını arayıp yüzüne vurmak ve onlara suç isnad etmek haramdır.
2- Mü’minle alay etmek haramdır.
3- Yüce Allah dostlarım himaye eder; zekattan başka gönüllü infakta bulunanları alaya alanları, kendisi alay konusu kılar.
4- Küfür üzere ölen biri hakkında bağışlanma dilemek, bir yarar sağlamadığı gibi, caiz de olmaz.
5- Bozgunculukta, kâfirlikte veya zalimlikte aşırı gidenler, kendi kendilerine hidayet yollarını kapatmış olurlar.[105]
81-Allah’ın Elçisinin arkasından, oturmakla sevindiler; mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar: “Sıcakta sefere çıkmayın.” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır, “ Keşke anlasalardı!
82- Artık kazandıkları işlere karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar}
83- Eğer Allah, seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de onlar savaşa çıkmak için senden izin isterlerse: “Asla benimle çıkmayacaksınız, benimle beraber düşmanla savaşmayacaksınız! Siz ilk önce oturmaya razı olmuştunuz. Öyle ise geri kalanlarla beraber oturun; kadınlar gibi evde durun.” de.
Sözlük
Geride kalanlar sevindi. Rasûlüllah’a muhalefet edip cihada katılmayanlar sevindiler.Dediler ki: “Sıcakta savaşa çıkmayın.” Münafıklar birbirlerine:”Sıcakta savaşa çıkmayın.” dediler.Keşke anlasaydılar. Keşke olayların sırrını, akibetlerini ve sonuçlarını derinden kavrasalardı; o zaman, “Sıcakta savaşa çıkmayın.” demezlerdi. Ne var ki, idraksiz bir topluluktur onlar.Az gülüp çok ağlasınlar. Dünya için az gülsünler, âhiret için ]â çok ağlasınlar.Allah seni onlardan bir gruba (münafık bir grubun yanına) döndürürse.Geri kalanlarla birlikte oturun. Tebük seferine katılamayan kadınlar, çocuklar ve özürlü kimseler ile birlikte oturun.[106]
Açıklama
Sûrenin akışı içinde münafıklar asıl konuyu oluşturmaya devam ediyor. Burada Yüce Allah onların bir diğer özelliklerine dikkatimizi çekiyor: Allah’ın Elçisine muhalif olup geride kalanlar, bu oturup kalma durumlarına sevindiler. Rasûlüllah’m çıkmasından sonra Medine’de oturmaları onları sevince boğdu. “Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi hoş olmayan bir yük, gereksiz bir eziyet olarak gördüler.” Cihada çıkh.ayı kötü görmeleri, kâfirliklerinin, münafıklıklarının semeresidir. Bir diğer etken de şudur: “Bu sıcakta savaşa çıkmayın, dediler.”Tebük seferi, sıcaklığın en şiddetli olduğu bir dönemde gerçekleşmişti. Münafıklar birbirlerine, “Bu sıcakta sefere çıkmayın.” demişlerdi. Burada Yüce Allah, Rasûlüne şöyle buyuruyor: “De ki: Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir!” Öyleyse neden bundan sakınıp da Allah yolunda cihada çıkmıyorlar?! “Bir kavrayıp, anlasalardı.” O zaman cihaddan geri kalmazlardı. Çünkü cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir. Ama onlar’ bunu kavrayacak firasetten yoksundurlar. “Öyleyse, az gülsünler!” Şu halde, şu dünya hayatında, sevindirici olaylar karşısında az gülsünler. “Çok ağlasınlar!” Kıyamet günü karşılaşacakları yoksunluk ve azaptan dolayı da çok ağlasınlar. Bunun nedenine gelince; bu: “Kazandıklarının cezasıdır.” Şer, fesat ve kötülüklerinin karşılığıdır bu. “Bundan böyle, Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de: (Allah seni Tebük’ten selametle Medine’ye, münafıklardan bir grubun yanına döndüriirse) yine savaşa çıkmak için senden izin isterlerse (Cihada çıkmak istediklerini sana iletirlerse) de ki: Kesin olarak benimle hiç bir zaman savaşa çıkamazsınız ve kesin olarak benimle bir düşmana karşı savaşamaz-sınız!” Bunun gerekçesine gelince; “Çünkü siz oturmayı önce hoş gördünüz; öyleyse geride kalanlarla birlikte oturun!” Kadınlarla ve çocuklarla birlikte oturmaya devam edin... Bu onların pişmanlıklarını arttıran, onları daha utandıran bir tutumdur. Allah’ın Rasûlüne muhalefet etmenin, Allah yolunda mal ile ve can ile cihad etmeyi nahoş bir yük gibi görmelerinin cezası budur.[107]
Sonuç
1- Allah ve Rasûlüne itaat etmemiş olmaktan dolayı sevinmek münafıklık ve küfürdür.
2- Allah ve Rasûlüne itaat etmeyi gereksiz görmek, hoş karşılamamak münafıklık ve küfürdür.
3- Gülmek, özellikle çok gülmek mekruhtur; hoş karşılanmamıştır[108]
4- Allah ve Rasûlüne itaati reddederek terketmek küfürdür.[109]
84- Ve onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma; onun kabri başında durma. Çünkü onlar, Allah’ı ve. Elçisini tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.
85- Onların malları ve evlatları seni imrendirmesin; Allah onlara dünyada, bunlarla azabetmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını istiyor.
Sözlük
Hiçbirinin cenaze namazını kılma.Mezarının başında (yanıbaşında) durma. Gömülmesi işine
karışma; kabrin başında dua etme. Fasık kimseler olarak Öldüler. Allah’a ve Rasûlüne itaat etmenin dışına çıktılarCanları zorla çıkar. Onlar kâfir oldukları için canlan zorlukla[110]
Açıklama
Bu âyetlerde de konu, Tebük seferine katılmayan münafıklardır. Gerçi bu âyetler, münafıkların elebaşı Abdullah bin Ubey bin Selui hakkında inmiştir. Bu adam ölünce, Rasûlüllah Efendimizin “Abdullah” ismini verdiği oğlu Habbab gelip şöyle demişti: “Ya Rasûlüllah, babam öldü; gömleğini ver ki, onunla babamı kefenleyeyim; belki bereketine nail olur. Babamın cenaze namazını kıl ve ona bağışlanma dile.” Bunun üzerine Rasûlüllah Efendimiz gömleğini verdi ve, işinizi bitirince beni çağırın, buyurdu. Rasûlüllah onun cenaze namazını kılmak üzereyken, Hz. Ömer yaklaştı ve: “Allah, senin münafıkların cenaze namazını kılmanı yasaklamadı mı?” dedi. Rasûlüllah: “Hayır, beni serbest bıraktı ve ‘ister bağışlanma dile, ister dileme’ buyurdu.” şeklinde cevap verdi. Ardından Rasûlüllah Abdullah b. Ubey b. Selul’un cenaze namazını kıldı. Daha sonra şu âyet-i kerime indi. “Onlardan ölen birinin namazını hiçbir zaman kılma; mezarı başında durma.” Defin işlemlerine karışma; kabir suali esnasında şaşırmaması için dua etme. Yüce Allah bu yasağın gerekçesini de şöyle açıklıyor: “Çünkü onlar, Allah’a ve Elçisine karşı inkâra saptılar ve fasık kimseler olarak öldüler.”
“Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin.” Bunu onlara bir saygınlık unsuru, bir üstünlük olarak vermedim; bilakis bununla onları azaplan-dırmak istiyorum; mal ve evladı dünyada onlar için tasa ve hüzün nedeni kılmak diliyorum. “Ve canlarının onlar inkâr içindeyken zorluk içinde çıkmasını istiyor”um. Sonunda onlar, sonsuz azabın içine yuvarlanacaklardır ve oradan ebediyyen çıkamayacaklardır. Allah’ı ve Rasûlünü inkâr edenin akibeti budur.[111]
Sonuç
1- Kâfirin cenaze namazını kılmak kesinlikle haramdır
2- Ölmüş bir kâfiri yıkamak, kabrinin başında durmak, defin işlerini yürütmek ve onun için dua etmek haramdır.
3- Kâfir olmayıp da günaha sapmış olanların namazını kılmak caizdir.
4- Kâfirlerin maddi hallerine (zenginliklerine) imrenmek haramdır.[112]
86- “Allah’a inanın, Elçisiyle beraber cihad edin!” diye bir sûre indirildiği zaman içlerinden servet sahibi olanlar, senden izin istediler: “Bizi bırak, oturanlarla beraber oturalım “ dediler.
87- Geride kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular. Kalpleri mühürlendi; artık onlar anlamazlar.
88- Fakat Elçi ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve işte başarıya erenler onlardır.
89- Allah, onlar için altlarından ırmaklar akan, içlerinde e-bedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük başarı budur.
90- Özür bahane eden bedevi araplar, kendilerinin savaşa katılmamasına izin verilmesi için geldiler; Allah’a ve Elçisine yalan söyleyenler oturdular. Onlardan inkâr edenlere, acı bir azap erişecektir.
Sözlük
Senden izin istediler. Geride kalıp savaşa katılmamalarına
izin vermeni istediler.Onlardan zengin ve servet sahibi olanlar.Bizi bırak oturanlarla birlikte olalım. Bizi birakıver; düşkünhastalarla, çocuklarla ve kadınlarla birlikte oturalım.Kadınlarla birlikte. “Halifa”nın çoğulu. Erkeğin yokluğunda, onun yerine baktığı için kadına böyle denmiştir.Kalplerinin üzeri mühürlendi. Günahlarının etkileri kalplerinin üzerinde katmerlesin iş ve onları mühürlemiştir. Bilgiye karşı kilitli hale getirmiştir.Onlar için hayırlar vardır. Dünyada zafer ve ganimet, ahirette ise cennet ve saygınlık elde ederler.Onlar kurtulanlardır. Korkudan emin olmak ve istenene ulaş- nıak suretiyle kurtuluşa erenler onlardır. Özür belirtenler.Allah ve Rasûlüne yalan söyleyenler oturdular. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyen münafıklar gelip izin istemeden oturup kaldılar. İzinsiz olarak savaşa katılmadılar.[113]
Açıklama
Sûre-i celile münafıkların maskelerini düşürmeye, tipik tutumlarını sergilemeye devam ediyor. Allah’a iman etmeyi, Allah Rasûlü ile birlikte cihada çıkmayı emreden bir veya bir kaç âyet vahiy yoluyla sana bildirildiği zaman, münafıkların zenginleri savaşa katılmamak için senden izin isterler ve: Düşkünler, kadınlar ve çocuklar gibi savaştan muaf olan kimselerle birlikte evlerimizde oturmamıza izin ver, derler.
Bundan sonraki ifade, onları kmayıcı, ayıplayıcı niteliktedir: “Savaştan geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler.” Kadınlarla birlikte kalmayı tercih ettiler. Korkaklığın, ruhsal hezimetin apaçık bir ifadesidir bu. “Onların kalpleri mühürlenmiştir,” Kalpleri üzerinde yığılıp tortu bağlayan günahları yüzünden Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Bu yüzden sözlerin anlamını kavramaktan uzaktırlar. Yoksa, utanç damgasını yemeye razı olmazlardı. Kadınlarla birlikte evlerde oturma utancını taşımazlardı[114] İşte münafıkların hali budur; iman ve cihadı öngören âyetlerin indiği zamanki telaşlan böyledir. Utanmadan, sıkılmadan, gelip Rasûlüllah’tan kadınlarla birlikte kalmalarına izin vermesini isteyebiliyorlar!
“Ama Rasûl ve onunla birlikte olan mü’minler, mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler.” Mü’minler, savaşa katılmamak için izin İstemediler; bu yüzden kurtuluşa erdiler, dünya ve ahirette onurlu bir makama yükseldiler: “İşte bütün hayırlar onlarındır.” Dünyada zafer ve ganimet kazanırlar, ahirette ise cennete, sonsuz nimetlere ve Allah’ın hoşnutluğuna kavuşurlar. “Kurtuluşa erenler onlardır.” Her türlü zarardan emin olan ve her türlü güzelliğe kavuşanlar onlardır. Yüce Allah bu hayırları ve kurtuluşu şöyle açıklıyor: “Allah, onlar için, süresiz kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı.” Bu kalıcı nimetlerin büyük bir kurtuluş ve mutluluk olduğunu duyuruyor: “İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.”
Bundan sonraki âyete gelince, burada Yüce Allah bedevi münafıkların tavırlarına değiniyor: “Bedevilerden (özür) belirtenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler.” Açlık ve bitkinliği ileri sürerek izin istediler. İçlerinde gerçekten mazur olanlar olduğu gibi, hiç bir mazereti olmayanlar da vardı. “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler de oturup kaldı.” Bunlar Allah’a ve Rasûlüne inanma iddiasında samimi değildiler. İnanmamışlardı. Kâfirdiler ve münafıklık ediyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyuruyor: “Onlardan inkâr edenlere pek acı bir azap isabet edecektir.” Dünyada acı bir azaba, onur kırıcı bir hayata mahkum olacaklardır; eğer küfür üzere ölürlerse, onlar korkunç bir ateşin içinde olacaklardır.[115]
Sonuç
1- İlahi kuralları belirlemenin, hükümler çıkarmanın birinci kaynağı Kur’an, ikinci kaynağı da sünnet (Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatı ve söyledikleri -hadisler-)dir.
2- Haklı bir mazeret varsa, cihada çıkmamak için izin İstenebilir.
3- Bir kimsenin gücü ve imkânı olduğu halde, cihada katılmamak için izin istemesi haramdır.
4- İslâm devletinin yetkili makamından (imamdan) izin almaksızın cihada katılmamak haramdır.
5- Allah yolunda mal ile ve can ile cihad etmek büyük bir farziyettir.
