Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 41. Sayfa - Kuranahkami

 

ADALET VE İHSAN

 

«Şüphesiz ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya (muhtaç ol­dukları şeyleri imkân dahilinde) vermeyi emreder.. Hayâsızlık­tan, (akıl ve şeriatın fena saydığı) nıünker şeylerden ve tuğ­yandan men'eder.. İyice anlıyasmız diye (Allah) sîze öğüt ve­rir..» [1]

Milletlerin hayatını sağlam temellere oturtan üç emir, üç de nehiy var ki bunlar insan haklarını ayakta tutacak; onu zu­lüm ve tuğyandan, ahlâksızlık ve hayâsızlıktan koruyacak; ada­let ve iyiliğin hayat verici havasına kavuşturacak en sağlam te­mel hükümlerdir..

Bunun için Önce, beşeriyeti iyiliğe götürecek adalet emre­dilmiştir. Adalet, hukukta eşitlik ve muvazeneyi sağlamak, zul­mü terkedip insafın müşahhas örneğini meydana koymaktır.

Adalet kavramının tatbikattaki işleyiş şeklini bize açıkla­yan birçok âyetler vardır; fakat hepsini üç ana hatda ifâde eden üç âyeti getirmekle yetiniyoruz:

Birincisi: Ceza ile mukabele edilecek olursa, insaf ölçüsü­nü göz Önünde bulundurarak misliyle cezada bulunmayı, hak­kaniyetle denkleştirmeyi; bununla beraber daha hafifiyle mu­kabelede bulunmayı ve hattâ tamamen alvetmekte hayrın te­fi)  celli edeceğini telkin eder.. «Eğer ceza ile mukabelede bulunmak isterseniz, ancak size yapılan cezanın misliyle cezada bulunun.. Fakat sabrederseniz, andolsun ki, bu, sabredip kaldırabilenler için elbet daha hayırlıdır..» [2] İşte böyle davranmak ihsandır..

İkincisi: Her kötülüğün karşılığında ona denk bir kötü­lük yapmak adalettir. Ama afvetmek ise hem sulhun huzur ni'metini getirmek, hem de üstün vasıüı bir iyilikte bulunmaktır.. Dernek, adalet, insanlar arasında hukukî dengeyi kurmaktır. Hak sahibi afvetmedikçe bu denge mutlaka arızasız kurulacak­tır.. Ama hak sahibi afv ederse bu, adaleti ihsana bağlayan bir âîicenablıkdır ki, dengenin temelini daha da sağlamlaştırır, ara­daki münâfereti kaldırır.. Bunun için Allah: «Kötülüğün karşı­lığı ona denk bir kötülüktür. Ama (hak sahibi) afveder de sul­ha yanaşırsa, onun mükâfatı Allah'a aittir.. Muhakkak ki Allah zâlimleri sevmez..» [3]

Üçüncüsü: Bütün yaralamalarda misillemeyi âmirdir.. Ama hak sahibi hakkını bağışhyacak olursa, bunun, onun gü­nahlarını temizler mâhiyette bir sadaka olacağı beyân edilmiş­tir. Başa kakmaksızın gönülden verilen bir sadaka, ona muh­taç olanın gönlünü fethedip nasıl kendine doğru yaklaştırırsa, hak olan misillemeyi de bağışlamak bunun fevkinde bir kaynaş­ma ve anlaşmayı gerçekleştirir. Âyet-i kerîmede bu husus şöyle ifâde ediliyor:

«Yaralar birbirine kısastır. Ama (hangi hak sahibi) bunu sadaka olarak bağışlarsa, bu ona keffarettir..» [4] 0  halde adaletin tecelli ettiği, hakların noksansız alındığı kesin olarak bilindiği veya apaçık meydanda olduğu zaman hak sahibi şu dört husustan birini isteyebilir:

1. Misillemenin noksansız tatbiki..

2. Buna gücü yettiği halde, âlicenablık ve fazileti öğretmek için sabretmek..                                                                         

3. İleride herhangi bir soğukluk ve kine imkân vermemek için afvelmek..

