Önsoz - Kuran - Giris - 14. Sayfa
|
Giriş: |
|
Kur'an Nedir?: |
|
Kur'an'ın İsimleri : |
|
A. Kur'an: |
|
B. Furkan (Ayırıcı): |
|
C. Kitap: |
|
D. Zikir: |
|
a. Şeref: |
|
b. Öğüt: |
|
c. Düşünmek: |
|
d. Hatırlamak, Anmak: |
|
E. Mecid: |
|
a. Kur'an Korunduğu İçin Meciddir: |
|
b. Kur'an, Keremi Bol Olduğu İçin Meciddir: |
|
c. Kur'an İnsanlara Güzel Ahlâk Sunduğu İçin Meciddir: |
|
F. Aziz: |
|
I) Yenmek, Üstün Gelmek: |
|
II) Desteklemek: |
|
III) Şeref: |
|
IV) Benlik, Gurur: |
|
G. Şifa Ve Rahmet: |
|
Hakîm: |
|
I. Ruh Ve Nur: |
|
J. Mev'ize: |
|
K. Beyan: |
|
L. Nimet: |
|
M. Burhan: |
|
N. Kayyım: |
|
O. Müheymîn: |
|
Ö. Hak: |
|
P. Hâblullah (Allah'ın İpi): |
|
R. Kerim: |
|
S. Aceb (Şaşırtan/Hayret Uyandıran): |
|
Ş. Mutahhar (Temiz): |
|
Musaddık (Tasdikleyicî): |
|
Kur'an'ın Yeterliliği: |
|
Kur'an'ın Belirledikleri: |
|
Kur'an'ın Getirdikleri: |
|
Tevhid: |
|
Tevhide Götüren Yollar: |
|
A) Sadece Allah'a Yönelmek: |
|
B) Dini Sadece Allah'a Tahsis Etmek: |
|
C) Allah'a Kaçmak: |
|
Tevhid İnancını Zedelemenin Neticesi Cehennemdir: |
|
Kur'an Ve Eğitim: |
|
Tefsirdeki Metodumuz: |
|
a) Muhkem Ve Müteşabih Ayetleri Dikkate Alarak Tefsir Etme: |
|
b) Ayeti Ayetle Tefsir Etme: |
|
c) Kimyasal Metod |
|
D) Sebep-Sonuç İlişkisine Göre Tefsir Etme: |
|
E) Tümdengelim Ve Tümevarım Metoduna Göre Tefsir: |
|
F) Semantik |
|
G) İhlas |
|
H) Nasih-Mensuh Olmadığı Fikrinden Hareketle Tefsir Etme |
Önsoz:
Yüce Allah, Kamer suresinde üst üste dört defa Andolsun ki biz Kur'an'ı düşünen için kolaylaştırdık, düşünen var mı? diye soruyor. Bu ayet, Kur'an'ın düşünen insanlar için kolaylaştırıldığını ifade etmektedir. Bu nedenle Allah, düşünen insan aramaktadır.
Kur'an'ı anlamanın zor olduğunu söyleyenler; onun ele alınıp incelenmesini engelledikleri gibi, derin sırlarıyla beraber kenarda kalmasına da sebep olmuşlardır. Kur'an'ı anlayacak kadar geniş ve derin kültüre sahip olmayanlar, bu yetersizliklerini, Kur'an'ın yeterince anlaşılamayacağı vehmi ile örtmeye kalkışmışlar ve bu davranışlarıyla ona büyük bir haksızlık yapmışlardır.
Kur'an; içindeki sırları ancak, düşünen, anlamak ve bilmek isteyen, kendisine sevdalı olan insanlara açar. Bilen ve düşünen bir beyin ile sevdalı bir gönül birleşince, Kur'an, o beyin ve sevdalı gönlün elinden tutar ve onu Allah'a yaklaştırır. Düşünmeyen, araştırmaya hevesli olmayan, yüreğinde Kur'an'a verecek kadar sevgi taşımayan insan, Allah'ın kitabını nasıl anlayabilir?
Kur'an üzerinde derinlemesine düşünmek ile, -anlama ve kavrama yatkınlığı olarak tasvir edilmesi mümkün olan- insanın gönül ve zihin açıklığı arasındaki ilişki, şu ayette vurgulanmaktadır:
“Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?” [Muhammed: 47/24]
Kalpleri kilitli olan insanlar, Kur'an üzerinde düşünemezler ve onu ellerine almaya cesaret edemezler. Demek ki Kur'an, insanların gönlünü açan ilahî bir anahtardır. Kur'an, insanların gönlünü tüm insanlığa açar, grupların dar ve sığ anlayışları içinde hapsedilmeyi reddeder ve sevgi dolu kollarıyla bütün insanlığı kucaklar.
Kur'an'ı yeni bir anlayışla yorumlarken, daha önce yapılan çalışmalara bakmayı ihmal etmedik. Yaşadığımız çağın özelliklerini gözönüne alarak, Kur'an sevdalılarını, özgün açıklamalarla yüz yüze getirmeyi amaçladık. Kur'an'ı çağımızın problemleri üzerinde konuşturabilmek için, —ki bu dönemin bilgi birikimine sahip olunması şarttır- elimizden geldiğince gayret gösterdik. Bunu da anlaşılır bir dille yazmaya özen gösterdik. Şüphesiz bu konuda birtakım eksikliklerimizin olacağı tabiîdir.
Tefsir yazmak, başlı başına sorumluluk isteyen bir iştir. Bunun farkında olarak, iyi niyetle bu işe kalkıştım. Bugüne kadar birçok tefsir yazılmış; daha da yazılıyor ve yazılacak. Bu gayretler, Allah'ın kitabının anlaşılmasını sağlamaya yönelik iyi niyetli girişimlerdir. Her müfessir elbette kendi bakış açısını, ilmini, anlayışını bu vesileyle ortaya koymaya çalışır. Bu tefsirde de eğitim ve öğretimin en önemli aracı olan "kitap" ve buna bağlı olarak "kitaplı" bir anlayışın yöntemleri öne çıkarılmaya çalışılmıştır. İster örgün, ister yaygın olsun, insan hayatı eğitime ve öğretime dayanır. Bu tefsirde bu mentalite benimsenmiştir. Yeri geldikçe, ilahî vurgudaki pedagojik yöntemler, özellikle belirtilmeye çalışılmıştır. Bildiklerimi, öğrendiklerimi insanlarla paylaşmak istedim. Yeni bir yaklaşımla, Allah'ın kitabını yorumlamaya çalıştım. Elbette daha mükemmel yorumlar yapılacaktır; bu tefsirle, iyiyi ve doğruyu bulma gayreti içinde olanlara sadece bir pencere açılmaya gayret edilmiştir. Ayrıca kavramların dünyasına girmeye ve oradan günümüz insanına ve onun sorunlarına ışık tutmaya çalıştım. Aslında her kavram başlı başına bir dünyadır. Terimlerin tarihsel bir seyri olduğu gibi, bu kavramların kendi içinde sakladığı derûnî anlamlan da vardır. Bunlardan bazıları çok çetin çıktı; bir kısmı da, bana kapılarını açtı. İşte, özellikle onları anlamaya ve anlatmaya çalıştım.
Bu teşebbüsümüzle, insanların beyinlerine ve gönüllerine Kur'an nurunu ulaştırmaya çalışma amacını güttük. Allah'ın yardımı olmaksızın, bu etkiyi meydana getirmemiz mümkün değildir. Teşebbüs bizden, takdir ve lütuf Allah'tandır. Biz şuna inanıyoruz: Yüce Allah bize yardım ederken, gönlümüzün Kur'an'a olan sevdasını dikkate alacaktır. Her işte olduğu gibi burada da, "Aşksız meşkin olmayacağı" düstûru geçerlidir. Bu teşebbüsümüz için şu ayeti duâ olarak Allah'a sunuyoruz: "... Rabbim ilmimi artır." [Taha, 20/114]
En başta, bu tefsirin vücud bulmasında maddî ve manevî desteğini ve teşviklerini esirgemeyen çok değerli dostum Dr. Ersin Arıoğlu beyefendi olmak üzere; işin diğer safhalarında her seviyede emeği geçen dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi arzeder, geçmişlerine Yüce Allah'tan rahmet ve mağfiret dilerim.
Prof. Dr. Bayraktar Bayraklı [1]
Giriş:
Bir varlığı tasvir edebilmek için öncelikle onun mahiyeti ve bütünü hakkında genel bir bilgiye sahip olmak gerekir. Bu nedenle önce tefsirini yapma teşebbüsünde bulunduğumuz Kur'an'ı ana özellikleriyle tanımaya çalışacağız. [2]
Kur'an Nedir?:
Kur'an'in ne olduğunu; mahiyetini ve işlevini ortaya koyabilmek için önce onun isimlerinden başlayabiliriz. Çünkü bu isimler Kur'an'ın kendi kendini anlatması konusunda birer anahtar vazifesi görürler. Kur'an kendini şu kavramlarla ifade etmektedir: [3]
Kur'an'ın İsimleri :
A. Kur'an:
Kur'an'ın kendisini ifade etmek için kullandığı en meşhur kavram olan Kur'an'da. Ezberden okumak, ders takrir etmek, mütalaa etmek, araştırmak, öğretmek, selamı yaymak, dikkatle yoklamak, bilinmeyeni keşfetmek, teftiş etmek manalarına gelen ka-ra-e fiilinden türeyen Kur'an, okuma ve araştırmayı ibadet haline getiren ilahî bir kitaptır.
Ka-ra-e kavramının diğer bir anlamı da kadının adet görmesidir. Bakara: 2/228'deki kuru kavramı bu anlamdadır:
“Boşanmış kadınlar kendi başlarına üç ay hali beklerler.”
Ay hâli, ayette kuru kelimesiyle ifade edilmektedir. Kuru kıraat'ten türemiş bir kelimedir. Kadınlar için ay halini ifade eder. Hz. Peygamber de kıraat kavramım, Aybaşı günlerinde namazını kılma, terket ifadesinde bu anlamda kullanmıştır. Aybaşı hali kadın için bir temizlik durumu ile sonuçlandığı gibi, Kur'an da insanları her türlü kirden arındırır.
Kur'an, Yüce Allah'ın, bozulan insan ilişkilerini düzeltmek, insan haklarını korumak, kadın haklarını öne çıkartmak, objektif hukuk kavramının temel-
lerini atmak, anayasa anlayışını insanlığa kazandırmak, doğru inancı insanların gönüllerine nakşetmek ve insanlığı esaretten kurtarıp hürriyetin ağacını dikmek için vahyettiği bir kitaptır. [4]
B. Furkan (Ayırıcı):
Furkan, iki şeyin arasını ayırmak, saçı tarakla düzeltmek, yarmak, bir yerden ayrılıp uzaklaşmak anlamlarına gelmektedir.
Doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı, suçlu ile suçsuzu, güzel ile çirkini, hak ile bâtılı ayırdığı için Kur'an'a bu ad verilmiştir. İnsanlık, heva-heves uğruna ve sübjektif düşünceler adına, iyiyi, doğruyu, güzeli ve hakkı kurban etmeye kalkınca, Yüce Allah ip adını verdiği Kur'an'ını yeryüzüne uzatmış, o yüce değerlerin kurban edilmesini önlemiştir. Bu durum, Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmek üzereyken, onun yerine bir kurbanlık gönderilmesini andırmaktadır. İnsanlar nefislerini tannlaştınnca, doğal olarak onlar da kendilerine kurban isteyeceklerdir. Nefsin istediği kurban, akıl, iyi, doğru ve haktır. İnsanlık bu değerleri kurban ederken, Yüce Allah onları kurtarmak için Kur'an'ı göndermiştir. İnsanlara yaptıklarının yanlış olduğunu anlatmak için, zıtlıkların farkını gösteren furkanı indirmiştir.
O, insanî değerleri, insanın saldırganlık içgüdüsünden kurtarmanın yollarını gösterdi. Bunu yaparken, erdemlilikle erdemsizliğin farkını ortaya koydu, evrensel değerleri rafine ederek arındırdı. Bunun içindir ki, "farkları ortaya çıkaran kitap" anlamında Kur'an'a furkan denmiştir. Kur'an bilgisi, bu dünyada farklılıkları tesbit ederek, manen insanların bulundukları seviyeyi belirler. Kur'an furkan sıfatıyla, kendisinde bir "Kur'an kimyası" bulunduğunu ifade etmektedir. Nefisle aklın mücâadelesinde akıldan yana tavır koyan Kur'an, aklın ürettikleriyle nefsin isteklerinin birbirine karıştırılmasını önler.
Kur'an bilgisine ve onun istediği takvaya sahip olan insan, Kur'an'ın furkan sıfatına bürünebilir. Yüce Allah bunu şöyle ifade ediyor:
“Ey iman edenler! Eğer Allah'a samimi o-larak bağlanırsanız, O size iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı ayıracak bir anlayış verir.” [Enfâl: 8/29]
Ayet, Yüce Allah'ın insana furkan sıfatını vereceğini beyan etmektedir. Demek ki Kur'an bilgisi, Kur'an kültürü, samimiyetle (ihlasla) buluştuğunda insan, Kur'an'ın ismine bürünebilmektedir.
Kur'an'm bu özelliğini Allah, daha önce de Tevrat ve İncil'e vermişti:
“Dana önce Tevrat, İncil ve de Furkan'ı indirmişti.” [Âl-i İmran: 3/4]
Kutsal kitaplann evrensel özelliklerinden biri de ayırdedici olmalarıdır. Seçici olmak için, önceden ayırmak ve farkı tesbıt etmek gerekir. İnsanın önüne çıkan çeşitli ve farklı seçeneklerden en iyisini seçebilmesi için ayırdedici kültüre ve anlayışa sahip olması gereklidir. Kur'an'm geliş sebeplerinden biri ve en önemlisi, insana bu anlayış ve kültürü kazandırmaktır.
Farkları ortaya çıkarıp en iyilerini belirleyip seçmek, gelişmiş kültürlerin ve oturmuş hukuk devletlerinin faaliyetidir. Yeryüzünde bu kültürün yayılması ve bu anlayışın gelişmesi için Yüce Allah Kur'an'ı göndermiştir. Seçici olmayan kültürler, zehirli düşüncelerin ve kahredici düşmanların farkına varamazlar. Dostunu ve düşmanını ayıramayan bir kimse, istikbalini göremez. Geleceği sezmek, geleceğe yönelik projeler üretmek ve geçmişi geleceği inşa etmek için kullanmak seçicilik dehasını gerekli kılar.
Kişinin içinde kopan fırtınaların ilahî mi, şeytanî mi olduğunu gösteren güce, furkan diyoruz. Duygular, hisler, arzular ve istekler, insanın iç alemini dalgalı bir denize çevirebilir. Bu denizin durulmasını temin edecek olan fur-kândır. Bu ayırıcı deha, insana öylesine bir bilinç kazandıracaktır ki, kişi iç alemini gözleyip, oradaki dalgaların boyunu, rengini, hareketini, tonunu ve derinliğini farkedecektir. [5]
C. Kitap:
Kur'an kendisini kitap olarak tavsif etmektedir: “O kitap.” [Bakara: 2/2] “Bu bir kitaptır.” [En'âm: 6/92]
Zemahşerî, Bakara: 2/2 ayetini tefsir ederken, indirilen bu kitabın efradını cami', ağyarını mâni' bir kitap olduğunu söylemektedir. O, insanları hidayete erdirmek için müjdelenen bir kitaptır. Kimsenin onu yok etmeye gücünün yetmeyeceği ve insanları uyarmak için indirilen kitap...
Kitap kelimesi, toplamak manasına da gelir. Bu anlamda o, ilahî mesajın ayetlerini ve cümlelerini bir araya getirip toplayan kitaptır. Onun kitap olma özelliği, Allah'ın, eğitimin merkezine kitabı koyduğunun delilidir.
İnsanlara yol gösterici [Bakara: 2/185] ifadesinde huden (yol gösteren/rehber) kavramı, 'insanlar' kelimesiyle bir araya gelmiştir. Böylece Kur'an'ın bütün insanlığın rehberi olduğu Allah tarafından belirtilmiştir. Kur'an'ın bu özelliğine daha önce Tevrat sahipti:
“Hani biz Musa'ya kitabı ve furkanı vermiştik. Umulur ki, hidayete erersiniz” [Bakara: 2/53]
Kutsal kitabın ödevi, insanları doğruya, güzele ve iyiye götürmek, onlara yardım ederek rehberlikte bulunmaktır. Hidayete ermek, doğru inanca ermek, doğru dine girmek ve akim yolunu bulmaktır. Hidayet, âni dönüşler ve değişimlerdir. Yanlış yolda olan insanın âni dönüşlerle doğru yola girmesi; inkârdan imana dönmesidir.