6- İman ve cihad ehli olanların ecri ve mükâfatı büyük olur.[116]
91- Zayıflara, hastalara, harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah ve Elçisi için bağlılık beyan ve çağrısında bulundukları takdirde sefere katılmamalarından ötürü bir günah yoktur. İyilik edenlerin aleyhine bir yol yoktur. Onlar kınanmazlar. Allah, bağışlayan, esirgeyendir.
92- Kendilerini binek sağlayıp bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: “Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum,11 deyince harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de yol yoktur; onlar da kınanmazlar.
Sözlük
Zayıfların üzerine. Zayıf-güçsüzler, yaşlılar. Beri kaldıkları için bir günah yoktur Hastaların üzerine de yc.ktur. Hastalara, kör ve yatalak hastalara. Allah ve Rasûlü için öğüt verdiklerinde. Allah ve Rasûlüne bağk kalarak hayra çağrdıkları sürece; Allah ve Rasûlüne itaat ettikleri sürece ve gevşeyip sarsılmadıkları sürece, onlara bir sorumluluk yoktur.İyilik edenlerin aleyhinde, onları sorumlu tutmak için bir yol yoktur.Onları taşıman için. Savaşa katılacakları bir bineğe bindirmen için.Döndüler. Evlerine dönerler.Yaşlar boşanır. Savaşa katılamamanın üzüntüsüyle gözlerinden yaşlar boşanır.[117]
Açıklama
Bundan önceki âyetlerde Yüce Allah, mazeretsiz olarak cihada katılmayanları azarlayarak, acı bir azabın onları beklediğini vurgulamıştı. Burada ise, mazeret sahibi güçsüz-zayıflar için bir sorumluluk olmadığını belirtiyor. Yaşlıların, hastaların, körlerin, sakatların ve savaş teçhizatı için harcayacak bir şey bulamayan yoksulların, sefere çıkmamalarının bir sakıncası olmadığını haber veriyor. Ama bu saydığımız grupların bu süre içinde, Allah’a ve Rasûlüne içten bağlı kalarak insanları İslâm’a davet etmeleri, nasihat görevini yerine getirmeleri şartıyla... Bu yönde Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah’a ve Elçisine karşı içten bağlı kalıp hayra çağıranlar oldukları sürece, güçsüz zayıflara, hastalara ve yardım etmek için birşey bulamayanlara bir sorumluluk” bir günah “yoktur.” Hayra çağırma ifadesi, Allah’a ve Rasûlüne itaat etme, emir ve yasaklarına uyma, Allah Rasûlü, mü’minler ve cihad aleyhinde konuşma yapmama, insanlara iyilik yönünde nasihat etme anlamında kullanılmıştır. “İyilik edenlerin aleyhinde bir yol yoktur.” İyilik edenlerin, muhsin-lerin cihada katılmamalarının bir sakıncası yoktur. Çünkü onların öncelikle şer’i mazeretleri vardır; ikincisi, onlar, Allah ve Rasûlüne itaatte kusur işlemezler; üçüncüsü, bir mazeretten dolayı bedenen geri kalsalar da, kalpleri ve yüzleri Allah’a ve Rasûlüne yöneliktir. Bunlara eziyet etmeye veya noksanlık yakıştırmaya bir sebep yoktur.
“Bir de savaşa katılabilecekleri bir bineğe bindirmen için sana gelenler...” seninle birlikte cihada çıkmak için, bir binek istediklerinde, sen onlara “sizi bindirecek bir şey bulamıyorum, dediğin ve infak edecek birşey bulunmayıp hüzünlerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenler...” ağlayarak evlerine gidenler üzerinde de bir sorumluluk yoktur. Bunlar seninle birlikte sefere çıkmak için gerekli teçhizatı temin edemedikleri için üzülürler. (Bunlar, Urbas b. Sariye, Benu Makrun ve Muzeyne kabilelerinden bazı kimselerdi. Allah tümünden razı olsun.)[118]
Sonuç
1- Özür sahibi olan kimselerin cihada katılmamalarının bir sakıncası yoktur. Yüce Allah bunlardan şöyle söz eder: “Kör olana sorumluluk yoktur, topal olana sorumluluk yoktur, hasta olana da sorumluluk yoktur.” (Fetih, 17) Yukarıdaki (Tevbe) 92. ayette, bunlara fakirleri ekler: “İnfak edecek bir şey bulamayanlar için de bir sorumluluk yoktur.” Ancak mazeret sahibi olanların Allah’a ve Rasûlüne gönülden bağlı olarak itaat etmeleri, söz ve amel olarak hayra davet etmeleri, şarttır. Yani, İslâm ve müslümanlar aleyhine propaganda yapmamaları, cephe gerisinde moral bozucu, yıkıcı faliyetlerde bulunmamaları lâzımdır.
2- Burada Hz. Muhammed’in (s.a.v.) inananlara karşı ihsanının, iyiliğinin, merhametinin ve mütevaziliğinin mükemmelliği gözler önüne seriliyor.
3- Ayrıca Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) Muhacir ve Ensardan oluşan ashabının ne yüce bir imana, yakini inanca sahip oldukları, duydukları emirlere tereddütsüz itaat ettikleri, sevgi, dostluk, incelik ve saflık örneği oldukları belirtiliyor.
Allahım biz onları seni sevmenin gereği olarak seviyoruz. Şu halde sen de onları sevdiğin gibi bizi de sev. Bizi cennette, ikramlar yurdunda onlarla bir araya getir! Amin...[119]
93- Ancak şu kimselerin kınanmasına yol vardır ki, zengin oldukları halde geri kalmak için senden izin isterler. Geri kalan kadınlarla beraber olmaya razı oldular, Allah da onların kalplerini mühürledi; artık onlar bilmezler.
94- Seferden geri dönüp onların yanına geldiğiniz zaman sizden özür dilerler. De ki; “Hiç özür dilemeyin; size inanmayız! Allah bize sizin haberlerinizden, bize karşı cvirdiğiniz entrikalardan birçok şey bildirdi. Yaptığınızı Allah da görecek, Elçisi de. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilenin huzuruna döndürüleceksiniz; O size yaptıklarınızı haber verecek.”
95- Siz yanlarına geldiğiniz zaman kendilerinden vazgeçesiniz diye Allah’a yemin edecekler. Onlardan vazgeçin; çünkü onlar murdardır. Kazandıkları işlerin cezası olarak varacakları yer de cehennemdir.
Sözlük
Ancak yol. Onları cezalandırmaya giden yol. Gerekçe.
Zenginler. Bedensel bir Özürleri olmadığı gibi cihada harcayacak mallan da bulunanlar.
Geride kalan kadınlar, çocuklar ve güçsüzler.
Onlara döndüğünüz zaman. Tebük seferi sonrası, sayıları sek- seni bulan bu adamların yanma geri döndüğünüz zaman.
Size asla inanmıyoruz. Söylediklerinizi doğru bulmuyoruz. Sonra döndürüleceksiniz. Kıyamet günü döndürüleceksiniz. Döndüğünüzde. Tebük’ten geri geldiğiniz zaman. Onlardan vazgeçmeniz için. Cezalandrrmamamz için.
Pislik. İçleri şirkten dolayı pis olduğu için kendileri de pisliktirler. ,[120]
Açıklama
Sûrenin akışının bu aşamasında, münafık olanlardan ve olmayanlardan, savaşa katılmayanların durumu ele alınıyor. “Yol, ancak...” Geride kalanları cezalandırma yolu, ancak, zengin ve sağlam oldukları halde mazeretsiz olarak sefere çıkmama hususunda senden izin isteyenler için sözkonusudur. “Bunlar geride kalanlarla birlikte olmayı seçerler.” Kadınlar gibi evlerde kalmayı tercih ederler. “Allah, onların kalplerini miihürlemiştir.” Bu onların günahkâr oluşlarının bir sonucudur. Bu yüzden, Rasûlüllah’la birlikte sefere çıkmamış olmalarının kendilerine bir yarar sağlamayacağını, tam tersine güç yetiremeyecekleri musibetlere neden olacağını bilmezler. Bu tür kimseleri sorumlu tutabilir, cezalandırabilirsiniz. Yardım edecek bir şey bulamayanları, gelip senden binek isteyen ve senin de size verecek binek yok dediğin ve üzüntüden ağlayarak evlerine dönenleri ise kimse sorumlu tutup cezalandıramaz.
Bundan sonraki âyette ise, Yüce Allah, savaşa mazeretsiz katılmayan münafıklardan sözediyor: “Onlara (yanlarına) geri döndüğünüzde size özür belirttiler.” Tebük seferinden sonra, Medine’ye geri döndüğünüzde, gelip size mazeretler ileri sürerek, sefere katılmayışlarının haklı gerekçelere dayandığını söylemeye başladılar. “De ki: özür belirtmeyin.” Çünkü biz “size kesin olarak inanmıyoruz.” Sözlerinizi doğru bulmuyoruz. Çünkü Yüce Allah “bize
durumunuzu haber vermiştir. Yaptıklarınızı Allah görecektir, O’nun elçisi de.1 Eğer yaptığınızdan pişmanlık duyarsanız, Levbe ederseniz dininizi Allah1; has kılmış olursunuz; yahut, küfrünüz ve münafıklığınızı ısrarla sürdürürsü nüz. Siz, ölümünüzden sonra, gözle görülür ve görülmez âlemleri bilen Allah’; döndürüleceksiniz. O, kıyamet günü, diriltildikten sonra yaptığınız iyilik vt kötülükleri size haber verecektir. Sizi buna göre, adalet ilkesi doğrultusunda yargılayacaktır.
“Onlara geri döndüğünüzde kendilerinden vazgeçmeniz için Allah’a and içecekler.” Burada Yüce Allah Elçisine ve mü’minlere şu haberi veriyor: Sefeı sonrası Medine’ye geri döndüğünüzde, kendilerine ilişmeyesiniz diye, savaştan geri kalan bu adamlar Allah adına yemin edeceklerdir. “Artık siz onlarc sırt çevirin.” Onlarla irtibat kurmayın. Onlara ilişmeyin. Çünkü onlar pistir Kazandıklarının, küfür, nifak ve günahlarının cezası olarak cehennem onların barınaklarıdır. “Size yemin ederler.” Kendilerinden hoşnut kalasınız diye, türlü bahaneler, mazeretler ileri sürerler. Siz onlardan hoşnut olsanız da, bu onlara bir yarar sağlamayacaktır. Çünkü onlar fasıktirlar. Allah ise, fasıklai topluluğundan hoşnut olmaz. Madem ki onlardan hoşnut değildir, şu halde onlara kızgındır. Allah’ın kızdığı ise helak olmuş, azaba çarptırılmış demektir. Bu yüzden sizin onlardan hoşnut olmanız veya olmamanız, akıbetlerinde bir değişikliğe yol açmayacaktır.[121]
Sonuç
1- Sefere katılamayan samimi mü’minlere eziyet etmemek gerekir. Çünkü onların mutlaka geçerli bir mazeretleri vardır. Ama sefere çıkacak bedensel ve maddi güce sahip olduğu halde, içindeki nifak hastalığından dolayı sefere çıkmayan zenginler sorumlu tutulurlar.
2- Kişi samimi olduğu sürece, savaşa çıkmamak için mazeret belirtmesi meşru bir davranıştır.
3- Münafıklar da tıpkı müşrikler gibi pistirler. Çünkü iç dünyaları şirk ve küfürle pislenmiştir. Gizli davranışları da pistir. Çünkü iç dünyaları, müslü-manlar aleyhine komplolar kurma, onları tuzağa düşürme ve hile yapma üzerine kuruludur.
4- Günahları açıkça belli olan günah ehlinden hoşnut olmak haramdır. Böyle bîrine buğzetmek gerekir. Hoşnut olmak ve sevmek asla doğru olmaz.[122]
97- Bedevi Araplar, küfür ve iki yüzlülükçe daha yaman ve Allah’ın elçisine indirdiği şeylerin sınırlarını tanımamaya daha müsaittirler. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
98- Bedevi Araplardan kimi var ki, verdiğini ağır yük sayar ve sizin başınıza belalar gelmesini gözetler. Kötü bela onların başına gelsin. Allah işitendir, bilendir.
99- Bedevi Araplardan kimi de var ki Allah’a ve ahiret gününe inanır; verdiğini Allah ‘a yakın dereceler kazanmaya ve Elçinin dualarını almaya vesile sayar. Gerçekten o verdikleri, kendileri için yakın derecelere vesiledir. A ilah onları rahmetinin içine sokacaktır. Muhakkak ki Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Sözlük
A’rabi’nin çoğulu. Çöl sakinleri. Bedeviler.[123]Küfür ve nifak bakımından daha şiddetlidir. Şehirli münafık ve kâfirlerden daha şiddetlidirler. Daha yatkın, daha lâyıktırlar.
Allah’ın indirdiği sınırları. İslâm şeriatı. Bir kayıp ve hüsran. Bekler.
Musibetler. “Daire”nin çoğulu. İnsanı sarıveren musibet veya felaket demektir.
Kötü felaket, kendilerini sevindirmeyen, bilakis üzen helak. “Kurbet”in çoğulu. Övülen makam, menzil. Peygamberin duaları. Peygamberin kendileri hakkındaki hayır duası.[124]
Açıklama
Sûrenin akışı, münafıkların hainliklerini birer birer gözler önüne sererek, onları ya tevbe etmek ya da işlerini nihai olarak bitirmek şıklarıyla karşı karşıya getiriyor. Tefsirini sunduğumuz bu âyetler grubunun ilk âyetinde Yüce Allah, çöl bedevilerinin küfür ve nifak bakımından şehirli münafık ve kâfirlerden daha şiddetli olduklarını ve Allah’ın indirdiği hudutlara, hüküm ve yasalara uymamaya daha yatkın olduklarını haber veriyor. Çünkü yerleşim birimlerinden uzak yaşamaları onlara böylesine olumsuz bir özellik kazandırmıştır. “Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Yarattıklarını ve özelliklerini herkesten daha iyi bilir; koyduğu yasalar bir hikmete dayanır. Bu yüzden O’nun haber verdiği şey hakkın ta kendisidir; verdiği hüküm, gerekli ve âdildir. O’nun her yaptığı yerindedir.
