Tefsir Kulliyati - 10. Sayfa - Giris
Tefsîrul-Kur'an'ı Takdim
Kur'an Nedir?
Tefsir Ne Demektir
Tefsirler Ve Çeşitleri :
A. Rivayet Tefsirleri :
B. Dirayet Tefsirleri
Tasavvuf Özerine Bir Kaç Söz
C. İş'ari Tefsirler :
D. Nazari Tefsirler :
Ebu'l-Leys Semerkandi Ve Tefsiri :
Tefsiri Ve Özellikleri :
Tefsîrin Neşri :
Semerkandî'nin Diğer Eserleri :
Sonsöz :
Yayınevinin
Önsözü
Hicrî XV. asır Müslümanları olarak; Hz. Peygamber (s.a.v.) ve O'nun «en hayırlınız» diye tavsif ettiği ashabı kiramın yaşadığı «Asr-ı Saadetten uzaklaşışımızın XV. asır olduğu hakikati; onların kutlu yolu olan Ehl-t Sünnet'in ana caddesinin aydınlığından uzaklaştığımızı mı anlatıyor?...
Yoksa her gecen gün bu ana caddeyi kapatmak, karartmak isteyenlerin gayretleri mi fazla geliyor da bizler yolumuzda zikzaklar çiziyoruz.
Her gün artan fitne-fesat, bir takım kötü niyetlilerin gayretleriyle içimizden beyinsizler bulup bizleri gruplara ayırıyor.
Ayrılığın zorluğunu, zararını ve ızdırabını her mü'minin kendi öz nefsinde duyduğunu duyuyor ve görüyoruz. Bu sebeple de bizleri «ana cadde» de birleştirecek keskin nefeslere, mübarek ellere ve sevgi dolu gönüllere ihtiyacımız olduğu inancındayız.
Bu cadde, İslâm'ın «Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaats denilen ana caddesi-dir. Çünkü bu caddenin dışındakilerin tamamı «çıkmaz sokaklardır.
Bu ana caddenin ulularından Ebu'l-Leys Semerkandi Hazretlerinin «TetBiru'l-K«rJön» adlı eserinin bugünkü Türkcesini bu duygu ve düşüncelerle Türk ilim ve kültür hayatına sunmanın gayreti içindeyiz.
Sevgili okuyucular!
Elinizdeki kitap altı ciltte tamamlanacak, inşaallah altıncı cilt fihrist ve indeksle kısa bir lügatceden ibaret olacaktır. Eğer kısmet olursa tefsirde kısaca {Buharı, Neseî) şeklinde gösterilen hadislerin kaynaklarım da bu son ciltte vermeyi düşünüyoruz.
Bu arada her cilt çıktıkça meydana gelen kusurları bir sonraki ciltte yapmamaya çalışacağız. Bu maksatla okuyucularımızın tenkitlerini değerli bir hazine kabul ediyoruz.
Tevfik ve inayet Allah'tandır.
YAYINEVİ
mezhebler hakkında yeteri kadar ma'lûmat sahibi olacaklardır. Başka bir ifadeyle okuyucu, aradığı hemen herşeyi tefsirde bulacaktır.
Tefsir,
Arapçasmda olduğu gibi, akıcı bir üslûpla yazılmış, âyetlerin nüzul sebepleri
belirtilmiştir. Üstad Ebu'1-Leys Semerkandî Hazretleri bu eseriyle tefsirdeki
üstünlüğünü, hadîsteki dirayetini, :fıkıhtaki bilgisini, tasavvuftaki hünerini
ve diğer ilimlerdeks maharetini göstermiştir. Tefsir, bütün bunlar dikkate
alınarak hazırlanmıştır. Okuyucu, bu ilim deryasına daldıktan sonra kolay kolay
'kendisini alamayacak, belki de bu emsalsiz tefsiri defalarca okuma ihtiyacını
hissedecektir. Her okuyuşta yeni yeni bilgiler öğrenecek
ve diğer tefsirlerde bulamadıklarını burada bulacaktır.
İnsanoğlunun huzur, güven ve gönül rahatlığı içinde yaşayabil- | mesi, ancak ve ancak Allah'a dönmek ve O'na yönelmekle müm 1 kündür. Allah'a dönmenin bir tek yolu vardır; o da, bütün hayatını f AUahü Teâlâ'nın Kitabında, beşeriyet için çizdiği nizama uydurmak- J tır. Bu almadan beşeriyetin saadetini, huzurunu, refahını düşünmek f hayaldir, insana huzur ve saadet veren, ahlâkı yükselten, cemiyeti I olgunlaştıran, fertlere şahsiyet kazandıran Allah kelâmıdır. İnsan ş hayatına yön veren Allah Kelâmı olduğuna göre, onun en iyi şekil- ;; de anlaşılması gerekir. İnsanların bilmedikleri veya anlamadıkları ilimden istifade etmeleri mümkün değildir. Bu eşsiz eseri günümüz Türkçesine aktarmamızdaki sebep de, herkes tarafından mânâsının anlaşılarak hayata tatbik edilmesidir. Gayret bizden tevfik Yüce Mevlâ'dandır. Bütün çalışmalarımızın Allahü Teâlâ'nın rızasına uymasını, bu eserin, hazırlayanlar ve okuyanlar için, ahirette sevaba vesile almasını niyaz ederim.
Mehmet KARADENİZ
Tefsîrul-Kur'an'ı Takdim
Abdülkadir SEZGİN Diyanet İşleri Başkanlığı Teftiş kurulu Üyesi
Sonsuz hamd, saytsız şükür ve nihayetsiz övgü ancak kendi sântna layık olan Âlemlerin Rabbi Yüce Allah'ı, lâyık olduğu şekilde hamd, şükür ve övgü ile ananm.
Salât ü selâm O'nun en kuttu kulu, sevgilisi, müjdecimiz, kurtarıcımız, efendimiz HazretA Muh.amm.ed (s.a.v.)'e lâyıktır. O'nu kemâl-i aşk ve edeble selâmlarım.
Değerli okuyucu!
Kur'an me&li veya tefsirlerde tönsöî>, ^takdim» veya *mukaddime> gibi ya-zılarla fevkald.de güzel bir âdet teşekkül etmiştir. Bu da başlangıçta Kur'Ğn-t Azimüsşân'la tlgüi mutlaka bilinmesinde fayda görülen hususların tekrarıdır. BU de &a güzel geleneği devam ettirmek istiyoruz.
Kur'an Nedir?
Kur'an mukaddes kitabımızın özel ismidir. tToplamak ve bir araya getirmek* anlamında Arapça mastar bir kelimedir. Bu ismi, bizzat Cendb-ı Hakk vermiştir. Bu konudaki ilâhi buyruklardan bir kısmı şunlardır:
«O sayüı günler Ramazan ayıdır ki, Kur'an o ay içinde indirilmiştir. O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır, helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır...s (Bakara: 185).
*Bu Kur'an, muhakkak ve elbette Âlemlerin Rabbi katından indirilmedin (Şuara: 192).
«Şüphesiz onu, Kur'an'ı Kadir gecesinde biz indir<iik> (Kadr; 1).
*Biz onu anlıyasınız diye, Arapça bir Kur'an yaptık» (Zuhruf: 2,).
*Biz Kur'an'ı senin dilinle indirip onun okuyuşunu kolaylaştırdık. Olur ki, anlar ve öğüd alırlar* (Duhan: 58).
Kur'an, hakla bâtılı ayırt eden, helal ile haramı açıklayan, iman edenlere dünya ve dhirette mutluluk temin eden ve cennetle müjdeleyen, iman etmeyenleri de cehennem azabı ile korkutan ilâhi bir kitaptır.
Sûreleri toplayıp bir araya getirdiği, dini esasları ve itikatları, misalleri ve öğüdleri, emirleri ve yasakları ihtiva ettiği, bütün ilimlerin en özlü meyvelerini ve en hayırlı ürünlerini insanlara sunduğu, dünyada en çok okunan ve daima okunacak bir kitap olduğu için Kur'ân'a bu isim verilmiştir [1]
Bu tarif ve izahları yukarıda mealleri verilen âyetlerden doğrudan çıkarmak da kabildir.
Kur'an ilimleri ile meşgul olanlar ise bu ilâhi Kitabı söyle tarif etmektedir:
*Kur'an Allah tarafından melek Cebrail vasıtasıyla Arapça olarak Peygamber Hazret-i Muhammed Mustafa (SM.v.)'ya indirilen, tevatüren nakledilen, Fatiha Sûresi İle başlayıp İfâs Sûresi ile son bulan, hiç bir lâfzı değişmeyen ve kıyamete kadar da hiç değişmeyecek olan kitaptır.*
Bu tarife göre Kur'an şu özellikleri taşır :
Kur'an Allah kelâmıdır.
lAfzx Arapçadır.
Melek aracılığı ile Peygamberimize gelmiştir.
Bize kadar da tevatür seklinde gelmiştir. Tevatür, şüphe götürmeyen, yakin ifade eden, gerçek bir nakil ile, yalan söyleyerek bir konuda anlaşmalarına imkân olmayacak kadar çok büyük insan kitlesince zamanımıza kadar gelmiştir demektir. Kıyamete kadar lâfzının değişmeyeceği bizzat Hakk'm kelamıyla sabittir.
Fatiha Sûresi ile haşlayıp Nâs Sûresi He son bulan Mushaf'ın iki kanadı arasındaki hûtiln âyetler Allah kelâmıdır.
Bu sebepledir ki, hangi dile çevrilmiş olurlarsa olsunlar, Kur'an tercüme ve tefsirleri Kur'an değildir.
Yine Kur'an'm İfadelerine göre, Kur'an anlaşılmak, akıl erdirilip düşünülmek ve kendisi ile amel edilmek üzere gönderilmiştir, işte bunun içindir ki, Kur'an'ın Arapçanm dışındaki dillerde tercüme ve tefsirlerinin yapılması zorunlu hale gelmiştir. Bugüne kadar Kur'ân-ı Kerim diğer pek çok dile tercüme edildiği gibi Türkçe olarak da çok sayıda tercüme edilmiştir.
Yüzyıllar boyu İslâm'ın bayraktarlığını yapmış milletimizin içinden çıkan pek çok ilim adamı da sadece tercümesini değil, aynı zamanda muhtelif yönlerden Kur'ân'tn geniş açıklaması demek olan tefsirini yapmışlardır.
Tefsir Ne Demektir
Tefsir «/em kökünden türetilmiş, *Tefil* Ölçüsünde (kalıbında) Arapça mastar bir kelimedir. Fesr, Kamusta açıklamak ve örtülüyü açmak mânâsına geldiği gibi Rağıb'm *Müftedatımda «mâkul bir mânâyı ortaya çıkarmak* seklinde ifade edilmiştir. Tefsir, fesr kelimesinin mübalâğa kalıbı ile söylenmiş seklidir. Buna göre, iyice inceleyip etraf Uca açıklamak demektir.
Kur'an'ın nazmında kendilerinde gizlilik bulunan lâfızlar dörde ayrılır: 1. Hafiy, 2. Müskil, 3. Mücmel, 4. Müteşabih. Tefsir bu dört kısımdan ilk üçünü açıklar, müteşabihler kalır.
Kur'an'daki tHafiy* ve ımüşkth kelimelerini dirayet ve içtihat sahibi olan bilginler inceleyerek ve asıllarına müracaat ederek açıklar ve izah ederler. Fakat, tMücmeMerin tefsiri (mücmeli söyleyenin) beyanına ve kastına bağlı olduğu için, bu tür tefsir ancak Allah ve Resûlû'nün bildirmeliyle yapılabilir.
Asıl tefsir de işte budur. Yani rivayete dayanan tefsirdir. Bu sebepledir ki, birinci kısımdaki tefsirlere tTe'vil» de denir.
Tefsirler Ve Çeşitleri :
Peygamberimiz Efendimiz Hasretlerinin kutlu, arkadaşları olan tSahabe-İ Kiram» devrinden itibaren Kur'ân-ı Kerim'in tefsiri ile meşgul olanları, «rivayet» ve *dirayet> tefsircileri diye ayırmak, mûfessirlerçe uygun görülmüştür. Tefsir Tarihi ile ilgili kitaplar tefsiri böyle tasnif etmektedirler. Fakat, bir de <Tasavvufi Tefsir* çeşidi vardır ki, bu da yine «Saftaöe-f Kiram* devrinden itibaren yapılageimekte olan bir tefsir çeşididir ve bunlar da iki kısma ayrılmaktadır. Demek ki, tefsir çeşitlerini dört grupta inceleyeceğiz. Maksadımız bu konularda ktsa kisa malûmat vermektir. Yoksa, tefsir tarihi yazmak değildir:
a. Rivayet tefsirleri
b. Dirayet tefsirleri
c. İş'art tefsirler
d. Nazari tefsirler.
