Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Önsöz - Kuran - Giris - 5. Sayfa

ÖNSÖZ. 2

ÖNSÖZ

 

KUR'ÂN, sözlük olarak toplayıp biraraya getirmek manasına geldiği gibi, kıraat (okuma) anlamına da gelir. Terim olarak, Allah tarafından melek Cebrâîl vasıtasıyla Hz. Muhammed'in (A.S.) kalbine indirilen; lafız ve manasının indirildiği gibi korunduğu tevatür yoluyla sabit olan Kitab'ın özel ismidir. 114 sûre, 6000 küsur âyeti kendinde topladığı ve devamlı okunma özelliği taşıdığı için bu adı almıştır.

KUR'ÂN, okur yazar olmayan Peygamber Muhammed'e (A.S.) indi­rilmiştir. Arapların çoğu da okur yazar değildi. Sadece zengin ve edebî bir dilleri ve belagat düzeyinde güzel sözleri vardı. O bakımdan Arapla­rın edebî sözleri şu hususları kapsamaktaydı: Hakikat, mecaz, sarîh, ki­naye, i'caz ve ıtnab.. [1]

Kur'ân'ın tamamı Arapça mıdır?

Araştırıcılar, dilciler, ilim adamları bu konuda farklı üç görüş ortaya koymuşlardır:

1—  Kur'ân Arap dili ve onların lehçesi üzere inmiştir; onun için Arapçadır. Hem Kur'ân'da, hem de başka dillerde kullanılan kelimelere gelince, onlar Araplardan geçmedir.

2—  Birkaç kelimesi dışında tamamı Arapçadır.

3—  Kur'ân'ın tamamı Arapçadır.   Başka dillerden gelen birkaç keli­meyi Araplar kendi kalıplarında şekillendirip arapçalaştırmışlardır.

Böylece Kur'ân fasîh Arapça olarak indirilirken Arapların konuşma tekniğinde çok yaygın olan hakikat, mecaz, sarîh, kinaye, i'caz ve ıtnab gibi hususların en. ölçülü şekil ve manasıyla donatılmıştır.

Peygamber (A.S.) Efendimiz ile arkadaşlarının Kur'ân'ı iyice anladık­larında şüphe yoktur ve bu gayet tabiidir. Çünkü melek Cebrâîl onu Pey­gamberimizin (A.S.) kalbine ilka ederken ayrıca mücmel, müteşabih ve diğer kısımlarını da açıklıyor, gerektiğinde bilgi veriyordu, Bu bakımdan Cenâb-ı Peygamber (A.S.) Kur'ân'ı hem icmalî, hem tafsili manasıyla biliyordu. Ashab-ı Kiram da O'nun öğretim ve eğitimi doğrultusunda Kur'ân'ı anlıyor ve açıklayabiliyorlardı.

Kur'ân Arapça olduğuna göre, her Arap onu anlayabilir mi? Böyle bir iddia doğru oimaz. Zira Kur'ân her ne kadar Arapçaysa da hem bu dilin bütün özellik ve inceliklerini kendinde taşımakta, hem de ilâhî tez­gahta şekillenip bir bakıma Allahça bir hüviyet kazanmaktadır. Kur'ân ilimleri üzerinde ciddi tahsil görmeyen Arapların onu gereği gibi anlama­sı düşünülemez.

Peygamber (A.S.) Efendimiz'den sonra Ashab-ı Kirâm'ın hepsi Kur'­ân'ı aynı ölçü ve çizgide mi tefsîr ediyor, kelimeleri aynı manada mı kul­lanıyorlardı? Kur'ân tarihi incelendiğinde hepsinin aynı ölçüde anlama­dığı, farklı bir takım yorumlar yaptıkları görülür.

Nitekim Hz. Ömer (R.A.) minberde[2] « ve fâkiheten ve ebba..» âyetini okuduktan sonra şöyle dedi: «Fâkiheyi bili­yoruz, ama ebben nedir, bilmiyoruz.» Sonra da kendini toparlayarak de­di ki: «Doğrusu bu bir tekellüftür ya Ömer!»

Yine bir gün minberde, [3]ev va'nuzenum alâ tahavvufin» âyetini okuduktan sonra hazır olanlardan «tahavvuf»un manasını sordu. Hüzeyl kabilesinden bir adam, «bizim konuşma dilimizde bu tenakkus (yavaş yavaş noksanlaşma) manasına gelir,» dedi.

İbn Abbas (R.A.) da diyor ki: «Ben, fâtır sıfatının manasını bil­miyordum, derken bir gün iki bedevî bir kuyu hakkında mahkemelik ol­dular. Onlardan birisi «ene eftartuha = bu kuyuyu ilk ben kazıp meydana çıkardım» dedi. İşte o zaman bu kelimenin manasını anladım.

Kur'ân'a âşinâ olan Hz. Ömer (R.A.), ona tercüman olan İbn Abbas (R.A.) onun bazı cümle ve kelimelerini bilmediklerini söylerlerse, diğer Arapların Kur'ân'ı anladıkları iddia edilebilir mi?