“Bedevilerden öyleleri var ki, infak ettiğini bir yük sayar.” Bazı bedeviler, herhangi bir şey infak etmek zorunda kaldıklarında bunu, bir cereme ve mallarına musallat olmuş bir zarar olarak kabul eder. Çünkü bunların, âhi-retteki sevap ve azap gerçeğine -inançları yoktur. Allah’a ve O’nunla buluşmaya inanmazlar. “Ve sizi bir felaketin sarıvermesini bekler.” Ey müslü manlar! Bu nifak ve küfürde, şehirlilere oranla çok daha ileride olan bedeviler sizi sarıverecek bir felaketin beklentisi içindedirler. Böylece sizden kurtulmuş olacaklar ve bir daha sîze infak etme durumunda kalmayacaklar. Âyetin orji-nalinde geçen “ed-devair”, “ed-daire”nin çoğuludur ve insanın başına gelen felaket ve musibet demektir. “Kötü felaket onları sarsın.” Bu onlara yönelik bir bedduadır. Mü’minler için felaket beklentisi içinde olmalarının cezasıdır. “Allah işitendir, bilendir.” Onların sözlerini işitir, niyetlerini bilir. Bu yüzden onlara hakettikleri karşılığı verecektir.
“Bedevilerden öyleleri de vardır ki, onlar Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve infak ettiğini Allah katında bir yakınlaşmaya ve Elçinin dua ve bağışlama dileklerine bir vasıta sayar.” Burada Yüce Allah, bütün bedevilerin aynı anlayış ve tutuma sahip olmadıklarını, içlerinde Allah’a ve âhiret gününe iman edenlerin bulunduğunu haber veriyor. Bu yüzden bunlar, cihad için harcadıkları malların Allah katında bir yakınlaşma aracı ve Elçinin hayır duasının vesilesi sayarlar. Çünkü bir müslüman Rasûlüllah’a zekâtını ve sadakasını sunduğu zaman, Rasûlüllah onun için dua ederdi. Söz gelimi Abdullah b. Ebu Ev-fa için şöyle dua etmiştir: “Allahım Ebu Evfa’nın ehline, soyuna rahmet et.”
“Haberiniz olsun, bu gerçekten onlar için bir yakınlaşmadır.” Yüce Allah, sadakalarını kabul ettiğini haber vererek, bunun bir yakınlaşma vesilesi olduğunu vurguluyor. “Allah da onları kendi rahmetine sokacaktır.” Cennete gireceklerine ilişkin müjdedir bu. “Şüphesiz, Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” Burada yüce Allah, kendilerini rahmetinin kapsamına alacağına, yani cennete koyacağına ilişkin vaadini pekiştiriyor. Allah öncelikle günahlarını bağışlar, sonra onları cennetine koyar. Bu, O’nun dostlarına ilişkin bir yasasıdır. Önce onları arındırır, sonra katındaki yüce makamlara eriştirir.[125]
Sonuç
1- Çöl halkı bir çok görgü kuralından, davranış bilgisinden yoksun olur. Bu yüzden fitne ve kargaşadan uzak durmaya çalışanları hariç, bedeviler pek makbul sayılmazlar.
2- Tıpkı şehirliler gibi, bedeviler arasında da mü’minler, kâfirler, iyiler, itaat edenler, isyankârlar ve günahkârlar vardır. Ancak bedevilerin kâfirleri ve münafıkları daha şiddetli olur. Bunda çöl ortamının etkisi büyüktür.
3- Allah yolunda, sırf O’nun rızasını gözeterek, içtenlikle, gönüllülükle infakta bulunmak büyük bir fazilettir.[126]
100- Muhacirlerden ve Ensardan İslâm’a girmekte öne geçenler ile bunlara güzelce tâbi olanlar... Allah onlardan razı olmuştur; onlar da O’ndan razı olmuşlardır. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.
101- Çevrenizdeki bedevi Araplardan ve Medine halkından iki yüzlülüğe iyice alışmış münafıklar vardır. Sen onları bilmezsin; onları biz biliriz. Onlara iki kere azabedeceğiz; sonra da onlar, büyük azaba itileceklerdir.
102- Başka bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler; iyi işle kötü işi birbirine karıştırdılar. Belki Allah, onların tevbesini kabul eder. Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Sözlük
Önde olanlar. İman, hicret, yardım ve cihad hususunda öne geçenler.
Salih amelleriyle onları güzellikle izleyenler. Allah onlardan hoşnut olmuştur. Allah’a itaat ettikleri, O’na yöneldikleri, O’ndan korktukları ve O’nun katındaki nimetleri, arzuladıkları için Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Göz kamaştırıcı nimetlerinden, görkemli lütuflarından memnun kalmışlardır.
Ve çevrenizdekilerden. Medine çevresinde ikamet eden Arap kabilelerinden.
İki yüzlülük. Nifak. Münafıklığı bir uğraşı, bir alışkanlık edinmişlerdir.
Onları iki kez azaplandıracağız. Birincisi, müslümanlar arasında teşhir edilmeleri; ikincisi, kabirde görecekleri azap.[127]
Açıklama
“Öne geçen Muhacirler ve Ensar...” Bunlar, herkesten önce iman eden, Mekke’den Medine’ye hicret eden ve hicret edenlere yardım eden, hep birlikte Allah yolunda cihad eden öncü müslümanlardır. “.. ve onlara güzellikle uyanlar,” salih ameller işleyerek onları izleyenler... (Salih amel, Yüce Allah’ın ya-salaştirdığı, Hz. Peygamberin de açıkladığı davranışlara, uygulamalara denir.) Yüce Allah bunların tümünün imanlarından ve salih amellerinden hoşnut olmuştur. Onlar da Allah’ın kendilerine bahşettiği nimet ve lütuflardan memnun olmuşlardır. Onlar için Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Orada ebediyen kalacaklardır. Kendileri için hazırlanan cennetleri onlara müjdele...
“İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.” Yüce Allah’ın kendilerinden, onların da Allah’tan hoşnut olmaları ve kendileri için cennetin hazırlanmış olması büyük kurtuluştur. İstenmeyenden kurtulup, istenene ulaşmadır; ateşten kendini kurtarıp cennete girmedir. Asıl kurtuluş budur.
Bundan sonraki’âyette ise Yüce Allah, Medine çevresinde ikamet eden Bedeviler arasında ve Medineliler içinde bazı münafık tiplerin bulunduğunu haber veriyor. Ancak Medine münafıkları, bu işte adeta ustalaştıkları için, ni-
fak onların uzmanlık alanı olduğu için tanınmıyorlardı. Ama Yüce Allah onları bilir. “Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da nifakı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin; biz onları biliriz.” ... “Biz onları iki kere azaplandıracağız; sonra onlar büyük bir azaba, cehennem azabına döndürüleceklerdir.” Bu tehdidi kaçınılmaz olarak tadacaklardır. Allah onları dünyada iki kez cezalandıracak; Önce onları teşhir edecek, sonra da kabirde onları azaplandıracaktı. Sonra kıyamette diriltip onları büyük cehennem azabına mahkum edecektir.
“Diğerleri günahlarını itiraf ettiler, onlar iyi bir ameli bir başka kötüyle karıştırmışlardır.” Bunlar da cihaddan geri kalan bir başka gruptur. Cihaddan geri kalışları ise, hiç bir mazerete dayanmıyordu. Bu kastedilenler Ebu Lu-babe ve altı veya yedi arkadaşıdır. Bunlar, cihaddan geri kalanlar hakkında inen, tehdit içerikli âyetleri duydukları zaman kendilerini mescidin direklerine bağlamış ve: “Rasûlüllah bizi çözmedikçe biz kendimizi çözmeyeceğiz.” demişlerdi. Salih bir ameli, imanı, cihadı ve İslâm’ı, kötü bir amele, özürsüz Tebük seferine katılmama cürmüne karıştırmışlardı. “Umulur ki Allah tevbele-rini kabul eder.” Bu, Yüce Allah’ın tevbelerini kabul ettiğinin duyurusudur. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) gelmiş ve onları kendi elleriyle çözmüştür. Onlar da: “Ya Rasûlüllah, işte bizi seninle sefere çıkmaktan alıkoyan mallarımız, onları al ve Allah yolunda harca; bizim için bağışlanma dile!” demişlerdir. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): “Sizin mallarınızdan herhangi bir şeyi alma emrini almadım.” buyurmuştur.[128]
Sonuç
1- Hayırda Öne geçmek ve öncü olmanın mutluluğuna ve kurtuluşa nail olmak büyük bir lütuftur.
2- Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) ashabı, genel olarak kendilerinden sonra gelen kuşaklardan takvaca üstündürler.
3- Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) ashabına güzellikle uyanlar büyük bir fazilete sahiptirler.
4- Kalplerde olanı bilme yetkisi Allah’a aittir. Hiç kimse gaybı bilemez. Ancak Yüce Allah’ın bildirdiği kimseler, Allah’ın bildirdiği kadarım bilebilirler.
5- Tevhid inancına bağlı olup da salih bir amele, bir başka kötü ameli karıştıranların Yüce Allah tarafından bağışlanmaları, merhamet edilmeleri umulur.[129]
103- Onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin, yücelteceğin bir sadaka al ve onlara dua et; çünkü senin duan, onlara huzur verir. Allah işitendir, bilendir.
104- Bitmediler mi ki, kullarından tevbeyi kabul eden, sadakaları alan Allah’tır. Ve Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
105- De ki: “Yapın yapacağınızı; yaptığınız işleri Allah da görecek Elçisi de, mü’minler de. Sonra görülmeyeni ve görüleni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecek!”
106- Başka bir grup da var ki Allah’ın emrine bırakılmışlardır. Allah ya onlara azabeder, ya da onları affeder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Sözlük
Sadaka. Allah’a yakınlaşmak amacı ile, O’nım yolunda sarfedi-len mal. Sadaka.
Onları günahlarından arındırır ve duan sayesinde onları temiz- lersin.
Onlar için hayır dua et,
Senin duan onlar için rahmettir. Huzurdur. Sadakalarıdır. Yani kabul eder. Durumları Allah’ın hükmüne ve kararına kadar ertelenmiştir.Yarattıklarının niyetlerini, mali ve ameli eğilimlerini bilir; yargı ve şeriatı, yasaları bir hikmete dayalıdır.[130]
Açıklama
Bundan önceki âyetin tefsirini sunarken, cihaddan geri kalanların, Ra-sûlüllah’ın yanma gelerek tüm mallarını sadaka olarak sunduklarını belirtmiş, ama Rasûlüllah’ın: ‘Ben böyle bir emir almadım,’ diyerek mallarım kabul etmediğini söylemiştik. Şimdi ise, Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Onların mallarından sadaka al; bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için bir sükûnet ve huzurdur; Allah işitendir, bilendir.”Yüce Allah, bu âyet-i kerimede Rasûlüne, işledikleri hatadan dolayı tevbe edenlerin mallarından sadaka almasını emrediyor. Çünkü sadaka nefislerini günahlardan ve cimrilik tortularından arındırır.Onlara dua et. Senin duan onlar için rahmet ve huzurdur. Onları sükûnete kavuşturur. Hiç kuşkusuz onlar sadaka sunarlarken Allah onların sözlerini işitir. Diyorlardı ki: “Ya Rasûlüllah, bu mallarımızı sadaka olarak kabul et!” Aynı zamanda Allah, onların niyetlerini, onları bu davranışa iten iç duygulan, gerçekten tevbe etme niyetine sahip olduklarını bilir.“Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından tevbeleri kabul eder!” Buradaki soru, vurgulamaya dönüktür. Yani, onlar bunu kesin olarak biliyorlar.
“Sadakalarını alacaktır.” Sadakalarını kabul edecektir. “Şüphesiz Allah tevbeleri kabul eden,” pişmanlık duyanların tevbelerini çokça kabul eden ve“esirgeyendir.” Mii’min kullarını merhametinin altına alır.Ardından Yüce Allah, Rasûliine onları salih ameller işlemeye teşvik etmesini, böylece onları günahlardan arındırıp temizlemesini emrediyor. “De ki; Yapıp-edin. Allah sizin yapıp-ettiklerinizi görecektir; Allah’ın Elçisi ve mü’minler de” sizin iyiliğinizi kabul edecek, Rasûlüllah ve mü’minlerin övgüsüne mazhar olacaksınız. “Yakında açık ve gizliyi bilene döndürüleceksiniz.” Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. “Ve O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” İyiliğinizin karşılığını iyilik ve kötülüğünüzün karşılığını da aynen ceza o-larak verecektir,“Diğer bir kısmı Allah’ın emri için ertelenmişlerdir. O, bunları, ya azap-Iandiracak veya tevbelerinİ kabul edecektir.” Bu da, Tebük seferinden geri kalan bir üçüncü gruptur. Birinci grup münafıklardı; İkinci grup tevbe edenlerdi; üçüncü grup ise, bu âyette özellikleri ve tavırları konu edinilen kimselerdir. Bunlar üç kişiydiler. Ka’b b. Malik, Mevare b. Rebi ve Hilal b. Umeyye. Bunlar samimiyetle tevbe eden ve mallarını tümden sadaka olarak sunan Ebu La-babe ve arkadaşları gibi Rasûlüllah’a gelip Özür belirtmemişlerdi. Bu yüzden Rasûlüllah bu üç kişiyle her türlü ilişkinin kesilmesini emretti. Haklarında Yüce Allah bir hüküm verene kadar onları tecrit etti (dışladı, yapayalnız kaldılar). “Allah’ın emri için ertelenmişlerdir. O, bunları, ya azaplandıracak veya tevbelerinİ kabul edecektir. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Yüce Allah onlara azabedecek veya onların tevbesini kabul edecek olursa, hiç kuşkusuz bu, O’nun bilgisinden ve hikmetinden kaynaklanır. Nitekim onlara uygulanan boykot bir süre devam etti. Öyle ki yeryüzü olanca genişliğiyle onlara dar gelmişti. Sonra Yüce Allah tevbelerinİ kabul ettiğini duyurdu: “Çünkü Allah tevbelerİ kabul eden ve esirgeyendir.”[131]
Sonuç
1- Sadaka günahları yok eder, ruhları cimrilik ve pintilik kirlerinden arındırır.