A. Rivayet Tefsirleri :
Bu tefsirler yalnız hadîslere ve nakillere dayanan tefsirlerdir. Bunların tefsirleri sadece saftabîlerden ve tabiinden nakledilen haberlere dayamr. Bunlar, Kur'an'daki izaha muhtaç yerlerin izahını, âyetlerin nüzul sebeplerini, âyetlerden kastedilen mûnûlart bildirirler. Bunların kaynaklan bütün hadis kitapları, hadis mecmuaları. Siyer ve tslûm Tarihi kitaplarıdır. Bunlara <Rivayet Tefsiri* denildiği gibi *Naklİ Tefsirler» de denilir.
Taberi (310), Sa'lebî (427), Saâlibi (430), Vahidi (468), Bağavl (516), !bn-U Kesir (774) gibi müfessirler bu bölümde yer alan kitaplar yazdılar.
Bu ve benzeri eserlerde bir kısım sahih rivayetler bulunmakla beraber, bir hayli zayıf rivayetler ve maalesef bir ktstm da hurafeler yer almıştır.
Bu tür rivayet tefsirlerinde yer alan hadisleri tahrig eden (kaynaklarım araştırarak gösteren) hadis kitapları da yazılmıştır. Bu sebeple bu tür kitapları okuyanların bu hadis kitaplarından haberdar almaları ve hadislerin kritiklerini gözden geçirmeleri yararlı olur,
B. Dirayet Tefsirleri
Mûfessirlerin, kendi ilmi kudretleri çerçevesinde, kendi ictihadlan veya filologlarla edebiyatçıların çıkardıkları neticelere dayanarak Kur'an-ı Kerîm'i açıklayıp tefsir etmeleri suretiyle meydana getirdikleri kitaplara tDirâyet Tefsirleri» adı verilmektedir.
Kur'dn-t Kerim'in bir kısım insanların kendi görüşlerine dayanılarak tefsir edilmesinde bası hatalara düşülmesi ihtimali her zaman bulunduğundan, ikinci hicri asrm sonuna kadar bir kısım mü'minler bu tür tefsirden kaçınmışlardır. Bunların basında, Ha. Ebu Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) gelmektedir.
Daha sonraki devirlerde, Kur'ân'm tefsirine duyulan ihtiyacın da artmış olması sebebiyle aşağıdaki ilimleri bilmek kaydıyla dirayet tefsirine de cevaz verilmiştir:
Dilbilgisi (Lügat, Sarf, Nahiv, iştikak)
Belagat Bilgisi (Maânl. Beyan, Bedii)
Kırâet ilmi (Kur'an'm okunuşu ile ügili ilim)
Din usûlü ilmi
Fıkıh usûlü ilmi
Nâsih ve Mensûh bügisi
Nüzul sebepleri bilgisi
Fıkıh, ilmi
Hadis ilmi.
10. Hibe olunmuş iltm (ilmi ile amel edenlere Allah tarafından verilen özel bilgi ve kabiliyet, Mevhibe).
Bu tür tefsir yasanların en meşhurları: Îbnu'l-Kayyım El-Cevzi (751), Ez-Zemahseri (538), Sıddîk Bahadır Han (1305). Fahreddin Raâ (606), Molla Gw-ranî (893/14SS), Kemal Paşa Zââe (940/1434). Bursalı İsmail Hakkı (1127/ 1724), Konyalı Mehmet Vehbi (194i), Elmalı'lı Muhammed Ramdi Yazer (1362/ 1942).
Dirayet tefsirleri genellikle rivayet tefsirleri ile de yakından ilgilidir. Bu sebeple dirayet tefsirlerinde de yer yer rivayete ve rivayet tefsirine rastlanıla-bilir.
Tasavvuf Özerine Bir Kaç Söz
Kur'dn-ı Kerim'in tasavvufî tefsirlerinden bahsetmeden önce, tasavvufun kendisinden bahsetmeyi uygun buldum, özellikle zamanımızdaki pek çok kötü örneğine bakılarak tasavvuf hakkında da bir takım yanlts fikir ve düşünceler yaygınlaşmaktadır.
Günümüzde işportaya düşmüş ve ne olduğunda tereddüt edilen bir takım mutasavvıf taslaklarına bakılarak tasavvuf hakkında karar verilmemelidir. Gerçi tslûm tasavvufunun kendi içinde, çözülmesi gereken pek çak meselesi var görünüyorsa da, biz bu kana yerine özde İslâm tasavvufu hakkında bilgi vermek İstiyoruz [2]
Tasavvuf lügatte, «gönlünü Allah sevgisine bağlamak* şeklinde izah edilmektedir. Tasavvuf ehline göre ise; «fiuftu temizleme yolu» olup. Tasavvuf, tarikatın nazari (düşünme, itibar ve iltifat) ciheti, dervişlik ameli tarafıdır.-»
Ömer Rıza Doğrul, *Tasavvuf* adlı eserinde şöyle diyor:
«Mutasavvıflar, kendi ilimlerini şeriatın buyruklarına ve yasaklarına istinat ettirmekle ilimlerinin sancağını yükseltmişler ve ftu yoldan; hal ilmi, hatır ilmi, yakın ilmi, ihlâs ilmi, ahlâk ilmi ve daha başka vicdani ve zevki ilimler kurmağa imkan bulmuşlar ve bunların dinin esaslarına ve şeriatın hükümlerine dayanmasına ehemmiyet vermişlerdir» [3]
İzmirli İsmail Hakkı da: ^Tasavvufun evveli ilim, ortası amel, sonu mevhi-bedir» demektedir. [4]
Demek oluyor ki, tasavvuf, İslâm şeriatine bağlı, onu gönüllere daha iyi sindirebilmek, insanların gönüller indeki (Allah ve Muhammed) aşk, heyecan ve imanım bütün cihana yaymak ve bütün insanların Müslümanlığı tatmaları ve gönüllerindeki her türlü itirazı terkedtp, itirafa ulaşmaları, Allah ve Resulünün aşkıyla coşmalarıdır. İşte tasavvuf, bu ilme verilen isimdir.
İslâm tasavvufu Kur'an ve Hadis'e dayanır.
*Arttk katbleri Allah'ın zikrinden bomboş ve kaskatı kalmış olanların vay haline! Onlar apaçık bir sapıklık içindedirler* (Zümer: 22).
tRabbini, içinden, yalvararak ve korkarak hafif bir sesle sabah ve akşam zikret (an). Gafillerden olma> (A'raf: 205).
*Ey Habibim! Gecenin bir kısmında da uyanıp, sırf sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere onunla (Kur'an'la) gece namazı Jfct/> (Îsra, 79).
Âyetleri üe aşağıda mealleri verilen hadisler tasavvufun Kur'an ve sünnetteki dayanaktan ve kaynakları olarak zikredilmektedir. Bu kaynaklar arasında başka ayet ve hadisler de vardır.
*Rabbint zikredenle etmeyen, diri üe ölü gibidir* [5]
Kıyamet gününde, hiç bir gölgenin olmadığı zamanda Allah'ın gölgelendireceği yedi kişiden biri de «Tenha bir yerde Allah'ı zikredip gözleri yasla dolan adamdır* [6]
Din, kuru emirler ve yasaklar yığını değildir. Dinin bir dış, bir de iç cephesi vardır. Tıpkı beden ve ruh gibi. Namaz, oruç gibi ibadetler fıkhın konusudur. Huşu', hueûr-ı kalb gibi dinin iç cephesini teşkil eden yönü de ıbûtmi fıkıh» da denilen tasavvufun konusudur.
Hazret-i Peygamber son derece sâde, mütevazi bir hayat yaşadığı gibi, (Tnun kutlu ashabı da kendisi gibi zühd ve takva yolundan ayrılmadılar. Hele içlerinde öyle bir topluluk vardı ki, onlar da aynen Peygamberimiz gibi, gecenin üçte bir ve üçte ikisinde kalkıp gece namazı kılıyorlardı:
tMuhakkak Rabbin biliyor ki, sen gecenin üçte ikisine yakın; yansı kadar ve üçte biri olan bir müddet namaz için kalkıyorsun; ashabından bir topluluk da seninle beraberdir* (Mtaemmil: 20).
Taberi, ashab-ı kiramdan bir kısmının âhiret endişesi ile sürekli ağladıklarını ve bu şekilde çok ağlayan yedi kişiye *çok ağlayan* anlamına tBekkdûn» adı verildiğini bildirmektedir.
Hazret-i Peygamber'den sonra Allah korkusu ve bu sebeple de zühd hareketi (eâhidlik) artmış ve bu hareket sür'atli bir şekilde tasavvufa dönüşmüştür. Bunun sebepleri kaynaklarda şöyle sıralanmaktadır:
Kuvvetli bir günah şuuru, kendini günahkâr bilme duygusu,
Kalblere hdkim olan Allah korkusu,
Hazret-i Peygamber'den sonra meydana gelen fitneler, halka özellikle Emevüer devrinde yapılan sulum sebebiyle olayların etkisinden kurtularak dünyadan yüz çevirip âhiretle teselli bulma düşüncesi.
İlk zdhtdlerde görülen Allah korkusu şuurunun gittikçe Allah sevgisine dönüştüğü, zühd hareketinin ilk önce Irak bölgesinde zuhur ettiği de kaynaklarda kaydedilmektedir. Zühd ve takvanın belli baştı ilk mümessilleri olarak Hasan-ı Basri (öt. 110/728) ve Rdbia-i Adeviye (61. 135/752) bütnmek-tedirler. Bunlardan Hasan-ı Basrl'nin Allah korkusunu, Râbla-i Adevtye'nin de Allah korkusunun yanında Allah sevgisinin temsilcisi olduğunu söyleyenler vardır.
«İstiğfarımız da istiğfara -muhtaç* diyen Rûbta, ^Rahmin'ın sevgisi İle kalbim öylesine doldu ki, şeytana düşmanlık duygusu beslemeğe bile yer yok* demiştir [7]
Zühd, bu şekilde sistemlesip tasavvuf haline gelince, bu yolda gidenler kendi düşüncelerine uygun fikirleri toplamağa başlamışlar, böylelikle «batini fıkıh* tabiri ile tasavvuf da ilim olarak oluşmağa başlamıştır.
Bazret-i Peygamber'in- ahir ete irtihallerinden sonra toplumda meydana gelen gelişmeler, yeni coğrafi bölgelerin ve Arapça dışında dil konuşan insanların İslâm'a girmeleri ile de, <tâbttn> ve ttebe-i tabiin* devirlerinde İslâm ilimleri ile birlikte İslâm mezhepleri de teşekkül etmeye başladı.
Başlangıçta sahabe ve tabiinin açıklamalarından ve rivayetlerinden ibaret olan nakli tefsire aklî veya re'y tefsirleri de eklendi. Meydana gelen bütün fırkalar, kendi görüşlerini Kur'an ûyetleriyle te'yid ve takviye etmek istediler. Bu sebeple de tefsir ekolleri zuhur etti.
İşte bu oluşma devresinde tasavvuf ehli de kendi görüşlerine uygun düsen tefsirleri topladılar. Yaşadıkları zevk haline göre âyetlerden mânâlar çıkardılar. Bu tefsirlere, ilk anda akla gelmeyen, fakat tefekkürle kalbe doğan anlamına tts'ari tefsin adım verdiler [8]
C. İş'ari Tefsirler :
Yalnız sülük erbabına açılan ve zahir mânâ ile de bağdaştırılması mümkün olan bir takım gizli anlamlara ve işaretlere göre Kur'ân'ı tefsir etmeye is'ari tefsir denilmektedir. Bu tefsirde, mutasavvıfın peşin fikri yoktur. Daha önce Uçurup geliştirdiği felsefi görüşü veya önceden kararlaştırdığı fikrini isbat sadedinde âyeti kendi görüsünü te'yid etme ve maksadından saptırma söz konusu değildir.
Iş'arî tefsir mutasavvıfın riyazetine dayanır, ve$in fikirlerine dayanmaz. Riyazetle ruhu aydınlanan mutasavvıf, bir takım kutsal işaretleri alacak dereceye ulaşır - ki buna keramet diyoruz -, o zaman âyetlerin taşıdığı iç mânâ kalbine doğar.
tş'arî tefsiri yapan sû/i, verdiği mânânın dtsında bir mânâ olmadığım iddia etmez. Aksine her şeyden önce zihne zahir mânânın geleceğini, naslartn zahir mânâ üzerine hamledileceğtni, iç mânânın da âyette mündemiç olduğunu söyler. Mutasavvıflara göre Kur'an dış mânâsından ayrı olarak bir çok manâlar taşır. İnsan kazandığı mânevi mertebeye göre bu mânâları anlayabilir.
