Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Savaş - Kuran - Kuranahkami - 71. Sayfa

SAVAŞ. 1

Çıkarılan Hükümler: 2

SAVAŞ. 3

Çıkarılan Hükümler: 4

FİTNEYE KARŞI  SAVAŞ. 5

Çıkarılan Hükümler: 6

SAVAŞ VE  MİSLİYLE MUKABELE. 6

Çıkarılan Hükümler: 8

ALLAH YOLUNDA MAL VE CAN İLE SAVAŞMAK.. 8

Çıkarılan Hükümler: 10

SAVAŞIN  FARZİYYETİ 10

Çıkarılan Hükümler : 12

HARAM AYLARINDA SAVAŞ. 12

DİĞER MİLLETLERLE ANDLAŞMA.. 14

Çıkarılan Hükümler : 15

 

SAVAŞ

 

«Size savaş açanlarla Alîah yolunda savaşın. Aşırı gitme­yin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez.» [1]

Fitne ve fesad, zulüm ve teaddî, haksızlık ve kargaşalık art­tı mı, Allah'ın insanlara hoş gördüğü hürriyeti, mukaddes de­ğerleri, i'tikadı umdeleri korumak, vatan, namus ve şerefi mu­hafaza etmek için savaş zarurî olur. Yalnız savaşa başlamadan Önce gereken bütün tedbirleri almak, îman saflarını sıklaştır­mak şarttır. Sonra teslimiyet, tevekkül ve savaş...

Mekke-i mükerreme'de inen âyetlerle bir müddet oyalama metodu gösterilmiş ve hemen sa­vaşa müsaade edilmemişti. Medîne-i münevvere'de ise Resû-lüllah (S.A.V.) kısmî tedbirler almış, İslâm'ın ruhundan manen kopuk ve dağınık iki topluluğu cemaatleştirmiş, kardeşlik bağ-lariyle sağlam bir îmân kal'ası vücuda getirmişti. Artık Müslü­manlara karşı savaş açanlarla savaş edilmesi, savaşmryanlara karşı savaş açılmaması hakkında emirler inmeye başladı. âyeti bu emri terennüm eder. Nitekim bu âyet indik­ten sonra Allah'ın Resulü (S.A.V.) savaşmak isteyenlerle savaşti. Bu hal  «Müşrikleri Öldürünüz!» ile «Müşriklerle savaşınız», âyetleri ininceye ka­dar devam etti. Bu iki âyetle yetmiş kadar âyetin neshedildiği söylenir. Öyle ki son emirler indiği devrelerde, ilâhî nuru sön­dürmek için büyük bir fitne kumkuması bütün hıziyle büyüyordu Bunun müsebbipleriyle savaşmaktan başka çare kalma­mış gibiydi.

Bu ortam içinde, savaş hakkında inen âyetlerden bir kıs­mı savaşın cevazını, bir kısmı da doğrudan doğruya savaşma­yı âmirdir. 190. âyet ikinci kısma dâhildir.

«Sizinle savaşanlarla, savaş açmak istiyenlerle savaşın» mealindeki âyetten, ancak savaş açan ve bilfiil savaşa katılanlarla savaşın, çocukları, evinde oturan kadınları, yaşlıları, din adamlarını öldürmeyin, ağaç ve hayvanları imha etmeyin, hükmü çıkarılmıştır.

Evet, Resûlüllah Efendimiz ile dör! büyük halîfe bu yol­da hareket etmişlerdi. Müslim'in Hz. Büreyde (R.A.)den yaptı­ğı rivayette, buyuruluyor ki:

«Allah yolunda din uğrunda savaşın, (evel) Allah'ı inkâr edenlerle savaşın; savaşın fakat gadretmeyin, gizli hıyanette bulunmayın, kulak, burun ve benzeri organları kesmeyin, ço­cukları ve bir de kendini mâbedlere vermiş kimseleri öldür­meyin.» [2]

İmam Ahmed, Ebû Dâvud ve diğerlerinin Enes bin Mâlik  (R.A.)den merfûan yaptıkları rivayette, îbnü Abbas (R.A.) di­yor ki:

«Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz askerlerini bir yere gön­derdiğinde onlara şöyle hitab ederdi: Allah'ın ismiyle çıkın, Al­lah yolunda, Allah'ı inkâr edenlerle savaşın. Haddi aşıp zulmet­meyin, gadretmeyin, kulak, burun gibi organları kesmeyin, ço­cukları öldürmeyin, kendini mâbedlere vermiş kimseleri de Öl­dürmeyin.» [3]

Buhârî ve Müslim'in îbnü Ömer (R.A.)den yaptıkları ri­vayete göre: Resûlüllah (SA.V.)m savaşlarından bâzısında (savaş alanında) öldürülmüş kadına rastlandı. Resûlüllah (S.A.V.) kadın ve çocukların öldürülmesini hoş karşılamadılar.

Hazret-i Ömer (R.A.)in, İskenderiye'yi fethettikten sonra şehrin yağma edilip edilmemesini Halîfeden soran Amr bin As'a (R.A.) gönderdiği emirnamede, kadın ve çocukların öl-dürülmemesi, mâbedlere kapanmış rahiplere dokunulmaması ve her hususta adalet ve insaniyetten ayrılmaması emir ve ten-bih edilmiştir.

Yezîd bin Ebû Süfyân kumandasında Şam'a asker gönde­ren Halîfe Ebûbekir Sıddîk (R.A.), Yezîd'e şu emri vermişti: «Kadınları, ihtiyarları ve çocukları öldürmeyin, meyva ağaçla­rım kesmeyin, bayındır yerleri harap etmeyin, sahibi olmadı­ğınız hayvanları boğazlamayın, ganimet taksim edilirken bir şey (fazladan) almayın. Davranışlarınızda da cesaretsizlik gös­termeyin.» (Beyhakî) Halîfe Hz. Ali (R.A.)nin Mısır valisi Mâlik bin Hâris'e yazdığı emirnamede buna benzer birçok emir ve tavsiyeleri ol­muştur.

İslâm dîni cihanşümul bir sistem olduğu için barışı da, sa­vaşı da Lam bir adalet ve insaf ölçüsü içindedir. Hıristiyanlık ise İsrail oğullarına Tevrat'ın mütemmimi mahiyetinde gönde­rilmiş bir dindir. Bu bakımdan savaşı kökünden men'eder. Me­ta İncil'inde deniliyor ki: «Ben sîze fenalığı fenalıkla karşıla­mayın, belki sağ yanağınızı da çevirin. Seni bir mil sürükliyen kimse ile iki mil git derim.»

O kadar ki Hazret-i Isâ (A.S.) mukaddes Balras'a şöyle de­miştir:  «Kılıcını yerine koy, çünkü kılıcı kılıçla karşılıyanlar mahvolmuşlardır.»

