Hakka Çağrıda Metod - Kuranahkami - 61. Sayfa
HAKKA ÇAĞRIDA METOD
«(İnsanları) Rabbînin yoluna hikmetle, güzel öğüdle davet et.. Onlarla, en güzel (metod ve yol) hangisi ise onunla mücâdele yap.. Muhakkak Rabbin, yolundan sapan kimseyi en iyi bilendir. Hidâyete ermişleri de en iyi bilen O'dur.» [1]
Hakk'a davet ancak iyi bir met odla olabilir.. Fakat bıı iyi metodu kim hazırhyacak da tatbik sahasına koyacak?. Din ilâhî olduğuna ve hakk'ı tanıtmaya matuf bulunduğuna göre, onun yayılma ve anlatılma keyfiyetini, insanların ona davet edilme yol ve metodunu da Allah beyân eder; Hazret-i Peygamber (S. A.V.) de onu geniş ilmiyle uygular.. O halde Allah'ın bu husustaki beyânını, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)in uygulama yol ve metodunu bilmiyen bir müsliman, yapacağı davette ne kadar samimî olursa olsun, arzu edilen şekilde başarılı olamaz ve bazen aksine zararlı da olabilir..
Gerçek bu olduğuna göre, Önce Allah'ın beyânım bilmemiz gerekir. Nahl sûresi, 125. âyetle, hakka çağrıda takip edilecek metod üç ana hattâ belirtilmiştir:
1. Hikmetle davet yolu...
2. Güzel öğüdle davet yolu...
3. Mücâdelenin en güzel metodu hangisi ise onunla mücâdele etme yolu...
Birinci yol «hikmet» olarak gösterilmiştir. Hikmet: sıhhatli sağlam söz, kesin deli), hüccet ifâde eden beyân de-
mektir. Âlûsî'ye göre, hikmet, makale-i muhkeme, yâni kat'-i hüccet, şüphe giderici mahiyette sıhhatli söz demektir. Bâzılarına göre de: Sevab olan sözdür ki, insandan sâdır olup en güzel ve en uygun mevkia konulur.
Râğıb el-İsfehânî'ye göre, hikmet: hak ve hakikata ilim ve akıl ile isabet etmektir. Hikmet Allah'dan ise, eşyayı yerli -yerince bilip onu ahkâmının gayesine uygun olarak îcad etmektir.. İnsanlardan ise, mevcudatı bilmek ve hayırlı işlerde bulunmaktır.
Bütün bu görüş ve mânalar arasında müşterek bağ vardır. Hangi mânaya olursa olsun, netice hikmet, geniş bilgiye, varlık âlemini bilmeye, tek cümleyle ihatalı ilme dayanır. Kesin hüccetleri, sıhhatli sağlam sözleri, şüpheyi kaldıracak mahiyetteki delilleri ancak ilimle elde etmek mümkündür.
O halde iyi bir tahsil görmemiş, İslâmî ilimlerde derinleş-memiş ve aynı zamanda genel kültür almamış kimselerin dini neşre çalışması, hak ve hakikate çağrıda bulunması, isabetli olmaz.. Kendilerini dâî zannedip bu yolda çağrıda bulunanların bilgi seviyesini ölçemiyen halk, onları kurtarıcı kabul edip arkalarından gidebilir. Fakat bu mes'eleyi hiç bir zaman halletmez., îslâmiyeti bilmiyen, fakat bilmek arzusunda olanlara ışık tutamıyacakları gibi, İslâm muarızlarının da büsbütün küfr-ü tuğyanım artırabilirler.. Ayrıca İslama iki yönden daha zararlı olurlar:
1. Kendi bilgisizliklerini Allah'a ve Resülüllah'a maletmiş olurlar..
2. İslâm dininin kadr-u kıymetini küçük düşürürler..
Demek, davette birinci yol, ilim ve hikmettir.. İkinci yoî, güzel öğüttür. Buna Mev'iza-i haseııe» tâbiri verilmiştir. Öyle ki, dinleyeni te'sir altına alacak, kalbleri çekecek, şüpheleri giderecek ölçüde yapılan öğütler, inanmış samimî müslümanlar üzerinde çok faydalı olur; çünkü din ve ahlâk nasihatla kaaim-dir. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) buna işaretle buyurdular ki:
«Din nasihattir.» [2]
O halde ikinci yolla, bilhassa halk tabakasının davet edilmesi kasdedilmiş oluyor.. Ancak birinci yolla bağlantılıdır. Yâni dinî ve dünyevî ilimlerde gelişen bilginler, entellektüele ilim ve hikmetle hitâb edecek, halk tabakasına da, onların etnik yapısını, iktisadî durumunu, psikolojik halini dikkate alarak vaaz edecek..