Ehl-i Sünnet bilginleri, Kur'dn'tn zahir mânâsının altında batini bir takım manâlarının olduğunu - genellikle - kabul etmektedirler. Kur'ân'm sadece zdhiri mdndst olduğunu, bunun dışında başka mânâsı olmadığını söyleyenler de vardır ki, bunlara *zdhiri* denilir. İmam-ı Gazali ise bunlar için <hasvi» tabirini kullanmaktadır.
Bu tür tefsirlerin en meşhuru tEl-Fütûhdtü'l-Mekkiyye* adlı kitaptır.
Bûtmi mânânın doğru olarak kabul edilebilmesi için, Ehl-i Sünnet ule-masmca dört şart ileri sürülmüştür:
i. Bâtmi mânânın, zahiri mânâya aykırı olmaması,
Z, Başka bir yerde bu mânânın doğruluğuna bir delil bulunması,
Bu mânâya karsı ser'l ve akli bîr muarızın bulunmaması,
Bâtınî mânânın, tek mânâ olduğu ileri sürülmemesi gerekir.
D. Nazari Tefsirler :
Kur'ân'ı bir takım nazariyelere, felsefi görüşlere uygun &ü$ecek biçimde yorumlamaktır. Tasavvufu nazari incelemelere, felsefi öğretilere dayandıranlar, Allah'ın Kelâmım kendi görüşlerine uyacak biçimde te'vU etmişlerdir.
Felsefi fikirlerini Kur'an âyetleriyle desteklemek isteyen mutasavvıfın, kendi görüşleri İstikametinde zorlamalar, hatta savmalar yaparak, âyetleri kendi görüsü istikametinde açıklaması seklindeki bu tür tefsir çalışmaları, aslında Kur'an tefsiri de değildir. Fakat, bu isim verilmiştir. Bu tür tefsirler deki, bazı te'viller kabul edilse bile, kasden Allah Kelâmı'nı kendi keyfi görüşüne uydurup dini kökünden bozmağa, tahrife matuf «nazarî* tefsirlere asla itibar edilmez.
Nazari tefsir genellikle, sûftnin kendi peşin fikirlerine dayanır. Bu tür tefsir yasanlar, tefsir ettikleri âyetin, kendi verdiği batini mânâ dışında manâsı olmadığını iddia eder ve diğer mânâları kabul etmez.
Allah'a şükür ki, bu görüşle Kur'ân-ı Kerim'i bastan sona tefsir eden kitap yazılmamıştır. Bu tür tefsir çalışmaları sadece, bir kısım âyetlerin tefsirinden ibaret kalmıştır.
Bununla birlikte, Kur'an ve sünnette tis'ari Tefsine işaret olduğu muhakkaktır.
«Allah size zahir ve bâtın nimetlerini bolca ihsan etti» (Muhammed: 24.) âyeti basta olmak üzere pek çok âyet ve hadis bu konunun dayanaklanndandır. [9]
Ebu'l-Leys Semerkandi Ve Tefsiri :
Asıl adı ve künyesi: Nasr bin Muhammed bin Ahmed bin İbrahim Es~Se-. merkandi'dir. îlim ve din hayatımızın büyüklerinin harman olduğu diyar olan Semerkant'ta doğmuştur ve buraya nisbetle şöhret bulmuştur. ttmamu'l-Hüdû* adıyla da anılmaktadır.
IV. tabaka müfessirler arasında yer alan Semerkandî'ntn doğum tarihi bilinmediği gibi, ölüm tarihi hakkında da kaynaklar değişik rakamlar vermekte-dir. Genellikle Hicri: 373, Milâdi: 983 tarihi vefat tarihi olarak kabul edilmektedir.
Kaynakların müştereken tesbitlerine göre, Semerkandi; faziletli, âbtd, zâ-hid bir âlimdir. Ehl-i Sünnetin, Hanefî Mezhebi imamlarındandır. Asıl ilmi mesleği fakth ve kelâma olmasıdır. Ülkemizde de bu Özellikleriyle meşhurdur. Aynı samanda ahlâkı temiz, mutasavvıf bir zattır. Hocaları arasında, Ebû Cafer el-Htnduvanl meşhurdur.
Ebu'l-Leys Hazretleri fıkıh, kelâm ve tefsir gibi konularda pek çok eserler vermiştir. Eserlerinin hepsi birbirinden güzel olup, Ehl-i Sünnet'in makbul eserleridir. Ülkemizde hemen herkesin okuduğu veya bildiği nTenbİhül-Gâfi-
Ün*, *Bustdnü'l-Arifin* ve <Şir'atü'l-tslâm» bu eserlerin ba$tnda gelir.
Ne yazıktır ki, bu kadar meşhur olmasına rağmen, Ebu'l-Leys Hasretlerinin hayatı hakkında kasnaklarda yeteri kadar bilgiye rastlanılmamaktadır.
Tefsiri Ve Özellikleri :
«TefsİTii'l'Kur'an* adı ile yazdığı, fakat tTefsiru Ebi'l-Leys-Es-Semerkan-di* olarak büinen tefsirin asit Arapçadır, Orta hacimde, açık ibareli, rivayet tefsirleri içinde yer alan, fakat saman saman, dirayete de önem veren, yani dirayetle rivayeti cem'eden muteber bir tefsirdir.
Kendisi fakih alan Semerkandi, aynı zamanda mutasavvıf olduğu için se-riate uygun olmak kaydıyla, tasavvufî ve ahlâkî açıklama ve öğütlere de zaman zaman yer vermiştir. Tasavvufî tefsirlerin bir kısmında, tasavvuü açıklamalarla şer'l kaideler arasında ihtilâf olduğunu gören ilim adamları, bu sebeple Semerkandi tefsirinin tasavvufl görüş taşımadığı kanaatini serdetmiş-terdiT (20).
Ehl-i Sünnet'in meşhur fakih ve keldmctsı olan, mutasavvıf Ebu'l-Leys Se-merkandî'nin şeriatle tasavvufu bu derece ince ve hassas bir şekilde bağdaştırmış olması gerçekten hayret edilecek bir durumdur,
Tefsirde, hadislerin yant stra, sahabe-i kiram ve tabiinden de bir çok nakle yer vermiş olan Semerkandi'nin eserindeki hadislerin kaynakları Şeyh Zey-nüd-Din Kasım itm-İ Kutluboğa (vefatı: 879/1474) tarafından tesbit edilmiştir. Yani hadislerin tahrici yapılmıştır.
Elinizdeki eserde de, mümkün olduğu ölçüde hadisin, hangi hadis kitabı veya mecmuasında yer aldığı gösterilmiştir.
Ebü'l-Leys Tefsiri üç ayrı kişi tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir:
Ahmed ibni Muhammed İbni Abiillâh ibni Arabşah El-Hanefi (854/1İ50). Bu zat İbni Arabsah olarak bilinmektedir. Bu tercümelerden ikisinin El-Ezher Kütüphanesinde olduğu, bunlardan İtrisinin iki, diğerinin de üç cilt halinde bulunduğu bu tercümenin Edirne Sarayında yapıldığı belirtilmektedir (21).
Ebu'l-Fadl Musa El-tzniki (vefatı: 833/1429) Elinizdeki kitabın Osmdntıcasmm bu zatın tercümesi olduğu belirtilmektedir. Bunun orijinal nüshalarından birisinin Topkapt Sarayı Revan Odast'nda olduğu kayıtlıdır (22).
S. Ahmed ed-D&t, (vefatı: S20/1417) Tercümesi.
Bu arada bir yanlışlığın önlenmesi bakımından bir tavzihe ihtiyaç olduğunu belirtmeliyim. O da, kaynaklarda *Bahru'l-Ulûm-> adı ile kayıtlı tefsirin Ebü'l-Leys Semerkandi'nin olmadığı hususudur. Bit eser, genellikle karıştırılmakta, bazı kaynaklarda EbülLeys'in tefsirinin bir adı da «Bahru'l-Ulûm»'dtır diyenler vardır..
Bahru'l-Ulûm adlı eser Alauddin Ali ibni Yahya Es-Semerkandi'ye aittir. 3u zat, harende (Karaman)'de vefat etmiştir. Eseri dört cüttir (23).
Dr, t. Yazıcı, Ebu'l-Leys - Semerkandi, Hayatı, Eserleri ve Tefsirdeki Metodu, Erzurum, 1982. Basılmamış Doktora tezi. Et-Tefsir ve'1-Müressirin: 1/225 - 226.
ö. N. Bilmen: Tabakatü'l-Müfesslrin / Büyük Tefsir Tarihi 2/216, Kaşfü'a-Züııûn: 1/441.
Hediyettn-Ârifin, I, 773.
Tefsîrin Neşri :
Bugüne kadar bir eşi Türk okuyucusuna sunulmamış bulunan bu kıymetli eserin su yüzüne çıkartılması, merhum ve mağfur babam Mustafa Sezgin'in kitabın Osmanlıca bir nüshasını görüp incelemesinden sonra, böyle bir tefsirin mutlaka neşredilmesi gerektiği kanaati ve tavsiyesine dayanmaktadır.
Merhumun fevkalâde bir heyecanla istediği bü husus, kendisi hayatta iken tıpkı basım suretiyle gerçekleştirilmiştir. Bu Osmanlıca tıpkı basım Ebü'l-Leys Semerkandî Hazretlerinin vefatının bininci yılma rastlamıştır.
Bu ttpkı basımı tanıtmak ve takdim etmek şerefi de bu satırların yasarına nasip oldu. Ancak, hemen beltrtmek durumundayım ki, bit nesirle birlikte fevkalâde büyük bir boşluğu ve kültür yıkımım bütün boyutları île yeni baştan yasayarak öğrenmiş olduk: Bu da Osmanlıca dediğimiz, Osmanlı paleografisi ile yasılmış Türkçe yazıyı okuyup yazan kimselerin fevkalâde azalmış olmasıdır. İSin en acı taraf t, din tahsili yapan ve yaptıranlarımız Arapça kitapları okuyabildikleri halde, Osmanlıcaı/t okuyamamış olmalarıdır. Bundan dolayı, Semerkandî Tefsiri'nin Osmanlıca ttpkı basımı beklenilen alâkayı görmemiştir.
Demek ki, milyonlarca ciltlik kütüphaneler ve milyarlarca arşivlik belge, okunmak için başkalarını bekliyecek... Sadece tarih ve milli kültür açısından değil, din kültürümüz açısından da bu kaybı bu derece yakından duymamıştık. Fakültelerimizin yöneticilerinin bu ciddi tehlikeyi vakit geçmeden önlemeleri dileğimizdir.
Elinizdeki bugünkü Türkçe metin ise, değerli arkadaşım Mehmet KARADENİZ tarafmdan fevkalâde büyük bir dikkat ve titizlikle hazırlandı. Yayıncı sıfatı ile Ahmet Bey kardeşimiz de bunu bir yayın isi olmaktan çok bir hizmet ruhu ve şuuru ile ele aldı. Bu sebepte de elinizdeki fevkalâde baskı ve cilt içinde, bu güzel eser Türk ilim ve kültür hayatına kazandırıldı.
Bu kitabı ilk inceleyen ve nesrini tavsiye eden merhum ve mağfur babamın bu neşir sebebiyle de, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine ve lütfuna mazhar olacağına inanıyorum.
Mehmet Karadeniz kardeşimi ve yayıncıyı bu güzel ve başarılı çalışmasından dolayı kutluyorum. Allah muinleri olsun.
Semerkandî'nin Diğer Eserleri :
Ebü'l-Leys Semerkandi'nin elinizdeki tefsiri dışındaki eserleri şunlardır:
Kİtâbü't-Nevâzil Pil Fıkıh
Sn-Nevdzil Mine'l-Fetevâ
Htzdnetü'l-Fıkıh
El-Fetvâ
$. Şerhü'l-C&miü's-Sağtr
Umdetü'l-Akaid
Bustânü'l-Arifln
5. Tenbihü'l-Gafilîn
9. Kurretü'l-Uyûn ve. Müferrihü'l-Mahzâm
Fedâilû Ramazan
El-Bustân
Uyûnü'l-Mesdtt
El-Mükaddlme
MuhteUlûT-Rivûye
Ştr'atü'l-İsldm
Risdletü Fi Usülü'd-Din
Dekdikfl-Ahbâr Fi Beyânı Ehli'l-Cenneti ve Ehli'n-Nâr.
