Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsirde İsrâıliyyat (hicrî - Kuran - Tefsirdeisrailiyat - 1. Sayfa

TEFSİRDE İSRÂILİYYAT (HİCRÎ 6. ASRIN BAŞINA KADAR) 1

Önsöz. 1

Gîrîş. 4

A- KUR'ÂN-I KERİM’İN DİĞER MUKADDES KİTAPLAR ARASINDAKİ YERİ 4

B- ÎSRÂİLİYYAT NEDÎR.. 6

1- İsraîlîyyatın Manâsı: 6

2- İSRÂÎLİYYATIN KISIMLARI: 6

a- Sened Ve Metin Bakımından Sahîh Ve Sağlam Olan İsrâîliyyat: 6

b- Sened Veya Metin Bakımından Zayıf Olan İsrâîliyyat: 7

İSLÂM'A UYUP UYMAMASI BAKIMINDAN ÎSRÂİLİYYAT. 7

1 — İSLÂM'A UYGUN OLAN ÎSRÂÎLÎYYAT: 7

2 — ÎSLÂM'A ZIT OLAN ÎSRÂÎLÎYYAT: 9

3 — TASDİK VEYA TEKZÎB EDİLEMEYEN İSRAÎLIYYAT (Meskutuncanh) 10

C- İSRAÎLİYYAT BİVÂYET ETMENİN HÜKMÜ.. 11

1- İSRÂÎLÎYYAT'IN NAKLÎNl YASAK EDEN HADÎSLER.. 11

2 — ÎSRÂÎLÎYYATIN NAKLÎNÎ TECVİZ EDEN HABERLER.. 13

3 — BAZI ÖZEL DURUMLAR.. 15

Ç — TARİHTE ARAB ve EHLİ KİTAB MÜNÂSEBETLERİ 18

1 — ARAB-YAHUDİ MÜNÂSEBETLERİ: 18

2 — TARİHTE ARAB-HRİSTtYAN MÜNÂSEBETIERİ: 21

D — ÎSRAÎUYYATIN İSLAM KÜLTÜRÜYLE KAKIŞMASI VE TEFSİRLERE GEÇÎŞt 22

1 — UMUMÎ OLARAK: 22

2 •— ÎSRÂÎLİYYATIN SİRAYETİNİ KOLAYLAŞTIRAN MÜHÎM BAZI FAKTÖRLER.. 23

E — İSRÂÎLİYYATI RÎVÂYET EDENLERDEN BAZILARI 26

1 — SAHABEDEN OLANLAR: 26

2 — TABİÎLERDEN OLANLAR.. 31

F — KUR'ÂNDAKÎ KISSALARDAN MAKSAD NEDİR?. 35

 

TEFSİRDE İSRÂILİYYAT (HİCRÎ 6. ASRIN BAŞINA KADAR)

 

Önsöz

 

Mîlâdî yedinci asrın birinci çeyreğinde Mekke'de doğan İslâm güneşi müzminlere yepyeni bir rûh ve aşk zerketti. Bu aşkla her tehlikeyi fütursuzca göğüsleyen bu yeni îmânın sahipleri az zaman­da o günün eğilmez zannedilen nice başlarını eğdiler ve îran ile Bi­zans gibi iki büyük imparatorluğa kendilerini kabul ettirdiler. Sulh zamanında, insanlık, fazilet ve feragat dolu ilk müslümanlar îmân nurundan mahrum ve karanlıkta kalmış ülkelere bu îmânın ışığını, aydınlığını götürmek için gaza ruhuyla doluydular. Meydâna atıldı­ğı zaman Allah yolunda, vatan ve dîn uğrunda şehâdetten daha bü­yük mertebe tanımayan bu inanmışlar ordusu, dünyanın önemli bir bölümünü kısa zamanda hükümleri altına aldılar, islâm'a karşı olan gruplar, bütün kuvvet ve kudretlerinin bu yeni dîn önünde kırıldı­ğını esef ve korkuyla müşahede ettiler ve kuvvetle karşı koyamıyacaklannı anladıktan sonra, hîle ve desise yoluna sapmaktan başka çıkar yol göremediler.

İslâm'a düşmanlıkta en ileri gidenler yahûdîlerdi. Çünkü onlar kendi kuruntularına göre Allah'ın seçkin bir kavmidirler. Kendile­rinden başka kimselere bir fazilet tanımamakta ve yine kendi pey­gamberleri .dışında kalan diğer Allah elçilerini peygamber olarak kabul etmemektedirler. Bazı Ruhban ve ahbâr'lan - özellikle mağlup duruma düştükten sonra - arzularına kavuşmak yolunda hileden başka çıkar yol bulamadılar. Bunlar zahiren müslüman görünüp dîn ve itikadlarını içlerinde gizlediler. İslâm'ın çok erken bir devrinde or­taya çıkıp bir derviş kılığına giren ve gittiği her yerde ektiği fitne ve fesat tohumlarıyla müslünıanları birbirine katan ve nihayet Hz. Osman'ın şehâdetine vesile olarak, İslâm camiasında barışmaz grupların doğmasına âmil olan Abdullah İbn Sebe' bunların piridir.

Bu sinsi düşman grupların gayretiyle îslâm'a yabancı olan baza şeyler zamanla müslümanlar arasında yayıldı ve bunlardan tefsir­lere girme fırsatı bulanlar bile oldu.

İslâmiyet daha Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayatında- geniş bir sahaya yayılmıştı, ilk dört halîfe devrinde ise Arap yarımadası dı­şındaki bir çok ülke fethedildi ve müslümanlar muhtelif din ve ina­nışlara mensup kavimlerle karıştılar. Bunlarla bir arada yaşama mecburiyyeti yeni mes'eleler doğurdu. Devamlı ittisal, tabiatiyle bu kavimlere ait bazı görüş ve fikirlerin müslümanlar arasında ya­yılmasına vesile oldu. Bu yayılmada, bilhassa kendi dinlerini terke-dip İslâm'a girenlerin rolü çok büyüktür. Bunlar islâm akaidini ka­bul etmekle beraber, eski inanç ve fikirlerinden tamamiyle tecerrüd edemiyorlardı. Bu sebeple islâm'ı kabul eden kimseler, herhangi bir kasıtları olmaksızın eski dînî alışkanlıklarım ve bir takım hurafele­ri yeni girdikleri dîne ve bunun mensuplarına aktarıyorlardı.

Bunlar dışında —biraz önce bahis konusu ettiğimiz yahûdîler-den ayrı olarak— sayıları az da olsa bazı kimseler İslâm'a girmekle beraber içlerinde daha başka gayeler besliyorlardı: Ya elde ede­cekleri rütbeleri veya sahip olacakları bol serveti düşünüyorlar, ya­hut da kendi dinlerine son veren Islâmiyyeti ve müslümanları içten vurma çâreleri arıyorlardı. Bu gaye ile düşmanlıklarını içlerinde giz­leyerek ve müslüman görünerek, müslümanlara tesir etmeğe, hîle ve desîselerle İslâm'ı yıkmaya çalıştılar. Bunlar tarafından getirilen az da olsa bir takım görüş ve fikirler, zamanla müslümanlar arasında yayıldı ve tefsirlere girme fırsatı buldu.

Burada, yahûdîler bagta olmak üzere hıristiyanlarm ve diğer din mensuplarının ortaya attıkları çeşitli fikirlerle bazı kelâm mez­heplerine tesir ettiklerini, bir ölçüde onların doğmasına, gelişip kuvvetlenmesine vesile olduklarını, onlan fikren beslediklerini ve böylece de yabancı olan fikirlerin İslâm'a girdiğini hatırlayalım.

Hicret'ten sonra Medine'de ve diğer îslâmî mıntıkalarda müs­lümanlar Ehl-i Kitâb olarak adlandırılan yahûdî ve hıristiyanlarla geniş çapta temasa geldiler. Hz. Peygamberin risâletine kadar men­sup oldukları din ve mukaddes kitaplarıyla mağrur olan bu gayr-i müslimler, ümmî olan ve o zamana kadar kendileri gibi §erefli men­kıbe ve geçmişe sahip olmayan araplar üzerinde büyük bir otorite kurdular. Ticarete ve mühim bazı sınâ'î kollara da hakim olan bu zümreler araplan hudutsuz bir aşağılık duygusuna ittiler.

Önemine binâen Medine yahûdîlerinden bir iki cümle ile söz et­mek yerinde olur: Zekî ve çalışkan olan Medine yahûdîleri buraya ilk gelişlerinden itibaren bütün şehirde çabucak iktisadî hayata ha­kim oldular. Bütün dünyada küçük gruplar halinde yaşayan bu kav­min kendi aralarında yardırmaması ticarette muvaffak olmalarına yardım etti. Zenginleştiler, borç para verdiler, faizcilik yaptılar ve yavaş yavaş başkalarının mülklerini de ele geçirdiler. Araplar üze­rinde tam bir hakimiyyet kurdular.

Hz. Peygamber Medine'ye intikal ettikten sonra Tevrat'a ina­nanlarla yeni îmanın sahipleri olan müslümanlar sıkı bir işbirliğine girdiler. Bir şehirde yaşayan iki ayrı din erbabı ne gibi kaynaşma içine girerlerse durum öyle oldu. Münâsebetler dînî ve siyâsî açıdan bazan dostâne, bazan da hasmâne bir hava içinde gelişti. Hz. Pey­gamber onlara en yüksek insanî muameleyi gösterdi. Hz. Peygam­berin sâdık arkadaşları sahabenin, O'nu taklîd etmeleri ise tabî'î idi. Nazil olan Kur'ân âyetleri çeşitli vesilelerle onlara okundu, anlatıl­dı. Kur'ân, Tevrat ve İncil'in bazı olayların özünde müştereklik ar-zetmeleri sebebiyle karşılıklı dînî kültür ahş-verişi başladı. Malûm olduğu üzere Kur'ân-ı Kerîm, müteaddit âyetlerinde Tevrat ve In-cîl gibi kitapların tebdil ve tahrif edildiğini açıkça bildirir. Bu se­bepten Ötürü mü'minlerin —doğruluğu Kur'ân veya hadîsçe tasdik edilmediği müddetçe— onların dînî kültürüne asla ihtiyaçları yok­tur. Dînî konularda saplan olan bu iki cemaatin müslümanları doğ­ruya ulaştırmaları hiç bir halde söz konusu olamaz. Bu sebeple Hz. Peygamber, Ehl-i Kitâb'a bir §ey sorulmamasını; onlarca anlatılan­larında tâsdîk veya tekzibini men etmiştir. Sahabenin aynı konuyla ilgili dikkate şayan beyanları olmuştur.

Buna rağmen, yukarıda bahis konusu ettiğimiz hasım grupla­rın gayret ve çalışmalarından ayrı olarak —mühtedî olsun veya ol­masınlar— Ehl-i Kitâb'ca anlatılanlar yavaş yavaş müslümanlar arasında yayıldı, dilden dile dolaşır oldu. Kur'ân'in yaratılış peygam­berler ve geçmiş milletlerle ilgili mücmel hususlarım tefsir etmek için bîr gayret başladı. Kur'ân'm kısaca —belki bir âyet veya bir cümle ve hatta îmaen— temas ettiği hususlar, Tevrat ve încîl'de bulunan veya bunlara inanan çevrelerde şifahî olarak yaşayan mu­fassal bilgiler ve hurafelerle aydınlatılmaya çalışıldı.

Bu arada, kassasların (cami ve benzeri yerlerde halka hikâye anlatan kişiler) oynadığı rol de küçümsenemez:    Kur'ân müfessiri olarak ortaya çıkan bu kişiler —nereden olursa, olsun— buldukları malûmata hayalhanelerinden çok şeyler ilâve ettiler. Kur'ân'ın be­yânları ve hadîslerle yetinmediler. Küçük çapta da olsa sahabe asrın da îsrâîliyyat muhtelif yollarla İslâmî çevrelere girdi. Bu rivayetler tabi'îler devrinde daha da arttı. Tebe'u't-tabi'în zamanında en geniş hudutlarına ulaştı. Kur'ân'ın mücmellerini, kısa ve kapalı yerlerini vuzuha kavuşturmak iğin daha evvel başlayan hırslı gayret hare­ketlendi ve Ehl-i Kitâb'dan geniş çapta nakiller yapıldı. Halkın îs-râîlî kıssalara tepki göstermemesi, her söylenenin doğru farzedilmesi ve hattâ teşvîk görmesi bu işi kamçıladı.

Tedvin devrine kadar senedli bir tarzda rivayet edilen bu ha­berler kolayca kitaplara aktarıldı;    senedlerin EbÛ Hüreyre, tbnii Abbas, Abdullah İnb Amr, Abdullah îbn Selâm v.s. gibi mümtaz ve islâmî muhitlerde büyük hürmete   mazhar olan şahıslara   müntehi olması kabulün en büyük şartı telâkki edildi; bu isimlerin de istis­mar edilebileceği hususu çoklarınca hesaba katılmadı. Taberîden iti­baren yetişen bazı müfessirler, kendilerinden önce tedvin edilmiş eserlerde ne buldularsa aynen benimsedüer. Bir kaç isim istisna edilirse1 müfessirler, israîliyyattan olan merviyyatm kaynağını araş­tırmadılar. İslâm'a uygun olup-olmaması üzerinde durmadılar. îs-lâm'a yüzde yüz zıt olanlar bile bazı tefsirlerde yer aldı. Asırlar bo­yunca islâm âleminde yetişen birçok din bilgini, (vaiz, hatîb müder­ris, mürşid v.s.) veya kendilerini irşada memur görenlerin büyük bir ekseriyyeti tefsirlerde buldukları isrâîliyyatı cemaat ve talebele­rine, meclislerinin müdavimlerine göz yaşları içinde ve büyük bir aşkla anlattılar. Dinleyiciler bunlarla coşturuldu, ağlatıldı. Efsane­vî şeyler dinlemeye alıştırılan cemaatler ciddî şeyleri dinlemez ol­dular. Bu hal bir ölçüde mü'minleri ciddî şeylerden ve sahîh sened-lerle bize ulaşan Hz. Peygamberin   hadîslerinden   alıkoydu.   Dînin ikinci kaynağı durumunda olan Sünnet bazı kimseler yanında âdeta metruk hâle geldi. Kur'ân'dan alınması   gereken ibret dersleri bir kenara itildi. Bunlar düşünülmez oldu. Böylece bazı hakikatler ef­sane ve isrâîliyyat içinde boğuldu. [1]

Ebussu'ûd Efendi'nin tefsiri üzerinde daha Önce yapmış oldu­ğum çalışma münâsebetiyle, İslâm âleminin tefsir vadisinde ün yap­mış sımalarının eserleriyle ügilenme fırsatı bulmuştum. Bu eserlerde gördüğüm ve hayretimi mucip olan Isrâîlî rivayetler üzerinde fırsat zuhurunda bir çalışma yapmayı düşünmüştüm. Elinizdeki çalışma bu düşüncenin mahsûlüdür.

Bu konunun seçilmesine mühim bir âmil de, türkçemizde bu yolda hiç bir eserin mevcut olmayışıdır. Konu, islâm dünyasında da müstakil eserlere mevzu olmamış sayılır. Muhammed Hüseyn ez-Zehebî, "et-Tefsîr ve Müfessirûn" adlı üç ciltlik eserinin[2] birinci cildinde israîliyyattan ve bu konuda isim yapmış kişilerden bahset­miştir (s. 165-201). Müellif ayrıca eserinde bahis konusu etttği müfessirler için şöyle bir başlık açmıştır: Bu başlık altında müfessirin isrâîliyyat konusundaki tutumundan bir veya İki sayfalık bilgi ve misâller vererek bahsetmiştir.

Bt-Tefsîr ve'1-Müfessirûn'daki bu bilgiler müellif tarafından biraz daha genişletilerek, "el-lsrâîliyyat fi't-Tefsîr ve-Hadîs" adı altında daha sonra müstakil bir kitap hâlinde neşredilmiştir[3]. Müellif bir cep kitabı eb'adındaki bu eserinde altı müf essir üzerinde durmuş ve bunların tefsîrlerindeki israîliyyattan örnekler vermiştir[4].

Bu çalışmanın ikmaline bir ay kala arapça ikinci bir esere mut­tali' oldum. Remzi Na'nâ'a tarafından hazırlanan bu eser Ezher Üni­versitesinin Usûlü'd-Dîn fakültesinde tefsir ve hadîs'ten doktora ça­lışması olarak yapılmış[5]. Eser her yönüyle, Muhammed Hüseyn ez-Zehebî'nin yukarıda isimlerini verdiğimiz iki eserinin stil ve muhte­vasına uygun biçimde. Zaten tezin iki idarecisinden biri de M.H. ez-Zehebî, R. Na'nâ'a eserinde on beş müfessirden ve eserlerinden bahsetmiş[6]; bunlardaki israîliyyattan Örnekler vermiştir. Tefsirdeki âîUyyata ayrılan kısım eserin umûmî hacminin üçte biri kadardır 18 sahîfe). Hz. Âdem, Nuh, İbrahim, Süleyman, Dâvûd v.s. gibi ygamberler veya diğer konulara ait bir örnek hemen her eser inâsebetiyle tekerrür etmiştir. İsrâüiyyatın- ta'rîfi ve buna bağlı suslarla "hadîs'te isrâîliyyat" eserin mühim bir kısmını teşkil edi-■ (213 sahîfe).

Bunlar dışında isrâîliyyatla doğrudan veya dolayısıyla ilgili baş-herhangi bir çahşmaya muttali' olamadım. Bu da konuyu terci­nin diğer bir sebebidir.                                                             .

Bu Çalışmada Ne Yaptım?

ilk önce "Tefsirde İsrâîliyyat" olarak tesbît tiğim konunun sonradan, islâm dünyasında üzerinde en çok çalış­anın yapıldığı sahalardan biri de tefsir olduğu için hicrî 6. asrın

ına kadar sınırlanması mecburiyyeti doğdu. Çalışma, bir "Giriş"

dört ana bölümde toplandı:

Bîrîncî Bölüm: Yaratılışla îlgüi Haberlerdeki isrâîliyyat;

Îkincî Bölüm: Ümem-i Sâlifeyle (Geçmiş ümmet veya millet­ler) ÎLgüi Haberlerdeki îsrâîliyyat;

Üçüncü Bölüm: Peygamberlerle ilgili Haberlerdeki îsrâîliy-

Dördüncü Bölüm: Âhiret ve Diğer Müteferrik Konulara Ait Haberlerdeki îsrâîliyyat.

Hicrî 6. asrın başına kadar te'lîf edilen, bütün basma ve yazma Esirlerden görme fırsatı bulduklarım, çalışmanın ana eserleri oldu. nder hallerde ve daha ziyâde haberlerin tenkidi konusunda müteakip sırlardaki tefsirlere baş vurdum. Konunun muhtevası îcabı tarih, ıbakât, hadîs ve usûlü, kasas, siyer ve megâzîye ait eserler —yazı-asırlarına bakılmaksızın— müracaat eserleri içine girdi. Bilhassa k üç bölümde isrâîliyyat nâmına ne varsa hepsini tesbîte çalıştım; s istedim ki, bir kimse Hz. Âdem'le ilgili olarak, yaratılmasından fâtına kadar ne kadar isrâîliyyat varsa hepsini bir arada görsün, u, çalışmanın çok yorucu taraflarından biri oldu. Ama bundan yılmadım.                                                                    .

Tefsirlerimize isrâîliyyatm ne Ölçüde girdiğinin bir şahidi ol­mak üzere, Ashâb-ı Kehf, Tâlût ve Câlût, Hârût ve Mârût gibi ko­nularda biraz fazlaca rivayet kaydettim. Yeri geldikçe, Kitab-ı Mu-kaddes'ten tefsirlere nelerin ne miktar geçtiğini göstermek için Tev­rat'tan metinler naklettim.

Haberlerin tenkîdi uzun olduğu takdirde "Rivayetlerin Tahlili" şeklinde bir başlık açtım, tsrâîliyyat denen şeylerin tamamını Tevrat ve incil'de bulmak mümkün değildir. Olanlarına atıflar yaparak gös­terdim. Olmayanlarını diğer islâmî eserlere istinaden tesbît ettim.

îsrâîliyyat olarak tesbît edilen haberler, hemen her konuda akıl, manbk, tarih, coğrafya, islâmî inanç ve amel v.s. bakımlardan tahlî-le tabî tutulabilirdi. Bu takdirde söylenenler çok kerrre hep aynı olacağı için sıkıcı ve tatsız olurdu. Bu düşünceyle —ender haller hâriç— bundan vazgeçtim.

Bir insanın her şeyi bümesi imkânsızdır. Keza bir müfessirin de her şeyi bilmesi mümkin değildir ve yanılmak, hata etmek insa­nın mayasında vardır. Şayet bir müfessirin eserinde isrâîliyyat'tan bazı örnekler varsa bile bu, onun eserinin kıymetini külliyyen ber­taraf edemez. O eser terkedilmez, yakılmaz. Piyasadan kaldırılmaz. Onda istifâde edilecek namütenahi hususlar olabilir. Benim içlerinde isrâîliyyat tesbît ettiğim tefsirlere karşı kanaatim budur. Bunu arz ve ifâde etmek benim için bir vecîbe durumundadır.

Bu çalışmayı yönetme lütuf ve nezâketini gösteren muhterem Doç. Dr. Cerrahoğlu Beyefendiye; her hususta yardımlarını seferber-eden muhterem Prof. M. Tayyib Okiç, Doç. Dr. Tal'at Koçyiğit ve Doç. Dr. Mehmet Said Hatiboğlu beyefendilere; kitap ve mikrofilm temini hususunda samimi desteklerine mazhar olduğum dost ve arkadaşları­ma, eserin daktilosunda büyük emeği geçen öğrecim Süleyman Kara-ca'ya şükranlarımı sunarım. Hakk kendilerinden razı olsun

Erzurum, 1974[7]

 

Gîrîş

 

A- KUR'ÂN-I KERİM’İN DİĞER MUKADDES KİTAPLAR ARASINDAKİ YERİ

 

İslâm inancına göre ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem'­den itibaren, Allah yolunun da'vetçileri olan peygamberler, insan­lığı tek bir istikamete sevk için gayret göstermişlerdir: Allah'a îman ve kulluk. Bu, bütün ilâhî dinlerde müşterek olan bir hususiyettir. Bu müşterek gaye Kur'ân'da "islâm" kelimesiyle ifâde edilmiştir. Her peygamber ümmetine ve yakınlarına bu yolu öğütlemiştir. Hz. Nûh (a.s.) kavmine şöyle söylemiştir:

M... Ben müslümanlardan olmakla emrolundum[8]". Hz. Ya'kûb oğullarına şu öğüdü vermiştir;

"Ey oğullarım, Allah sizin için (İslâm) dînini beğenip seçti. O halde siz de (başka değil) ancak müslümanlar olarak can verin"[9]. Babalarının bu öğüdüne oğulları şu karşılığı verdiler:

"... Senin ma'bûduna ve babaların İbrahim'in, İsmail'in, îshak'ın bir tek ma'bûd olan Allah'ına ibâdet edeceğiz. Biz, O'na teslim ol­muşuzdur"[10]. Hz. Mûsâ da milletine şöyle demişti:

"Ey kavmim, eğer siz (gerçekten) Allah'a îman ettiyseniz, O'na (samîmiyyetle) teslim olmuş müslümanlar iseniz, artık ancak O'na güvenip dayanın"[11].

Hz. İsa'nın has arkadaşları havariler kendisine şöyle hitap et­tiler:

"Allah'a inandık. (Ky 'îsâ!) şahid ol ki biz, muhakkak müsîü-man (kişiler)'iz[12].

Bunlar —ve me'allerini yazmaktan sarf-ı nazar ettiğimiz diğer âyetler— gösteriyor ki, peygamberlerin yolu birdir, özde müşterek­tir. Yalnız dinlerin ibâdet tarz ve şekilleri, hukukî ta'lîmatları fark­lıdır. Buna da Kur'ân'ın bir âyetinde işaret edilmiştir;

"(Ey Musa'nın, 'isa'nın ve Muhammed'in ümmetleri!) sizden her biriniz için bir şerî'at, bir yol ta'yîn ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şerî'ate tabî) tek bir ümmet yapardı"[13].

Sayıları yüzlere ulaşan Allah elçileri7 Âdem (a.s.)'den itiba­ren kendi milletlerine dâima "îslâm" üzere olmayı ve gayet zama­nına ulaşırlarsa, âhir zamanda gelecek olan Hz. Muhammed'in dî­nine uymayı emretmişlerdir[14]. Bunun bir neticesi olarak —bir âyet­te ifâde edildiği gibi— Kur'an'ı dinleyen bazı yahûdî ve hıristiyan-lar derhal müalüman olmuşlardır: "Bundan evvel kendilerine kitap verdiğimiz (nice kimseler vardır ki) onlar buna (Kur'an'a) inanıyorlar. Kendilerine (Kur'an) okunduğu zaman: Buna inandık. Şüphesiz ki bu, Rabbimizden ge­len bir haktır, dediler".[15]

Kur'an'ı Kerim dışında kalan ilâhî kitaplardan Tevrat ve İn­cil'den başka hiç biri zamanımıza kadar gelmemiştir. Hepsi tarihin nisyan sahîfeleri içine gömülüp gitmiştir. Bugün elde bulunan ve ilâhî kitap diye vasfedilen Tevrat, Hz. Musa'ya gelen Tevrat'ın aynı değildir. Hz. Musa'dan çok sonra yazılmış, muhtelif müellif­lere ait parçalardan meydâna gelmiş anonim bir eserdir. İncil de böyledir. Yalnız biz mü'minler, Hz. Musa'ya Cenabı Hak tarafın­dan "Tevrat" isimli bir kitabın indirildiğine seksiz inanırız. Bu hu­susta şüphe etmek mü'minlerin akıllarının kenarından bile geçmez. Hz. Musa'ya indirilen Tevrat bozulmuş, tahrif edilmiş ve fanîlerin elinde bir oyuncağa dönmüştür. Ama bugün elde mevcut Tevrat'-da Hz. Musa'ya gelen vahiylerden hiç bozulmayan kısımlar da ola­bilir. Biz bunun miktarım ve hangileri olduğunu bilemeyiz.

Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm, kendinden önce indirilmiş olan ilâhî kitapları tasdik eden bir rnu'cizedir. Onların gerçek hüviyetlerini ortaya koyar;  tahrif edildiklerine beyân eder:

"îşte bir kitap ki onu —bir feyz kaynağı ve elleri arasında­ki (Tevrat ve încîPi) tasdik edici (ve doğrultucu) olarak... in­dirdik"[16]. "(Habîbim) de ki: Kim Cebrail'e düşman olursa (kahrın­dan gebersin). Çünkü kendinden evvelki kitapları tasdîk edici (ve doğrultucu) ve mü'minler için ayn-ı hidâyet ve müjde olan Kur'an'ı Allah'ın izni ile sana o indirmiştir"[17].

Netîce olarak söyliyeceğimiz şudur ki; bugün. yeryüzünde mevcut, ilâhî ve el değmemiş tek eser Kur'ân-ı Kerîm'dir. Ondan başkasma güvenilemez ve itimâd edilemez. Kur'an dışında kalan di­ğer ilâhî kitapların bozulduğuna-muhteviyatlarmdaki tenakuzları ve birbirini tutmayan hususları[18] bahis konusu etmeden-bir iki âyetle işaret edelim:

"Yahûdî olanlardan kimi kelimeleri (Allah tarafından) konul­dukları yerlerinden   (kaldırıp)   değiştirirler"[19]...

"(Yahudiler de) Allah'ın kadrini, O'na lâyık olacak bir surette, hakkıyla takdir etmediler. Çünkü, "Allah hiç bir beşere, hiç bir şey indirmedi" dediler söyle (onlara) ki: "Musa'nın insanlara bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin de, parça parça kâğıtlar hâline koyup (işinize geleni gösterip) açıkladığınız, (fakat) çoğunu gizle­diğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler Kur'ân'da size öğretilmiştir[20].

Kur'ân-ı Kerîm'in Tevrat ve incil'in muharref oluşlarına işaret eden bu âyetleri dışında, aynı konuya dâir Hz. Peygamberin de mü­him açıklamaları vardır. Çok eski devirlerden beri hem şark ve hem de garpta bu konu müstakil eserler veya bölümler içinde ele alınmış ve incelenmiştir[21].

Kur'ân'a tekaddüm eden ilâhî kitapların "ilahî hüviyetlerini" gör­dükten sonra bir iki cümle üe de Kur'ân-ı Kerîm'den bahsedelim:

Kur'ân-ı Kerîm, nazil olduğu şeküde muhafaza edilen, asla bir harfine bile halel gelmemiş biricik ilâhî eserdir. Zaten Kur'an-ı Kerim bizzat Allah'ın garantisindedir:

**... O, cidden sarp bir kitaptır ki, ne önünden, ne ardından O'na hiçbir bâtıl (yanaşıp) gelemez. (O), bütün kâinatın hamdettiği, O yegâne hüküm ve hikmet sahibi Allah'tan indirilmedir"[22].

"Kur'ân'ı biz indirdik, biz. O'nun koruyucusu da, şüphesiz ki biziz".[23]

Asırlardan beri hem sark ve hem de garp âleminde, Kur'ân'ın tanramiyeti aleyhine ortaya atılan iddialar asla isbat edilememiş­tir. Zaman zaman şî'nere isnâd edilmek istenen bazı iddialar, biz­zat şî'aya mensup âlimlerce reddedilmiştir, Şî'îlerden en mühim bir fırka olan "lmamiyye"nin bu husustaki inanışlarını Ebû Ca'fer el-Kummî hulâsa ederek, şimdiki Mushaf'ın iki İcapagı arasında bulunan metinden başka tek bir sözün mevcut olmadığım ve Kur'ân'dan bazı şeylerin çıkarıldığı yolundaki iddiaları şî'îlere is­nâd edenlerin yalancı olduklarını söylemektedir[24].

Şî'îlerin en mühim tefsirlerinden olan "Tefsîr-i Safî" de Mol­la Muhsin şöyle der: "İçimizden bazı kimseler, Kur'ân'da tahrif ve noksanlıklar olduğunu söylüyorlar. Fakat dostlarımızın ve ek-seriyyetimizin itikadı buna muhaliftir. Çünkü Kur'ân Hz, Muham-med'in mu'cizesidir. Dînî ilimlerin menba'ıdır... Müslümanlar bu kitabı muhafaza için bütün gayretlerini sarfetmişler ve herhangi bir tahrife mani olmuşlardır..,  Kur'ân  elimizde bulunan  şekliyle Hz. Peygamberin hayatında toplanmış ve tertip olunmuştur...".

Molla Muhsin, bu açıklamalardan sonra şî'î alimlerden bir çoğunun aynı me'âldeki beyanâtını nakletmektedir.

Bütün bu izahlar, Hz. EJbû Bekr devrinde toplanan Kur*an nüshasının, Hz. Peygambere vahyolunan, O'nun tarafından yazdı­rılan sahabe tarafından ezberlenen Kur'ân olduğunu gösterir. Bun­da hiç bir sek ve şüphe yoktur[25].

Ayrıca, Dr. Teodor Nöldeke - Dr. Friedrich Schwally tarafın­dan yazılan Kur'ân Tarihi isimli eser bu açıdan dikkatle okun­maya değer. F. Buhl, İslâm Ansiklopedisine yazdığı "Kur'ân" mad­[26] desinin bilhassa Kur'ân'ın tamamiyyetiyle ilgili olan kısmında çok dikkate şâyân hususlar üzerinde durmuş ve âdeta madde sünnî görüşün zaferiyle neticelenmiştir.

Bütün bunlardan şu netîee çıkıyor ki, Kur'ân-ı Kerîm, bir har­fi bile değişmeyen, vahyediidiği tarzda ilâhî hüviyetini koruyan bir kitaptır. Bu kitap, Tevrat ve încîl ve bunların dışında kalan diğer semavî kitapların asılları hakkında bize bilgi veren, onların yan­lışlarını düzelten bir kitaptır. îhanç ve amel hususunda eski mil­letlerin ve ehl-i kitabın düştüğü hataları gösteren bir kitaptır[27] Tah-rîf edilmiş eski kitapların âdeta muhafızıdır:

"(Habîbim), sana da hak olarak kitabı (Kur'ân'ı) - kendinden evvelki kitapları tasdjtk edici ve ona karşı bir gâhid olmak üzere -gönderdik[28]....

 Kur'ân'm, belirtmeye çalıştığımız bu vasıflarını gayet özlü bir tarzda ortaya koyan bir hayli hadîs de vardır[29]. Bunlarla konuyu uzatmryacağız.

Yalnız şu kadarını söylemek gerekir ki Kur'ân-ı Kerîm, hiç bir hususta tahrif edilmiş, insan eli değmiş, ilâhî hüviyetinden uzaklaş­tırılmış olan Tevrat ve İncîl'e ve bunların şerhlerine muhtaç değil­dir. Hiç bir konuda —hangi cins konu olursa olsun— Tevrat ve încîl'e baş vurulamaz. Ne Kur'ân'ın izah ve tefsiri ve ne de diğer îs-lâmî ta'Iîmatın açıklanması sadedinde bu kitaplar müracaat kayna­ğı olamazlar. Bizzat Tevrat ve Incîl hakkında bile bilgi sahibi olmak için onlara gidilmez. Biz onlar hakkındaki en doğru bilgiyi de Kur'ân ve hadîslerden öğreniriz. Kur'ân ve Sünnet'in bunlar hakkında doğru dedikleri doğrudur; eğri dedikleri eğridir. Bunun ötesinde bir yol tanımamak, müslümanlar için takip edilecek en doğru hareket tar­zıdır. Bize bu konuda şâhid ve delîî olarak bu iki asıl (Kur'ân ve Sünnet) yeter[30].

İleride görüleceği gibi, bilhassa Kur'ân tefsiri hususunda elde mevcut ve mahfuz îslâmî rivayetlerle yetinilmediği; Tevrat'a, încîl'e ve bunların şerhlerine müracaat edildiği; yazılı veya şifahî olan Ehl-i Kitap bilgilerine başvurulduğu için kitaplarımız yer yer "isrâîliyyat" denilen menkûlâtin deryası hâline gelmiş, bu hurafeler arasında, îs-lâm'ın malı olan nice eşsiz güzellikler gölgelenmiştir[31].

 

B- ÎSRÂİLİYYAT NEDÎR

 

1- İsraîlîyyatın Manâsı:

 

"İsrâîliyyat" isrâîliyye kelimesinin çoğuludur. Kelime İsrâîli bir kaynaktan aktarılan kıssa veya hâdise manasınadır. îsrâîl, rivayet­lere göre Hz. Ya'kûb (a.s.)'un ismi veya lâkabıdır.[32] Ya'kûb (a.s.) da, Kur'ân'da zikredilen meşhur on iki yahûdî boyunun (esbât) ata-sıdır[33]. Kur'ân-ı Kerîm yahûdîlerden ekseriyya "Benû îsrâîl" (îsrâîl Oğullan) şeklinde bahseder[34]. îbranîce olan isrâîl kelimesi, "kul" manâsına gelen (isrâ) ile, "Allah" manâsına gelen ('îl)'den mürek­keptir ve (Allah kulu) anlamındadır[35].

Isrâîliyyattan maksadın ne olduğu ve kelimenin ıstılahı manâsı­na gelince; kelime her ne kadar tefsire girmiş yahûdî kültürünü ifâ­de ediyorsa da, bunda bir inhisar düşünülemez. İslâm'a ve özellikle tefsîre girmiş olan yahûdî, hıristiyan ve diğer dinlere ait kültür kalıntılarıyla, dînin gerek lehine ve gerekse aleyhine uydurulup Hz. Peygambere ve O'nun muasırları olan sahabe ile müteakip nesillere izafe edilen her türlü haber, isrâîliyyat kelimesinin manâsı içine gi­rer. Bir kelime ile, islâm'a yabancı olan her şey bu kelimenin bün­yesinde mütala'a edilmelidir.

İslâm'a yabancı olan her şeyi ifâde için bu kelimenin seçilmesi ise ilmî ifadesiyle tağlib den dolayıdır. Yâni, yahûdîlere ait haber­lerin hıristiyanlar ve diğer milletlerin kültürüne tercihinden ötü­rüdür. Bu ifâdeyi kullanmak bir manâda mecbûriyyet ifâde ediyor. Çünkü, yahûdîlerden yapılan nakiller, diğerlerine nişbetle daha çok­tur; ayrıca, yahûdî menşeli haberler daha yaygın ve meşhurdur. Yahudilerin müslümanlarla geniş ölçüde karışmaları, ticâret ve kül­tür ahş-verişi yapmalarının da bunda müessir olduğu muhakkak­ta1. Yahûdî ve hıristiyan kültürünün, daha doğrusu bu iki din er­babına ait hurafe ve safsataların tefsirde müessir oluşunun diğer bir nedeni de, mukaddes kitabımız Kur'ân'ın bu milletlere ve men­sup oldukları dînin kitaplarına sık sık atıfta bulunmasıdır[36].

 

2- İSRÂÎLİYYATIN KISIMLARI:  

 

İsrâîliyyatı   çeşitli   yönlerden kısımlara   ayırıp taksîm etmek mümkindir. Sened yönünden durum şöyledir:

 

a- Sened Ve Metin Bakımından Sahîh Ve Sağlam Olan İsrâîliyyat:

 

Buna misâl olarak, hadîs kitaplarında yer almış olan haberleri gösterebiliriz. "Ey Peygamber, biz seni hakîkaten bir şâhid, bir müjdeci ve bir korkutucu... olarak gönderdik" me'âlinde olan âye­tin[37] tefsiri münâsebetiyle el-Buharî'nin Sahîh'inde yer alan Abdul­lah îbn 'Amr Ibn el-'Âs'a ait bir Tevrat rivayeti bu cümledendir[38]. [39]

 

b- Sened Veya Metin Bakımından Zayıf Olan İsrâîliyyat:

 

Senedi Zayıf Olanlara Örnek: îbnü Cerîr.et-Taberl'nin rivayet ettiği ve 'Arş'ı taşıyan meleklerin tavsifi ile ilgili olan haberdir. Ri­vayete göre bu meleklerden her birinin insan, öküz ve aslan yüzü­ne benzer yüzü vardır. Melekler kanatlarını hareket ettirdikleri za­man §imşek husule gelir [40].

Ravîler arasında bulunan Şu'ayb el-Cebâî[41] Yemenlidir ve Ehl-i Kitab çevrelerinden efsanevî şeyler nakletmekle maruftur. Kendisi metruk bir kassasür[42].

Metni Zayıf Olanlara örnek: Ka'bü'l-Ahbâr'dan nakle göre, melekler kendi aralarında insanların amellerini ve isledikleri gü­nahları bahis konusu ettiler. Allah tarafından kendilerine, içlerin­den iki kişi seçme emri verildi. Hârût ve Mârût'u seçtiler. Allah onlara bazı yasaklar koydu (şirk, zina ve işret yasağı) ve yeryüzü­ne indirdi. Ka'b'in dediğine göre Hârût ile Mârût, daha akşam ol­madan kendilerine yasaklanan her şeyi yaptılar[43].

îbnü Kesîr, aynı olayla ilgili olan başka rivayetlere (varyant­lara) nisbetle bunun "daha sahîh ve daha sağlam" olduğunu söy­ler (1.244). Lâkin rivayet muhteva itibariyle sakattır. 

Hz. Ali'den nakledilen ve Zühre yıldızının aslında İranlı güzel bir kadın olduğunu, Hârût ve Mârût ile kendi arasında geçen ma­ceradan dolayı bu hâle düşürüldüğünü ifâde eden rivayet de aynı­dır88.

 

c- Mevzu' (Uydurma) Olan İsrâîliyyat:

 

Huzeyfe tbn el-Yeman'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygam­ber şöyle demiştir: tsrâîl oğulları azıp taşkınlıklara başlayınca... Allah onlara Fars hükümdarı Buhtünassar'ı gönderdi Allah Buh-tünassar'a 700 yıl hükümdarlık nasîb etdi...".[44]

Bu haber tamamiyle uydurma olan bir isrâîliyyattıf; zira Hz. Peygamberin böyle bir şey buyurmuş olması asılsızdır ve yalandır[45].

îsrâîliyyat heberlerin konusu itibariyle de üçe ayrılmıştır:

1) İnançla ilgili olanlar;

2) İbâdet ve dînî ahkâmla ilgili olanlar;

3) Va'z ve nasîhat[46] gibi birinci ve ikinci kısımlarla ilgili olmayanlar[47]

 

İSLÂM'A UYUP UYMAMASI BAKIMINDAN ÎSRÂİLİYYAT

 

İsrâiliyât bu bakımdan da üçe ayrılır:

 

1 — İSLÂM'A UYGUN OLAN ÎSRÂÎLÎYYAT:

 

islâm'a uygun olan isrâîliyyattan maksat, sahîh sened ve me­tinlerle mu'teber hadîs kitaplarımızda yer almış olan haberlerdir. Yani, Hz. Peygamberin veya sahabenin veyahut da onlardan sonra gelen nesillerin eski milletlerin-yahûdî ve hıristiyanlar başta olmak üzere —daha ziyâde dînî kültürlerine ait olarak haber verdikleri ve anlattıkları şeylerdir. Yani daha açık bir ifâde ile bunlar hadîs­tir. Normal olarak Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli hallerinden bahsedi­len eski mület ve kavimlere dâir gerek Hz. Peygamberin ve gerek­se O'ndan duyarak sahabenin nakletmiş oldukları tefsîr ve açıkla­malar bu kısmın içine girer. Bu çeşit haberler hadîs mecmu'aların-da bir hayli yer tutar[48]. Bunlara bir iki Örnek verelim:

Cessâse kıssası: Kıssayı Hz. Peygamberden bizzat dinleyen Fa-tıma Bint-i Kays anlatıyor... Hz. Peygamberle birlikte namaz kıldım. Ben...kadınlar safında bulundum. Rasûlüllah namazı bitirince güler bir yüzle minber üzerinde oturdu da;

"— Kimse namaz kıldığı yerinden ayrılmasın" buyurdu. Sonra da: "sizleri niçin topladığımı biliyor musunuz?" diye sordu. Sahâ-bîler:

"— Allah ve Rasûlü en iyi bilendir" dediler. Rasûlüllah şöyle

dedi:

"— Allah'a yemin ederim ki, ben sizleri ne bir rağbet ve ne de bir korkudan dolayı topladım. Lâkin ben sizleri şu sebepten ötürü topladım: Temîm ed-îârî, hıristiyan bir kişi idi[49]. Geldi, bey'at edip İslâm'a girdi. Ve bana öyle bir olay anlattı İd, onun söylediği bu hadîs, benim sizlere Deccal Mesih'ten söylemekte olduğum hadîse uygun düşmüştür. Bana anlattığına göre kendisi, Cüzam ve Lalım kabilelerinden 30 kişi ile beraber bir gemiye binmiş. Dalgalar ge­mideki bu yolcuları bir ay çalkalayıp oynatmış. Sonra gemiyi deniz­deki bir adaya yanaştırıp sığınmışlar. Müte'âkiben büyük geminin arkasında yedek gibi çekilen sandallarda oturup ta güneşin batma-sına kadar beklemişler, sonra adaya girmişler. Kendilerini gövdesi pek çok kılh bir DABBE  (bir yaratık) karşılamış ki, kıhn çoklu­ğundan dolayı önünü arkasından tefrik edemiyorlarmış. Gemi hal­kı ona:

"— Vay! Sen nesin?" diye sormuşlar. O da:

"— Ben CESSÂSE'yim" demiş. Onlar:

"—~ Cessâse nedir?" demişler. O yaratık:

"— Ey topluluk! Siz, hıristiyan manastırındaki şu adama gi­din. Çünkü o, sizin haberinizi çok şiddetle arzu eder" demiş. (Te­mîm der ki), bu dâbbe, bize bir adamı tahsis edince, biz onun bir " dişi şeytan olmasından korktuk. Sür'atle yürüyüp nihayet manas­tıra girdik. Orada, cüsse bakımından gördüğümüz insanların en iri-

si olan, iki elli boynuna ve diz kapakları üe topukları arası birbiri­ne demir üe çok sıkı bir surette toplanıp bağlanmış bir insanla kar­şılaştık. Ona:

"— Vay sana, sen nesin?" diye sorduk. O:

"— Sizler benim haberimi duydunuz. Binâenaleyh, siz kimler olduğunuzu bana haber veriniz" dedi. Gemi halkı:

"— Biz arap kavminden bir takım insanlarız. Bir gemiye bin^ dik. Akabinde deryayı, nıûtâd dereceyi aşan bir şiddetle dalgalanır bulduk. Netîce, dalgalar bizimle bir ay oynadı. Sonra senin gu adana yanaşıp sığındık. Sonra geminin yedek sandalları içine oturduk. Sonra da adaya girdik. Derken bizi vücudu son derece kını ve kıhn çokluğundan dolayı önü arkası neresidir bilinmeyen bir Dâbbe karşıladı.

Biz:

“— Vay sana,  sen nesin "  diye sorduk.

"— Ben Cessâse'ynn" dedi, biz   :

"— Cessâse nedir?" dedik,

"— Hıristiyan manastırında bulunan şu adama gidin. Çünkü o, sizin haberinizi öğrenmeyi çok arzu eder" dedi. Bunun üzerine biz, sür'atle sana koşup geldik. O dâbbe'den de korktuk; onun bir dişi şeytan olmasından da emin olmadık, dedik.

"— Bana Şam'da bir Icy olan Nahlu Beysân'dan haber verin" dedi.

"----Sen onun hangi hâlinden haber istiyorsun?" dedik.

"— Hurmalarından soruyorum. Onlar meyve veriyor mu?" dedi. Biz ona:

"— Evet veriyor" dedik.

"— Onun meyve vermemek zamanı muhakkak yaklaşıyor" dedi.

"— Bana Taberiyye gölünden haber verin" dedi.

"— Sen onun hangi hâlinden haber istiyorsun?" dedik.

"— Onda su var mıdır?" dedi. Gemi halkı:

"— Onun suyu çoktur" dediler.

"— Haberiniz olsun ki, onun suyunun çekilip gitmesi zamanı yaklaşıyor" dedi.

"— Bana Şam'ın kıble istikametinde bulunan 'Aynü Zuğar'dan haber verin" dedi. Onlar:

"— Aynü Zuğar'ın hangi hâlinden haber istiyorsun?" dediler.

“ — O pınarda su var mı? ye oranın ahâlîsi o pınarın suyu ile ziraat yapıyorlar mı?" dîye sordu. Biz de ona:

"— Evet o, suyu bol bir pınardır. Ahâlîsi de o pınarın suyun­dan ekip biçiyorlar, ziraat yapıyorlar" dedik.

"— Bana Nebiyyü'l-Ümmiyyîn (Ümmîlerin peygamberin)'den haber verin, O ne yapıyor?" dedi. Gemi halkı:

"— Mekke'den çıktı ve Yesrib (Medine) 'e indi" dediler.

"— Araplar O'nunla muharebe yaptılar mı?" dedi. Biz:

"— Evet yaptılar" dedik. "— Peygamber onlarla nasıl yasıyor?" dedi.

“— Araplar kendisine dostluk gösterenler ve Ona itaat eden­lerle zahir olmuştur" diye haber verdik. O zat:

"— Hakîkaten bunlar oldu mu?" dedi. Biz:

"— Evet oldu", dedik.

"— Muhakkak ki onların peygamber'e itaat etmeleri, kendileri lehine bir hayırdır. Şimdi ben sizlere kendimden haber vereceğim. Ben o Mesîhim. Bana çıkmak hususunda izin verilecek zaman yak­laşıyor, tzin verilince ben, yeryüzünde seyr ederim de artık kırk gece içinde, kendisine inmediğim hiç bir karye bırakmam. Ancak Mekke ile Medîne müstesnadır. Bunların her ikisi de bana haram kılınmışlardır. Birine (veya o iki beldeden) girmek istedikçe, beni elinde sıyrılmış bir kılıçla bir melek karşılar ve beni oraya girmek­ten men eder. Muhakkak ki, onlardaki her bir yol üzerinde onları koruyup beklemekte olan bir takım melekler vardır" dedi.

Fatıma Bint-i Kays der ki: Rasûlüllah bunları söyledi de elin­deki değneği ile minbere dürterek ve Medîneyi kasdederek:

"— îşte bu Taybe'dir, işte bu Taybe'dir, işte bu Taybe'dir" buyurdu[50]. Sonra: "Haberiniz olsun! Ben bunu sizlere söylemiş ol­dum mu?" diye sordu. Mesciddeki insanlar:

“— Evet, haber verdin" dediler. Rasûlüllah:

"— Temîm'in bu hadîsi benim hoşuma gitti. Zîra o, benim sizlere DeccâTden, Medine'den ve Mekke'den olmak üzere tahdîs ettiğim hadislere uygun düşmüştür. Haberiniz olsun ki o, Şam de­nizinde yahut Yemen denizindedir. Hayır, o muhakkak Meşnk ta-rafındadır" buyurdu da, eliyle doğu tarafı işaret eyledi.

Patıma Bint.-i Kays: "İşte ben bu hadîsi Rasûlüllah'tan aynen ezberledim" dedi[51].

Şu hadîs,de aynı konuya misâl olarak zikredilebilir:

Ebû Sa'îyd el Hudrî'nin rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde arz, tandırda pişirilen baz­lama ve pide gibi olur. Cebbar olan Allah, onu, herhangi birinizin yolculukta bazlamasını (tandıra koyup pişirinceye kadar) evirip-çevirdiği gibi Cennet ahâlîsi için bir konuk taamı olmak üzere eliy­le evirip çevirir" buyurdu.

Ebû Sa'îyd dedi ki: Bu sırada yahûdîlerden biri geldi ve;

"— Ya Ebe'l-Kasim, Rahman olan Allah sana mübarek kılsın! Cennet ahâlîsinin kıyamet günü yol azığının ne olduğunu sana ha­ber vereyim mi?" dedi. Hz. Peygamber:

"... Evet" buyurdu. Yahudi Resûlüllah'ın dediği gibi:

"— Arz, bir tek bazlama olur" dedi. Bunun üzerine Rasûlüllah bizlere baktı, sonra, son dişleri görününceye kadar güldü. Sonra yahûdî:

"— Sana Cennet ahâlîsinin ekmeklerinin katığını da haber ve­reyim mi?" dedi. Rasûlüllah:

“--- Evet" dedi. Yahudi:

"— Onların katığı (bâlâm) ve (nûn)'dur" dedi, Sahâbiler:

"— Bunlar nedir?" dediler. Yahudî:

"— Öküz ile balıktır. Bu iki hayvanın ciğerinin (en nefîs ve ciğere asılı) münferid bir parçasından 70.000 kişi yiyecektir[52]" dedi[53].