Kur'ân'ı tefsîr etmenin usûlü ve ölçüsü :

Kur'ân-ı murad-ı ilâhîye uygun anlayıp açıklayabilmek için daha çok şu üç yola ve usûle başvurulur:                           

1.  Kur'ân'ı Kur'ân ile tefsîr.                        .   ...

2.  Kur'ân'ı hadîslerle tefsîr.

3. Kur'ân'ı ilim, ictihad, dirayet ve geniş İslâmî kültürle açıklamak.

Kur'ân'ı tefsîr edebilmek için bu üç yolu bir bütünlük içinde bilmek ve ona göre yorumda bulunmak gerekir.

Birinci yol, Kur'ân'ı yine Kur'ân ile tefsir etmektir ki bu, âyetler ara­sındaki münasebetleri, hangisinin hangisini tefsîr ettiğini, uygulanan ilâhî metodun inceliğini bilmeye bağlıdır. İlâhî üslûp ve metod gereği, Kur'ân, az yukarıda da kısmen belirttiğimiz gibi, hakikat, mecaz, i'caz, itnab, ic­mal, tebyîn, ıtlak, takyîd, umum ve husus gibi özellikler taşımaktadır. Bir yerinde i'caz ölçüsünde verdiği konuyu diğer yerinde açık ve geniş ölçü­de verir. Bir yerinde icmal ile kaydederken aynı şeyi diğer bir yerinde taf-sîlen işler. Bir yerinde mutlak gelirken, aynı husus diğer yerinde mukay-yed gelir veya bunun aksine bir anlatım sergilenir.

Onun için Kur'ân'ı Kur'ân ile tefsîr etmek şarttır ve çok lüzumludur.

İkincin yol, Kur'ân'ı hadîslerle tefsîr etmektir ki, bu, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hayatta iken Ashab-ı Kiram, Kur'ân'dan anlayamadıkları âyet­leri, kelimeleri ve hükümleri O'ndan sorup öğrenirlerdi. O bakımdan Kur'­ân'] hadîslerle açıklamak da son derece lüzumludur, denilmiştir. Peygam-berimiz'in (A.S.) vefatından sonra toplanan hadîslerin ışığında Kur'ân açıklanmaya başlandı, hemen her konuda hadîs kitaplarına veya asha­bın görüşüne başvuruldu. Bu da diğer yollar gibi gerekliydi. Çünkü Kur'­ân'ı en iyi anlayanın Hz. Peygamber (A.S.) olduğunda şüphe yoktu, As­hab-ı Kiram da bu konuda bildiklerini O'ndan öğrenmiş bulunuyordu. O halde Ashab'ın tefsîr hususundaki bilgi ve görüşünden vareste kalına­mazdı.. Nitekim İmam Süyûtî hadîslerle açıklanan bir tefsîr yazmıştır ki az ileride ondan söz edilecektir.

Konuyu,bir, iki misal ile açıklayalım:

Fatiha sûresinde «mağdub» ve «dâllîn» kelimeleri geçer. Birincisinin sözlük manası, «gazaba uğramış», ikincisinin ise, «sapıtmışlar» demek­tir. Ama Hz. Peygamber {A.S.) «mağdub»dan maksat Yahudîlerdir, «dâl-lîn»den maksat, Hıristiyanlardır, buyurmuştur. [4]

«Orta namaz» anlamına gelen, «salât-i vüstâ»yı Peygamber (A.S.) Efendimiz «ikindi namazı» olarak yorumladığı sahîh rivayetle sabit olmuş­tur. [5]

Üçüncü yol, Kur'ân'! gelişen ilim, sağlam ictihad ve geniş İslâmî kül­türle tefsîr etmektir ki bu, Kur'ân'ın her çağa, her topluma ışık tuttuğu-

nun; ilmin ve medeniyetin, asırların ve dönemlerin önünde yürüdüğünün gereğidir. Diyebiliriz ki, bu yolu önce Ashab-ı Kiram açmıştır. Onlar bir âyeti tefsir ederken, Kur'ân'dan bir hüküm çıkarırken, önce ilk iki yola başvurmuşlar, bir açıklama bulamadıkları takdîrde kendi bilgi ve kültür­lerine, icîihad ve yeteneklerine dayanarak neticeye varmışlardır. Ancak onlar bu yola başvururken şu üç hususa hep dikkat etmişlerdir:

1—  Kur'ân'daki kelimelerin ve cümlelerin konuldukları   manaları,  ta­şıdıkları hikmet ve hükümleri,

2—  Arapların o çağdaki örf ve âdetlerini, Kur'ân'ın ve Hz. Peygam-ber'in (A.S.) cahiliye devriyle ilgili bütün kötü âdetleri   kökünden   yıkıp kaldırdığını,

3—  Arap Yanmadası'nda yaşayan Yahudi ve Hıristiyanların, Kur'ân indiği dönemdeki durumlarını, tutum ve inançlarını göz önünde bulundur­muşlardır.