Sonsöz :
Bir kitabın takdim yazısında sonsöz yazma alışkanlığı ve âdeti yoktur. Bu, genellikle kitabın yazan tarafından, kitabın sonunda söylenilen sözdür. Fakat, böyle bir takdim yazısında da olsa aşağıdaki hususları hatırlatmak ve yazmak i&tedtk.
Elinizdeki kitap Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat tarafından makbul addedilen bir kitaptır ve bugüne kadar ülkemizde neşredilen bütün tefsirlerden farklıdır. Çünkü neşredilenler ya dirayet tefsiri, ya da tîbni Kesir gibi> rivayet tefsiridir.
Bu tefsir ise, rivayetle dirayeti birleştirmiş, üstüne de tasavvufl bir zevk ve incelik ekliyerek yazılmış bir şaheserdir.
Meal ve Tefsir kitapları hangi şekilde yazılmış olurlarsa olsunlar, bir ümi-hal veya fıkıh kitabı değildir. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim meali veya tefsir okurken, hangi işimizi nasıl yayacağımız veya hangi ibadeti ne zaman ve nasıl islememiz konusunda hüküm çıkarılacak kitaplar değildir. Bu husus gözönün&e bulundurulmalıdır. Çünkü, âyetlerin nasih veya men&ûh olduğunu, nerede, ne zaman ve hangi mesele üzerine nazil olduğunu ve benzeri pek çok şeyi bümiyo-ruz. Yapmak istediğimiz iş ve ibadetler için fıkıh ve ilmihal kitaplarına müracaat etmemiz gerekir.
Bu husus günümüzde hatırlanmadığı, hatırlatmak yazarından, mütercimine, yayıncısından dağıtıcısına kadar pek çok kişinin isine gelmediği için gittikçe büyük boyutlarda tehlike olarak kendini göstermektedir. Elbirliği ile bu tehlikeye karsı koymamız, meydana çıkmaya başlayan pek çok sapık ve yanlış eğilimi zamanında önleyecektir.
Bu durumun hatırlatılması bir din ve vatan hizmeti sayılmıştır.
Âlemlerin Rabbi bizim için şöyle buyurmuyor mu? : «5u Kur'an, âyetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz feyiz kaynağı bir kitaptın (24).
Kur'ân'ın anlaşılması ve üzerinde iyice düşünülmesi ilâhî bir emirdir. Bu ibadetin gerçekleşmesi için bir fırsat olan böyle bir kitabın yayımında emeği geçen herkese minnet ve teşekkürler...
Cendb-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiret deryasından nasibdar olabilmek ümid ve niyazı ile...
Âlemlerin Rabbi'ne hamdolsun.
(24) Sâd: 29.
Allah'ın kelâmı olan Kur'ân-ı Azîmüşşân'a evvelâ Besmele île başladık. Allah'a istiâze (sığınma) emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınmakla olur Allahü Teâlâ iki cihanın güneşi olan Muhammed
Mustafa (s.a.v.)'ya şöyle buyurmuştur:
-Kur'an okuduğun zaman, Allah'ın rahmetinden koğulmuş, taşlanmış, mel'un şeytandan Allah'a sığın» (Nahl: 98). Seninle benim kelâmım arasına girip vesvese vererek insan sözü karıştırmasın. Peygamberimiz varlıkların en şereflisi ve en akıllısı olduğu halde Besmele yani istiâze ile emrolunmuştur. Bize de hayırlı bir işe başlarken şeytanın hile ve vesveselerinden korunmak için Besince ile başlamak vaciptir.
Soru! Kur'an'daki istiâze Hz. Peygamber'e mahsus bir emir iken neden ümmetine vacip bir emir olmuştur?
Cevap: Istiâzenin sebebi Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerim'i okumak veya yazmak isteyen herkese Besmele ile başlamak vaciptir. Sadece bu vücûp Peygamber'in şahsına mahsus değildir. Zira padişahtan halifeye gönderilen emir, halifeye tâbi olanları da içine alır. Padişahtan halifeye gelen emir, halifenin şahsında umûma aittir.
Allah tarafından Peygamberim iz'e emredilen istiâze yalnız O'na ait değildir. Aynı zamanda ümmetine de mahsustur. Ümmetin her hususta peygamberine tâbi olması vaciptir. Peygamber'in bütün emirlerini ona tabi olanlar yerine getirmekle mükelleftirler. Allahü Teâlâ şu âyetinde bunu açıkça beyan etmektedir:
•Andolsun ki Resûlüllah'ta sizin için güzel bir numune vardır»
(Ahzâb: 21).
Yüce Allah, Hz. Peygamber'e iman edenlerin O'na tâbi olmalarına işaret etmiştir. Bundan dolayıdır ki, istiâze (şeytanın hile ve vesvesesinden Allah'a sığınmak) bütün herkese vacip olmuştur. Hz. Peygamber Allah'ın himayesinde ve muhafazasında olduğu, kendisine nübüvvet ve risalet verildiği halde, ilim ve akıl bakımından insanların en üstünü iken sarahaten şeytanın hile ve vesveselerinden Allah'a sığınması emredilmiştir. Bu sıfatlarla sıfatlandırılmış olan Peygamber'e verilen emir, aynı zamanda ümmetine de verilmiştir. İradesi zayıf ve âciz olan insan elbette şeytanın hile ve vesvesesinden Allah'a sığınmaya daha çok muhtaçtır. Zira âciz olan şeytanın tuzağına daha çabuk düşer.
Peygamberimiz şu hadisinde istiâzeyi yani Allah'a sığınmayı emretmiştir.
Amr b. Âs Peygamberimize gelerek: «Yâ Resûlâllah, namaz kıldığım zaman şeytan bana vesvese veriyor, huzurumu kaçırıyor. Kur'ân okuduğum zaman araya giriyor, mânasını düşünmekten beni alıkoyuyor» dedi. Bu söz üzerine Peygamberimiz-. «O, Hayzeb isminde bir şeytandır, sana vesvese verdiği zaman ondan Allah'a sığın ve sol yanına üç defa tükür» (Müslim) buyurdu. Amr, «Bunu yaptım, Allahü Teâlâ şeytanı benden uzaklaştırdı- dedi.
Başka bir hadîsinde Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
«Kimin kalbinden kötülük yapmak ve mâsiyet işlemek geçerse ondan Allah'a sığınsın ki, o halden kurtulabilsin. Kim de Allah'ın adını zikrederek bir işe başlarsa o yarım kalmaz, hayırla biter.»
Her mü'minin şeytanla savaşması, onu kahretmesi ve gönül evini onun vesvesesinden temizlemesi gerekir.
İmam-ı Antaki (r.a.) demiştir ki: «Kalbinde Allah korkusu olmayan, âhiret ve ölümü düşünmeyen, baktıkları şeylerden ibret almayan ve affını istemeyenlerin kalbini şeytan hile ve vesveselerle doldurur. Orayı vatan edinir. Oraya dünya endişelerini yerleştirir.
Hırs ve tamahı artırır. Ölümü ve âhiret saadetini unutturur. O kişinin gözü dünyadan başka bir şey görmez. Dünya sevgisi ve muhabbeti onun gönlünü yakar ve karartır. O gönül meyvesiz, kuru bir ağaca döner. Bu halden kurtulmadıkça ıslahı beklenemez. Tâ ki neslinden biri gelip ıslah-ı nefs ederek onun yerine geçene kadar.»
Kalbinde Allah korkusu olana, O'nun rahmetinden ümidini kes-meyene, affına sığmana, O'na ibadet edene, zikrini dilinden bırakmayana şeytan yaklaşamaz. Onun gönül evine giremez, ona vesvese veremez. Onun gönül evine giden şeytanın yolları kapanır. Melek girecek kapıları açılır. Şeytanın insanın gönlüne, kalbine girmek için on kapısı vardır. Onlardan girer, çıkar, Feriştahlarm (meleklerin) da gönül evine giden on kapıları vardır. Onlar da o kapılardan girer, çıkarlar. Vücut sarayının şehri olan kalbin yirmi kapısı vardır. Bu yirmi kapının on'u ehl-i küfür mahallesine, on'u da ehl-i iman mahallesine açılır. Ehl-i iman mahallesine açılan kapılardan melekler girip çıkarlar. Ehl-i imana Allah'ın rahmet, inayet, hidayet, zafer ve yardımını eriştirirler.
Şayet kâfirler mü'minlere galip gelirse, onların kapıları açılır, işlemeye başlar, mü'minlerin kapısı kapanır, medetleri kesilir. Açılan kapıdan onlara dalâlet (sapıklık), Allah'ın rahmetinden uzaklaşma, zillet, isyan ve emre karşı gelme zuhur eder ki o şehir harap olup mezbeleye döner. Muzır şeytan orayı karartır. Kötülük, isyan onu bürür. Allah'ın rahmeti ondan kesilir. İman nuru söner, yok olur.
İçinde mü'min ve kâfir mahallesi bulunup da yirmi kapısı olan bu şehrin kapılarını bilip, mü'minlerin kapılarının açılmasına yardım etmeli ve kâfir mahallesine açılan kapıların kapanmasına çalışmalı ki iman mahallesi mamur, küfür mahallesi yok olsun. Böylece gönül şehri selâmet bulup, Rahman'ın şefkatim kazansın ve şeytan uzak olsun. Bil ki bu gönül şehrinin sağ tarafı iman mahal-lesidir, mü'minin aklı ve canıdır. Sol tarafı ehl-i küfür mahallesidir. O kâfir dahi hevâ ü nefstir. On kapı bu hevâ ü nefse bağlıdır:
— Hırsa kapılıp Allah'tan uzaklaşmak.
— Rahatlığa düşkün olup aşırı nimet istemek.
— Yaptığı amelleri beğenip kendini üstün görmek.
— HısımP akraba, kardeş ve arkadaşlarını beğenmeyip küçük görmek.
— Başkalarına haset etmek.
— Gösterişle amel edip başkalarının kendisini övmesinden hoşlanmak.
— Zekât, sadaka, öşür ve hayır gibi ibadetleri terk ederek cimrilik yapmak.
— Başladığı işte acele edip rastgele hareket etmek.
— Halktan yardım toplayarak servet biriktirmek ve bunlarla övünmek.
10 — Çok yaşamayı arzu edip hayâller peşinde koşmak, hiç öl-meyecekmiş gibi hareket etmek.
Bu on kapı açık kapılardır. Şeytan ve iblis istediğinden girer, çıkar. Ayrıca bunlardan başka daha bir takım kapılar vardır ki, on-lan açıklamadık.
Eğer Müslüman şecaatle mücadele eder, on kapıyı kapamak için çalışırsa, Allahü Teâlâ şeytanın gizli kapılarını da kapatır. Gönül evini harap eden kapılardan her biri kapandıkça rahmet kapılarından biri açılır. Bu, gecuyle gündüz gibidir. Biri gelince diğeri gider. Gece gelince gündüzün, gündüz gelince gecenin gittiği gibi.
Ehl-i küfür mahallesine açılan kapılar kapanıp ehl-i iman mahallesine giden kapılar açılırsa gönül şehri mâmur ve Rahman'ın nazargâhı olur. Melekler o kapılardan girip çıkarlar. Kalbine ilham ile hidayet verirler. Bütün arzularını yerine getirirler. Gönül evinin mâmur olması için, küfür mahallesine açılan kapıları kapaman gerekir, O zaman huzur bulur ve rahata kavuşursun.
Evvelâ dünya hayatını sevip sonsuz hayâller peşinde koşma ki, yersiz endişelerin azalsın. Her nefes ahş-verişini, her saatini ve her saniyeni ömrünün sonu say. Çünkü bu ömrün ne zaman biteceğini bilmiyorsun. Böylece uzun emel kapısını kapa ve şu iki âyetten ibret al:
Allahü Teâlâ: «Her nefis ölümü tadacaktır* (Al-i Imrân: 185) buyurmuştur. Bilmelisin ki, o nefisten biri de sensin. Sen de ölümü tadacaksın, her vakit ve her saat onu beklemelisin. Buradan göçeceğini aklından çıkarmamalısın, hazırlığını yapıp göç kervanını beklemelisin. Bir de şu âyete dikkat et. Allahü Teâlâ şöyle buyurmuştur:
«(Bu) dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir» (Âl-i îmrân: 185). Dünya hayatı bir şişe veya kandil gibi bir şeydir, elindeyken sana hoş gelir. Ondan yüz çevirdiğin zaman boşuna dünyanın varlığına ve güzelliğine gururlandığını anlarsın. O şişe veya kandil bir gün elinden düşer ve kırılır. Bir daha eski haline dönmez. Yukarıdaki âyetten anlaşılıyor ki, dünya hayatı son bulacak, elden gidecek, bir daha geri gelmeyecektir. Senin de fani ömrün bitecek, yok olacaksın. Dünyada iken âhiret hayatına çalış, onu kazan ki, tamah kapısı kapansın, âhiret kapısı açılsın.
