Emaneti Ehline Vermek-Adaletle Hükmetmek - Kuranahkami - 64. Sayfa
EMANETİ EHLİNE VERMEK-ADALETLE HÜKMETMEK
«Şüphesiz ki Allah size emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmeylemeni-zî emreder. Allah bununla sîze ne güze! Öğüd veriyor. Çünkü Allah (her şey'i) işiten ve görendir.» [1]
Önce şunu belirtelim ki, bu âyet-i kerîme İslâm hukukunun birçok hükümlerini içine almakta, cem'iyet ve milleti ayakta tutan hak ve adalet mekanizmasının sıhhatli bir şekilde işlemesine ışık tutmakladır. Kitabın zahirinden bütün insanların nıuhâtab tutulduğu ve emânetleri bütün çeşitleriyle içine aldığı anlaşılıyor.
Hazret-i Ali, Zeyd bin Eslem ve Şehr bin Havşeb'den yapılan rivayette, âyetin yalnız müslüman önderlerine ve ileri getenlerine hitab ettiği kaydedilmektedir. Bununla beraber umum ifâde ettiği daha açıktır. İniş sebebi husus ifâde etse de itibar lâfzın umumunadır, sebebin hususuna değildir. el-Nâ-hidî der ki: Bütün müfessirler umum ifâde eder mahiyette tef-sîr etmişlerdir. Ancak önderler ve ileri gelenler öncelikle bu hitâbm muhatabı sayılırlar. Bu bakımdan onların kendilerine tevdi' edilen kudsî emânetleri titizlikle korumaları ve zamanı gelince ehline vermeleri, zulüm ve haksızlığı kaldırmaları ve her hususta adaletle iş görmeyi şiar edinmeleri gerekir.
Bu emre muhâtab olan halk ise, kendilerine bırakılan maddî ve manevî her türlü emâneti gerektiği gibi korumalı ve buna saygılı olmalıdır. Şâhidlik ve benzeri konularda aleyhlerine bile olsa hakkı ifâde etmelidirler.
Ayetteki hitâbm umuma şâmil olduğunu söyliyenler: Be-râ' bin Âzıb, İbnü Mes'ud, İbnü Abbas ve Ubey bin Kâ'b'dır. Cumbur-i müfessirîn de bu kavli beğenmiştir. İbnü Cerîr Hazretleri de aynı görüştedir.
Emânetlere gelince, âlimler insana vâcib olan emânetleri üç kısma ayırmışlar:
1. İlâhî haklar..
2. İnsan hakları..
3. Şahsî haklar..
Ve bu üçünü tek bir çerçeve içine alacak olursak, insan ilâhî emâneti yüklenen yegâne mahlûktur. Bunu bilhassa âyeti daha açık beyân etmektedir.
Birinci haklar: Allah'ın kulları üzerine gerekli kıldığı namaz, oruç, zekât, adak ve bir takım keffaretlerdir. Her birisinin ayrı bir zamanı, yâni ödeme vakti vardır. O vakit gelince her emâneti yerli yerince ödemek gerektir.
İkinci haklar: İnsanların birbirine karşı yükümlü bulunduğu bir takım hak ve vecîbelerdir. Her insan diğerinin malını, canım, namus ve şerefini korumakla emrolunduğu gibi kendişine bırakılmış olan emânetleri de sahibine ödemekle me'-murdur. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.):
«Sana güvenip emânet bırakan kimsenin emânetini ver. Sana hiyânet edene sen hiyânet etme!» [2]
İkinci bir hadîs-i şerîf:
«Andolsun kir (kıyamet günü) hakları ehline ödiyeceksiniz. O kadar ki boynuzsuz koyunun hakkı boynuzlu olanından alınacaktır.»
Âyet-i kerîme'nin iniş sebebi konumuzu daha iyi aydınlatmaktadır. Bir çok müfessirler sebeb-i nüzulü şöyle kaydetmişlerdir: Mekke fethi yapıldıktan sonra Resûlüllah (S.A.V.) Kâ'~ be-i muazzamamn içinde namaz kılmak istediyse de Kâ'be anahtarını taşıyan Osman bin Talhâ bin Abdüddâr anahtarı vermek istemedi. Buna fazlasiyle üzülen Hazret-i Ali, Osman'ın kolunu tutup anahtarı elinden çekip aldı ve Kâ'be'nin kapısını Resûlüllah'a açtı. Resûlüllah Kâ'be'nin içindeki putları kırıp namaz kıldıktan sonra dışarı çıktı. Amcası Hz. Abbâs anahtarın kendisine verilmesini ve böylece sikaayet ile sedanetin kendi nezdinde toplanmasını talep etti. Bu sırada âyet indi: «Allah emânetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder,» ilâhî buyruk nüzul etti. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) anahtarı Hz. Ali'ye uzattı ve: «Emâneti ehline (Osman bin Talha'ya) teslim et,» diye buyurdu. Bunun üzerine Osman müslüman olmaktan başka yol bulamadı ve bu âlicenabhk karşısında eriyerek huzura çıktı, kelime-i şehâdet getirdi. Diğer bir rivayette ise, Peygamber (S.A.V.) bizzat kendileri anahtarı Osman bin Talha'ya teslîm edip: «Al, ebediyyen sizde sizin nezdinizde kalsın. Onu sizden zâlim olandan başka kimse almaz.»