Hıristiyanlıkta bu emirler mevcut olduğu halde, en zalima­ne savaşları onlar yapmışlar, Müslümanları imha etmek için haçlı seferlerini tertiplemişler ve girdikleri her yerde zulüm, gadir ve hıyanetin en kötüsünü işlemişlerdir.[4]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Savaş Allah yolunda, din uğrunda i'lâ-yı Kelimetullah için yapılır.

2- İslâm dîni kılıç dini, kılıç zoruyla meydana gelmiş bir din değildir. Barış asıl, savaş arızîdir. Bu bakımdan fitne çı­karan, savaş açan ve bir de zulm ü tuğyan edenlere karşı sava­şı emreder.

3- Mütecavizlere karşı silâh kullanırken adaleti gözet­meyi, haddi aşmamayı emreder. Bu bakımdan:

4- Savaşa iştirak etmiyen kadın ve yaşlılar, mâbedlere kapanmış din adamları ve çocuklar öldürülmez. Ağaçlar kesil­mez, mâbedler yıkılmaz, kulak, burun ,el, ayak gibi organlar kesilmez, gözler oyulmaz.[5]

 

SAVAŞ

 

«Onları (size karşı harp açanları veya açmak istiyenleri savaş halindeyken) nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardık­ları yer (Mekke)den onları çıkarın. Fitne adam Öldürmekten daha beterdir. Mescidi Haram yanında sizinle savaşmadıkça onlarla savaşmayın. (Fakat orada üzerinize gelip) sizinle sa­vaşırlarsa, siz de onları öldürün; işte kâfirlerin cezası böyle­dir.

(Ama savaştan) vazgeçerler (de İslâmiyete yönelip tevbe ederler)se Allah çok bağışlıyan ve merhamet edendir.» [6]

Âyetteki hitap, umum Müslümanlara olmakla beraber se-beb-i nüzul itibariyle bilhassa muhacir (din uğrunda Mekke'­den Medine'ye göç eden)leredir. Zamir ise, Kureyş kâfirlerine râci'dir. Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz bu emre uyarak Mek­ke'yi fethetti ve İslâmiyet dairesine girmiyenleri oradan çıkar­dı. Bu çıkarılışın başlıca iki sebebi vardır:

1- Müşrikler murdardır, Mescid-i Haram'a yaklaşamaz-lar. O mukaddes yere ancak Allah'a ve Resulüne dosdoğru îmân -eden bahtiyarlar ayak basabilir.

2- Müşrikler orada kalacak olursa îmân saflarını gev­şetmek, İslâm vahdetini bozmak için geniş çapta fitne çıkarırlardı. Fitne ise milletin huzurunu bozup kargaşalıklara yol açacağından  adam öldürmekten daha beterdir.

Çünkü katil, insanı sadece dünyadan çıkarır, fâni hayata son verir. Fitne ise insanı günde birkaç kerre öldürür; bazen de insanı hem dünya nimetinden, hem de îmân devletinden mahrum bırakır. Bu bakımdan fitneye uğramaktansa, fitne çı­karanları sürmek, Öldürmek daha uygundur. Nitekim insana ölümü temenni ettiren fitne ve fesad, ölümden çok daha beter­dir.

O halde Müslümanlığın bilhassa ilk kuruluş ve yayılışında aralıksız savaşlara girişmesi, savaş severliğinden veya insanı kahretmek istediğinden değil, fitneyi defetmek, insan hürriye­tini sağlamak, «lâ ilahe ülâllah»ın her şeyden yüce ve üstün ol­masını gerçekleştirmek içindi.

«Onları nerede yakalarsanız öldürünüz» mea­lindeki âyeti umumî mânâya alanlar olmuşsa da  şöyle ki müşrikleri nerede yakalarsanız, barışta olsun, savaşta olsun, Haram dâhilinde olsun, hâricinde olsun  bu husustaki İsla-mî prensiplere pek uymamaktadır. Bize kalırsa, savaş başlayın­ca artık hassas davranacaksınız, müşrikleri gece olsun, gündüz olsun nerede yakalarsanız velev Haram dâhilinde olsa, öîdürü-nüz. Çünkü size karşı savaş açmşılardır. Zîra âyetin son kıs­mındaki: «Mescid-i Haram yanında sizinle savaşmadıkça onlar­la savaşmayın!» emri siyak olarak bu mânaya delâlet etmekte­dir.

«Mescid-i Ha­ram yanında sizinle savaşmadıkça onlarla savaşmayın. (Fakat orada üzerinize gelip) sîzinle savaşırlarsa, siz de onları Öldü­rün.» [7]

Hamza ve Kisâî kirâetinde ise

«Mescid-i Haram yanında sizi Öldürmedikçe onları Öldürmeyin» meâlindedir.

Buna göre: Mescid-i Haram yanında ve dolayısiyle Mekke-i Mükerreme'de kısas dışında birini öldürmek caiz değildir. Fit­neyi önlemek için ilk yapılacak iş, fitne çıkaranları Mekke dı­şına sürmektir. Nitekim                                  «Hani biz Beyt-i (şerifi) insanlar için bir toplantı yeri ve emîn bir mahal

yapmıştık,» [8] ve  «Kim oraya girerse emni­yet içinde olur,» mealindeki âyetler buna işaret etmektedir. Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.) buyurdular ki:

Meali: «Şüphesiz ki bu şehir (Mekke-i Mükerreme), Allahü teâlâ onu gökleri ve yeri yarattığı gün haram (saygı değer) kıl­mıştır. O halde bu şehir kıyamete kadar Allah'ın hürmetiyîe haramdır. Hem bu şehirde benden önce hiç bir kimseye savaş helâl kılınmamıştır; bana da gündüzden bir saat helâl kılındı. (Ondan sonra da) kıyamete kadar Allah'ın hürmetiyîe haram­dır. Dikeni koparılmaz, avı iz'aç edilip ürkütülmez, yitiğini (time ait olduğunu) bilenden başkası alamaz, yaş otları kesil­mez.»

Bunun üzerine Hazret-i Abbas (R.A.):

— Ya Resûlellah! İzhir (bitkisini, boya otunu) istisna edi­niz. Çünkü bu ot onların boya olarak ve ev örtüleri için (kulla­nılır).

Resûlüllah (S.A.V.):

—  «İzhir (bitkisi) müstesna (o koparılabilir),» buyurdu­lar. [9]

Mekke fethedildiği gün bir saat kadar çarpışma oldu ve birkaç kişi öldürüldü. Resûlüllah (S.A.V.):

«Bugün içeri girip kapısını kapayan emniyettedir. Mescid-i Harâm'a giren emniyettedir ve Ebû Süfyan'ın evine giren em­niyettedir» buyurmuşlardı. [10]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Müslümanlara karşı savaş açanlar veya Müslümanları öldürenler, mil ü haram (Mescid-i Haram'ın içi, dışı) demeden nerede yakalanırsa öldürülür. Çünkü fitne adam öldürmekten daha beterdir.