4. Kısasın tahakkuku mümkün olmakla beraber, gönülleri fethetmek, insanın yaratılıştaki kemâline hürmet etmek için bu hakkı bir sadaka olarak bağışlamak..

Şüphesiz ki, son üç husus bir noktada birleşmekte ve ada­letin, âlicenabhk ve ahlâkla olan münâsebetini afv ile bağla­dığında ihsanın asıl mânasını meydana koymaktadır.

Nitekim yapılan sahih rivayette Eshâb-ı Kirâm'dan Osman bin Mez'ûn (R.A.) diyor ki: «Bu âyet indiği zaman gidip Haz-ret-i Ali'ye okudum.. Hayret etti ve; «Ey Gaalîb hanedâm! [5] Hazret-i JVSmfoammed'e ve O'ntm getirdikleri hakikatlere gönül­den inanıp uyun! Allah'a yemin ederim ki, size en güze! ahlâ­kı emretsin diye Allah onu size (peygamber olarak göndermiş­tir..» diyerek tenbihte bulundu.

Diğer bir rivayette ise, Ebû Tâlib'e gidilerek denilmiş ki,

«Senin kardeşin oğlu Muhammed  âyetinin Allah tarafından indirildiğini iddia ediyor; ne dersi­niz?» Ebû Tâlîb hiç düşünmeden şu cevabı vermiş: «Kardeşimın oğluna uyunuz! Allan a antioısun ki t en üstün ahlâkı emreder..»

Bu rivayetlerden de, adalet terazisini arızasız işletmek, zu­lüm, tuğyan ve ahlâksızlığı eğitim ve kanunla durdurmak, in­sanlara huzur getirecek güzel ahlâktan bir şubedir.. Çünkü din hukukla ahlâkı birleştirir.. Adaleti ahlâka bağlar..

Hazret-i İbn-i Mes'ud (R.A.) diyor ki: «Bu, örnek alına­cak bütün hayırları; kaçınılacak bütün serleri beyân eden en cami' bir âyettir..» Nitekim, adaleti ve onun zekâtını çok veciz: bir üslûbla terennüm eden bu âyetin ilâhî belâğati karşısında müşriklerin azgınlarından Velid bin Muğîre bile insafa gelerek:

«Vallahi bunda bir halâvet vardır, bunda gönül alıcı bir güzel­lik vardır. Kökü yapraklı, yukarısı meyvelidir.. Bu, beşer sözü değildir.» demekten kendini alamamıştır.. [6]

Adalet, her şey'i lâyık oİduğu yerine koymak, insaf ve hak­kaniyeti gerçekleştirmek; taraflar arasında denkleşmeyi sağla­mak gibi birçok mânalara geldiğine temas etmiştik. En yakın mâna bu olmakla beraber âlimlerin adalet ve ihsan kavramla­rı üzerindeki görüşlerini nakletmemizde fayda vardır:

a) İbn-i Abbas (R.A.)ya göre, «adil», lâ ilahe illallah'-dır.  ihsan   ise farzları yerine getirmektir. Çünkü «Lâ ilahe iilâllah»ı şuurlu olarak bilip söyliyen kimse kendisini hak ve hakikate ulaştırmış, varlık alemindeki mevcut ilâhî teraziyi id­râk etmiştir  Böylesi, insanlara ve hattâ bütün canlılara karşı âdil olur; ihsanda bulunur.

b) Bâzı âlimlere göre adil, farz olan ibâdettir. İhsan da nafile ibâdetlerdir.. Çünkü farz ibâdeti yerli yerince yapan kim­se her hak sahibinin hakkını ödemiş sayılır.

c) Medine'nin büyük âlimlerinden Süfyân bin Uyeyne'ye göre adil,  bu âyette iç âlemi doğrultmak ve denkleştirmek­tir..  Çünkü kişinin içi doğrulmadıkça, dış âlem?  doğrulmaz.. İhsan  ise, içimizin dışımzıdan daha iyi ve üstün olma hâli­dir..

d) Hazret-i Al! (R.A.)ye göre, adil, insaftır. İhsan ise fa­ziletli olmaktır.

e) İbn-i Atiyye'ye göre  adil,  emâneti yerine getirmede akaid ve şerâi'den farz olan her şeydir. Ayni zamanda zulmü terketmek, insafı elde bulundurmak ve hak sahibinin hakkını vermektir. İhsan ise, mendup olan her söz ve davranıştır..

f) İbnül-Arabî'ye göre adl'in üç yönü vardır: Biri kul ile Allah arasında, diğeri kul ile kendi nefsi arasında, üçüncüsü ise kul ile insanlar arasındadır..