Ashab-ı Kiram arasında yetişen müfessîrler:

Ashab-ı Kirâm'ın hepsi Kur'ân'ı açıklayacak, az veya çok tefsir ede­cek bir derecede idi. İçlerinden bu konuya daha çok eğilip geniş bilgi ve malzeme toplayan ve yetkiyle söz sahibi olanlar ise şunlardır: İbn Abbas, İbn Mes'ûd, Ubey b. Kâ'b, Zeyd b. Sabit, EbO Musa el-Aş'ârî ve Abdullah b. Zübeyir'dir. (Allah hepsinden razı olsun)

Bunlardan sonra ikinci derecede tefsîr hususunda az miktarda yo­rum ve açıklamada bulunanlar şunlardır: Abdullah b. Ömer, Câbir b. Ab­dullah, Abdullah b. Âmr b. Âs, Hz. Aişe (Allah hepsinden razı olsun). Tef­sîr konusunda Hz. Ali'nin (R.A.) de önemli yerini, geniş bilgisini, rivayet ve dirayetteki gücünü unutmamak gerekir..

Bu saydıklarımızdan daha çok üçü tefsirde başvurulan kaynak kabul edilmiştir: İbn Abbas, İbn Mes'ûd ve Ubey b. Kâ'b (Allah hepsinden ra­zı olsun),

İbn Abbas'a (R.A.) nisbet edilen müstakil bir tefsîr vardır ki bunu Ebû Tahir Muhammed b. Yakub el-Firuzabâdî eş-Şâfiî toplayıp bir araya getirmiştir.

Ashab-ı Kirâm'dan sonra gelen t a b i î ler ise, Peygamber (A.S.) Efendimiz'den yapılan rivayetleri ve ashabın görüş ve ictihadlarını topla­yıp ona göre Kur'ân'ı açıklamışlardır. Bir âyet ve taşıdığı hükümle İlgili rivayet bulamadıkları zaman kendi ilmî dirayetleriyle yorumda bulunma­ya çalışmışlardır.

Mekke'de kurulan ilk tefsîr medresesi:

Bu medreseyi ilk kuranın, İbn Abbas (R.A.) olduğu kabul edilir. Onu geliştirip genişletenler ise, talebesi Saîd b. Cübeyr, Mücahid, İkrime, Ta­vus, Atâ bin Ebî Rebah'tır.

Medine'de kurulan ilk tefsîr medresesi:

Medine'de bunun ilk öncülüğünü yapanın Hz. Ali (R.A.) olduğu kabul edilir. Sonra da talebesi Zeyd b. Eşlem, Ebu'l-Âliye, Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî (veya Karazî) bu medreseyi genişletip geliştirmişlerdir.

Irak'da ilk kurulan tefsîr medresesi:

İlk kurucusu İbn Mes'ûd (R.A.) sayılır. Ondan sonra talebesi Alkame b. Kays, Mesrûk, Esved b. Yezîd, Merre el-Hemedânî, Âmir eş-Şa'bî, Ha­san el-Basrî ve Kalada b. Diâme bu medreseyi geliştirmişlerdir.

Ashab-ı Kirâm'dan sonra tefsîrlere sokulan isrâiliyat ve nasraniyat:

Kitap ehlinden birçok kimseler İslâm'a girerken, aralarında Tevrat ve İncil'i bilenler, dayanağı olmayan çeşitli bilgi ve rivayetlerle kafalarını dolduranlar da bulunuyordu. Kötü niyetleri olmamakla beraber birçok as­lı ve mesnedi olmayan hikâyemsi rivayetleri tefsîrlere soktukları bir ger­çektir. Bunlar arasında Abdullah b. Selâm, Kâ'bü'l-ahbar, Vehb b. Mü-nebbih, Abdülmelik b. Abdülaziz ve İbn Cüreyc en ünlüleridir. Bu kişiler­den yapılan rivayetlere itibar edilmez, çünkü ilmî ölçülerden uzak; Kur'ân ve hadîslerin ruhuna ters düşmektedir. Son yıllarda bu konuda ilim adam­larınca birkaç eser yazılmış bulunuyor.

Tefsîr konusunda tedvin :

Bilindiği gibi, önceleri tefsîr sadece rivayet yoluyla yürütülür, derli toplu bir şeyler yazılmazdı, Daha çok o dönemin ilim adamlarının hafıza­sına güvenilirdi.

Emevîlerin yıkılışı, Abbasîlerin işbaşına gelişine rastlayan asır ve onu takip eden dokuzuncu ve onuncu asırlarda tefsirle ilgili bilgiler ve riva­yetler hafızalardan kağıda ve kitaba geçti. Böylece derli toplu tefsîr ki­tapları yazılmaya başlandı. Sözünü ettiğimiz asırlarda tefsîr yazanlar şun­lardır:

1—  İbn Mâce (H: 7-273/M: 886).

2—  İbn Cerîr et-Taberî (H: 224-310/M: 838-922).

3—  Ebûbekir b. Münzir en-Nisâbûrî (H: 7-318/M: 930).

4— İbn Ebî Hatim (H: 327/M: 938).

5— Ebû Şeyh (H: 369/M: 979).

6—  el-Hâkim {H: 405/M: 1014).

7—  Ebûbekir b. Murdeveyh(H: 410/1019).

Rivayet yolu tercîh edilip o metotla yazılan ünlü tefsîrler dokuz ka­dardır:

1—  Câmi'u'l-beyân fî-Tefsîri'l-Kur'ân.

(İbn Cerîr et-Taberî. H: 224-310/M: 838-922).

2—  Bahrü'l-ulûm.

(Ebû Leys es-Semerkandî. M: 7-375/M: 985).