Sonra Allahü Teâlâ'nın rezzâk-ı âlem olduğuna inan, verdiğine kanaat et ve §u âyetin anlamına dikkat et. Yüce Allah buyurmuştur :
-Yeryüzünde hareket eden fc-ötün canlıların rızkı Allah'a aittir» (Hüd: 6).
Unutma, bu hareket edenlerden biri de sensin. Senin rızkın da Allah'a aittir. O'na inanıp, rızkını O'ndan ummalısın. Verir mi vermez mi diye endişeye kapılma. Hırsı ve tamahı terk et. O'j\a kulluk etmek sana vaciptir. Senin görevin budur. Bunu yaparsan hırs kapısını kapar, kanaat kapısını açarsın. Çünkü kanaat tükenmeyen bir hazinedir. Bundan sonra aşırı servet biriktirme arzusundan vazgeç. Bundan doğacak dünya rahatlığını terk et. Bu kapıyı kapamaya çalış. Her nimet son bulacak, ebedîliği kalmayacaktır. Yarın âhirette hepsinden hesap sorulacaktır. Şayet hesabını veremezsen o hesabın da azabı vardır. Ne hayn olur ebediliği olmayan servetin ve rahatlığın? Özenerek yaptığın o köşklerin sonunda harap olup yok olması söz konusudur. Bir gün o servet ve rahatlık silinip gidecektir. Aklını başına al, misafirhanede olduğunu unutma. Hırsa kapılanlar sonunda imanını kurtaramayıp ebedî azaba müstehak olurlar.
Allahü Teâlâ şu âyet-i kerimesinde :
«Bırak onları (kendi hallerine) yesinler, faydalansınlar (eğlensinler) onları emel oyalayadursun. Yakında bilecek onlar» (Hicr: 3) buyurmuştur. «Ya Muhammed, dünya nimetini ebedi sananları bırak. Yesinler, içsinler, o sayılı günlerde biraz eğlensinler. Ebedî sandıkları dünya onları oyalayadursun.» Bir gün o mal zehir olur, onları zehirler. Zevk ü safâları mükedder olur, musibetleri artar, mihnetleri çoğalır. Bu âyetten ders al ve fani (geçici) nimetler peşinde ömrünü bitirme. Çünkü fani olan sana bir şey kazandırmaz. Gönül evini yıkan bu kapıyı kapa. Nimeti seninle daim olana itaat et, ibadet ederek rahmet kapısını aç ki, iki cihanda muzaffer olasın.
Ehl-i küfür mahallesine giden yollardan biri de, yaptığın amelleri beğenip kendini üstün gormendir. Bundan vazgeç. Amellerin seni kibirlendirmesin. Kibirlenmek şeytan işidir. Bu kapıyı da kapa. Ortada senin bir şeyin yoktur. Hepsini sana veren Allah'tır. Evvelâ seni yoktan var eden O'dur. ibadet, itaat ve bütün hayırları işlemek için vücut binasını inşa eden, bütün uzuvları yerli yerine koyan O'dur. Bütün bu işlerde kimsenin en küçük bir katkısı yoktur. Bizi bütün nimetleriyle bezeyen, bunlardan İstifade etmek için fırsat veren, yardımım bizden asla esirgemeyen Allah'a şükretmek elbette en büyük görevimizdir. Bu yaratılışımızın gereğidir. Bizi hizmetine lâyık görüp, muhatap kabul edip itaata getirdi. Rahmetinden kovulanlardan yapmadı. Bütün bunlardan dolayı Allah'a ne kadar şükretsek, (alnımızı hiç secdeden kaldirmasak) yine de azdır. Sonunda dünyadan nasıl gideceğin belli değildir. (İman ile mi, Allah korusun imansız mı?] öyle kimseler vardır ki, son anda isyan etmişler, şeytanın hilelerine kapılmışlar, amellerini yok edip imansız gitmişlerdir. Öyle kimseler de vardır ki, son anda kendilerine iman nasip olmuş, son nefeslerinde iman nuruyla gitmişlerdir. Firavun'un beldesinde yaşayan İman sahipleriyle Ehl-i Kehf i bunlara Örnek verebiliriz. Buna göre tedbirini al, kendi amel ve ibadetini beğenmeyi bırak. Korku ve ümit kapısını aç. Ümitsizliğe düşme, çünkü ümitsizlik küfürdür.
Sonra hısım, akraba, eş-dost ve başkalarını hor görme. Onlara hürmetsizlik yapma. Küfür mahallesine giden bu kapıyı da kapa. Kibri bırak. Senin aslın neyse onlarınki de odur. Onların sonu ne ise seninki de odur. Sonunda herkes aynı yere gidecektir. (Kimin ameli güzelse o kazanacaktır.) Sen mü'minsen onlar da mü'mindir. Senin inancın neyse onların inancı da odur. Mü'min mü'mine izzet ve ikram eder. Birbirine merhamet gözü ile bakar. Birbirini hakir görmez. Gerçek mü'minler birbirlerini küçük düşürmezler. Şu âyetin ulviyetine bak:
Halbuki şeref, galibiyet ve kuvvet Allah'ındır, peygamberinin-dir, mü'nünlerindir» (Münâfikun: 8). izzet ve şeref Allah'ın, peygamberin ve mü'minlerindir. Çünkü Yüce Allah kendi izzeti ile mü'minlerinkini beraber zikretti. Allahü Teâlâ bununla şuna işaret etti: Allah ve Resulüne izzet vaciptir. Dolayısıyla Allah ve Re-süiünü sevenlere de vaciptir. Yüce Allah'ın aziz kıldığını sen na-
sü hakir görür, küçük düşürürsün. Allah'ın aziz kıldığını sen nasû zelil görürsün? Bunu yaptığın takdirde Allah katında buğzedilenler-den olursun. Mü'minlere izzet ve ikram kapısını aç. Onları hafife alma. Ki (Ehl-i küfür mahallesine giden bir kapıyı daha kapamış olasın.)
Bundan sonra başkalarına haset etmeyi bırak, terk et. Bütün âleme verilen her şey Allah'tandır. Kullarının arasında taksimi yapan O'dur. Buna kimse karışamaz. Kullara verilen beş haslet yani özellik vardır ki bunların kollan çoktur. Bu beş haslet sırasıyla şöyledir: İlim, saltanat (yer), makam, güzel ahlâk, güzel suret (fizikî güzellik). Yüce Allah kullarından kimine ilim vermiş, kimine vermemiştir. Kimine hem ilim, hem mal vermiştir. Kimine de ilim, saltanat ve makam vererek izzet ve şerefini yükseltmiş, fakat mal vermemiştir. Kimine de ilim ve güzel ahlâk verdi ama diğer hususları vermedi. Bir kısmına da ilim, mal, saltanat ve güzel ahlâk verdi, ama diğerlerini vermedi. Kimileri onlardan nasiplerini alamadı. Bazısına da sadece güzellik verdi, diğerlerini vermedi.
Hak böyle taksim etmiş, nasibinden başkasına tamah etmen kuru bir arzudur. Kendine verileni az sanıp, başkasına verileni çok sayıp haset etme. Taksimi yapan Mevlâ'dır. Dargınlığı bırak. Bu, Allah'ın taksimine razı olmamak veya Allah'ın lâyık görüp verdiği kulunu hor görmektir. Her ikisi de hatadır. CMü'min için çalışmak esastır, kıskanmak ve haset etmek yasaktır.)
Şu ilâhî buyruğa bak, ne diyor:
«Dünya hayatında onların maişetlerini bile, aralarında biz taksim ettik» CZuhruf: 32), Kullarımız arasında maişetlerini, ilim, mal, makam ve güzel ahlâklarını veren biziz. Bunlar ezelî ilmimizde bizim takdirimizdedir. Rızık ezelde takdir edilmiştir. Artmaz ve eksilmez. Rızkı bitmedikçe kimseye ecel gelmez. Her canlı dünyadaki rızkını yemedikçe ölmez. Bunu bil, daima Allah'a sığın. O'ndan iste. Allah'ın rezzâk-ı âlem olduğunu unutma. O'nun taksimine razı ol ki, haset kapısını kapayasm. İnsanlarda en kötü hastalık hasettir. Haset kapısını kapayan selâmet bulur.
Gösteriş ile ibadetten sakın. Halkın sana izzet ve ikram etmesi için ibadet yapma. Riyadan sakın. Riya ile yapılan ibadetten hayır gelmez. Riya kapısını kapa, ihlâs kapısını aç. Hayır da şer de Allah'tandır. Allah'a tevekkül et, sen vazifeni yap. Allah, kuluna hayır dilerse mutlaka onu bulacaktır. Eğer şer dilediyse onu da görecektir, (Yalnız kul şer dilemedikçe Allah şer vermez.) Yer ve gök ehli bir araya gelseler, Allah dilemedikçe ona bir kötülükleri dokunamaz. Allah ind-i ezelîde - ki insanların bundan haberi yoktur- neyi takdir ettiyse insan onu görecektir. Bu demek değildir ki, kendine düşen görevi bıraksın, sırt üstü yatsın. İnsan kendine düşen görevi yapacak, gerisini Allah'a bırakacaktır. Aziz ve zelil kılan ancak Allah'tır, Yerdekiler ve goktekiler bir araya gelseler, Allah'ın aziz kıldığını zelil, Allah'ın zelil kıldığını aziz kılamazlar. Her şeyi Allah için yap, gösterişi bırak.
Riya ile yapılan amel, insanı Allah katında üstün kılmaz. Halk arasında üstün görülmenin sana ne faydası olacaktır. İbadetlerini ihlâs ile yap ki, insanlar arasında hakir görülsen bile Allah katında aziz olursun. Yüce Allah'ın şu buyruğuna dikkat et:
•Kim Rabbine kavuşmayı ümit (ve arzu) ediyorsa, güzel bir amel işlesin. Ve Rabbine ibadette (hiç bir şeyi) ortak tutmasın» (Kehf: HO).
(Cennette) Allah'ın cemalini müşahede etmeyi arzu eden, (kıyamet günü) huzuruna çıkıp hesap vermekten korkan «amel-i sa-lih» işlesin. Allah'ın rızasını başkasının rızasıyla karıştırmasın. Bütün ibadetlerini Allah rızası için yapsın. Ona hiç bir şey karıştırmasın. Böylece ihlâs kapısı açılır, riya kapısı kapanır.
Ehl-i küfür mahallesine giden kapılardan biri de cimrilik ve bu-hul kapısıdır. Cimrilik âhirette sahibini büyük azaplara ve musibetlere uğratır. Cimriler dünya ve âhirette hor görülür, meşakkatten kurtulamazlar. Halk arasında itibarları kalmaz. Allah katında sevilmezler. Bu gibi insanlar farz olan zekâtı ve öşrü vermezler.[10]
Zekâtı vermemenin iki büyük âfeti vardır. Biri, Allah'ın hükmüne, Resûlü'nün emrine karşı gelmek, onlara itaat etmemektir. Allah ve Resûlü'nün emrine itaat etmemek, onlara karşı gelmek demektir. İkincisi, fakirin hakkı olan zekâtı vermemek suretiyle onun hakkını gasbetmek ve ilâhi azabı kazanmaktır. Zekât vermemek doğrudan doğruya fakirin hakkını yemektir.
Allah'a ve Peygamberine âsi olan Onların düşmanıdır, (Dünya nimetleri içinde yüzen), yoksulları, fakirleri hiç düşünmeyecek mi? Bu gibi insanlar, şeytanın -verme, verirsen fakir düşersin, muhtaç olursun- vesvesesine kapılarak zekâtlarını vermezler. Ona inanırlar da Allah'ın «Zekâtınızı verin, zekâtı verilen malı ben on mislinden yediyüz misline kadar artırırm» emrine inanmazlar. Peygamberimiz (s.a.v.) de «Zekât malı eksiltmez, artırır» buyurmuştur, Allah'ın va'dine, Peygamberinin sözüne itibar etmeyen, şeytanın sözüne kulak veren nasıl gerçek Müslüman olabilir? Allah'ın verdiğini Allah yolunda harcamamak ne kadar kötüdür. Bu gibi insanların bu hali devam ederse, imanları tehlikeye girer, Allah korusun belki de hiç kurtaramazlar. Farkında olmadan âhiret nimetini kaybederler.
Allah'ın şu âyeti ne güzel açıklıyor:
«Allah'ın fazl-ı kereminden kendilerine verdiğini (Allah yolunda infak etmekten) cimrilik edenler, bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Bu, onlar için bir hayır değil, bilâkis serdir. (Âl-i îmrân: 180).