Bugün vaizlerin çoğunun muvaffak olmayışının bir takım sebepleri vardır: Başta ihatalı bir bilgiden yoksun oldukları, daha doğrusu îslâmî ilimlerde gelişmedikleri gelir..Çoğu tuluata bağlıdır..Yaldızlı cümlelerle konuşurlar, fakat halkı tatmin edecek bir bilgi vermekten uzaktırlar..
Üçüncü yol, mücâdeledir. Mücâdele, kaba kuvvet çekişmesi değil, ilmî mes'eleler üzerinde çekişmedir.. Cedel kökünden gelir. Eytişim, diyalektik, mantık yoluyla tartışma ilmi demektir. «Bârika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar» vecizesi, bu mânada söylenmiştir.. Tartışma ve çekişmenin en güzel usûl ve metodunu bilmek, hak ve hakikatin isbatma çalışmak, yumuşak ve temkinli davranmak, kırıcı olmamak, meşhur mukaddimeleri kullanmak suretiyle karşıdakinin inadını, hissî görüş ve iddialarını akl-ı selimin rehberliğine döndürmek lâzımdır. Nitekim İbrahim Peygamber (A.S.), Nemrud ve avanesiy-le yaptığı mücâdelede bu yolu seçmiştir. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) Arap müşriklerini, putperestlerini davette bunun müstesna örneğini vermiştir.. Resûlüllalî'm davet metodunun değişikliği, davet ettiği kabile ve cem'iyetlerin anlayış ve ruhî değişikliğindendir. «İnsanlara aklî seviyelerine göre hitab ediniz!» vecizesi bunun için söylenmiştir.
«Siz,, iyiye çağıran, uygun olanı emreden ve fenalıktan men'eden bir ümmet olun (hiç olmazsa aranızdan böyle bii cemâat çıksın). İşte başarıya erişenler yalnız onlardır.» [3]
Ümmet-i Muhammed'in mümeyyiz vasfı, iyilikle emretmek, fenalıktan men'etmektir. Birinci prensip hayrı, mutluluğu gerçekleştirir; ikinci şerri, fesadı, tuğyan ve serkeşliği önler. Milletlerin din ve örf gibi iki manevî hasletinin dayanağı, diğer bir tâbirle ulaşmak istediği hedef bunlardır. Asr-ı saadet ve üç halîfe devrinde Müslümanlar ümmet olarak bunun en güzel Örneğini vermişlerdir.
Demek ki, cem'iyetler ve milletlerin yaşayabilmesi için sadece ekonomik mes'eleleri halletmek, iktisaden gelişmek kâfi değildir. Buna paralel olarak dinî ruhun ayakta tutulması, ahlâkın korunması ve bir de cem'iyet olarak kollektif çalışma metoduyla iyilikle emretmeyi, fenalıktan men'etmeyi başarılı bir şekilde yürütmek lâzımdır.
Böyle bir zorunluğu veya lüzumu hissetmeyip fertleri nefis ve arzulariyle başbaşa bırakmak, şer ile mücâdele etmemek, felâketin kapılarını sonuna kadar açar ve milletin basma öyle musibetler çöktürür ki telâfisi gayr-i mümkün bir hal alır.
Kadîm Yunan ve Mısır medeniyetleri, İran'da Mâni ve Mazdek devirleri, Kur'ânda bahsedilen Âd ve Semûd kavimleri hep bu yüzden mahvolup târihin derinliklerine gömülmüşlerdir.
Bunun için Cenâb-ı Hakk kâinattaki câri adaleti îcabı olarak bizleri böyle bir sınırsızlığa sürüklenmekten men'ediyor. Mevcud nizâma (kâinat nizâmına) uymamızı emrediyor. Kur'ân-ı Kerîmin yedi yerinde iyilikle emretmekten, fenalıktan men etmekten ve bunların sağlıyacağı hayırlı sonuçlardan bahsedilir. [4]
Özellikle Hûd sûresi âyet I16'da tarihin bu seyrine ve ileri gelen cemâatin ihmâline değinilerek buyuruluyor ki: «Sizden önceki nesillerin, ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil midir? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır.»
Konumuzun ana fikrini teşkil eden âyetle bu âyetten elde edilen sonuç: Nesillerin bünyesinde hayrı telkin eden, iyi yolu gösteren, kötülükle şer ve fesadla mücâdele eden, fenaların fi'-lî ve kavlî tecâvüzünü engelliyen bir cemaat herhalde olmalıdır. Aksi halde, ferdî nemelâzımcılık, içtimaî umursamazlık bütün bir memleketin ve mevcud neslin huzur ve nizâmına, hayat ve memat haklarına te'sir eder.
Bu bakımdan millet içinde fazilet mücâdelesi yapanlar için, korktuklarından kurtulup, umduklarına kavuşma ecri vardır.