3—  el-Keşfu ve'l-Beyân ân Tefsîri'l-Kur'ân.                  

{Ebû İshak es-Sa'lebî.-H: 7-427/M: 1035).          

4—Maâlimü't-Tenzîl.

(Ebû Muhammed el-Hüseyn el-Bağavî. H: 7-510/M:* 1116).

5—el-Muharrerü'l-vecîz Fi-Tefsîri'l-Kitabi'l-Azîz.              

(İbn Âtıyye el-Endüİüsî. H: 481-546/M: 1088-1151).  

6—  Tefsîrü'l-Kur'ân'i'l-Azîm.

(Ebulfidâ Hafız İbn Kesîr. H: 700-774/M: 1300-1372).

7—  el-Cevahirü'l-Hisan  Fi-Tefsîri'l-Kur'ân. (Abdurrahman es-Sa'lebî. H: 7-876/M: 1471).

8—  ed-Dürrü'l-Mensûr Fî-Tefsîri'l-Me'sûr. (Celalüddin Süyûtî. H: 849-929/M: 1445-1522).

9—  el-Câmiu Li-Ahkâmi'l-Kur'ân

(Ebû Abdillâh  Muhammed  b.  Ahmed  ei-Ansarî-Kurtubî.  H:  7  -671/M: 7 - 1272)

Dirayet yoluyla yazılan tefsîrler:

İlim adamlarının bir kısmı rivayet yolunu tercîh edip kendi dirayetle­rini ortaya koymaya cesaret edemezken, bir kısmı bu cesareti kendinde bulup daha çok dirayetine dayanarak tefsir yazmıştır. Ancak dirayet yo­luyla tefsîr yazabilmek için müfessirin şu ilimleri tahsil edip uzmanlaşma­sının gereği üzerinde durulmuştur:

1— Lügat ilmi.                                                               

Kelimelerin konulduğu manaları ve Kur'ân kelimelerinin indiği dö­nemde taşıdığı manaları bilmesi, eşanlamlı kelimeler hakkında yeterli bil­giye sahip olması gerekir. Aksi halde manayı bozacak şekilde yanlışlara yol açabilir.

2—  N a h v  ilmi.

1 Kelimenin ne şekilde okunması gerektiğine, taşıdığı harekeye göre mana aldığına vakıf olması gerekir. Çünkü Kur'ân'ı tefsîr ederken her ke­limenin hangi kalıpta kullanıldığını, nasıl bir i'rab (hareke) taşıdığını bil­mesi, en doğru manayı çıkarmasına yardımcı olur. Aksi halde çok fahiş hatalar yapabilir.

3—  Sarf ilmi.

Fiil kalıplarını, iştikak ve köklerini bütün inceliğiyle, taşıdıkları ma­nalarla bilmesi şarttır. Bu husustaki bilgisizlik hükümlerin bile değişmesi­ne sebep olabilir.

4—  Belagat ilmi.

Bu, maânî, beyan, bedi1 konularını kapsar. Kelime ve cümlelerin ko­numunda, dizisinde taşıdığı özellikleri, delâlet ettiği manaları maânî il­miyle anlamak mümkündür. Beyân ile de terkiplerin hususiyetleri, delâ­letteki açıklık ve kapalılık yanları bilinir. Bedi' ile, keiime ve cümle konum ve dizisinde sözün güzelliği, çekiciliği ve taşıdığı hikmet anlaşılır. Kur'­ân'ı tefsîr eden ilim adamının bu bilgilere herhalde ihtiyacı yardır.

5— Kıraat ilmi. [6]

6—  Usût-i din ilmi.

Buna «kelâm ilmi» de denir. Bu ilimle daha çok Allah hakkında vâ-cib, caiz ve müstahil olan hususlar bilinir. Sıfatları üzerinde durulur. Ay­rıca imânla ilgili temel bilgiler verilir.

7—  Usûl-i fıkıh ilmi.

Bu ilimle ahkâm âyetlerinden nasıl hüküm çıkarılacağı, delillerin-na­sıl tesbit edileceği usûlü öğretilir. İctihad, istinbat ve istidlal yolları üze­rinde durulur.

8—  Esbab-ı nüzul ilmi.

Bu Kur'ân âyet ve sûrelerinin iniş sebeplerini tesbit eder. İlâhî mu­radın daha doğru anlaşılmasına ışık tutar, yardımcı olur.

9—  Kıssaların hikmetini, taşıdığı ilham ve öğütleri, ibret ve uyarıları bilme ilmi.

10— Nâsıh ve Mensûh ilmî.

Bu, hangi âyetin hükmü hangisiyle kaldırıldığını tesbit eder. Kur'ân'ı tefsîr eden ilim adamının bu ilme de geniş çapta vukufu söz konusudur.

11— Kur'ön'm   mübhem   ve   mücmel   hükümlerini   açıklayan   hadîs ilmi.