2- Mescid-i Haram yanında kısas (misilleme) yapmak caizdir.

3- Haram dâhilinde savaş ve kısas dışı birini öldürmek caiz değildir.

4- Hararn yanında İslâmî bir hak olmadan adam öldür­mek isteyen, haksız yere bu işe teşebbüs ettiği için zâlimdir; kendini müdafaa eden günahkâr olmaz. Zâlim, katil fiilini işler­se kısas lâzım gelir.

5- İraarn Ahmed'in Tavus tarikiyle yaptığı rivayette bu-yuruluyor ki:  «Harem-i şerîfte hırsızlık yapan veya adam öldüren kimseye had d, Harem-i şerifte vurulur.»[11]

 

FİTNEYE KARŞI  SAVAŞ

 

«Onlarla savaşın, tâ ki fitne olmasın ve din de yalnız Al­lah için olsun. Vazgeçerlerse artık zâlimlerden başkasına düş­manlık yoktur.» [12]

Savaşın bir takım dinî, fikrî, içtimaî, iktisadî ve psikolo­jik sebepleri vardır. Bu sebeplerden biri fitne şeklinde belirgin hal almca, artık savaş kaçınılmaz olur. Meselâ: «İçtimaî tekâ­mülün bütün safhalarım üretim ekonomisi vücude getirir» fik­ri, bâtılı ayakta tutmak için Hıristiyan misyonerlerin dinî faa­liyeti, «ferdî mülkiyet yakında kaybolacak ve yerini sosyal mülkiyete bırakacaktır» iktisadî görüşü bir fitne hâlinde mey­dana dökülünce onu yok etmek için cihâd farz olur.

İşte Cenâb-ı Allah insanların hürriyet ve i'tikadmı, mülki­yet ve namusunu tehdid eden fitnelere karşı hazırlıklı bulun­mamızı tenbih ediyor ve yalnız Cenâb-ı Hakk'a inkıyâd edil­sin, dîn olarak yalnız İslâm kalsın diye  Harem-i şerifte ol­sa bile fitnecilerle savaşmayı emrediyor. Bu savaş maddî ve manevî, fikrî ve iktisadî, dinî ve millî cephelerden olabilir.

Ayet-i kermenin zahirî delâletinden, Harem-i şerifte olsun, onun dışında olsun fitne çıkaran, anarşiye yol açan müşriklerle, bilfiil savaşa girişmeseler bile savaşmanın farz olduğu an­laşılıyor.

Buna işaretle Allah'ın Resulü (S.A.V.)  Efendimiz buyur­dular ki:

«Lâ ilahe illallah (Allahdan başka ilâh yok) deyinceye ka­dar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu dedikleri zaman  İslâm hakkı müstesna  artık kanlarını ve mallarını ben­den korumuş olurlar. Hesapları da Allah'a aittir.» [13]

O halde cihadı doğuran başlıca iki sebep vardır  ki yu­karıda belirttiğimiz bütün sebepleri içine alır 1-  Fitneyi Önlemek, 2 - Yalnız Allaha kulluk edilsin, dîn O'nun için hâlis kılınsın emrini gerçekleştirmek.

Buhârî ve Müslim'in rivayet ettikleri diğer bir hadîs-i şe­rifte buyur uluyor ki:

«Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.)den: Şecaatine mebni savaşan, hamiyyete gelip savaşan ve bir de gösteriş için savaşanlardan hangisi Allah yolundadır? diye soruldu. Buyurdular ki: «Lâ ila­he illallah daha yüce olsun diye savaşan kimse Allah yolunda­dır.» [14]

«Allah'a eş-ortak koşmaktan ve ınü'mirilerle savaşmaktan ve nihayet fitne ve fesaddan vazgeçerler­se barış asıldır   düsturuna uyularak artık zâlimlerden baş­kasına düşmanlık (savaş açmak) yoktur.» [15]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Tuğyan edip fitne çıkaran müşriklerle savaşmak farz­dır.

2- Aynı hal Harem-i şerifte vuku' bulsa, orada da sava­şa cevaz vardır.

3- O halde savaşı meşru kılan başlıca iki sebeb vardır:

a- Adam öldürmekten daha beter olan ve cem'iyyet nizamı­nı, millet düzenini, i'tikad hürriyetini, mülkiyet hakkım, na­mus mefhumunu ak-üst eden fitneyi önlemek,

b -Yalnız Al­lah'a boyun eğilmesini, dînin O'na hâlis kılınmasını sağlamak.

Vatan ve milletin bakası için savaşmak birinci kısma dâ­hildir.

Büyük âlim Abdurrahman Azzam'ın konumuzla ilgili bir­kaç cümlesini nakletmekte fayda görüyorum: «Allah'ın Kur'-ân-ı Kerîm'i ile Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.)in hadîslerini oku­yanlar, yalanla nifakın (fitne ve fesadın) küfürden daha aşağı olduğuna hükmedecekleri gelir. Çünkü Allah yalancılar ve fit­necilere lanet etmiş ve münafıkları cehennemin en aşağı taba­kasına koymuştur. İnsan ilk bakışta bu şiddetin sebebini an­layamaz. Amma nifakın (fitnenin) âmmeye olan zararına ba­kılır ve biraz da bizzat münâfıkın şahsında yaptığı te'siri göz­den geçirirse, âlem-şümûl nizâmın bozulmasında esaslı unsur olduğu anlaşılır.

İçinde yaşadığımız dünyada âlemşümul ıstırabı düşündü­ğümüz zaman bu cihetin anlaşılacağını umarım. Nifak (fitne) bu ıstırabın en büyük sebeplerinden değil midir? İş başında olanlar ve az-çok harbe iştirak edenler müesseselerini doğruluk ve samimiyet üzerine kurmuş olsalardı, bu müessese gördüğü­müz şekilde yıkılır mıydı? Yıkılması sonucu cihan harbinde vuku' bulan büyük fesada müncer olur muydu? İnsanlar, iddia ettikleri umumî hayırseverlik mes'elelerinde ciddî olsalardı ve beşer hukukunun hürmeti gerçekten kalblerinde yer etmiş ol­saydı, bu hakların ve umumî hayrın mânâlarında bugünkü gi­bi ihtilâfa düşerler miydi?»