Allahü Teâlâ'nın vermiş olduğu nimetin bir kısmını Allah yolunda tasadduk (infak) etmeyenler zannetmesinler ki, bu onlara hayır getirir. Aksine onlara şerri ve zararı dokunur. Cimrilik edip vermedikleri mal, kıyamet günü yılan olup onların boynuna sarılacaktır. (Zekâtı verilen mal ise kıyamet günü sahibi için rahmet olacak, ona Allah ve Peygamber sevgisini kazandıracak, onu cennet nimetine kavuşturacaktır.) Ey mü'min, bundan ibret al. Cimrilik ve hırs kapısını kapa, cömertlik kapısını aç. Dünya malı için Allah'a isyan etme. Cömertlik Allah'ın sıfatıdır, insan bununla Al-iah katında ve insanlar nazarında sevgi ve muhabbet kazanır. Allah'ın rızasını kazandığı gibi, affına da mazhar olur. Arzuları yerine gelir, ilâhî sorumluluktan kurtulur. Umduğuna nail olur, Allah'ın rahmet kapılan açılır.
Bundan sonra şeytanın yolu olan ve ehl-i küfür mahallesine giden acelecilik kapısını da kapa. Acele iş şeytandandır. Teenni ile hareket etmek ise Allah'tandır, Bu, Allah'ın sıfatıdır. Eğer insanların işlediklerine bakıp Yüce Allah azabını anında yeryüzüne gön-derseydi şimdi canlı diye bir şey kalmazdı. Hepsi helak olurdu. Sende Allah'ın bu sıfatı ile sıfatlan, işlerini ona göre yap. Sonunda zarara uğramamak için düşünerek hareket et. Ağzından çıkan sözün neticesini düşün. Ağzından çıkan söz kelime-i küfür olursa seni dünya ve âhirette ziyana uğratır. Dünya malını elinden alır. Akıllı insan yaptığı işin neticesini ve söylediği sözün sonunu düşünür ona göre hareket eder. Neticede iki cihanda selâmet ve saadet bulur. Hem dünyasını, hem âhiretinl mâmur eder. Acele işten hayır gelmez ve sahibini huzura ulaştırmaz.
Şeytanın diğer bir kapısı da başkalarının elindekine göz dikmektir. Başkalarının elindekine göz dikme. Onlarda bulunanlara tamah ederek elindekileri isteme. Bu kapıyı kapa, kanaatsizlik etme. Çünkü kanaat tükenmeyen bir hazinedir. Kanaat kapısını aç, Yerlerin ve göklerin hazineleri Allah'ındır. Allah ganîdir. Bütün mevcudat O'na muhtaçtır, Allah'ın rezzâk-ı âlem olduğunu unutma. Gani olan Allah'ı bırakıp ihtiyaç sahibi insanın elindekine göz dikme. Bunu yapmak deliliktir. Ona veren de Allah'tır. Ona veren Mevlâ sana vermez mi? Kul ihtiyacını Mevlâ'sından istemelidir, başkalarından istemeye gerek yoktur. Başkalarından isterse, bu Allah'a itimatsızlık olur. Mevlâ'sına şikâyet olur. Bu durum, kulu Allah'ın azabına götürür. Allah katındaki sevgisini düşürür. Yaptığı şey (küfran-ı nimet) olur, Allah tarafından verilene kanaatsizlik olur. Kanaat etmeyenin sonu haraptır. Bu gibi insanlar dünyada felâketlere, âhirette de azaba müstehak olurlar.
Her mü'minin saydığımız bu on şer kapısını kapatıp karşılığı olan hayır kapılarını açması gerekir. O zaman şeytan gönül evine girecek kapı bulamaz. Ona vesvese veremez. O mü'minin gönlünde selâmet, itaat ve ibadet yolları açılır. Bunların arzusu Allah'a ulaşmak ve Onun rızasını kazanmak olur.
Eğer benim iradem zayıf, onun gibi bir düşmana mukavemet edemiyorum, ne kadar çalışsam onun hilesinden kurtulamıyorum. Kurtulma fırsatı da bulamıyorum dersen, bilmiş ol ki şeytanın hile, vesvese ve şerrinden kurtulmanın iki yolu vardır:
— Yukarıda zikredilen istiâzedir.
—
Allah'a yalvarmaktır, Allah'a yalvar ki, onu senden uzaklaştırsın. Böylece onun
şerrinden kurtulup selâmet bulmuş olursun. Şeytan bir kelp gibidir. İşi daima
insanları ısırmaktır (dalamaktır).İnsanlara vesvese vererek onları Hak yoldan
ayırmaktır. Onu kendinden uzaklaştırmaktan âciz isen Allah'a yalvar ki, senden
uzak-
laştırsın. Allah'ın rahmet kapısı senin üzerine açılsın, Allah'ın rahmet kapısı
açıldıktan sonra korkma, şeytan sana yaklaşamaz. Rahmet kapısının açılması da
senin elindedir. Hak yolunda çalışırsan rahmet kapısı açılır. Hak yolunu
bırakırsan rahmet kapısı kapanır. Ona göre düşün ve tercihini yap.
Kelpten kurtulamayanlar sahibi vasıtasıyla kurtulurlar. Şeytan da Allah'ın kelbidir. Ondan kurtulmak için diyerek Allah'ı sığın ki onu kovsun, seni kurtarsın. Diğer bir çare ise şeytana muhalefet etmektir. Allah'a itaat etmek suretiyle şeytana muhalefet et. Allah'ın emirlerini yerine getirmek, şeytana muhalefettir. Allah'ın emirlerini terk etmek şeytana itaat etmektir. Bu gayret ve mücadelen seni şeytandan uzaklaştırır. İlâhi tevfika maz-har kılar, şeytanın hilesini bozar. Mevlâ'nın rahmetine ulaştırır. Nitekim AUahü Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'inde vaad etmiştir:
«Bizim uğrumuzda mücahede edenlere (gelince), biz onlara elbette yollarımızı gösteririz* (Ankebût: 69).
Her kim ki bizim dinimiz uğrunda içtihat eder, ibadetimiz için çalışırsa, hiç şüphe yok ki, biz ona hidayet verir, irşâd ederiz. Onunla ebedi saadete ve kurtuluşa erer. Dünya ve âhiretin mihnet ve meşakkatinden kurtulur. Korktuklarından emin olur, arzuladıklarını elde eder.
îstiâze konusunda yazılacak daha çok şey vardır. Bu konuda ne kadar yazılsa yine azdır. Ama akıl ve iman sahibi olanlar için bu kadar izahat yeterlidir. Bunu kendine düstur edinen dinî vecibelerini sağlamlaştırmış, şeytanın hile ve vesvesesinden mümkün olduğu kadar kendini kurtarmış olur. Şeytan ona yaklaşamaz, Allah'tan bütün mü'min kullarına hidayet vermesini dileriz. Onları kurtuluş ve hidayete ulaştırsın. Rahmetini mü'minler üzerine daim eylesin. Şeytandan onları muhafaza buyursun.
Ey mü'min, her işe başlamadan Önce Besmele çekmenin şart olduğu anlaşıldı. Şeytanın vesvesesinden Allah'a sığınarak başla ki, işin yarım kalmasın, kemâle ersin, tamam olsun. Hayırla tamamlansın. Eğer başladığın ibadetse sevabı artar, dünyevi bir işse bereketi çoğalır. O işte huzur olur.
Bunun için hayırlı bir işe başlarken «bismillâhirrahmânirra-him» demek mü'mine vaciptir. Âlemlerin rahmet kaynağı, varlıkların en şereflisi olan Hz. Muhammed (s.a.v.) buyurmuştur:
«Kim Besmelesiz bir işe başlarsa o epterdir (yarımdır). Onun sonu gelmez. O işten hayır çıkmaz (BuhâriK Besmele ile başlanılan iş kolay olur, yarıda kalmaz, netice verir. İster ibadet olsun, ister dünyevî işler olsun, yapılmasında Allah'ın rızası yoksa Allah katında makbul değildir. Bunların sahibine fayda vermesi söz konusu değildir. Zira Allah'ın rızası olmayan işten sahibine hayır gelmez. Allah'ı tesmiye etmek ibadettir.
Besmele çekmek farz, vacip ve sünnet olmak üzere üçe ayrılır. Besmele çekmek, bazı yerde farz, bazı yerde vacip, bazı yerde de sünnettir.
1 — Farz olduğu yerler: Eti yenen hayvanlar boğazlanır ve avlanırken Besmele çekmek yani «bismillah! Allahü ekber» demek farzdır. Besmele kasten terk edilirse o hayvan murdar olur ve eti yenmez. Nitekim Yüce Allah «Üzerlerine Allah'ın ismi anılmayanlardan yemeyin. Çünkü bu, muhakkak bir fısktır- (Enam: 121) buyurmuştur.
Yani üzerlerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanları yemeyin. Kesilen hayvanın helâl olabilmesi için Besmele farzdır. Avcının, okunu avına atarken veya av köpeğini avına salıverirken «bismillah» demesi şarttır, Buna riayet etmezse avladığı hayvanların eti yenmez. Tüfekle yapılan avın hükmü de böyledir.
Eti yenilen hayvanları keserken «bismillâhi- demek farzdır. Bunun geniş izahı ve hükümleri Mâide sûresinde gelecektir.
2 — Besmelenin sünnet olduğu yerler: Abdeste başlarken Besmele çekmek sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v.) :
«Besmelesiz abdest olmaz» (Buharı) buyurmuştur. Yani sevabı az olur. Besmele çekmeyen, Peygamber'in sünnetini terk etmiş olur. İmam-ı Şafiî hazretleri bu hadisin hükmünden hareket ederek abdest alırken Besmele çekmeyi farz kabul etmiştir. (Şâfiîlere göre abdeste niyet farzdır.) İmam-ı Şafii'ye göre Besmelesiz abdest olmaz. Besmelesiz abdestle namaz kılmak doğru değildir. îmam-ı Şafiî hazretleri ihtiyaten bunu beyan etmiştir. İhtiyatta ise selâmet vardır. Şafiî hazretlerinin üzerinde durduğu husus, Allah'ın rızasını kazanmak isteyenlerin hiç Besmeleyi terk etmemesidir.
Hanefiler, teyemmümde Besmeleyi (niyeti) şart koşmuşlardır.
Hanefilerde teyemmümde niyet farzdır. Hanefîlere göre Besmelesiz teyemmüm olmaz. Teyemmüm olmayınca namaz da olmaz.
Abdest alırken Besmele çekilirse, o abdest ile bütün beden temiz olur. (Yani abdest alanın küçük günahları dökülür, silinir.) Almış olduğu abdest işlemiş olduğu günahlara kefaret olur. Besmele çekilmeden abdest alınırsa, ancak abdest azaları için kefaret olur. Hu bakımdan abdestin evvelinde Besmele çekmek sünnet-İ müekke-eledir.
Yemek yenirken ve helâllısı ile görüşürken Besmele çekmek fjurttır. Eğer Besmele çekilmezse şeytan o muameleye ortak olur. Besmelesiz bir araya gelme neticesinde doğacak çocuk âsi ve boz-Kuncu olur. Allah'a ibadetten uzak, anneye - babaya itaatsiz olur. fjimdiki neslin itaatsiz olmasının sebeplerinden biri de budur.
Besmelesiz yenilen yemeğin bereketi kalkar. Yiyenlerin gözü doymaz. O yemekten hasıl oian kuvvet isyana dönüşür. Sahibinden hayır gelmez, şükürden uzak olur.
Müslüman otururken, kalkarken, yatarken, elbisesini çıkarırken, giyerken, dükkanını açarken, kaparken, tarlasında ve bahçesinde çalışırken, velhasü helâl olan her işe başlarken «bismillâhir-rııhmânirrahîm» demelidir. Besmele ile başlanılan iş mübarek olur, lıoreketli olur. rahmet olur.
Helâl olmayan bir işe başlarken Besmele çekmek küfürdür. He-\M olmayan şeye Besmele çekilmez, Kitabu Muhıt'da ve Tetimme-ıü'1-Fetâvi'de kumar, domina, satranç ve benzeri oyunları oynarken; l<;ki içerken, zina yaparken, faiz ve haram yerken Besmele çekmenin küfür olduğu beyan edilmiştir. Bu gibi yerlerde ve durumların Besmele çekmenin küfür olduğuna dair ittifak vafrdır. Fetva da bu ^»kildedir. Harama Besmele çeken kâfir olur. Böylece dinden çı-tmnlann hanımları şer'an kendilerinden boş olur. Hattâ şakalaşır-Imn, alaylı alaylı Besmele çekenin durumu da aynıdır, denilmiştir. I lor ne suretle olursa olsun, Besmeleyi hafife almak, Besmele çekil-muyecek yerde çekmek, Allah'a ta'zimi hafife almak olduğundan kururdur.