Diğer taraftan hidayeti şöyle anlatabiliriz: Trafiği çok yoğun olan bir caddenin kenarında karşıdan karşıya geçmek için bekleyen bir çocuk düşünün. O yoğun trafikte karşıya geçmesi mümkün görünmemektedir. Bir anda bir el onu alıp karşıya geçiriyor. Şeytan, nefis ve insanların yanlış düşünceleri, öyle yoğun bir trafik meydana getiriyor ki, onların arasından geçip aklın güven dolu yakasına ulaşmak mümkün değildir. İnsanoğlu bu caddenin kenarında duran bir çocuk gibidir. Kur'an'ın eli, onu alıp karşı tarafa geçiriyor. Bu da Kur'an'ın hidayeti olmaktadır. Hz. Ömer'in Taha suresinin ilk ayetlerini okuyup iman etmesi, böyle bir durumun en güzel örneğidir. Allah Teala Kur'an'ın bu görevini şöyle anlatmaktadır:
(Fakat biz Kur'an'ı bir nur yaptık, onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet ederiz). [Şûra/52]
Bu ayetten Allah'ın Kur'an'ı bizzat hidayet kitabı kıldığını anlıyoruz. Allah da insanları doğru yola getirirken onu vasıta kılmaktadır. Bu ayetteki hidayet şekli, davet ve delilleri izah etme şeklinde oluşan hidayettir. "Kullarımızdan dilediğimizi" ifadesinden, buradaki hidayetin özel bir hidayet olduğu ortaya çıkmaktadır. Fahruddîn Râzî'nin dediği gibi, bu hidayetin bu dünya ile alakası vardır.
Bütün bu açıklamalardan şu netice ortaya çıkıyor: Kur’an insanın beynini ve gönlünü aydınlatan bir nurdur, bir ışıktır. Bu ışık, insanı karanlığa çeken, nefsin entrikalarının farkına vardıran ve aklın önünü açan bir nurdur. Yukarıda zikrettiğimiz Şura: 52’de nur, Kur’an ve hidayet kavramları biraraya gelmiştir. Bundan, hidayetin, Kur'an'ın nurundan ışık alıp doğru yolu bulmak olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
(Kur'an, sakınanlar için bir rehberdir) [Bakara/2] ayetini de göz-önünde bulundurarak şöyle bir sentez yapabiliriz: Kur'an'ın rehberliğine tâbi olan müslümanlar, aydın insan olmalı; dar kafalı, dar gönüllü, kin dolu ve saldırgan olmamalıdırlar. Kur'an'ın rehberliğine tâbi olan müslüma-nın beyni ve gönlü, tüm insanlığa açık olup, onları kucaklayan, doğru yola gelmeleri için dua eden ve nihayet onların dertlerini dert edinen güçlü bir manevî yapıya sahip olmalıdır. Bakara/2'deki ifadeden, müslümanlann da Kur'an'ın rehberliğine muhtaç oldukları anlaşılmaktadır.
Demek ki Kur'an, bir taraftan inanmayan insanları imana getirmekle rehberlik yapıyor, diğer taraftan inanan muttaki (sakınan) insanı aydınlatıyor.
Allah'ın Musa'ya indirdiği furkan'ın görevi de, insanlara rehberlik etmekti:
(Hani biz Musa'ya kitabı ve furkanı vermiştik. Umulur ki hidayete erersiniz). [Bakara/53]
Allah, kutsal kitaptan istifade ederek doğru yolu bulma işini insana bıraktığından, ayeti, leallekum tehtedûn (umulur ki didayete erersiniz) diye bitirmiştir. Çünkü, Hidayete erersiniz ifadesinde, kulun iradesi devreye girdiğinden, hemen ihtimal ilkesi de devreye sokulmuştur. Zira kulun iradesinin bulunduğu yerde kesin konuşulmaz. İlahî irade ile kulun iradesi arasındaki temel farklardan biri de budur.
Diğer taraftan Kur'an'ın rehberliği en doğru olanadır. Bir doğru vardır; bir de en doğru vardır. Kur'an en doğruya götüren bir kitaptır. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
(Şüphesiz ki, bu Kur'an en doğru yola iletir). [İsra/9]
Ayette zikri geçen En doğru yol, nedir? En doğru şey, insanlığa en yarayışlı olan şeydir; tarafsız ve mutluluğa götüren bilgidir. İnsana kendisini, Rabbi'ni ve geleceğini tanıtan bilgidir. İnsanları bir araya getiren birlik ve beraberliği kuran, onları dağınıklıktan kurtaran, dimdik ayakta tutan bilgidir. Kavim kavramı, ayette yer alan ekvam kelimesinden türemiştir. Kavim belli bir kültürü, bağımsızlığı, vatanı ve bayrağı olan milleti ifade etmektedir. Ekvam (en doğru) kavramı da bağımsızlığı, oturmuşluğu, kendi kendine ayakta durabilmeyi ve kendi kendine üretebilmeyi ifade eder. Bunları yapanlar millet olur; bunları yapmak da en doğru şeydir. Kur'an bunların önemini insanlara öğretmek için gelmiştir. [6]
D. Zikir:
Yüce Allah Kur'an'a, gördüğü vazife bakımından zikir adını vermiştir. Düşünmek, hatırlamak, zihinde taşımak, konuşmak, anmak, açıklamak, işaret etmek, anlatmak, nakletmek, ilişki kurmak, isim koymak, nimete şükretmek, öğüt vermek, müzakere etmek, şeref manalarına gelen zikir kavramının, Kur'an'da öne çıkan manaları şunlardır: [7]
a. Şeref:
Allah, Kur'an'ın hükümlerinin uygulandığında insanlara şeref kazandıracağına dikkat çekmek üzere, o! (Andolsun, size içinde sizin için şeref olan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?) [Enbiya/10] buyurmuştur. Aynı ayetin bir benzeri de Zuhruf/44'de yer almaktadır:
(Kur'an senin ve kavmin için bir şereftir).
Bu ayetlerde yer alan zikir kavramı, izzet manasını ifade etmektedir.
Aklınızı kullanmayacak mısınız? [Enbiya/10] ayetinden, Kur'an'ın, aklı kullanarak incelenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Akıl olmadan ne Kur'an'ın insana nasıl bir şeref sunduğu anlaşılabilir, ne de onsuz şeref elde edilebilir. Kur'an, şeref've akü kavramları, birlikte bir sistem oluşturmaktadır. Kur'an ile akıl bir araya gelince insan şeref kazanmaktadır. Aklını kullanarak Kur'an'ı anlayan ve anladığını hayatına geçiren kimse şeref kazanacaktır. Akimi kullanmayanlar, Kur'an'ı anlayamayacak, şeref de elde edemeyeceklerdir.
Aklını kullanıp Kur'an'ın insana bahşettiği şerefi anlayıp, o uğurda çalışmayan ve o şerefi koruyamayanlar hesaba çekilecektir. Kur'an insana verdiği şeref nis-betinde, sorumluluk da yükler. Sorumluluğun en büyüğü, aklı kullanıp Kur'an'ı anlamak ve onun verdiği şerefi muhafaza etmektir. Şerefin muhafazası da, yine aklı kullanmakla gerçekleşir. İnsanın Kur'an'a açık iki tüneli vardır: akıl ve gönül. Akıl, Kur'an'ı anlamaya çalışmayıp ondan uzak kalınca, gönül de uzak kalır.
Kur'an'a uzanan akıl yolunun ihmal edilmesi, gönül yolunun da ihmal edilmesine sebep olur. Zuhruf/44'deki (Siz ondan sorumlu olacaksınız) ifadesi, buna işaret etmektedir. Kur'an'ı evin bir köşesine asmakla insan şeref kazanamaz. Aklını kullanarak, onu anlayıp hayata geçirenler şeref kazanabilirler. Cuma/5 ayeti bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır:
(Tevrat'la yükümlü olup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir). [Cuma/5]
Kur'an'ı anlayıp tatbik etmeyenler de aynı duruma düşmekten kurtulamayacaklardır. [8]
b. Öğüt:
Zikir, isim olarak öğüt, fiil olarak ta öğüt vermek, vaaz etmek manalarına gelir:
“Biz onların dediklerini çok iyi bileniz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur'an'la öğüt ver.” [Kaf/45]
Bu ayet, din adamlarının Kur'an'ı insanlara anlatıp öğretmeleri gerektiğine işaret etmektedir.
Kur'an, Allah'ın insanlara verdiği öğütleri ihtiva etmektedir. Öğüt vermek, hem Allah'ın, hem de Resulünün sünnetidir:
“Sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt, mü'minlere fayda verir.” [Zâriyât/55]
Demek ki öğüt vermek, hem -Allah emrettiği için- farz, hem de -Resulullah ifa ettiği için- sünnettir. Kur'an hem öğüttür, hem de öğüt için istifade edilecek olan kitaptır.
Kur'an'la öğüt vermek, insanları hidayete erdirir, bilinçlendirir: (İmanlarını arttıranlar diye). [Fetih, 48/4]
(İman edenlere gelince, bu sure onların imanını arttırır). [Tevbe/124]
Bu ayetlerde belirtildiği gibi, Kur'an inananların imanını artırır. Kur'an'la öğüt vermenin önemi, sağladığı faydadan kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber, Faydasız ilimden Allah'a sığınırım buyurmuştur. Zira fayda vermeyen şeyin bir değeri yoktur ve o, insanın sinesinde bir yüktür. [9]
c. Düşünmek:
Zikir kavramı, isim olarak düşünme, fiil olarak da düşünmek manasına gelir. Kur'an, düşünenlerin kitabıdır; hem düşündürür, hem de düşünceyi en büyük ibadet olarak kabul eder. Kur'an ancak akıl sahiplerinin düşünebileceğini ifade etmekte, düşünceyi aklın bir işlevi olarak görmektedir:
(Ancak akıl sahipleri düşünür). [Ra'd/19]
Bu ayet aklın ölçüsünü düşünceye bağlamıştır: ne kadar düşünebiliyorsan o kadar akıllısın. Düşünce, akıl, hakikat ve Kur'an, Ra'd/19'da bir araya gelmiştir. Akıldan düşünceye, düşünceden hakikate, hakikatten Kur'an'a giden bir çizgi tayin etmektedir. [10]
d. Hatırlamak, Anmak:
Hatırlamak, anmaktan önceki safhadır. Ra'd/28 ayetine göre, iman edenlerin gönülleri, Allah'ı anmakla sükunet bulur. Allah'ı anmak, kalpleri doyuma ulaştırır. Allah'ı hatırlayıp anmak, bütün benliğini Ona teslim etmektir. Bu da gönüllerin yatışmasını, sükunet bulmasını temin etmektedir.
Nimetlerini hatırlayıp şükretmek Allah'ı memnun eder ve insanın şerefini O'nun nazarında arttırır. Kısaca şeref, düşünmek, öğüt ve anmak manalanyla zikir, Kur'an'ın adı olmuş ve bu ismiyle pek çok erdemi bir araya getirmiştir. [11]
E. Mecid:
Mecid şanlı, şerefli, ünlü, meşhur, şöhretli, kutsallaştınlmış, yükseklere çıkarılmış, methe layık, zararlı olmayan, hayranlık uyandıran, pek iyi, mükemmel, asil, çobanın develerini yemlemesi, birini büyüklemek, çok bağış yapmak, geniş olmak, nazik olmak, iyi ahlâklı olmak manalarına gelir.
Hem Allah'ın, hem de Kur'an'ın isimlerinden biri olan mecid kelimesinin manalarını açıkladığımızda, müslümanların nasıl bir kitaba iman ettikleri de anlaşılacaktır. [12]
a. Kur'an Korunduğu İçin Meciddir:
Getirdiği ilkeler, kurallar ve hükümler kıyamete kadar devam edeceği için, Kur'an-ı Kerîm dış müdahalelerden korunmuştur. Koruma görevini de bizzat Allah üstenmiştir:
(Daha doğrusu o, levh-i mahfuz'da (korunmuş levhada) bulunan şerefli bir Kur'an'dır). [Buruc/21-22]
Demek ki Kur'an, her türlü müdahaleden, şeytanın vesvesesinden ve insanların değiştirme teşebbüslerinden korunduğu için şerefli bir kitap'tır. Bu, aklını nefsinden, kendini şeytanın ve çevrenin kötü etkilerinden koruyamayan insanın şerefli olmasının imkânsızlığına benzer. Şu ayet, Kur'an'ın korunacağı garantisini vermektedir:
“(Kur’an’ı) Biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” [Hicr: 15/9]
Şeref ile korunmuşluk arasında sıkı bir bağ vardır. Kendi benliğini koruyamayan fertler ve kendi kültürünü, değerlerini koruyamayan milletler dünya arenasında şerefe sahip olamazlar. Beynini başkasına kiraya veren taklitçi nesiller, iradesine sahip çıkamayıp başkasının oyuncağı haline gelen silik şahsiyetli gençler, nasıl onur sahibi olabilirler? Eğitim, hür düşünebilmeyi ve kendi iradesini kullanabilmeyi insanlara öğrettiği zaman, hedefine ulaşmış olacaktır. İşte Kur'an bu ismi ile insanlara, mecid olmayı, yani korunmayı öğretmektedir. Kur'an, korunmuş bir söz ve korunmuş bir iradedir. Onun bütün ayetleri, insana korunmuş bir beyin ve irade sunmak için gönderilmiştir. Bu kaliteye ulaşan insanlar, Allah’ın mecid sıfatının yeryüzüne yansımasını sağlamış olacaklardır. Korunmuşluk aynı zamanda iffeti de ifade etmektedir.Kur’an’ın ayetlerine düşman eli değmemiş ve değmeyecektir.Kur’an, bunun için mecid-dir. Allah'ın kainatı idare etmek için belirlediği kadere ve bu kader planının uygulanmasına, kimsenin müdahale etmesi mümkün olmadığı için meciddir. İnsan da iffetli kaldığı sürece, Kur'an'ın bu mecidlik sıfatına bürünmüş olacaktır. [13]
b. Kur'an, Keremi Bol Olduğu İçin Meciddir:
Hazinelerini insanlara sunmakta cömert davranan Kur'an'ın lafızları statik, ama manaları dinamiktir. Kur'an, her çağa hitap etme gücüne de sahip olduğu gibi; ondan, her çağın bilgi düzeyine, gelişmişliğine göre mana çıkarmak da mümkündür.
