Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Maun Süresi - Kuran - 107Maun - 1. Sayfa

MAUN SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2


MAUN SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- (Ey Rasûlüm!)  Dini yalanlamakta olanı gördün mü?

2- İşte o Öksüzü iter-kakar.

3- Yoksulu doyurmağa teşvik etmez.

4- O namazı kılanların vay haline

5- Onlar ki kıldıkları namazlarından gafildirler.

6- Onlar ki (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.

7- Onlar ki Maunu (en ufak bir yardımı)  menederler. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-7)   «(Ey Rasûlüm!) Dini yalanlamakta olanı gördün mü...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Mekke DÖnemi'nde nazil olmuştur. 7 ayettir..

Bu sureye aynı zamanda «Ereayte» ve «Din» Suresi de denilir. Cumhur'a göre Mekke'de nazil olmuştur. îbn Abbas ve Katade'ye göre Medine'de inmiştir. Medine'de nazil olduğu hususu Dahhak' tan da rivayet edilmiştir. Hıbetullah adlı ve iki gözden mahrum bir müfessir, «Yarısı Mekke'de As bin Vail'in aleyhinde, yansı da Medine'de Abdullah bin Ubey bin Selül aleyhinde nazil oldu» de­miştir.

Ayetlerin sayısı Irak sayımına göre yedi, diğer sayımlara gö­re altıdır. Kelimeleri 25, harfleri 125'dir.

«Din» kelimesi ile burada ahirette olan ceza ve hesap kaste­dilmiştir. Ayette hazf vardır ve mânâsı şudur: Dini yalanlayanı gördün mü? Acaba doğru mudur yoksa yanlış mıdır?

Bu ayetin kimin hakkında nazil olduğuna dair ihtilaf vardır. Ebu Salih İbn Abbas'tan, As bin Vail es-Sehmi hakkında nazil ol­duğunu rivayet etmiştir. Dahhak ise İbn Abbas'tan, münafıklar­dan bir kişi hakkında nazil olduğunu rivayet eder. Süddi, Velid bin Muğire, başkası, Ebu Cehil hakında; Dahhak, Amr bin Âiz hak­kında; fbn Cüreyc, Ebu Süfyan hakkında nazil oldu demişlerdir. Ebu Süfyan her hafta deve keserdi. Bir defasında bir yetim ken­disinden biraz et istediği için bastonuyla yetimi kovaladı ve döv­dü. Allah bu sureyi o zaman gönderdi.

«Yed'u» fiili burada defeder, kovar mânâsını ifade eder. Ni­tekim Tur Suresi'nin 13. ayetinde de aynı mânâyı ifade etmiş­tir.

Dahhak, îbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyor: «Yetim'i defedi­yor; yani ona hakkını vermiyor». Katade, «Ona zulmetmek sure-tiyle onu kahrediyor» demiştir. Zira Kureyşlüer kadın ve ço­cuklara miras vermiyorlardı. «Malı, mızrak vuran, kılıç çalan kimse tamamıyla elde eder» diyorlardı. Rasûl-ü Ekrem, «Müslü­manlardan bir kimse bir yetimi himayesine alır, büyüyünceye ka­dar buna bakmaya devamederse ona cennet vacib olur» buyur­muştur.

«Miskine yedirmeyi teşvik etmez»; yani böyle bir şeyi emret­mez. Cimridir ve haşre imanı yoktur. Buradaki zan genel değildir. Çünkü bazı insanlar miskine yedirmeyi emretmiyor, çünkü aciz­dir, malı yoktur.

«Miskine yedirin» demeyen bu kişiler cimri idiler ve «Allah di-leseydi yedireceği bir kimseyi biz mi yedireceğiz» diyerek mazeret ararlardı. Bu ayet onlar hakkında nazil oldu ve Allah onları yer­di. Kelâmın mânâsı, «onlar kudretleri, güçleri yetse de yedirmez* ler» şeklindedir. Fakir olduklarında teşvik de etmezler.

«Veyl»den maksat azaptır. Birkaç ayette tefsiri geçmiştir.

«Namazlarından gafildirler» ifadesinin mânâsı hakkında İbn Abbas'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Musalli bir kimse eğer namazı sevap ummaksızın kılmazsa, terkettiğinde de azabının ol­madığı kanaatinde  ise işte o zaman bu ayetin kapsamına girer».

