Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Emaneti Ehline Vermek-Adaletle Hükmetmek - Kuranahkami - 64. Sayfa

 

EMANETİ EHLİNE VERMEK-ADALETLE HÜKMETMEK

 

«Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi, in­sanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemeni-zî emreder. Allah bununla sîze ne güze! Öğüd veriyor. Çünkü Allah (her şey'i) işiten ve görendir.» [1]

Önce şunu belirtelim ki, bu âyet-i kerîme İslâm hukuku­nun birçok hükümlerini içine almakta, cem'iyet ve milleti ayak­ta tutan hak ve adalet mekanizmasının sıhhatli bir şekilde iş­lemesine ışık tutmakladır. Kitabın zahirinden bütün insanla­rın nıuhâtab tutulduğu ve emânetleri bütün çeşitleriyle içine aldığı anlaşılıyor.

Hazret-i Ali, Zeyd bin Eslem ve Şehr bin Havşeb'den yapı­lan rivayette, âyetin yalnız müslüman önderlerine ve ileri getenlerine hitab ettiği kaydedilmektedir. Bununla beraber umum ifâde ettiği daha açıktır. İniş sebebi husus ifâde etse de itibar lâfzın umumunadır, sebebin hususuna değildir. el-Nâ-hidî der ki: Bütün müfessirler umum ifâde eder mahiyette tef-sîr etmişlerdir. Ancak önderler ve ileri gelenler öncelikle bu hitâbm muhatabı sayılırlar. Bu bakımdan onların kendilerine tevdi' edilen kudsî emânetleri titizlikle korumaları ve zama­nı gelince ehline vermeleri, zulüm ve haksızlığı kaldırmaları ve her hususta adaletle iş görmeyi şiar edinmeleri gerekir.

Bu emre muhâtab olan halk ise, kendilerine bırakılan mad­dî ve manevî her türlü emâneti gerektiği gibi korumalı ve bu­na saygılı olmalıdır. Şâhidlik ve benzeri konularda aleyhlerine bile olsa hakkı ifâde etmelidirler.

Ayetteki hitâbm umuma şâmil olduğunu söyliyenler: Be-râ' bin Âzıb, İbnü Mes'ud, İbnü Abbas ve Ubey bin Kâ'b'dır. Cumbur-i müfessirîn de bu kavli beğenmiştir. İbnü Cerîr Haz­retleri de aynı görüştedir.

Emânetlere gelince, âlimler insana vâcib olan emânetleri üç kısma ayırmışlar:

1. İlâhî haklar..

2. İnsan hakları..

3. Şahsî haklar..

Ve bu üçünü tek bir çerçeve içine alacak olursak, insan ilâhî emâneti yüklenen yegâne mahlûktur. Bunu bilhassa âyeti daha açık beyân etmekte­dir.

Birinci haklar: Allah'ın kulları üzerine gerekli kıldığı na­maz, oruç, zekât, adak ve bir takım keffaretlerdir. Her birisi­nin ayrı bir zamanı, yâni ödeme vakti vardır. O vakit gelince her emâneti yerli yerince ödemek gerektir.

İkinci haklar: İnsanların birbirine karşı yükümlü bulun­duğu bir takım hak ve vecîbelerdir. Her insan diğerinin malı­nı, canım, namus ve şerefini korumakla emrolunduğu gibi kendişine bırakılmış olan emânetleri de sahibine ödemekle me'-murdur. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.):

«Sana güvenip emânet bıra­kan kimsenin emânetini ver. Sana hiyânet edene sen hiyânet etme!» [2]

İkinci bir hadîs-i şerîf:

«Andolsun kir (kıyamet günü) hakları ehline ödiyeceksiniz. O kadar ki boy­nuzsuz koyunun hakkı boynuzlu olanından alınacaktır.»

Âyet-i kerîme'nin iniş sebebi konumuzu daha iyi aydınlat­maktadır. Bir çok müfessirler sebeb-i nüzulü şöyle kaydetmiş­lerdir: Mekke fethi yapıldıktan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Kâ'~ be-i muazzamamn içinde namaz kılmak istediyse de Kâ'be anahtarını taşıyan Osman bin Talhâ bin Abdüddâr anahtarı vermek istemedi. Buna fazlasiyle üzülen Hazret-i Ali, Osman'­ın kolunu tutup anahtarı elinden çekip aldı ve Kâ'be'nin kapı­sını Resûlüllah'a açtı. Resûlüllah Kâ'be'nin içindeki putları kı­rıp namaz kıldıktan sonra dışarı çıktı. Amcası Hz. Abbâs anah­tarın kendisine verilmesini ve böylece sikaayet ile sedanetin kendi nezdinde toplanmasını talep etti. Bu sırada âyet indi: «Allah emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmet­tiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder,» ilâhî buyruk nüzul etti. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) anahtarı Hz. Ali'ye uzattı ve: «Emâneti ehline (Osman bin Talha'ya) teslim et,» diye buyurdu. Bunun üzerine Osman müslüman olmaktan baş­ka yol bulamadı ve bu âlicenabhk karşısında eriyerek huzura çıktı, kelime-i şehâdet getirdi. Diğer bir rivayette ise, Peygam­ber (S.A.V.) bizzat kendileri anahtarı Osman bin Talha'ya teslîm edip: «Al, ebediyyen sizde sizin nezdinizde kalsın. Onu sizden zâlim olandan başka kimse almaz.»