İşte Cenâb-ı Hak, fitne olmasın, haklar çiğnenmesin, umu­mî hayır hakikî rnecvrasından çıkmasın diye savaşı emrediyor. Yaygın ıstırabı ancak Allah'ın beğendiği son din İslâmiyet din direbîlir. Bunun için «din de yalnız Allah için olsun» buyurul-mustur.[16]

 

SAVAŞ VE  MİSLİYLE MUKABELE

 

«(Savaş haram aya tesadüf ederse), hürmetli ay hürmetli ay'a bedeldir. Hürmetler karşılıklıdır. Bunun için size tecavüz edene siz de tecavüz ettiklerinin misliyle tecavüz edin. Allah'­tan korkun takva üzere bulunun. Şüphe yok ki Allah takva sa­hipleriyle beraberdir.» [17]

Bir saldırıya karşı misliyle mukabele, saldırı değil, saldı­rının cezasıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de, haram ayında size (taş, so­pa ve benzeri şeylerle) saldırıp Mekke'ye girmenize mâni' olan­lara misliyle mukabele etmeniz haram avının hürmetini ihlâl veya haksız bir tecâvüz değil, karşı tarafın haksız tecâvüzüne misliyle mukabeledir. O halde ilk saldırıya geçen, hürmeti ihlâ ettiğinden haddi aşıp zulmetmiştir. Mukabele eden mütecaviz sayılmadığından günahkâr olmamıştır.

Ancak bu zarara  misliyle mukabeleden de anlaşılacağı gibi  zarar ile mukabele demek değil, zararı gidermek için misillemedir. Bu hususu az ileride mezheplerin görüşünü ak­settirirken belirteceğiz.

Âvet-i Kerîme'de tahsisten sonra tamime gidilmesi, hür­metin sadece hürmetli aylara has olmadığı, el uzatılması caiz olmavan haklara da şâmil bulunduğunu ifâde içindir. Nitekim cümlesi bu takririn fezlekesi mahiye­tindedir. [18]

Âyette geçen  “Bi misli” kelimesi, misliyle mukabeleyi ifâde eder.

Ancak mümaselet mümkün olmayan hürmetlerde kısasa gidil­mez. Meselâ gasb edilen (zorla alınan) mal zayi edilmişse, var­sa misli, yoksa bedeli (para olarak kıymeti) alınır. Zayi edil-memişse olduğu gibi alınır. Bunun dışına çıkmak zararı mu­cip olur. Diğer bir âyet-i kerimede, «Kötülü­ğün karşılığı ona denk bir kötülük (bîr misilleme)dir. Fakat kim afvederse (barış sağlarsa) mükâfatı Allah'a aittir. Şüphe yok ki Allah zâlimleri asla sevmez,» buyuruluyor.

Yukarıdaki âyetin geniş anlamı ise, müşrikler haram ayın­da sizinle savaşacak olur ve ay'in hürmetini çiğnemeye yelte-nirlerse, buna karşılık siz de onlarla haram ayında savaşın.

Bâzılarına göre: Bu âyet, «kıtal? âyetiyle nesholunmuştur.

İlmine güvenilir âlimlere göre, nesholmamıştır;  hükmü bakidir; mal ve cana vâki tecavüzde misillemeyi âmirdir. An­cak misillemeyi Kur'ân-ı Kerim ile amel eden yetkili makamlar icra eder, ferdler değil.

Resûlüllah (S.A.V.):

«Emâneti sana güvenip emânet eden kimseye ver; sana hiyâ-net edene sen hiyânet etme!» [19]

Dâre Kutnî'nin rivayet ettiği bu hadîs-i şerif, misillemenin caiz olduğuna işaret ediyor ve fakat afv etmenin âlicenaplık ol­duğuna dikkati çekiyor. Nitekim Ebû Hanîfe'ye, Mâlikîlerin ço­ğuna ve Atâ' el-Horasanî'ye göre de böyledir. Yâni misillemeyi ancak yetkili makamlar yapabilir, fertler değil. Şafiî, îbnü Mün-zir ve Kurtubî'ye göre: Fertler de mal ve canlarına vâki tecâ­vüzlere denk bir tecâvüzde bulunabilir. Çünkü böyle yapmak

tecâvüzün cezası olur. «İlk tecâvüzü yapan daha zâlimdir.»

İkincilerin delili: Cenâb-ı Peygamber (S.A.V.)in. Ebû Süf-yân'm karışma kocasının malından kendisine ve çocuklarına yetecek kadar almasını mubah kılmasıdır.

Ayrıca İrnâm-ı Şafiî bu âyetten istidlal yollu şu hükümleri çıkarmıştır:

a) Kaatili, katlinin (öldürme şeklinin) misliyle öldürmek. Şöyle ki: Boğarak öldürmüşse aynı şekilde boğulur, boğazlıya-rak öldürmüşse aynen boğazlanır.

b) Başkasının malını cebren almak veya telef etmekte de misliyle mukabele edilir.

Hanefîlere göre, İslâm Hukukunda bununla ilgili genel kaaide şöyledir: Misliyle mukabele mümkün olan hususlarda misliyle, olmıyan hususlarda kısas yapılamaz. Bilhassa kemiy-yetlerde misliyle ödeşme mümkün değildir; aksi halde zararı mucip olur. Meselâ: Zorla alınmış bir mal zayi edilmemşise (mevcudsa) aynen alınır; zayi edilmişse, misli olan şeylerden ise misl-i nev'isi, değilse malî değeri alınır.

Demek ki, mukabelede asıl olan, mutlak değil, bilmisildir. O halde zarara zararla mukabele caiz değildir; sadece zararı gidermek lâzımdır. Bu da misliyle ödeşilerek giderilebilir; mis­le riâyet lâzımdır.

Ayetin tarihî cihetine gelince: İbnü Cerîr'in îbnü Abbas (R.A,)dan yaptığı rivayete göre Resûlüllah (S.A.V.) hicretin al­tıncı yılında umre yapmak üzere Mekke'ye girmek istemişti. Fakat Mekke müşrikleri buna mâni olmuş, Resûlüllah'm Bey-tüllaha yüz sürmesine müsâade etmemişlerdi. Hâdise harara ay'ı zilkaade'de cereyan etmiştir. Bu sebeble umre gelecek se­neye bırakılmıştı. Bu, Hudeybiyye anlaşmasının gerektirdiği bir hâl idi. İkinci sene Resûlüllah (S.A.V.) «Umre»yi kaza etmek için Mekke'ye hareket ettiler ki bu yine zilkaade ayına rastlamıştı. Bunun üzerine âyeti indi.[20]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Hürmetler karşılıklıdır; el uzatılması caiz olmayan mal ve canlarda kısas yapılır.

2- Mümâselet mümkün olmayan hürmetlerde kısasa gi­dilmez, nevi veya kıymeti alınır.

3- Zarara zarar ile mukabele edilmez, giderilmeye çalı­şılır, misliyle takas yapılır.

4- Ebû Hanîfe ile Mâlikîlerin çoğuna göre, kısası ancak yetkili makamlar uygular, ferdler değil. Şafiî'ye göre, icabetti-ği yerlerde ferdler de yapabilir.

5- Hanefîlere göre: Kaatili katlinin misliyle (şekliyle) öldürmek zarara mucip olur. Bu bakımdan kısasta öldürme şekli tatbik olunmaz. Şafiî'ye göre, öldürme şekli tatbik olu­nur.