 

2 — ÎSLÂM'A ZIT OLAN ÎSRÂÎLÎYYAT:

 

Bu kısma giren isrâîliyyat, —hangi konuya ait olursa olsun— islâmın esasları (inanç ve ibâdetleri ile) tenakuz halindedir. Bun= lan aklen ve naklen tasvibe imkân yoktur. Malesef bu tür isrâîliyyat da tefsirlerimize girme fırsatı bulmuştur. Bu haberler, bir şahıs ve­ya kaynaktan alınırken üzerinde ekseriya düşünülmemiş, tenkidci bir zihniyyetle gözden geçirilmemiştir. Buna da bir iki misalle işa­ret edelim:

En-Nesâi, Ibnü Cerîr et-Taberî ve İbnü Ebi Hâtim'in sağlam (kavî) bir senedle Ibnü Abbâs'tan tahriclerine göre, Hz. Süleyman bir gün helaya girmek istediğinde yüzüğünü (mührünü) "Cerâde"-ye vermişti, —ki bu Cerâde, Hz. Süleyman'ın en çok muhabbet gös­terdiği bir hanımı idi— şeytan, Hz. Süleyman kılığında Cerâde'ye vardı ve:

"— Yüzüğümü ver" dedi. Kadın da verdi. Şeytan Hz. Süley­man'ın yüzüğünü parmağına takınca cinler, insanlar ve şeytanlar ona boyun eğdiler. Yüzüğün gerçek sahibi olan Hz. Süleyman işi­ni bitirip geldi; hanımından emâneti geri istedi. Kadın:

"--- Ben onu Süleyman'a verdim" dedi. Hz. Süleyman: "

“— Süleyman benim" dedi. Kadın:

"— Yalan söylüyorsun! Sen Süleyman değilsin", dedi. Hz. Sü­leyman kime varıp hâlim arzettiyse, hepsi kendisini yalanladı. Hat­tâ çocuklar kendisini taşa bile tuttular. Hz. Süleyman vaziyete bak­tı ve bunun, Allah'ın bir emir ve tasarrufu olduğunu anladı. Yüzü­ğü alan şeytan da bu esnada tahta geçip insanlara emirler vermeye ve bir takım direktifler yağdırmaya başladı. Cenâb-ı Hak, Hz. Sü­leyman'a tahtını geri vermeyi dileyince, hâl-i hâzır tahtda bulunan şeytanı inkâr edip emrini dinlememe hissini insanlara ilka ve ilham etti. însanlar, Hz. Süleyman'ın hanımlarına haber saJıp sordular:

"— Şu âna kadar Hz. Süleyman'la aranızda herhangi bir şey geçti mi?" Hanımlar:

"— Evet" dediler. 0, biz hayızh iken bize yaklaşıyor; halbuki bundan evvel böyle bir hâl başımıza gelmemişti", dediler. Başına gelecek olanları tahmîn eden şeytan, sihir, efsun ve benzeri hüe ve düzenleri ihtiva eden bir kitap yazdı   (yazdırdı?).  Bu kitabı Hz.

Süleyman'ın tahtının altına gömdüler. Sonra bunu çıkarıp insanla­ra okudular ve etrafa yaydılar. Şöyle bir iftira kampanyası açma­yı da ihmâl etmediler:

"— Süleyman bu sihir sayesinde insanlara üstünlük kurmuş ve onlara hükmetmiştir". Bu propagandaya kapılan halk Hz. Sü­leyman'ı tahkir ettiler ve bu inanışlarını sürdürdüler.

Şeytan yanında bulunan yüzüğü birisi vasıtası ile denize attır­dı. Bir balık rastgelib o yüzüğü yuttu. Bu zaman zarfında Hz. Sü­leyman ücretle deniz kenarında çalışır (hamallıkla hayatını kaza­nır)'di. Bir adam deniz kenarına geldi ve içlerinde yüzüğü yutan balığın da bulunduğu bazı balıklar satmaldı. Süleyman (a.s.)'ı ça­ğırıp: ''Bunları eve kadar taşıyıver" dedi. Evine birlikte varınca, karnında yüzük bulunan balığı ücret olarak Hz. Süleyman'a verdi. Hz. Süleyman balığı aldı ve temizlemek maksadı ile karnım yardı. Yüzüğünü buldu ve alıp parmağına taktı. Yüzüğünü parmağına ta­kınca, eskiden olduğu gibi insanlar, cinler ve şeytanlar derhal ken­disine boyun eğdiler. Böylece eski kuvvet, kudret ve saltanatına, yeniden kavuştu. Hz. Süleyman'ın kılığına girerek, bir müddet için tahtını işgal eden şeytan da okyanusta bulunan adalardan birine kaçıp gitti. Hz. Süleyman onu yakalamak için arkasından kuvvetler gönderdi. Fakat onu yakalamaya bir türlü muvaffak olamadılar-zira o, çok inatçı bir şeytan idi[54].— Kollama neticesi, birgün onu uyurken buldular; üzerine kurşundan kat kat binalar yaptılar. Uyandı ve sağa sola sıçramağa başladı. Fakat kaçamadı. Yakala­dılar ve Hz. Süleyman'a getirdiler. Bir taş oyuldu, içine kondu; ağzı bakırla kaplandı ve Hz. Süleyman'ın emri ile denize atıldı. îşte bu, Cenâb-ı Hakkın: "Andolsun biz, Süleyman'ı imtihan da ettik: tah­tının üstüne bir ceset bn*akıverdik. (Nice günlerden) sonra, o yine (eski haline) döndü" mealinde olan âyetinde[55] dile getirdiği olaydır[56].

Şüphesiz Allah elçisi olan bir insan hakkında böyle bir gey dü­şünülemez. Bunlar peygamberler hakkındaki îslâmî inançla bağdaştırılamaz.

Keza; 'Avc îbn 'Unuk (veya 'Anak)'la ilgili merviyyat da bu çeşit isrâîliyyattandır:

Masallara konu olacak çapta tarif ve tasvir edilen 'Avc İbn 'Unuk isimli dev (veya dev yapılı adam) rivayetlere göre Hz. Nûh'-dan önce var idi ve Tûfan'da ölmedi. Ta Hz. Mûsâ zamanına kadar yaşadı. Bu, inatçı, kâfir ve cebbar biri idi Anası Âdem kızı 'Anak, bunu zina mahsûlü olarak dünyaya getirmişti. Boyu çok uzun ol­duğu için okyanusların dibinden balığı tutar ve bu avları güneşin gözünde (merkezinde) kızartırdı. Bu adam gemide olan Hz. Nuh'a: "Bu küçük çanak nedir, neye yarar?" gibi sözler söyleyerek onun­la alay ederdi[57].

'Avc'in boyunun "3333" zira' olduğu da söylenmiştir. Sahih hadiselerde "Ebü'l-Beşer" Hz. Âdem'in boyu için "60" zira' ifadesi geçer[58]. Bu Allah düşmanının boyu için verilen rakkamlar, bu ha­dîslere de aykırıdır[59].

 

3 — TASDİK VEYA TEKZÎB EDİLEMEYEN İSRAÎLIYYAT (Meskutuncanh)

 

Bu tür isrâîliyyat —belki de tasdik veya tekzîb edilemeyişinden dolayı— îslâmî olan eserlerde ve özellikle tefsirlerde geniş yer tut­muştur. Hemen şunu belirtelim ki, tasdik veya tekzîb edilemeyen bu tür isrâîliyyata da asla müslümanların ihtiyacı yoktur. Hemen baş­tan sona, lüzumsuz söz kalabalığından, hayal mahsûlü efsâneler­den ibarettir. Üstelik kitaplarımızda bu haberlerin isrâîliyyat oldu­ğu, yani yahûdî veya hıristiyan çevrelerden veya onların mukaddes kitaplarından aktarıldığı da çoğu defa belirtilmemiştir. Bunun çok kötü bir netîcesi olarak, Îslâmî olan pek çok şey ve meselâ, bu ara­da İslâm'ın ikinci kaynağı durumunda olan —isterse muttefekun 'aleyh olsun— hadîsler bir tarafa atılmış ve kitapları doldurmuş olan bu hurafeler İslâm nâmına asırlardan beri yazılmış, okunmuş, okutulmuş ve kürsîlerden bir hakatmiş gibi müslüman cami'aya anlatılmış; cemaatler bunlarla ağlatılmış ve coşturulmuştur.

Buna da bir iki misâl verenin:

"Bir zaman da Mûsâ, kavmine: Allah size herhalde bir inek boğazlamanızı emrediyor, demişti" âyetinin tefsiri münâsebetiyle[60] kitaplarda şöyle bir habere yer verilir:

îsrâü oğulları arasında son derece zengin bir adam vardı. Bu adamın bir kızı vardı. Aynı adamın muhtaç, fakîr bir de yeğeni vardı. Yeğeni adamdan (amcasından) kızını istedi. Fakat kızın ba­bası, fakîr olması sebebiyle kızını yeğenine vermek istemedi. Genç buna kızdı ve: "Vallahi amcamı öldüreceğim, kızıyla evleneceğimi malını alacağım ve diyetini yiyeceğim" dedi. Genç, amcasına vardı ve o esnada civarda bulunan bir ticaret kervanına kadar gitmesi hususunda onu ikna etti. İkisi bir gece vakti yola koyuldular. Genç, yolda amcasını öldürdü. Geri dönüp geldi. Sabah olunca, amcasının nerede olduğunu bilmiyormuş ve onu arıyormuş gibi bir tavır takın­dı. Ticaret erbabı olanlara varıp: "Amcamı siz öldürdünüz; diyetini verin" dedi; basma toprak saçıp ağlamaya, üstünü başını yolmaya, bağn'ip çağırmaya "Vay benim amcam!" yollu feryadlara başladı. Olayı Hz. Musa'ya aksettirdiler. Hz. Mûsâ. Onları diyet ödemeye mecbur etti. Fakat, (olay çok enteresan olduğu için) Hz. Musa'nın, gerçek suçluyu tesbît için Allah'a yalvarmasını istediler. "Biz de­diler, diyet vermekten çekinmiyoruz. Bu basit bir şeydir. Lâkin ka­til olarak ittiham edilip, kınanmaktan korkuyoruz", işte bu, Cenabı Hakkın şu âyetinde'0 dile getiriliyor[61]: "Hani siz bir kimse öldürmüş­tünüz de onun   (katili)   hakkında birbirinizle atışmıştınız..."[62].

Hz. İbrahim ile Nemrûd arasında cereyan eden muhtelif mü­câdelelerden sonra, Hz. İbrahim'in ateşten kurtulmasını müte'âkip, Cenabı Hak Nemrûd'a bîr melek gönderdi ve: "Bana îmân edersen, seni memleketinin başında bırakırım" dedi. Bu azgın adam: "Ben­den başka Rab var mıdır ki ona inanayım" diye cevâp verdi. Me­lek ikinci defa onun yanma gelerek îmana çağırdı. Cabbar da'veti kabul etmedi. Melek üçüncü defa gelerek da'veti tekrarladıysa da, cebbar yine îmana gelmedi. Bunun üzerine melek ona: "Üç güne kadar ordularını topla" dedi. Cebbar ordularını   topladı.    Bundan

sonra yüce Allah'ın emri ile melek, onların üzerine sinekleri musal­lat etdi. Güneş doğduğu halde ahâlî sineklerin çokluğundan güneşi göremiyordu. Bu sinekler, onların etlerini yiyerek kanlarını içti, ancak kemikleri kaldı. Fakat hükümdara bir §ey olmamıştı. Sonra Allah, ona da bir sinek musallat etdi. Sinek hükümdarın burun de­liğinden girdi. Hükümdar hissettiği acı ve ızdıraptan kurtulmak, sancılarını hafifletmek maksadıyla başına tokmaklarla vurduruyor­du. Cebbar böylece 400 yü ızdırap içinde yaşadı. İki elini bir araya getirerek birden (bütün hızı ve gücüyle) onun laaşına vuran kimse, ona en büyük şefkat ve merhameti göstermiş sayılırdı. O, Cebbar ve zalim olarak 400 yıl hükümet sürdü. Allah da onu tam 400 yıl azâb içinde yaşattı ve ondan sonra canını aldı[63].

El-Bakara sûresinin 258. ve en-Nahl sûresinin 26 ve 27. âyet­leri münâsebetiyle tefsirlere girmiş olan Nemrûd'la ilgili bu "mes-kûtün 'anh" isrâîliyyata, ileride gelecek olan Karun'a dâir haber­ler de güzel birer örnektirler.

Yukarıdan beri misallerle îzah etmeğe çalıştığımız isrâüiyyatı kısaca üç grupta mütale'a etmekte fayda vardır:

1- Makbul isrâîliyyat.

2- Merdûd isrâîliyyat.

3- Makbul ile merdûd dışında kalan isrâîliyyat[64]. [65]

 

C- İSRAÎLİYYAT BİVÂYET ETMENİN HÜKMÜ

 

Îsrâîliyyatı nakletmenin hükmü ile ilgili olarak bize ulaşan Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ve O'nun muasırları olan sahabenin sözleri muhteliftir. Bazı sözleri isrâîliyattın naklini tecvîz eder gibi görü­nürken, diğer bazıları da şiddetle yasak etmektedir. Biz Önce men eden rivayetleri, sonra da tecvîz eder gibi görünenleri ele alıp in­celeyeceğiz. Bazı özel durumlara da temas ettikten sonra, leh ve aleyhtekilerle ilgili bir neticeye varmaya çalışacağız[66].

 

1- İSRÂÎLÎYYAT'IN NAKLÎNl YASAK EDEN HADÎSLER

 

a- Ebû Hüreyrenin nakline göre, Hz. Peygamber zamanın­da Ehl-i Kitaptan olan yahûdîler, Tevrat'ı ibranîce okurlar ve onu müslümanlar anlasınlar diye arapça olarak tefsîr ederlerdi. Durum­dan haberdâr olan Hz. Peygamber: "Ehl-i Kitabı tasdik de, tekzîb de etmeyin; sizler: (—Biz Allah'a ve O'nun tarafından indirilene inandık—)[67] deyiniz" buyurdu[68]:

b- A.I. Hanbel ve el-Bezzar'ın Câbir'den tahrîclerine göre, Hz. Ömer Tevrat'tan bir parça[69] yazmıştı. Yazdığı bu parçayı Hz. Peygambere getirdi ve okumaya başladı. Bu esnada Hz. Peygam­berin yüzü değişiyordu (renkten renge giriyordu). Mecliste bulunan Ensâr'dan bir zat Hz. Ömer'e: "Yazıklar olsun sana, ey Hattab oğlu Ömer! Sen Rasûlüllah'm yüzünü görmüyor musun?" dedi. Bun­dan sonra Hz. Peygamber: "Ehl-i Kitaba hiç bir şey sormayın. Kendileri sapkın olan bu adamlar sizi asla doğru yola iletemezler. Sizler de (Ehl-i Kitaba sorduğunuz ve cevâp aldığınız takdirde on­ları, tasdik veya tekzîbden dolayı), ya hak olan bir şeyi yalanlamış veya bâtıl olan bir şeyi doğrulamış olursunuz. Allah'a yemîn ede­rim ki, eğer Mûsâ sağ olsaydı, bana îman edip yoluma uymaktan bagka çâre bulamazdı" buyurdu[70].

c — Rivayete göre îbnü Abbas bir gün bazı müslümanlara şöy­le çıkıştı: "Ey müslümanlar topluluğu! Elinizde Allah'ın peygam­beri Muhammed'e indirdiği ve okumakta olduğunuz en son ve hiç bozulmamış  (içine yabancı şeyler karışmamış)  olan kitabı bulun­duğu halde nasıl oluyor da Ehl-i Kitaba (bazı şeyler)  soruyorsu­nuz? Kaldıki Allah, Ehl-i Kitabın kendilerine indirilen şeyleri teb­dil ettiklerini, kitabı elleriyle tağyir edip bozduklarını sîze haber de verdi.  (—Onlar: Elleriyle kitabı yazıp da, sonra onu az bir baha ile satabilmek için "bu, Allah katındandır"—) dediler[71]. îlimden si­ze gelen şey sizi, onlara müracaattan men etmiyor mu? Andolsun ki biz, onlardan hiç[72] birinin size indirilenden sorduğunu asla görkî biz, müyoruz".

d — “Abdürrazzak"ın Müned'inde ve et-Taberî'nin tefsirinde kaydettiklerine göre, tbnü Mes'ûd mü'minlere söyle demiştir: "Ehl-i Kitaba (hiç bir şey) sormayınız. Zîra, kendileri sapıtmış olan bu adamlar size asla doğru yolu gösteremezler. (Siz onlara müracaat ettiğiniz takdirde) ya hak olan bir hususu yalanlamış veya bir bir bâtılı tasdik etmiş olursunuz"[73].

e — Rivayete göre Hz.'Ömer, Ka'b'ı Benû Isrâîl kıssaları an­latmaktan men etmiş ve aksi davranışta bulunduğu takdirde on' kendi memleketine sürmekle tehdit etmişti. Ona: "Ya mutlak ola* rak eski milletlerin ve onlara ait kitapların haberlerini anlatmak­tan vazgeçersin, yahut da seni maymunlar ülkesine[74] sürerim"[75] demişti.

f — El-Hafız Ebû Ya'lâ el-Mevsüî'nin Müsned'inde kaydettiği­ne göre, Halid Ibn 'Urfüta şöyle demiştir: Ben Hz. Ömer'in yanın­da otururken, bir gün kendisine Sûs kasabasında[76] oturan bir adam getirdiler —ki bu adam 'Abdü'1-Kays kabilesindendi— Hz. Ömer ona: "Sen 'Abdü'1-Kays kabilesinden falan oğlu falan mısın?" de­di. Adam: "Evet" dedi. Hz. Ömer tekrar: "Sen Sûs'ta mı oturuyor­sun"? Dedi. Adam bu soruya da "Evet" cevâbı verdi. Adama elin­deki sopayla vurdu; adam: "Ey mü'minlerin enıîri suçum ne?" dedi. Ömer adama oturmasını söyledi; adam oturdu. Ömer ona: "Eîîf. Lam. Ra. Bu (sûrenin âyetleri de her hakîkati) açıklayan kitabın (Kur'an'ın) âyetleridir. -Hakikat biz onu, (manâsına) akıl erdire-siniz diye, arapca bir Kur'ân olarak indirdik. Biz sana bu Kur'an-ı vahyetmek suretiyle en güzel beyânı kıssa olarak anlatacağız. Halbuki sen daha evvel bundan elbet haberdâr olmayanlardandın" âyet­lerini[77] okudu. Ömer aynı yeri adama üç kerre okudu. Ve üç kerre sopayla vurdu. Adam; "Ey mü'minlerin emîri, suçum ne?" dedi Bu kerre Ömer; "Sen Dâniyal kitabını yazmışsın" dedi. Adam: "Em­rini söyle de yapayım" dedi. Ömer: "Git ve onu sıcak su ve bayaz yün (den mamul paçavra) ile (silerek) yoket. Onu bir daha okuma; hiç kimseye de okutma. Eğer onu okuduğunu veya herhangi bîr kimseye okuttuğunu duyarsam canuıı yakarım" dedi. Sonra adama oturmasını söyledi. Adam önüne oturdu. Hz. Ömer bu sefer şunu anlattı: "Ben vaktiyle gidip Ehl-i Kitabın eserlerinden bir parça yazmıştım. Onu Hz. Peygambere getirdiğimde: "Ey Ömer, elindeki nedir?" diye sordu. Ben de: "Ey Allah'ın Rasûlü! Biraz daha fazla bilgi sahibi olmak için Ehl-i Kitap'dan yazdığım bir parçadır" de­dim. Efendimiz kızdı ve bunun tesiriyle yanakları kızardı..."[78].

g — El Hafız Ebû Bekr Ahmed İbn îbrâhîm el-îsmâ'îlî'nin ri­vayetine göre, Hz. Ömer'in hilâfeti zamanında Hıms'ta iki adam varmış. Bunlar yahûdîlerden bir "sahîfe" yazmışlar.

Yazmış olduklarını yanlarına alarak Medine'ye gelmişler. Maksat­ları Hz. Ömer'den fetva istemekmiş. Kendi aralarında şöyle konuş­muşlar: "Eğer Hz. Ömer bu yaptığınıza razı olursa, O'na daha çok sarılırız; razı olmazsa atarız". Hz. Ömer'in huzuruna girince: "Biz Ehl-i Kitab olan bir milletin toprağında yaşıyoruz ve biz on­lardan öyle sözler işitiyoruz ki, ondan derilerimiz ürperiyor; bu duyduklarımızı alalım mı, almıyalım mı ne dersin?" diye sormuş­lar. Hz. Ömer; "Bu duyduklarnuzdan bir şeyler yazdığınızı tahmin ediyorum" demiş. "Hayır" demişler. "Bakın size anlatayım" diye­rek Hz. Ömer söze başlamış: "Ben Rasûlüllah'ın hayatında Hay-ber'e gitmiştim. Orada sözleri beni imrendiren bir yahûdîye rast­ladım ve ona: Bu söylediklerini bana yazdırır mısın? dedim. Adam: "Evet" dedi. Elime bir deri parçası alarak adamın yanına gittim. Bana (bazı şeyler) yazdırdı. Hayber'den dönünce vaziyeti Kasûlüllah (s.a.v.)'a haber verdim. Efendimiz: "Getir onları" dedi. Gittim, ge­tirdim. Efendimiz: "Otur ve bana oku" dedi. Bir müddet okudum.

Sonra bir ara yüzüne baktım. Gördüm ki, rengi değişmiş. Korku­dan ne yapacağımı şaşırdım. Artık bundan sonra bir kelime bile okuyamadım. Rasûlüllah bana ârızolan hâli görünce, onu elimden aldı ve sonra tükrüğüyle tek tek hepsini sildi ve: "(Böyle konular­da) bu adamların ardına düşmeyin. Zîra bunlar (dinleri hususun­da), ne yapacaklarını şaşırmış kimselerdir; kendilerine uyanları da şaşırtırlar" buyurdu..."[79].

Bütün bunlardan sonra, aynı konu ile ilgili olan Kur'ân âyetle­rini de hatırlamak gerekir. İslâm'ın birinci kaynağı, şaşmaz kitap K. Kerîm, bir çok defalar yahûdî ve hıristiyanların, ellerinde mev­cut mukaddes kitaplarını tebdil ve tagyîr ettiklerini, bozduklarını haber veriyor. Isrâîliyyat dediğimiz şeyler büyük çoğunlukla Kur'ân-i Kerîm tarafından niteliği bildirilen bu kitaplar ve bunla­rın şerhi mahiyetinde olan hayal mahsûlü düzme eserlerden nakle­diliyor. Bunu tasvibe imkân var mı? Konuya ait bir kaç âyet me'âli verelim:

"Yahûdî olanlardan kimi kelimeleri (Allah tarafından) konul­dukları yerlerinden (kaldırıp) değiştirirler[80]...

"(Yahudiler de): "Allah hiç bir beşere, hiç bir şey indirmedi", dedüer. Söyle (onlara) ki: "... (işinize geleni gösterip) açıkladığı­nız,  (fakat)  çoğunu gizlediğiniz o kitabı kim indirdi?"[81].

"... Kelimeleri (Allah tarafından) yerlerine konulduktan sonra (tutup) bir tarafa atarlar onlar; "Eğer size şu (fetva) verilirse onu alnı, şayet o verilmezse onu (kabul etmekten)  çekinin" derler"[82]

"... Onlar (yahûdîler) kelimeleri (Allah tarafından) konulan yerlerinden kaldırıp değiştirirler"[83].

"Biz Nasrânîyiz" diyenlerin de sağlam teminâtını almıştık. Ne­tice onlar da va'z ü ihtar edildikleri şeylerden bir hisse almayı uriu-tuverdiler..."[84].

"Ey Ehl-i Kitab! Size —kitaptan gizlemekte olduğunuz şeylerin bîr çoğunu meydâna vuran, bir çoğundan da geçiveren— peygam­berimiz gelmiştir. Size Allah'tan hakîkî bir nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir"[85].

Bilindiği gibi islâm'ın ilk yıllarnıda Hz. Peygamber, K. Kerîm'-îe karıştırırlar endişesiyle ashabına, Kur'ân'dan başka hiç bir şey yazmamaları hususunda sıkı sıkıya tenbîhatta bulunmuştu. Kendi sözlerinin öğrenilmesini, başkalarına öğretilmesini ve tebliğ edilme­sini şevkle isteyen ve: "Benim sözümü dinleyip belleyen, sonra da onu bellediği gibi başkalarına aktaran kişinin Allah yüzünü ağart­sın" diye[86] Hz. Peygamber, yeri gelmiş; "Kur'ân'dan başka benden hiç bir şey yazmayın. Kur'ân'dan gayri benden bir şey yazmış olan varsa onu imha etsin!" buyurmuştur[87].

Vaziyet bu iken, elbette Hz. Peygamber ve O*nun sâdık arka­daşları Tevrat ve încîl gibi muharref kitapların ve bunların şerhi mahiyetinde olan efsânelerin yazılmasını, okunmasını, müzakeresi­ni hoş göremezlerdi. Bunun aksini düşünmek hiç bir zaman normal olamaz[88].