Onun manaları tükenmeyen bir hazine gibi insanların ruhunu doyuracak ve tatmin edecek genişlik ve derinliktedir. Herkes, istediği maksadın şifrelerini ve bu şifrelerin çözüm formüllerini onda bulabilir. Kur'an'ın kelime ve cümleleri tükenmeyen bir pınar gibi her çağa doğru akmakta ve sonsuz cömertliğini insanlara sunmaktadır. Kur'an insanlığa bir sofra açmıştır. Bu sofradaki nimetler asla tükenmez. Nesiller gelip geçer ama, o sofranın sunduğu gıda asla tükenmez. Önemli olan onun sofrasına oturup gıda almayı becermektir. [14]
c. Kur'an İnsanlara Güzel Ahlâk Sunduğu İçin Meciddir:
Mecid kavramının anlamlarından biri de, güzel ahlâklı olmaktır. Böylece ahlâk ile Kur'an arasında güçlü bir bağ vardır. Hz. Âişe'ye Hz. Peygamber'in ahlâkını sorduklarında; o da "Kur'an okumuyor musunuz?" diye cevap ver-
mistir. Kur'an, objektif ahlâk kuralları getirmiştir. Buradaki objektif kavramı, tarafsız, milletlerüstü, yani evrensel demektir. Çünkü Kur'an'in getirdiği değerler, evrensel olup çağdan çağa ve milletten millete değişmezler. Onun için Allah Hz. Peygamber'e hitaben şöyle buyurur: (Ve sen evrensel bir ahlâk üzerindesin). [Kalem/4]
Felsefî manada her filozof, evrensel ahlâk koyamaz. Belki sadece kutsal kitaplardan kalan bazı evrensel ahlâk kurallarını esas almışlardır. Örf ve âdetlere gelince, onlar da çoğu zaman millî bir ahlâk anlayışını yansıtırlar. Bu anlamda sadece Kur'an evrensel bir ahlâkın temellerini teşkil edecek olan evrensel değerleri koymak için gelmiştir. Bütün insanlığın aradığı iyi/evrensel ahlâk, Kur'an'ın mecid sıfatının içinde yer almaktadır. İnsana asaleti, ululuğu, şerefi ve mükemmelliği öğreten ve yaşatan Kur'an, bu sıfatıyla buna hak kazanmıştır. [15]
F. Aziz:
Allah'ın isimlerinden biri olan aziz kavramı, kadri yüce ve şerefli olmak, kuvvetli olmak, perişanlıktan uzak olmak, bulunamayacak kadar az ve nadir olmak, suyun akması, kerim olmak, cömert olmak, galip gelmek, birine muhabbet beslemek, takviye etmek, gurur manalarına gelmektedir. Bunların bazılarını açıklayalım: [16]
I) Yenmek, Üstün Gelmek:
Şu ayette üstün gelme anlamında fiil halinde kullanılmaktadır:
(Onu da bana ver dedi ve tartışmada beni yendi). [Sad/23]
Tartışmacılardan birinin diğerine galip gelmesini ifade etmektedir. [17]
II) Desteklemek:
Aziz kavramı fiil halinde kullanılınca -şu ayetteki gibi- desteklemek manasına gelir:
(Onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladıkları için, onu üçüncü biriyle desteklemiştik). [Yâsîn/14]
Allah'ın, verdiği görevi yerine getirmekten aciz kalanı takviye etmesini ifade için bu fiil kullanılmaktadır. [18]
III) Şeref:
İsim halinde şu ayette geçmektedir:
(Andolsun ki, şerefli kimseler, alçakları oradan çıkaracaktır). [Münâfikûn/8]
Burada düşünce, anlayış ve yararlı iş yapmanın insana sağlamış olduğu değer ve şeref anlamını ifade etmektedir. [19]
IV) Benlik, Gurur:
Şu ayette gurur anlamında kullanılmaktadır:
(Böylesine Allah'tan kork denilince, gururu kendisini günaha sevkeder). [Bakara/206]
Aziz kavramı, Kur'an'la ilgili olarak şu ayette geçmektedir:
(Kendilerine geldiğinde onu inkâr ettiler. Halbuki o aziz bir kitaptır). [Fussilet/41]
Bu ayetteki aziz kitap ifadesi, galip gelen, üstün ve eşi benzeri olmayan anlamına gelir. Kur'an'ın üstünlüğü nereden geldiği konusunda pek çok şey söydenebilir:
1. İlahî kaynaklı olması ona bu üstünlüğü vermektedir.
2. Delillerinin güçlü olduğu için her şeye üstün gelmektedir. Ona muhalefet edenler, onun benzerini getirmekten aciz kalmış ve kalacaklardır.
3. Bâtıl, ona yaklaşamaz.
Allah onun bu özelliğini şöyle açıklamaktadır:
Ona önünden de ardından da bâtıl yaklaşamaz. O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir. [Fussilet/42]
Yeryüzünde, yanlış ve modası geçmiş fikirlerin sızamadığı biricik kitap Kur'an'dır. Allah'ın indirmiş olması ona bu meziyeti kazandırmıştır. Kur'an'ın hak dediği hak; bâtıl dediği de bâtıldır. Bu iki zıt olgunun yer değiştirmesi imkânsız olduğu için Kur'an azizdir.
Önünden ona bâtıl yaklaşamaz ifadesi, gelecekte ona üstünlük sağlayacak hiçbir fikir üretilemeyecek demektir. Arkasından (da bâtıl) yaklaşamaz ifadesi de geçmişte hiçbir etkenin onun ilkelerini değiştirememiş olduğunu açıklamaktadır. Geçmişe olan üstünlüğü, geleceğe doğru da devam edecektir. Kur'an'ın herhangi bir prensibinde bâtılın girebileceği bir eşik yoktur. Eğer onda bir noksanlık olsaydı, bâtıl bu yolla onun içine girip onu kemirip çürütebilirdi. Ama Kur'an aziz olduğu için buna fırsat vermemektedir.
Kur'an'ın nurundan istifade eden insanlar, nefislerini yenmekte zorlanmazlar. Kur'an'ın aziz sıfatma bürünenler, onu ruhuna sindirenler nefislerine üstünlük sağlayacaklardır. Kur'an üstün olmakla kalmayıp, aynı zamanda üstün-
lüğünü kendisine inananlara da intikal ettirmektedir. Akıl ile nefsin gönül ülkesindeki amansız savaşında, aklın nefse galebe çalması için Allah Kur'an'ı göndermiştir. Kur'an, aziz olma yönüyle bu üstünlüğü insana sağlamaktadır. Aziz olma yönüyle Kur'an, insan ruhunu, yani onun manevî yapısını silahlarla donatmaktadır. Zaten, Kur'an'ın aziz olmasından kaynaklanan "destekleme" manası da bu görevde kendisini göstermektedir.
Kur'an'ın azizlik özelliğine bürünen insanın gönlüne bâtılın yaklaşması, ya da sızması mümkün değildir. Aziz olduğu için, bâtıl, Kur'an'a ne arkasından, ne de önünden yaklaşabilir. Keza, Kur'an'ın bu sıfatına bürünen bir insana da şeytan ne arkasından, ne de önünden yaklaşabilir. O anda Kur'an, koruyuculuk özelliğini devreye sokar. İnsan psikolojisi için Kur'an'ın gördüğü bu görev, sosyal hayat için de geçerlidir. İnsan ilişkilerini banş ve güven yörüngesine oturtmaya çalışan Kur'an, bunu aziz sıfatıyla yapmaktadır. Kur'an'ın getirdiği banş ve güvene ait değerler, sosyal hayatı, tefrikadan korumaktadır. Banş ve güven, toplumun tefrikaya açılan kapılannı kapatmaktadır.
Gurur insana günah işletir, ama Kur'an'ın kazandıracağı şeref, insanı günahtan alıkor. İnsanlara onur bahşetmekle Kur'an, onlan iç alemlerinden yakalayıp bir iç disiplin duygusu oluşturmaktadır. Kur'an'ın yeterliliği de aziz olma sıfatından kaynaklanmaktadır.
(Sana indirdiğimiz ve onlara okunan Kur'an onlara yetmedi mi? Elbette iman eden bir toplum için, onda rahmet ve ibret vardır). [Ankebût/51]
Bu ayet Kur'an'ın bâtılla mücadelede ve insanların ruhlanm doyurmada tek başına yeterli olacağını ifade etmektedir. Yeterli olamayan şey, üstün (aziz) olamaz. [20]
G. Şifa Ve Rahmet:
Kur'an'ın önemli vasıflanndan biri de şifa ve rahmettir. Bilindiği gibi, bir biyolojik hastalık vardır, şifası ilaçtır; bir de manevî hastalık vardır, şifası Kur'an'dır:
“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, inananlar için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.” [Yunus/57]
Bu ayet Kur'an'in önemli vasıflarından bazılarını tesbit etmekte ve şöyle sıralamaktadır: Şifa, öğüt, rehber ve rahmet.
Kur'an'in şifa olması gönülle alakalıdır. Manevî hastalık gönülde ortaya çıkar. Onun için (Kalplerinde bir hastalık olanlar) [Maide/52] ifadesi kullanılmaktadır. Gönül hastalığını insanların tedavi etmesi mümkün olmadığı için, bu tedaviyi yapmak üzere Allah Kur'an'ı göndermiştir. Kur'an'ın gönülleri tedavi edip şifa dağıtması, kısmen doktorun hastayı tedavi etmesine benzer. Kur'an'ın şifa vermede takip ettiği metodu şöyle açıklayabiliriz:
1. Bilindiği gibi doktor, hastasına uygun olmayan şeyleri yemesini yasaklar. Hastalığına sebep olan şeylerden uzak durmasını ister. Kur'an da, insanı Allah'tan ve doğruluktan uzaklaştıracak şeyleri yasaklar. Şeytanî şeylerin kalbe akmasını temin eden her şeyden uzak kalmasını öğütler. Kur'an'daki bütün yasakların gayesi, tedavinin bu yönünü gerçekleştirmektir. O, ferdin ve toplumun düzenini, şerefini ve mutluluğunu bozacak her şeyden uzak kalınmasını ister.
2. Doktor, hastalığa neden olan mikrobu vücuttan çıkarmak veya onu tesirsiz hale getirmek için ilaç tedavisine başvurur. Kur'an da, insanın gönlündeki Allah'tan başka var olan her şeyi söküp atabilmek için, ibadet tedavisi uygulamaya çalışır. Bakara: 2/151 ayeti bu tedavi usûlüne dikkat çekmektedir:
Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden temizleyen, size kitabı ve hikmeti öğreten, bilmediğinizi öğreten bir peygamber gönderdik.
Birinci merhaleden sonra ona ilaç yerine ayetleri okur. Kitabı ve hikmeti öğretip onların ruhlarını temizler. Böylece Kur'an, ilahî bilgiyi kullanarak gönüldeki manevî mikroplan temizleme görevini Peygamber'e vermiştir. Bilgi olmadan, gönül hastalıklarını tedavi etmek imkânsızdır. Nahl/90 ayeti de tedavinin başka bir metodunu vermektedir:
(Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder. Fuhşu, aşın gitmeyi, kötülüğü, zulmü ve taşkınlığı nehyeder).
Yanlış inanç, kötü ahlâk ve yanlış bilgiler gönül hastalığının nedenleridir. Kur'an, bunların zıddmı kullanarak, tedavi etmenin yollarını aramaktadır. Bu hastalıklar, insanın melekût alemini seyretmesine engel olur. Bunlardan temizlenmeyen gönlün insanı yücelten fikirler üretmesi imkânsızdır. Gönlü kirli olanın aklı çalışmaz. Gönlü tedavi etmek için, adalete, iyiliğe ve insanlara yardıma ihtiyaç vardır. Kötülüklerin kaynağında yer alan kötü niyetlerin gönülden sökülüp atılması için, bu ibadetlere ve bu değerlerin hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.
3. Gönlü hasta eden manevî mikropların temizlenmesinden sonra, üçüncü tedavi aşamasına geçilmektedir. Bu aşamada tedavi, gönle ilahî nurun aktarılmasıyla yapılmaktadır. Çünkü insanın özü bu ilahî nura yönelik olduğundan, onu hemen kabul edecektir. Hastalığın bir daha gönüle gelmemesi için bu nur tedavisi uygulanır. Kur'an, iman ve bilginin nuru ile kalbi doldurmak suretiyle tedavisini gerçekleştirince, insan olgunlaşma sürecine girmiş demektir.
İlahî nurun gönülde meydana getirdiği değişim olgusuna Kur'an, hidayet demektedir. O zaman insanın aklı, gönlü ve nefsi yüceler alemine yönelir ve ilahî belirtilerin tecelli edeceği yerler haline dönüşürler. (Hepiniz Allah'a kaçın) [Zâriyât/50] ayetinin emri gerçekleşince, gönül artık manevî mikroplardan temizlenmiş ve şifa bulmuş olacaktır.
4. Şifanın rahmete dönüştüğü bu merhalede, kainatın güneşten istifade etmesi gibi, insan gönlünün de Kur'an'dan istifade etmesi başlar. Güneşin canlılara faydasını düşünürsek, Kur'an'ın insan gönlüne yapacağı tesirleri daha kolay anlarız. Ağaçların kuzeyde kalan kısımları yosun bağlar. Kur'an'ın ışığından uzak kalan gönüller de yosun bağlar. Güneşin suyu buharlaştırması, bu buharın rahmete dönüşüp yeryüzüne inmesi ve onunla yeryüzünün canlanması gibi, Kur'an da insanın iç alemine ve toplumsal ilişkilere canlılık kazandırır. Onlan verimli hale getirir; bereketlerini arttırır; büyümelerini temin eder ve gıdalarını sağlar.
Kur'an incelenmeden, onun sırları deşifre edilmeden ve fıtrat ile, yani insanın doğası ile ilişkisi kurulmadan, ondaki şifâ ve rahmet anlaşılamaz ve hayata geçirilemez. Ferahlığın, mutluluk ve sevincin kaynağında Kur'an'ın olması gerektiğini şu ayetten öğreniyoruz:
De ki: "Allah'ın nimeti ve rahmetiyle sevinsinler, bu onlann topladıklarından daha değerlidir". [Yunus/58]
İnsan gönlündeki sevinç, ferahlık ve mutluluk, Kur'an kaynaklı olunca, artık o gönül şifa bulmuş demektir. [21]
Hakîm:
Kur'an'ın diğer bir özelliği de hikmet dolu olmasıdır. Allah şu ayette Kur'an'a yemin ederken bu sıfatını kullanmaktadır:
(Hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun). [Yâsîn/2]
Hakim (hikmetli), Allah'ın sıfatlarından biridir. Allah bu sıfatını Kur'an için de kullanmıştır.
Hakîm sıfatı, hikmeti konuşan Kur'an anlamım ifade etmektedir. Bu vasfıyla Kur'an, konuşan bir canlı gibi kabul edilmekte ve Allah tarafından bize öyle sunulmaktadır. O&JiJs&jÎj (Katımızda doğruyu konuşan bir kitap vardır) [Mü'minûn/62] ayeti gereğince, doğruyu, güzeli, iyiyi konuşan kitaba "hakîm kitap" denmektedir. Şimdi hakîm sıfatının ana manalarım açıklayabiliriz:
1. Kur'an, hakîm sıfatını, hakîm olan Allah tarafından gönderilmiş olmasından almaktadır. Hükmeden, kainatı yöneten, işini sağlam yapan, istediği şekilde tasarrufta bulunan, hikmet ve ilim sahibi Allah tarafından insanlara indirildiği için Kur'an, bu sıfatla anılmaktadır.
2. Hakîm kavramı, hikmeti kapsamına almak anlamını da ifade etmektedir. Bilindiği gibi hikmet, bilginin damıtılmış halidir. Hastaya takılan serum da damıtılmış, yani bütün yabancı maddelerden arındırılmıştır. Damıtılmamış su insanı zehirler. Bilgiler de böyledir. Bâtıl ve insana zarar verecek unsurlardan arındırılmamış bilgi kalabalığı, insanın zihin ve kalbini zehirleyebilir. İçinde yabancı bilginin bulunmadığı kitaba Kur'an diyoruz. Yine, beşerî düşünceleri yanlışlardan arındıracak özelliğe sahip olduğu için Kur'an'a bu sıfat verilmiştir. Kendisi an-duru olmayan bir kitap, başka fikirleri anndıramaz. Allah, arındırdığı bu kitapla insanların bütün işlerini birbirinden ayırarak arındırmaktadır.
Duhan suresinin ilk ayetlerinde bu gerçeğe işaret edilmektedir:
(Gerçekten biz Kur'an'ı mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyaranız. Her hikmetli iş, o mübarek gecede ayırdedilir). [Duhan/2-4]
İşlerin sahtesini, bâtılını, yanlışını ve kötüsünü ayırıp alınca, geriye hikmetli iş kalır. İşte Kur'an, hikmet dolu düşünce ile eylemi, yani ameli öğretmekte ve bunu gerçekleştirebilmesi için insana rehberlik etmektedir.
Kur'an, düşüncelerimizi, hislerimizi, arzu ve eylemlerimizi arındırdığı için damıtılmış sıfatını kazanmıştır. Kur'an bilgisi, hiç tereddütsüz insanın gönlüne enjekte edilebilir. Yunus/l ayetine göre Tevrat, İncil ve Zebur da hikmet dolu idi. Aslında bütün peygamberlere gelen kutsal kitaplar aynı özelliğe sahiptirler.