6- Kısas ve mukabele-i bil-misil şart değildir. Afv edip barış sağlamak da mümkündür.[21]

 

ALLAH YOLUNDA MAL VE CAN İLE SAVAŞMAK

 

«Allah yolunda (malınızı) harcayın, (sadece mal kazan­mak sevdasına düşüp, Allah yolunda cihadı bırakarak) kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın ve (bu yolda dâima) iyilik edin. Şüphe yok ki Allah iyilik edenleri sever.» [22]

Bu âyet-i kerîme Allah yolunda savaşmayı ve bunun için gereken harcamayı emrediyor. Tehlikenin  icab ettiği za­man savaş etmekte olmadığına, asıl tehlikenin savaşı terk edip mal toplama sevdasına düşmekte olduğuna dikkatimizi çekiyor. Din ve dünyamız için tehlike olabilecek mahiyette bir fikir, ideoloji, cereyan ve davranış varsa bunun karşısına çık­mak ve gereken yardımı esirgememek her müslümana farzdır. Bu husustaki en ufak bir ihmal ve lâkaydîlik bizi elîm bir teh­likenin eşiğine götürür.

Âyet-i Kerîme'de lâfzın delâlet ettiği umumî mânaya iti­bar gerekir, sebebin hususîliğine değil. Öyle ki tehlike olduğu sezilen veya hissedilen her şey bu mânaya dahildir. Nitekim Saîd bin Mansûr, İbnü Cerîr, İbnü Münzir ve îbnü Ebî Hâtim'-in tahrîc ettikleri rivayete göre: Âyette geçen «tehlike», Allah yolunda harcamayı terketmektir. Fakir düşerim korkusuyla Al­lah yolunda açılan cihada malî yardımda bulunmamaktır. Bu­na paralel olarak barış günlerinde Müslümanlara cihâd ruhu­nu aşılamak, İslâmiyetin karşısında olan düşmanların çalışma metodunu, yıkıcı faaliyetlerini ve baş vurdukları vasıtaları en belirgin bir şekilde tanıtmak ve sonra onları te'sirsiz hale sok­mak için nasıl çalışmak icab ediyorsa  bunun yollarını öğretrhek; tevhîd akidesini, İslâmî nizamı ve vatanı korumak için her türlü malî yardımda bulunmanın gerekliliğini Müslümanla­rın kalblerine aşılamak şarttır. Müslümanları idare edenler sa­dece vergi toplamakla meşgul olur da bu gibi hayatî problemle­rin çözümüne eğilmezse, tehlikenin gelmesine en müsait zemi­ni hazırlamış olurlar.

«Eğer Allah, insanların bâzısı(nin serr ü fesadı)m diğer bâzısı ile def'etmese idi manastırlar, kiliseler, havralar ve için-de Allah ismi çokça anılan mescidler herhalde yıkılır giderdi. Allah kendisine (dînine) yardım edenlere yardım eder.»

Beyhakî, îbnü Abbas (R.A.)dan aynı tefsiri rivayet etmiş­tir.

Ebû Ya'lâ, îbnü Cerîr, Bagavî, İbnü Münzir, İbnü Ebî Ha­tim, İbnü Hibban, îbnü Kaani' ve Taberânî'nin Dahak'dan yap­tıkları rivayete göre: Önceleri ENSAR (Allah hepsinden razı olsun) çekinmeden Allah yolunda mallarını harcıyor, canlarım seve seve veriyorlardı. Bir sene kıtlık oîunca hüsnü-zanları bo­zuldu ve artık harcamaktan vazgeçtiler; «bundan böyle işimiz­le meşgul olalım, İslâmiyet kuvvet ve kudret bulmuştur» dedi­ler. Bunun üzerine 195. âyet indi.

Ebû Dâvud, Tirmizî, Neseî, Ebû Ya'lâ, İbnü Cerîr, İbnü Ebî Hatim, Hâkim, Taberânî, îbnü Merdveyh ve Beyhakî'nin Eşlem bin îmrân'dan yaptıkları rivayete göre; Hazret-i Eşlem diyor ki: Bizler Kostantiniyye'yi (İstanbul) kuşatmış idik. Mı­sırlılar Hz. Akabe bin Amr, Şamlılara Fadale bin Ubeyd ku­manda ediyordu. Bizanslılardan büyük bir saf meydana çıktı, biz de hem saflarımızı düzelttik, hem de hücuma hazırlandık; tam bu sırada Müslümanlardan bir zat tek basma Bizanslıların saffma hücum etti ve büyük bir cesaretle aralarına daldı. Bu­nun üzerine Müslümanlardan bir kısmî, «Sübhânellah, adam kendi eliyle kendisini tehlikeye attı!» diye seslerini yüksekti­ler. Bunu duyan Eshâb-ı Kiramdan Ebû Eeyyûb Hâlid bin Zeyd (R.A.) ayağa kalkıp şöyle buyurdu: «Ey nâs! Siz bu âyetin te'-vîli hilâfına bir tevilde bulunuyorsunuz. Halbuki bahsi geçen âyet-i kerîme Ensar cemaati bizler hakkında nazil oldu. Şöyle ki: Cenâb-ı Allah İslâm dînini azîz ve gaalip kıldıktan ve dî­ne hizmet edenler çoğaldıktan sonra biz kendi aramızda (Resû-iüllah (S.A.V.)m hazır bulunmadığı bir toplantıda) şöyle ko­nuştuk: «Malımızı bir hayli harcadık işlerimizle meşgul ola­madık. Cenâb-ı Allah artık İslâmiycti azîz kıldı, onun yardım­cıları çoğaldı, bundan böyle mal ü mülkümüzün başında otur-sak da zayi' ettiklerimizi telâfiye çalışsak...»

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: «Kendi elinizle kendinizi teh­likeye atmayın ve (bu yolda) iyilik edin...» mealindeki âyeti in­direrek asıl tehlikenin savaşı teikedip, mücahedeyi bırakıp mal ve mülk başında oturmak olduğunu bizlere bildirdi.»

Atâ' bin Sâib'in Saîd bin Cübeyr'den, o da İbnü Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayete göre: Kur'ân'm beyân ettiği tehlike, cîhadda değil, Allah yolunda gereken yardımı, harcamayı yap­maktan kaçınmaktadır. Hasan el-Basrî'ye göre: Tehlike cimri­liğin tâ kendisidir. Nu'mân bin Beşir (R.A.)e göre: Bu âyet, günah işledikten sonra afv olunmıyacağına i'tikad edip büsbü­tün günahlara dalan kimseler hakkında inmiştir.

Bu hususta birkaç rivayet daha vardır, nakletmeye lüzum görmedik. Arzu edenler İbnü Kesîr ile Kurtubî tefsirlerine mü­racaat etsin.[23]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

1- Allah yolunda savaşmak ve bunun için  mümkün olduğu kadar  malî yardımda bulunmak farzdır.