 

2 — ÎSRÂÎLÎYYATIN NAKLÎNÎ TECVİZ EDEN HABERLER

 

Bazı hadîs mecmu'alarmda yer alan, Abdullah îbn cAmr îbn el-rÂs'a ait rivayetten öğrendiğimize göre Hz. Peygamber şöyle bu­yurmuştur:

"Bir âyet dahî olsa benden (işittiklerinizi) başkalarına ulaştı­rın. Ve sizler, Benû İsrail'den de nakledin; bunda beis yoktur. Kim bana kasden yalan (söz) isnâd ederse o, cehennemdeki yerini ha­zırlasın (hazırlansın)"[89].

Bu tek örneğin dışında Benû İsrail'den haber nakline dâir eli­mizde hiçbir vesika yoktur.

Bazı müellifler, yahûdî ve hıristiyatılara müracaatı dile getiren âyetlere dikkatimizi çekerek isrâîliyyatm naklini tecviz meyletmiş­lerdir[90]. Oysa bu, yanlış seçilmiş bir yoldur. Hz. Peygamber'e has olan ve Kur'an tarafından bildirilen durumlar yanlış değerlendir­melere yol açmamalıdır. Bu tür âyetlere bir iki örnek verelim:

Cenabı Hak Hz. Peygamber'e hitaben şöyle buyurur: "Tevrat indirilmezden evvel —Ya'kûb'un kendisine haram kıldığı şeylerden başka— yiyeceğin her türlüsü îsrâîl oğulları için helâl idi. De ki: ''Eğer sâdık adamlar iseniz Tevrat'ı getirin de okuyun[91]".

"Eğer sana indirdiğimiz (kıssaların herhangi birin)'den (bil­farz) şüphede isen, senden evvel kitab okuyanlara sor..."[92].

"O küfredenler şöyle der: "Sen (hak tarafından) gönderilmiş bir Peygamber değilsin". De ki, "benimle sizin aranızda (hakikî) sahid olarak Allah yeter ve (bunu) nezdinde kitab ilmi bulunanlar dahî (bilirler)"[93].

Bunlardan birinci âyet Kur'ân'ın yüzlerce mu'cizesinden biridir. Yahudilerin inkâr ettiği bir hususu ortaya koymaktadır. Maksad-3an sadece, Allah'ın kendilerine karşı yönelttiği zülüm, haksızlık, faiz yeme, Allah yolundan insanları sapıtma ve benzeri kötü fiil­lere karşı olan şahadetini yalanlama olan yahûdîleri susturmayı ve ilzamı hedef almıştır[94]. Âyetin nuzül sebebi okunduğu zaman, mak-sad daha güzel anlaşılır[95], tıkar ettikleri bir konuda Allah onların yalanlarını yüzlerine vurmuş ve kendi mukaddes, kitaplarında, iâdialarının aksi olan hususun yazılı olduğunu bildirmiştir. Gerçekten bugün bile nıuharref olan Tevrat tercemelerinde[96] bunu görmek ka­bildir[97].

Bu âyetten, Ehl-i Kitab'a veya onların eserlerine müracaat et­me, onlardan haber nakletme gibi bir netice çıkarmak cidden zor­dur! Bu olsa olsa, yukarda izah ettiğimiz "makbul" isrâîliyyata bir bir misaldir; hepsi o kadar!

İkinci âyet, mukaddes kitablarda zikredilen ve Özde müşterek­lik arzeden kıssalara işaret ediyor. Bilindiği gibi, Âdem, Havva-tblîs, Âdem-tblîs, Nûh ve Salih gibi isimler etrafında bir takım kıssalar vardır. Bunlar hem Tevratta ve nemde diğer ilâhi kitablarda var­dı ve bu kitablara inanan insanlar arasında şifahî olarak yaşıyor­du. Aynı kıssalar en doğru şekilleri ile, vecîz bir tarzda Kur'ân-ı Kerîm'de de geçmektedir. Kur'ân'm dile getirdiği bu kıssaları el­bette Ehl-i Kitab olanlar biliyordu. Sorulduğu zaman inkâr ede­mezlerdi. Meselâ "Tufan" olayım, bilmiyoruz diyemezlerdi.

Cenâb- Hak Peygamber Hz. Muhammed  (s.a.v.)'e bu hususu hatırlatıyor. EUmahh'nın dediği gibi:  "Bu âyet bâlâdaki kıssaların sıdk u hakkiyyetini te'yîd ile, risâlet-i Muhammediyyeyi te'kîd ve takvi­ye siyâkmdadır. Malum ya farz, ne vuku'u, ne de imkânı îcâb etme-meyeceğinden burada da ne şek, ne suâl vâki değildir. Ancak bu kıssaların âyât-ı ilâhiyyeden olan fevkalâde vukuatı tazammun et­tiklerini ihtar ile beraber, Nübüvvet-i Muhammediyye hakkında en cüz'î bir şüphe ihtimaline bile mesâğ bırakmayan bir kuvvet-i be­yân ve tehyic-i îmkân vardır. Yani başka taraftan öğrenmek sure­tiyle değil, Allah tarafından sana vahy ile bervech-i bâlâ haber ve­rilen Fir'avn ve şâire kıssalarının sıhhatinde şekk ü şübheye asla mahal yoktur. Sen de bunda şübhe etmezsin.    Maamâfîh, bilfarzı ve't-takdîr- cüz'î bir şekk ihtimaline maruz kalacak olursan, "sen­den evvel kitab okuyanlara sor". Yani bunlar, Ehl-i Kitâb indinde .   malum ve muhakkak ve kütüb-i Sâlifede de sabittir. Onlar bu kıs­salardan ibret almayıp halâ şirk ü küfürde devam eden Ehl-i Ki­tab ile, bunları inkâr edemiyecek, "evet" demeğe mecbur olacak­lardır"[98].

Üçüncü âyet ve ona müşabih olanlar (el-A'raf, 7/157; eş-Şucara, 26/197) ise, Ehl-i Kitab'dan olup îman etmiş mühtedîlere işaret etmektedirler, ittifaka yakın bir çoğunlukla kabul edildiğine göre, "nezdinde kitap ilmi bulunanlar" dan maksad, başta Abdullah îbn Selâm olmak üzere, Selmanü'l-Farisî ve Temîm'ü'd-Dâri gibi şa­hıslardır[99]. Bunlar Kur'ân ilmine veya mutlak olarak "hak kitaâb" İlmine sahiptirler. Eski, kitaplarda ve bilhassa Tevrat ve İncil'de Hz. Peygamberin peygamberliğini müjdeleyen deliller vardır. Bu şahıslar, bunları bilir ve müslüman oldukları için gerçeği olduğu gibi aksettirirler. Hattâ taassup ve garazdan sıyrılmış, insaflı Ehl-i Kitab bilginleri de bunu bilirler ve gizlemeden itiraf ederler[100].

Keza hu âyet de isrâîliyyatın nakline delil değildir.

Bazı müellifleride[101], sahih hadîslerde geçen Benû İsrail'e, hir ristiyanlara ve diğer millet ve kavimlere ait Hz. Peygamberin be-3ranlarma dikkatimizi çekerek bunları, isrâîliyyatın nakline ve Ehl-i Kitaba müracaata delîl gösteriyorlar. Bunlar hadîstir yani Hz. Pey­gamberin sözleridir. Biz bunları isrâîliyyat olarak değil, Rasûlüllah'-ın hadîsi olarak okuyoruz. Hz. Peygamberin "hakk"dan başkasının çıkmadığı ağzından dökülmüş olan bu sözler, nasıl olur da başka­sıyla kıyas edilebilir? Bir fanîninki ile ölçülebilir? Sonra: "Kendi (Re'y-ü) nevasından söylemez O. O, kendisine (Allah'tan) üka edi­len bir vahyden başkası değildir"[102] âyeti iyi düşünülmelidir.

îslâm bilginlerinden bazısı, bazı hadislere istinaden, Hz. Pey­gamberin sözlerinin de "vahy" (vahy-i gayr-i metlüv) olduğunu ile­ri sürmüşlerdir. Bu hadîslerden bir kaçının me'âlleri şöyledir:

a — "Gözünüzü açın ki bana Kur'ân ve bir de onun kadarı ve-rildi"[103].

b — "Cebrail (a.s.), Rasûlüllah'a Kur'ân-ı indirdiği ve öğretti­ği gibi, sünneti de indirmiş, öğretmiştir"[104].

c— "Gözünüzü açın ki, ben de emrettim; va'zettim; nehyettim. Onlar (hadîsler sayıca) Kur'ân'm misli gibidir"[105].

d--- RasûlüUah'tan her duyduğunu yazan Abdullah îbn 'Amr'i sahabe: "Hz. Peygamber bir insandır, gadab hâlinde de konuşur, bir şeyler söyler" diyerek bundan men etmişlerdi. Durumu peygam­berimize açtı, Peygamberimiz: "Yaz! Canım elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, benden "hak" dan başkası sâdır olmaz" buyurdu[106].

En-Necm süresindeki âyet (53/3)'den ve bu hadislerden[107] an­lıyoruz ki Hz, Peygamberin her söylediği haktır ve gerçektir. Ha­disler bile bir manâda vahydir. Benû îsrâıl ve diğer geçmiş mil­let ve kavimlere dâir Hz. Peygamber'den sudûru kati olan beyan­lar da hadîstir. Bunları başka türlü düşünmeye imkân yoktur. Ne-tîce şu ki, bu hadîsler isrâiliyyâtın nakli için delil değildir[108].

 

3 — BAZI ÖZEL DURUMLAR

 

Hz. Peygamberin arkadaşlarından bazısına has olan durumlar da, isrâîliyyatm nakli için delîl olarak kullanılmak istenmiştir[109]. Şim­di bu haberleri görelim:

a — Mühtedî Abdullah îbn Selâm: "Resûlüllah bana, bir gece Kur'ân'ı bir gece de Tevrat'ı oku, diye emretti" demiştir[110]. Bir baş­ka rivayete göre de aynı şahıs Hz. Peygamber'e gelmiş ve: "Ben Kur'ân-ı ve Tevrat'ı okudum" demiştir. Hz. Peygamber ona: "Bir gecede Tevrat'ı oku" diye tavsiyede bulunmuştur[111].

Zayıf olan haber hakkında ez-Zehebî: "Eğer bu haber doğru ise (erbabınca) Tevrat'ı tekrara ve tedebbüre ruhsattır" der[112].

b — Ka'bü'l-Ahbâr, Kbû Hureyre için: "Tevrat'ı okumayanlar

içinde, Ebû Hüreyre kadar ona âşinâ olanım görmedim" demiştir[113].

c — Ez-Zehebî, Abdullah îbn 'Amr îbnü'l-'Âs için: "Ehl-i Ki-

tâb'ın bazı eserlerini elde etti ve onları elinden bırakıverdi" der[114].

Diğer bir rivayete bakdacak olursa, Abdullah îbn 'Amr Tevrat'ı ezberlemiştir[115].

d — İbnü Sa'd'a göre Abdullah îbn 'Amr, Hz. Peygamberin, Kur'ân'daki bazı sıfatlarıyla Tevrât'da da mevsûf olduğunu söyle­miştir[116].

e --- El-Bezzâr'm kaydettiğine göre Abdullah îbn 'Amr, bir ge­ce rü'yâda, ellerinden birinde bal, diğerinde yağ görür ve bunları yalar. Sabahleyin durumu Resûlüllah'a açar ve rü'yânın te'vîlini ister. Hz. Peygamber: "Sen ki kitabı (Tevrat ve Kur'ân'ı) oku­yorsun" der (yani yağ ile bal bunlara işarettir)[117].

f — Ebu'1-Celd el-Cevnî1[118], yedi günde Kur'ân'ı, altı günde de Tevrat'ı hatmederdi[119].

g— A.l. Hanbel'in Müsned'inde yer alan bir rivayete göre Hz. Peygamber bir gün havraya gitmiş. Bakmış ki bir yahûdî ora­da bulunanlara Tevrat okuyor. Adam okumaya devam etmiş. Oku­ma sırası Hz. Peygamberin sıfatına gelince okumayı kesmiş. Yan tarafta hasta bir adam varmış. Efendimiz okumayı niçin kestikle­rini sormuş. Hasta olan zat: "Onlar bir Peygamberin sıfatına gel­diler ve durdular" demiş. Hasta emekliyerek gelmiş, Tevrat'ı al­mış, okumuş. Hz. Peygamberin ve ümmetinin sıfatına sıra gelince: ”Bu, senin ve ümmetinin sıfatıdır" demiş ve imân etmiş[120]...

Mühtedîlerden olan Abdullah îbn Selâm, kaynakların ittifa­kına göre, İslâm'a girmeden önce âlim bir zât idi. Tevrat'ı okumuş­tu ve muhteviyatına hakimdi İslâm'a girdikten sonra itibar gördü. Sahabe arasında manevi mevkii yüksek olanlar sırasına geçti. îs-lâm'ı bilen ve onu lâyıkı ile kavrayan ve yahûdîlere kargı daima Kur'ân ve Resûlüllah'ı müdafaa eden, onların yalanlarını yüzlerine

vuran böyle bir zatı Efendimizin Tevrat'ı okumaktan men etmemiş olması muhtemeldir. Konu ile ilgili haberin "zayıf" olduğunu ve hakkında ez-Zehebî'nin "eğer sahihse" dediğini de unutmamak la­zımdır.

Ka'bü'l-Ahbâr'ın Ebû Hüreyre hakkındaki şehâdeti için bir şey söyleyecek durumda değiUz. Zira rivayetin kuvvet derecesini bilmiyoruz. Ayrıca bunda bir mübalağa payı var mı, yok mu? Bu da belli değil, Ebû Hüreyre'nin Tevrat muhteviyatına âşinâ olma­sıyla isrâîliyyatm nakli arasında bir bağ da kurulamıyor. Bir sa-habî Tevrat'ı okumuş olabilir; bu, bir dereceye kadar normaldir. Okumak ayrıdır, okumayı nakil için delil saymak ayrıdır.

Abdullah tbn 'Amr'ın Yermûk muharebesinde iki deve yükü kadar Ehl-i Kitaba ait dînî bilgiler ele geçirdiği ve bunları oku­duğu ve aynı kişi için söylenen Tevrat'ı ezberlemeye de —eğer doğ­ru ise—hiç bir şey diyemiyoruz. Zira Hz. Peygamber bu durumu biliyor muydu, bilmiyor muydu? Bu da bizim için mechûl olan bir husustur. Bilindiği gibi Yermûk harbi, birinci halife Hz. Ebû Bekr zamanında cereyan etmişti[121].

Yedi günde Kur'ân'ı, altı günde Tevrat'ı hatmeden Ebu'l-Celd'in hareketinden de herhalde Rasûlüllah habersizdi. Zira bu zat çok yaşamıştır, îhtimalki bu hareketi, Hz. Peygamberin vefatından son­raki devreye aittir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir yahûdî mabedinde okunan Tev­rat'ı dinlediğine dâir olan rivayet de dahil olmak üzere, bütün bu zikredilenlerde isrâîliyyatm nakline ait herhangi bir cevaz yoktur. Bir nisanın Tevrat'ı ve diğer mukaddes kitapları okuması başka­dır, onlardan nakil yapması başkadır. Sözü geçen rivayetleri "mes-kûtün "anh" olan isrâîliyyatın nakledilmesinin cevazına deîîl ola­rak ortaya atmak pek tutarlı görünmüyor.

 Şimdi biraz da (Îsrâîl oğullarından naklediniz. Bunda bir beis yoktur) hadîsi üzerinde durmak gerekir:

Bu hadîsin zahiri îsrâîl oğullarından haber naklini tecviz edi­yor. Buna binâen bir çok İslâm bilgini, nakli "mutlak" mânâda anla­mışlar ve nakilde hiçbir mahzur düşünmemişlerdir. Dolayısıyla ki­tapları dolduran hurafeler, bir bakıma hadîsin tefsirinden neş'et etmiştir. Dîne ait bir şey yazılırken, söylenirken veya aktarılırken, elbetde müslüman kişi bunun ne olduğunu düşünecek, aslını esa­sını araştıracak. Hele bu yazılan şeyler, yüce Allah'ın hak kitabı Kur'ân'a âit olursa, o zaman bambaşka bir yol takip edilecek. Ge­rektiğinde âlim kılı kırk yaracak. Gördüğü veya duyduğu her şeyi Kur'ân'm tefsiri diye kitabına aktarmıyacak. Bunun mes'ûliyetin­den son derece korkacak. "Rivayet edildi ki", "dendi ki" gibi dâima bir şüphe ve tereddüdü, gayr-i şahinliği bünyesinde saklı tntan ha­berlerin, neye ve kime ait olduğunu bilecek. Bunun bir din ve ilim hizmeti olduğunu bir an bile hatırından çikarmıyacak. tşte bu zavi­yeden bakıldığı takdirde pek çok şey kendiliğinden halledilmiş ola­caktır. Yukarıdaki hadîsin ifade ettiği gerçek manâyı tesbit için bilginlerce çok güzel tevcihler yapılmıştır. Tevcihler daha güzel ve mantıkî görülmektedir. Hadîsin mutlak manâdaki nakil hususunda delîl olmadığına ve bunun mutlaka kayıtlanması icabettiğine dâir yapılan tevcihlerden bir kaçı:

(1)— Hz. Peygamber (s.a.v.) evvelâ müslümanlara, Benû israil'den nakil hususunda bir genişlik tanımıştı. Bunu çok ciddiye aldılar ve "haddisû" emir kipi olduğu için, bu işi âdeta farz gibi telâkki ettiler. Sonradan Hz.     Peygamber durumu vuzuha kavuşturdu ve: buyurdu. Yani, Ehl-i  Kitab'dan bir şey nakletmediğinizde üzerinize bir günah terettüp etmez[122].

(2)— Ehl-i Kitaptan     (sâdece)     Kur'ân ve hadîsin ruhuna uyan haberleri naklediniz; uymayanları değil[123].

(3)— İsrâîl oğullarına (ve Ehl-i Kitaba) ait haberlerden sa-hîh olanlarını dahî nakletmek size "farz" değildir. îster nakledin, ister etmeyin;  (ve bilin ki) nakletmemeniz günah ve vebali icâbettirmez[124].

(4) — Ehl-i Kitaba ait Kur'ân ve hadîslerde    geçen şeyleri, naklediniz; iki kaynak dışında olanları değil[125].

(5)— Benû İsrail'in haberlerinden maksat, Kur'ân'daki Ya'küb (a.s.)'la oğulları arasında geçen kıssadır, işte bunu anlatma­nızda beis yoktur[126].

(6)— Kur'ân'daki Isrâîl oğullarıyla ilgili şeni' sözleri naklet­menizde günah yoktur[127].

Ayrıca bazı müdakkik islâm âlimleri —ki bunlar herhalde is-râîliyyatm ne olduğunu ve onun tevlid ettiği zararları bilen kimse­lerdi— konuyu fıhkî yönden ele alarak, Kur'ân dışında kalan mu­kaddes kitabların —nakil şurada dursun— tetkik ve okunmasına bile müsaade etmemişlerdir.

Bazı kayıtlara bakılırsa, Tevrat ve Incîl gibi kitabları okuma, tetkik etme ve onlarla meşgul olmanın caiz olmadığında icma" vardır[128]. Hz. Ömer'in elinde gördüğü Tevrattan bir parçaya Efendi­mizin kızması ve: "Eğer Mûsâ sağ olsaydı, îman edib bana uymak­tan başka bir yol bulamıyacağını Allah adını anarak te'yîd ederim"[129] demesi bu işin tahrimen mekruh olduğunu gösterir[130]. Bazı bilginler-ee, Tevrat ve incil'den nakil yapmanın haramlığına da fetva veril­miştir[131].

Ulema   arasında   uzun   tartışmalara   konu   olan   bu   mes'ele hakkında   müstakil   eserler   de   kaleme   alınmıştır. Tevrat incîlden   naklin  haramhğma dâir olan bu eserlerden es-Sehâvî'nin Fıkıh kitablarımizda, cünüb olan bir müslümanın Tevrat ve İn­cil'i bu halde iken okumasının caiz olub olmadığı da tartışılmıştır. Hanefîlere göre içlerinde îlâhî hüviyetini muhafaza eden parçala­rın bulunması ihtimalinden dolayı, cünüb olan müslüman bunlara hürmeten okumamalı ve dokunmamalıdır, denmiştir[132].

Buna mukabil, yahûdî ve hıristiyanların ellerinde bulunan ki-tablarla istincaya müsade eden bir görüş Şafi'îlere nisbet edilmiş­tir[133].  Konuyu özetlemek gerekirse: îsrâîliyyatın mutlak mânâdaki rivayeti asla tecviz edilemez. Hz. Peygamberin muhtelif ahvalde îrad buyurduğu hadisler muvacehesinde buna yüzde yüz bir sınır çizmek gerekir ve o da şu olabilir:

(1) — Kur'ân ve hadîs'in ruhuna aynen uyan isrâîliyyat alınır.

(2) — Kur'ân ve hadîs'in ruhuna aykırı olanlar atılır.

(3)— Bu ikisi dışında kalanlar da alınmaz, benimsenmez, ki- talara yazılmaz. Çünkü bu üçüncü kısma giren haberlere Kitab ve Sünnet'in ihtiyacı yoktur. Bunlar tamamiyle lüzumsuz ve faydasız  söz kalabalığından ibarettir. Hayal mahsûlüdür. Düzme ve yakıstırmadır. Efsanevî şeylerdir. Bunları bilmek insana bir şey kazandır­ maz; bilmemek de eksiklik sayılmaz. Bu tür isrâîliyyat bilindiği üze­re daha ziyade Kur'ân'm kısaca temas ettiği olayların tefsirinde çokça görülür ve zahiren âyeti vuzuha kavuşturur. Eğer Kur'ân'da kısaca temas edüen şeylerin tafsilinde dîni veya dünyevî bir fayda olsaydı bunu, ya Cenabı Hak bizzat kendisi veya O'nun elçisi açık-îardı. Yapılmadığına göre bunda fayda yoktur. Mesela, Kar'ün'un anahtarları neden yapılmıştı? Tufan günlerinde su dağları ne ölçüde aşmışa ve kaç metre idi? Nuh'un gemisi kaç katlı idi; her katta neler vardı; tblîs gemiye girdi mi, girmedi mi; girdiyse nasıl girdi? Mâide indirmesi için .Allah'a duâ ettiği esnada Hz. îsâ'nm üzerinde kaç parga elbise vardı; bunlar neden ma'muldu ve renkleri nasıldı'? Hz. İbrahim'in ölülerin nasıl diriltildiğini öğrenmek istemesi üzerine Allah kendisine: "Dört kuş tut" demişti (el-Bakara, 2/260). Acaba bu dört kuş ne idi?

Bunlar hakında Kur'ân'da ve Hadîs'de herhangi bir açıklama yoktur. Ama buna rağmen tefsirlere bazı şeyler girmiştir ki, insan gerçekden hayrete düşürmektedir.

Karun'un anahtarları parmak büyüklüğünde idi, eni şu idi, boyu bu idi, öküz derisinden ma'müldü, hayır demirdendi v.s.

Nuh'un gemisi üç katlı idi. Eni şu kadar, boyu bu kadar, geniş­liği de şu kadardı. Her katda şunlar vardı...

Hz. ibrahim'in aldığı dört kuş:                                               .

(1)  — Horoz, turna, güvercin ve tavus idi.

(2)  — Tavus, horoz, hindi ve kaz idi.

(3)  — Deve kuşu yavrusu, tavus, horoz ve kaz idi.

(4)  — Horoz, karga, doğan ve tavus idi v.s.  (yedi kavil).

Bunlar ne kadar lüzumsuz ve faydasızdır! Üstelik bunlar, Kur'-ân'dan alınması gereken 'ibret ve öğütleri de gölgeliyor. İnsanı lü­zumsuzlukları peşinde koşturuyor. Bunlara verilen emeğe acımalı, bunlarla ziyan edilen Ömre ağlamalıdır. Knr'ân, hadis ve bunlardan istinbat edilenler müslümanlara her bulumdan yeterlidir. Bu kay­naklarda arzu edilen her şey vardır. Onlar, bizi her şeyden ve özeiîik-le bu manâsız îsrâîlî düzmelerden müstağni kılmışlardır.

Kitaplara aktarılmış olan bu isrâîliyyatın, "isrâîliyyat" olduğu­nun belirtilmemesi, Tevrat veya İncil'den aktarıldığı veyahut da ya-hûdî veya hnstiyanlardan duyulduğunu ifâde eden kayıtların kon­mamış olması da büyük bir eksikliktir. Okuyan kimseler bunları din­den zannediyor. Hadîs diye, İslâm'ın malı diye kabul ediyor. İlâhi­yatçı elemanlar yetiştiren yüksek bir okulun öğrencileri arasında yaptığım mahdud çaptaki anketimsi bir denemede, Taberî tefsîrinde-ki senedli rivayetlerin tamamının "hadîs" olarak benimsendiğini gördüm. Bu bile yukarıdan beri tebarüz ettirmeye çalıştığım tehlike­nin büyüklüğünü ve önemini göstermeye yeter sanırım. Demek iste­diğim şu ki, tefsirlere veya diğer dînî kitaplara herhangi bir haber yazılırken, şayet haber isrâîliyyattan ise buna mutlaka işaret et­mek gerekir. Aksi takdirde bu işin vebali çok büyüktür.