Âlimlerden bazıları ehl-i kitabı üçe ayırmışlardır: Müşrikler, ki-tııljller (Müslümanlar)...
Bismillâhirrahmânirrahîm Allah'ın isimlerinden üç isimdir ki, lnıritt Ism-i A'zam denilmiştir. Bunlar da «Allah», «Errahmân*, «Er-iH,hlm»dir.
Müşrikler bunlardan «ismallahi»yi aldılar, putlarını buna eş tuttular, yâ Muhammed de ki: Allah'a ortak koştuğunuz putlarınızın ne size bir hayrı dokunur, ne de bir şeyi yaratmaya gücü yeter. Size kötülükten başka ellerinden bir şey gelmez. Sizi kim yarattı? dense elbette «Allah yarattı- diyeceklerdir.
Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Keriminde şöyle buyurmuştur:
«Andolsun ki, kendilerini kimin yarattığını sorarsan elbette 'Allah' derler. (Zuhruf: 87).
Yâ Muhammed, bize ortak koşup puta tapanlara sor. Akıllara durgunluk veren bu kâinatı kim yarattı? Elbette «Allah yarattı» diyeceklerdir. Çünkü Allah'tan başka bir varlık, bir zerre bile yaratmaya muktedir değildir.
Yahudiler de sadece «Errahman» ile Allah'ı anarlar. Hıristiyanlar ise Allah'ı «Errahîm» ile zikrederler. Allahü Teâlâ bu üç adı birleştirdi ve «Bismillâhirrahmânirrahim» oldu. Bunu da ümmet-i Mu-hammed'e ikram etti. Besmele Allah'ın Muhammed ümmetine en büyük armağanıdır. Yüce Allah, «Ey kullarım, bana ibadet edin, benden başkasına kulluk yapmayın. Başkasına yapılan ibadetler batıldır. Rahmanınız benim. Dünya ve âhirette sizi esirgeyecek ve koruyacak olan benim. Rabbiniz benim. Âhirette mü'müı ve itaatkâr kullarımı mükâfatlandıracak olan benim. Kullarım dünyada yaptıkları ibadetin karşılığını, âhirette fazlasıyla göreceklerdir» buyurmuştur.
Halid ibn Dâvud Amir'den rivayet ederek şöyle demiştir: «Peygamberimiz ts.a.v.) her ne yazarsa başına «Bismikâlla-hümme» (Âllahım, senin adınla! yazardı. Bu durum Hûd sûresinin şu âyeti gelene kadar devam etmiştir:
«Onun akması da, durması da Allah'ın adıyladır» {Hûd: 41). Hûd sûresinin bu âyeti gelince yazdığı şeyin başına «Bismil-lâhi» yazdı.
Bu durum şu âyet-i celile gelene kadar devam etti:
«De ki: Gerek Allah diye çağırın, gerek Rahman diye. (îsrâ: 110). Bu âyet gelince «Bismillâhirrahmâni* yazmaya başladı. Bu durum Nemi sûresinin şu âyeti gelinceye kadar devam etti:
«O, gerçek Süleymandandır. Ve o, hakikaten Eahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla» (Nemi: 30). Bu âyet geldikten sonra her şeyin başına «BismillâhiiTahmânirrahim» yazdı.
Bismillah! demek, Allah'ın yardımı, nusreti, bereketi ve himmeti ile -işe başlarım» demektir. Bu, Allah'tan kullarına bir tenbih ve öğüttür. Kur'an okunmaya veya herhangi bir işe Besmele ile başlanırsa o işe edeple başlanılmış olunur. Besmele sayesinde o iş eksik kalmaz, hayırla biter, bereketli olur. Peygamberimiz buyuruyor ki, «Uyumak için yatan kimse 'Besmele' çekerek yatarsa, Yüce Allah meleklerine 'O kuluma sabaha kadar ibadet etmiş sevabı yazın' diye emreder. Yine Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: «Fitne ve zorluğa mâruz kalanlar «Bismillâhirrahmânirrahîm, lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azim» derse Allahü Teâlâ bu kelime ila yetmiş türlü belâyı defeder.» CBu noktada Allah'a teslimiyet şarttır.]
Bir şey arzu eden Besmele'yi çok çeksin. Ve bunu sıdk ile yapsın. İstediğini verecek olan Allah'tır. Allah bir şeyi yaratmak isterse ona «Ol» der, o da olur. Kulun Allah'tan istedikleri O'nun adı iledir, Allah'ın adı anılarak yapılan iş kolayca yerine gelir, önce Allah'a ta'zim gerekir, ta'zim olmayınca niyetler halis olmaz ve istekler kabul edilmez.
. Rivayet olunmuştur ki, bir zatın gafletten uyanıp tevbekâr olmasına Besmele sebep olmuştur. Sarhoşun biri yolda giderken tozlar içinde Besmele yazılı bir kâğıt bulur. O kâğıdı alır, sakalı ile siler, bir miktar miskle onu kokular, bir parça ipeğe sarar, gizlice sandığa koyar. Bu zatın evliyadan olan amcası, üç kere arka arkaya rüyasında bu sarhoşun Allah tarafından bağışlandığını ve affedildiğini görür. Evliyadan olan amcası sarhoşa -Ne yaptın, rüyamda seni Allah'ın bağışladığını gördüm?» der. Sarhoş sadece Besmele yazılı bir kâğıt bulduğunu ve ona ta'zim ettiğini, başka bir ameli olmadığını anlatır. Bunu duyan amcası «Sen, Allah'ın ismine ta'zim ettin, hürmet gösterdin. Yüce Allah da senin günahlarını bağışladı. Seni affetti. Sen de O'nun emirlerine sarıl, O'na itaat et.» Bunu duyan sarhoş düşünür ve: «Yüce varlığın ismine bir an ta'zim etmekle benim bütün günahlarımı bağışlayan, kötülüklerimi affeden Allah'a itaat etmek, ihlâs ile O'nun emirlerine sarılmak ve yasaklarından kaçınmak elbette bana farzdır» diyen sarhoş düşer ve bayılır. Kendine geldikten sonra neyi varsa Allah yolunda tasadduk eder. Yaya olarak Mekke yoluna koyulur. Mekke'ye vasıl olur, günlerini ibadetle geçirir ve bütün günahlarından temizlenir.
Görülüyor ki, «Bismillâhirrahmânirrahîm» yazılı bir kâğıt parçasına gösterilen hürmet, âsi birisinin hidayete ermesine sebep oluyor. Günahlarından arınıp makam-ı velayete ulaşmasını sağlıyor. Hiç şüphe yok ki, Allah'a ve Allah'ın adına ta'zim ve hürmet edenleri Yüce Allah iki cihanda aziz eder. Onları dünya ve âhiret niroe-tiyle nimetlendirir.
«Allah» adı Allahü Teâlâ'nın «îsm-i Zâtı»dır. Bizzat zâtının ismidir. Diğer adlarının mânaları bunun içindedir. «Allah» lâfzı azim, büyük isimdir. Allah'ın kelâmından daha azimdir. Allah'ın diğer adlarının bir harfi değişecek olursa mâna bozulur. Allah'a isim olmazlar. Çünkü mâna bozulmuştur. Fakat Allah lâfzından (Elif) kaldırılırsa
lillâhi olur ki, yine Allah'ın adıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de:
vardır (es-Saf sûresi, âyet: 1). «Lillâhi» deki birinci -lam- kaldırılırsa «lehü» olur ki. yine Allah'ın adıdır. Zira Kur'ân-ı Azlmüşşân'da: vardır tel-Bakara sûresi, âyet: 255). «Lehü» deki «lâm» da kaldırılsa o zaman ^A olur ki yine Allahü Teâlâ'nın ismidir. Çünkü Kur'-ân-ı Kerim'de:
vardır. «O Allah'tır ki, O'ndan başka mâbud yoktur* (Haşr sûresi âyet; £3).
«Lâfza-i celâl-'in her harfi Allah'ın ismidir. Bu ad ism-i A'zam-dır. Bunu her zaman zikreden musibetlerden kurtulur ve iki cihanda aziz olur.
İbn Abbas Peygamberimizden şöyle nakletmiştir: Peygamberimiz (s.a.v.) Mi'rac gecesi dördüncü kat göğe çıkarken burnuma çok lâtif bir koku geldi. Bugüne kadar hissetmediğim bir kokuydu bu. Buhumu ferahlandırdı, gönlümü okşadı. Cebrail'e bu kokunun ne olduğunu sordum. Cebrail, «Firavun'un kızının dayısı Maşıtta'-mn kokusu- dedi. -Hangi ameli yaptı ki bu dereceye ulaştı?» dedim. Cebrail, Maşıtta bir gün yeğeninin saçını tararken elinden tarak yere düşer. «Bismülâhi» diyerek tarağı yerden alır. Bunu duyan Firavun'un kızı: «Allah dediğin kim? Bundan maksadın nedir? Yoksa Allah dediğin benim atam mı?» diye sorar, Maşıtta kıza: «Hayır, O yerleri, gökleri, seni, beni ve bütün varlıkları yaratandır. Her şeyi yoktan var eden O'dur» der. Kız bunu babama haber vereceğim der ve Maşıtta'dan babasına bahseder. Allahlık taslayan Firavun bund çok kızar. Maşıtta'yı huzura çağırır. Maşıtta gerçeği olduğu gibi anlatır. Buna daha da kızan Firavun büyük bir ateş hazırlatır, Maşıtta'yı dininden ve imanından vazgeçirmek için çocuklarını kalkan olarak kullanır. Gözünün önünde onları birer birer ateşe atar. Maşıtta yine dininden ve inancından vazgeçmez. Diğerlerinin hepsi yakılır, sıra en küçük çocuğa gelir. Onu da ateşe atarlar. Maşıtta onun acısına dayanamaz. O anda ateşin içinde yanmakta olan yavru annesine dönerek; şöyle seslenir: «Adını zikrettiğiniz Allah burayı bize gül bahçesi yaptı.» Çocuğundan bu sözü duyan Maşıtta: «Benim böyle bir Allah'ım var. Başka bir şey düşünmem* der. Maşıtta'yı da ateşe korlar. Ama ateş onun için bir gül bahçesi olur. Semaları saran koku bunun kokusudur. Cebrail, meleklerin hoşuna giden, Peygamberimizi mest eden kokunun bu koku olduğunu söyler. Şurası bir gerçektir ki, Allahü Teâlâ'yı zikredenler, hakkıyla ananlar dünya ve âhirette selâmete kavuşurlar. Lafza-i celâlin hususiyeti, odur ki, bunu adet haline getirip zikredenin toplum içinde buyrukları yerine gelir. Halk tarafından sevilir, istekleri reddedilmez. O insan Mevlâ'nın sevgili kulu olur.
Sıtma hastalığına yakalanan kimse yandaki (resm-i murabbaı) şekli yazıp üzerinde taşırsa, biiznillâhi teâlâ hastalıktan şifa bulur. Ancak bunu tam bir inançla yapmalıdır. Hastalığı veren elbette devasını da verir.
Allahü Teâlâ'nın bütün adlan -Allah» isminden türemiştir. Yani bütün adlar bundan alınmadır. Bütün adların başı budur. Gece-gün-düz bu adı hakkıyla ve devamlı olarak anmaya kimsenin gücü yetmez. Ancak tarikat ehli olan kemâl sahipleri bunu yapabilirler. Bu adın kudsiyetine inanarak yazıp üzerinde taşıyanın bütün zor işleri
kolaylaşır, arzulan yerine gelir. Yazılması gereken şekil şudur:
Şeyh Ebû Abdullah Gûmi demiştir ki: «Allah adının, lafzının önemini bilip, sadakatle zikrine devam edenlerin Allah'ın diğer adlarını anmaya ihtiyaçları kalmaz,» Kalbinde şüphe olmayanların arzuları Allah'ı anmakla yerine gelir, dilekleri kabul olur.
Allah ismi yandaki rumuzlarla beraber, bir yüzüğün üzerine nakşedilerek parmağa takılır ve takan kimse herhangi bir yere girerse oradakiler bu zata izzet ve ikramda bulunurlar, Allah'ın izniyle beklediğine kavuşur. Allah'ın «Şedid» adım dilinden düşürmeyene kimse kötülük edemez. Herkes onun heybetinden korkar. Yukarıda geçen rumuzun Özellikleri çoktur. Düşünebilenler için bu kadarı kâfidir.