3. Hakîm Kur'an, hüküm veren manasına da gelmektedir. Şu ayette buna işaret edilmiştir:
(İnsanlar arasında ayrılığa düştükleri şeyde hak üzere hükmetmek için O, peygamberlere kitap gönderdi). [Bakara/213]
İnsanların tartışmaları, farklı düşünceler üretmeleri ve ihtilafa düşmeleri doğaldır. Doğal olmayan, objektif bilgiye başvurularak tartışmalara nihayet verilmemesi, ihtilafların ortadan kaldınlmamasıdır. Objektif düşünce, belli bir kültür ve ideolojiye göre oluşmayan, tarafsız bir kaynaktan beslenen düşüncedir. Yüce Allah şanlı kitabı Kur'an'ı inzal buyururken, hiçbir toplumun tarafını tutmamış ve hiçbir kültürün etkisinde kalmamıştır. Tarafsız ve evrensel değerleri bağrında barındırdığı, tartışmaları sona erdirme ve ihtilaflara son verme özelliğine sahip bulunduğu için Kur'an hakimdir.
4. Hakîm sağlam, bozulmayan, eskimeyen anlamını ifade etmektedir. Çağlar Kur'an'ı eskitemediği ve o, beşerî müdahalelerden uzak olduğu için hakimdir. Hicr/9 ayetine göre Kur'an, Allah tarafından indirilmiş ve onu korumayı da bizzat Allah üstlenmiştir. Dışarıdan gelecek müdahalelere açık olan bir kitap hakîm olamaz. İçerdiği prensipler zamanla eskiyen bir kitap da hakîm olamaz. Bu sıfat, ancak sağlamlığını ve tazeliğini daima koruyan bir kitaba verilebilir.
Netice olarak diyebiliriz ki Kur'an, hakîm sıfatıyla, kavga ve tartışmayı ortadan kaldırıp yerine barış ve kardeşliği hâkim kılmayı hedef almıştır. Bulanıklığı değil, arınmayı öngörmektedir. Geçici ve eski olana değil, kalıcı ve taze olana aşıktır. [22]
I. Ruh Ve Nur:
Allah, gördüğü işlev bakımından Kur'an'ın ruh olduğunu söylemektedir:
(İşte böylece sana da emrimizle bir ruh vahyettik). [Şura/52]
Ayetteki ruh kelimesiyle, Kur'an kasdedilmiştir. 'Vahyetmek' kelimesiy--le bir araya gelmesinden ve ayetin siyakından ruh kelimesinin, Kur'an anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. Peki Yüce Allah Kur'an'a niçin ruh demiştir? Bu sorunun cevabını Kur'an'ın işlevinde aramak gerekir.
Ruh insanın bedeninde hangi işlevi görüyorsa, Kur'an da insanlık için aynı işlevi görmektedir. Ruh insanın bedenini hareket ettiriyor, onu canlı tutuyor ve ona birtakım yetenekler kazandırıyor. Ruh bedenden çıkınca, beden hareket edemez olur, çürümeye ve kokmaya başlar, en yakınları tarafından toprak altına bırakılır, sevimsiz hale gelir. Bedeni sevimli kılan ruhtur. Ruhun olduğu yerde can ve hareket vardır.
Kur'an'ın olmadığı yerde de insan ilişkileri kokuşur, canlılığını kaybeder, bereketini yitirir ve sevgiden yoksun kalır. Kur'an insan ilişkilerine can verir, hareket kazandırır ve sevecen hale getirir. Kur'an, insanlığı eansız bir beden ve bir leş olmaktan kurtarmak için gelmiştir.
Kur'an'ın ruh oluşu, onun nur, yani ışık olmasını da beraberinde getirmektedir. Nitekim şu ayette Kur'an'ın bir ışık olduğundan bahsedilmektedir:
Fakat biz Kur'an'ı kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. [Şûrâ/52]
Bedende ruh olmayınca göz göremez. Gözün görmesini temin eden ruhtur. İnsanın önünü açan, karanlığını aydınlatan ve gönül gözünü açan şey, nur olan Kur'an'dır. Kur'an, ışığı ile insanlara doğru yolu gösterir, hak ile bâtılı ayırdet-mesini sağlar, düşüncelerin renk ve tonlarıyla algılanabilmesini temin eder:
(Onun için Allah'a, Peygamberi'ne ve indirdiğimiz o nura (Kur'an'a) inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır). [Tegâbün/8]
Demek ki Kur'an, ilahî alemden insanlığa gelen ve ruhları güneş gibi aydınlatan bir ışıktır. Fakat Kur'an -güneşin aksine- asla batmaz. Ruh ve ışık olan Kur'an'ın işlevleri, ismi ile aynı paraleldedir. [23]
J. Mev'ize:
(Ey insanlar! Rabbinizden size bir mev'ize, gönüllerdekine bir şifa, mü'minler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir). [Yunus/57]
Bu ayette Kur'an'ın birçok özelliği sıralanmaktadır. Bizim için burada ele alınması gereken özelliği, onun bir mev'iza oluşudur.
Mev'ize, bir şahsın kalbini yumuşatmak için ona söylenen sözdür. Nasihat etmek ve öğüt vermek manalarına da gelmektedir. Kur'an insanların gönüllerini yumuşatmak için onlara öğüt vermekte, nasihat etmekte, iyiliğe davet etmekte ve böylece, kötülüklerden uzak kalmalarını temin etmektedir. Bütün bu faaliyetleri yaptığı için mev'ize ismini almıştır.
Katılaşmış, hastalanmış, damgalanmış ve kilitlenmiş kalpleri yumuşatmak, tedavi etmek, damgasını silmek ve kilidini açmak için Kur'an, öncelikle insana öğüt vermektedir. Bu durum, doktorun hastasına yapması gerekenleri öğütlemesine benzer. Kur'an'in bu işlevi evrenseldir. Onun için ayette Yüce Allah bütün insanlara hitap etmektedir. [24]
K. Beyan:
(Bu, insanlar için bir beyan, muttakiler için bir hidayet ve öğüttür). [Âl-i İmran/138]
Beyan kelimesi, ayırmak, uzaklaşmak, göç etmek, kızın evlenmesi, zahir ve açık olmak, izah etmek, ağacın yaprağının henüz belirmesi ve üzerinde düşünmek manalarına gelmektedir.
Kur'an hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ve güzel ile çirkini ayırdığı için beyan ismini almıştır. Furkan ismi ile beyan ismi bu eylemde buluşmaktadır. Kur'an beyandır; çünkü insanı yanlıştan ayırmaktadır. İnsanı bâtıldan ayırıp, hakikat ile birleştirdiği için beyan ismi verilmiştir. Kur'an, çeşitli sorunları açıkladığı ve bu açıklamasını en derin inceliklerine kadar indirdiği için, düşünmek manasına beyandır. İnsan düşüncesini harekete geçirip, kainat ve insanın iç alemi üzerinde düşündürmeyi amaç edindiği için, düşünmek anlamında beyandır. Ağaçların canlılığını gösteren yaprakların henüz çıkması gibi, insanların manevî boyutlarına can verdiği ve beklenen ürünü vermesini temin ettiği için beyandır. Doğruluğun ne olduğunu açıkladığı ve şüpheyi giderdiği için beyandır. [25]
L. Nimet:
(Bununla beraber, benim nimetimi anlat). [Duha/11]
Bazı müfessirler, ayette geçen nimet kavramına Kur'an manasını vermişlerdir.[26]
Benim nimetimi anlat! ifadesi, benim Kur'an'ımı öğret demektir. Nimeti, Kur'an olarak kabul eden müfessirler, Nimetimi anlat ibaresini, Kur'an'ımı öğret şeklinde yorumlamışlardır.
Kur'an'a niçin nimet denmiştir? Çünkü insanın varlığını temin eden ve yaşatan her şey bir nimettir. İnsanın ruhunu doyuran ve ona manevî bir sofra sunan Kur'an da bir nimettir. Varlıklar için hayatlarını devam ettirebilmeleri bakımından maddî nimet ne ise, insanların manevî hayatları için de Kur'an odur. Kur'an'ın gönderilmesi insanlık için bir nimettir. Kur'an'a iman etmek, o nimete sahip olmaktır. Kur'an'ın insana sunduğu güzellikler, mutluluk ve kurtuluş, eşi olmayan nimetlerdir.
Kur'an'ın getirdiği haklar sistemi ve evrensel değerler, insanlığın sosyal ve bireysel hayatı için eşi ve benzeri olmayan nimetlerdir. Kur'an insanlığa haklar sistemi ile verdiği ferahlık bakımından bir nimettir. Ayrıca ilahî alem ile insanlık alemi arasında kurduğu iletişim bakımından da bir nimettir. [27]
M. Burhan:
(Ey insanlar! Gerçekten Rabbinizden size bir burhan ve apaçık bir nur gelmiştir). [Nisa/174]
Kur'an'ın mucize olması, onun burhan[28] olma özelliğinden kaynaklanmaktadır. Kur'an dili, nazmı, harfleri ve bu harflerin sesleri, kelime ve cümleleri, kompozisyonu, üslubu, edebî tasviri, fesahati, belagati, beyanı[29] itibariyle mucizedir.
Mucize aciz bırakan şey manasına gelmektedir. Burhan da kesin delil, hüccet, kanıt manasına gelir. Ayrıca acayip şeyler ortaya koyarak insanlara üstün gelmek manasını da ifade eder.
Kur’an, Allah’ın varlığını isbat ettiği için burhandır. İnsanın iradesinin, ilminin ve diğer kabiliyetlerinin, ilahi iradenin ve Allah’ın sıfatlarının içindeki yerini ve sınırlılığını gösterdiği için burhandır.
Kur'an daima delile dayalı konuştuğu ve hatasız olduğu için burhandır. İnsanlara delilli konuşmayı ve yazmayı öğrettiği için burhandır. Din adına referans olacak en büyük delil olduğu için burhandır. [30]
N. Kayyım:
(Bütan övgüler Allah'a yakışır; O, kuluna kitabı indirmiş ve onun anlaşılmasını güçleştirecek hiçbir çarpıklığa yer vermemiştir. O, tutarlı ve dosdoğru bir kitaptır). [Kehf/1-2]
Birinci ayette ıvec, ikinci ayette kayyım kavramları yer almaktadır. Râzî bu kavramları şöyle açıklamaktadır:
Bir şeyin başkasını kemale erdirebilmesi için, kendisinin kamil olması gerekir. Tam olmayan şey, başkasına kendi tamlığını aktaramaz. Bunu, ancak tam olan şey yapabilir. Ayetteki ıvec kavramı, Kur'an'ın tam olduğunu; kayyım kavramı da, Kur'an'ın kemale erdirici olduğunu ifade etmektedirler. Kayyım, başkasının faydasına olan şeyleri yerine getirmek demektir. (Muttakiler için hidayettir) [Bakara/2], (Onda çarpıklık yoktur) [Kehf/1] ve (O, tutarlı ve dosdoğrudur) [Kehf/2] ayetleri birbirini tamamlamakta ve yorumlamaktadır.[31]
Beydâvî kayyım kelimesini, doğru, mutedil, içinde ifrat ve tefritin olmadığı, kulların ihtiyaçlarını gideren tam bir kitap manasına almaktadır.[32] Beydavî'nin bu izahına Hâzin, adaleti, diğer kitapları tasdik etmesini ve onların şeriatını kaldırma özelliğini de ilave etmektedir.[33]
Kur'an ilahî kaynaklı olduğundan, yani Allah tarafından gönderildiğinden, içinde hiç bir ihtilaf yoktur.
(Hâlâ Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer Kur'an, Allah'tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı). [Nisa/82]
Beşer kaynaklı olan fikirlerde çatışma, eskime ve birbirini reddetme özellikleri vardır. Kur'an'da ise ifade ve mana bakımından bir bütünlük, uygunluk ve tutarlılık vardır. Ivec ve kayyım kavramları, onun bu özelliklerini ifade etmektedir. Bu özelliklere sahip olduğu içindir ki Kur'an ortaya kayyım olan bir din koyabilmekte ve insanları o dine çağırabilmektedir.
Onun bu tamlığıdır ki -Kadı Beydavi'nin dediği gibi- insanların manevî ve sosyal ihtiyaçlarım giderebilmektedir. [34]
O. Müheymîn:
Heymene'den türeyen müheymin kelimesi, gözetici, koruyucu olmak, hüküm ve kontrolüne geçirmek manasına gelir. Kuşun yavrusunu kanatlan altına alması bu kelimeyle ifade edilir. Müheymin, Allah'ın isimlerinden olup hükmü altına alıp kontrol eden manasına gelir.
Kur'an'ın müheymin olduğu, şu ayette belirtilmektedir:
(Sana da, önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kur'an'ı gönderdik). [Mâide/48]
Zemahşerî ve Kâdî müheymin kelimesine gözetleyici; Hâzin, İbn Abbas, Râzî ve Nesefî ise şehadet manasım vermişlerdir.
Kur'an hem kendinden önce gelmiş olan kitapları gözetleyip korur, hem de Hz. Peygamberi korur. Kur'an, kendinden önceki kitapları tasdik ederek, onların hükümlerini kendi içinde barındırıp yer vererek isimlerini istikbale taşımakta, böylece de onları hem gözetmekte, hem de onlara şahitlik etmekledir.
Kur'an'ın kendi kendine müheymin olduğunu Zemahşerî şu ayeti delil ge-iırerek isbat etmektedir:
(Kıır'an'a ne önünden ve ne de ardından hiçbir bâtıl yanaşamaz). [Fussılet/42]
Bâtılın Kur'an'a hiç bir şekilde yanaşamaması, onun hem kendini ve hem ie kendinden önceki kitapları koruyucu, gözetleyici ve hükmü altına alıcı vasiflarını ortaya çıkarmaktadır. Ferdin şahsiyetini ve toplumun yapısını koruyucu bir sisteme sahip olan Kur'an, fert ve toplumun -deyim yerindeyse- bağışıklık sistemidir.
Onun evrenselliğinin bir sebebi de, kendinden önceki kitapların özünü kendinde toplamasıdır. Kendinden önceki kitapların hükümlerini bağrında barındırmakla, onlarla beraber bir konsensüs meydana getirmektedir. Yüce Allah kendisine ait olan müheymin sıfatını Kur'an'a da vermekle, onun ne denli koruyucu, gözetleyici, şehadet edici ve güçlü olduğuna dikkat çekmektedir. [35]
Ö. Hak:
(Ve yine de ki: "Hak, (yani değişmeyen gerçek) geldi; bâtıl (yani sahte ve tutarsız olan) yıkılıp gitti. Zaten sahte ve tutarsız olan, er geç yıkılıp gitmek zorundadır"). [İsra/81]
Ayette geçen hak kelimesini Kadı Beydavi ile Nesefî İslâm, Hâzin Kur'an, İbn Abbas Hz. Muhammed ve Kur'an, Razi ise Allah'ın dini ve şeriatı ile tefsir etmektedir.
Kur'an, hak olma özelliği ile bâtılla mücadele etmektedir. Kur'an, bâtılı tepeleyen, onu silip süpüren bir güce sahiptir. Güneş doğunca, karanlık nasıl kayboluyorsa, Kur'an'ın hakikat güneşi doğunca da bâtıl yok olup gitmeye mahkumdur.
Önemli olan Kur'an'ın hakikat olma özelliğini iyi anlayıp hayata geçirmektir. Kur'an hakikati konuşuyor ama, onun dilini iyi anlamak gerekiyor. Onun konuştuğu hakikati anlamayanların, bâtılla (kötülüklerle) mücadele etmeleri mümkün değildir.
(Ve sana, hakikati ortaya koyan bu ilahî kelamı indirdi). [Maide/48]
Bu ayete göre Kur'an, hakikati ortaya koymak için gelmiştir. Onun bu görevi, aynı zamanda onun ismi olmuştur. Hak ile bâtılı beyan etmek, açıklamak ve ayırmak onun bu isminin gereğidir. [36]
P. Hâblullah (Allah'ın İpi):
(Hepiniz birden Allah'ın ipine sımsıkı sarılın). [Âl-i İrnran/103]
Ayette geçen hablullah (Allah'ın ipi) ifadesini Zemahşerî, iman ve taattan meydana gelen ahd manasına almaktadır. Ama aynı zamanda Kur'an Allah'ın sağlam ipidir[37] rivayetini de naklederek onun Kur'an olduğunu ifade etmektedir.
Kadı Beydavi, ip'ten kastın islâm olduğunu yukarıdaki hadîsle de teyit etmektedir. Hâzin ve İbn Abbas da aynı manayı benimsemektedirler. Demek ki Kur'an, Yüce Allah'ın ilahî alemden insanlık alemine, insanları şirk batağında boğulmaktan kurtarmak için uzattığı bir iptir. Zemahşerî'nin ifadesiyle bu bir istiaredir. Kur'an, tefrika cehenneminde insanların yanmaması için bir kurtarıcı görevi yapmaktadır.