2- Müslüman bir kimsenin verdiği sadakayı alanın şöyle dua etmesi hoştur: “Aİlah verdiğinden dolayı seni ödüllendirsin ve geride bıraktığını da bereketlendirsin.”
3- Büyük günahlardan tevbe eden bir kimsenin bundan böyle sadaka verme ve salavat getirme gibi salih amelleri çokça işlemesi gerekir.
4- Sürekli korku ve ümit duygularım birlikte yaşamak büyük bir fazilettir. Çünkü korku, insanı günahları terketmeye; ümit de, salih amel işlemeye yöneltir.[132]
107- Seferden geri kalanlar arasında zarar vermek, nankörlük etmek, mü’minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Elçi-siyle savaşmış olan adamın gelmesini gözetlemek için bir mes~
cid yapanlar da var. “İyilikten başka bir niyetimiz yoktu!” diye de yemin edecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerine şahittir.
108- Orada asla namaza durma. Ta ilk günden takva üzere kurulan mescid, elbette içinde namaza durmana daha uygundur Onda temizlenmeyi seven erkekler vardır. Allah da temizlenen-leri sever.
109- Yapısını, Allah’tan korku ve rızâ üzerine kuran mı hayırlıdır; yoksa yapısını bir yarın kenarına kurup onunla birlikte cehennem ateşine yuvarlanan mı? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.
110- Yaptıkları bina, kalpleri parçalanıncaya dek yüreklerinde bir kuşku olarak kalacaktır; Allah bilendir, hüküm ve hik-met sahibidir.
Sözlük
Zarar vermek için.Ve gözetlemek için.Güzel halden başka.Orada hiç bir zaman namaz kılmak için durma. Takva temeli üzerine bina edilmiş; Küba Mescidi. Orada adamlar vardır. Burada kastedilenler, Amr. Avf oğulla-ndır.Allah’tan takva üzere. Allah’ın ölçülerine göre hareket etmek. Allah’ın hoşnutluğu.Göçecek bir yarın kenarı. (Mescid-i Dırar.)
İçlerinde bir şüphe olarak. Kalplerinin göğüslerinden ayrılıp ölmelerinden başka. [133]
Açıklama
Sûrenin akışı içinde münafıkların teşhir edilmeleri sürüyor ve münafıklık edebilecekleri alanların kapıları birer birer yüzlerine kapanıyor. Dolayısıyle Önlerinde iki seçenek kalıyor: Ya, tevbe edip Allah’a yönelecekler ya da kâfir olarak öleceklerdir. Bu meyanda Yüce Allah içlerindeki bir grupla ilgili olarak şöyle buyuruyor: “Zarar vermek, İnkârı pekiştirmek, mü’minlerin arasını açmak ve daha önce Allah’a ve Elçisine karşı savaşanı [134]gözlemek için mescid edinenler...”
İslâm’a zarar vermek ve küfrü egemen kılmak amacı ile mescid edinenlerden maksat, Medineli onikİ şahıstır. Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) Tebük seferine çıkmak üzereydi. Bunlar gelip dediler ki: “Ya Rasûlüllah, biz, yağmurlu gecelerde zayıflarımız ve hastalarımız için namaz kılabilecekleri bir mescid yaptık. Orada bizim önümüzde namaz kıl.” Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Şu anda sefere çıkmak üzereyim, inşallah dönüşte, orada sizin önünüzde namaz kılacağım.” dedi. Tebük dönüşü Medine’ye yakın bir yere geldiklerinde, Zavavan adı verilen bir yerde konakladı. Burası Medine’ye bir saatlik uzaklıktaydı. O sırada Peygamberimize (s.a.v.) Mescid-i Dırar (zarar amaçlı mescid) ile ilgili vahiy indi. Ardından Peygamberimiz Salim b. AvfoğuHarının akrabası Malik b. Dehşem ile, Aclanoğulları’nın akrabası Muin b. Adiy veya kardeşi Asım’ı önceden Medine’ye göndererek onlara şu buyruğu verdi: “Gidin şu zalimler topluluğunun mescidini yıkın, ateşe verin!” Bunun üzerine ikisi hızla yola çıktılar. Malik b. Dehşem’in akrabası olan Salim b. Avfoğu Harı’n in semtine geldiklerinde Malik, Muine: “Beni bekle, gidip şunlardan ateş alayım.” dedi ve gidip hurma dallarından tutuşturulmuş bir ateş getirdi. Sonra sözkonusu mescide gittiler. Bozguncular da içinde bulunuyordu. Mescidi ateşe verip yıktılar. İçindekilerin herbiri bir yana kaçtı. Ardından onlar hakkında bu ayet-i kerime indi.
“Zarar vermek,” çevre sakinleri gelene kadar Mescid-i Nebevi’ye ve Küba Mescidine zarar vermek “inkârı pekiştirmek,” Allah ve Rasûlünü inkâr etmek; “mü’minlerin arasını ayırmak,” Mescid-i Dırar’m kuruluş amaçlarından üçüncüsü mü’minlerin arasını ayırmaktı. Semt halkı, Küba mescidinde toplanırdı. Bunlar iki mescid arasında halkı bölmeyi amaçlamışlardı. Böylece münafıklar kuşkularını yaymak, yıkıcı eleştiriler yöneltmek ve “böl-yönet” ilkesini uygulamak için müsait bir ortam bulacaklardı.
“Ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler.” Burada işaret edilen kişi, müslümanlar tarafından “fasık” olarak adlandırılan Rahip Ebu Amir’dir. Münafıklara bu mescidi yapmalarını bu melun emretmişti. Böylece İslâm karşıtı tuzakları için bu mescidi bir merkez olarak kullanacaklardı. Bu fasık, Peygamberimize: “Nerede sana karşı savaşan bir topluluk bulduysam, ben de onlarla birlikte sana karşı savaştım!” demişti. Gerçekten, müşriklerin müslümanlara karşı başlattıkları tüm savaşlara katılmıştı. Müşrikler Hevazin’de ağır bir yenilgiye uğrayınca, bu mel’un hayal kırıklığına uğrayarak Bizans’a sığınmış, bu sefer onları RasûlüIIah’a karşı kışkırtmıştı. İşte oradan münafıklara haber göndererek, Yüce Allah’ın işaret ettiği, kötü amaçlara hizmet amacı ile Mescid-i Dırar’ı yapmalarını istemişti. Sonunda kendisi de kışkırttığı Bizans orduları ile birlikte gelip oraya konacaktı. Ama mel’un amacına ulaşamadan Şam’da öldü ve cehennemi boyladı. Orası ne kötü bir barınaktır.
“Daha önce Allah’a ve Elçisine karşı savaşanı gözlemek için” ifadesinde kastedilen anlam budur. Yani bu adam, Mescid-i Dırar’ın yapımından önce Allah’a ve Rasûlüne savaş açmıştı. O Mescid-i Dırar ki, müslümanlar tarafından yakıldı; yıkıldı, içinde barınan kalleş münafıklar çil yavrusu gibi dağıtıldı. Dirar Mescidi’nin yerinde yeller esiyor.
“Biz iyilikten başka bir şey istemedik, diye yemin ederler.” Yaptıkları mescid tepelerine yıkılıp ateşe verilince, gerçek niyetleri ortaya çıkarılınca, bu mescidi yapmakla sadece iyilik yapmayı amaçladıklarına, kötülük yapmak niyetinde olmadıklarına dair yemin etmişlerdi. Biz burayı, yağmurlu gecelerde zayıflar ve hastalar namaz kılsınlar diye yaptık, demişlerdi.
“Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.” Sözlerinin asılsızlığına şahitlik etmektedir. Yalancılar olduklarım ilân etmektedir.
“Sen bunun içinde hiç bir zaman durma.” Burada Yüce Allah, Peygamber Efendimizin (s.a.v.), Tebük’e giderken söz verdiği gibi gidip bu mescid içinde namaz kılmasını yasaklıyor.
“Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin içinde durmana daha uygundur.” Takva temeli üzerine kurulan Mescid-i Nebevi ve Küba Mescidi kastediliyor. Bu iki mescid, daha ilk günden, Allah korkusu ve rızâsı temeli üzerine kurulmuşlardı. Bunların temelim Allah korkusu ve rızâsı oluşturmaktadır. “Onda, arınmayı içten arzulayan adamlar vardır; Allah arınanları sever.” Bu ayette, Küba Mescidi ehlinden övgüyle sözediliyor. maddi ve manevi kirlerden arınmak istedikleri vurgulanıyor. Küba halkı, def-i hacet esnasında, taş ile istinca yapmayı ve su ile temizlenmeyi birlikte yaparlardı. Bu yüzden Yüce Allah’ın övgüsüne mazhar olmuşlardı. “Binasınıntemelini Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır...1 yoksa “binasının temelini göçecek bir uçurumun kenarına kuran kimse mi?’ Vadilerde, seller tarafından altı oyulan ve göçmek üzere olan yarlardan birinin kenarına bina kurup da “kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi?” Göçmek üzere olan bu yarın kenarında kurulu bina ile birlikte cehenneme yuvarlanan kimse mi daha hayırlıdır? (Böyle bir duruma düşmekten Allah’a sığınırız.) İşte Mescid-i Dırar’ı yapan münafıkların durumu tam da bu örneğe uygundur.
“Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.” Onları mutluluğa ve erdemliliğe giden yola iletmez. Onları hidayetten yoksun bırakır. Hem dünyada, hem de âhirette hüsrana uğrarlar. “Kurdukları bina kalplerinde bir şüphe olarak sürüp gidecektir.” İçlerinde bir kuşku ve kararsızlık olarak kalacaktır. “Onların kalpleri parçalanmadıkça...” içlerindeki bu şüpheyle ölmedikçe aynı durumları devam eder. Çünkü bu zulüm amaçlı bina, nifak ve küfrün kalplerinde kök salmasına neden olmuştur. Böylece kâfir olarak Ölmek durumundadırlar.
“Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu anlatılanları pekiştirici, onaylayıcı ve kökleştirici bir değerlendirme ifadesidir. Buna göre, Yüce Allah’ın ‘bilen’ olması, şu zalim münafıkların hidayetten yoksun kalmalarını, kâfir olarak ölüp cehenneme gitmelerini gerektirir. Bu zulüm, şer ve bozgunculukta aşırı gitmelerinin cezasıdır.[135]
Sonuç
1- Fasık olarak bilinen Rahip Ebu Amir’in yol göstericiliği ile münafıkların İslâm aleyhine kurdukları büyük bir tuzağın ortaya çıkarılışı gündeme getiriliyor.
2- Üstünlük kurma ve şeref elde etme amaçlı mücadele, insanın büsbütün yıkıma uğramasına, her türlü şerefi yitirmesine sebep olur. Abdullah b. Übeyy, Medine’ye hakim olmak istediği için İslâm’a savaş açmıştı. Çünkü islâm onun krallık şansını kaybetmesine neden olmuştu. Yine Rahib Ebu Amir de Medineliler üzerinde manevi nüfuz elde etmek için ruhbanlığı seçmişti. Bu nüfuzunu kaybettiği anda, kaybına sebep olan kişiye savaş açtı. Öyle ki Rasûlüllah’ın (s.a.v.) yüzüne karşı: “Sana savaş açan her toplulukla birlikte sana karşı mutlaka savaşacağım!” demişti. Nitekim, sonunda Bizans împara-torluğu’na sığınmış, İmparatoru, RasûlüIIah’a karşı savaşmaya kışkırtmıştı.
Yahudilerin İslâm’a savaş açmaları da bütünüyle İsrail memleketinde arzuladıkları otoritelerini korumaya yönelik bir tepkidir.
3- Münafıkların sözlerine kanmamak gerekir. Çünkü onların sözleri bütünüyle yalandan ibarettir.
4- Nerede zarar vermek ve müslümanlarm arasını açmak amacı ile bir mescid kurulmuşsa, onu yıkmak ve içinde namaz kılınmasını yasaklamak farzdır.
5- Temizlenmek, bir fazilettir. Ruhsal ve bedensel arınmaya özen göstermek gerekir.
6- Zulümden ve aşırı derecede zulme sapmaktan kaçınmak gerekir. Çünkü bu durum kişiyi Allah’ın hidayetinden mahrum bırakır. Dolayısıyla zalim olarak öleceği için dünya ve ahirette hüsrana uğrar.[136]
111- Allah müzminlerden canlarını ve mallarını karşılığında cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır, Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah’ın Tevrat’ta İncil’de ve Kur’an’da üstlendiği gerçek bir sözdür. Kim Allah’tan daha çok sözünde durabilir? O halde O’nunta yaptığınız bu alışverişinizden ötürü sevinin; Gerçekten bu, büyük başarıdır.
112- Tevbe edenler, ibadet edenler, hamdedenler, seyahat edenler, rüku edenler, secde edenler, iyiliği emredip kötülükten menedenler ve Allah’ın sınırlarını koruyanlar... İşte o mü’minleri müjdele; ne mutlu onlara!