Kur'ân daha çok genel hükümleri, ana kaideleri vaz'eder. Bunların açıklanması Hz. Peygamber'e (A.S.) bırakılmıştır. Meselâ, Kur'ân'da na­maz emredilir, ama nasıl kılınacağı, kaç rek'at olarak belirleneceği ve ne vakitlerde edâ edileceği mübhem bırakılır. Hz. Peygamber (A.S.) Efendi­miz kavlî ve fiilî sünnetiyle bunları açıklar. Kur'ân'da zekât vermemiz em­redilir, ama hangi maldan ne nisbet verileceği açıklanmaz. Allah'ın ze­kâtla ilgili muradını Hz. Peygamber (A.S.) bize beyân eder. Bu misalleri çoğaltmamız mümkün, ama gerek görmüyoruz. O halde Kur'ân'ı tefsîr eden ilim adamının hangi âyetlerin açıklanmasında hangi hadîslerin söy­lendiğini bilmesi, tesbit etmesi çok lüzumludur.

12—  Bir de vehbî ilim.

Allah'ın bazı kullarına lütfettiği bir bilgidir ki, kulun kalbinde doğar ve ilâhî muradı yansıtmaya yarar. Bu ilim lüzumlu olmamakla beraber lâyık görülenler için büyük bir mazhariyettir.

13—  Günün gelişen ilimlerinden tefsirde yardımcı olacak dalları bil­mek de oldukça önemlidir.   Çünkü Kur'ân gelişen ilmin   önünde   yürür, Mim arkadan onu takip eder ve doğruyu bulunca Kur'ân'daki ilgili ana-fikri tasdike mecbur olur. O halde biyoloji, astronomi, anatomi, tarih fel­sefesi, psikoloji,   ekonomi,   devlet idaresi,   coğrafya gibi ilimleri   bilmeye veya bu konuda yazılan en kıymetli eserlerden yararlanmaya gerek var­dır.

Kur'ân'ı Kerîm'i tefsîr edecek kimsenin bunlardan başka dikkat ede­ceği önemli bir takım hususlar daha vardır. Onları şöyle özetleyebiliriz:

a)  Allah'ın irâde buyurduğu mana, hikmet ve hükümleri ilmî ölçülere göre anlamaya çalışmak.   Şu kişinin veya bu toplumun mantığına uysun diye âyetleri asıl delâlet ettiği mana ve hükümlerin dışına çıkarmamak ve zorlamamak.

b)  Müteşabih olan âyetleri birer şifre kabul edip kendi görüşüne ve­ya mantığına göre yorumlamamak; Kur'ân'ın bütünlüğü içinde değerlen­dirip «Allah daha iyisini bilir» demek.

c)  Âyetleri zahirî manasından, açık   delâletinden   uzaklaştırmarnak; bâtını bir takım yorumlara kapı açmamak.

d)  Bağlı bulunduğu i'tikadî mezhebin görüşünü kuvvetlendirmek ama­cıyla dolaylı yorumlarda bulunmamak,

e)  Mücmel, mutlak ve mecaz doğrultusunda inen âyetleri tefsîr eder-

ken, bu incelikleri dikkate almadan ve Kur'ân'ın genel kaidesinin ışığı al­tında mütalaa etmeden, «Allah şöyle murad etmiştir» diyerek kesin bir ifâde kullanmamak.

Dirayet yoluyla yazılan önemli tefsîrler:

Dirayete dayanılarak yazılan önemli tefsîrlere gelince, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ilim adamları tefsîr konusunda üçe ayrılmışlardır: Sa­dece rivayet yolunu seçenler. Sadece dirayet yolunu seçenler; hem dira­yet hem rivayet yolunu seçenler. Sadece dirayet yolunu seçenler daha çok tasavvuf erbabıdır. Nehouvânî tefsiri ile Muhyiddin Arabi'ye nisbet edilen tefsîrler bu cümledendir. Bunlar ilim çevresinde pek itibar görme­miştir. Çünkü hemen her âyet zahirî manasından alınıp bâtını bir manay­la yorumlanmıştır. Hem rivayet, hem dirayet yolunu seçip dirayete ağırlık veren müfessirlerin yazdıkları tefsîrler ise, bir öncekilerin hilâfına İslâm âleminde hemen her asırda itibar ve rağbet görmüştür. Bunların en meş­hurları şunlardır:

1—  Mefatihü'l-gayb.

(Fahruddin er-Râzî. H: 7-606/M: 1209).

2—  Envarü't-Tenzîl ve Esrarü't-Te'vîl.

(Kadı Beyzavî. H: 7-691 veya 685/M: 1291 veya 1286).

3—  Medarikü't-Tenzîl ve Hakayıku't-Te'vîl. (Nesefî. H: 7-701/M:  1301).

4— Lübabu't-Te'vîl Fi Maâni't-Tenzîl. (Hâzm. H: 7-741/M: 1340).

5—  el-Bahrü'l-Muhit.

(Ebû Hayyân. H: 654-7 /M: 1256).

6—  Garâibü'l-Kur'ân ve Rağâibü'l-Furkan. (Nisâbûrî. H: 9. asır müfessirlerinden).

7—  Tefsirü'l-Celâleyn.

(Celâleddin ei-Mahallî - Celâleddin es-Süyûtî). (1388-1459)(1445-1505)

8—  İrşadü'l-Akli's-Selîm.

(Ebû Suud Efendi. M: 1490-1573).

9—  Ruhu'l-Maânî.

(Âlûsî. H: 1217/M: 1802).