İslâm dînini gerçek manâda bilen insanların diğer mukades ki­tapları tetkikine manî, olunmaman. Bunun sayısız faydaları olabilir. Hiç değilse insan, onların. Vahyedüdiği tarzda asli hüriyetini koru-vanıadığını anlar. Kur'ân ve Sünnet'e kargı alâkası artar ve îmanı kuvvet kazanır. Ama," Kur'ân ve hadisçe te'yîd edümediği takdirde herhangi bir hukukî mes'ele ve hüküm için onlara asla başvurula­maz. Cünüp olanların onlara dokunmaması bir edeb anlayışıdır. Bu­na riâyet etmekte ben şahsen fayda mülâhaza ederim[134]. [135]

 

Ç — TARİHTE ARAB ve EHLİ KİTAB MÜNÂSEBETLERİ

 

1 — ARAB-YAHUDİ MÜNÂSEBETLERİ:

 

a — İslâm'dan önce Arab-Yahûdî Münâsebetleri,

 

Arap yarımadasının muhtelif yerlerinde büyük veya küçük ce­maatler halinde yaşayan yahûdîler vardı. Kaynaklar Mekke'de yaşa-nuş münferid veya gruplar hâlinde yahûdîlerden hiç bahsetmezler. Buna mukabil Medîne ve civarında bölgenin ticaretini ellerinde bu­lunduran ve aynı zamanda parlak bir hayat yaşayan yahûdîler bol miktarda mevcuttu.

Komşuları müşrik araplar gibi Medîne'li yahûdîler de kabile ha­linde yaşıyorlardı. Ayrıca her kabilenin de kendi arasında bölümleri vardı. Bazı yahûdî kabileleri araplar ile ittifak yapmışlardı. Medîne araplanna topluca Benû Keylâ ismi veriliyordu. Bunlar iki büyük gruba ayrılmıştır: Evs ve Hazreç. Rivayete göre bunlar, iki kardeşin soyundan geliyordu. Hz. Peygamber (a.s.v.) tarafından va'zedilen Medîne Site-Devleti anayasasında dokuz yahûdî kabilesinden bahse­diliyor. Fakat tarihçiler bunları üç grupta topluyorlar; Benû Kaynu-ka', Benü'n-Nadir ve Benû Kureyza. Bunlar büyük ve kudretli kabi­lelerdi121. Medineye uzak mıntıkalarda başka yahûdî kabileler de var­dı: Hayber, Fedek, Teyma ve Vadi'1-Kura gibi.

Yarımadanın muhtelif yerlerinde yaşayan ve din, âdet, an'ane ve örflerine, tek kelimeyle kültürlerine bağlı olan yahûdîlerin bura­ya geliş tarihleri hakkında ihtilaf vardır. Konuyu Muhammed Ha-midullah Bey şöyle anlatır:

" (Mısırdan çıktıktan sonra) Hz. Musa yerleşmek üzere Filistin'e doğru yöneldi. Fakat yahûdîler, ülkenin arap halkından korktular ve Hz. Musa'yı dinlemeyi reddettiler. îlk ceza olarak 40 yıl mecburen çölde kaldılar. Bu arada Hz. Harun ve Mûsâ vefat ettiler. Ahdi Atik-in bu kıssası (İsmail, 15/1-3) Kur'ân'ı Kerîm'de yer almıyor, ga­yet yahûdîler bölge halkı Amalika araplarının "erkek ve kadınla­rını, çocuk ve süt çocuklarını, öküz ve koyunlarını, deve ve eşekle­rini öldürdü iseler" ve buna sebeb sadece yerlilerin vatanlarını ya­bancı bir istilaya karşı koruma arzusu ise, kolaylıkla anlaşılıyor ki, böyle bir tutum; zamanı gelince kurbanların onlardan intikam almasına sebep oldu. K. Kerîm, Talût (veya kral) Saul tarafından kurulan, Dâvûd ve Süleyman tarafından kuvvetlendirilen krallığın halk arasındaki harp yüzünden ikiye ayrılışından ve akabinde do­ğudan (Irak) ve kuzeyden (Suriye) hücuma uğradığından da bah­setmiyor. Nabukadnasser, Herod ve Titüs'ün isti'lalarma ve yahû-dîleri Sion'dan kovan bu muhariplerin isimlerini zikretmeksizin kı­sa bir atıfta bulunuyor (el-Isra, 17/4-5). O zamandan beri, yahu-dîler az veya çok büyük cemaatler halinde arzın bütün bölgelerine yayılmışlardı. Biz, alâkadar olduğumuz Arabistan üzerinde dura­cağız.

Arap yarımadasında yahûdî cemaatlerinin ne zaman teşekkül ettiği bilinmiyor. Kur'ân-ı Kerîm Yemen kraliçesi Saba'mn Hz, Süleyman'a yapmış olduğu ziyareti nakleder[136]. îslânıiyetin zuhu­runun arefesinde Arabistan'ın her tarafında yahûdîleri görüyoruz: Ferdî veya pek az sayıda olduğu gibi, sağlam cemaatler hâlinde, Eyle'den ('Akaba körfezi) Yemen'in ve Umân'm uçlarına kadar ve Medine'den Bahreyn'e kadar onlara Makna'da, Vadi'l-Kura'da, Teyma'da, Fedek'te, Taif'te, kı.sacası bütün şehirlerde aynı şekil­de panayırlarda ve kervanlarda rastlanır.

Mekke şehrinde, hemen hemen hiç yahûdî yoktu; fakat "onlara .bölgenin yıllık panayırlarında bilhassa *TJkaz'da rastlıyoruz^ 'Ukâz'da hem ticaret eşyası satarak, hem de kendilerini gizli §eyleri bilen veya istikbâlden haber veren kâhîn olarak tanıtmak suretiy­le iyi para kazanmasını bilirlerdi. "Ehl-i Kitâb" olarak cahil ve kolay inanır bedeviler üzerinde husûsî bir perestij icra ediyorlardı[137]".

 

b — İlâmî Devrede Arab-Yahûdî Münâsebetleri,

 

Yukarıda da söylediğim gibi yahûdîler ticaret erbabı ve san'-âtkâr olmalarının yanında, kuvvetli bir kültüre de sahip idiler. Dînî merasimlerini îfa, şerî'atlerinin ahkâmım ta'lîm, yahûdî tari-hini-şifahî de olsa-tedkîk ve müzakere için özel yerlere sahiptiler. Bunlara "Beytü'l-Midras"  (ilim evi) ismi veriliyordu[138].

Zekî ve çalışkan olan Medine yahûdîleri bütün şehirde çabucak iktisadi hayata hakim oldular. Bütün dünyada küçük gruplar ha­linde yaşayan bu kavmin, kendi aralarında yardımlaşması beynel-müel ticarette muvaffak olmasına yardım etti. Zenginleştiler, borç para verdiler. Faizcilik yaptılar ve yavaş yavaş başkalarının mülk­lerini de ele geçirdiler. Islâmiyetin zuhuru sırasında Medine'de müslümanlarm 13 şatosuna karşılık, yahûdîlerin 59 şatosu vardı.

Irkları ile mağrur, aynı zamanda bir dine, bir mukades kita­ba ve o tarihe kadar arap bedevilerinden çok üstün şerefli menka-belere sahip, ticaretde ziraatte ve san'atta üstad bu zenginler, ya­hûdî olmayanların dînini kabul etmek üzere kendi dinlerini terk etmeye pek mütemayil değildiler. Şüphesiz bir Mesîh'in gelmesini bekliyorlardı. Fakat bununla, bütün dünyada yahûdî hakimiyeti­ni anlıyorlardı. Sâdece müttekîlerin üstün olacağı gibi beşerî mü-sâvât onlara hoş gelmiyordu[139].

Hz. Peygamber Medine'de müslüman muhacirleri yerleştirme ameliyyesmi müteakip tebliğ vazifesine hız verdi. Arada yahûdîle­ri tslâma davet için onların Beytü'l-Midrâs'larına gidiyordu. Bu faaliyetler neticesi bazıları samimî olarak İslâm'ı kabul ettiler. Bu arada en meşhur isim: Abdullah îbn Selâm'dır. Yahudilerin baş tacı bu büyük âlim, ihtida' ederken, yahûdîlerin sözlerine itimâd edilemiyeceğini, bunu isbât için, jhtidâ ettiğini bildirmeden kendi­si hakkında onlara suâl sormasını Hz. Peygamber'den rica etmişti. Resûlüllah onun dediğini yaptı. Sual üzerine yahûdîler, Abdul­lah İbn Selâm'm kendi reisleri, reislerinin oğlu, âlimleri ve çok oku­muş bir zat olduğunu ifade ettiler. Bu anda, Abdullah İbn Selâm gizlendiği yerden gıktı ve müslüman olduğunu ilan etti. Hz. Muhammed (s.a.v.) 'in muntazar Peygamber olduğunu söyleyerek, onları kendisi gibi ihtidaya davet etti. Bunun üzerine yahûdîler Abdullah'ın meziyet ve unvanlarını inkâr ettiler[140].

İslâm'ı kendilerine tebliğ etme neticesinde galeyana gelenler­de oldu. Bazıları alay etti. Bazıları da harp edenlere faal bir şekil­de yardıma ko§tu. Hz. Peygamberin onlara İslâm'ı tebliğ etmesi ve buna gösterdikleri tepkiye şu hâdise güzel bir örnektir:

El-Buharî'nin rivayetine göre Ebû Hüreyre şöyle demiştir; Biz camide idik. Hz. Peygamber evinden çıktı, yanımıza geldi ve şöyle dedi: "Yahudilere doğru gidelim". O'nunla birlikte hareket ettik ve Beytü'l-Midrâs'a vardık. Hz. Peygamber (s.a.v.) durdu; yahu-dîleri çağırdı ve: "Ey yahûdî cemaati, İslâm'ı kabul edin ve selâmet bulun" dedi. Onlar cevâp verdiler: "Sen bunu bize haber verdin yâ Ebe'l-Kasim". Allah Rasûlü tekrar söz aldı, "Bu benim dile-ğimdi" dedi ve tekrar etti: "İslâm'ı kabul edin ve selâmet bulun". Onlar cevâp verdiler: "Sen bunu bize haber verdin yâ Ebe'l-Kasim". Allah'ın Rasûlü tekrar: "Bu benim dileğimdi" dedi. Sonra sözünü üçüncü defa tekrarladı ve şöyle dedi: "Biliniz ki, yeryüzü Allah ve Resulüne aittir. Sizi bu bölgeden çıkarmak istiyorum[141].

Arada sahabeden Hz. Ebû Bekr ve Ömer gibi ileri gelen şah­siyetler de yahûdîlerin Beytü'l-Midras'ma giderler ve onları Hz. Peygambere uymaya çağırırlardı. Aradaki dostâne münâsebetler bazan soğuk bir havaya bürünürdü. Hicret'ten sonra günde beş vakit Kabe yerine mü'minlerin ibâdetlerinde Kudüse teveccüh et­meleri yahûdîleri memnun etmişti. 15 veya 16 ay sonra bu tatbika­ta son verilmesi yine onların gücenmesine ve dedi-kodulanna vesî-le oldu.

Bedir savaşından sonra müslümanların durumu bir hayli sağ-lanılaşmıştı. Resûlüllah yahûdîlere kargı tasarladığı bir plânı tat­bikat sahasına koymadan onlarla bir kerre daha direkt olarak ko­nuşmayı denedi ve bu maksatla Benû Kaynüka yahûdîlerinin pa­zarına gitti. Onları topladı ve şu şekilde hitap etti: "Ey yahûdî ce­maati! Kureyşlilerin başına gelen felâketin sizin başınıza da gel­memesi için Allah'tan korkunuz ve İslâm'ı kabul ediniz. Zîra iyi biliyorsunuz ki ben, gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu kitabı­nızda buluyorsunuz ve Allah sizi da'vet etmiştir". Yahudiler ona şu cevâbı verdiler: "Ya Muhammed, sen ancak kendi kavmini ta­nıdın; askerlik sanatını bilmeyen kavim ile karşılaşman seni aldat­masın: Tesadüfen sen onları bozguna uğrattın. Vallahi şayet biz seninle savaşırsak, sen bizim (ne cesur) adamlar olduğumuzu anlarsın[142]".

Münâsebetlerin böylece soğuk bir havaya bürünmesi neticesi yahûdîler müslümanları ve Hz. Peygamberi zor durumlara düşür­mek için baş vurdukları oyunları sıklagtırdılar. Müslümanlarla olan münâsebetlerine tatsızlık hâkim oldu. Çarşı ve pazarlarda, sokak aralarında, dükkânlarda müslüman kadınlara lâf atmaya ve alışılmış ahlâksızlık örneklerini tatbike cesaret etmeye başladı­lar. Müslümanların çileden çıkmasına, bir yahûdîye ait kuyumcu dükkânına işi için giden bir müslüman kadının örtüsünün ucunun farkına varmadan bir yere bağlanması ve kadın kalkınca vücûdu­nun kısmen açılması sebep oldu. Olay bir harple neticelendi ve Be­nû Kaynüka' Medine'den sürüldü[143]".

Kur'ân-ı Kerîm yahûdîlerin İslâm'a karşı takındıkları kötü tavırlardan çokça bahseder. Hz. Peygamberi zor duruma düşür­mek için tevcih ettikleri manâsız sorular, dîne taalluk eden diğer mücâdeleleri bunların örneklerindendir.

İki cemâat arasındaki münâsebetlerin bozulması yahûdîlerin habasetlerini artırdı ve onları Mekke'li müşriklerle daha sıkı işbir­liğine sürükledi. Maddeten ve ma'nen müslümanları yıpratmak için ellerinden geleni yaptılar.

Daha ziyâde gizli yürüttükleri diplomatik faaliyetlerin yamsı-ra, müslüman cami'anın düşmanlarına yol gösterdikleri de oldu:

Muharamed İbn îshak'm îbnü Abbas'tan rivayetine göre Ku-reyş, en-Nadr Ibn el-Haris ve 'Utbe îbn Ebî Mu'ayt'ı Medine'de bulunan yahûdî bilginlerine göndermişler ve demişlerdi ki: "Onla­ra Muhammed'den ve sıfatından sorunuz ve kelâmını haber veriniz. Çünkü onlar eski kitab ehlidir. Onlarda bizde bulunmayan pey­gamberler ilminden malûmat vardır". Binâenaleyh ikisi çıkıp Me­dine'ye varmışlar, talimat gereğince ahbâr-ı yahûda (yahûdî bil­ginlerine) sormuşlar, ahbâr-ı yahûd demişler ki: "Ona şu üçten sorunuz:

(1)  — O fityeden   (o  genç  yiğitlerden)   ki,   evvel     zamanda yaşayıp gittiler; işleri ne idi? Zira bunların hikâyesi acîbdir.

(2)  —  O racül-ü tavvâfdan   (yani dolaşan adamdan)   ki,  ar­zın doğularına ve batılarına ermişti. Bunun kıssası nedir?

(3)  — Ruhtan sorunuz, nedir o? Eğer size onları haber ve­rirse peygamberdir,  ona uyunuz. Yoksa bir lâfçıdır, ne isterseniz yapınız[144].

îhlâs sûresinini nüzul sebepleri arasında zikredilen ve yine Îbnü îshâk tarafından rivayet edilen şu olay da yahûdîlerle ilgili­dir:

Hz. Peygambere yahûdîlerden bir cemaat gelip, "Ya muhammed, mahlûkatı yaratan Allah'tır, bunu anladık. Fakat acaba Hakkı kim ya­ratı?" dediler. Bu sorudan dolayı Hz. Peygamber gazaplandı, hatta rengi attı. Rab adına gazabından dolayı onlara çıkıştı; derken Ceb-râîl (a.s.) geldi, kendisini yatıştırdı: "Sakin ol yâ Muhammed! Allah'tan sorularına cevâp geldi;    Allah   buyuruyor   ki: dedi. Rasûlüllah bu âyetleri onlara okuyunca bu sefer  de:    "Bize Rabbını tanıt  (vasfet). Onun yaratılışı nasıl, bâzusu    nasıl, kolu nasıl?" dediler. Bu sefer Hz. Peygamber evvelkinden  daha fazla sinirlendi. Yine Cebrail geldi. Evvelki gibi söyledi ve  sorularının cevâbını şöylece getirdi: "Onlar Allah'ı hak (ve lâyık) olduğu veç­hile takdir etmediler. Halbuki Kıyamet günü (küre-i) arz topdan (ancak) O'nun kabzasıdır[145]. Gökler de O'nun sağ eliyle (toplanıp) düriILmüşlerdir (dürüleceklerdir[146]). O, müşriklerin (kendisine) katmakta oldukları ortaklardan münezzehdir, çok yücedir[147]. [148]

 

2 — TARİHTE ARAB-HRİSTtYAN MÜNÂSEBETIERİ:

 

Bilindiği gibi İslâm'ın beşiği olan Mekke'nin sakinleri putpe­rest idi. Orada çok az sayıda hrıstiyan vardı. Tahsilini papazların yanında, muhtemelen Suriye'de yapmış bulunan ve hatta incil'in el yazmalarına sahib olduğu samlan Varaka Ibn Nevfel hâriç hris-tiyanların hemen hepsi köle idi.

Hicret'den önce Mekke'de 20 kişi kadar bir hristiyan delege heyetinin, Hz. Peygamberin huzuruna çıktığı ve Kur'ân-ı Kerîm'in tilâvetini dinledikten sonra islâm'ı kabul ettikleri rivayet edüir. Bazı delillere göre, muhtemelen efsanevî seyahatleri Temîm ed-Dâ-rî1[149] ismini alan bir hristiyan da Hicret'ten önce müslüman olmuş[150] ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'den işgal ettiği takdirde, Filistin'de bir çok köyün kendisine verilmesini istemişti.

Medine'de Ebû 'Âmir er-Rahib isimli bir hrıstiyan keşişi var­dı. Hz. Peygamber (s.a.v.) onu fasık olarak isimlendirmişti. Ebû 'Âmir, Rasûlüllah'm Medine'ye varışında şehri terketti; Mekke'ye yerleşti ve Uhud savaşında 15 veya 50 kadar dostuyla faal bir rol oynadı; belki bu dostları da hrıstiyan idiler.

Arabistan yarımadasının kuzey kısmına ve buradaki mühim kabile ve beyliklere hâkim olan Bizans imparatorluğu malumdur. Bu imparatorluğun nüfuzu altında bulunan Gassan, Dûmetü'1-Cendel ve Tay kabilelerinin de araplarla İslâm'dan Önce ve sonra ti­carî ve siyâsî sayısız münâsebetleri vardır. Bunlardan ayrı olarak büyük sayıda hrıstiyanm yaşadığı yegâne kabile Yemen'in Nec-ran'daki Müzhic kabilesinin halkından olan Belharis (Benu'1-Hâ-ris îbn Ka'b) kabilesi idi.

Necran son derece nıünbit bir vadiye malikti. Kıt'alar arası kervanların beynelmilel geçit yolunda bulunan bu yer zengin ve parlak bir dokuma ve dericilik sanayiine sahipti.

îslâmî devrede bilhassa bu Necran hnstiyanlanyla müslüman-ların sıkı ilgileri vardır:

Hz. Peygamber oraya hrıstiyanlarla ilgili olmayarak bir defa, Allah'ın kılıcı Hz. Halid, bir defa da Hz. Ali komutasında olmak üzere iki sefer tertip etti. Bu arada Hz. Peygamberin Necran ke­şişlerine gönderdiği bir mektubu da mevcuttur[151].

Medine devrinde Necranhlar Hz. Peygambere 60 kişilik bir hey'et gönderdiler. Başlarında kendi Midras'larının (mekteb ve mahkeme) papazı ve reisi olan Ebû Harise îbn Alkame, onun 'âkı-bı (vekili) 'Abdü'l-Mesîh ve kervana reislik eden Eyham vardı. Konuşmalar sonunda Hz. Peygambere 'Âlü 'Imrân sûresinin 80 küsur âyeti indirildi[152].

K. Kerîm’de Hz. ‘Îsâ (a,s), anası Hz. Merem ve İncîl ile hristiyanlardan ve bu dîn mensuplarının bilhassa içine düştükleri sakat inançtan tafsîlâtıyla bahsedilir[153].

Hrıstiyanlar vasıtasıyla tefsire girmiş haberler ve isrâîliyat-tan yeri geldikçe bazı nakiller yapılacak ve lüzumlu - izahat verile­cektir. Konuyu burada keserek, bahsi değiştirelim[154].

 

D — ÎSRAÎUYYATIN İSLAM KÜLTÜRÜYLE KAKIŞMASI VE TEFSİRLERE GEÇÎŞt

 

1 — UMUMÎ OLARAK:

 

Yukarda bahis konusu ettiğimiz çok yönlü münasebetler ne­ticesinde, îsrâîliyyat dediğimiz haberler yahûdî ve hristiyanlar kanalıyla müslümanlara geçmiştir. Araplar ekseriyet itibariyle ümmî bir milletdi. Bunun Kur'ân ve hadîste müteaddid ifadelerini bulmak mümkindir:

"...Kendilerine kitap verilenlerle ümmüere {arap müşriklerine)[155] Kfy de deki: Siz de İslâm'ı kabul etiniz mi? Eğer İslâm'a girerlerse muhakkak doğru yolu bulurlar. Eğer yüz çevirirlerse artık sana düsen ancak tebliğdir[156].

"O, ümmîler içinde kendilerinden (kendilerine) bir peygamber gönderendir[157]."

Hz. Peygamber bir vesile ile; "Ben ümmî olan bir kavme gön­derildim" buyurmuştur[158]. Ramazan orucunun kaç gün olduğunu tarif ederken de Allah elçisi, arapların ümmî oluşlarından dolayı dakîk hesaplar bilmediklerini: "Biz araplar, ümmî cemaatiz: Ne yazı yazarız, ne de (yıldızların seyrini) hesab(ını) anlarız. Bir ay kâh şöyledir, kâh böyledir.." buyurarak (parmak işaretiyle) dile getirmiştir[159].

Şurası bir gerçektir ki, ilim bakımından fazla terakki etme­miş kişiler yani bir manâda ümmî olanlar, her şeye karşı merak ve tecessüsle doludurlar. Herkesi alâkadar etmeyen baza hususlar ica­bında onların uykularını bile kaçırır. Herşeyi öğrenmek, herşeyin aslana ermek isterler. Bu psikolojik bir haldir. Bir ölçüde bunu normal karşılamak gerekir.

Ekseriyeti ümmî ve saf olan bu yeni îmanın sahipleri merak ettikleri bazı şeyleri, evvelce kendilerinden daha üstün tanıdıkları Ehl-î Kitap ve bilhassa yahûdîlere sormaya başladılar[160]. Bazı isimler dışında aldıkları cevapları, doğru kabul edenler oldu.

Kur'ân-ı Kerîm'in en büyük özelliği vecîz ve mü'cîz oluşudur. Asıl kaynak itibariyle ilâhî vasfa malik Tevrat ve incil'deki bazı konulara Kur'ân'da da temas edilir. Ama Kur'ân'ın temas ettiği şeyler bazan son derece kısadır. Tafsilattan uzaktır. Kur'ân, te­mas ettiği kıssa ve olayların ctiz'iyyâtraa inmez. Ekser ahvalde yer ve zaman tayin etmez. Gaye tarihî vak'a anlatmak değil, ibret dersi vermektir. Buna karşılık, özde müşterek olan kıssalar Tevrat ve İncil'de yerine göre son derece uzun ve tafsilatlıdır, işte bundan ötürü, sahabe gerektiğinde ehl-i kitaba baş vurmuş, bu tafsilatı dinlemiş veya baş vurulmadan bilhassa mühtedîler kanalıyla an­latılanları benimseyenler olmuştu.

Yalnız şurası da bir gerçektir ki, Arap yarımadasındaki yahû-dîler -ve muhtemelen hristiyanların büyük bir ekseriyeti- mukad­des kitaplardan fazla birşey anlamıyorlardı. Onlar vasıtalı olarak -Beytü'l-Midrâs'da âlimlerinden- elde ettikleri bilgileri, yalan yan­lış demeden neşrediyorlardı. Ekserisi Ibrânîce bilmezdi. Ama öğ­rendikleri kadarını câhillere mahsus eda ve tavr içinde, kinıbilir ne ölçüde hayale yer vererek, fearşilamndakilere aşkla aktarıyor­lardı. Kur'ân-ı Kerîm onların bu halini bir âyetinde berrak bir şe­kilde dile getirir: "Onların (yahûdîlerin) içinde ümmîler de varki, kitabı (Tevrat'ı) bilmezler, (bütün bildikleri yalnız reislerinin tel-kîn ettikleri) bir sürü kuruntu ve uydurmalardır. Bunlar kuru zanlara dalmış, kapılmış kimselerden başka değillerdir[161], işte bu yahûdîler, dünyanın oluşu, hesap ve mizan gibi hususlarda, kendi Tevrat müfessirlerinin ihata edemeyip, hurafelerle doldurdukları şeyleri güya Tevrat tefsirleri imiş gibi neşretmişlerdir[162].