Yirîe İbn Abbas: «Namazları vakitlerinden sonraya tehir eden­ler kastedilmiştir» diyor. Muğire, İbrahim'den şöyle rivayet edi­yor: «Namazın vaktini zayi etmek suretiyle unutkandırlar, gafil­dirler»..

Ebu'l-Aliye, «Namazlarını vakitlerinde kılmıyorlar. Kılarken de rükû ve secdeleri tamam etmiyorlar, çarçabuk kılıp işin için­den çıkıyorlar demektir» diyor.

İbn Abbas'tan zikredilen diğer bir rivayete göre bu ayettte zikredilenler münafıklardır. Onlar gizlide namazı terkederter, açık da namaz kılarlar. Nitekim Cenab-ı Hak, Nisa Suresi'nde «Nama­za kalktıkları zaman, üşene üşene kalkarlar» buyurmuştur. (Ni­sa: 142)

Bu surenin altıncı ayeti namazlarından gafil olanların münafıklar olduğunu tesbit etmektedir. Zemahşeri şöyle der: «Eğer 'an selatihim' tabiri ile 'fi selatihim' tabiri arasındaki fark nedir? diye sorarsan cevap olarak derim ki: 'an' ile okunduğu zaman, onlar terkediciler olarak namazdan gafildirler demek olur. Onlar namaza pek iltifat etmezler anlamındadır. Bu, münafıklar ve müs-lümanlardan olan cüretkâr fasikların namazıdır. Fi kelimesiyle gelirse mânâ şöyledir: Namaz içerisinde şeytanın vesvesesiyle unu­turlar. Veya nefsin konuşmasıyla unuturlar». Böyle bir unutkan­lıktan hemen hemen hiçbir müslüman paçasını kurtaramaz. Allah'­ın Rasûlü bile namazda sehvediyordu. Başkası nasıl etmesin ki? Bunun için fakihler kitaplarında «sehiv secdesi bahsi» şeklinde bölümler koymuşlardır. İbn'ul-Arabi «Sehiv'den sağlam kalmak muhaldir» diyor. Çünkü Rasûl-ü Ekrem ve sahabe namazlarında şehvettiler. Namazda sehvetmeyen bir kişi hiç düşünmeyen bir kişidir, okuduklarının mânâsını anlamayan bir kişidir. Onun ga­yesi rekâtları saymaktır. Bu kişi kabuğu yiyen, özü atan kimseler kabilindendir. Rasûl-ü Ekrem namazdan daha büyük bir konuya daldığından dolayı namazda sehvederdi. Bu tür sehivler mezmum değildir. Ancak şeytanın vesveselerine dalıp şeytanın falan falan işi hatırla dediği zaman onları hatırlamaya çalışarak ne kadar na­maz kıldığının farkına varamazsa o zaman yerilmiş olur.

«Onlar ki riya ederler», yani Allah'a taat olsun diye namaz kıldıklarını insanlara gösteriş vesilesi yaparlar. Halbuki fasık gibi takıyye olarak kılarlar. Riyakâr ibadet ediyor şeklinde görünür. Halbuki «O namaz kılıyor» desinler diye namaz kılar. Riyanın ha­kikati din ile dünyayı elde etme çabasıdır. Aslı müslümanların kalbinde taht kurmak çabasıdır. İlk mertebe, dünyadaki hedefi güzelleştirmektir. Bu peygamberlik parçalanndandır. Bununla halkın kalbinde mertebe ve Övgü kazanmak ister. İkincisi, dünya hakkında zahid olduğunu insanlara kabul ettirmek için kısa elbi­seler, yamalı giysiler giyer. Üçüncüsü, sözle riya eder. Mesela dünya ehline zahirde hücum eder. Hayr ve taatlarda fevt ettiğin­den dolayı vazu nasihat eder, üzüntüsünü belli eder. Dördüncüsü, namazı, sadakayı açıkça yapmak, halk görsün diye namazı güzelce kılmak suretiyle yapılan riyadır. Bunun delili altıncı ayet­tir. Kişi, eğer salih amel farz ise, kişi de halkın huzurunda onu eda ederse riyakâr sayılmaz. Çünkü farzların hakkı onları alenen işlemektir, teşhir etmektir. Zira Rasûl-ü Ekrem «Allah'ın farzla-rında kapalîhk yoktur» buyurur. Çünkü onlar İslâm'ın nişanlan, dinin şiarıdır. Onları terkeden kimse Allah'ın mekrine, gazabına müstahak olur. O zaman onları açıkça kılmakla töhmeti tamamen kaldırmak gerekir. Eğer nafile ise onu gizli yapması gerekir. Çün­kü terkettiği takdirde kınanmaz. Töhmeti yoktur. Eğer başkası kendisine uysun diye açıkça yapıyorsa bu güzeldir. Riya ancak onu yapmaktan halkın onu görmesini ve salihlerin onu övmesini kastetmek suretiyle olur.