Kur'ân-ı Kerîm'in kısaca tarihçesi:

Kur'ön-ı Kerîm, milâdî 610 yılında Mekke'de inmeye başlamış; 23 yıla yakın bir süre içinde parça parça Hz. Muhammed'in (A.S.) kalbine ilka edilmek suretiyle tamamlanmıştır.

İnen her âyet veya sûrenin nereye konulacağı, melek Cebrail'in tali­matı doğrultusunda Peygamberimiz (A.S.) tarafından belirlenip kâtiplere yazdırılmıştır. O bakımdan Kur'ân sûreleri iniş sırasına göre, Cebrail'in _ talimatına göre kendine has bir tertiptedir.

Kur'ân'ın tamamı hem Resûlüllah (A.S.) Efendimiz tarafından, hem de ashabından bazı kişiler tarafından ezberlendiğinde şüphe yoktur. İnen her âyet aynı zamanda kâtipler tarafından hemen yazılır ve ezberlenirdi. Böylece Kur'ân indiği gibi ezberlenmiş, ezberlendiği ve öğretildiği şekil­de yazılmıştır. Yazıldığı gibi de mushaf haline sokulmuş ve korunmuştur.

Allah'ın himâyesi altında olan Kur'ân'a insan sözü karışmamış, insan eli onu değiştirememiştir. Her asırda binlerce hafızın kalbinde yer etmiş, binlerce nüshası basılmış ve en değerli hattatlar tarafından yüzlerce nüs­hası yazılıp muhafaza edilmiştir.

Kur'ân'ın son âyetleri indikten sonra onu biraraya getirip mushaf hâ­line sokmak için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in ömrü vefa etmemiş, bir iki ay sonra vefat etmiştir.

Birinci halîfe Ebûbekir Sıddîk'ın (R.A.) hilâfet yıllarında ortaya çıkan sahte yalancı peygamberin tenkîi. edilmesi; İslâm birliğini bozmaya yöne­lik bu gibi fitnelerin anında söndürülmesi gerekiyordu. Yalancı peygam­berlerden biri de Yemame'deki Müseyleme el-Kezzâb idi. Üzerine gönde­rilen ordu çetin bir savaş verirken Müslümanlardan yetmişe yakın hafız-i Kur'ân şehîd düşmüştü. Hz. Ömer (R.A.) bu elîm olay karşısında sarsıl­mış ve böyle giderse, Kur'ân'ın tamamını ezbere bilenlerin tükeneceğin­den endişe duymuştu. Derhal halîfeye başvurup Kur'ân'ın mushaf haline getirilmesini teklif etmiş ve üzerinde ısrarla durmuştu. Netice onun bu teklîfinin haklılığı anlaşılmış ve vahiy kâtiplerinden, aynı zamanda en kuv­vetli hafızlardan Sabit oğlu Zeyd (R.A.) başkanlığında bir tetkik ve tertip heyeti kurulmuş, yazılı bütün âyetler ve sûreler biraraya getirilmişti. He­yet üyelerinin hepsi hafız olmakla beraber ashabın getirdiği yazılı her âyet veya parça için ayrıca iki de şahit istenmişti. Bu, ileride «Kur'ân ge­lişigüzel toplanıp mushaf haline getirildi» denilmesini önlemeye, münafık ve garazkârları susturmaya yönelik güzel bir tedbir idi..

Heyet aldığı bu tarihî görevi lâyıkıyla yerine getirdi; Kur'ân'ı indiği, ezberlendiği, yazılıp tertiplendiği gibi tertipleyip bir cilt haline getirmeyi başardı.

Bu, tek ve orijinal nüsha olarak korundu. Hz. Ömer (R.A.) devrinde muhafazası için Peygamber {A.S.) Efendimiz'in eşi Hz. Hafsa'ya teslim edildi. Hz. Osman'ın (R.A.) hilâfet yıllarında genişleyen İslâm ülkelerinde lehçe farkı ortaya çıktı. Meselenin nezaket ve inceliğini, ciddiyet ve öne­mini kavramakta gecikmeyen Hz. Osman (R.A.) Kur'ân'ın Kureyş lehçesi üzerine indiğini dikkate alarak onun öyle korunmasını sağlamak için Hz. Hafsa'nın (R.A.) yanındaki yazılı orijinal mushafı aldı ve yine Sabit oğlu Zeyd (R.A.) başkanlığında beş kişilik bir istinsah heyeti kurdu. Me,v: cut nüshanın çoğaltılıp İslâm ülkelerine gönderilmesi kararlaştırıldı. He­yetin sistemli ve hummalı çalışmasıyla birçok nüsha yazılıp İslâm ülke­lerinin önemli merkezlerine gönderildi ve farklı lehçelere göre yazılan parçalar imha edildi. Asıl orijinal nüsha İse yine Hz. Hafsa'yo (R.A.) tes-lîm edildi.

O bakımdan Kur'ân'da bir fazlalık veya noksanlığın söz konusu ola-mıyacağından bütün siyerciler, araştırıcılar ve ilim adamları müttefiktir­ler. Bunun dışında İbn Mes'ûd'un (R.A.) mushafı hakkında bazı rivayetler varsa da çoğunun sağlam dayanağı, güvenilir senedi yoktur.