Yahûdî nıenşe'li mühtedîler müslümanlar arasında büyük bir mevki kazandılar. Bazılarının isimleri olduğundan fazla propagan­da edildi. Anlatılanların kabulünde bu durumun büyük rolü var­dır. Büyük isim Abdullah Ibn Selâm gibi sahabe olan zevat bir ya­na tabiinden olan Vehb Ibn Münebbih için söylenen şu cümle bile onların ne ölçüde büyütüldüğünü gösterir: "Ben hepsi de gökten inmiş 92 kitap okudum: Bunların 72'si ma'bedlerde ve insanların ellerinde mütedâvüdir. Pek az kişiler müstesna 20'sini bilen yok­tur"[163].

Mü'ıninler    ihtiyaç    duydukça    mühteûilere    başvurdular ve

Kur'ân'da temas edilen olayların cüz'iyyatun, kıssaları, Zü'l-Kar-neyn ve benzeri şahsiyetleri onlara sordular. Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi belli ve sayılı isimler dışında kalan sahabeden bazı­ları, mühtedîleriıı eski malûmatlarına ve eski kitaplara istinaden verdikleri cevâpların bir kısmını gerçek gibi dinleyip kabul etmiş olabilirler. Hatta Kur'ân-ı Kerîm'in kıraati gibi bir konu da bile aralarında baş gösteren bir ihtilâfın bunlara müracaatla çözüldü­ğüne dair örnek vardır"[164].

iste bu ve benzeri müracaatlar neticesinde isrâîliyyat denen şeyler müslümanlar arasında yayıldı. Tedvin devrine kadar devam eden bu senedli rivayetler kolayca kitaplara aktarıldı. Baş tarafın­da Ebû Hüreyre, îbnü Abbas, îbnü Mes'ûd, Abdullah tbn 'Amr y.s. gibi büyük isimler bulunan senedleri ta'kîb eden muhteviyat üzerinde fazlaca durulmadı. İleride ele alacağımız gibi bu isimle­rinde istismar edilebileceği hususu, dikkatsiz müelliflerce pek he­saba katılmadı.

tsrâîliyyat denen şeylerin bir kısmı da bizzat müslümanlar kanalıyla yayıldı ve kitaplara geçti. Bunlara bir misâl olmak üzere 'Abdullah Ibn 'Amr Ibn el-'Âs'ı zikredebiliriz. Bu büyük sahâbî, kaynakların tasrîhine göre Yermûk muharebesinde iki deve yükü tutarı Ehl-i Kitap eseri elde etmiş ve hayatı boyunca bunları oku­muş ve etrafına da anlatmıştı[165].

Ayrıca îsrâîliyyatm İslâmî muhitlerde yayılıp gelişmesinde kassas*Iann da büyük rolü olmuştur. Bunlar, daha ziyâde Kur'ân müfessiri olarak ortaya ciharlar ve dinleyicilerine, Kur'ân-i Ke-iim'in kısa ve kapalı olan hususlarıyla ilgili doyurucu bilgi verir­lerdi. Bu bilgilerinin kaynağı da, daha ziyâde Ehl-i Kitab eleman­larıydı. Duyduklarına kendi hayalhanelerinden de bir çok şeyler ekleyerek, tilmizlerine aktarırlardı. Şurası enteresandır ki bu adamlar, hayâl mahsûlü olan ve hiç bir hâl ü kârda îslâmın muh­taç olmadığı ve ilelebed de olmayacağı bilgilerine, ekseriyya mute-med kişilerden müteşekkil bir sened eklemeyi ihmâl etmezlerdi.

îşte bu yolla da pek çok şey tefsirlere girme fırsatı bulmuş­tur[166]. [167]

 

2 •— ÎSRÂÎLİYYATIN SİRAYETİNİ KOLAYLAŞTIRAN MÜHÎM BAZI FAKTÖRLER

 

a — Kur'ân'ın Ehl-i Kitâb'a Karşı Tutumu:

 

Îslâmın îman temellerinden biri "kitaplara", diğeri de "pey­gamberlere" saygı ve onları tasdiktir. Bir mü'min, Allah'ın mu­kaddes kitaplarından hiç birini inkâr edemez. Hatta onlar hakkın­da şüpheye bile saplanamaz. Böyle bir hal onun îman ballarım ke­ser. Durum peygamberler hakkında da böyledir. Hz. Mûsâ ve ona inen Tevrat, Hz. 'İsa ve anası Meryem ve İncil müslümanlar nez-dinde hürmete lâyık isimlerdir. Ne miislümanlık ve ne de onun sa-likleri bunlara inkâr küçüklüğüne düşerek yükselmeyi arzu et­mezler. Gerek müslümanhğm ve gerekse müslümanlarm bu isim­lere karşı duydukları hürmet bizzat yahûdî ve hristiyanlarınîri ile ölçülemiyecek kadar yüksek ve asildir.

Kur'ân-ı Kerîm, îsrâîl oğullarının hak kitabı Tevrat'dan ve kendilerinden şöyle bahseder. "Andolsun ki biz, îsrâîl oğullarına Kitap, hükm (adaletle hükmetmeleri için hikmet) ve peygamber­lik vermiş, onlara tertemiz rızıklardan vermiş ve onları (zaman­larında) âlemlerin üstüne çıkarmış idik. Onlara dînin emrinden açık deliller de vermiştik[168]". Daha sonra Kur'ân'ın şu âyeti nazil olmuştur: "Ondan (Kur'ân'dan) evvel de, bir rehber ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitabı vardı. îşte bu da, zalimleri korkutmak ve iyi hareket eden (mü'min)'lere bîr müjde olmak üzere arabca bir dille (gönderilen ve Tevrat'ı) tasdik eden bir kitaptır[169]". Görüldü­ğü gibi Kur'ân-ı Kerîm Tevrat'ın da Allah tarafından gönderildiği­ni ifâde cihetiyle onun yardımcısı ve desteğidir. Bunun bir ifâdesi "ol­mak üzere Tevrat için şöyle buyurulur: "Andolsun ki biz, Mûsâ ile Harun'a bir ziya, takva sahipleri için de bir şeref olan Fürka'ı (hak ile batılı haram ile helâli ayırt eden Tevrat'ı) verdik[170]".

Kur'ân-ı Kerîm bir âyetinde mü'minlerin, Ehl-i Kitab'dan olan kadınlarla evlenebilecekleirdni, onların kestiklerini iyiyjebileceklejri-ni bildirir: "Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği sizin için helâl olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlar çhı helâldir., Kendilerine sizden evvel kitap verilenlerden yine hür ve iffetli kadınlar dahî... (aize helâldir)".

Bundan ayrı olarak Kur'ân-ı Kerîm müslümanlara, Ehl-i Ki­taba iyi muamelede bulunmalarını emretmiş, onlara karşı girişile­cek herhangi bir cidal ve münâkaşada yine iyi muamele hudutla­rı dışına çıkılmamasını bildirmiştir: "Ehl-i Kitabla - içlerinden zulmedenler müstesna - en iyi bir şekilde mücâdele ediniz ve deyi­niz ki: Biz, bize vahyolunana da, size vahyolunana da inandık. Bi­zim İlâhımız da, sizin İlâhınız da birdir; biz O'na münksdız[171]".

Ehl-i Kitab bir yana, İslâm'ın müşriklere kargı olan insanî muamelesinin canlı örneklerinden biri Bedir savaşım müteakip yapılan tasarruftur. Bedir'de alman müşrik esirler şayet okuma-yaz biliyor idiyseler, bunlara fidye-i necat (kurtuluş bedeli) ola­rak on müslüman çocuğuna okuma-yazma öğretme sonucu serbest bırakılma şansı tanınmıştı[172]. Ve unutmıyahm ki, bu muallimler, müslümanlarm hemen her devirde yahûdî ve hristiyanlara    karai

Kur'ân-ı Kerîm'in Tevrat ve İncil'e ait bu ve benzeri âyetleri, müslümanlarm hemen her devirde yahûdî ve hristiyanlara karşı olan muamelesine tesir etmiştir. Konumuz olan isrâîliyyat mev­zuunda da, bu iki cami'adan gelen şeyler - ister bizzat Tevrat ve incil'den menkul olsunlar ister olmasınlar - bazılarınca müsamaha ile karşılanmıştır.

 

b — Hz. Peygamber ve Sahabenin Ehl-i Kitaba Karşı Tutumları:

 

Âlemlere rahmet vesilesi olarak gönderilen Hz. Peygamber, Islâmın prensip olarak vazettiği bazı ahvâl dışında diğer din erbabı ile gayet hoş geçinmiş ve bize bunun müteadid örneklerini bırak­mıştır.

Hz. Peygamber'in ve sahabeden bazılarının yahûdî ve hristiyan hizmetçileri vardı[173]". Ve tabiatı ile bu hizmetçiler en yüksek seviye­de insanî muamele görüyorlardı. Hz. Ömer sık sık hristiyan olan hizmetçisine islâm'ı telkîn eder, o da her defasında teklifi reddeder­di. Buna karşılık Hz. Ömer. "Dinde zorlama yoktur" derdi[174]. Hiz­metçisinin bu harektine rağmen Hz. Ömer vefatı esnasında onu âzâd etmişti1[175].

Zaman zaman Hz. Peyğamber'e Medine civarında bulunan hristiyan kolonilerinde yapılmış peynir ve emsali yiyecek madde­leri gelir, Efendimiz bunları kendi eliyle keser ve yerdi[176]. Birgün Hz. Peygamber kendisine su veren yahûdînin verdiği suyu içmiş ve ona şöyle dua etmişti: "Allah seni güzelleştirsin!". Bu dua bereketi ile ölünceye kadar o zatın yüzünde beyaz kıl görülmedi[177].

Birgün sayılan epeyce kalabalık olan bir hristiyan delege he­yeti Medine'ye gelmişti. İçlerinde meşhur bey ve keşişlerininde bu­lunduğu bu cema'ati mescidde misafir atti ve onların ibâdetlerini orada icra etmelerine müsaade etti[178].

Hz. Peygamber hasta olan gayr-i müslimleri de "lyâdet (has­ta ziyareti) eder, onların hal ve hatırını sorar, müsait zemin bulun­ca da onlara İslâm'ı telkîn ederdi. Ziyaretine gittiği hasta bir yahû­dî çocuğuna, hoş beş ve şifa dileğinden sonra İslâm'ı telkîn etmişti. Çocuk babasının yüzüne baktı.' O da: "Oğlum, Peygamber ne diyor­sa onu yap" dedi. Ve çocuk müslüman oldu[179]. Rasûlüllah gayr-i müslimlerin cenazeleri geçerken ayağa kalkardı[180]. Hz. Peygamber vefat ettiği zaman zırhı bir yahûdîde merhun idi. Bu da bize Hz. Peygamberin onlardan borç aldığını gösteriyor[181].

Hz. Peygamber tarafından gayr-i müslimlere karşı gösterilen insanî muamelenin enteresan örneklerinden biri de O'nun, böyle bi­rini Habeşistan'a elçi olarak gÖndermesidir[182].

Hz. Peygamberin ve O'nun sâdık arkadaşları olan sahabenin hristiyan ve yahûdîler© karşı gösterdikleri bu insanî muamele, fs-railiyyat dediğimiz şeylerin müslümanlar arasında yayılmasının Ve benimsenmesinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Hz. Peygam­berin kendilerine bu kadar iyi davrandığı insanların mukaddes ki­taplarından menkûl şeylerin benimseneceği, 'ibret gayesiyle dinle­neceği ve hatta kitaplara yazılacağı yolunda kuvvetli bir kanâat doğmuş ve bu kanâat isrâîliyyatm alınmıyacağı, duyuların tasdik veya tekzîb edilmeyeceği yolundaki beyanları bir Ölçüde gölgele­miştir. Oysa Hz. Peygamberin Ehl-i Kitaba karşı gösterdiği bu in­sanî muamele ayrıdır, onların menkûlâtını reddetmek ayrıdır. Bu sünnetlerden onların menkûlâtı lehine bir netice çıkmaması gerekir. Gerekir ama çıkmıştır. Bu da bir vakıadır.

Asr-ı Saadetten başlamak kaydıyla bütün İslâm tarihi boyunca gayr-i Müslim teba'a, Islâmî muhitlerde son derece rahat ve âsûde bir hayat yaşamıştır. Bizzat yabancıların da ifade ettikleri gibi ta­rih bu insanî muamelenin eşini belki de hiç görmemiştir[183]. Onlar müslüman toplumlarda dînî ve hukukî bakımdan tam bir muhtari­yete sahip idiler[184]. Hiçbir devirde "Müslüman olun" diye tazyike maruz kalmadılar. Esir düşenler devlet bütçesinden ödenen paralar­la esaretten kurtarıldı[185]; kazanamıyacak    kadar zayıf    ve hasta

olanlardan cizye alınmadı ve bunlar hazineden ayrılan paralarla bakılıp çekildi; Dirileri gibi ölüleri de hürmet gördü[186]; Bir hadîsten bazı fukâha şu hükmü çıkarmışlardır:

"Gayr-i müslimlerin ganimet bekçiliğine me'mûr    olması    caiz değildir."

Bunun dışındaki bazı konularda me'nıûr da oldular, âmir de. Kazandılar, yediler, zengin oldular, faizcilik yaptılar, iktisadî haya­ta el koydular ve büyük mülk sahihleri araşma girdiler. Yüzyıllar boyu müslüman yiğitleri vatanları uğruna temiz ve sıcak kanlarını akıtırken bunlar soğukta sıcak ocaklarının başında, sıcak günlerde gölgelerde oturdular, terlemediler, yorulmadılar[187]; varisi olmayan bir müslümanın terekesi "Beytü*l-Mâl"e verilirken, aynı şartlar al­tındaki bir zimmînin malı kendi dindaşlarına teslim edildi[188].; müs-lümanlarca hürmet edilen dînî-tarihî şahsiyetlere kötü sözler söyle­yenlere bile îslâm camiasında yaşama hakkı tanındı[189].

Ve bütün bunlar, isrâîliyyatm benimsenmesi, yayılması ve ki­taplara yazılmasına tesir etti.

 

c — Ehl-i Kitâb'ın Mtislümanlarca Benimsenmesi:

 

Ehl-i Kitâb'tan bazdan çeşitli taktiklere baş vurarak kendile­rini müslümanlara kabul ettirdiler. Bunlar çok samimi müslümanlar olarak göründüler. Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'e âit pek çok geyi abarttılar. Hz. Peygamber'in geleceği ve bazı sıfatlan Tevrat ve İncil'deki bir kısım işaretlerden çıkarılmaktadır. Onlar bunu çok mübalağalı hale getirdiler. Tevrat'ın ilk satırında Hz. Peygamberin doğum yerinin, Hicret edeceği beldenin ve bazı vasıflarının yazılı olduğunu ballandıra ballandıra anlattılar. Rivayete göre Vehb îbn Müneb'bih, okuduğu 72 kitabın hepsinde Hz. Peygamber'in nasıl bir insan olduğunu yazılı olarak bulduğunu söylerdi

Bu ve benzeri faaliyetlerin de isrâîliyyatın yayılmasında büyük payı vardır.

 

ç — İslâm Düşmanlığı:

 

Hz. Peygamberin tebliğ etmiş olduğu din yayılıp, kurduğu dev­let güçlendiği, kendisine karşı çıkan her kuvvet bu da'vetin önünde kırıldığı zaman, onun önüne çıkan ve yoluna taş koyanlar kuvvetle karşı koyamayacaklarını anladıktan sonra, hîle ve desise yoluna sapmaktan başka çıkar yol göremediler.

İmân edenlere düşmanlıkta en ileri gidenler yahûdîlerdî. Çünkü onlar kendi kuruntularına göre Allah'ın seçkin kavmidirler. Kendi­lerinden başka kimselere bir fazilet tanımamakta, Hz. Musa'dan sonra kimseye peygamberlik vermemektedirler. Bazı Kuîıban ve ahbârları-özellikle mağlup duruma düşüp yerlerinden sürüldükten sonra-arzûlarına kavuşmak yolunda hileden başka çıkar yol bula­madılar. Zahiren müslüman görünüp din ve itikatlarım içlerinde gizlediler. İslâm'ın çok erken bir devrinde ortaya çıkıp bir derviş kı­lığına giren ve gittiği her yerde ektiği fitne ve fesat tohumlarıyla müslümanlan birbirine katan ve nihayet Hz. Osman'ın şehâdetine vesîle olarak İslâm cami'asmda barışmaz grupların doğmasına âmil olan Abdullah îbn Sebe' bunların piridir[190].

Kabul edileceği gibi bunlar vasıtasıyla da bir hayli isrâîliyyat kitaplarımıza geçmiştir.

İslâmiyet daha Hz. Peygamberin hayatında geniş bir sahaya yayıldı. İlk dört halîfe devrinde ise Arap yarımadası dışındaki bir çok ülke fethedildi ve müslümanlar muhtelif din ve inanışlara men­sup kavimlerle karıştılar. Bunlarla bir arada yaşama mecbûriyyeti yeni meseleler doğurdu. Devamlı ittisal tabiatiyle bu kavimlere ait bazı görüş ve fikirlerin müslümanlar arasında yayılmasına vesîîe oldu. Bu yayılmada, bilhassa kendi dinlerini terkedip İslâm'a giren­lerin rolü çok büyüktür. Bunlar İslâm akaidini kabul etmekle beraber, eski akidelerinden tamamiyle sıyrılamıyorlardı; zîra dînî inançların insan üzerindeki tesir ve nüfuzu çok büyüktür ve bunları kolayca unutmak imkânı yoktur. Bu sebeple İslâm'ı kabul eden kimseler, herhangi bir kasıtları olmaksızın eski aMde ve dinî görüşlerinden bazılarını yeni girdikleri dîne ve bunun mensuplarına naklediyorlardı.

Bunlar dışında - biraz önce bahis konusu ettiğimiz yahûdîlerden başka - diğer bazı kimseler-bühassa İranlılar, İslâm'a girmekle beraber içlerinde daha başka gayeler besliyorlardı, ya elde edecekleri rütbeleri veya sahip olacakları bol serveti düşünüyorlar, yahutda kendi dinlerine son veren islâm'ı ve müslümanları igten vurma çâ­releri arıyorlardı. Bu gaye ile düşmanlıklarını iğlerinde saklayarak ve müslüman görünerek müslümanlara tesir etmeye, hîle ve desise­lerle İslâm'ı yıkmaya çalıştılar. Bunlar tarafından getirilen bir ta­kım görüş ve fikirler zamanla müslümanlar arasında yayıldı[191] ve kitaplara girme fırsatı buldu.

Burada, yahûdîler başta olmak üzere hrıstiyanların ve diğer din mensuplarının ortaya attıkları çeşitli fikirlerle bazı kelâm mez­heplerine tesir ettiklerini, bir ölçüde onların doğmasına, gelişip kuvvetlenmesine vesile olduklarını, onları fikren beslediklerini ve böylece de yabancı olan fikirlerin İslâm'a girdiğini hatırlatalım[192]. [193]

 

E — İSRÂÎLİYYATI RÎVÂYET EDENLERDEN BAZILARI

 

Tedvin devrinden önceki zamanlarda Isrâîlî rivayetler bazı isimler etrafında dönmüş durmuştur. Bunlar sahabeden, tabi'îlerden ve onlardan sonra gelen nesillerden olmak üzere bir kaç kısma ay­rılabilir.

 

1 — SAHABEDEN OLANLAR:

 

Tarîhen sâbittirki sahabe, ilim öğrenmeye ve Raaûlüllah'tan duyduklarını zabta büyük önem vermişlerdir. Kur'ân'm tefsirine taalluk eden hususlarda şayet Rasûlüllah'tan bir açıklama mevcut değilse sahabeden bazısı mühtedî yahûdî ve hnstiyanlara başvur­muştur. Daha önce de temas ettiğimiz gibi bunlar daha ziyâde cüz'î mes'elelere ve Kur'ân'm îcaz ve icmalen temas ettiği konulara aitti. Böylece Tevrat ve İncil'den veya onların şerhlerinden aktarılan şey­ler yavaş yavaş müslümanlar arasında yayıldı.

Şunu da belirtelim ki sahabe, akıllarına gelen her konuyu müh-tedîlere sormadılar; her cevâbı da olduğu gibi kabul etmediler. Kur'ân ve Sünnet'in ışığında bu bilgileri tenkide tabî tuttular. Fa­kat şu da bir gerçektir ki, bunu yapanların sayısı oldukça azdır.

Bugün için kitaplarda sahabeye nisbet edilen bir takım riva­yetler vardır: Ashâb-ı Kehf'in köpeğinin rengi, cinsi ve adı; Nûh (a.s.)'un gemisinin eni-boyu, katları v.s. gibi. Hemen belirtelim ki sahabe bu tür manâsız şeylerden beridir[194]. Bunlar tamamen bu bü­yük zatların isimlerinin istismarından doğmuştur.

Ehl-i Kitap mühtedîlerinden her duyulanın benimsenmediği hakkında elde mevcut belgeler vardır[195]. Bu belgelerin ışığında sa­habenin her duyduğunu benimsediği yolundaki manâsız iddialar bertaraf edilmiş oluyor[196].

 

a — Abdullah İbn Abbas (r.a.):

 

Hz. Peygamberin amcasının oğludur. Hicretten üç yıl evvel Mekke'de dünyaya gelmiştir[197]. Doğduğu zaman Hz. Peygamber sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okumuş ve ismini koymuştur[198]. Sık sık Hz. Peygamberin yanına giden ve Ondan ilim ve feyz alan Abdullah, ilme meraklı, sormaktan bıkmayan bir zat idi[199]. Hz. Pey­gamber vefat ettiği zaman 13 yaşında olan İbnü Abbas, ilminin bü­yük kısmım yaşlı sahabeden almıştır. Kendisi bir hatırasını şöyle anlatır: "Hz. Peygamberin bütün hadîslerini Ensârda buldum. Bir adama varıyor ve onu uyur buluyordum; uyandırümasmı arzu et­seydim uyandirilirdi. Fakat kapısında, rüzgârın yüzüme fırlattığı kum altında o uyanıncaya kadar oturuyordum. Uyandıktan sonra soracağımı soruyor ve oradan ayrılıyordum[200]", timinin çokluğu dolayısıyla kendisine "âlim" manâsına "hırb" ve deniz manâsına "bahr" denilmiştir[201]. Bu hasletleri sebebiyle daha küçük yaşından iti­baren yaşlı ve âlim sahabe araşma girmiş; ilmiyle onları hayran bı­rakmıştır. Tefsir, hadis, fıkıh, Ferâiz ve şiirdeki kudretine çeşitli şekilde ibâdetler vardır[202].

Kendisinden 1660 hadîs rivayet edilen İbnü Abbas'a Hz. Pey­gamberin bazı duaları vardır, Bu düâlar bereketiyle o, gerçekten akranlarının hayran olduğu bir dereceye ermiştir[203].

îbnü Abbas'tan tefsîr vadisinde binlerce rivayet vardır. îmam eş-Şafi'î'nin: "Abdullah îbn Abbas'tan mervî tefsire dâir sahih ha­dîslerin topu yüz civarındadır[204]" sözüne bakılacak olursa onun is­minin istismar edildiği kolayca anlaşılır[205]. îslâm bilginleri Îbnü Abbas'tan yapılan rivayetlere müteallik senedlerden birine açıkça, "sîlsiletü'1-kizb" (=yaîan zinciri) demişlerdir[206].

îbnü Abbas'a nisbet edilen ve bol miktarda yazmaları yanında epeyce hacimli muhtelif basmaları da olan "Tenvîru'l-Mikbas" isim­li eserin ona ait olduğu kabul edilmemiştir[207]. Konu herhalde çok ciddî bir tetkiki gerektirmektedir.

. îbnü Abbas mühtedî yahûdî ve hristiyanlara bazı konularda sualler sormuş ve onlara müracaat etmiştir[208]. Yukarıda bahis ko­nusu ettiğimiz: "Ehl-i Kitaba nasıl sorabiliyor sunuz?." sözü de ona aittir. Bu, herhalde Ehl-i Kitaptan aldığı cevâpları lâyıkıyla değer-lendiremiyenler hakkındadır veya müslüman olmamış Ehl-i Kitaba sorma ile ilgilidir[209].

îbnü Abbas Hicrî 68 tarihinde Taif'te vefat etmiştir[210].

 

b — Ebû Höreyre (r.a.):

 

İsmi Abdurrahman îbn Sahr'dır. Künyesi Ebû Hüreyre'dir. Ca-hilliyede ismi 'Abdüşşems idi[211]. Müslüman oldu ve Hayber'in fethe-dildiği sene Medine'ye geldi[212]. Doğuştan ilme meraklı bir kimse idi.

Öğrenmesi ve öğrendiğini unutmaması için Hz. Peygamberin Ebû Hüreyre'ye bazı düâ ve tedbirleri olmuştur[213], îhne karşı olan hır-sımn derecesini bir hadis gayet güzel dile getirir. Hz. Peygamber: "Ey Ebâ Hüreyre, ilme karşı sende gördüğüm hırstan dolayı bu hadîsten senden evvel kimsenin sormıyacağmı kat'iyyetle bili­yordum[214]" demiştir.