Sözlük
Cennet. Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına uyanlar için hazırladığı barış ve esenlik yurdu.Savaşırlar. Kâfir ve müşriklere karşı savaşırlar.Vaadetmek. Onlara verdiği bu vaad haktır, gerçeğin ifadesidir. Tevrat’ta. İncil’de ve Kur’an’da bu vaadden sözedilmiştir.Hiç kimse Allah’tan daha çok ahdine vefa gösteremez.işte bu büyük kurtuluş ve mutluluktur.Tevbe edenler. Şirkten, münafıklıktan ve günahlardan tevbe edenler.İbadet edenler. Allah’ı severek, O’nu yücelterek, derin saygı içinde boyun eğerek Allah’a itaat edenler.I Seyahat edenler. Ayette seyahat edenler sıfatı, oruç tutanları gösterdiği gibi, cihad edenler ve yeryüzünde Allah’ın güzel eserlerini görmek, bilgi kazanmak veya gönlünce ibadet ve taatinî yapabilmek için seyahat edenler, anlamına da gelir. İyiliği emredenler. Allah’a ibadet etmeyi, O’nu bir ve ortaksız \ bilmeyi emredenler.Kötülükten alıkoyanlar. Şirke ve günahlara engel olanlar.Allah’ın hükümlerini korurlar, onları uygularlar Mü’minleri müjdele. Esenlik yurdu cennete gireceklerini müj dele.[137]
Açıklama
Yüce Allah, cihaddan geri kalanların durumunu açıklayınca, bütünleyici bir açıklama olarak ve cihada teşvik edici bir üslupla cihadm faziletini ve mücahitler için hazırlanan ödülleri gündeme getiriyor: “Hiç şüphesiz Allah mü’minlerden, karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere canlarını ve mallarını satın almıştır.” Allah’ın bedel olarak cenneti verdiği alış-veriş konusu olan şey, mü’minlerin canları ve mallarıdır. “Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler.” Allah düşmanı müşrikleri öldürürler, “ve öldürülürler.” Savaş meydanlarında müşriklerle savaşıp şehadet mertebesine erişirler. “Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir.” Bunu onlara söz vermiştir. Hak olarak üç kitapta, yani Tevrat, İncil ve Kur’an’da zikretmiştir. Bu hakkı pekiştirmiştir.
“Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir?” Bu soru olumsuzluk bildirir niteliktedir. Yani, hiç kimse söz verdiğinde, Allah’tan daha çok sözünde duramaz. “Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip, müjdelesin!” Ey mü’minler! Allah ile yaptığınız bu kârlı alış-verişten dolayı sevinin, müjdelesin! İşte bu alış-veriş ve müjdeleşme büyük bir mutluluktur, kurtuluştur. Ondan büyük iyilik düşünülemez.
“Tevbe edenler...” diye başlayıp “Allah’ın sınırlarını koruyanlar” diye biten ifadede, bu ahş-verişe taraf olanların niteliklerinden söz ediliyor. Alışverişin kârlı tarafı olmaya kimlerin lâyık olacakları belirleniyor. Bunlar dokuz niteliğe sahiptir: 1- Tevbe edenler: Şirkten ve günahlardan tevbe edenler. 2-İbadet edenler: Allah’a itaat edenler. Bu itaatin itici gücü Allah’a yönelik büyük sevgi ve O’na duyulan korku esaslı saygıdır. 3- Hamd edenler: Bollukta ve darlıkta, her durumda Allah’ı övgüyle teşbih edenler. 4- Seyahat edenler: Hadiste belirtildiği gibi, bu âyette oruç tutanlar kastedilmiştir.[138] AyrıcaAllah yolunda ilim elde etmek ya da savaşmak veya ilim öğretmek yahut insanları Allah’a kulluk etmeye, O’nu birlemeye, emir ve yasaklarına uymaya davet etmek amacı ile yeryüzünde seyahate çıkanlar da bu niteliğin kapsamına girer. 5- Rükû edenler; 6- Secde edenler: Namaz kılanlar. Sürekli rüku ve secde halindeymişler gibi nafile namaz kılanlar. 7- İyiliği emredenler: Allah’a inanmayı, Allah’ı bir ve ortaksız bilmeyi, O’na ve Rasûlüne itaat etmeyi emredenler. 8- Kötülükten sakmdıranlar: Allah’ı inkâr etmeyi, O’na yönelik olması gereken ibadete başkasını O’na ortak koşmayı yasaklayanlar. O’na ve Rasûlüne karşı çıkma girişimlerini engelleyenler. 9- Allah’ın sınırlarını koruyanlar: Allah’ın belirlediği sınırları gözetip, koyduğu hükümlere uyanlar. Bilerek hükmüne tâbi olanlar.
“Sen mü’minleri müjdele!” Bu niteliklere sahip olanlar eksiksiz ve doğru imana sahiptirler. Rasûlüllah’ın dünyada zafer ve ahirette kurtuluş müjdesine lâyıktırlar. Kıyamette ateşten kurtulup cennete gireceklerdir. (Ey âlemlerin Rabbi olan Allah! Bizi kıyamette bu sadık mü’minlerin arasına kat.)[139]
Sonuç
1- Yüce Allah mü’min kullarına sayısız lütuflar ve nimetler bahsetmiştir. Onlara can ve mallar vermiş, sonra da bunları sonsuz nimetler yurdu cennet karşılığında onlardan satın almıştır.
2- Allah yolunda cihad etmenin ve şehadet mertebesine erişmenin fazileti büyüktür.
3- Mü’min, bedeninin ve malının Allah’a ait olduğunun bilincinde olmalıdır. Bunları gözetip korumak durumundadır ki, cihad bayrağı açıldığında, müslüm ani arın imamı mal ve can ile cihad çağrısında bulunduğunda, canım ve malını derhal bu uğurda feda edebilsin. Çünkü can ve mal Allah’ın ona teslim ettiği emanetleridir. Emaneti asıl sahibinin isteği doğrultusunda kullanmak bir zorunluluktur.
4- Bir mü’min kendi canına ve malına zarar vermekten kaçınmalıdır. Çünkü bunlar Allah’a aittir.
5- Bir mü’min, bu dokuz niteliğe sahip olup olmadığını sık-sık kontrol etmelidir. Eğer bir eksiklik görürse tamamlaması, eksiklik görmezse Allah’a hamd etmesi ve bu durumunu özenle koruması gerekir.[140]
113- Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra Allah’a ortak koşanlar için mağfiret dilemek, ne Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.
114- İbrahim’in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim, diye söz verdiği için ona dua etmişti. Fakat onun, bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi.
115- Allah, bir kavmi doğru yola ilettikten sonra, sakınmaları gereken şeyleri kendilerine açıklamadıkça onları saptıracak değildir. Allah her şeyi bilendir.
116- Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Yaşatan, öldüren O’dur. Sizin, Allah’tan başka ne bir dost, ne de yardımcınız vardır.
Sözlük
Müşrikler için Yüce Allah’tan bağışlanma dilemeleri.Baba, oğul veya kardeş gibi yakın kimseler dahi olsalar.Söz vermek. Verdiği bir söz.Ondan yüz çevirdi. Yani: “Ben senden uzağım” dedi.Evvah; Allah’a çok dua eden, O’na şikayette bulunan. Halim İse; Öfkelenmez, günahtan dolayı hemen cezalandırmaz.Allah için korkup-sakınacakları şeyler. Yaparken veya yapmazken Allah korkusunu gözönünde bulunduracakları şeyler.işleri üstlenen, koruyan ve yardım eden demektir.[141]
Açıklama
Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.) ölüm döşeğinde olan amcası Ebu Talib’e, tevhid kelimesini, yani “Allah’tan başka ilah yoktur” demesini Önerdi. Ama o, bundan kaçındı ve kendisi için: “O Abdulmuttalib’in dini üzerinedir.” dedi ve küfür üzere öldü. Bunun üzerine Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.): “Engellenmediğim sürece senin için Allah’tan bağışlanma dileyeceğim.” dedi. Bazı mü’min-ler de, şirk üzere ölen akrabaları için bağışlanma diliyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah, bu âyet-i kerimeyi indirdi: “Kendilerine onların gerçekten çılgın ateşin arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra, -yakınları dahi olsa- müşrikler için bağışlanma dilemeleri Peygambere ve iman edenlere yaraşmaz.” Çünkü onların şirk üzere öldükleri kesinleşmiştir. Şirk üzere ölen bir kimsenin de, ateşte olduğuna Yüce Allah, hükmetmiştir. Peygambere ve mü’minle-re, ateş ehli oldukları kesinleşen müşrikler için bağışlanma dilemek yaraşmaz; doğru da olmaz.Bazıları: “Ama Hz. İbrahim’de müşrik babası için bağışlanma dilemişti.” deyince, Yüce Allah, cevap olarak şu âyeti indirdi: “İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, yalnızca ona verdiği bir söz dolayısıyla idi.” Bir ara İbrahim babasına: “Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü O, bana pek lütufkardır.[142]şeklinde bir söz vermişti. Bununla, Hz. İbrahim’in (a.s.) babası için bağışlanma dilemesinin gerekçesi açıklanıyor. Çünkü Hz. İbrahim, çok dua eden, çok yakaran, çok duygulu, yumuşak huylu bir kimseydi. Bu yüzden babasına, kendisi için bağışlanma dileyeceğine ilişkin bir söz vermişti.
“Bir topluluğa Allah hidayet verdikten sonra, korkup-sakınacakları şeyleri kendilerine açıklayıncaya kadar, onları sapıklığa sürükleyecek değildir.” Bu âyet-i kerime, müslümanlar arasında yaşanan bazı dalgalanmalardan sonra inmiştir. Diyorlardı ki: “Biz müşrik akrabalarımız için bağışlanma diledik. Şimdi bizim halimiz ne olacak?” Allah tarafından bir azaba çarptırılmaktan korkuyorlardı. Bunun üzerine Yüce Allah onlara şu açıklamayı yaptı: Allah korkup sakınacakları şeyleri açıklamadan, doğru yola ilettiği bir topluluğu sapıklığa sürüklemez. Sİz, bunun haram olduğu size bildirilmeden, akrabalarınız için bağışlanma dilediniz. Ancak Allah, bir kavmi saptırmak istediği zaman, önce o kavme sakınması gereken şeyleri gösterir. Eğer sakın-mazla-rsa onları sapıklığa sürükler.
“Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir.” Sadece hakedenleri saptırır. Yine sadece lâyık olanları doğru yola eriştirir. Çünkü O, herşeyi bilir.
“Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” Gökleri ve yeri yaratan, göklere ve yere sahip olan, göklerin ve yerin egemenliği elinde olan O’dur. O, dilediğini doğru yola eriştirir, dilediğini sapıklığa sürükler; yani hidayet isteyene hidayet verir. Sapıtmak isteyeni de kendi iradesine bıkarıp asla zorlamaz. Dilediğini diriltir; dilediğini öldürür. İmanla diriltir; küfürle öldürür. Ölüleri diriltir; dirileri öldürür. Çünkü O, sonsuz bir kudrete, olağanüstü bir egemenliğe sahiptir.
“Sizin Allah’ın dışında veliniz ve yardımcınız yoktur.” Allah sizi yüzüstü bıraktığı zaman kimse size dost olamaz; işlerinizi çekip-çeviremez, düzenleyemez. Sizi ortada bırakırsa da, kimse size yardım edemez. Şu halde O’na itaat etmek, O’na dayanıp güvenmek, O’ndan başkasına iltifat etmemek gerekir.[143]
Sonuç
1- Şirk üzere Ölen bir kimse için bağışlanma dilemek haramdır. Çünkü Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez. Dolayısıyla, yapmayacağını bildirdiği bir şey O’ndan istenmez.
2- Vaadlere ve ahitlere vefa göstermek farzdır.
3- Yapmaları ya da sakınmaları gereken şeyleri bildirmeden, kullarını sapıklığa sürüklemesi Allah’ın adaletinden değildir.
4- Kulun Allah’tan başka dostu, işlerinin yönlendiricisi ve yardım edeni yoktur. Bu yüzden, Allah’a itaat etmek ve tevekkül ile O’na sığınmak suretiyle O’na dost olmak gerekir.[144]
117- Andolsun Allah, peygamberi ve o zor anda ona uyan muhacirleri ve ensarı affetti. O zaman içlerinden bir kısmının kalpleri kaymaya yüz tutmuş iken yine de onların tevbesini kabul buyurdu. Çünkü O, onlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
118- Ve seferden geri bırakılan o üç kişinin de tevbesini kabul buyurdu. Bütün genişliğiyle beraber dünya başlarına dar gelmiş ve canları sıkıldıkça sıkılmış ve Allah’tan, yine kendisine sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı. Allah, onların tevbesini kabul buyurdu ki tevbe etsinler. Çünkü Allah, tevbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.
119- Ey inananlar! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.
Sözlük
Muhacirler. Mekke ve diğer beldelerden hicret edip Medine’de Rasûlüllah’a katılan kimseler.