Kıraat (okunuş) hususuna gelince, Buharî'nin de tesbitine göre, Kur'­ân yedi kıraat üzerine inmiş ve okunmuştur. Nitekim İbn Abbas (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den şunu işittiğini rivayet etmiştir: «Melek Cebrâîl, Kur'ân'ı bana bir harf (kıraat) üzere öğretti. Ondan diğer harfler (kiraatlar) üzere okuyup öğretmesini istedim. Sonunda o, bana Kur'âni'ı yedi harf (kıraat) üzere öğretti.» [7]

Bu sahih rivayeti kuvvetlendiren diğer bir rivayeti Sahîh-i Müslim Ubey b. Kâ'b'den (R.A.) şöyle nakletmiştir: Peygamber (A.S.) Ubey'ye şöyle buyurmuştur: «Ya Ubey! Kur'ân bana bir harf (kıraat) üzere oku­mam için vahyedilmiştir. Ben ise onun diğer harfler (kıraatler) üzere okunmasını istedim. O sebeple Kur'ân'm iki harf (kıraat) üzere okunma­sına izin verildi. Ben yine kavmimin Kur'ân'ı kolaylıkla okumasını dikka­te alarak daha fazla harf (kıraat) üzere okunmasını istedim. Bunun üze­rine onun yedi harf (kıraat) üzere okunmasına cevaz verildi.» [8]

Kıraat farkı manaya te'sir etmez, asıl delâlet ettiği manadan uzak-laştirmaz; sadece okunuşa ve telaffuza te'sir eder. Aynı kelimenin farklı kıraatlere göre okunması, o kelimeyi aslından ve- delâletinden çevirmez.

Kıraat başlıca bir ilim dalı haline geldiğinden burada detayına inme­mize yerimiz müsait değildir.

Sadece meal yeterli midir?

Kur'ân-ı Kerîm bu kadar bilgi beceri, yetenek, sabır, idrak ve ihata kudreti: birçok ilimlerde uzmanlık isterken onun sadece mealini ortaya koymak doğru olur mu?   Önce şunu belirtelim ki   meal   hiçbir   zaman Kur'ân'm kendisi değildir ve olamaz da.. Zira Kur'ân insan ruhunun bütün inceliklerini, fizikötesi âlemlerle ilgili bilgileri çok zengin bir dil olan Arap-çayla beşer kalbine ve kafasına aktarır. Kur'ân bu çok zengin dilin bü­tün özelliklerini kendinde taşımakta, fesahat ve belagatın zirvesinde bu­lunmaktadır. O bakımdan erişilmez bir noktada bulunuyordur.   Başka bir dil ondaki bu incelikleri, yücelikleri, hikmetleri kemâliyle yansıtacak keli­me haznesine sahip değildir.

O halde sadece meal, bazı yararlan olmakla beraber Kur'ân'm ilâhî ihtişam, yücelik ve üstünlüğünü zedelemekte; fesahat ve belagatını, akıl­lara durgunluk veren insicam ve dizisini yer yer tahrip etmektedir. Aynı zamanda ondaki ilâhî murat, ilim ve hikmet kuru bir meal ile ne yansı-tılabilir, ne de anlaşılabilir.

Günün insanına, gelişen ve gelişmeye devam eden ilme, değişen aile ve sosyal yapıya ışık tutacak, yön verecek, dengeleyecek Kur'ân tefsiri­ne büyük bir ihtiyaç söz konusudur. O da plânsız, düzensiz bir bilgi yığı­nı halinde değil, ansiklopedik bir yaklaşımla metodlu, planlı   ve   düzenli bilgi vermekle gerçekleşebilir. Biz bu boşluğu   gördüğümüz,   anladığımız için tâ 1960 yılında   tefsîr  çalışmalarına başladık.   Rivayet ve dirayet yoluyla yazılan tefsîrleri bir bir gözden geçirdik ve devamlı malzeme top­ladık. 23 yıllık ciddi, yorucu ve araştırıcı bir çalışmadan sonra elinizdeki tefsiri -Allah'ın izni ve yardımıyla- meydana getirdik. Bu arada 660 büyük sahifelik bir meal ve tefsîrimiz Tercüman Gazetesi tarafından basılıp da­ğıtıldı. Ayrıca 1300 sahifelik iki cilt halinde başka bir tefsîrimiz Anadolu Dağıtım Şirketi tarafından lüks bir baskı yapılarak dağıtımı sağlandı. Bu iki kısa tefsîrimiz bir ön hazırlık düzeyinde muhterem halkımızın istifade­sine sunuldu. Ne var ki büyük tefsîrimizin bir an önce basılıp neşredilme-siyle ilgili istekler devam etti. Haberi olan her mü'min 23 yıllık bir emeğin mahsulünü hem görmek, hem yararlanmak istedi. Gelen mektuplar, ya­pılan telefonlar cesaretimizi arttırdı.

Tefsîrimizin bazı özellikleri:

Tefsîrimizde ilâhî muradı doğru yansıtmak, asrımıza Kur'ân'm ka­pısını açmak, onun bir hayat kitabı olduğunu ortaya koymak ve merak­lılara İslâmiyet hakkında bol ve ciddi malzeme vermek amacıyla hemen her sûresinde şu hususları gözönünde bulundurduk:

1— Kültür seviyesi ne olursa olsun, okuyan herkes tarafından ko­layca anlaşılsın diye konuşulan dili seçtik. Mümkün olduğu nisbette izafî terkiplerden, yabancı terimlerden kaçındık.

