Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Müminlerden İki Zümre Savaşacak Olursa - Kuranahkami - 81. Sayfa

 

MÜMİNLERDEN İKİ ZÜMRE SAVAŞACAK OLURSA

 

«Eğer mü'minlerden iki zümre birbiriyle döğüşüp savaşır­larsa aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri hâlâ diğeri üzerine tecâvüz edip saldırırsa, siz tecâvüz eden tarafla, Allah'ın emri­ne dönünceye kadar savaşın; eğer dönerlerse artık aralarını adaletle bulup düzeltin. Adaletle hareket ediniz.. Şüphesiz kî âdil olanları sever.» [1]

İslâm vahdet dinidir. Münlesiplerinin tam bir birlik ve be­raberlik ruhu içinde bulunmaları, vahdeti bozacak her türlü söz ve davranıştan sakınmaları gerekir. Aksi halde Müslüman­lıklarının mânası kalma?. Hazret-Î Peygamber (S.A.V.)in 23 se­nelik risâlet devri bu vahdeti kurmaya, birlik ve beraberlik şu­urunu geliştirmeye matuftur. On \ılbk Mekke devri hep bu vahdetin esasım, kardeşlik havası içinde bir ve beraber olma­nın taşıdığı yüksek mânayı gönüllere aşılamak, dimağlara en-jekte efmeklc geçmiştir. Allah'ın Resulü bunu devam ettirecek ve geliştirecek her türlü tedbiri almış, en ufak bir sızıntıya im­kân vermemiştir. Birinci halîfe Ebûbekir Sıddîk devrinde vahdeti bozan Arap kabileleri sür'atle tenkil edilmiş, yola gir-miyenlerin kafası koparılmıştır. İkinci halîfe Ömer devrinde, açılan vahdet çığırı arızasız devam ettirilmiş, Ömer'in yüksek dirayeti bütün münafıkları ve dahilî - haricî bozucuları "sindir­miştir

Bunun içindir ki Cenâb-ı Hak, İslâm vahdetini koruma gö­revini, Müslümanları idare eden kadroya vermiş ve bütün müs-lümanları bu hususta da mevcut kadroya yardımcı göstermiş, ayrıca takip edilecek metodu beyân etmiştir. Şöyle ki:

a) Müslümanlardan iki zümre döğüsüp savaşacak olursa, vakit kaybetmeden  bunların arasım  bulup  düzeltmek lâzım­dır. Çünkü iki zümrenin bozuşması, savaşması, bir takım dün­yevî maksadlara dayanır; din ve mezhep anlaşmazlığına dayan­maz. O halde fitneye sebep, dünyevî maksadlar ve nefsânî ar­zulardır. Kur'ân-ı Kerîm'in gönüllere havai verici lâhutî hava­sım hakem kılmak suretiyle ıslâh yollarını aramak lâzımdır.

b) Buna rağmen bir zümre tecâvüze devam edecek olursa, onlara karşı kuvvet kullanıp Allah'ın emrine donünceye kadar savaşmak vâcib olur.

c) Kuvvet kullanmak neticesinde tecâvüzden vazgeçerler­se yapılacak şey, aralarını adaletle düzeltmektir. Kısasa gidil­meksizin, meydana gelen zarar ve ziyanı örfe uygun  şekilde halledip fitnenin sebeplerini yok etmektir.

Başta İmâm-ı Buhârî olmak üzere birçok âlimler bu âyet­le istidlal edip, «büyük günah işlemekle nıü'min îmandan çık­maz» hükmünü çıkarmışlardır. Çünkü birbiriyle savaşan Müs­lümanlar hakkında Allah (C.C.) «mü'min» vasfım kullanmış­tır. Nitekim Ebû Bekre (R.A.)m rivayetine göre, Hazret-i Pey­gamber (S.A.V.) bir gün minber üzerinde hutbe îrâd ederken yanında sevgili torunu Hz. Hasan da bulunuyordu. Bir ona, bir de cemâate baktıktan sonra şöyle buyurdu:

«Şüphesiz şu benim oğlum seyyiddîr.. Allah'ın onunla iki büyük zümrenin arasım düzelteceği umulur.» [2]

Görülüyor ki, Hazret-i Peygamber (S.A.V.) de birbiriyle savaşacak olan iki büyük zümreyi yine müslüman olarak vasfetmiştir.

O halde bize düşen, onları tekfir etmemek, sadece arala­rını bulup düzeltmek ve bu hususta adaletle   hükmetmektir.

Bir hadîs-i şerifte de: «Kardeşine, zâlim olsun, mazlum olsun yardım et!» buyuruluyor. Râvî diyor ki ben sordum:

— Ey Allah'ın Resulü! Şu mazlumdur, ona yardım edilir. Ya zâlim'e nasıl yardım edelim?