«Maunu menederler» cümlesinin mânası hakkında oniki gö­rüş vardır:

1- Mallarının zekâtını meneder.

2- Malı meneder. Çünkü «Maun»,    Kureyş lehçesinde mal demektir.

3- Maun evdeki yararlanılan eşyadır. Yani onları meneder­ler. Balta, çanak veya ateş gibi şeyler. (İbn Mesud)

4- Maun balta, çanak kova, bardak gibi yararlı nesneler. dir. Yani onları menedip komşusuna vermezler.

5- Ariye demektir. Yani ariye (borç) yoluyla komşularına mal vermezler.

6- İnsanlar arasında yapmakta olduklarının hepsi bu tabi­re dahildir. Yani normal olarak komşunun komşusuna verdiğini komşularına vermezler, menederler!

7- Su ve mer'adır. Yani suyu ve merayı başkasına vermez­ler.

8- Su demektir!

9- Maun hak demektir. Onlar maunu menederler, yani hak­kı menederler. (Abdullah bin Ömer).

10- Malların kârlarından gelenler manasınadır.

Kutrub,  Maun'un esası azlıktan gelir» diyor. Maun'dan müş­tak olan «maen» kelimesi de az bir şey demektir. Cenab-ı Hak ze­kâta, sadakaya ve benzeri iyiliklere maun demiştir. Çünkü onlar verilmeyen kıâma nisbet edilirlerse pek azdırlar.

11- Maun taat etmek demektir.

Bazı kimseler burada su, tuz ve ateş gibi menedilmesi haram olan şeylerin kastedildiğini söylemiştir. Aişe validemiz Rasûl-ü Ekrem'e sordu: «Menedilmesi helâl olmayan şey nedir?»

Rasûl-ü Ekrem: «Su, ateş ve tuz» dedi. «Ey Allah'ın Rasûl-ü, su tamam. Fakat ateşle, tuz nasıl oluyor?» dedi. Efendimiz: «Ey Aişe, kim bir ateş verirse sanki o ateşin üzerinde pişirilen bütün yemekleri sadaka vermiştir. Kim bir tuz verirse o tuzla güzelleşen bütün yemekleri sadaka vermiştir. Suyun bulunduğu yerde su içi­ren sanki altmış kişiyi azad etmiştir. Suyun bulunmadığı yerde su içiren sanki bir nefsi diriltmiştir. Bir nefsi dirilten âdeta bütün insanları diriltmiştir». (Sa'lebi)

İkrime'den, «Komşular arasında verilmesi mutad olan bir şeyi komşusundan esirgeyen için veyl var mıdır?» diye soruldu. O: «Hayır. Fakat üç şeyi birden yapan bir insana veyl vardır: i — Namazı terkederse, 2 — Riyakârlık yaparsa, 3 — Maunu vermekte cimrilik gösterirse» buyurdu.

Bunların münafıklarda olması daha uygundur. Onlara daha layıktır. Çünkü onlar namazı terkederler, riyakârlık yapar, malı cimrilik sebebiyle, vermezler.

Cenab-ı Hak «Onlar namaza kalktıkları zaman tembel olarak kalkarlar. Halka gösteriş yaparlar. Allah'ı az zikrederler» (Nisa: 142) buyurdu.

«Onlar ancak istemedikleri halde mallarını infak ederler». (Et Tevbe: 54)

İşte bu haller münafıkların halleridir. Müdekkik bir müslü-manda bu hallerin bulunması uzak bir ihtimaldir. Eğer bunlardan bazıları varsa kınanmanın bir kısmına hedef olur, demektir. Al­lah hakikati daha iyi bilir. [2]

MAUN SURESİ'NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/204. 

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 16/204-210.