2— Daha çok genç kuşakları muhatab edinerek ona göre bir metot uyguladık.

3—  Günün gelişen ilmine ışık tutan ve bilimsel   konularda   anafikir mahiyetinde olan âyetleri yine ilmî açıdan açıklamaya çalıştık,   gerekti­ğinde uzmanların görüşünü almayı ihmal etmedik.

4—  Tevrat, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm   arasında   münasebet   düştükçe mukayeseler yaptık; iki kutsal kitabın   Kur'ân ile tashîh edilen bölümleri­ne yer verdik.

5—  Âyetlerle ilgili sahîh hadîsleri meâlen naklederek, Kur'ân'm daha iyi anlaşılmasını sağlamaya özen gösterdik.

6—  Âyetlerin iniş sebeplerini tesbit ederek,   birer  özet   mahiyetinde nakledip her âyetin taşıdığı mana ve hükmün daha iyi kavranmasına yar­dımcı olduk.

7—  Günün değişen şartlarını,   çalkantı   halinde olan sosyal hayatın önemli bölümlerini gözönünde bulundurarak rivayetten çok dirayete ağır­lık verdik.

8—  Her konudaki veya bölümdeki âyetlerin ilmî, ahlâkî, hukukî, sos­yal, ekonomik ve tarihî yönlerini; öğüt ve ibret yansıtan hikmetlerini kı­saca açıkladık.

9—  Kıssaların hikmetlerini, taşıdıkları öğüt ve ibretleri, tekrar edil­melerinin sebeplerini incelikleriyle   belirleyip   şüpheleri   giderecek ölçüde izah ettik.

10—  Hayatın, ölümün, nefs ve şeytanın; kabir âlemi ve kıyametin hik­met ve gayesine geniş yer verdik.

11—  Ruh hakkında İslâm tasavvufçularının ve ilim adamlarının ortaya koydukları düşünce ve görüşleri, keşif ve müşahedeleri münasebet düş­tükçe nakledip konuya açıklık getirdik.

12—  Okuyucularımızı sıkmasın diye tefsîrimizi hem plânlı ve düzenli hazırladık, hem de ansiklopedik bir biçim verdik.

Her,şeye rağmen mükemmel ve ideâl bir tefsîr hazırladığımızı söyle­yemeyiz. Önce tefsîr hazırlamak bir ömür ve imkân işidir. Tarihte büyük kaynak tefsirleri yazıp hazırlayan ilim adamları her şeyi bırakıp ömürleri­nin tamamını buna vermek suretiyle ancak geriye bu unutulmaz mirası bırakabilmişlerdir. Sonra da tefsir sabırlı bir çalışma, didinme, araştırma, malzeme toplama işidir. O halde biz ancak mevcut imkânlara, bilgi sevi­yemize, zevk ve anlayışımıza, idrak ve becerimize göre bu tefsiri yazıp hazırlayabildik. Kusurlardan tamamen uzak bulundurduk diye bir iddia­mız yoktur. Zira insan elinden çıkan her şey noksandır, kusurludur. An­cak Allah'ın elinden çıkan her şey mükemmeldir. Ama iyi niyeti­miz, samimi duygumuz, Allah'a olan güven ve bağlılığımız söz konusudur.

Bu açıdan bakıldığında tefsirimizin -Allah'ın yüksek inâyetiyle- büyük bir boşluğu dolduracağına İnanıyoruz. 23 yıllık bir emeğin manevî karşı­lığını da ancak Allah'tan istiyoruz.

Dileğimiz, önce ilâhî rızaya mazhar olması, sonra da Kur'ân ilimleri hakkında geniş bilgi edinmek isteyenlerin istifade edip memnun kalma­sıdır.

Kalbleri iyiye, doğruya, güzele çeviren Allah'tır. O ne güzel Mevlâ, ne güzel Vekîl'dir!

H a m d (her türlü güzel övgü) Allah'a mahsustur. Salât u selâm, Hâ-temü'l-enbiyâ, şefi'-i rûzi ceza Hazreti Muhammed'e (S.A.V.) ve Ona dos­doğru uyan bahtiyar kullara olsun!.[9]

 



[1] Lafız kendi manasında kullanılırsa hakikat; başka bir manada kullanı­lırsa mecaz olur. Kelime veya cümlenin gerçek anlama alınması caiz iken me­caz anlamda kullanılması kinayedir. İ'caz: Az söz ile çok mana ifade etmek su­retiyle muhatabı bir bakıma acze düşürmektir. ıtnab: Fazla kelime ile sözü ip Bibi çekip uzatmaktır.

[2] Abese sûresi âyet; 31

[3] Nahl sûresi âyet: 47

[4] Müsned-i Ahmed - Tirmizî

[5] Tirmizî - tbn Hibbân : îbn Mes'ûd (R.A.) den

[6] 11. sahifeye bakılması...

[7] Buharî / FazâÜ-i Kur'ân : 5, Bed'ü'1-halk : 6.Müslim / Müsâfirîn : 272. Ahmed :  1/264, 299, 313.

[8] Sahîh-i Müslim / MUsafirîn :  272.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 1 /1-14.