Ayetteki adaletle hükmetmekten murad, Allah'ın Kitabına, Resulüllah'ın sünnetine uygun olan hükümlerdir. Şahısların düşünce ve görüşüyle meydana gelen hükümler değildir. Ancak hükme bağlanmak istenilen mes'ele hakkında bu iki kaynakta bir delîl bulunmazsa, o zaman Kitab ve sünneti bilen hâkimin ictihadiyle amel edilir. İmâm-ı Rabbânî Muhammed Şevkaanî kendi Muhtasarında Kaza bahsinde diyor ki:
«Ancak ictihad seviyesinde olup halkın malını yemekten sakınan ve her mes'elede adaleli gözeten, eşit muameleden ayrılmayan kimsenin halk arasında hükmetmesi doğru olur.»
İctihad kapısının dâima açık bulunduğuna, ictihad seviyesine yükselen olursa her zaman ictihadda bulunmanın caiz olduğuna delil, Hazret-i Büreyde'nin rivayet ettiği hadîstir:
«Hâkimler üçtür: Biri cennette, ikisi ateştedir. Cennette olan, hakkı bilip onunla hükmeden adamdır. Hakkı bilip, hükümde hakkı tecavüz eden ise ateştedir.» [3]
Evet, hakkı bilmek ve onunla hükmetmek sağlam bir içtihada dayanır. Bu da bir devreye, bir asra has değildir, kıyamete kadar devam edebilir.
İctihad kapısının açık bulunduğuna ve her zaman ictihadda bulunmanın caiz olduğuna delâlet eden ikinci bir rivayet, Yemene gönderilen Hazret-i Muâz hadîsidir, Allah'ın Resulü onu vazifeli olarak Yemen'e gönderirken:
— Ya Muâz, ne ile hükmedeceksin? diye sordu.
— Allah'ın Kitabiyle., cevap verdi.
— Onda bulamazsan?..
— Resûlüllah'ın sünnetiyle..
— Onda da bulamazsan?...
— Kendi re'yünle (içtihadımla).,
Buhârî ve Müslim'in ittifakla aldıkları hadîs-i şerifte bu-yuruluyor ki:
«Hâkim hükmederken ictihadda bulunur ve içtihadında isabet ederse, ona iki ecir (sevap ve mükâfat) vardır. Ve hükmederken ictihadda bulunur fakat hatâ ederse, ona bir sevab vardır.» Bu sahîh hadîsten de açık olarak üç mâna çıkmaktadır: Halk arasında hükmedecek, dâvaları hail ü fasl edecek hâkimlerin ictihadda bulunacak bilgiye, meslekî formasyona sâ-hib olması..
2. İctihad kapısının kıyamete kadar açık bulunduğu..
3. Yeryüzünde hükmedenler, i'mâi-i Likir edip delilleri araştırırlarsa, Allah da onları muvaffak kılar,
Muhammed Sıddîk Hân, Neylü'l-Merâm adlı eserinde müc-tehid ile mukallid hakkında diyor ki:
« Bulûğu l-merâm şârihi Kaadı Mağribî ve emsali âlimler diyorlar ki: «Müctehid, hükümleri şer'î delillerden çıkarma yeteneğine sahip olan kimselerdir. Fakat ne yazık ki bu kuvvette ilim adamı bulunmadığı için zaten bulunması ve yetişmesi mümkün değildir un şartı da imamın usûl ve edilmesini inceden inceye tahkik etmek, imamdan sarih bir hüküm bulunmazsa, kendi görüş ve hükümlerini onun delillerine göre ayarlamaktır.»
«İnsan bu cümleleri okuduğu zaman hayret etmemek elde değildir. Önce şunu sÖyliyeyim ki ictihad teaddüd etmez. Yâni dinde ictihad ancak Allah'ın Kitabında ve Resûlüllah'ın sünnetinde yapılır. Şu imam, bu imamın ediîlesinde veya hüküm-yapılmaz.
Müellif devamla diyor ki: «Ben, içtihadı taklid yoluyla mütalâa edenlerin bu tarz iddiasını küfrân-i nîmet sayıyorum. Çünkü böyîe bir iddiada bulunanların bizzat kendileri ictihad edecek, edilleden ahkâm çıkaracak seviyededirler. 0 kadar ki. Resûlüllah'in Mekke'de bulunan Kaadısı îtâb b. Mûsâ el-Eş'arî, başka yerde kaadılık yapan Muâz bm Cebel, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman devirelrinde kaadılık yapmış olan Kaadı Şü-reyh, belki istinbat yollarını bunlar kadar bilmezlerdi, diyebilirim. Nitekim Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) bu hususa işaretle
buyurdular ki: «Nice tebliğ edilenler var ki dinliyenlerden daha anlayışlı ve bilgili olurlar.» Resûlüllah bununla ileride daha bilgili ve daha fakîh zatların geleceğini müjdelemiştir. [4]
[1] Nisa sûresi, âyet: 58.
[2] İmâm Ahmed ve ehl-i sünen.
[3] tbnu Mâce - Ebû Dâvud - Neseî - Tirmizî - Hâkim
[4] Buharî-i şerifte, aynı husus şu ibareyle rivayet edilmiştir:
«Hazır olan gâib olana tebliğ etsin! Çünkü hâzır olanın, kendisinden daha anlayışlı kimseye tebliğ etmesi umulur.»
Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/183-188.
İslami Okul Okulların En Önemlisi