Yardım edenler. Medine’nin Evs ve Hazreç kabilelerine mensup yerli halkı. Allah Rasûlüne inanmış, ona yardım ettikleri için Ensar adını almışlardı.Güçlük saati. Tebük seferi sırasında, açlık, susuzluk ve kavu-rucu sıcakla iç-içe geçen meşakkatli günler.Kalpler kayıyor. Durumun şiddetinden ve konumun-dayanıl-mazlığmdan kalpleri haktan sapmak üzereyken.Geri kalan üç kişi. Savaştan geri bırakılan üç kişi. (Malik oğlu Ka’b, Rebi oğlu Merare ve Umeyye oğlu Hilâl.)Genişliğine ve rahatlığına rağmen. Sığınacak, kaçıp saklanacak bir yer yoktur. Sadıklar. Niyetleri, içleri ve işleri doğru olanlar.[145]
Açıklama
Sûrenin akışı, Tebük seferi sırasında yaşanan olayları anlatmaya devam ediyor. Bu üç âyette, Rasûlüllah’ın, seçkin ashabının, Ensar ve Muhacirinin Allah katındaki gözde konumlarına dikkat çekiliyor: “Andolsun Allah, Peygamberin, Muhacirlerin ve Ensarm üzerine, tevbe ihsan etti.” Tevbe etmelerini sağladı ve tevbelerini kabul etti. “Ona güçlük saatinde tabi oldular.”Kavurucu bir sıcaklığın, şiddetli bir sıkıntının hüküm sürdüğü Tebük seferi günlerinde Peygambere tâbi oldular.“İçlerinden bir bölümünün kalbi neredeyse kaymak üzereyken...” Çünkü yolculuk ağır koşullar altında devam ediyordu. Şiddetli bir susuzluğun hüküm sürdüğü günlerden birini Hz. Ömer (r.a.) şöyle anlatır: “İçimizden birisi devesini keser, işkembesini sıkar, suyunu içer, bir kısmını da saklardı. O sırada bazı insanların kafasında yanlış düşünceler, olumsuz yaklaşımlar belirdi. Neredeyse kalpleri haktan sapacaktı. Fakat Allah yüreklerini ve inançlarını pekiştirdi de, kötü bir şey söylemediler; yanlış bir tavır, bir amel sergilemediler.” Bundan dolayı Yüce Allah bu âyet-i kerimede onların üstünlüklerini, makamlarının yüceliğini dile getirmiş, tevbe etmelerini sağladıktan sonra, onların tevbelerini kabul etmiştir. Çünkü O, tevbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.“Savaştan geri bırakılan üç kişiyi de bağışladı.” Ka’b b. Malik’in, Merare b. Rebi’in ve Hilal b. Ümeyye’nin de tevbelerini kabul etti. Ayette geçen “Hullifu” kelimesinin anlamı, durumları daha sonraya bırakılanlar, demektir. Çünkü bunlar evlerde yalnız bırakılıp bekletilmişlerdi. Bundan önce Yüce Allah: “Diğer bir kısmı Allah’ın emri için ertelenmişlerdir.” buyurmuştu. Nitekim, tevbelerinin kabulü elli gün ertelenmişti. “Öyle ki, bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti; nefisleri de kendilerine dar gelmişti ve O’nun dışında, yani Allah’tan başka sığınacak hiçbir şeyin olmadığını iyice anladılar.” Zorluklara sabrettiler. Rasûlüllah’ın, Allah’ın emri gelinceye kadar kendilerine karşı uygulamaya koyduğu boykotun neden olduğu sıkıntılara katlandılar. Çünkü mazeretsiz olarak, Rasûlüllah ile birlikte Tebük seferine çıkmaktan geri kalmışlardı. Bu yüzden Rasûlüllah seferden dönünce, geride kalanlar gidip ona özür beyan ettiler. Rasûlüllah da özürlerini kabul etti. Yüce Allah özür beyan eden mü’minlerin tevbelerini kabul etti. Ama bu üçü, gidip özür beyan etmediler; çünkü özürleri yoktu. Doğruyu söylemeyi tercih ettiler. Yüce Allah onlara, sosyal boykotun acılarını tattırdı; sonra da tevbelerini kabul ederek, onları doğruluğun numuneleri olarak gösterdi ve mü’minlere: “Onlarla beraber olun,” çağrısında bulundu. “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.” Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak O’ndan sakının, niyeti, sözü ve ameli doğru olanlarla birlikte olun. Böylece ahirette de doğrularla, Hz. Peygamberle, Ebubekir ve Ömer’le, diğer peygamber, şehit ve salihlerle beraber olursunuz.[146]
Sonuç
1- RasûlüIIah Efendimizin (s.a.v.) ashabının fazileti anlatılıyor.
2- Zor zamandaki zorlu seferlerin, diğer seferlere göre daha faziletli olduğuna işaret ediliyor. Burada kastedilen ‘zorlu sefer,’ Tebük seferidir.
3- Zorluk ve şiddet anında, kalplerinin kaymasını önlemek suretiyle Yüce Allah’ın mü’minlere büyük bir lütufta bulunduğuna işaret ediliyor.
4- Malik oğlu Ka’b ve iki arkadaşının sabırlarına, doğruluklarına ve Allah’a sığınışlarına işaret edilerek, Allah katındaki faziletleri vurgulanıyor. Sonunda Yüce Allah, içine düştükleri sıkıntıdan kurtarmış ve tevbelerini kabul etmiştir. Onlar doğruluğun timsaliydiler.
5- Niyet, söz, durum ve tavırlarda Allah’tan korkup doğruluğu şiar edinmek farzdır.[147]
120- Ne Medine halkının, ne de onların çevresinde bulunan bedevi Arapların, Allah’ın Elçisinden geri kalmaları ve onun canından Önce kendi canlarının kaygısına düşmeleri, onlara yakışmaz. Böyledir; çünkü Allah yolunda uğrayacakları hiç bir susuz-luk, yorgunluk, açlık, kâfirleri öfkelendirecek bir yeri çiğneyip zaptetmeleri ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları yoktur ki, mutlaka bunlarla kendilerine iyi bir amel yazılmış olmasın. Allah güzel davrananların ecrini zayi etmez[148]
121- Küçük, büyük bir masraf yapmaları, bir vadiyi geçmeleri, mutlaka onların lehine yazılır ki, Allah onları, yaptıklarının en güzeliyle mükafatlandırsın.
122- İnanların hepsi toptan sefere çıkacak değillerdi. Ama her kabileden bir cemaatin dini iyice öğrenmeleri ve kavimleri dönüp geldiğinde, sakınmaları umuduyla onları uyarmaları için sefere çıkmaları gerekmez miydi?[149]
Sözlük
Çevrelerindeki bedeviler. Muzeyne, Cüheyne, Eşca, Gıfar ve Eşlem kabileleri.
Kendi nefisleri için rahatlık, Rasûlüllah’m nefsi için de yorgunIuk ve meşakkat istemeleri.
Susuzluk.Yorgunluk.Dayanılmaz açlık.Kâfirlerin içlerinde öfkelenip üzülmelerine yolaçar.
Düşmanı esir almaları, onları öldürmeleri, hezimete uğratmaları.Vadi. İki dağ veya tepe arasındaki su yolu.Hep birlikte sefere, cihada çıkmaları.iç.Belli sayıda bir topluluk. Dinin hükümlerini ve şeriatın sırlarını derinden kavramaları Allah’ın şeriatı ile amel etmeyecek olurlarsa, cehenneme gire- çekleri hususunda kavimlerini uyarsınlar.
Umulur ki sakınırlar. İlim öğrenerek ve öğrendikleriyle amel ederek Allah’ın azabından sakınırlar.[150]
Açıklama
Sûrenin akışında yine Tebük seferi ile ilgili gelişmeler üzerinde duruluyor. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Medine halkına...” Medine’de yaşayan Ensar ve Muhacirlere, “ve çevresindeki bedevilere... (Müzeyne, Cüheyne, Gıfar, Eşca ve Eşlem gibi, Medine çevresine yerleşen bedevi kabileler) Allah’ın elçisinden geri kalmaları...” Rasûlüllah cihada çıktığı, genel seferberlik ilan ettiği zaman onların çağrıya olumlu karşılık vermeyip yerlerinde kalmaları yakışmaz. Bu ifade, Tebük seferine katılmayanlara yönelik sert bir kınama niteliğindedir, “..kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri yakışmaz!” Kendi rahatlarını düşünüp de, Rasûlüllah için bunu düşünmemeleri olacak iş değildir. “Bu,” yani bu yasak, (Yasak olduğunu “Mâkane li ehlil Medi-neti” ifadesinden anlıyoruz ve bu tür bir yasaklama “la” (yasaklama) ifadesiyle vurgulanan yasaklamadan daha etkili olur.) hiç bir zaman çiğnen-me-melidir. “Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, dayanılmaz bir açlık çekmeleri...” Allah’ın kelimesi İslâm en yüce olsun diye kâfirlerle cihad ederken bu tür şeylere katlanmaları, “..kâfirleri kin ve öfkeyle ayaklandıracak yeri ele geçirmeleri...” Kâfirleri öfkelendirecek şekilde bir yere ayak basmış olmaları, “..düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında...” düşmanı esir almaları, öldürmeleri, ganimet elde etmeleri veya hezimete uğratmaları karşılığında, “mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir.” Bu yüzden Rasûlüllah’tan geri kalmaları, dolayısıyla bu büyük ödülü kaçırmaları olacak iş değildir.
“Şüphesiz Allah, iyilik yapanların ecrini kaybetmez.” Bu ifade, kendilerine yönelik ödülün kesinliğini vurgulamaya dönüktür. Demek isteniyor ki: Eğer onlar, Rasûlüllah ile beraber sefere çıkarlarsa, onun yanında güzel bir amel ve arkadaşlık içinde bulunurlarsa, bu ödülü kazanacaklardır.“İnfak ettikleri her nafaka...” cihad için yaptıkları her harcama, “büyük olsun, küçük olsun...” az veya çok olsun, “Allah yolunda aştıkları her vadi...” düşman üzerine giderken veya düşmanla savaşmaktan dönerken aştıkları her vadi, “mutlaka onlar adına sevap olarak yazılmıştır.” Yaptıkları hayır amaçlı harcamalar ve Allah yolunda vadiler aşmak, onların hanesine birer iyilik olarak kaydedilmiştir. “Allah’ın, yaptıklarının daha güzeliyle onlara karşılığını vermesi içindir.” Bu, onların, cihada çıkmadan önce işledikleri en güzel bir amel karşılığıdır.“Onlardan her bir to pluluktan bir grup...” her kabileden bir topluluk, “dinde derin bir kavrayış edinmek için, ” Rasûlüllah’ı dinlemek, onun yanında eğitim almak suretiyle dinde fakihleşmek için “ve kavimlerini uyarmak için...” şirkin, kötülüğün ve bozgunculuğun korkunç akibetlerine karşı uyarmak için, geride kalabilirler. “Umulur ki onlar da kaçınıp-sakımrlar.” Böylece dünyada rezil olmaktan, âhirette de azaptan kurtulmuş olurlar.
Bu âyet, müslümanlann, Tebük seferinden geri kalmanın akibetini görmelerinden sonra, ‘sağ kaldığımız sürece bir daha Rasûlüllah’ın çıktığı hiç bir seferden geri kalmayacağız’ demeleri üzerine indi. Bu âyette Yüce Allah en uygun tavrı onlara göstermektedir: “Öyleyse onlardan, her bir topluluktan...” her kabile ve aşiretten, “bir grup çıktığında, bir grup da dinde bilgi edinmek ve bilgilendirmek için geride kalabilir.” Rasûlüllah’la birlikte çıkan da, onunla birlikte Medine’de kalan da dinde derin bir kavrayışa sahip olur.Çünkü her iki durumda da Peygamberle birlikte olmuş ve ondan dini ölçüleri öğrenmiştir.Bu dönüşümlü uygulama onlar için daha yararlıdır. Çünkü Rasûlüllah’Ia birlikte olanlar dinlerini daha iyi ve derinden kavrama imkanını bulurlar. Dinde derin kavrayışa sahip olanlar edindikleri bilgileri ve şeriatın sırlarını seferden dönenlere aktarırlar. Sefere katılanlar da, geride kalan kardeşlerini kâfirlerin küfür ve fesat nitelikli hayat biçimlerine karşı uyarırlar; böyle bir duruma düşmekten sakındırırlar. Ki bu, her iki taraf için de hayırlı bir faaliyettir.
“Ve kavimlerine geri döndüklerinde onları uyarırlar. Umulur ki onlar da kaçınıp-sakimrlar.”[151]
Sonuç
1- Her hayırda, hayatın tümünde Rasûlüllah’ı kendine tercih etmek farzdır.
2- Allah yolunda cihada çıkmak büyük bir fazilet ve farzdu. Allah yolunda cihada çıkan kimse büyük bir sevap kazanır.
3- Hayır işleyenler Allah katında üstün bir makama sahiptirler.
4- Niyet salih olduktan sonra ilim elde etmek için sefere çıkmak ile ci-had için sefere çıkmanın fazileti birdir. İlim elde etmeye çalışan kişi öğrenmek, amel etmek ve Allah rızâsı için karşılıksız olarak başkalarına öğretmek için çabalamadığı sürece sevaba nail olamaz. Cihada çıkan mücahidin amacı, sadece Allah’ın dinini yüceltmek olmadığı sürece ecir kazanmaz.
5- Ümmet, cihada ve mücahitlere muhtaç olduğu gibi ilme ve âlimlere de ihtiyaç duyar.[152]
123- Ey inananlar! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın; onlar sizde bir katılık bulsunlar. Bilin ki Allah, korunanlarla beraberdir.
Sözlük
İman edenler. Allah’a, Rasûlüne, müjde ve tehditlerine imanedenler.Size yakın olanlar. Ülkenize, ülkenizin sınırlarına en yakın olanları.Kâfirlerden. Ayetteki “min” beyaniyedir. Yani “kâfirleri...”Caydırıcı bir güç ve sertlik bulsunlar. Sizden korkup karşınızda yenilgiye uğrasmlar.
Muttakilerle birlikte. Yardımı ve desteğiyle muttakilerle beraberdir. Muttakiler, şirkten ve günahlardan sakınan, Yüce Allah’ın zafer ve hezimete ilişkin olarak koyduğu evrensel yasa-ları gözardı etmekten kaçınan kimselerdir.[153]
Açıklama
Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) hayatının sonlarına doğru, Tebük seferinin sonucunda Arap Yarımadası şirkten bütünüyle temizlendi; bir islâm yurdu (Daru’l-İslâm) haline geldi. Ardından Yüce Allah, mü’minlere, Elçisinin vefatından sonra da cihadı sürdürmelerini emretti. Bunun için nasıl bir yol izleyeceklerini de bildirdi. En yakın kâfir topluluğuna daveti götürecekler ve imanı veya eman dileyip tâbi olmayı kabul etmeyene, savaş ilân edeceklerdi.