Âl-i İmran/103 ayetinin içeriğine bakarsak, Kur'an'ın neden 'ip' olarak vasfedildiğini anlayabiliriz.
Tefrika cehenneminden insanları kurtarma, kalplerin arasını kaynaştırıp onları kardeş yapma konusunda, ip olma özelliği ile Kur'an, bir taraftan insanları bataktan ve cehennemden kurtarıyor, diğer taraftan da gönülleri kaynaştırıyor. Böylece Kur'an, kurtarıcı ve birleştirici özelliği ile bir ip işlevi görüyor. [38]
R. Kerim:
(Şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'an'dır). [Vâkıa/77-78]
Kerîm kelimesi, cömert, affeden, müsamahalı, değerli, asil, nazik, misafirperver manalarına gelmektedir. Aynı zamanda Allah'ın isimlerinden biridir.
Bu manaların içinden Kur'an'a yakışanları şunlardır: Kur'an, kendisini araştıranlara cömert davranmaktadır. O, hem Allah'ın af kanununu yeryüzüne getirdiği; hem de insanlara değer ve şeref verdiğinden dolayı kerîmdir. Çok değerli olduğu için, bir kitapta korunmakta olduğu da, Vâkıa/78'de belirtilmektedir.
İnsanların ve peygamberin şerefini kendi içinde taşıdığı için Kur'an, kerîmdir.
(Doğrusu Kur'an, sana ve kavmine bir şereftir. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız). [Zuhruf/44]
(Andolsun, size içinde sizin şerefiniz olan bir kitap indirdik. Hâlâ aklınızı çalıştırmayacak mısınız?) [Enbiya/10]
İman ederek araştırıp anlayan ve hayata geçiren insanlara Kur'an, şeref vermektedir. Böylece mü'min hem Allah katında ve hem de insanlar nazarında şeref elde etmektedir. Peygamberimiz'in peygamberliğini ilan eden bu kitap, ona da şeref vermiştir. [39]
S. Aceb (Şaşırtan/Hayret Uyandıran):
Kur'an dinlenip anlaşıldığında hayretlere düşürür. Hayrete düşürme özelliği ile Kur'an, insanları kendisine mıknatıs gibi çeker.
De ki: "Cinlerden bir topluluğun benim okuduğum Kur'an'ı dinleyip, şöyle dedikleri bana vahyolundu: Gerçekten biz, doğru yola ileten acaip (harikulade) güzel bir Kur'an dinledik de ona iman ettik. Asla kimseyi Rabbimize eş koşmayacağız". [Cin/1-2]
Kur'an'ın okunuş güzelliği ve hayrete düşüren mana ve hükümleri cinleri de celbetmiş ve onların bazısını şirkten uzaklaştırmıştır. Şaşırtan, hayrete düşüren özelliği ile Kur'an, hitap ettiği kimselere şirkin çirkinliğini, abesliğini anlama yeteneği kazandırmıştır. Çekici bir okunuş güzelliğine ve mana derinliğine sahip olan Kur'an, insanları ve cinleri gönüllerinden yakalayarak doğru yola iletmektedir. İnsanları ve cinleri ruhlarının derinliklerinden yakalayan Kur'an, insanlığa güzellikler dağıtmakta ve bir ruh zenginliği getirmektedir. [40]
Ş. Mutahhar (Temiz):
(Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri içeren tertemiz sayfalan okuyan bir elçidir). [Beyyine/2-3]
Kur'an bütün bâtıl ve bozuk fikirlerden arınmış olduğu için mutahhardır (temizdir). Kur'an, sadece temiz değil, aynı zamanda temizleyicidir de. İnsanların gönüllerini ve insanlararası ilişkileri temizlemek için inzal edilmiştir. Kur'an'ın bu temizleyici özelliği, onun nimet oluşunu da tamamlamaktadır.
Kur'an'ın temizleyici olması, onun eğitimle yakından ilgili olma özelliğini gündeme getirmektedir. Geçici, çürüyen, değişen, zamanla değerini kaybeden fikirlerin Kur'an'a girmemiş olması onun temiz ve temizleyici olma özelliğini oluşturmuştur. [41]
Musaddık (Tasdikleyicî):
(Bu, Mekke ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri tasdik edici mübarek bir kitaptır). [En'âm/92]
Musaddık tasdik eden, doğrulayan demektir. İlahî mesaj, bir süreçtir. Hz. Âdem'den başlayan bu nur ırmağı Kur'an'a kadar gelmiştir. Kur'an, kendisine gelen bu mesajların daha önce de geldiğini doğrulamaktadır.
Bir felsefî sistem, kendinden önceki felsefî sistemleri reddetmezse, kendi bağımsız sistemini kuramaz. Felsefe sistemleri arasında daima bir mücâdele, bir kavga ve bir inkâr vardır. Ama Kur'an kendinden önceki ilahî kitapları reddetmemekte, onlarla kavgaya tutuşmamakta, tam tersine onları doğrulamaktadır. Yaptığı şey, sadece sapmaları düzeltmektir. [42]
Kur'an'ın Yeterliliği:
Allah Teala'nın Kur'an'da sorduğu üç sorunun ortak noktası yeterliliktir. İnsanı doyurmayan, ihtiyaçlarını karşılamayan ve problemleri çözmeyen bir varlık, ilah olamaz. Yüce Allah, kuluna her konuda yeterli olduğunu bir soru ile ifade etmektedir.
(Allah, kuluna yeterli değil midir? Seni Allah'tan başkasıyla korkutuyorlar. Allah'ın şaşırttığı kimseyi doğru yola getirecek yoktur?) [Zümer/36]
Ayetin derinlemesine analizini yaptığımızda, aşağıdaki sonuçlan çıkarabiliriz:
a) Yanlışı, sahte olanı ve bâtılı müdafaa edenler; doğruyu, iyiyi ve hakkı müdâfaa edenleri ilahî kudretin dışında bir güçle tehdit ederler. Yüce Allah bir soru sorarak buna açıklık getirmektedir. Doğruyu, iyiyi ve hakkı müdâfaa eden kuluna Allah yeterli değil midir? Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün çatışmasında, Yüce Allah doğru ve iyiden yana tavır koyduğunu ve koyacağını ifade etmektedir.
b) Kulun ihtiyaçlarını ve problemlerini çözecek olan güç Allah'tır. O nedenle kul, kendisi ile Allah arasına başka varlıkları koymamalıdır. İhtiyaçlarının giderilmesi ve problemlerinin çözümü için sadece Allah'a yalvarmah-dır. Devreye başka varlıkları sokarsa, şirk işlemiş olur. Bu şirki önlemek için, Yüce Allah yeterlilik konusuna vurgu yapmak suretiyle ve şok bir soru ile insanın uyanmasını ve aklını başına almasını istemektedir.
c) Yaptığı yanlışlarla yoldan çıkmayı hak eden insanın, Allah tarafından yoldan çıkarılması problemini Allah'tan başkasının çözemeyeceğini bu ayet vurgulamaktadır. Allah, durup dururken kulunu yoldan çıkartmaz. İnsan tercihleri, düşünceleri ve kararlarıyla yoldan çıkma durumuna gelir; Allah da ona layık olanı verir. Sonra o insanı, ilahî kudret olmadan kimsenin doğru yola getiremeyeceğini vurgulayan bu ayet, ilahî irade ile kulun iradesinin alanlarını da belirlemektedir.
Yeterlilikle ilgili ikinci ayet şudur:
“Rabbinin her şeye hakkı ile şahit olması sana yeterli değil mi?” [Fussilet/58]
Bu ayetin birinci bölümünü ele aldığımız zaman, görülecektir ki, hakkın ortaya çıkarılması için öğretim şarttır. Öğretimin insana vereceği bilgi, hakikati ortaya çıkaracaktır. Ayetin birinci bölümünde Allah'ın insanlara, afak (dış alemin kanunları) ile enfüs'ü (iç alemin kanunlarını) göstereceğini ve bu suretle, Hz. Muhammed'in getirdiği Kur'an'ın hak olduğu gerçeğinin onlara ayan olacağı hususu yer almaktadır.
Afak (dış alem) ile kasdedilen, tabiat kanunlarıdır. Enfüs (iç alem) ise, psikolojinin kanunlarıdır, yani insanın iç alemini oluşturan manevî kanunlardır. Allah bu kanunları öğretmede kendisinin yeterli olup olmadığını sormaktadır. Kur'an'ın hakikatini anlamak için, iki önemli bilgi dalına ihtiyaç vardır. Bunlar, insanın dışındaki alemi inceleyen bütün doğa bilimlerinin ve insanın iç alemini tanıtan manevî ilimlerin bulgularıdır. Bu bilgileri insana ilham edecek olan Allah'tır.
Yeterlilikle alakalı, üçüncü soru da, şu ayette yer almıştır:
(Onlara okunan sana indirdiğimiz o kitap onlara yeterli değil midir? Onda, iman edecek bir topluluk için, elbette bir rahmet ve bir öğüt vardır). [Ankebût/51]
İşte bu ayet, İslâm aleminin Kur'an'a karşı düştüğü büyük hatayı net bir şekilde ortaya koymaktadır. İslâm aleminde ilahiyat tahsilinde ve ilmihallerde yer alan iki önemli soru vardır: "İtikadda mezhebin nedir? Amelde mezhebin nedir?" Bu sorulara, 'İtikadda mezhebim Maturidî veya Eş'ârî, amelde mezhebim Hanefî, Şâfıî, Mâlikî veya Hanbelî' cevaplan verilir.
Bu sorulara verilen cevaplan yukandaki ayetin ışığında ele alınca, ne kadar yanlış olduklan anlaşılacaktır. Bizim itikadımızı ve amelimizi belirleyen Kur'an, Kur'an'ı en güzel şekilde tatbik eden de Hz. Muhammed'dir. İmam
Maturidî sadece İslâm inançlarını yanlış fikir akımlarına karşı savunmuştur, ama itikadın ilkelerini koymamıştır. İmam-ı A'zam, İslâm hukukunun oluşumuna büyük katkılarda bulunmuştur, ama ibadet koymamıştır.
İtikat ve ibadetleri koyma hususunda Kur'an yetmiyor mu? İtikat ve ibadet konusunda biz Kur'an'ın yolunda değil miyiz? İmam-ı A'zam ve İmam Mâaturidî'yi Kur'an ve Hz. Muhammed'in önüne geçirmiş olmuyor muyuz? Bu bizi şirke götürmez mi? Ayrıca bu tarz öğreti, Hucurat/1 ayetine ters düşmez mi? İslâm alemi itikat ve amelde Kur'an ve Hz. Muhammed'i yeterli görmemiş ve o konularda mezhepçiliğe gittikleri için tefrikanın ve şirkin batağına saplanmışta Peki, dinin başlangıç ve bitiş sınırları ile içeriğini belirleyen Kur'an, din olarak bize yetmiyor mu? Bir fikir ve kültür olmaktan öteye geçemeyecek olan kelam veya fıkıh ekollerini, dinin içine niçin sokuyoruz? O zaman dini ilahî olmaktan çıkarıp beşerileştirmiş olmuyor muyuz?
Hz. Peygamber de Kur'an'a uymuş, uygulamış ve insanlara din olarak onu tebliğ etmiştir. Şu ayet bu hususa ışık tutmaktadır:
Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğunda bize kavuşmayı beklemeyenler, "Ya bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştiremem, ben ancak bana vahy olunana uyarım. Rabbime isyan edersem, büyük günün azabından korkarım". [Yunus/15]
Ayetten çıkarılacak pek çok esaslar vardır, ama biz burada "Ben sadece bana vahy olunana uyarım" bölümüne dikkat çekmek istiyoruz. Hz. Pey-gamber'in tatbikatı Kur'an'a dayanmaktadır. Onun itikadda ve amelde mezhebi var mıydı? Hz. Muhammed dinin her meselesinde Kur'an'a uyarken, biz niçin mezhepçilik yapıyoruz. Bu bizi, Hucurât/1 ayetine göre, Allah'ın \e Resulünün önüne geçirmez mi? İşte, Ankebût/51 ayetinin delaletiyle, Kur'an'ın din olarak bütün insanlara yeterli olduğu mesajını bu nedenle sunmaya çalıştım. [43]
Kur'an'ın Belirledikleri:
Kur'an, hem İslâm'ın, hem de dinin kaynağını teşkil etmektedir. Diğer taraftan. İslâm ile dini bir araya getirerek "İslâm dini" kavramını oluşturmuştur. Kuran ile İslâm dininin ilişkisini şu ayette net bir şekilde görmekteyiz:
(Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim; size olan nimetimi tamamladım. Ve İslâmı sizin dininiz olarak belirledim). [Mâide/3]
Bu ayet, Kur'an'ın son indirilen ayetidir. Demek ki, Kur'an'ın Hz. Peygam-ber'e gönderilişinin sona ermesiyle din kemâline ulaşmış, Allah'ın insanlara verdiği nimetlerin en büyüğü tamamlanmış ve Kur'an'ın getirdiği mesajın adına Allah tarafından "İslâm Dini" adı verilmiştir. Ayette geçen Size din olarak İslâm'a razı oldum ifadesi, Âl-i İmran/19'da şu şekilde ifade edilmiştir:
“Allah katında hak din İslâm'dır”.
Şimdi bu ayetlerden çıkarılabilecek önemli ilkeleri sıralayabiliriz:
a) İslâm dininin başlangıç noktası ile bitiş çizgisini Kur'an belirlemiştir. Mâide/3 ayeti, Bugün dininizi tamamladım esasını getirmiştir. Birileri kalkıp,
"Din tamamlanmamıştır, buna ilaveler yapılabilir" diyemez, derse şirke girmiş olur.
b) İslâm dininin sınırlarını ve ilkelerini Allah tesbit etmiş, bu görevi Hz. Peygamber'e bile vermemiştir.
Hz. Peygamber'in görevi din vaz' etmek değil, kendisine gönderileni teb-lîğ etmektir. Şu ayet bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır:
(Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yapmamış olursun). [Mâide/67]
Ayet, Hz. Peygamber'in dindeki yerini ve sorumluluk alanını belirlediği gibi, Kur'an'ın da yerini tesbit etmektedir. Kur'an dinin alanını, sınırlarını ve içeriğini belirlerken, Peygamber onu insanlara öğretir, uygular ve tebliğ eder.
c) Hz. Peygamber dine bir ilave yapamaz.
Kur'an alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalar ve sonra onun can damarım koparırdık. [Hâkka/43-46]
Dine hurafe ve bir kısım insanların fetvasını sokmaya çalışanların, halktan kopmaları ve halkı hiziplere bölmeleri bunu göstermektedir. Kur'an'ın içeriğini bilmeyenler ve bilmeden fetva verenler, din ile halk arasındaki damarları kesmektedirler.
Kur'an'ı anlamanın zor olduğunu söyleyenler, Kur'an'a iftira etmiş olurlar. Böyle yapanlar halkın Kur'an'ı okuyup incelemesini çoğu zaman engellemektedir. Böylece Kur'an'ın duvara asılan bir süs kitabı olarak kalmasına, halkın ondan, onun halktan kopmasına sebep oldukları için, halka ve Kur'an'a en büyük zulmü yapmışlardır. Kur'an'ı kendi görüşü ile tefsir edenler kâfir olur uydurma hadîsiyle halkın, Kur'an'dan korkutanlar en büyük zalimlerdir. Allah şöyle buyurmaktadır:
(Yemin olsun ki, biz Kur'an'ı düşünenler için kolaylaştırdık, düşünen var mı?) [Kamer/17, 22, 32, 40]
Kur'an'ın zor olduğunu ve anlaşılamayacağını söyleyenler, Kur'an'ı düşünenler için kolaylaştırdım ilahî hitabına ters düşmüşlerdir. Allah "kolay-laştırdım" diyor, onlar "zordur" diyorlar. Onlar, halkın düşünmesini istememektedirler. Düşünemeyen insan için her şey zordur. Düşünemeyen insanlar, ilahî öğretimin halkasına giremezler. Zaten Kur'an onları muhatap da almamaktadır.