Birincisi, Allahü Teâlâ'nın hakkını, kendi nefsiyle ilgili payın üzerine tercih etmesi, O'nun rızasını, nefsânî arzularına takdim ederek Ön plâna alması ve men'edilen şeylerden sakın­ması, emrolunan hususlara dikkat edip sımsıkı sarılmasıdır..

İkincisi,  kulun, kendini helak edecek şeylerden kaçınması ve her hâl-ü kârda kanaate gerekli olmasıdır..

Üçüncüsü,  kulun kendi imkânı nisbetinde hayırhah olma­sı; az olsun, çok olsun her hususta hiyâneti terketmesi ve in­sanlara karşı her hususta insaflı davranmasıdır. Yâni hiç bir kimseye karşı kendisinden gizli ve aşikâr söz ve davranışlarıy­la bir kötülük sâdır olmıyacak, başkasından gelecek kötülük ve belâlara sabredecek..

Âdi! ve ihsan hakkında selefin görüşünü özetlerken ayrıca ihsan hakkında biraz daha izahatta bulunmayı faydalı görü­yoruz.

İhsan, ahsene yuhsinu fiillerinin masdarıdır; hem kendi nefsiyle, hem de harf-i çerle müteaddî olur. «Ahsentü ilâ fülâ-nin = Falan adama ihsanda bulundum» yâni onun yararlana­cağı şey'i ona ulaştırdım, demektir ki «ahsene» fiili burada harf-i cer ile müteaddî olmuş oluyor.. «Ahsentü keza» ise kendi nefsiyle müteaddi olana misâldir.. Mânası, «şöyle ihsanda bu­lundum» yâni «onu iyi ettim ve mükemmel kılmaya çalıştım» demektir.

Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in: «ihsan; Allah'ı gö­rür gibi O'na ibâdet etmendir. Eğer sen O'nu görmüyorsan, mu­hakkak O seni görüyor» hadîsindeki mâna, bunu ifâde etmek­tedir.[7].

Fahşâ: Çirkin olan her şey ve fiil demektir.. İbn-i Ab-bas (R.A.) bunu, zina ile tefsir etmiştir.. Bâzı âlimlere göre, ha­ya dışı olan her şey demektir.. îki mâna arasında müşterek noktalar vardır..

Münker: Şeriatın hoş görmediği şey demektir.. Bu mâ­nayla müııker, bütün günah ve isyan, rezalet ve aşağılığı içine alır.. Münkerî, şirk ile tefsir edenler de olmuştur..

Bağiy: Kibir, zulüm, hak ve haddi tecâvüz, kin ve ga­raz demektir. Daha çok «haddi tecâvüz» mânasında kullanılır.. Yâni bu mânaya delâlet eder.. Nitekim Hazret-i Peygamber (S.A.V.): «Bağiyden daha çabuk cezası verilen bir günah yoktur..[8] buyurmuştur.

Netice olarak âyet-i kerîme bütünüyle, iyilikle emretmeyi, kötülükten de men'etmeyi içinde taşımakta ve İslâm ahlâkının ana temellerini ifâde etmektedir. [9]


 

[1] Nalıl sûresi, âyet: 90.

[2] Nahl sûresi, âyet: 126.

[3] Şûrâ sûresi, âyet: 40.

[4] MÂide  süresi, âyet:  45.

[5] «Gaalib hanedanı», Osman bin Mez'ûn soyuna verilen bir unvandır.

[6] El-Cânjiu li ahkâmi'i-Kur'an Teisîr-i Kurtubî C. 10, S. 165..

[7] Bulıârî - Müslim.

[8] El-Câmiu li Ahkâmf'l-Kur'an C. 10, S.  167

[9] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/38-43.