En yakın kâfirlerden maksat, O günkü konumda İslâm yurdunun komşusu konumundaki Suriye ve Irak gibi ülkelerdi. Bu ülkelere yakın bir yerde karargâh kuracak, onları şu üç şeyden birini kabul etmeye çağıracaklardı: a) İslâm dinine girmek, b) Müslümanların himayesini ve ülkelerine girişlerini kabul etmek; yani içlerinden gücü yetenlerin cizye vermesi. Buna karşılık müs-lümanların onları himaye etmesi, eğitimlerini üstlenmesi, kendilerini İslâm’ın adalet ve rahmetiyle yönetmesi, c) Ya da savaş... Aramızda Allah hükmünü verinceye kadar savaş hali devam edecektir, diyeceklerdi.
Bir ülkeyi topraklarına kattıktan sonra, sıra bir başkasına gelecekti. Bu süreç, yeryüzünde müslümanlara yönelik dinden döndürme amaçlı baskı (fitne) kalmaymcaya ve egemenlik tümüyle Allah’ın dininin oluncaya kadar devam edecekti. Sonuçta insanlık âlemi dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşacaktı.Ayrıca Yüce Allah şunu da bildirdi. Siz cihad ettiğiniz sürece, sizinyardımcınız olacağım. Ama O’nun emir ve yasaklarına uymak şartıyla.“Ey iman edenler! İnkâr edenlerden size en yakın olanlarla savaşın; sizde bir güç ve caydırıcılık görsünler.” Sizde sertlik ve caydırıcılık görsünler. “Bilin ki Allah” yardım ve desteğiyle “takva sahipleriyle beraberdir.”[154]
Sonuç
1- Cİhad etmek ve fitne ya da şirk yahut mü’minlere yönelik baskı kal-mayıncaya, din ve hakimiyet bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar cihadı sürdürmek farzdır.
2- Cihad hareketine, İslâm yurduna en yakm olan küfür memleketlerinden başlamak şeriatın öngördüğü bir yöntemdir. Çünkü, “İyilik yapma hususunda akrabalar öncelik hakkına sahiptirler.
3- İslâm ülkesi geniş bir coğrafyayı kapsadığı zaman, sınır bölgelerinde yaşayan müslüman toplulukların kendilerine en yakın olan küfür beldelerine cihad ilân etmeleri gerekir ve bu süreç kesintisiz devam eder.
4- Yüce Allah genel ve özel anlamda takva sahiplerine yardım etmeyi, onları desteklemeyi vaadetmiştir.[155]
124- Ne zaman bir sûre indirilse onlardan kimi: “Bu hanginizin imanını artırdı?” der. Bu inananların imanını artırır; onlar sevinirler.
125- Fakat yüreklerinde hastalık olanlara gelince bu, onların pisliklerine pislik katar. Ve onlar kâfir olarak ölürler.
126- Kendilerinin her yıl bir iki defa sınandıklarını görmüyorlar mı? Yine de tevbe etmiyor, öğüt almıyorlar.
127- Bir süre indirildiği zaman: “Sizi birisi görüyor mu?” diye birbirlerine bakar, sonra sıvışırlar.Anlamaz bir topluluk oldukları için Allah onların kalplerini çevirmiştir.
Sözlük
Sûre. Kur’an’dan bir bölüm veya bir tam sûre. İmanı artar. Bu inen sûre İmanını pekiştirdi ve arttırdı. Çünkü inen sûre faydalı bir yardım gibidir.Müjdeliyorlar. Yüce Allah’ın kendilerine yönelik lütuflarından dolayı sevinç içinde müjdeleşirler.Kalplerinde hastalık var. Şüphe, nifak ve şirk içinde bocalayanlar.Onların pisliğini artıran. Kalplerinde ve nefislerinde olan iğrençliğe iğrençlik katar. Sınavdan geçiriliyorlar .Kalplerinin duyarlılığını yitirmiş olmalarından dolayı öğüt almıyorlar .Allah onların kalplerini çevirmiştir. Bu bir bedduadır. Yani: onlar haktan yüz çevirdikleri için, bir daha hakka dörmıesinler. Anlamıyorlar. Kalpleri koyu bir karanlık, nefisleri de iğrençlikiçinde olduğu için kendilerine yönelik hitabın sırlarını derinden kavrayamazlar.[156]
Açıklama
Münafıkların maskelerini indiren Tevbe sûresinde son kez münafıklardan sözediliyor: “Bir sûre indirildiğinde...” Sayıları yüzondördü bulan Kur’an sûrelerinden biri, münafıkların bulunmadığı bir toplantı esnasında İndirildiği ve bu sûre dinleyicilere okunduğu zaman, münafıklardan bazısı: “Bu, hanginizin imanını arttırdı?” der. Bu sözleri kibrin ve kendini beğenmişliğin ifadesidir. Buna karşılık Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ancak iman edenlere gelince...” gerçekten ve içtenlikle inananlara gelince, “onların imanını arttırmıştır.” Çünkü inen sûre, onların daha önce bilmedikleri hükümleri ve haberleri kapsamaktadır. Bu yüzden sûre indiğinde hemen ona inanırlar; böylece imanları artar. İnen âyetler aracılığı ile inançları pekişir. “Ve onlar müjdeleşmektedirler.” Kur’an’ın, bütünüyle hayır nitelikli haberinden dolayı sevinirler. İnançlarının pekişmesi, yakini inançlarının artması dolayısıyla müjdeleşirler.
“Kalplerinde hastalık olanların ise...” şüphe ve nifak içinde bocalayanların ise, “pisliklerine...” şüphe ve münafıklıklarına, “pislik ekleyip arttırmış ve onlar kâfir kimseler olarak ölmüşlerdir.”
“Görmüyorlar mı ki, gerçekten onlar her yıl, bir veya İki defa belâya Çarptırılıyorlar.” Kalplerinde hastalık bulunan bu insanlar, münafıklıkları yüzünden yılda bir veya iki kere çeşitli yükümlülükler ve teşhir etmeler aracılığı ile sınandıklarını anlamadan, münafıklar olarak hayatlarını sürdürecekler mi? Ve “sonra tevbe etmiyorlar.” nifaktan vazgeçmiyorlar “ve öğüt alıp düşünmüyorlar!” Gerekli dersi çıkarıp tevbe etmiyorlar.
Bundan sonraki âyete gelince, bu âyet sözkonusu münafıkların kötü hallerini, nahoş davranışlarını konu ediyor ve kıyamet gününe kadar onların yüzlerine utanç ve rezillik yaftasını yapıştırıyor. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “bir sûre indirildiğinde...” Onların da içinde bulunduğu bir mecliste, orada bulunanlara bir Kur’an sûresi okunduğu zaman, “birbirine bakar...” kendi aralarında ve korku içinde, yüzümüzün kızaracağı, ayıplarımızın yüzümüze vurulacağı bu meclisten nasıl çıksak acaba, derler. “Sizi kimse görüyor mu?” Muhammed’in (s.a.v.) arkadaşlarından sizi gören var mı, diye birbirlerine sorarlar. Eğer cevap: Hayır, bizi kimse görmüyor ise, birbirlerini siper ederek o meclisten uzaklaşırlar. Yüce Allah onlara yönelik bir beddua olarak şöyle buyuruyor: “Allah onların kalplerini çevirmiştir.” Onları hidayetten uzak-laştırmıştır.“Gerçekten onlar, kavramayan bir topluluk olduğu için...” âyetlerin sırlarını ve yol göstericiliklerini kavrayamazlar. Onların sorunu kötü anlayışlarıdır; kötü anlayışlarının sebebi ise, kalplerinin kararmış olmasıdır; kalplerinin kararmasının nedeni ise kuşku, şirk ve nifaktır. Bundan Allah’a sığınırız.[157]
Sonuç
1- İman kuvvetlenir, zayıflar. İmanın kuvvetlenmesi itaat ile, zayıflaması da günah iledir.
2- İman ve salih amellerden dolayı sevinmek caizdir.
3- Kalbinde hastalık bulunanın hastalığının artması ve kalbi sağlam olanın bu iyiliğinin artması, Yüce Allah’ın kulların hayatına egemen kıldığı evrensel yasalardan biridir.
4- Geniş boyutlarıyla münafıklık sorununu ele alan Tevbe sûresinin bu son âyetlerinde münafıkların alçaklıkları ve çirkin yüzleri gözler önüne seriliyor.
5- İfade etme açısından “Namazdan veya dersten döndüm” yerine “namazı veya dersi tamamladım” demek daha uygundur.[158]
128- Andolsun, içinizden size öyle bir Elçi geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü’minlere şefkatli, merhametlidir.
129- Eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka ilah yoktur. O’na dayandım, O büyük Arş’ın sahibidir!”
Sözlük
Kendinizden bir peygamber. Soydaşınız, Arap kökenli Mu-hammed b. Abdullah elçi olarak size gelmiştir. Onun gücüne gider. Ona ağır gelir. Sizİ sıkıntıya düşüren, size ağır gelen.
Size pek düşkündür. Sizin doğru yolu bulmanızı, sizin için hayırlı ve mutluluk verici olan şeyleri çok ister.Şefkatlidir.Esirgeyicidir, merhametlidir.Eğer yüz çevirirlerse. Eğer Allah’ın dininden ve senin sunduğun yol gösterici öğretiden yüz çevirecek olurlarsa. Allah bana yeter.
O’ndan başka ilah yoktur. Tek hakiki mabud O’dur. İşimi O’na havale ettim. O’na güvenip dayandım. Yüce arşın Rabbi. Yüce Allah’ın Arşı. Kürsüsünün genişliği gökler ve yeri kuşatmıştır. Kürsü ise, Arş karşısında uçsuz bucaksız bir çöle düşmüş küçücük bir halka gibidir.[159]
Açıklama
Tevbe sûresinin sonunda Yüce Allah tüm Araplara sesleniyor: “Size bir elçi gelmiştir...” şerefli ve büyük bir peygamber size gelmiştir; “sizin içinizden.” O da sizin gibi Adnan’ın soyundan gelir. Kureyş kabilesine mensuptur. Haşimoğulları’nın Muttalibi kolundandır. Onu, soyluluğu, doğru sözlülüğü ve güvenilirliği ile tanıyorsunuz. “Sıkıntıya düşmeniz onun gücüne gider.” Size ağır gelen onun ağırına gider; sizi inciten onu incitir. Çünkü o sizdendir. Bir soydan gelen kimsenin kendi soydaşlarına Öğüt vermesi gibi size içtenlikle öğüt veriyor. “Size pek düşkündür.” Sizin doğru yolu bulmanızı, erdemliliğe ve mutluluğa erişmenizi içtenlikle arzular. “Mü’minlere...” sizin içinizdeki ve diğer kavimler içindeki mü’minlere karşı “şefkatli ve esirgeyicidir.” Mü’minlere şefkatlidir; onlara acır, rahmete ve hayra kavuşmalarını ister. Şu halde ona inanın; onun sunduğu aydınlığa tâbi olun ki, doğru yolu bulaşınız; mutluluğa erişesiniz, Onu İnkâr etmeyin; yoksa sapıklığa düşer, bedbaht olursunuz...
“Eğer onlar yüz çevirirlerse...” sunduğun mesaja öğretiye (dine) karşı burun kıvırırlarsa, sakın karamsar olma ve de ki: Rabbim olan Allah bana yeter, her hususta O bana kâfidir. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun dışında ibadete layık gerçek bir mabud yoktur. Bu yüzden ben O’na kulluk ederim; insanları da O’na kulluk etmeye davet ederim. Ben O’na tevekkül ettim. Her işimde O’na güvenip dayandım. Ve büyük Arşın Rabbi O’dur. Ne dilerse olur. Dilemediği şey kesinlikle olmaz. O’nun gücü herşeye yeter.[160]
Sonuç
1- Burada, Yüce Allah’ın son peygamber Hz. Muhammed’i (s.a.v.) gönderişinin özelde Araplara, genelde de tüm insanlığa yönelik büyük bir lütuf olduğu vurgulanıyor.
2- Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mükemmel ahlâkına dikkat çekiliyor.
3- Kulun her işinde Allah’a tevekkül etmesinin, O’na güvenip dayanmasının gerekliliği vurgulanıyor.
4- Rahman olan Allah’ın arşının büyüklüğü dile getiriliyor.[161]
[1] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/358.
[2] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/358-359.
[3] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/359-360.
[4] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/361-362.
[5] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/362-364.
[6] Hanefi Mezhebinde ise namazı terketmek büyük bir günahtır. Ancak terkeden kâfir olmaz. Tabii namazı reddetmediği müddetçe.
[7] Bir görüşe göre de mânası Allah kelâmıdır; fakat harfler yaratılmıştır, yani beşer sözüdür.
[8] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/364.
[9] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/365-366.
[10] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/366-367.
[11] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/367.
[12] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/368-369.
[13] Benu Bekir kabilesinden bir adam bir şiir okumuş ve şiirinde Rasûiüllah’a hakaret etmişti. Huzaa kabilesinden bazı adamlar: “Eğer bu şiiri bir daha tekrarlarsan burnunu keseriz!” demişlerdi. Adam şiiri bir kez daha okumuş, onlar da adamın burnunu kesmişlerdi. Bunun üzerine iki kabile arasında savaş patlak vermişti. Kureyşliler Benu Bekir kabilesine arka çıkmışlardı. Huzaa kabilesinden Amr bin Salim Rasûlüllah’a gelerek yardım istemişti. Bunun üzerine Rasûlüllah harekât emri vererek Mekke’yi fethetmişti.
[14] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/369-371.
[15] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/371.
[16] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/372.