Allah, Kur'an'da, kendisine din konusunda iftira edenleri zalim olarak ilân etmektedir. Yalancı peygamberle, dinde uydurma fetva verenleri eşit kabul ederek ikisini de zalim olarak vasıflandırmaktadır. [Bkz. En'âm/93] [44]
Kur'an'ın Getirdikleri:
Yüce Allah'ın gönderdiği son kutsal kitap olan Kur'an'a inanan ve onu insanlara anlatmaya çalışanların, onun insanlığa neler getirdiğini iyi bilmeleri gerekir. Altı bin küsur ayetten meydana gelen Kur'an, sadece inanılsın diye gönderilmemiştir. Onun gönderiliş nedenlerine bir göz atacak olursak, mesajlarını daha iyi anlayabiliriz:
a) Tevhid inancı gücünü ve etkinliğini yitirmişti,
b) İnsan haklan tamamen ayaklar altına alınmıştı,
c) Ahlâkî değerler ortadan kalkmış, insanlar akla göre değil, nefsin arzularına göre hareket eder hale gelmişlerdi,
d) Bilgi ve adalet, değerini tamamen kaybetmişti.
İşte, böyle bir dünyaya gelen Kur'an'ın ilk mesajları, tevhid ağacını dikmeye ve büyümesini temin etmeye yönelikti. Şimdi bunun hangi anlama geldiğini ve ona nasıl ulaşılacağım anlatmaya çalışalım. [45]
Tevhid:
Kur'anî manada tevhid, Allah'ın birliğine inanmaktır. Hz. Peygamber'e Hira mağarasında gelen ilk mesajın içeriğine baktığımızda, tevhid inancına ve şirkten kurtulmaya götürecek olan gücün okumaktan geçtiğinin vurgulandığını net olarak görebiliriz. Bu demektir ki, insanı şirke götüren, tevhid inancından uzaklaştıran cehalettir. Onun için Kur'an'ın ilk emri, namaz oruç veya hac değil, oku olmuştur. Buradan da anlaşıldığı gibi, Kur'an okumayı, bilgi öğrenmeyi ibadetlerin ilk sırasına oturtmuştur. Çünkü okumayan insan düşünemez, düşünemeyen insan şirkten kurtulamaz. Okuyan insan, kendi inançları üzerinde düşünüp onları tenkit etme melekesini kazanacak ve böylece ona tevhid inancını aşılama fırsatı doğacaktır. Okumak düşünmeyi, düşünme de tenkidi, tenkit de metodik şüpheyi getircektir.
Bilindiği gibi metodik şüphe ilk olarak Kur'an tarafından ortaya konulmuş; daha sonra Descartes onu işlemiştir. Metodik şüphe, insanı doğruya götüren en önemli çıkış noktasıdır. Bu çıkış noktasından önce okumak, düşünmek gelmektedir. Bakara suresinde bu metodik şüpheyi görürüz:
(O halde kim tagutu inkâr eder Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir). [Bakara/256]
Ayet, Allah'a inanmadan önce, tağutun, yani bâtıl inancın, şirkin ve yanlış olanın reddedilmesini şart koşmaktadır. Yanlış hakkında şüpheye düşmeden, onu reddemezsiniz. Önce yanlışın, şirkin şüphecisi ve kâfiri olacak, sonra tevhid inancını yakalayacaksınız. Okuyup bilgi edinmeden ve düşünme çilesi çekmeden, insanlar tevhid inancına uzanamaz; şirk batağında bocalayıp dururlar.
Kur'an, tevhid inancının ağacını dikip besleyecek olan güç ve gıdanın, bilgi, düşünce, tenkit ve metodik şüpheden alınacağını ilk mesajında vermektedir. İlk ayetlerde, yaratan, ikram eden, insana bilmediğini kalemle öğreten Allah'ın tanıtımı vardır. Bu içerik, aynı zamanda eğitim ve öğretimin konularını da vermektedir. Eğer tabiat kanunları bilinir, Yüce Allah'ın verdiği rı-zık düşünülür ve nihayet Allah'ın insana bilmediklerini öğrettiği gerçeği tesbit edilirse, tevhid inancına ulaşmak mümkün olur.
İnsan bir ana ile bir babadan doğmuştur. İnsanlık tarihinde toplumların daima bir lideri olmuştur. Kainatı idare eden de tek Allah'tır. Kainatı tek Allah'ın idare etmesi kanunu, insanlığın idare sisteminin de doğal kanunu olmuştur. Yüce Allah Kur'an'da Allah'ı birleme üzerinde niçin ısrarla durmaktadır? Bu soruya iki açıdan cevap vermek mümkündür: Birincisi, ferdin psikolojik, yani manevî yapısında tevhidin oluşmasıdır.
Duygu, arzu ve yeteneklerin, aklın liderliğini kabullenmesi, ona itaat etmesi ve saygı duyması, tevhidi meydana getirecektir. Bu da, genel anlamıyla bütün insanlıkta, özel anlamıyla da yaşanılan toplumda, birlik beraberlik dediğimiz sosyal ve kültürel entegrasyonu (bütünleşmeyi) temin edecektir. Kainatı ve onun içindeki canlıları yaratan Allah'ın birliği inancına ulaşamayanlar, doğal olarak sosyal hayatlarında da bölüneceklerdir. En'âm/159 ayeti dinlerini parça parça edenlerin, bölünüp tefrikaya düşecekleri gerçeğine işaret etmektedir. Böylece sosyal bölünmüşlük ve tefrikanın, tevhid inancından uzak olmaktan kaynaklandığı gerçeği vurgulanmaktadır. Dinlerini parça parça edenler, mezheplere ve tarikatlara ayrılacak, her grup kendini hak yolda zannedecektir. Zamanla bu bölünme, dinin kutsal kitabının yerini alacaktır. Dinde fetvalar, Kur'an ve Hz. Peygamber'in sünnetine göre değil, mezheplerin görüşüne göre verilecektir. Böylece, din beşerileştirilmiş olacaktır.
İşte tevhid inancı ve bu inancın yeryüzüne yansıması olan Kur'an'ın öne çıkardığı en önemli mesaj, dini beşerileştirenlerin elinden alıp ilahîleştirmek ve onu gerçek yerine oturtmaktır. Eğer müslümanlar, Allah'tan başka tanrı olmadığına gerçekten inanıyorlarsa, Allah'tan başka kimsenin din vaz' edemeyeceğini bilmeli ve dinin sadece Allah'a ait olduğu gerçeğini hayata geçirmelidirler. [46]
Tevhide Götüren Yollar:
Buraya kadar Kur'an'ın getirdiklerinden hareketle tevhidi açıklamaya çalıştık. Şimdi ise, tevhide götüren davranışları Kur'an'ın bakış açısıyla ele alacağız. [47]
A) Sadece Allah'a Yönelmek:
Rum/31 ayeti, Sadece Allah'a yönelin emriyle başlamaktadır. Bunun manası şudur: Düşünce ve davranışlarıyla insan sadece Allah'a yönelmelidir. Bu yöneliş tevhidin esasını teşkil ettiği için, insanı şirkten de korumaktadır. Yukarıda verdiğimiz ayetin sonu da, Müşriklerden olmayın ifadesiyle bitmektedir. Ara kavramlar takva ve salat'tır. Bakara/l77'de birr'e (iyilik ve hayra), doğuya ve batıya dönmekle ulaşılamayacağı, birr'e (iyilik ve hayra) ancak Allah'a yönelmekle ve insanların faydasına yapılan amellerle ulaşılabileceği belirtilmektedir.
Bütün benliği ile Allah'a yönelen insan, davranışlarını o manevî oluşumla mayalayacağı için, eylemlerinin hedefi de Allah olacaktır. Böyle bir yönelişin oluşturduğu davranışların, insanlara zarar vermesi mümkün değildir.
Allah'a yönelen insanların gönülleri kaynaşmış olacağı için, aralarında tefrikanın hüküm sürmesi imkânsız hale gelecektir. Onlar, Rum/32'de olduğu gibi, dinlerini tefrikaya alet etmeyeceklerdir. Beyni, gönlü ve nefsi tamamen Allah'a yönelen insan, şirkin en azılı düşmanıdır. Bu yönelişi Yüce Allah enâbe kavramıyla ifade etmektedir.
Mümtehine/4'de, Hz. İbrahim ve ona inananların da enâbe yapmanın, yani sadece Allah'a yönelmenin öneminin farkında oldukları anlatılmaktadır. Bundan şunu çıkartabiliriz: Yöneliş insanın doğasında yer alan bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı gidermek için, eğitimin bir kültür oluşturması şarttır. Bir toplumun gençliği, beynini ve gönlünü nereye yönlendireceğini eğitim vasıtasıyla almalıdır, aksi takdirde zararlı kültür odaklarına yönelerek, şahsiyetini tahrip edebilir. Onun için Allah, Kur'an'da insanın yönelişine rehberlik ederek onu eğitmektedir.
Mevlana'nın anlatım biçimiyle ifade etmeye çalışırsak, bütün su damlaları birleşip dere olur, dereler de denize akar. Deniz ise, tevhidi temsil etmektedir. Demek ki, bütün suların hedefi tevhid denizine ulaşmaktır. İnsanların benlikleri de, su damlalarına benzer. Hepsi Allah'a doğru akma, O'na yönelme ihtiyacını duyar. Eğer bu arzuyu eyleme geçirirlerse, hem şirkten kurtulmuş ve hem de sosyal kardeşliği tesis etmiş olurlar.
Sadece Allah'a yönelmek, öğüt almanın da temelini oluşturmaktadır. Beynini, gönlünü ve nefsini Allah'a yönlendiremeyen insana ilahî fikirlerle öğüt vermemiz çok zordur. Böylece, eğitimdeki alaka duyma prensibi öne çıkmaktadır. Yönelen insan, alaka gösteriyor, alaka gösteren de öğütleri almaya hazır bulunuyor demektir. Allah Teala şöyle buyuruyor:
(Allah size ayetlerini gösteriyor ve sizin için gökten rızık indiriyor. Ancak Allah'a yönelen öğüt alır). [Mü'min/13]
“Kafirlerin hoşuna gitmese de siz, dini sadece Allah'a ait kılarak O'na çağırın”. [Mü'min/14]
Bu ayetlerden hareket ederek, tevhide götüren diğer bir yolu tesbit edebiliriz. [48]
B) Dini Sadece Allah'a Tahsis Etmek:
Bakara/148'de Yüce Allah, (Herkesin yöneldiği bir yönü vardır) buyuruyor. İnsanî sorunların çözümü konusunda herkes farklı bir yöne yönelebilir ve farklı düşünceler üretebilir; ama dinle ilgili sorunlarda farklı yönelişler olamaz. Sadece Allah'a yöneldiğimizin delili, dini sadece O'na ait kılmamız ve sadece O'na duada bulunmamızdır. Felsefî düşünceleri din gibi kutsallaştıranlar, şirk batağına saplandıklarından, sadece Allah'a yönelme gibi halis ve dingin bir ruh halini gerçekleştiremezler. Yüce Allah şöyle buyuruyor:
Dikkat et, halis din Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinerek 'Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz' diyenlere gelince, şüphesiz ki Allah, onlar arasında ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir. [Zümer/3]
Hiçbir varlık, insanı Allah'a yaklaştırmak için, insanla Allah araşma giremez. Böyle yapanlar şirke düştüklerinden, dinin ruhuna aykırı hareket etmektedirler. Dini sadece Allah'a tahsis etmeyenler, Allah'a kulluk etmiş olmazlar. Onun için Allah, Hz. Muhammed'e ve dolayısıyla bizlere şu emri vermiştir:
De ki: "Bana dini yalnız Allah'a halis kılarak, O'na kulluk etmem emredildi"). [Zümer/11]
Peygamber bile dini kendisine tahsis edezken, biz insanların fetvalarını dine sokmaya çalışıyoruz. Buna şirkten başka ne ad verilebilir? [49]
C) Allah'a Kaçmak:
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
O halde Allah'a kaçın, ben size O'nun tarafından gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. [Zâriyât/50]
Bu ayetten çıkarılacak eğitim kuralı şudur: Peygamber insanları kendisine değil, Allah'a çağırmaktadır. Kendisine değil, Allah'a kaçmalarını emretmektedir. Bu arada kendisinin yerini de belirleyerek, uyarıcı olduğunu vurgulamaktadır. Din adamları, insanları tarikata, mezhebe ve gruplara değil, Allah'a ça-ğırmalı; Allah'a giden yolu açarak onlara yardım etmelidirler. İnsanlara Allah'ın kitabıyla öğüt verirlerse, insanların Allah'a giden yollarını açmış olurlar.
Kısaca diyebiliriz ki, sadece Allah'a yönelmek, dini yalnızca O'na özgü kılmak ve Allah'a kaçmak gibi insanın din karşısında erdemini arttıran ameller, şirk bataklığını kurutacak, din açısından insanları hasta eden sinekleri yok edecektir. [50]
Tevhid İnancını Zedelemenin Neticesi Cehennemdir:
Allah'ın bir olduğunu reddetmek ve O'na şirk koşmak, insanı cehenneme götürecek bir anlayıştır. Şirk, affedilemeyecek bir günahtır. Demek ki, Allah'ın birliği manasına gelen tevhid inancını zedelemenin neticesi cehennemdir. Allah kimseyi cehenneme atmak istemez, ama kul kendi inanç ve amelleri ile kendi cehennemini hazırlar.
Allah'ın varlığını ve birliğini kabullenmek manasına gelen tevhidin, bir de toplumsal hayata yansıyan yönü vardır. Allah'ın birliği fikrinin sosyal hayatta eyleme dönüşmesi, insanların birbirini sevmesi, sayması, saygı duyması ve birbirlerini incitmemesi, kısacası birlik beraberlik şeklinde olmaktadır. Sosyal hayatta insanların yekvücut olarak hareket etmeleri, birlik ve beraberlik içinde yaşamaları, tevhid inancının eyleme dönüşmesini ifade etmektedir. Tevhid inancının varlığı ve tesiri, insanlar arasındaki bağların sağlamlılığı ile anlaşılabilir.
"Allah'ın varlığına ve birliğine inanıyorum" diyen bir kimse, insanların arasına tefrika sokuyor, düşmanlıkları körüklüyor ve içinde kin saklıyorsa, inancı ile çatışma içinde demektir. Tefrika, düşmanlık ve kin, tevhid inancı ile bir arada olamaz ve onların aynı insanın gönlünde birlikte bulunması da imkânsızdır.
Tefrika, düşmanlık ve kin insanın gönlünü ve toplumsal hayatı cehenneme çevirir. Gönüllerinde kin ve nefret tohumlarının alevlendiği insanlar, tevhid inancına sahip olduklarını nasıl söyleyebilirler?
Şimdi, tefrikanın, insanın dünya ve ahiret hayatını nasıl cehenneme çevirdiğini Kur'an'dan takip edelim:
Hepiniz Allah'ın ipine sıkıca sanlınız ve parçalanmayınız. Allah'ın size olan nimetini hatırlayınız. Hani siz birbirinize düşmandınız da, O, kalplerinizi kaynaştırdı ve O'nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken, oradan sizi Allah kurtardı. İşte Allah hidayete eresiniz diye ayetlerini açıklıyor. [Âl-i İmran/103]
Bu ayeti şu şekilde yorumlamak mümkündür:
a) Ayet, düşmanlık ve tefrikayı, yani bölücülüğü, ateşten bir çukur olarak nitelemektedir.
İnsanlığın, ya da bir toplumun fertleri arasına düşmanlık ve kin tohumlan ekerek, onların birlik ve beraberliklerini bozmaya çalışmak, cehennemin ateşini alevlendirmekten başka bir şey değildir. Sosyal tevhid, saygı, sevgi ve kaynaşmışlık gibi evrensel değerlere mermi atmak, ya da onların etkinliğini azaltmak çok büyük bir günahtır. Bu günahların birikimi dünya hayatını cehenneme çevirir. Ayette bahsi geçen ateş çukuru buna işaret etmektedir.
b) Ateş çukurundan kurtulmanın yolu nedir?