— Onu da zulmünden men'etmen, ona yardımdır, buyur­dular. [3]

Âyet-i kerîme'nin iniş sebebleri de bu hususları daha iyi açıklamaktadır:

1. Eshâb-ı Kiramdan biri Hazret-i Peygamber'e gelerek «Ya Resûlellah! Abdullah bin Ubeyy'e gelseniz ya!, diye ricada bu­lundu. Hazret-i Peygamber (S.A.V.) bu daveti olumlu karşıladı ve bir merkebe binerek yola çıktı.. Müslümanlardan bir grup da yava olarak O'nu takip ediyordu. Yol bir hayli tozlu ve ça­kıllı idi   Abdullah'a vardıklarında, «Benden biraz uzak durun.. Vallahi senin merkebin kokusu beni rahatsız etti!» diyerek Re-sûlüllah'a karşı saygısızlık gösterdi. [4] Ensar'dan bir zat bu saygısızlığa içerledi ve «Vallahi Hazret-i Peygamberdin merke­binin kokusu senden daha iyi ve temizdir,» diyerek Abdullah'a hakarette bulundu. Abdullah'ın kavminden birkaç kişi de o en-sara kızdılar, derken iki taraf arasında taş, sopa, ayakkabı ve benzeri şeylerle kavga başladı. Resülüllah (S.A.V.) kavgayı ya­tıştırmaya çalışıyordu. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. [5]

2. Saîd bin Cübeyr'in rivayetine göre, Evs kabilesi ile Haz-rec kabilesi arasında kavga baş göstermişti. Bunun üzerine yu­karıdaki âyet nazil oldu.

3.  Müfessir Süddî'nin beyânına göre,  Ensar'dan    İmrân adında bir zat, akrabasını ziyaret etmek isteyen karısı Ümmü Zeyd'i hapsetmiş ve yanma akrabasından hiç bir kimsenin gir­mesine müsaade etmemişti. Kadın bu hakarete dayanamıyarak kendi akrabasına haber göndermiş, derken iki taraf arasında taşlı, sopalı, ayakkabılı kavga baslamişü. Bunun üzerine yuka­rıdaki âyet indi. [6]

 

Çıkarılan Hükümler:

 

a) Mütecaviz olan tarafla  Allah'ın buyruğuna dönünce-ye kadar   savaşmak farzdır. Ancak bu kifâye yollu bir farz­dır; Müslümanlardan bir kısmı bu görevi yerine getirecek olur­sa, diğerlerinin üzerinden kalkar. Hiç kimse ilgilenmezse, bü­tün müslümanlar günahkâr olur..

b) Müslümanların arasını bulup adaletle hükmetmek de farzdır. Kavga veya savaş esnasında telel olan mal ve can için, yukarıda da işaret edildiği gibi kısas yapılmaz. Ancak İslâmın adalet ölçülerine ve Müslümanların örfüne uygun bir hal çare­sine bas vurulur.

Devlete karşı tuğyan edenler, hezimete uğratılıp zararsız hâle getirildikten sonra, onlar da bir daha tuğyan etmiyecekîe-rine söz verir de tevbe ederlerse, telef ettikleri mal ve can ken­dilerinden tazmin edilir mi? Önce şunu belirtelim ki, tuğyan edenler tevbe de etse, yine cezadan kurtulamazlar. Bizim üze­rinde durduğumuz husus, telef edilen mal ve can mes'elesidir.

—  Emâm Ebû Hanîfe'ye göre tazmin edilir..

—  Tmâm-ı Şafiî'nin bu hususta iki kavli vardır. Abdullah bin Ömer (R.A.)in rivayet ettiği hadîs bu hususu

daha ivi açıklamaktadır; îbni Ömer diyor ki Hazret-i Peygam­ber (S.A.V.) bana hitaben şöyle buyurdu:

—  Ya Abdellah! Bu ümmetten   tuğyan edenler hakkında Allah'ın hükmü nedir, bilir misin?

— Allah ve Resulü daha iyi bilir, dedim. Buyurdular ki:

«Yaralı olanının üzerine varılıp imha edilmez; esîri öldü­rülmez; kaçanı takip edilmez; ganimeti laksim edilmez..» [7]

Neylü'l-merâm'da bu hususa temas edilerek deniliyor ki:

«— Aralarında Allah'ın hükmüne uygun olan hal çaresine baş vurulur; zâlim olan zümrenin eli tutulur, te'sirsiz hale ge­tirilir. Diğer tarafın telef edilmiş hakları adalet ölçüleri içinde ödetilir.» [8]


 

[1] Hucıirât  sûrcSi,  âyet:   9

[2] Buhârî ve diğer sünen sahipleri..

[3] Buhârî - Müslim..

[4] Abdullah   bin  Ubeyy,  münafıkların  reisi  olarak şöhret yapmıştı.  Hiç bir zaman  İslâm'a ve Onun Peygamberine karşı saygılı  olmamış, ölünceye ka­dar İslâm vahdetini bozmaya çalışmıştır.

[5] Buhârî - Müslim.

[6] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/277-281

[7] Tefsîr-i Kurtubi:  C. 16, S. 320.

[8] Celal Yıldırım, Kur’an Ahkamı Ve Mezhep İmamlarının Görüş Farkları, Bahar Yayınları: 2/