Ayetteki adaletle hükmetmek­ten murad, Allah'ın Kitabına, Resulüllah'ın sünnetine uygun olan hükümlerdir. Şahısların düşünce ve görüşüyle meydana gelen hükümler değildir. Ancak hükme bağlanmak istenilen mes'ele hakkında bu iki kaynakta bir delîl bulunmazsa, o za­man Kitab ve sünneti bilen hâkimin ictihadiyle amel edilir. İmâm-ı Rabbânî Muhammed Şevkaanî kendi Muhtasarında Ka­za bahsinde diyor ki:

«Ancak ictihad seviyesinde olup halkın malını yemekten sakınan ve her mes'elede adaleli gözeten, eşit muameleden ay­rılmayan kimsenin halk arasında hükmetmesi doğru olur.»

İctihad kapısının dâima açık bulunduğuna, ictihad sevi­yesine yükselen olursa her zaman ictihadda bulunmanın caiz olduğuna delil, Hazret-i Büreyde'nin rivayet ettiği hadîstir:

«Hâkimler üçtür: Biri cennette, ikisi ateştedir. Cennette olan, hakkı bilip onunla hükmeden adamdır. Hakkı bilip, hü­kümde hakkı tecavüz eden ise ateştedir.» [3]

Evet, hakkı bilmek ve onunla hükmetmek sağlam bir iç­tihada dayanır. Bu da bir devreye, bir asra has değildir, kıya­mete kadar devam edebilir.

İctihad kapısının açık bulunduğuna ve her zaman ictihad­da bulunmanın caiz olduğuna delâlet eden ikinci bir rivayet, Yemene gönderilen Hazret-i Muâz hadîsidir, Allah'ın Resulü onu vazifeli olarak Yemen'e gönderirken:

— Ya Muâz, ne ile hükmedeceksin? diye sordu.

—  Allah'ın Kitabiyle., cevap verdi.

—  Onda bulamazsan?..

—  Resûlüllah'ın sünnetiyle..

—  Onda da bulamazsan?...

—  Kendi re'yünle (içtihadımla).,

Buhârî ve Müslim'in ittifakla aldıkları hadîs-i şerifte bu-yuruluyor ki:

«Hâkim hükmederken ictihadda bulunur ve içtihadında isabet ederse, ona iki ecir (sevap ve mükâfat) vardır. Ve hükmederken icti­hadda bulunur fakat hatâ ederse, ona bir sevab vardır.» Bu sahîh hadîsten de açık olarak üç mâna çıkmaktadır: Halk arasında hükmedecek, dâvaları hail ü fasl edecek hâkimlerin ictihadda bulunacak bilgiye, meslekî formasyona sâ-hib olması..

2. İctihad kapısının kıyamete kadar açık bulunduğu..

3. Yeryüzünde hükmedenler, i'mâi-i Likir edip delilleri araş­tırırlarsa, Allah da onları muvaffak kılar,

Muhammed Sıddîk Hân, Neylü'l-Merâm adlı eserinde müc-tehid ile mukallid hakkında diyor ki:

« Bulûğu l-merâm şârihi Kaadı Mağribî ve emsali âlimler diyorlar ki: «Müctehid, hükümleri şer'î delillerden çıkarma ye­teneğine sahip olan kimselerdir. Fakat ne yazık ki bu kuvvette ilim adamı bulunmadığı için  zaten bulunması ve yetişmesi mümkün değildir un şartı da imamın usûl ve edilmesini inceden inceye tahkik etmek, imamdan sarih bir hüküm bulunmazsa, kendi görüş ve hükümlerini onun delillerine göre ayarlamaktır.»

«İnsan bu cümleleri okuduğu zaman hayret etmemek el­de değildir. Önce şunu sÖyliyeyim ki ictihad teaddüd etmez. Yâ­ni dinde ictihad ancak Allah'ın Kitabında ve Resûlüllah'ın sün­netinde yapılır. Şu imam, bu imamın ediîlesinde veya hüküm-yapılmaz.

Müellif devamla diyor ki: «Ben, içtihadı taklid yoluyla mü­talâa edenlerin bu tarz iddiasını küfrân-i nîmet sayıyorum. Çünkü böyîe bir iddiada bulunanların bizzat kendileri ictihad edecek, edilleden ahkâm çıkaracak seviyededirler. 0 kadar ki. Resûlüllah'in Mekke'de bulunan Kaadısı îtâb b. Mûsâ el-Eş'arî, başka yerde kaadılık yapan Muâz bm Cebel, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman devirelrinde kaadılık yapmış olan Kaadı Şü-reyh, belki istinbat yollarını bunlar kadar bilmezlerdi, diyebi­lirim. Nitekim Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bu hususa işaretle

buyurdular ki: «Nice tebliğ edilenler var ki dinliyenlerden daha anlayışlı ve bilgili olurlar.» Resûlüllah bununla ileride daha bilgili ve daha fakîh zatların geleceğini müjdelemiştir. [4]


 

[1] Nisa sûresi,  âyet:   58.

[2] İmâm Ahmed ve ehl-i sünen.

[3] tbnu Mâce - Ebû Dâvud - Neseî - Tirmizî - Hâkim

[4] Buharî-i şerifte, aynı husus şu ibareyle rivayet edilmiştir:

«Hazır olan gâib olana tebliğ etsin! Çünkü hâzır olanın, kendisinden daha anlayışlı kimseye teb­liğ etmesi umulur.»

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/183-188.