2- Barış günlerini değerlendirip fikrî mücadelede üstün gelmek ve kültür yoluyla gençliği hazırlamak için günün vası­talarını ele geçirip hayre tevcih etmemiz lâzımdır.

3- Yetişmekte olan nesli manevî boşluktan kurtarıp, gayesizliğe itilmekten korumak zarurîdir.

4- Mücâdele ruhundan mahrum olan milletlerin akıbe­ti mutlak tehlikededir. Mücadele yalnız savaş meydanında çar­pışmak demek değildir; ilâhî nizama uyarak menfî ideolojileri tslâmî Ölçüler içinde yenmeye çahşmakLır.

5- Farz olan zekât ve diğer malî vecibeleri vermemek, tehlikeye yol açar. Servet hırsiyle zekât ve vergi gibi içtimaî adaletin te'sisine medar olacak, menfî cereyanları te'sirsiz hâ­le getirecek haklan Ödememek, felâketi hazırlar.[24]

 

SAVAŞIN  FARZİYYETİ

 

«Savaş hoşunuza gitmediği halde size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız şey, sizin için hayırlı olur; sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olur. Allah bilir, siz bilmezsiniz.» [25]

Ayet-i Kerîme'de düşmanların şerrini defetmek, Müslü­manların hür ve müstakil yaşamasını sağlamak için mü'minlere savaşın farz kılındığı beyân ediliyor.

İnsan çoğu zaman hâdiselerin naşıl cereyan edeceğini, baş­lanılan bir işin nasıl sonuç vereceğim önceden kestiremez. Bu bakımdan hayırlı telâkki ettiğimiz bir iş, şer ile neticelenebilir; şer zannettiğimiz bir iş hayır ile sonuçlanabilir. Fakat ilmi geç­miş, hal ve istikbâli içine alan Cenâb-ı Hak her şey'in öncesini ve sonrasını bilir; bizi hayırlı sonuçlara ulaştırmak için emir­ler verir, şer ve fesaddan korumak için nehiylerde bulunur. Her biri birer hikmete mebnîdir. O halde yegâne Hakîm olan Allah'ın emir ve nehiylerine kayıtsız, şartsız uymamız icab et­mez mi? İşte savaş ile emrolunmamız da bu hikmetlerden biri­dir. Ama insan tabiatı ve dünya hayatına karşı olan aşırı meyli îcâbı savaştan pek hoşlanmaz; rahat ve müreffeh yaşamanın ancak savaş ötesinde olduğunu zanneder. Halbuki hayır, hu­zur, refah, mutluluk ve hürriyet savaş hikmetinin altına gizlen­miştir. Tehlike savaşta değil, savaşı bırakıp koltukta oturmak­tadır. His perdesi çoğu zaman bunu görmemize mâni' olur.

Cenâb-ı Resûlüllah (S.A.V.) bu âyetin tefsirinde buyuıuyorlar ki:

«Peşin-veresiye diye fiat farkı gözeterek iki türlü alış-veriş ettiğini?, bir malı veresiye sattığınız şahıslan daha aşağı fiata geri aldığınız; öküzün kuyruğuna sarılıp (kurtuluşu sadece çiftçilikte aradığınız), ziraati benimseyip (yalnız ona bağlı kal­dığınız ve (böylece) cihâdı terketüğiniz zaman Allah size bir zül (horluk ve alçaklık) musallat eder de dininize (sadâkatle) dönünceye kadar onu kendinizden koparıp atmazsınız.»  [26]

Demek ki, bir milletin ayakta durabilmesi için sadece zi-raatle uğraşmak, endüstriyi geliştirmek kâfi değildir. Buna pa­ralel olarak sadakatle dîne dönmek, onunla yaşamak ve dînin telkin ettiği cihâd aşkını gönüllere zerketmek ve bunun için sistemli bir eğitime girmek, lâzım gelen maddî ve manevî yar­dımı esirgememek şarttır. Müslümanlar böyle inandığı ve ha­reket ettiği devirlerde hep yükselmişlerdir. Nitekim îmâm-ı Zührî diyoı ki: «Cihâd her müslümana farzdır. Bizzat savaşa-mıyan veya bir mazeretten dolayı sahaya çıkamıyan kimsele­rin de maddî ve manevî yardımda bulunması vaciptir.»

Cenâb ı Hak diğer bir âyette bunu bevanla buyuruyor ki:[27]

Resûlüllah (S.A.V.) Efendimiz Mekke'nin   fetih gününde söyle buyurdular:

«Fetihten sonra hicret yoktur; fakat savaş ve (savaş için iyi hazırlık ve sağlam) niyet vardır. Savaşa davet edildiğiniz zaman (gönül isteğiyle) gidin!» [28]

Buhârî-i şerifin yaptığı bir rivayette de buyuruluyor ki:

«Allah yolunda (dîn uğrunda savaşa ve savaş için gerekli yardım çabasında) ayağı tozlanan kimseye Cehennem ateşi dokunmaz.» [29]

Diğer bir rivayette de:

«Savaşmadan ve kendini yeniden savaşa hazırlamadan ve­ya kendi kendine, ben neden gazi olmadım, diye [30] hayıflanma­dan Ölen kimse, câhiliyyet (devrinde) ölenler gibi ölmüştür.»[31]

 

Çıkarılan Hükümler :

 

1-Allah yolunda, din uğrunda savaşmak meşakkatli bir farizadır; fakat edası vaciptir.

2- Maddî ve manevî cihadda bulunmakta fert, cemâat ve bütün insanlar için hayr-i kesîr vardır; düzen ve salâhın deva­mına medar olur. Haçlı ordularına karşı çıkan Müslümanlar bu büyük hayrı gerçekleştirdiler. Allah onlardan razı olsun.

3- Din uğrunda cihadı terketmek insanı alçaltır, esaret ve zulüm girdabına düşürür.

Biz bu konuyu bilhassa Cihâd bahsinde etraflıca îzah edeceğiz, cihâdın bedenî ve malî olmak üzere, içtimaî bir ibâ­det olduğunu; mütecaviz kâfirlere, mürtedlere ve bâgîlere kar­şı yapılacağını delilleriyle beraber anlatmaya çalışacağız.[32]

 

HARAM AYLARINDA SAVAŞ

 

«Sana haram olan aydan, ondaki savaştan sorarlar. De kir Onda savaşmak büyük (günah)dır. (İnsanları) Allah yolum dan men'etmek, Allah'ı inkâr etmek, (ziyaretçileri) Mescid-i Haram'dan alıkoymaktır. Onun halkını (oradan) çıkarmak ise, Allah katında daha büyük (günah)dır. Fitne katilden de bü­yüktür.» [33]

Haram ayları: Zilkaade, zilhicce, muharrem ve receb ol­mak üzere dörtdür. Araplar bu dört ayda savaşmaz ve kan dök-mezlerdi. Resûlüllah (S.A.V.) birinci Bedir'den henüz dönmüş­tü, amcazadesi Abdullah bin Cahş Esedî'yi sekiz kişiye kuman­dan tâyin ederek kendisine bir mektup verdi ve iki gün gittik­ten sonra mektubu açıp içindeki emre göre hareket etmesini tenbih etti. Hz. Abdullah (R.A.) aldığı emir üzerine iki gün git­tikten sonra Resûlüllah (S.A.V.)m mektubunu açtı, içinde şu cümleler yazılıydı:

Meali: «Benim şu mektubuma baktığın zaman Mekke ile Tâif arasındaki (Betn-i nahle) mevkiine ininceye kadar git, orada Kureyşi gözle ve haberlerini bize bildir!»