İmam-i Kisaî (r.a.) «Lâfza-i celâl Allah'ın bir adıdır. Lâfza-i celâl yalnız Allah'a ad olmuştur. Hiç bir kelimeden türememiştir* demiştir. îmam-ı Muhammed Ibn Hasan da aynı görüştedir.
İmam-ı Dahhâk (r.a.) : «Önceleri Allah'a «İlâh» derlerdi. İhtiyaç sahipleri huşu ve tevazu ile ihtiyaçlarını O'ndan isterlerdi. Allah'a yalvarıp dua ederlerdi» demiştir.
Bazı bilginler Allah lâfzı -yücelik» ten müştaktır, demişlerdir. Araplar yüce olan her şeye ilâh derler. Güneşin doğup batmasına ilâh dedikleri bilinen bir gerçektir. Allahü Teâlâ yücelerin yücesidir. Bunun için «ilâh- demişlerdir.
Bazıları da «İlâh» a gizlilik mânası vermişlerdir. Yüce Allah azamet perdesiyle kendini gizlemiştir. Hiç bir göz O*nu göremez ve O-nun hakikatine eremez. Nitekim şu âyet buna işaret etmektedir:
-Gözler O'nu görüp idrâk edemez. O ise bütün gözleri idrâk eder. O lâtiftir, habîrdir» (En'âm: 103),
Şu beytin inceliğine dikkat et. Gönül ehli ne söylemiş gör:
«Benim Rabbîm bütün varlıklardan kendini gizler. Varlıklar O'-nu göremez, fakat O varlıkları görür.»
Allah lâfzının fazileti çoktur. Bununla gönüller ferahlanır. Kalb-ler nurlanır, dilekler kabul olur. Rahman ve Rahim adlarının hikmetleri de pek çoktur. Bunlar da Allah'ın diğer adlarından üstündür. -Errahmân», «Errahîm» adından daha üstündür. Çünkü Allah'tan başkası «Errahim» adı ile vasıflandırılamaz. Filân «Rahman» kişi denilemez. Ama «Rahim» kişi denilir. Kalbi merhametli, esirgeyici anlamına «Rahim» adam denir. Bu bakımdan Allah lâfzı gibi «Errahmân» da Allah'a mahsus bir addır. Errahman her ne kadar -Rahmet» kelimesinden müştaksa da Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de-.
-De ki; Gerek Allah diye dua edin, gerek Rahman diye dua edin. Hangisi ile dua ederseniz en güzel isimler O'nundur» (İsrâ: 110) buyurmuştur.
Rahmân'm mânası, Allahü Teâlâ esirgeyen ve bağışlayandır. Dünyada bütün varlıkların rızkını veren Allahü Teâlâ'dır. Rızık konusunda dünyada inananla inanmayanı birbirinden ayırmaz. Nitekim şu âyet bunu açıkça beyan etmektedir:
«Her birine, onlara da, bunlara da Rabbinin vergisinden birbiri ardınca veririz» (İsrâ: 20).
Dünya nimetleri umumîdir. Âhiret nimetleri ise husûsidir. Âhi-ret nimetleri yalnız iman edenlere mahsustur. İman etmeyenler ebedî âhiret nimetinden istifade edemeyeceklerdir. Rahman ismi inananları keramete ve mutluluğa ulaştırır. O'nun rahmetinin sonu yoktur. Yüce Allah, kullarını rahmeti ile yarlıgar. Rahmetiyle kullarını esirger, kullarına hidayet verir. İman nasip eder. îman eden kullarını rahmeti ile âhirette selâmete ve mutluluğa kavuşturur. Onlara ihsan edip cennette cemalini gösterir. Yüce Allah'ın rahmeti bütün varlıkları ihata ettiği için -Rahman» diye adlandırılmıştır.
Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyeti Allah'ın Rahman ismini ne güzel açıklar:
•Rahmetim her şeyi ihata etti» (A'raf; 156).
Rahmeti bütün varlıkları ihata eden Mevlâ'dan başkasına «Rahmân* denemez. Çünkü bu sıfat başkalarında mevcut değildir. Yüce Allah'ın isimlerinden biri de «Errahîm- dir. Hanim'in mânası. Al-lahü Teâlâ mü'min kullarını esirgeyen, bağışlayan ve âhirette sadece onları mükâfatlandırandır. Affa lâyık olanları bağışlar, günah-lannı örter. Allah'ın «Rahim» sıfatı yalnız mü'minlere mahsustur, îman etmeyenlerin bundan nasibi yoktur. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de:
«O, mü'minleri çok esirgeyicidir» (Ahzâb: 43) buyurulmuştur. Rahim sıfatı ile kullarına merhamet etmiştir. Yüce Mevlâ, kullarından ancak yapabileceklerini istemiş, güç yetiremeyeceklerini istememiştir. Allah'ın Rahim adının özelliği budur.
Hz. Ali (r.a.)'den rivayet edilmiştir: *BismilIâhi demek çeşitli ağn ve hastalıklara devadır. Bismillah! ile alman ilâçlar da şifâdır. Allah'ın rahman adı bütün varlıkları ihata eder, inananları korur. Rahim adıyla amel-i sâlih işleyenleri âhiret nimetiyle mükâfatlandırır.»
Bazı îslâm bilginleri Besmele'nin harflerini tefsir etmişlerdir: Nitekim Abdullah ibn Ömer Cr.a.), Hz. Osman (r.a.)'dan rivayet ederek şöyle demiştir, Hz. Osman (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)'e Besmelenin mânasını sormuş, Peygamberimiz, Besmele üç harftir, demiştir, «b- harfinin mânası, bütün mevcudatı Allah'ın yarattığına, her şeyin Allah'ın dilemesiyle olduğuna işaret eder. «s» harfinin mânası, ibâdete lâyık yalnız Allah olduğuna ve her şeyin O'na muhtaç olduğuna delâlet eder. «h» harfinin mânası, bu mülkün, yerin ve göklerin Allah'tan başka sahibi olmadığına, her şeyin fâni, yalnız O'nun baki olduğuna işaret eder.
Bazı bilginler de, -b- nin iyilik, Allah'tan mü'minlere lütuf olduğunu; «s» nin selâmet ve kurtuluş olduğunu söylemişlerdir. Bu kurtuluştan Allah'ın sadık kulları istifade ederler. Allah'ın sadık kullan gece-gündüz Allah'ı dillerinden bırakmazlar. Her işlerinde Allah'ın rızasını talep ederler. Onlar Allah'ın yasaklarından kaçınıp emirlerine sarılırlar. Gönül evini O'nun muhabbetiyle doldururlar. O'ndan başkasının sevgisini gönül evine sokmazlar.
«m» nin diğer bir anlamı da muhabbettir. Allah kullarını sever. Onlardan günah işleyip tevbe edenlerin günahını bağışlar, af eder. Yüce Allah Kur'ân-ı Kerimde :
«Hiç şüphe yok ki, Allah çok tevbe edenleri sever» (Bakara: 222) buyurmuştur.
Samimiyetle tevbe edenleri Allah sever, sevdiği kullarını da bağışlar. Kulun Allah tarafından bağışlanması çok tevbe etmesi ve yaptıklarına pişman olması gerekir.
Besmele'deki üç harf (b.s.m.) birleşti «Bismi» oldu. Bunun sonuna Allah lâfzı eklendi «Bismillâhi» oldu. Allah lâfzının »Elif» i Allah'a, lillâhi'deki birinci «lâm» Allah'ın lütfuna, ihsanına, ikinci •lâm- Allah'a mülâki olmaya (ulaşmaya), hü'deki «He« harfi de ten-bihe, gafletten uyanmaya işarettir, denilmiştir,
Allah'ın sonsuz nimetleri, gizli hazineleri, lütfü kullarına ulaşmıştır ki, cennette O'nun cemâlini göreceklerdir. Bu büyük nimetler, Allah'tan kullarına olan hidayet, iman, tevfik-i ilâhîdir. Bunlardan uzak olma ki, Allah'ın mükâfatından mahrum kalmayasın.
Bazı bilginler de Besmelenin (b.s.m.) üç harfine şu mânayı vermişlerdir: «b» Allahü Teâlâ'nın Basir isminin, (Allah'ın görmesi), -s» Allah'ın Semi' isminin (Allah'ın işitmesi), «m- Allah'ın Mûcib isminin (Allah'ın duaları kabul etmesi), bir işaretidir. Allahü Teâlâ sizin yaptıklarınızı görür, söylediklerinizi işitir. Nefsinize uyup haddi aşarsanız iki cihanda da cezalandırır. Dünyada da âhirette de en büyük azaba uğratır. Yaptıklarınıza pişman olup tevbe ederseniz dualarınızı kabul eder, günahlarınızı bağışlar.
Allah'ın Rahman ve Rahim adı «Bismillâhi- ile birleşti ve -Bis-millâhirrahmânirrahîm- oldu. Bu, dünyada mü'minler için bir hazine, âhirette kurtuluş ve saadete ulaşmak için bir vesiledir, iki cihanın bütün nimetleri bununla elde edilir.
Ebû Said-i Hudrî (r.a.) İbn Abbas'tan rivayet ederek şöyle demiştir :
«Her şeyin bir binası vardır, onunla ayakta durur. İlâhi kitapların da bir binası vardır. O bina Kur'ân-ı Kerim'dir. Kur'ân-ı Ke-rim'in binası da Fatiha süresidir. Fâtiha'nın binası da Besmele-i şeriftir. Bir işe başlarken veya bir sıkıntıya mâruz kalındığında Besmeleyle Allah'tan yardım istenmelidir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'in binası budur. Allah'ın adı ile Allah'tan yardım istenirse asla geri çevirmez. Dilekler kabul olur, arzular yerine gelir.
«Yedi yüz seksen yedi defa Bssmele çekenin yüz otuz iki defa Peygamberimize salât ü selâm getirenin dileklerini, dualarını Allah kabul eder. İsteklerini ve duasını geri çevirmez. Buna her gün muntazam devam edenler, duası kabul olanlardan olurlar. Dünya ve âhirette hürmetu lAyık ulıırhtr. Bu zikrin her harfine dört bin sevap verilir. Buna mukabil dört bin günahı silinir. Allah katında derecesi artar.»
Bazı İslâm bilginleri «Besmelenin her harfi Allah'ın bir adının anahtarıdır- demişlerdir, «b* Basîr adının, «s» Semi' adının, «Elif» Allah adının, «h» Hâdî adının, «Lam» Lâtif adının, «r» Rezzak adının, «ha» Hakim adının, «n» Nur admın anahtarıdır.
Bismillâhirrahmânirrahim ile herhangi bir işe başlamak Allah'ın yukarıda zikredilen adian ile başlamak olacağından o işin bereketi çok ve sonu hayırlı oiur.
Besmele ile yandaki rumuzlar yazılıp taşındığı takdirde, taşıyanın arzuları yerine gelir, dilekleri Allah'ın izniyle kabul edilir. Dil bunu idrâkten âcizdir. Bunun faydaları pek çoktur. Tefsir sahipleri bu faydaları açıklamışlardır. Okuyanlar istifade eder, bizi de duadan ayırmazlar, hidayetimize vesile olur ümidiyle tefsirimize yazdık. Besmele hazinelerini açtık, yaydık. Herkesin istifadesine sunduk. Onu toplayıp gönül evinde saklayanlar iki cihanda korktuklarından kurtulmuş, arzu ettiklerine ulaşmış olurlar. Şeytan onlara yaklaşamaz. Onların yardımcısı Allah'tır.
Besmele'nin faziletini açıkladıktan sonra, Fâtiha'nın hikmet deryasına dalalım, ondaki inci tanelerinden toplayalım, gönül meydanında biriktirip, isteyenlere saçalım. Onlar da bu deryanın nimetlerinden istifade etsinler. Hidayet yoluna girip Allah'a ve Resulü1 -ne yakın olsunlar. Allah, bu yolda ümmet-i Muhammed'i muvaffak kılsın.
[1] Kamus Tercümesi
[2] «İslâm Tasavvufunun Meseleleri» konusunda merhum Prof. Dr. Brol Güngör'ün aynı adlı eserine müracaat edilmelidir.
[3] Ö. R. Doğrul, Tasavvuf - 1948 İst. Sh. 67-68.
[4] Yeni İlmi Kelâm Birinci Kitap Sn. 148.
[5] Buhâri, Da'vât, Sh. 67.
[6] Buhârî. Kitâbü'l-Edeb, 36.
[7] F. Attar, TezJciretü'l-Evlİya.
[9] Fazla bilgi için: Doç. Dr. S. Ateş, îs'arî Tefsir Okulu, An. Ü. İlahiyat Fak. Yayını nu: 122.
[10] Arazi gelirlerinden alınan onda bir vergi, İslâm'ın emridir.
İslami Okul Okulların En Önemlisi