Bu soruyu cevaplandıran ayet üç temel değeri ele almaktadır. Kur'an ve akıl, kardeşlik ve kalplerin kaynaşması. Yüce Allah, Allah'ın ipine sıkıca sarılın! ifadesiyle ip kavramına vurgu yapmaktadır. Hz. Peygamber gelecekte fitneler olacağını söylediğinde, sahabe fitneden nasıl kurtulabileceklerini sordu. Hz. Peygamber "Allah'ın kitabına sımsıkı sarılmakla" cevabını verdi.[51]
Böylece, Âl-i İmran/103'de geçen ip kavramıyla Kur'an'm kasdedildiği anlaşılmaktadır. İp kavramı, Âl-i İmran/112'de Allah'ın ipi ve insanların ipi ifadeleriyle yer almaktadır. Allah'ın ipi Kur'an, insanların ipi ise akıldır. Böylece şu neticeye ulaşmış bulunuyoruz: Kur'an ve akıl iplerine sarılıp, onları bir araya getirince, insanların gönülerindeki kin ve düşmanlık duygularının alevleri sönecek ve böylece tefrika ortadan kalkacaktır.
c) İnsanların gönüllerini kaynaştırmak için, akıllarını bir araya getirip kalplerine sevgi tohumlarını ekmeliyiz.
İnsanları kardeş yapmak için bu şarttır. Yüce Allah, insanlar arasında kardeşliği meydana getirmek için bu metodu izlediğini, ilk verdiğimiz ayette beyan etmektedir. Mevlana, akılların bir araya gelmesi ile sevginin doğacağına işaret etmektedir. Gelin birbirimize nefislerimizle değil de, akıllarımızla, imanımızla yaklaşıp kaynaşalım. Düşmanlık, kin ve tefrika akıllı insanların işi değildir. Yüce Allah'ın çağrısına kulak verelim. Kur'an ve akla sımsıkı sarılalım ki; gönüllerimiz ve toplumsal hayatımız cennete dönüşsün. [52]
Kur'an Ve Eğitim:
Şûrâ/52 ayetine göre Kur'an, hem ruh, hem de nurdur. Canlı varlıklarda-«ü ruh ne iş görüyorsa, Kur'an da İslâmî ilimlerde aynı işlevi görmektedir. O, ilimlere can vermekte ve onların hayatını devam ettirmektedir. Nur, yani ışık olması yönüyle de Kur'an, insanlığın önünü ve İslâmî ilimlerin araştırıcılarının zihnini ve gönlünü aydınlatmaktadır. Kısaca Kur'an, ruh ve nur olma özellikleriyle bütün İslâmî ilimlerin kaynağıdır. Hadîs, fıkıh, kelam, eğitim gibi ilimleri Kur'an'sız geliştirmek ve temellendirmek mümkün değildir. Kur'an'ın bu yönünü ele alırken, onun eğitimle olan ilişkisini göz ardı etmek imkansızdır.
Kur'an bir eğitim ve öğretim kitabıdır. Bir hidayet kitabı olma özelliği ile Kur'an, din eğitim ve öğretiminin temelini teşkil etmektedir.
Psikolojik manada eğitim, insanın şahsiyetini şekillendiren bir faaliyettir. İnsanı zihin, gönül ve nefis boyutlarıyla ele alan, kabiliyetlerini ulaşabildikleri nihaî noktaya kadar geliştiren eğitim faaliyeti, bu yönü ile Kur'an'ın faaliyetine benzemektedir.
Kur'an, ferdî manada insanı hedef alır, genel manada eğitim de insanı geliştirmeyi ve şekillendirmeyi amaç edinir. Kur'an insanın yetenek ve kabiliyetlerini geliştirebilmek için eğitim ve öğretim faaliyetine önem vermektedir. Ayrıca o, bu gelişimin yanında, insanın gönlü ile nefsini doyum noktasına ulaştırmayı da gaye edinmektedir. İnsanı bütün boyutlarıyla ele alan Kur'an, onun doğasından hareket edip ham olan bu doğanın olgun hale getirilmesinin yollarım öğretmekte ve ihtiyaçlarının giderilip doyuma ulaşmasını temin edecek fikrî ve amelî oluşumların yollarım göstermektedir.
Diğer taraftan Kur'an, insanı sosyolojik manada ele alıp incelemektedir. Faziletlerin sosyal ilişkiler sayesinde elde edileceği gerçeğine işaret eden Kur'an, beşerî münasebetlerin insanı mutluluğa götürecek şekilde düzenlenmesini istemekte ve bunun eğitimini vermektedir. Tek başına insanın hiçbir fazileti elde edemeyeceği gerçeğinden hareket eden Kur'an, eğitimle ilgili değerlerini sosyal ilişkiler üzerine kurmaktadır.
Böylece Kur'an, insanın psikolojik doğasından bahsederken, sosyal doğasını da ele almaktadır. İnsanın mutluluğunu, psikolojik doğası ile sosyal doğasının kesiştiği en üst noktada gören Kur'an, toplumu fertte görmüş, ferde de toplum kadar değer vermiştir. Şu ayet de bunu teyit etmektedir:
(Kim bir insana hayat verirse bütün insanlığa hayat vermiş; kim bir insanı öldürürse, tüm insanlığı öldürmüş gibi olur). [Mâide/32]
Ferdi, toplum kadar önemseyen Kur'an, onun yetişmesi ve mutlu olması için her şeyi seferber etmekte ve onun mutsuzluğuna razı olmamaktadır.
Kur'an'ın ferdin eğitimi anlamında öne çıkardığı değerler, akıl ve imandır. Akıl ile iman, insan için denk bir değer taşımaktadırlar. Bu ikisinin yokluğu insanı murdar bir hale sokarken; varlığı da insanı yüceltmekte ve şeref -lendirmektedir. Allah Teala şöyle buyuruyor:
(Allah aklını kullanmayanları murdar yapar). [Yunus/100]
Ayet, hem ferdî akla, hem de toplumsal akla işaret etmektedir. Aklın kullanılmaması hem ferdin psikolojik yapısını, hem de sosyal çevreyi kirletmektedir. Aynı ayet, iman ile akıl arasında da bir ilişki kurmaktadır. En'âm/125 ayeti ile bu ayete ışık tutarak, iman etmeyenlerin de murdar olacağına dikkat çekmektedir.
Demek ki Kur'an, akıl, düşünce ve bilgi üçlüsünün yanma, iman faaliyetiyle de gönül boyutunu ilave etmektedir. Zihnin doyuma ulaşmasının da bilgi ile imanın bir araya gelmesiyle gerçekleşebileceğine işaret etmektedir. Akıl ile gönül arasındaki kanalların en önemlisi doğru bilgi kanalıdır.
Bu bağlamdan hareketle şu neticeye varabiliriz: Kur'an, tabiat kanunlarının en genel ve öz olanlarını ele alarak zihne hitap etmekte ve aklı harekete geçirme uğraşım vermektedir. Diğer taraftan, insanın gönül ve nefis boyutunu işleyip şekillendirerek psikolojik kanunların işleyiş tarzına dikkat çekmektedir. Eğitim ve öğretimde hakikati yakalamanın sırrım bu iki alemin kanunlarım öğrenmekte gören Kur'an, şöyle hitap ermektedir:
İleride biz onlara hem dış alemdeki ve hem de iç alemlerindeki ayetlerimizi göstereceğiz (öğreteceğiz). Bu öğretilerle peygamberin söylediklerinin gerçek (hak) olduğu onlara belli olacaktır. [Fussilet/53]
Kur'an, bir yandan insanı hem dış ve hem de iç alemiyle ele alıp eğitirken; diğer yandan da onu anlamanın yolunun kainatın ve insan psikolojisinin bilinmesinden geçtiğine işaret etmektedir. Kur'an'ın öğretilerinin gerçek olduğunu anlamak için iki önemli bilgi alanının bilinmesi gerekir. Ayete göre, bu bilgi alanları, dış alemin kanunları ile insanın iç alemine ait kanunlarıdır.
Kur'an'ın öğretilerinin ortaya çıkarılıp insanların idrakine sunulmasının, bu kanunların bilgisine bağlı olduğuna işaret eden Allah, kendi öğretim faaliyetine de buradan başlamaktadır.
Allah ayette gelecek zaman kipini kullanmakla, tabiat bilimleriyle manevî bilimlerin zamanla gelişeceğine işaret etmektedir. Dış alemdeki tabiat kanunlarını belli bir zaman diliminde çözmek, onların işleyişini bir anda anlamak imkansızdır. İnsan denen varlığın psikolojik yapısını bir anda bütünüyle anlamak da mümkün değildir. Onun için Allah, göstereceğim ifadesiyle gelecek zaman kipi kullanmıştır. Göstereceğim ifadesi, aynı zamanda, öğreteceğim demektir. Böylece tabiat kanunları ve psikolojinin bulgularından hareketle, Kur'an'ın anlaşılmasına gidilmektedir. Kur'an sadece Arapça bilmekle çözülemez. Tabiat bilimleriyle, psikolojinin de bilinmesi şarttır. Kur'an'ın dış alemle ilgili ayetlerinin çözümü ve yorumu, o alemi konu edinen bilimlerin formasyonunu kazanmakla yapılabilir. Diğer taraftan, Kur'an'ın insanın psikolojisini ele alan ayetleri de, psikoloji formasyonunu elde etmekle yorumlanabilir. Ayrıca Kur'an bir eğitim kitabı olduğuna göre, eğitim formasyonu almamış olanlar, onun eğitimle ilgili ayetlerini anlayamaz ve yorumlayamaz.
Kur'an, toplumsal ilişkileri, grup psikolojisini ve etkinliğini ele almakla sosyal hayatın ilkelerine dikkat çekmektedir. Sosyoloji tahsili yapmamış insanların, Kur'an'ın bu yönünü anlayıp yorumlaması oldukça zordur. Fussılet/53 ayeti, Kur'an'ı anlamanın hangi öğretim programından geçeceğini öğrettiği gibi; onun öğretilerinin hak olduğunu bilmenin zorunluluğuna da işaret etmektedir. Eğitimde insanın doğasını hareket noktası olarak almak ve eğitim kanunlarını ona uydurmak Kur'an'ın bir emridir. Rum/30 ayeti insanın değişmeyen doğa kanunlarına dikkat edilmesini, Hz. Peygamber'den ve dolayısıyla bizden istemektedir. İnsanın değişmeyen bu doğasını nasıl bilebileceğimizin yolunu da, şu ayette tesbit etmekteyiz:
(Kendi nefislerinizde dahi nice kanunlar var; onları gözlemiyor musunuz?) [Zâriyât/21]
Bu ayeti Kıyamet/14 ayetiyle birleştirirsek, iç gözlem metodunun insanı tanıma konusundaki önemini ve gerekliliğini anlarız. Ayet şöyledir: (Doğrusu insan, nefsinin gözlemcisidir).
İnsanın iç alemindeki doğa kanunlarının, iç gözlem metoduyla anlaşılabileceğine işaret eden bu ayetler, aynı zamanda psikoloji biliminin zaruretine dikkat çekmektedirler. Kur'an'da Yüce Allah, insan psikolojisinin kanunlarını da anlatmaktadır. Bunlardan bazılarını zikredebiliriz: İnsanda ebedîlik tutkusu vardır [Taha/20]; insan zayıf tabiatlıdır [Nisa/28]; insanda hâkimiyet duygusu vardır [Bakara/30]; insan nankördür [Âdiyât/6]; insan hata yapar [Ahzâb/72]; insan aşın tepki gösterir [Alak/7]; insan kıskançtır [Nisa/128]; insan cimridir [İsrâ/100]; insan acelecidir [Enbiyâ/37]; insan sever ve sevilir [Taha/39]; unsan mücadelecidir [Kehf/54]; insan korkar, insan inanır vb. pek çok özelliklere sahip olan insanın doğası, bir sırlar alemidir. Bir taraftan Kur'an, insanın doğasını bize tanıtmakta, diğer taraftan da insanın doğasının bilgisine dayanarak ona ait eğitim kanunlarını çözmemizi öngörmektedir.
Kur'an'ın pek çok suresinin neden kitap ile başladığını anlamak için, bir eğitim felsefesi formasyonu almak gerekir. Bu şunu ifade etmektedir: Bütün eğitim felsefesi sistemlerini birbirinden ayıran temel Özellik, sistemin merkezine aldığı temel değerdir. Hristiyanlık teosantriktir. Kominizm emeği merkeze alır. Essentralizm, öğretmeni, Naturalizm, çocuğu merkeze almaktadır. Kur'an ise kitabı merkeze aldığı için, pek çok sureye kitapla başlamaktadır. Onun içindir ki, Kur'an'ı anlamak ve yorumlamak isteyen ilahiyatçılar, felsefe, sosyoloji, psikoloji, eğitim ve tabiat bilimlerini bilmelidirler.
Modern psikolojinin konularından biri olan motivasyon konusunu bilmeyen ilahiyatçılar, Kur'an'daki cennet ve cehennem konularını eğitime uyarla-yamazlar. İnsana karşılıksız bir şey yaptırmak çok zordur. Bunu bilen bir ilahiyatçı cennet ve cehennem olgusunu rahatlıkla anlar. Cennet insana bir şeyi yaptırmak için konan bir ödül iken; cehennem de insana bir şeyi yaptırmamak için konulan bir cezadır. İkisi de insanı motive etmektedir. İnsanın ta-biatındaki ritim psikolojisini işletmek için var olan iki olguyu temsil etmektedirler.
Diğer taraftan, psikolojinin ana konularından bir diğeri de ferdî farklar psikolojisidir. Bunu bilen ilahiyatçılar, Allah'ın insanları neden farklı yarattığı gerçeğini rahatlıkla anlayacak, Allah'ın ferdî farklar psikolojisi yaptığım kavrayacaktır. Böylece Zuhruf/32 ayetini, hem ekonomik ve hem de psikolojik yorumuyla deşifre etme imkanına sahip olacaklardır. Ferdî farklar psikolojisini bilen ilahiyatçılar, Allah'ın, peygamberleri neye göre seçtiğini rahatlıkla anlayıp yorumlayacaklardır. Yüce Allah'ın, insanları yaratırken, zeka ve . etenekleri bakımından onları farklı kılması doğa kanunudur. Bu kanunun gereğine uyan milletler, farklı yetenekte olanları ayrı bir eğitime tâbi tutacaklar ve böylece eğitimden daha üstün bir verim alacaklardır.
Netice olarak diyebiliriz ki, Kur'an'ın ayetleri hangi bilim dalı alanına hitap ediyorsa, o bilim dalının formasyonunu kazandıktan sonra Kur'an'ın ayetlerini anlamaya çalışmak ve yorumlama teşebbüsünde bulunmak bir zorunluluktur.
Bu bilimleri bilmeden, sadece Arapça dil bilgisiyle, geçmişte yapılan yorumlan aktarmaktan başka bir şey yapılamaz. Bu da, yetişmekte olan nesilleri geriye götürmek olacaktır ki, bunun adına çağın gerisinde kalmak denir. Fezadaki ak ve kara delik kavramını bilmeyenler hunnes ile kunnes kavramlarını nasıl yorumlayacaklardır?
Eğitim nazariye ve uygulamalarındaki değişim ve gelişim sürecini bilmeyenler, nesilleri çağdışı eğitim metodlanyla eğitmek ve Kur'an'ın ruhunu kavrayamama hatasına düşmekten nasıl kurtulacaklardır?
Bize göre, tefsir ilminde, tefsirin bu daldaki öğrencileri, ders zamanlarında felsefe, psikoloji, sosyoloji ve pedagoji okumalıdırlar. O zaman görülecektir ki, bu öğrenciler Kur'an'ı daha kapsamlı ve ruhuna uygun olarak anlayacak ve çok etkili tezler yapacaklardır.
İslâm hukukunda araştırma yapanlar, modern hukuk; kelam üzerine çalışanlar ise, çağdaş felsefe akımlarının formasyonunu almalıdırlar. Fakat modern bilimler ilahiyatçı için amaç değil, Kur'an'ı anlamak için araç olmalıdır. [53]
Tefsirdeki Metodumuz:
Kur'an, kendisinin nasıl tefsir edileceğini ve edilmesi gerektiğini belirleyen bir kitaptır. Biz de onun tesbit etmiş olduğu tefsir metodunu benimsedik. Kur'an'm tayin ettiği tefsir metotları şunlardır: [54]
a) Muhkem Ve Müteşabih Ayetleri Dikkate Alarak Tefsir Etme:
Kur'an, bu metodu şu ayette ortaya koymaktadır:
Sana kitabı gönderen Allah'tır. O kitabın bazı ayetleri muhkemdi; bunlar kitabın anasıdır. Diğerleri müteşabihtir. Kalbinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevîl etmek için, ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde derinliği olanlar derler ki: 'Biz ona inandık, hepsi Rabbimiz ta-rafındandır'. Bu inceliği ancak, akl-ı seEm sahipleri düşünüp anlar. [Âl-i Imran/7]
İşaret ettikleri manalar kesin, muhtemel yorumlara müsaade etmeyen ve kitabın anası olan ayetlere muhkem denmektedir. Bu ayet grubu, haram ile helali, doğru ile yanlışı, hak ile bâtılı, iyi ile kötüyü belirleyen ve ayıran ayetlerden meydana gelmiştir.