Hazret-i Abdullah bu emri okuyunca «duydum ve ilâat ediyorum» dedi ve durumu arkadaşlarına anlattı: Ben tâyin ediien yere gidiyorum, sizi bu hususta zorlamamam için emir aldım. Şehidliği arzu eden benimle gelsin. Hiç kimse geri kal­madı. Necrân mevkiine geldiklerinde Sa'd bin Ebî Vakkas ile Utbe bin Gazvân'm ardarda binitleri kaybolmuştu, bulmak için ikisi de ayrıldılar. Diğerleri Hz. Abdullah ile «Retn-i nahle» mevkiine doğru ilerlediler ve bu mevkie  gelip indiler. Biraz sonra Kureyş'in çeşitli gıda maddeleri ile bir kısım emtaa yük­lü kervanı çıka geldi. Gelenler Önce Abdullah'ın arkadaşların­dan Ukâşe bin Muhsin'i gördüler ki Ukâşe başım kazıtmış­tı  ve bunlar bize dokunmazlar, dediler. Hz. Abdullah ile ar­kadaşları ise, «Bugün cemâziFâhir'in sonu, yarın da receb'in biridir. Receb girmeden çarpışalım» diye karar verdiler. Es-habdan Vâkıd bin Abdullah, Arar bin Hadremî'yi bir okla öl­dürdü, iki kişiyi de esir ettiler. Hz. Abdullah böylece ele geçir­diği kervanı ve iki esiri alıp Medine'ye Resûlüllah (S.A.V.) in huzuruna getirdi. Hâdiseye muttali' olan Resûlüllah (S.A.V.): «Ben size haram ajanda savaşla emretmedim» buyurdu. Hz. Abdullah da: «İbnü Hadremî'yi öldürdük, fakat akşam hilâlini de görmedik diyemeyiz. Bu katlin recebde mi, cemadü'lâhırde mi olduğunu bilemiyoruz» diyerek şüphe ve üzüntüsünü belirt­ti. Bununla beraber getirilen ganimetten Peygamber (S.A.V.) kendisi için bir şey almayınca Abdullah ve arkadaşlarının şüp­hesi büsbütün arttı. Müslümanlardan bir kısmı da onlara: «Emrolunmadiğınız bir fi'Ii işlediniz; haranı ayında kan döktünüz!» Diye ayıpladılar. Bunun üzerine Hz. Abdullah ve arkadaşları: «Tevbemiz kabul olmadıkça bir tarafa ayrılmayız» dediler. Diğer taraftan Kureyş kâfirleri, «Muhammed haram ayının hür­metini ihlâl etti» diye yaygaraya başladı. Yahudiler de bu du­rumdan kendilerine bir pay çıkarmak istiyordu. Bunun üzerine âyeti indi   Cenâb-ı Hak hükmünü onlara şu yolda iletiyordu: «Ey Kureyş kâfirleri! Siz haram ayında yapılan savaşı istismar edip büyültüyor sunuz. Halbuki sizin, halkı Allah yolundan alıkoymanız, Mescid-i Haram'ı ta­vaf etmek istiyenlere mâni' olmanız ve bunların üstünde bu mukaddes yerin hakka teslim olmuş halkını dışarı çıkartıp yer­lerinden, yurtlarından etmeniz Benim katımda daha büyük bir cürüm ve o nisbette ağır bir günahtır. Ayrıca sizin tuğyanınız, küfrünüz, fitne ve fesadınız, eshâb-ı kiramın adam Öldürmesin­den daha beterdir. Veyahut Haram ehlini sürmeniz adam öl­dürmekten çok daha fenadır.»

Nitekim îslâmiyetten döndürmek için Mekke'de iken Am-mar bin Yâsir ve ailesine, Bilâl ve Süheyb'e, Habbab bin Eret ve arkadaşlarına ateşle, ağır taşlarla, can yakan kamçılarla ya­pılan işkence insanlık namına yüz kızartıcı olaylardandır.

Allah'ın Resulü (S.A.V.) bunların yanından geçerken: «Sabır ey âl-i Yâsir, sabır ey âl-i Yâsir! Sîze va'dolunan cen­netten başkası değildir» diyordu.

«Bâzı âlimlere göre: Âyet muhkemdir; bu itibarla fitne ve fesadı, şer ve kıtali defetmek müstesna Haram aylarında sa­vaşmak caiz değildir.

îbnü Abbas ve Süfyân-ı Sevrî'ye göre: Bu, «seyf» âyetiyle nesh olunmuştur. Cumhura göre de böyledir. Saîd bin Müsey-yeb ve Süleyman bin Yesar da haram aylarında savaşın caiz ol­duğuna kaaildirler.

«Kâfirler güçleri yetse, sizi dîninizden döndürünceye kadar sizinle sa­vaşmalarında devam edeceklerdir.» [34]

Cenâb- Hak savaştan hoşlanmıyan mü'minlere hitâb-ı ilâ­hîsini yeniliyor ve müşriklerin tek azm u gayreti, îslâmiyeti yeryüzünden kaldırmak olduğuna dikkati çekiyor. Maddî ve manevî cihâdı terkedip, işi kuru bir tevekkülle kendi seyrine bırakmak, murâd-ı ilâhîye uygun değildir. Müşriklerin kendi­liğinden gelip dâire-i İslama girmesini beklemek, körükörüne bir bekleyiştir. Mü'minler kendi güç ve azimleriyle en uygun vasıta ve metodlarla cihâda devam etmelidirler. Yukarıda da belirtildiği gibi tehlüke, savaşı, maddî ve mânevi mücâhedeyi terketmektedir. Kurtuluş, hürriyet, mutluluk ve istiklâl Kur'ân'da beyân edilen yoldadır[35]

 

DİĞER MİLLETLERLE ANDLAŞMA

 

«Sizinle aralarında andlaşma bulunan bir kavme (veya millete) iltica edenler, yahut ne sizinle, ne de kendi kavimle­riyle savaşmaktan göğüsleri darahp soluk soluğa size gelip (sı­ğınanlar) müstesna..» [36]

Savaş konusunda da belirttiğimiz gibi İslâm dini müteca­viz değildir. Mütecavizleri durdurmak, fitneyi yatıştırmak, Savaş konusunda da belirttiğimiz gibi İslâm dini müteca­viz değildir. in­sanlık âlemini sulh ve sükûna kavuşturmak için savaşır, Allah'm birliğini, Hazret-i Muhammed'in en son peygamber ola­rak bütün insanlığa gönderildiğini, dimağlara zerketmek için mücâdele eder.O halde İslâm'da savaş toprak kavgasına, in­sanları kahredip sömürme prensibine matuf değildir; tama­men insanî, hukukî ve ahlâkîdir.