Hz. Peygamberle kısa bir müdded bulunmuş olmasına rağmen sahabe arasında en çok hadîs rivayet eden zatdır., Bundan dolayı kendisine bazı ithamlar yöneltilmiş; yöneltilen ithamları da kendi­si gayet güzel bir şekilde cevaplandırmıştır: "Ebû Hüreyre çok ha­dîs rivayet ediyor, diyorsunuz; Allah'a yemin ederim ki Allah'ın kitabı Kur'ân'da §u iki âyet olmasaydı bir tek hadîs rivayet etmez­dim: (-O kimseler ki bizim indirdiğimiz burhanları ve hidayeti, Ki-tap'da insanlar için açıklamamızdan sonra yine de gizlerler Allah ve lanet ediciler onlara lanet ederler. Ancak tevbe edenlerin tevbeleri-ni kabul ederim. Ben tevbeleri kabul edici ve günahları bağışlayıcı­yım)[215]. Muhacirler çarşıda ticaretle, ensâr bağ ve bahçelerinde zi-raatle uğraşırken, Ebû Hüreyre karın tokluğuna Hz. Peygambere hizmet ediyor ve hadîs topluyordu; başkalarının bilmediği şeylere şâhid oluyordu[216]".

Buharî'nin dediğine göre Ebû Hüreyre'den rivayette bulunan­ların sayısı 800'ü bulur[217]. Ebû Hüreyre kendisine tevcih edilen it­hamlara mukabil[218], çok övülmüş bir sahâbîdir ve buna da layıktır. Bilhassa eş-Şafi'î'nin sitayişkâr sözleri zikre değer[219].

Ebû Hüreyre 57 (58 veya 59) H. yılında vefat etmiştir[220]. 

Bbû Hüreyre'nin hadîs aldığı kimseler arasında yaşlı pek gok sahâbe'nin yanısıra mühtedilerden Abdullah îbn Selâm ve Ka'bü'l-Ahbâr da vardır[221]. Yukarda Ka'bü'l-Ahbâr'ın Ebû Hüreyre hakkın­daki bir şehadetine temas etmiştik: "Tevrat'ı'okumayanlar içinde Ebû Hüreyre kadar ona aşina olanını görmedim[222]". Bu ve benzeri bazı haller Ebu Hüreyre'nin ithamına sebeb olmuştur. îtharacılar ara­sında hem nıüslümanlar ve hem de gayr-i müslimler vardır ve bu ithamlar hayli erken sayılabilecek bir devirde başlamıştır. En-Nez-zâm, El-Müreysî, el-Belhî, Golziher Sprenger, Reşid Rıda, Ahmed, Emm, Ebû Reyye gibi isimler ithamcilann belli başhlanndandır[223] îb-nü Kuteybe, ed-Dârimî, Mustafa es-Sıbâ'î, Muhammed Ebû Zehv, M. Muhammed Ebû Şühbe, Abdurrahman el-Yemânî, Abdurrezzak Ham-ze, Dr. Muhammed 'Accâc el-Hatıb gibi zevat da, kaleme aldıkları ge-şitli makale ve kitablarla ithamlara cevap vermişlerdir[224].

Bazılarınca Ebû Hüreyre Ka'b'm tilmizi olarak kabul edilmiş­tir[225]. Bu talebelik durumunu daha da ileri götürüb Ebû Hüreyre'yi Ka'b'ın İslâm'a sokmak istediği her türlü hurafeyi benimseyen ve yeri geldikçe hadis diye nakleden biri olarak görenler de vardır207. Bu sonuncu iddiaya göre Ebu Hüreyre, Ka'b'm elinde bir oyuncak ve aynı zamanda bir yalancı durumundadır.

İbnü Abbâs ve diğer temayüz etmiş, sahabe yanında Ebü Hü­reyre'nin şöhret ve otoristesi de istismara uğramış, hadis ve tefsir sahasında pek çok şey bu büyük insana izafe edilmiştir. Bu bir ger­çektir. Uydurma hadis ile ilgili mecmu'alar bunun canlı şahidlerin-dendir. Ama bu konuda ileri gitmek ve gayeleri sadece İslâm'ı yık­mak olan oryantalistlerin paraleline girmek de çok büyük aşırılık­tır[226]. Hele Ebu Hüreyre için, "Ka'b'm her dediğini kabul ediyordu, ondan duyduklarını Peygamber (s.av.)'e izağe ediyordu" demek asîa yakışık almaz. Zira elde mevcud bir takırtı belgeler işin böyle ol­madığını açıkcâ göstermektedir. Mesela Cum'a günündeki "icabet" saati ile ilgili olan ve Ebu Hüreyre ile Ka'b arasında   geçen uzun

tartışma bu cümledendir[227]. Bu tartışma sonunda Ka'b yanıldığını ve haksızlığını kabul etmiştir. Bu misâlleri çoğaltmak mümkindir.

Sonra Ebu Hüreyreyi itham edenler zandan hareket ediyorlar ve konuyu mutlaka menfî bir neticeye ulaşmak havası içinde ele alıyorlar. Hakim fikir bu olunca insan herkese leke sürebilecek bazı şeyler bulur; ama ilmî bir mes'ele herhalde bu hava içinde ele alın­maz[228].

 

c — Abdullah îbn 'Arar Îbnü'1-As (r.a):

 

Abâdile'den olan Abdullah îbn 'Arar, babasından önce müslü-man olmuş seçkin bir sahâbîdir[229]. Kur'ân'ı çok okuyan, ibâdete düşkün vera' ve takva sahibi idi[230]. Hz. Peygamber'den işittikle­rini yazdı[231] ve böylece sahabe arasında en çok hadîs bilen kişi olma şerefine erdi. Ebu Hüreyre'nin bu konudaki şehâdeti zikre değer: "'Ashâb içinde benden fazla hadîs bilen yoktur; yalnız Abdullah îbn 'Amr müstesna, Çünkü o yazardı, ben ise yaz­man[232]."

Hicrî 65 senesinde Mısır'da vefat etti[233]. Bizzat Hz. Peygam­berden  işittiği  hadîsleri  ihtiva  eden  "es-Sâdıka"sı  meşhurdur[234].

Abdullah İnb 'Amr geniş kültüre sahip bir sahâbî idi. Bildi­ği lisanlar yardımıyla başka kitaplar da okuyordu. Yukarıda, Ab­dullah'ın bir elinde yağ, diğer elinde bal gördüğünü, Hz. Peygam­berce ta'bîr edilen bu ru'yanın, Kur'ân ve Tevrat'a delâlet ettiğini kaydetmiştik[235]. Ayrıca Abdullah, Yermûk harbinde iki deve yükü tutarında Ehl-i Kitaba ait eser ele geçirmişti. Kaynaklar bundan "Zamiletan" olarak bahseder[236]. Abdullah îbn 'Amr'dan gelen, bil­hassa "mevkuf" hadîsler hususunda ulema titiz davranmış, bun­ların (Zamiletan) 'dan olması ihtimâline binâen onları almaktan kaçınmışlardır[237],. Ashâb içinde en çok hadîs bildiği mutlak olan Abdullah'dan sonraki nesillere mahdut sayıda hadîs intikalinin mühim sebeplerinden biri de budur. Araştırmamızın bir, iki ve üçüncü bölümlerinde yeri geldikçe (Zamiletan)'dan yapılan veya yapıldığı  zannedilen îsrâîlîyyata  işaret  edeceğiz[238].

 

ç — Abdullah îbn Selâm (r.a):

 

Aslen Benû Kaynüka'U bir mûsevîdir. Asıl adı "el-Husyn"dıi[239]. Hz. Peygamberin Medine'ye vusulünde müslüman olmuş ve Abdullah adını almıştır[240]. Hz. Peygambere tevcih ettiği üç soru me§hûrdur:

(1)  — Kıyametin ilk  alâmeti nedir?

(2)  — Cennet ehlinin yiyeceği ilk ta'am nedir?

(3) — Çocuk niçin  annesine  veya babasına  benzer?   Abdul­lah'ın, ancak nebî olan kişinin cevâp vereceğine inandığı bu sual­lere Hz. Peygamber (s.a.v.) sırasıyla su karşılıkları vermiştir:

(1)  — Kıyametin ilk  alâmeti bir  ateştir ki,  insanları doğu­dan batıya doğru götürür.

(2)  — Cennetlik olan kişilerin,  ilk yiyeceği şey,  balık  ciğe­rinin fazlasıdır223,

(3) — Erkeğin suyu kadının suyunu sebkederse (geçerse) çocuk babasma, eğer kadının suyu erkeğin suyunu sebkederse çocuk anasına benzer[241]".

Bu cevâpları müteakip Abdullah şehâdet getirdi ve müslüman oldu. Âlim bir kişi olan Abdullah, kavmi arasında büyük şöhret sahibi ve saygıdeğer bîr adamdı. Bu âlim ihtida ederken, yahûdîlerin sözlerine itimâd edilemiyeceğini Hz. Peygambere bildirdi ve bunu isbat için, ihtida ettiğini bildirmeden kendisi hakkında onlara sual sormasını rica etti. Hz. Peygamber onun dediğini yaptı. Süâ üzerine yahûdîler, Abdullah îbn Selâm'm kendi reisleri, reis­lerinin oğlu, alimleri ve çok okumuş bir zat olduğunu ifâde etti­ler. Bu anda Abdullah saklı olduğu yerden çıktı, müslüman oldu­ğunu ilân etti ve Hz. Muhammed'in beklenilen peygamber olduğu­nu ifâde ederek, onları kendisi gibi îman etmeye da'vet etdi; bunu duyan yahûdîler Abdullah'ın bütün meziyyet ve unvanlarım inkâr etdiler[242].

Sahabe arasında da manevî mevkii yüksek olanlardandır. Cennetlik olduğu müjdelenmiştir[243]. Kur'ân-ı Kerîm'in bir kaç âyetinin (er-Ra'd, 13/43; el-Ahkaf, 46/10) Abdullah hakkmda na­zil olduğuna dâir çeşitli rivayetler vardır[244]. Mu'âz îbn Cebel'in son anlarında kendilerinden ilim almayı tavsiye ettiği dört kişi­den biri de Abdullah Îbn Selâm'idır2-8. Hicrî 43 tarihinde Medine'de vefat etmiştir[245].

Abdullah îbn Selâm, Tevrat'ı iyi bilen bir zattı ve onu okur­du. Kur'ân'ı ve Tevrat'ı okuduğunu Hz. Peygamber'e arzettiği zaman kendisine; bir gece birini, diğer gece ötekim okumasını öğütledi[246]. Yüzüne baktığı zaman Hz. Peygamberin ahir zaman nebisi olduğunu  anlamış[247] ve Rasûlullah'ın Tevratdaki sıfatlarım haber vermiştir[248]. Hz. Osman muhasara altında iken âsilerle ko­nuşmuş ve onları bu işten vazgeçmeye çağırmıştır. Ama onlar bü­yük bir hışımla, "yahMîyi öldürün!, Osman'ı öldürün!" diye ba­ğırmışlar, bilindiği gibi neticede Hz. Osman'ı şehîd etmişlerdir[249]. Hz. Ali'ye Medine'den ayrılmamasını tavsiye etmiş, aksi takdirde onu ebediyyen göremiyeceksin, demiştir[250].

Abdullah îbn Selâm bütün müelliflere "sıka" ve itimada şa­yan bir isimdir. Buhari ve diğer muhaddisler kendisinden tered­dütsüz hadis almışlardır. îlim, adalet ve zabtına söz söylenemez. Buna rağmen, bilhassa kendisinden gelen "mevkuf" hadisler hak­kında dikkatli davranmak ve onların isrâîliyyattan olabileceğini, îhtimaldan uzak tutmamak lazımdır. Zîra Abdullah Îbn Selâm bil­hassa kıyamet alametleri ve fitnelerle ilgili isrâüiyyat kıssaları nakledenlerdendir[251]. Şüphesiz o, İslâm'a girmeden önce Tevrat ve diğer mukaddes kitablarla ilgili bilgileri yeri geldikçe anlatı­yor veya bunlara atıflar yapıyordu. Bu ne inkar edilir ve ne de yadırganır. Yalnız, İslâm'î eserler girmiş isrâiliyyatdan doğan veballeri Abdullah îbn Selâma yüklemek[252] doğrusu insafla bağ­daşmaz; bu arada sahabe ve mütaakib nesiller arasında şöhreti çok büyük olan bu zatın isminin istismar edildiğim düşünmek de mümkindir[253].

 

d — Temim ed-Dârî (r.a):

 

Aslen Yemenli bir hnstiyan aileye mensup olan Temînı, Hic­ret'in 9. yılında müslüman oldu. Hz. Osman'ın şehâdetine kadar Medine'de kaldı, Sonra Şam'a gitti[254]. İslâm'a girmeden önce oku­muş, tecrübeli ve seyâhatleriyle meşhur bir adam olarak bilinen Temîm[255], müslüman olduktan sonra ibâdet, vera' ve takvasıyla dikkati çekiyor[256].

Meseidde ilk kez kandil yakmayı âdet haline getiren ve Hz. Ömer zamanında, onun izni ile camide ilk kıssa anlatan zat Te-mîm'dir[257]. Rivayete göre haftada bir kerre Kur'ân'ı hatmeden[258] Temîm, Cessâse kıssasını Hz. Peygambere anlatan kişidir[259].

San'atkâr bir kişi olan Temîm, Hz. Peygamber'in hutbe îrad ederken yorulduğunu ifâde etmesi üzerine: "Arzu ederseniz Şam'­da gördüğüm gibi size bir minber yapayım" demiş ve istişare so­nucu buna karar verilince minberi yapmıştır[260]. Bazı kaynaklar kendisini, Kur'ân'ı ilk kez cemeden dört kişiden. biri olarak gös­terirler[261]. Hz. Peygambere hediyye ettiği bir at, aralarındaki dostluğun nişânelerindendir[262].

Güzel kıssa anlatan ve zekî bir adam olan Temîm'den, müs­lüman cami'aya bilhassa hrıstiyanlara ait bazı isrâîliyyatm geçti­ği muhakkaktır[263]. Yalnız Ebu Reyye başta olmak üzere bazı müellifler ona bilhassa (Cessâse) kıssasıyla ilgili olarak biraz faz­laca yüklenmişlerdir[264]. Kendisinden rivayet edilen bir kısım ha­dîsler tahlil edilerek varılan indî sonuçlara göre onun hıyanet için de olduğu ileri sürülmüştür. Yapılan ithamları kuvvetli delillerle reddeden bilginler de vardır. Hz. Ali'nin hilâfetinin sonunda öl­düğü kaydından başka Temîm'in ölüm tarihiyle ilgili olarak kay­naklar sarih bilgi vermezler[265]. [266]

 

2 — TABİÎLERDEN OLANLAR       

 

İslâm tarihinin çok erken bir devrinde başlamış olan siyasî olaylar, fitneler, idarî tasarruflar ve diğer birçok sebeblerle sahabe nisbeten toplu yaşadıkları Medine'den ayrıldılar. Küfe, Basra, gam ve Mısır gibi merkezlere dağıldılar. Yeni talebeleri olan tabi'îlere kendilerinde İslâm kültürü namına ne varsa mümkin olduğu nis-bette aktardırlar. Sahabe dünyayı terk edince tabi'îler, Kur'ân tefsiri hususunda sahabeden edindikleri bilginin yanı sıra gürden, gramer­den, tarihten, geçmiş ümmetlerin haberlerinden ve isrâîliyyatdan da istifade ettiler[267]. Fetihler sonunda daha büyük sayıda hristiyan ve yahûdînin ve İslâm kültürüne yabancı çeşitli milletlerin îsîâm câmi'a-sına girmiş olduğu düşünülür, gerek alenî ve gerekse sinsi sinsi faa­liyet gösteren yıkıcı unsurların gayretleri hesaba katılırsa karşımı­za Kur'ân tefsiri hüviyetinde bazı hikâyelere şahit oluruz, tşte bü hengâmede, sahabe devrinde başladığına işaret ettiğimiz Israîlî sız­malar daha da arttı ve yabancı unsurlar tefsire bol miktarda girmiş oldu.

Bu devrin, isrâîîiyyatı nakil hususunda birkaç sıması bilhassa ün almıştır: Ka'bü'l-Ahbâr, Vehb Ibn Münebbih.

 

a — Ka'bü'I-Ahbar:

 

Aslen Yemen yahûdîlerinden olan Ka'b'ın künyesi Ebû îshâk'tir. Hz. Ebû Bekr veya Ömer devrinde müslüman olmuştur[268]. Önceleri Medine'de daha sonra da Şam ve Hınıs'ta oturmuştur. Hicrî 32 (?) yılında 104 yaşında iken vefat etmiştir[269].

îhninin çokluğunu ifâde için "hibr" (bilgin ve dinde lider kişi) denmiştir. Ka'b, eski kitapları ve onlarla ilgili şifahî rivayetleri gayet iyi biliyordu. Onun en çok bu tarafı öğülmüştür[270].

Bazı siyâsî olaylar ve Hz. Ömer'in şehâdetinde parmağı olduğu iddia edilen[271] Ka'b vasıtasıyla tefsîre pek çok isrâîliyyat ve efr sâne girmiştir[272]. Ka'b, bazı isimler hariç tutulursa muhataplarına her sözünü kabul ettiren bir adam rolündedir. Çeşitli zamanlarda aleyhinde söylenmiş epey şeyler vardır. Bunları ve bizzat yanıldığını ifâde ettiği bazı noktaları bir sıra dahilinde görmekte fayda umu­yorum:

(1)  — "Âyetlerimizi inkâr ile kâfir olanlar  (var ya), onları muhakkakki ateşe atacağız. Derileri pişdikçe, azabı tadıp durmaları için, onları başka derilerle (yenileyip) değiştireceğiz" mealinde olan âyeti   (en-Nisâ, 4/56)   biri Hz.  Ömer'in yanında okudu.     Mecliste Ka'b da vardı. Ka'b Hz. Ömer'e; "Ben bu âyetin tefsirini biliyorum; onu müslüman olmazdan önce okumuştum" dedi. Hz. Ömer:   "Söyle bakalım; eğer söylediğin Hz. Peygamberden duyduğuma muvafık ise seni tasdik ederiz; değilse hiç kulak asmayız" dedi[273].

Yukarıdaki konuşma, Ka'b'ın tefsîr hususunda söylediği şey­lerin Hz. Ömer'ce hemen kabul edilmediğini ve Ka'b'ın da bazen kabul edilmeyecek şeyler söylediğini isbat hususunda bir ipucu ola­bilir.

(2) — “Ikrimearkadaşlarıyla birlikte îbnü Abbas'tan bazı hadîsler dinler; hep. beraber Ka'b'a gelip duyduklarını anlatırlar. Bunun üzerine Ka'b yerinden kalkar ve yine beraberce Îbnü Abbas'a varırlar. Ka'b, îbnü Abbas'a: "Benim hadîsim hakkındaki sözlerini duydum; ben Allah'tan kendimi yargılamasını diler, tevbe ederim. Ben o sözleri eski bir kitapta okumuştum. O kitap elden ele dola­şıyordu. Bunun yahûdîler tarafından ne derece değiştirilmiş oldu­ğunu bilmiyorum. Sen ise yeni bir eserden, yüce ve kudreti büyük olan Allah taraf nidan indirilen kitaptan;  peygamberlerin ulusun­dan ve hayırlısından naklediyorsun. Ben o hadîsi senden işitip ez­berlemek isterim" dedi[274].                                               

 (3) — Bir mes'eleden dolayı îbnü Abbas:  "Ka'b bu konuda yalan söylemiştir" demiştir[275].

(4) --- “Ikrime'den rivayet edildiğine göre; İbnü Abbas günlerden bir gün bir yerde oturuyordu; bu sırada birisi yanına gelerek: "Ey Abbas'ın oğlu! Ka'b'dan acaip sözler işittim; güneş ile ay hakkın­da bir takım acaip sözler söylüyor" dediği vakit, Ibnü Abbas da­yanmış bir halde bulunuyordu; bu sözleri işittikten sonra, çarçabuk ayaklarını dikerek oturdu ve: "Ne söylüyor?" diye sordu. Yanına gelen adam: "Kıyamet günü güneş ile ay yaralanmış ve ayakları kesilmiş deveye benzer bir halde getirilir; bundan sonra her ikisi de Cehennem'e atılırlar" diye söylüyor, cevâbında   bulununca pek ziyâde öfkelendiği için dudaklarında   bazı değişmeler oldu; bundan sonra: "Ka'b yalan söylüyor, yalan!" diye bu sözü üg kerre tekrar­ladı ve: "Bu, yahûdîlerin sözleridir; Ka'b bunu   Islâmiyete   sokmak istiyor. Allah kendi emrinde olan ve kendine muti' olan mahluk­larına azâb çektirmekten münezzehdir.. Allah bu yahûdî    bilginini öldürsün; onun bilginliğini takbih etsin! O, Allah'a karşı ne kadar cesaretli davranıyor!..." dedi[276].

(5) — Bir gün Ebu Hüreyre Hz. Peygamberden işittiği bir hadîsi Ka'b'a anlattı. Bu hadis Benû İsrail'den bir kavmin beşer tarihinden (mesh olunup) silindiğini ve fareye tebdil olunduğunu dile getiriyordu. Ka'b, Ebu Hüreyre'ye: "Ey Eba Hüreyre! Sen Hz. Peygamberin böyle bir şey söylediğini işittin mi?" diye sordu. O da: *'Evet işittim" cevâbını verdi. Ka'b tekrar tekrar: "Hz. Peygam­berin böyle söylediğini işittin mi?" diye sorusunu tazeledi. Ebu Hü­reyre der ki: "Ben de nihayet (onu reddederek), ben sana Tevrat okumuyorum; Hz. Peygamberden işittiğimi söylüyorum, diye mu­kabele ettim"[277].

(6)  — Avf Ibn Mâlik, Ka'b'ı kıssa anlatmaktan men etmişti[278].

(7)  — Sahabenin ileri gelenlerinden bazısı, Ka'b'a itimâd et­miyorlardı[279].

(8)  — Bir âyetin ('Âlü 'Imran, 3/188) kendileri hakkında na­zil olmasına üzülen şahsa, Ka'b selâm gönderdi ve o âyetin onlar hakkında nazil olmadığını ifâde ederek    üzülmemesini söyledi.  O zâtın Ka'b'm habercisine cevâbı şu oldu: "Bu âyet, Ka'b yahûdî iken nâziloldu; onu nereden bilecek?"[280].

(9) — Hz. Osman tarafından sorulan soruya yanlış cevâp ver­diği için Ebu Ze-rr elindeki sopayı Ka'b'm basma indirdi ve bazı âyet­leri (el-Haşr, 59/9; el-însan, 78/8; ez-Zariyat, 51/1& okuyarak, "Ey ya­hûdî oğlu, Allah böyle diyor" diyerek onun yanlışlarını düzeltti[281].

(10) — Sad sûresinin 34. âyetini tefsir eden Ka'b'ı îbnü Ab­bas dinlemiş ve işittiklerini Hz. Ali'ye nakletmişti. Hz. Ali: "Ka'b yalan söylemiş" dedi ve doğru olan tefsir tarzını anlattı[282].

(11)— İbnü Mes'ûd'un arkadaşlarından    (talebesinden)  biri, bilgi Öğrenmek için Ka'bü'l-Ahbâr'm yanma gitmişti.    İşini bitirip geldiği zaman îbnü Mes'ûd, Ka'b'dan neler Öğrendiğini sordu. O da, Ka'b'm göklerin bir meleğin omuzunda döndüğüne dâir olan sözünü nakletti. Bunu duyan İbnü Mes'ûd: "Ka'b yalan söylemiş; demek o hâlâ yahûdîliğini terketmemiş!" dedi ve bir âyet okuyarak (Fatır sû­resi, 35/41) işin doğrusunu açıkladı.

Bu olay bazı kaynaklarda İbnü Abbas'a da nisbef edilir[283].

(12) Hz. Mu'âviye Medine'de Kureyş^jn bir topluluğa bir şey­ler anlatıyordu. Söz arasında Ka'b'dan bahsedildi; Mu'âviye Ka'b için: f'Ehl-i Kitaptan (nakil yapan mühtedîlerin) en doğrusu (mu'temedi) olsa da, biz onun yalanını denedik (yakaladık)" dedi[284].

Buharî tarafından rivayet edilen bu hadîs Ka'b hakkındaki en ağır ithamlardan biridir. Bazı tnüellifler[285] hadîsi te'vîl etmeye uğ­raşmışlar zamirim

Ka'b'a değil (kitaba) vermişlerdir. Bazıları da zamirin her iki şık-ka da ihtimâli bulunduğunu belirtmişlerdir[286]. Ka'b'ı bu ağır itham­dan kurtarmak isteyenler, onun "kezzâb" olmadığını, bilhassa eski kitaplardan anlattığı şeylerde bazan hata ettiğini; yalan isnadı­nın kendine değil, tahrîf ve tebdil edilmiş kitaplara ait olduğunu iddia etmişlerdir[287].

(13) Bir rivayete göre Ka'b, müslüman olduktan sonra Tev­rat'tan nakiller yaptığı için, Hz. Ömer tarafından dövülmüştür[288]". Aynı zatın Hz. Ömer tarafından murakabe altmda tutulduğu ve Hz. Peygamberden hadîs nakletmesini yasakladığı hakkında da haberler vardır[289].

Bütün bunlardan sonra Ka'b'm bazı müelliflerce "tevsîk" edil­diğini kaydedelim[290]. Reşîd Rada[291] ve Ebû Reyye'nin[292] Ka'b hak­kındaki ithamları bir hayli ağırdır. Bu iki müellif onu, tam bir ya­lancı ve hain olarak görüyorlar. Bu ağır ithamlara cevâp verenler çıkmışsa da, mes'ele tam bir aydınlığa kavuşturulmuş sayılamaz[293].