[17] Rivayete göre Hz. Abbas tutsak olunca kâfirliğinden ve akrabalık bağlarına riayet etmemekten dolayı suçlandı. Bunun üzerine kendisini suçlayana, kötülüklerimizi sayıyorsunuz ama iyiliklerimizden sözetmiyorsunuz, dedi. Hz. Ali ona, sizin iyilikleriniz de mi var, dedi. Evet, dedi. Mescid-i Haram’ı onanyoruz.”Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. Dolayısıyla, müslümanların mescidlere ilişkin yükümlülükleri üstlenmeleri gerekir.
[18] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/372-373.
[19] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/373-374.
[20] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/375.
[21] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/375-376.
[22] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/376.
[23] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/377.
[24] İbn-i Abbas der ki: “Kim küfrü tercih eden baba ve kardeşleri dost edinirse, müşrik olur. Çünkü şirke rıza şirktir.” Ancak kâfir akrabalara bağışta bulunmak, iyilik etmek, müşriklerle ilişkileri kesme ilkesinin kapsamına girmez. Çünkü Hz. Esma bir gün Rasûfüllab Efendimize şöyle demiştir: “Benim annem istekli olarak yanıma geliyor. Ama müşriktir. Ben onunla görüşüp ilgileneyim mi?” Rasûlüüah: “Annenle ilgin bulunsun,” buyurdu. (Buhari)
[25] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/378.
[26] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/378-379.
[27] Gerçeklen o yıldan sonra zaferler birbirini takip etmiş, müslümanlar çok yerleri fethetmişlerdir.
[28] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/380-381.
[29] Müşrikler o mübarek yere, zarar vermek için giremezler. Ancak görmek ve bilgi edinmek için girebilirler. (Ziya Eryılmaz)
[30] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/381-382.
[31] Bu durum, kâfirlerin mescitlere zarar verme durumu sözkonusu olduğunda böyledir. Aksi takdirde girebilirler. (Ziya Eryılmaz)
[32] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/383.
[33] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/384.
[34] Âyct-i kerime açıkça yahudi ve hristiyanların Allah’a ve âhiret gününe inandıklarına ilişkin iddialarını reddediyor. Şayet inanmış olsalardı, bu inancın gereklerini yerine getirirlerdi.
[35] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/384-385.
[36] Âyct-i kerimede mecusilerden ve sabiilerden sözcdilmiyor. Ancak fıkıh bilginlerinin büyük çoğunluğu, cizye ve zimrnilik açısından ehl-i kitaba uygulanan hükmün onlar için de geçerli olacağı görüşündedir.
[37] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/385.
[38] Tefsirlerdeki rivayete göre yahudiler, Tevrat hükümleriyle amel etmeyi bırakınca Yüce Allah, Tevrat’ı ihtiva eden Tabut’u ortadan kaldırdı. Tevrat’ın yazılı metni ellerinden gittiği gibi hafızalarındaki âyetler de büsbütün silindi. Tevrat’ın kalkmasına çok üzülen Uzeyr (Kitab-i Mukaddes’e göre Ezra),Tevrat’ın kendisine verilmesi için Allah’a çok yalvardı. Nihayet namazını kılarken Allah’tan inen bir nur, içine doldu ve Tevrat, olduğu gibi kalbine doğdu. Uzeyr, Allah’ın Tevrat’ı kendisine verdiğini kavmine duyurdu ve kutsal kitabı onlara öğretti. İşte bunun için İsrailoğulları: “Uzeyr, Allah’ın oğlu olmasaydı Tevrat kendisine verilmezdi” dediler. (Taberi X. III) ifnı;-israiloğullarından alınmış olan bu rivayetin, Tevrat’a sağlamlık kazandırmak için yahudilerin uydurması olduğu anlaşılıyor. Gerçek şu ki yahudilerin kutsal kitaplarını taşıyan sandık bir kaç kez düşmanlarının eline geçmiş, kutsal kitap saldırıya uğramış, bizzat Hz. Musa’ya verilen levhalar ortadan kaybolmuştur. Yahudi din adamları, hafızalarında kalan âyetleri parça parça yazmışlar, Babil esaretinde iyi bir yazıcı olan kâhin Ezra, bu şifai ve kısmen yazılı rivayetleri bir araya toplayıp Yahudi Kutsal Kitabını bir bütün halinde ortaya çıkarmıştır. Bu hizmetinden dolayı Ezra, İsrailoğullarmın takdir ve saygısını kazanmış; bu saygı zamanla o kadar aşırı bir noktaya varmış ki yahudiler, Ezra’yı Allah’ın oğlu saymışlar. (Ezra hakkında, Kitabı Mukaddes, Ezra, s. 466-76’ya bakınız.) İşte Kur’an-ı Kerim, yahudilerin bu yanlış inançlarını reddetmektedir.
[39] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/387-388.
[40] Tirmizî, Hatem’in oğlu Adiy’in şöyle dediğini rivayel eder: Bir gün boynumda altından bir haç olduğu halde Rasûİüllah’ın yanına geldim. Bana: “Ey A-diy! Bu da ne?! At şu putu boynundan!” dedi ve sonra “Allah’ı bırakıp bilginlerini ve rahiplerini rablar edindiler.” âyetini okudu. Orada bulunan Huzeyfe: “Hristiyanlar bilgin ve rahiplerine ibadet ediyorlar mı?” diye sordu. Rasû-lüllah: “Hayır, ama Rahipler ve bilginler Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram kılıyorlar; hristiyanlar da buna uyuyorlar,” şeklinde cevap verdi. Yani bu durum Rahipleri ve bilginleri Rabler edinmektir.
[41] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/388-389.
[42] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/389-390.
[43] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/391.
[44] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/391-392.
[45] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/392.
[46] Nesi’ savaşmanın yasak edildiği ayı, başka bir aya ertelemektir. Haram ayda boğazlaşmaları gerektiği zaman o ayı hclai yapar, başka bir ayı onun yerine haram sayarlardı. Haram aylarda savaş yasağı, İslâm’da kaldırılmıştır.
[47] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/394.
[48] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/394-396.
[49] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/396.
[50] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/398.
[51] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/398-399.
[52] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/399-400.
[53] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/401.
[54] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/401-402.
[55] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/402.
[56] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/403-404.
[57] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/404-405.
[58] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/405.
[59] Bu âyetler, Tebük Savaşı’ndaki olayları anlatmaktadır. Münafıklar bu çetin günlerde İslâm ordusuna katılmamışlar, bahaneler uydurarak Allah’ın elçisinden izin almışlar, savaşa gitmemişlerdi. Allah’ın Rasûlü de bunlara izin vermişti. Çünkü gönülsüz savaşa katılan insanlardan bir hayır gelmeyeceğini biliyordu. İşte âyetler, onların bu kötü davranışlarını mü’minlcrc anlatmaktadır.
[60] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/406.
[61] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/406-407.
[62] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/407-408.
[63] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/409.
[64] Şehidlik veya zafer.
[65] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/409-411.
[66] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/411.
[67] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/412.
[68] Bir münafığın tevbe ettikten sonra infak etmesi bir mü’minin infakı gibidir. Kabul edilmeyen ise Allah için değil de şahsi menfaatlerinden dolayı gönüllü olarak yaptıklarıdır. Onlar bu infaktan menfaat umarlar. Bundan dolayı da kabul edilmez.
[69] İbn-i Abbas der ki: Münafık kimse bir topluluk içinde olduğu zaman namaz kılar. Yalnız kalınca kılmaz. Çünkü münafık namaz kıldığı zaman sevabı, ter-kettiği zaman cezası olduğuna inanmaz. Bütün ibadetlere karşı sergilenen tembelliğin altında bu inançsızlık yatar.
[70] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/412-413.
[71] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/413-414.
[72] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/415.
[73] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/415-416.
[74] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/416.
[75] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/417.
[76] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/418-419.
[77] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/419.
[78] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/420-421.
[79] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/421-422.
[80] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/422.
[81] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/423.
[82] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/424-425.
[83] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/425.
[84] Sodom, Gomore ve Erme.
[85] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/427-428..
[86] Nemrudb. Kenan ve topluluğu.
[87] Sodom, Gomore ve Erme.
[88] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/428-430.
[89] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/430.
[90] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/431.
[91] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/431-432.
[92] Buhari ve Müslim ve Malik ‘Muvatta’ında Ebu Said el-Hudri’den şöyle rivayet ederler: Rasûlüllah buyurdu ki: Yüce Allah cennet ehline şöyle der: “Ey cennet ehli!” Onlar: “Buyur, Rabbimiz, saadetler dileriz, hayır senin elindedir...” derler. “Razı oldunuz mu?” Derler ki: “Niye razı olmayalım, ey Rabbimiz! Hiç kimseye vermediğini bize bahşettin!” Allah der ki: “Bundan daha ı-yisini bahşedeyim mi?” Derler ki: “Ya Rab, bundan daha üstün olan nedir?” Buyurur ki: “Sizden hoşnut olurum ve ebediyen size gadapfanmam.”
[93] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/433.
[94] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/434.
[95] Kendilerine sert ve etkili ifadeler kullanılır.
[96] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/435-436.
[97] Hz. Ali der ki: Allah’ın dört kılıcı vardır. Biri müşriklere karşı kullanılır: “Müşriklerle savaşın.” (Tevbe, 36) Biri kâfirlere karşı kullanılır: “Allah’a ve âhiret gününe inanmayanlarla savaşın.” (Tevbe, 29) Biri münafıklara karşı kullanılır: “Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et.” (Tevbe, 73) Biri de şeriat yönetimine karşı çıkanlara karşı kullanılır: “Azgınlarla Allah’ın buyruğuna (şeriata) dönünceye kadar savaşınız.” (Hucurat, 9)
[98] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/436.
[99] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/437-438.
[100] Bu söz verme kişinin “Allah bana bol para verse ben de o zaman düşkünlere yardım ederim” şeklindeki düşüncesi veya teleffuzu ile olur.
[101] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/438-439.
[102] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/439.
[103] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/440.
[104] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/440441.
[105] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/441.
[106] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/443.
[107] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/443-444.
[108] Rasûlüllah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allah’a andolsun, eğer siz benim bildiklerimi bilseydiniz, kesinlikle çok az güler, çok ağlardınız; dağların başına çıkar, yüksek sesle Allah’a yakarırdıniz!..”
[109] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/444.
[110] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/445.
[111] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/445-446.
[112] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/446.
[113] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/447-448.
[114] Buradaki utanç kadınların değil, kendisine verilen görevi terkedip savaştan muaf olanlarla oturup kendi görev ve sorumluluklarını inkâr edenlerin utancıdır.
[115] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/448-449.
[116] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/449.
[117] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/450-451.
[118] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/451-452.
[119] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/452.
[120] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/454.
[121] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/454-455.
[122] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/455.
[123] Bunlar günümüzde şehirlerde de yaşar.
[124] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/457.
[125] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/457-458.
[126] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/458.
[127] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/460.
[128] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/460-461.
[129] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/461.
[130] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/463.
[131] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/463-464.
[132] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/464-465.
[133] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/466.
[134] Rahip Ebu Amir. Rahip diye anılmasının sebebi, hristiyanlığı benimsemiş olmasıdır. SahifoğuIIarı yenilince Bizanslılara sığındı ve kâfir olarak öldü.
[135] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/466-469.
[136] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/469-470.
[137] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/471-472.
[138] Taberani, Hz. Aişe’nin (r.a.) şöyle dediğini rivayet eder: “Bu ümmetin seyahati oruçtur.” Yani Allah-u Teâlâ müminlerden İslâmî ölçülerde seyahat edenlere nafile oruç tutmuş gibi sevap vermektedir. Ebu Hureyre, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Ümmetimin seyahati oruçtur.” Bir başka hadiste: “Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır.” buyurmuştur.
[139] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/473-473.
[140] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/473.
[141] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/475.
[142] Meryem süresi 47
[143] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/475-476.
[144] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/476-477.
[145] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/478.
[146] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/478-479.
[147] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/480.
[148] Yani mü’minler Allah yolunda açlık ve susuzluğa, sıkıntıya uğradıkça, bir yeri zaptettikçe veya düşmana karşı başarı kazandıkça kendilerine sevap yazılır.
[149] Bu âyet, bir milletin, savaş zamanında dahi ilmi faliyetlerini sürdürmesini ve ilimle uğraşacak bir zümrenin görevlendirilip onların sadece bu işle ilgilenmesini öngörmektedir. Öyle ya, savaş yıllarca sürebilir. Bir milletin ayakta durabilmesi için din adamlarının, ilim adamlarının bilgi, iman ve teknik bakımdan savaşan zümreyi beslemeleri gerekir. Zaruret olmadan yetişmiş elemanların, din ve ilim adamlarının savaş alanına götürülmesi doğru değildir. Onlar cephe gerisinde çalışacaklar, bilgilerini ilerletecekler, milletin çocuklarına iman ve ilim aşılayacaklar, sanat öğretecekler, fabrikalarını çalıştıracaklar, eğitim-öğretimi besleyeceklerdir. Ancak bu suretle o milletin ordusu arkadan güç alır, azimle çarpışır. Bazı kimseler, İslâm’da din adamı olmadığını söylerler. İşte bu âyet, onlara da cevaptır. Gerçi İslâm’da Allah ile kul arasında aracı yoktur; ruhbanlık yoktur ama din adamı, yani din işlerinde ihtisas sahibi kimselerin bulunması, bu âyet ile farz kılınmaktadır. Milletten mutlaka bir grubun bu işle görevlendirilmesini bu âyetin manası farz-ı kifaye kılmıştır. Şayet cemiyet içinde dini görevleri Öğretecek ve yönetecek hiç kimse bulunmazsa, bütün cemiyet günahkâr olur.
[150] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/482.
[151] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/482-484.
[152] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/484.
[153] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/485.
[154] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/485-486.
[155] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/486.
[156] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/487-488.
[157] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/488-489.
[158] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/489.
[159] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/490.
[160] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/490-491.
[161] Ebu Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları: 3/491.
İslami Okul Okulların En Önemlisi