Her muhkem ayet, kendi başına muhkem olma özelliğine sahip olduğu gibi diğer muhkem ayetlerle olan ilişkileri açısından da, o ayetlerin muhkem-liğini tasdik eder ve toplu halde muhkem olma özelliğini kazanırlar. Başka bir ifadeyle, muhkem ayetler tek başlarına muhkem oldukları gibi, toplu halde de muhkemlik özelliğine sahiptirler. Toplu halde muhkem olmaları, kendi aralarındaki ilişkilerin mahiyetini de belirlemektedir. Itlak ve takyid, umum ve husus, takrir ve tefsir, istisna ve tahsis gibi ilişkiler bunlardan bazısını teşkil etmektedir.
Müteşabih ayetlerin, doğurgan özellikleri vardır. Her asırda, -tabiat bilimlerinin aldığı mesafe ölçüsünde- bu ayetlerin manaları zenginleşir. Bilimsel düzeyde bu ayetler yorumlanırken, onların muhkem ayetlere yaklaştınlmalan zorunludur. Önceki asırlarda yaşayan müfessirler bazı ayetleri müşkil (yorumlanması zor) görürken, sonraki asırlarda yaşayan müfessirler -tabiat bilimlerine olan vukufiyetleri sayesinde- aynı ayetleri rahatlıkla yorumlayabilir. Demek ki bize göre müşkil olan bir ayet, başka bir asırdaki ilim adamı için müşkil olmayabilir. Çoğu zaman müşkil-liği insanlar kendi beyinlerinde veya bilgi yetersizliklerinde aramalıdırlar.
Bu noktadan hareket ederek şöyle diyebiliriz: Benim için müteşabih olan bir ayet, başkası için müteşabih olmayabilir. Önemli olan şey, Kur'an'ın müşkil görünen ayetlerini çözebilecek bir beyin ve bilgiye sahip olmaktır.
Bu metodu göz önünde bulundurmayanlar, müteşabih ayetleri muhkem olanlarına yaklaştırarak; muhkem ayetlerin muhkemlik özelliklerini müteşabih olanlara aktaramazlar. Müteşabih ayetleri kitabın anası olan muhkem ayetlere yaklaştırınca onlar da ümmî, yani anaya mensup olacaklardır. Bunu yapınca, şu ayetin dediği gerçekleşmiş olacaktır:
(Elif-lâm-ra. Bu, hikmet sahibi ve her şeyden haberi olan Allah tarafından ayetleri muhkemleştirilmiş, sonra da açıklanmış bir kitaptır). [Hud/1]
Diğer bir ayette ise şöyle buyurulmaktadır:
(Allah sözün en güzelini vahyetti. Allah'ın vahyi, her tarafı birbirini tutan, her şeyi tekrar tekrar beyan eden kitaptır). [Zümer/23]
Hud/1 ayetine göre Allah, Kur'an'ın müteşabih olan ayetlerini muhkemleştir-miş ve sonra onları açıklamıştır. Önemli olan, Allah'ın müteşabih ayetleri nasıl muhkemleştirdiğini tesbit edip ona göre tefsir etmektir. Bu, metoların en zorudur; çünkü hem Kur'an'a, hem de tabiat bilimlerine derin bir vukufiyet ister.
Zümer/23 'deki müteşabih kavramı, birbirini tasdik eden, birbirine uyumlu ve birbirine destek veren manalarına gelmektedir. Bu da, bütün Kur'an ayetlerinin müşterek özelliğidir.
Muhkem ayetlerin muhkem olma özelliklerini müteşabih ayetlere intikal ettirerek, aralarındaki uyumu, desteği ve tasdiki ortaya çıkarıp bilinir hale getirmek, en önemli metodlardan biridir. [55]
b) Ayeti Ayetle Tefsir Etme:
Yüce Allah, bazı ayetlerde konulan çok kısa anlatır; başka bir ayette onu daha açık bir şekilde izah eder. Peşpeşe gelen ayetlerden bir sonrakinin, bir öncekinin açıklayıcısı olması buna örnektir.
Mesela:
“Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” [Âl-i İmran/133]
Söz konusu ayetten takva sahiplerinin kimler olduğunu anlamak mümkün değildir.
Ancak, takva sahiplerinin kimler olduğu bir sonraki ayette açıklanmaktadır:
(O takva sahipleri bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah muhsinleri sever). [Âl-i İmran/134]
İnfak eden, kinini yutan ve insanları affetmesini bilenlerin takva sahibi olduklarını söyleyen bu ayet, bir önceki ayetteki takva kavramını açıklamaktadır. Kur'an'da birbirini açıklayan yüzlerce ayet vardır. Bu metodun zor olan yönü, birbirini tefsir eden ayetleri bulmak ve hangi noktalarının birbirini tefsir ettiğini belirlemektir. Bu metot, tefsirin olmazsa olmaz metodunu teşkil etmektedir. [56]
c) Kimyasal Metod
Kur'an ilimleriyle uğraşan pek çok insan, Kur'an'da tekrar olduğu inancındadır. Bu düşünce yanlıştır, hatta Kur'an'a bir iftiradır.
Kur'an'da tekrar gibi görünen ayetler, bulundukları yerlere göre, tabiattaki maddelerin kimyasal özelliklerini andırırlar. Tabiatta, bir madde başka bir madde ile birleşince bir bileşim meydana getirirken, daha başka bir madde ile birleşince bu kez, farklı bir bileşim oluşturur. Mesela: H2O formülünde olduğu gibi, iki hidrojen atomunun bir oksijen atomu ile bir araya getirilmesi neticesinde su elde edilir. Fakat H2O2=Oksijenli su formülünde ise: İki hidrojen atomunun iki oksijen atomu ile bir araya getirilmesiyle oksijenli su elde edilir.
Kur'an'da benzer görünen ayetler, belli ayetler grubu ile bir araya gelince bir —ana: başka ayetler grubu ile bir araya gelince daha başka bir mana yüklenir, iş-e\ ı de farklı olur. Biz buna Kur'an'ın kimyası diyoruz. Güçlü müfessirler, ayet-en bir araya getirerek kimyasal bir bileşim yapmasını bilirler.
Kimyasal metodun mevcudiyeti, Kur'an'ın eğitimsel yönünün ağırlığını ifade etmektedir. Yüce Allah aynı uyanları, farklı muhteva içinde yaparak o meselenin önemini vurgulamaktadır. Bu vurguyu yakalamak, kimyasal metodun sonucudur. Benzer görünen ayetler bir araya getirildiğinde, bir mana çıkar ama, onlar bulundukları yerde anlaşılıp yorumlandığında, mana zenginleşir. Aynı kelime ve mana ile farklı bakış açılan getiren bu ayetler, ayetlerin tertibini belirlemekte rol oynamış görünmektedir. [57]
D) Sebep-Sonuç İlişkisine Göre Tefsir Etme:
Tefsir yapabilmek için ayetlerin iniş sebeplerini tesbit etmek bir zorunluluktur. Sosyal olgular sebep, ilahî vahiy de onun sonucu olur. Yüce Allah ayetlerini insanlara dayatmamıştır. Ayetlerini insanlar arasındaki ilişkilerin doğurduğu problemleri çözmek için göndermiştir. Onun için Kur'an ayetleri gerçekçidir. Ayetler insanlann ihtiyaçlanna göre düzenlenmiştir. Yeryüzündeki insanlann arasındaki olaylar, ayetlerin geliş nedeni olmuştur. Bir sebebe bağlı olarak yeryüzüne gelen bu ayetler, sosyal olgulan sebep-sonuç ilişkisine göre açıklamakta ve çözüme bağlamaktadır.
Kur'an, sosyal olgu ve olaylann analizini yaparken, kimi zaman psikolojik bir oluşumu neden olarak gösterir ve böylece sosyal olayı çözümler. Kimi zaman da, sosyal bir olayı diğerinin sebebi olarak gösterir ve aralannda-ki sosyal determinizmi ortaya koyar.
Kur'an, meydana gelen sonuçlann arkasındaki nedenler olarak; insanın tabiatla, insanın insanla, insanın Allah ile ve nihayet insanın kendisi ile olan ilişkilerini göstermektedir. Bütün bu ilişkileri bir determinizm ağı içinde açıklamakta ve sosyal olgu ve olaylann ince bir analizini yaptıktan sonra on-lann genellemelerine gitmektedir.
Bu tefsirde de Kur'an'ın bu metodu takip edilmiştir. Bu metodu izlemek bir tercih değil, tam tersine bir zorunluluktur. Bu metodu kullanmaksızın yapılan tefsirin çok noksan olacağını peşinen kabul etmek gerekir. Bu bakımdan sosyoloji ve psikoloji bilgisi zaruridir. [58]
E) Tümdengelim Ve Tümevarım Metoduna Göre Tefsir:
Genel olan kanunlardan özel olanlanna inmek veya özellerden genellere gitme metodu, tefsirde kullanılmalıdır. Bir ayet genel bir kanundur. O ayetin muhtevasından birçok kanun çıkarmak da, özellere inmektir. Çünkü bazı
ayetlerin içinde yer alan bazı kavramların arasındaki bağlantı ve analizlerden birden çok hüküm çıkabilmektedir.
Bazan da, birden fazla ayetin bir araya gelmesiyle genel bir hüküm, yani kanun çıkabilmektedir. Bu metodun özellikle kıssalara uygulanabileceğini söylemekte yarar görüyorum. Anlatılan kıssalardan eğitim, sosyoloji ve psikoloji için genel kanunlar çıkarmak mümkündür. [59]
F) Semantik
Kur'an'ın, Arap gramerine göre analizini hiç yapmadım. Bunun yerine, ayetlerin içinde yer alan kavramların detaylı bir şekilde izahını yapmaya çalıştım. Sözlük manalarından sonra, Kur'an'da hangi ayette hangi manada geçtiğini gösterme çabasında oldum.
Eski müfesirler, Kur'an'ın gramatik inceliklerine girmişler ve bu konuda detaylı açıklamalar yapmışlardır. Özellikle Zemahşerî, bu tarz tefsirde çok ileri bir seviyeye ulaşmıştır. Onun Arap dilinden örnekler getirerek yaptığı tefsiri, Fahruddîn Râzî takip etmiştir.
Bu tefsirde daha çok ayetlerin içeriğinden günümüze projeksiyonlar yaparak, sosyolojik, psikolojik, eğitimle ilgili kural ve kanunlar ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Söylenmişi tekrarlamamak ve bu zamana kadar yapılanları taklit etmemek suretiyle orijinal yorumlar yapma gayretinde olduk. Çünkü orijinal şeyler üretmek, Kur'an tefsirinde bizim sevdamız ve tutkumuzdur. [60]
G) İhlas
İnsan ne kadar bilgili olursa olsun, Kur'an bilginin yanısıra gönül, sevda ve aşk da ister. Bütün bunların toplamına ihlas diyebiliriz. İhlaslı olmayana, Kur'an'a ihlasla yaklaşmayana, Kur'an kendi sırlarını açmaz. İhlaslı olmayan kişi, Kur'an'ı bir gülün tomurcuğu olarak görür; o tomurcuğun açılıp rengini, güzelliğini ve rayihasını insana sunabilmesi için ihlas şarttır. İhlas, metotların olmazsa olmazını teşkil etmektedir. Kur'an'ın dostu olmak, onu gönülde yaşatmak, ona tutku ile bağlanmak, onunla her an meşgul olmak, onun üzerinde daima düşünmek, bilgisini onu anlamak için vasıta olarak görmek ve kullanmak İhlasın kendisidir. Kur'an'la gönülden bir bağ kurmak, onun tomurcuğunun açılmasını temin edecektir. Kur'an'a, onu anlamak için yaklaşmak, onun derdini ve amacım dikkate almak ve böylece anlattıklarını can kulağı ile dinleyip tatbik etmek, ona olan aşkını ilan etmek demektir. Kur'an'ın pazarında mutluluğun, kurtuluş ve şerefin sergilendiğini bilerek ona yaklaşmak, onun pınarlarından gönül testisini doldurmak, bu İhlasın göstergeleri olacaktır.
Kur'an üzerine düşünmek, onun sırlarını keşfetmek için kafa yormak, bütün bilgilerini onun anlaşılması için seferber etmek, tefsir yapmanın ön şartları arasında yer almaktadır. Kur'an'a bu tarz yaklaşamayan veya yaklaşmayanlar, onu bir hikaye seviyesinde anlatır, onu sathî olarak görür, hangi derinlik ve sırlara sahip olduğunun farkına varamaz. İzahlarına lüzumsuz fikir ve hurafeler katar ve onunla insanlar arasındaki bağların kopmasına sebep olur. [61]
H) Nasih-Mensuh Olmadığı Fikrinden Hareketle Tefsir Etme
Bir şeyi yok etmek ya da bir şeyin yerine başka bir şeyi koymak manasına gelen nesh, Kur'an'ı sosyolojik açıdan ele alamayan, Allah'ın kullarına alternatifler sunduğunu göremeyen, şartlara göre davranmanın bir Kur'an emri olduğunu farkedemeyen insanların uydurduğu bir anlayışı temsil etmektedir. Nesh savunucularının, birbirini neshettiklerini ileri sürdükleri ayetler, insanın davranışının ve psikolojik yapısının değişik cephelerine bakmaktadır. Kur'an ayetlerinin birbirlerini neshettiği iddiasına itibar etmeden hazırladığımız bu tefsirde, ayetlerin niçin mensuh olmadığını göstermeye çalıştık. [62]
[1] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/17-18.
[2] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/19.
[3] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/19.
[4] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/19-20.
[5] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/20-21.
[6] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/21-24.
[7] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/24.
[8] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/24-25.
[9] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/25.
[10] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/25-26.
[11] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/26.
[12] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/26.
[13] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/26-27.
[14] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/27.
[15] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/27-28.
[16] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/28.
[17] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/28.
[18] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/28.
[19] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/28-29.
[20] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/29-30.
[21] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/30-33.
[22] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/33-34.
[23] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/35.
[24] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/36.
[25] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/36.
[26] Fahruddin Râzî (Mücâhid'den naklen). Hâzin ve Nesefî de nübüvvetin yanısıra nimet'ten kasdın Kur'an olduğunu söylemişlerdir.
[27] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/37.
[28] Zemahşerî, burhan’dan kasdın Kur'an, Kadı Beydavi, Hâzin, ve Nesefî ise Hz. Muhammed, A. Yusuf Ali de, İngilizce Mealinin dipnotunda, burhan'dan kasdın, Kur'an olduğunu söylemiştir.
[29] Bu kanunun izâahı için bkz. İsmail Karaçam, Sonsuz Mucize Kur'an, İstanbul 1987, s. 313-376.
Kur'an, Allah'ın varlığını isbat ettiği için burhandır. İnsanın iradesinin, ilminin ve diğer kabiliyetlerinin, ilahî irâdenin ve Allah'ın sıfatlarının içindeki yerini ve sınırlılığını gösterdiği için burhandır.
[30] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/37-38.
[31] Fahruddin Râzî, age, XV/95.
[32] Kâadı Beydâavi, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vtt (Mecma'u't-Tefâsîr), IV/81.
[33] Hâzin, Lubabu't-Te'vilfi Ma'ni't-Tenzil (Mecma'u't-Tefâsîr), IV/81.
[34] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/38-39.
[35] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/39-40.
[36] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/40.
[37] Zemahşerî, Keşşaf.
[38] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/40-41.
[39] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/41-42.
[40] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/42.
[41] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/42.
[42] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/42-43.
[43] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/43-45.
[44] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/45-47.
[45] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/47.
[46] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/48-49.
[47] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/49.
[48] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/49-51.
[49] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/51.
[50] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/51-52.
[51] Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'an, 14.
[52] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/52-53.
[53] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/53-58.
[54] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/59.
[55] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/59-60.
[56] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/61.
[57] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/61-62.
[58] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/62.
[59] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/62-63.
[60] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/63.
[61] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/63-64.
[62] Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/64.
İslami Okul Okulların En Önemlisi