Saniyen Müslümanlarla aralarında sulh andlaşması bulu­nan bir millet bu andlaşmayı bozmadığı müddetçe Müslüman­lar tarafından bozulmasına cevaz yoktur. Yâni İslâm dîni ahd u mîsaka, söz ve andlaşmaya saygı gösterilmesini ve bağlı kahnılmasını âmirdir. Bu andlaşmanın sınırı o kadar geniş tu­tulmuş ki aramızda andlaşma bulunan her hangi bir millete il­tica eden diğer millet ve kavimler de aynı hükme dahil olmuş sayılırlar.

Ayrıca savaştan bıkkınlık duyup sulh içinde kalmak niy-yetivle ne kendi milletiyle, ne de Müslümanlarla savaşmayı dü-şünmiven ve ne lehimzide ne aleyhimizde savaşa karışmamak, tarafsız kalmak arzusunda soluk soluğa bize gelenler de her türlü tecavüzden masundurlar. Nitekim Benî Mudlic kabilesi bu nivet ve hava içinde Resûlüllah'a gelmişlerdi. Allah'ın Re­sulü (S.A.V.) onları kabul edip korumuşlardı.

Görüldüğü gibi İslâm dîni beşeri sn küçük küre üzerinde sulh ve sükûn içinde kardeşçe yaşatmak, zulüm ve tuğyanı yok etmek için en güzel yolu seçmiştir. O da, belirttiğimiz gibi zu­lüm ve haksızlığı, saldırı ve tuğyanı, küfür ve anarşiyi bertaraf etmek ve bütün insanları vahdet akidesi etrafında toplayıp ci­han sulhunu gerçekleştirmektir.

Âyet-i kerîmenin devamında da: «Eğer ehl-i küfür sizi bı­rakıp bir tarafa çekilirler de sizinle vuruşmazlar ve barış size bırakılırsa, artık Allahü teâlâ onîar aleyhine sizin için (tecavü­ze) bir yol vermemiştir» buyuruluyor.

İzahı:

Aranızda bir andlaşma olmadı diye başka milletleri ne öl­dürmeğe, ne esir etmeğe, ne bir taarruza uğratmaya hakkınız vardır. Savaştan kaçınıp barışı size bırakanları, tecâvüzden ko­runmalarına kâfi sebeptir. İşte dünya milletleri bu ulvî ve insanî prensiplerle hareket etmiş olsalardı yeryüzünde bu kadar kan dökülmez, insanlar tedirgin olmazlardı. Ancak gözü dönmüş kapitalizm ile komü­nizm gibi beşer için iki büyük âfeti yok etmeye çalışılırdı.

Bu âyet-i kerîmeyi tefsir eder mahiyette iki âyet-i kerime daha vardır. Meallerini vereceğimiz bu iki âyet de tedkik edi­lince İslâm'ın nasıl sulhsever olduğu, anlaşmalara nasıl bağlı kaldığı daha açık bir şekilde anlaşılmış olacaktır:

«Doğrusu inanıp hicret eden, Allah yolunda mallarıyla can­larıyla cihâd edenler, ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp, hicret et-miyenlerle, hicret edene kadar sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse aranızda andlaşma olmayan mil­letten başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir. Allah iş­lediklerinizi görür.» [37]

«Yalnız, andlaşma hükümlerinde size karşı bir eksiklik yapmayan ve aleyhinizde kimseye yardım etmeyen müşriklerle yaptığınız andlaşmaya sonuna kadar riâyet edin. Allah sakı­nanları sever.» [38]

 

Çıkarılan Hükümler :

 

1- İslâm, sulhseverdir.

2- İslâmda savaş toprak kavgasına, insanları kahredip sömürmeğe matuf değildir; tamamen dinî, ahlâkî ve insanîdir; fitne ve tuğyanı te'sirsiz hâle getirmek, insan haklarım koru­mak içindir.

3- İslâm, söz ve anlaşmayı, karşı taraf bozmadıkça boz­maz; buna dâima riâyet eder.

4- Arada andlaşma olmıyan   milletleri  öldürmeye de, kahretmeye de cevaz yoktur.

5- Savaştan bıkkınlık duyup tarafsız kalmak niyyetiyle soluk soluğa gelenler tecavüzden korunmuştur.[39]



[1] Bakare sûresi,  âjet:  190

[2] Sahîh-i  Müslim.

[3] İmâm Ahmed - Ebû Dâvııd:  Enes b. Mâlik'den..

[4] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/211-214.

[5] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/214.

[6] Bakare sûresi,  âyel:   192.

[7] Bakare sûresi, âyet: 192

[8] Bakare sûresi, âyet:   126.

[9] Sahîh-i Müslim:   İbn-i Abbas   (R.A.)dan..

[10] İbn-i Kesir - Kurtubî.

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/215-218.

[11] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/218-219.

[12] Bakare sûresi, âyet:  193

[13] Buhârî - Müslim

[14] Buhârî  - Müslim

[15] Bakare sûresi, âyet:  193

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/219-221.

[16] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/221-222.

[17] Bakare sûresi, âyet: 194.

[18] Bakare sûresi, âyet: 194

[19] Dâre  Kutnî

[20] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/222-225.

[21] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/225.

[22] Bakare  sûresi, âyet:  195.

[23] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/226-228.

[24] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/228-229.

[25] Bakare sûresi,  âyet:   216.

[26] Ebû Davud:  İbıı-i Ömer'den.

[27] Tevbe  sûresi, âyet:  5.

[28] İlm-i Kesîr - Kurtubî.

[29] Buhârî.

[30] Buhârî.

[31] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/229-231.

[32] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/231-232.

[33] Bakare sûresi, âyet:  217.

[34] Bakare sûresi, âyet: 217.

[35] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/232-235.

[36] 89. âyetin siyak ve sibakı şöyledir: «Eğer yüz çevirirlerse, onları nere­de bulursanız yakalayıp öldürün. Onlardan ne bir dost, ne de bir yardımcı edin­meyin. Ancak sizinle aralarında andlaşma bulunan bir millete iltica edenler, yahut ne sizinle, ne de kendi milletleriyle savaşmaktan göğüsleri darahp soluk soluğa size gelip sığınanlar müstesna, {onları öldürmeyin, andJaşmaya sâdık ikalın.)

[37] Enfâl sûresi,  âyet:  72.

[38] Tevbe sûresi,  âyet:  4

Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/235-237.

[39] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/237.