Ebû Cafer Bakır diyor ki: Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bu âyeti okuduktan sonra «Hayr, Kur'-ân'a ve benim sünnetime uymaktır,» buyurdular. O halde fâ-zîlet mücâdelesinde en hayırlı yol ve vasıta Allah'ın kitabı, Re-sûlüllah'm sünnetidir.
Gerçi her ferdin bu mücâdeleye katılması vâcibse de kuvvet li bir cemâatin bu işi programlı bir şekilde yürütüp organize etmesi, ilâhî murada daha uygundur.
Sahîh-i Müslim'de Ebû Hüreyre (R.A.)nin Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) den rivayet ettiği hadîs-i şerifte buyuruluyor ki:
«Sizden biriniz bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin (gidersin). Buna güç getiremezse diliyle, buna da güç getiremezse kalbiyle (üzülüp içten müdâhaleyi tasarlasın) ki bu, îmânın en zayıf tarafıdır. Bunun Ötesinde bir hardel tanesi kadar îmân yoktur.»
İmâm Ahmed'in Huzeyfe b. Yemân'dan yaptığı rivayette, Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.):
«Nefsim elinde olan Zât-ı Ecell-i A'Iâ'ya yemin ederim ki, yâ iyilikle emreden, kötülükten men'edersiniz, yahut çok sürmez Allah kendi katından üzerinize bir azâb gönderir de sonra (bunun kaldırılması için) O'na duâ edersiniz, size cevap vermez.»
İmâm-ı Tirmizî'nin bu hadîsin «hasen» olduğunu söylemiştir.
Rivayete göre: Cenâb-ı Allah Yûşa' Peygambere vahyetmiş ki: «Ben senin kavminden kırkbin iyi kimseyi, altmış bin de kötü kimseyi helak edeceğim!.» Bunun üzerine Hz. Yûşa':
— Ya Rabbi! Şunlar şerli olanlardır, ama bu iyilerin günâhı ne? Diye sormuş. Cenâb-ı Hakk cevap vermiş:
— «Evet, onlar benim gazabımla (yâni ilâhî kanunumu düşünerek) (bunlara kızmadılar, bilâkis bunlarla beraber yediler ve içtiler.,»
Şa'bî'nin Nu'mân bin Beşir (R.A.)den yaptığı bir rivayette de Allah'ın Resulü şöyle buyurdular:
«İlâhî hukukta, kendi özel çıkarı için yan çizip dalkavukluk yapanın, bu hukukun (kadrini dosdoğru takdir edemeyip) bocahyanm ve bu hukuk ile amel edip hakkı savunanın misâli, gemideki üç kişinin hâline benzer: Onlardan birine yukarı kat, birine orta kat, birine de alt kat düşmüş. Yolculukları böyle devam ederken aralarından biri eline keser alıp bir şeyler yapmak istiyordu. Kendisine sordular:
— Ne yapmak istiyorsun?
— Bulunduğum yeri delip suya yaklaşmak ve bir takım ihtiyaçlarımı böylece gidermek istiyorum..
Bunun üzerine bir kısmı: «Bırakın Allah onu bizden uzaklaştırsın kendisi için bulunduğu yeri dilediği kadar del-sin!.» Bir kısmı da: «Bırakmayın., delmesine müsâade etmeyin.. sonra hem bizi hem de kendisim helak eder!.» dedi. Eğer onun elinden tutacak olurlarsa, hem o, hem de müdahale edenler kurtulur. Elinden tutmayacak olurlarsa, hem kendileri hem de o helak olur.»
îşte cem'iyet bünyesindeki fena insanlar da böyledir. Yapacakları fenalık yalnız kendilerini değil, başkalarını da helak eder. O halde cem'iyet olarak teşkilâtlanıp fena kimselerle mücâdele etmemiz gerekir. Kurtuluş ancak emri bi'1-ma'ruf, nehy-i ani'I-münkeri tatbik etmektedir. [5]
Hadisten Çıkarılan Hükümler:
1- Millet bünyesinde kollektif olarak programlı bir şekilde iyiliği emretmek, fenalıktan da men'etmek farzdır.
2- Cem'iyet olarak bu iki hayatî mes'eleyi tahakkuka çalışmazsak hepimiz birden günahkâr oluruz.
3- Bu husustaki ihmalimizden dolayı başımıza bir felâket gelecek olursa, hepimiz ayrı ayrı bu vebalı yüklenmiş sayılırız[6]
[1] Nahl sûresi, âyet: 125.
[2] Tirmizî - Buharî: Sevbân (E.A.) ve İbn-i Ömer <R.A.)dei
[3] Âl-i İmrân sûresi, âyet: 104.
[4] Âl-i İmrân: 110, 114, A'raf: 165, Tevbe: 67,71, Hûd: 116.
[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/167-174.
[6] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/174.
İslami Okul Okulların En Önemlisi