Bu çalışmanın bir, .iki ve üçüncü bölümlerinde Ka'b'dan nak­ledilen isrâîliyyata yeri geldikçe işaret edeceğiz. Bunlardan da an­laşılacağı üzere Ka'b, bir hayli efsânenin tefsire girmesine vesîle olmuştur. Bilhassa kendisinden gelen "mevkuf" haberler hususun­da titiz davranmak gerekir[294], tbnü Sa'd onun, Hz. Ömer'le ilgili bazı kehânetimsi sözlerine yer vermiştir[295].

 

b---Velıb İbn Münebbih:

 

Aslen İranlı bir aileye mensub olan Vehb, Hicrî 34 yılında Ye-men'de doğdu[296]. Isrâîl! rivayetlerin en mühim kaynaklarından biri addedilen bu şahis[297], Ehl-i Kitab'm rivayetlerini çok iyi biliyordu[298]. Esker alimlerce "siqa" kabul edilen Vehb için[299] "zayıf" diyenler[300] ve hatta "kezzâb ekzebü'n-Nas" olarak tavsif edenler bile gıkmıktıır.[301] Kadıhk yaptığı San'a'da hicrî 110 (114-116/728-732-734) tarihinde 90 yaşında vefat eden[302] Vehb, tâbi'î alimlerinin ileri gelenlerindendi[303].

Vazgeçtiğine dair itiraflarına rağmen, kaderci olmak itham edi­len bu  zatın[304] bazı eserleri de vardır[305] ve bunlar     arasında  fir ) isimlisi dikkati çekmektedir[306].

Kaynakların verdiği bilgiye bakılırsa Vehb, kendini çok pahalı­ya satmış bir zattır; Hepsi de gökten inmiş 92 kitabı okumuştur. Bu kitaplarda 72'si maberlerde ve insanların ellerinde tedavüldedir; 20'-sini ise pek az kimse bilir[307]. Rivayete göre Vehb şöyle demiştir: "Abdullah îbn Selâm için, devrinin en iyi bilgini idi diyorlar; keza Ka'b için de, devrinin en bilgini idi, diyorlar. Sen (kendini kayde­derek), onların her ikisinin ilmini de nefsinde toplamış adamı görmedin mi"[308]. 33 Peygambere inmiş 33 kitabı okudum diyen[309]; hep­si de gökten inmiş 92 kitabın muhteviyatını bilen; 40 yıl canlı hiçbir varlığa kötü söylemeyecek ve 20 yıl yatsı ile sabah namazı arasında yatağa girmeyecek kadar[310] vera' ve takvasından bahsedilen kişi, kendini bu kadar nasıl över bilmiyorum.

Hepsi gökten inmiş 92 kitapta, "kim kendisine meşîetten bir şey isnad ederse kafirdir" sözünü[311] bulduğu iğin kadercilikten vazgeçtiğini söyleyen Vehb'in bu sözü de ağır tenkîdlere uğramıştır[312].

Bütün bunlardan sonra Vehb için, "kezzâb", "dessas" ve "hâin" gibi sıfatlar kullanmıyacağız ama, onun vasıtasiyle isrâîlî rivayet­lerden bir haylisinin İslâm'a girdiğini rahatça söyliyeceğiz[313]. Onun vasıtası ile îslâm'a ve bahusus tefsire girmiş olan hurafeleri yeri geldikçe göstereceğiz[314].

Tabiilerden sonra îsrâîlî rivayetlerle meşhur olmuş bazı şahıs­lar vardır; İbn Cüreye (ö. 150/767), el-Kelbî (ö. 146H.), İbnü İshak (ö. 151H.) v.b. gibi. Bunların hayat hikâyelerinden bahsetmiyeceğiz. Yalnız bahsi bitirirken şunu ifâde edelim ki:

Sahabe asrında başladığını ifâde ettiğimiz İsrâîlî rivayetler, tâ-bi'îler devrinde daha da arttı; tebe'u't-tâbi'în zamanında en geniş hu­dutlarına ulaştı. Bu devirde yetişen bazı müfessir ve kassas'lar, Kur'-ân'daki peygamberler ve gemiş milletlerle ilgili mücmel hususları vu­zuha kavuşturmak için Ehl-i Kitab'dan geniş çapta nakiller yaptılar. Devrin insanlarının isrâîlî kıssalara tepki göstermemesi her söyle­nenin doğru farzedilmesi ve hatâ teşvik görmesi, işi hararetlendir­di[315]. Ve bu iş giderek yayıldı.

Yalnız, tefsirdeki isrâîliyyatm bütün vebalini yukarıda hayat hikâyeleri yazılan ve isimleri sayılan belli şahıslara yüklemek büyük haksızlık olur. Bu arada îslâm'a çeşitli vesilelerle düşman olanları, müslüman göründüğü halde İslâm'a diş bileyen unsurları, siyâsî olayları ve bilhassa itikadı mezhebleri ve bunları teşvik eden, bun­lara fikren destek olan hasım grupları da hesaba katmak zorunda­yız. Bütün bunlardan sonra; Ehl-i Kitab mühtedîsi olsun veya ol­masın, ilmiyle ün yapmış islâm büyüklerinin isimlerinin istismar edildiğini ve söylemedikleri pek çok şeyin onlara nisbet edildiğini hatırdan çıkarmamalıyız[316].

 

F — KUR'ÂNDAKÎ KISSALARDAN MAKSAD NEDİR?

 

Kur'ân-ı Kerîm, insanların gördükleri ve görmedikleri, bildikleri ve bilmedikleri bir çok şeylerden bahseder. Geşmiş peygamberler ve onların ümmetlerinin çeşitli durumlarını dile getirir. Kur'ân baştan sona tedkîk edildiği zaman insan, "Ne yaş, ne de kuru hiç bir şey yoktur ki, herhalde hepsi (Allah katında) apaçık bir Kitapta bulun­masın[317]" âyetinin manâsını daha iyi kavrar.

Geçmiş peygamberler ve milletlere ait kıssaların anlatılmasın­dan maksat, onların tarihlerini nakletmek değildir. Belki muhtelif milletlerin tarihlerindeki bir takım özellikleri belirtmek; diğer pey­gamberleri hayatlarında Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatında kar­şılaştığı olaylara benzeyen olayları açıklamak; Hak ve hakikatin her zaman üstün geldiğini göstermek; insanlara teselli vermektir.

Kur'ân'da zikredlen ekser kıssalarda, prensip olarak zaman ve yer gösterilmez. Olayların detaylarına inilmez. Konunun can alıcı noktasına gayet vecîz ve özlü tarzda temas edilir o kadar..

Bahis konusu kıssalar çeşitli konulara ait olabilir: Peygamber­lerin hayatı, Hakkın yoluna davette karşılaştıkları güçlükler ve mu'-cizeler vs. gibi.

Evet, bazı hikmetlere bağlı olarak Kur'ân'da geçen kıssalarda zaman yoktur; yer, bahis konusu edilmemiştir. Evet, Kur'ân'da ge­çen kıssalarda, anlatılan olaylarda zaman ve yer tayin edilmiş ol­saydı bundan, bir Allah inancı üzerine müesses (monoteist) olan ts-Iâm dîni büyük zararlar görebilirdi, insanlar ilk fırsatta olayların geçtiği yer ve zamanlara akla gelmez kutsallıklar atfederler ve dün-

yayı namâtenâhî fetişlerle doldururlardı. Oysa islâm ibâdet ve say­gıya lâyık tek varlık görür: "Allah"[318]. Şirke ve putperestliğe aman­sız düşmadır[319].

Ama hemen kaydedelim ki, Kur'ân'm bu kadar özlü, güzel ve Jüzumsuz söz kalabalığından uzak tarzda anlattığı kıssalarla ilgili bir çolc şeyler düşünülmüş, uydurulmuş ve yakıştırılmiştır. Bu tür hayal mahsulü düzmeler veya Kur'ân, Tevrat ve İncil'de özde müş­terek olan bazı kıssalarla ilgili olarak Ehl-i Kitab ismi verilen ya-hûdî ve hristiyanlardan ahnanlar, tenkîd süzgecinden geçirilmeden bazı müelliflerce maalesef kitaplara geçirilmiştir. Asırlar boyunca, din bilginlerinden bazısı, bir öncekinin eserine baş vurmak suretiyle aynı şeyi tekrar etmiş ve bu hayal mahsulü düzmeler dinin aslından zannedilegelmiştir. Bu hayal mahsulü şeyler, bazan Kur'ân'da anla­tılan kıssayı 20-30 misliyle geride bırakmış, bazı hallerde arada irti­bat diye bir şey kalmamıştır. Öyle zaman gelmiş'ki, hayaller alabil-ğinde çalıştırılmış ve düzmeler Allah'ın has kullan olana ve ma'sun varlıklar olarak Peygamberler ve meleklere iftira niteliğine bile bü­rünmüştür.

Kur'ân'm anlattığa ve haber verdiği herhangi bir mes'elede şüp­helenmek mü'minin îslâm ile alakasını keser. Kur'ân'da mevcut her şeye ve özden inanmak fazrdır.

Şartlarını ihtiva ettiği takdirde Hz. Peygamberden duyulan ve görülenlerin de müslümanm başının üzerinde yeri vardır. Hz. Pey­gamber "Muhbîr-i Sâdık"tir. Bir haberin O'na ait olduğu isbat edil­diğinde tereddüdsüz kabul edilir.

Son olarak şunu belirtelim ki, Kur'ân'daki kıssalarla ilgili ola­rak Allah ne demişse, Hz. Peygamber ne miktar açıklama yapmış sa onunla yetinmeli ve daha fazlasını arzu etmemelidir. Kur'ân ve hadîsten öteye geçtiğimiz ve kıssaların detaylarına inmek için Ehl-i Kitâb ve diğer çevrelerden bilgi almağa kalktığımız zaman tefsir­leri tamamiyle faydasız ve lüzumsuz söz kalabalığından ibaret is-râîliyyatla doldurmuş oluruz. Bir mü'min ne İlâhî kitabının ve ne de inandığı Peygamberin hadîsleri için böyle bir yola baş vurmayı arzu etmez[320] .

 



[1] Başlıcaları:   el-Muharraru'1-Vecîz  sahibi  İbntt  Atıyye   (ö.  54Ş/1U8)   el-■     Bahru'l-Mulıît   Sahibi   EbÛ  Hayyan   (ö.   745   H)   ve   Tefsıru'1-Kur ânı I-Azim sahibi Ibnü Kesîr (ö. 774 H.). v.b.

[2] Kahire,   1961/1381.

[3] Kahire,   1971/1391   (Mecme'u'l-Bühûsi'l-tslâmiyye'nin   3.   yılına   ait   37.   ki­tap), öyle anlaşılıyor ki bu kitap daha evvel de neşredilmiştir ve 1971/1391 tarihi kitabın ikinci baskısına aittir.

[4] Taberi, Sa’lebi, İbnü Kesir, Hâzin, Alûsi ve Menar tefsırleri. Bunlara ayrılan sahıfenin tamamı (115)’tir.

[5] El-îsrâîliyyat ve  Eseruhâ fî Kütübi't-Tefsîr,   Dımesk,   1970/1390.

[6] Mukatil,  Taberî,   Sa'lebî,  Begavî,  tbnü 'Atıyye,   Zemahşerî,  Razî,  Kurtubî, Nesefî, Hazin, Ibnü Kesîr,  SÜyûtî,   Şerbînî,   'Âlûsî ve  Menâr tefsirleri.

[7]  Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: XIII-XIX.

[8] Yunus, 10/73..

[9] Elbakara,  2/132.

[10] El-Bakara, 2/133.

[11] Yûnus, 10/84.

[12] Âlü İmran,  3/52.

[13] El-Mâide,  5/48.

[14] En-Nesâî, K. Isti'âze, bâb. 48; İbnü Kesîr, I. 542.

[15] El-Kasas, 28/52-53.

[16] El.En'âm,  6/92.

[17] El-Bakara, 2/97. Aynı mealdeki âyetler için bak. Fâtir, 35)31; el-Ahkaf, 46/30; eg-Şûra, 42/13? 'Âlü 'Imrân, 3/50; el-Mâide, 5/48.

[18] Buna ait misâller için bak. Rahmetıülah el-Hindî, Izharu'1-Hakk; Mirza Begîru'd-Dîn Mahraud Ahmed, K. Kerîmin Tetkikine Girig, s. 26 v.d.

[19] En-Nisâ, 4/46.

[20] El-En'âm,  6/91. Aynı me'âldeki diğer  âyetler için bak.   el-Mâide  5/13, 41; İbnü Kesîr, II. 572 v.d.

[21] Bu konu için bak. Tefsîru'l-Men&r, II, 473;  îbnü Kesîr,     H. 62; tbnü Hazm, El-Fasl  (ilgili bölüm); Ibnü Teymiyye,   el-Cev&bü's-Sahîn (ilgili bölüm); Ibnü Kayyim el-Cevziyye, Iğasetü'l-Lehfan  (ilgili bölüm); Du-ha'1-lslâm, I. 327-30; Rahmetullah el-Hindî, Izharu'1-Hakk,    s. 352-4,70; M. B. Mahmud Ahmed, K. Kerîmin Tetkikine Giriş, s. 7 v.d.; İslâm An-siklopedisi, Tevrat mad,; R. Na'na'a, el-tsraSHyyat. s. 31-70; islâm Pey-, gâmberi, I. 401-402,

[22] Fussılet, 41/41-42.

[23] El-Hıcr,   15/&

[24] Ömer Rıza, Asr-ı Se'adet, îst. 1928/1347, VI. 134-85.

[25] Ömer Rıza, Asr-ı Se'âdet, 1928/1347, VI. 134-35.

[26] Bu eser Muammer Sencer tarafından türkçeye çevrilmiştir, ilke Yayı­nevi, îst. 1970.

[27] 'Alü' Irman, 3/93.

[28] El-Mâide,     5/48.

[29] Ibnü Kesîr, Fedailü'l-Kur'ân,  a. 434 v.d.   (tefsirinin zeyli).

[30] Bak.   M.H.   ez-Zehebt,   el-tsrâîliyyat,   s.   17-18.

[31] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, Diyanet İşleri Başkanlığı: 1-6.

[32] Asım Efendi, Kamus  Tercemesi,   IV.   1006;   Mu'cemü'l-Elfâz   ve'I-'A'Ia= mi'1-Kur'âniyye, s. 37; İslâm Ansiklopedisi, V/2. 1128.

[33] El-Bakara, 2/136, 140; ÂIü Imran, 3/84; en-Nisâ, 4/163.

[34] Bu ifâde Kur'ân'da 43 yerde geçer.

[35] R. Na'nâ'a, el-îsrâîliyyat, s. 72.

[36] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 6-7

[37] El-Ahzâb, 33/45.

[38] El-Buhârî, K.  Tefsîr,  el-Feth sûresi tefsiri;  Ibnü Kesir,  m. 229  v.d.; M.H. ez-Zehebi, el-tsrâîliyyat, s. 58; R. Na'nâ'a. el-îsrâîliyyat, a. 76.

[39] Tevrat'da şöyle der: "Ey Nebîy, biz seni hakîkaten bir şâhid, bir müj­deci ve bir korkutucu ümmîler için bir melce' olarak gönderdik. Sen be­nim kulum ve peygamberimsin. Ben sana "müvekkil" ismini verdim.."

[40] Et-Taberî, I. 344 (Dâru'l-Maârif baskısı).

[41] Bak. îbnü'I-Esîr,  el-LÜbâb, I.  255.

[42] îbnü  Hacer,  Lisânü'l-Mîzân,   m.   150   (den  naklen  R.   Na'nâ'a,   el-Is-râlliyyat, u, 77).

[43] Îbnü Kesîr, I. 244.

[44] Et-Taberi, XV. 22; İbnü Kesir, IV. 282.

[45] îbnü Kesîr, IV. 282; R. Na'nâ'a, el-îsrâîliyyat, s. 79.

[46] İleride bunlarla ilgili misâller gelecektir.

[47] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 7-8-9.

[48] Bu konu için hadîs kitaplarının,  Piten,  EhâdîsÜ'l-Enbiya ve Benü îs-râîl'den bahseden kitap ve bâblarma bakınız.

[49] Bu anlatılan olay, Temîm'in menkabelerinden sayılır. Çünkü Hz. Pey­gamber bu kıssayı ondan rivayet etmiştir.

[50] Taybe, Medine'nin isimlerinden biridir  (en-Nevevî, XVIII. 82). 12

 

[51] Müslim,   K.   Fiten,   no.   119;   en-Nevevî,   XV3H.   78  v.d.;   Ebû  DâvÛd, K. Melâhım, bâb. 14, 15; et-Tirmizî, K. Fiten, bâb. 66; tbnü Mâce, K. Fiten,  bâb. 33;  A.  î. Hanbel, VI. 373, 374,  413,  417,  418.

[52] El-Buhârî   K.   Riqaq,   bâb.   44;   Müslim,   K.   Sıfâtl'l-Münâfiîtîn,   no.   30; en-Nevevî, XVH. 135  (hadîsteki bazı müşkil noktalar için en-Nevevî'ye bakınız:  XVH,  135-3©).

[53] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 9-10-11-12-13.

 

[54] En-Nisâ, 4/117

 

[55] Sâd, 38/34.

 

[56] Et-Taberî,   XXIII.   157;   İbnü   Kesîr,   VI.   59   v.d.;   ed-DürrÜ'1-Mensûr, V. 310; R. Na'nâ'a,  el-lsrâiliyyat, s. S3-84;  âyette geçen fitnenin ger­çek mahiyyetini açıklayan hadisler için bak. ed-Dürru'1-Mensûr, V. 311.

 

[57] Et-Taberî, tefaîr, XII. 37;  tarih, 1/1. 264; îbn Kuteybe, Te'vîlü Muhte-İffl'l-Hadis,  s. 278-79, 286;   El-Kamil, I.  72.

 

[58] El-Buharî, K. Enbiya, bâb. 1;  A.t Hanbel, n 315, 323, 535.

 

[59] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 14-15-16.

 

[60] El-Bakara,   2/67.

 

[61] El_Bakara,  2/72.

 

[62]Et-Taberî, I. 336 v.d.;  Zâdü'l-Mesîr, I. 96 v.d.; tbnû Kesîr, I. 188 v.d.; El-Bidâye, I. 293; ed-Dürru'1-Mensûr, I. 76 vd.; Tesniye, 21/1-9; Goldzi-îıer,  Mezâhibü't-Tefsîri'l-îslâinî,   s.   114.

 

[63] Et.Taberî, XIV. 97;  Tarihu't-Taberî, 1/1. 427;  el-Ke§§af,  n. 602;  îbnti

 

[64] İbnü Kesîr, tefsîr, I. 8;  H. 319; III. 265;  el-Kasimî, tefsîr,. I. 40 v.d.; Tefsîru'l-Menâr,   IX.   482-83;   M.  Muhammed  Ebü   Şühbe,   ed-Dahîl  ve Kütübü't-Tefsîr   (Mecelletü'l-Ezher),  XXV.  491;   Muhammed Ebû Zehv, el-Hadîs  ve'l-Muhaddisûn,   s.   185  v.d.;   Muhammed  Huseyn  ez-Zehebî, el-îsrâüiyyat   fi't-Tefsîr  ve'1-Hadîs,   s.   60;   ismail   Cerrahoğlu,,   Kur'an Tefsirinin Doğuşu ve Buna Hız Veren Amiller,  s. 62 v.d.;  Tahya Hm Sallam  ve  Tefsirdeki Metodu,  s.  140  v.d.;   Tefsîr Usûlü,  s.   240  v.d.; Abdullah İbn Abbaa ve Tefsîr îlmindeki Yeri (Diyanet Dergisi), XI. 76.

 

[65] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 16-17-18.

 

[66] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 18-19.

 

[67] El-Bakara,   2/136.

 

[68] El-Buhârî, K. Şehadât, bâb. 24;  K. Tefsîr, el-Eakara sûresi tefrîri, ha­dîs no. 11; K. l'tisâm, bâb. 25; K.Tevhîd, bâb. 51; Ebû Dâvûd, K. 'Dm, bâb. 2; Ahmed Ibn Hanbel, IV.  136;  et-Taberî, XXI. 3;  îbnü Kesîr, V. 329;   el-Bidâye,  II.   133;   el-'Aynî,  XXV.   75;  XVIII. 93-94;   Fethu'1-Bârî, IX. 237;  XVII.  101.

 

[69] Bazı kaynaklarda  "sahîfe"  ve  "kitâb"  olarak geçer,

 

[70] A.Î.  Hanbeî,  in.   378;   el-'Aynî,  XXV.   74;   Fethu'1-Eârî,   XVH.   100;   el-Bidâye, II.  133.

 

[71] El Bakara, 2/79

 

[72] El Buhârî, K. İ’tisâm, bâb. 25; el-Aynî, XIII. 261; XXV. 75;Fethul-Bâri, VI. 220; XVII. 101; İbnü Kesîr, V, 329; EL-Bidâye, II, 134.

 

[73] Et-Taberî, XXI.  3;  tbnü Kesîr, V.  329;  M.H.  ez-Zehebî,   el-îsrâîliyyat s. 70-71.

 

[74] Yemen  (el-Bidâye, m 108).

 

[75] R. Na'nâ'a, el-tsrâîliyyat, s. 87.

 

[76] Huzistan'da bir kasaba adı   (el-Cezerî el-Lübân,  II 154-55).

 

[77] Yûsuf,  12/1-3.

 

[78] İbnü Kesîr, IV. 7 v.d.; aynı hadisi îbnü Ebî Hatim tefsirinde muhtasar olarak zikreder. Hadisin ravîlerinden olan 'Abdurrahman İbn îshak'i-ki o,  Ebû  Şeybe  el-Vasıtî'dir  -  ve  şeyhini  zayıf   saymışlardır.   El-Buhârî: "Bu adamın hadîsi sahih değildir" demigtir  (îbnü Kesîr, XV. 8).

 

[79] îbnü Kesîr, IV. 8; hadîsi böylece Süfyan es-Sevrî Ömer îbn el-Hattab'-dan  rivayet  etmiştir;   aynı  hadîsi  Ebû  Dâvûd  Merâsîİ'inde  tahrîg  et-mistir.

 

[80] En-Nisâ,  4/46.                    

[81] El-En'âm,   6/91.

 

[82] El-Mâide,   5/41.

 

[83] El-Mâide,   5/13.

 

[84] El-Mâide, 5/14.

 

[85] El-Mâide,   5/15.

 

[86] Ebû Dâvûd, K/Dm, bâb. 10; et-Tirmizî, K'Um, bâb. 7; IbnÜ Mâce, Mu­kaddeme, bâb. 18; K. Menâsik, bâb. 76; ed-Dârimî, Mukaddeme, bâb. 24.

 

[87] Müslim, K. Zühd, no. 72; ed-Dârimî, Mukaddeme, bâb. 42; A.I. Hanbel, tu. 12, 21, 39.

 

[88] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 19-20-21-22-23-24.

 

[89] El-Buharî, K. Enbiya, bâb. 50; Müslim, K. Zühd, hadis no. 72; et-Tirmizî, K. 'Ilm, bâb. 13; tbnü Mâce, Mukaddeme, bâb. 5; A.Î. Hanbel, IH. 39, 46;   eg-Şafi'î,   er-Risâle,  s.  397-98.

 

[90] M.H. ez-Zehebî, el-lsrâîliyyat, s. 71-72; R. Na'nâ'a, el-îsrâîliyyat, s. 87.

 

[91] Alü  Imrân,  3/93.

 

[92] Yûnus,   10/94.

 

[93] Er-Ra'd,  13/43.

 

[94] El-kasimî, tefsîr, IV.  893.

 

[95] El-Vahıdî, Esbâbü'n-Nüzûl, s.  75-76.

 

[96] Tekvin,  32/31-32.

 

[97] Ta'kûb'un kendine haram kıldığı yiyeceklerle  ilgili  et-Tirmizî ve  Ah-med tbn Hanbel'den mervî hadîsler için bak. İbn Kesîr, n. 71 v.d.

 

[98] Hak Dîni Kur'ân Dili, IV. 2744.

 

[99] Et-Taberî, XIII. İ76; Ibnü Kesîr, IV. 106-107; el-Kashnî, tefsir, IX. 3694.

 

[100] Ibnü Kesîrf IV 106;  Elmahlı, IV. 3007.

 

[101] M.H. ez-Zehebî, el-lsrâîliyyat, s. 73-74; R. Na'nâ'a, el-îsrâîliyyat s. 87 v.d.

 

[102] En-Necm, 53/3-4.

 

[103] Et-Tirmizî, Ebû Dâvûd,

 

[104] Ed-Dârimî, Mukaddeme, bâb. 49.

 

[105] Ebû Dâvûd, Dârekutnîi

 

[106] Ebû Dâvûd, K.-îlm, batı. 3; ed-Dârhnî, Mukaddeme, bâb. 43; A. t Hanbel, II, 162, 192.

 

[107] Bu hadîslerin metinleri veya me'âlleri için bak.  tbnü Kesîr, VI.  442; el-Kasimî, tefsîr, XV. 5554-55; Çantay, IH. 971, not. 7.

 

[108] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 24-25-26-27-28.

[109] Ez-Zehebî ve Na'nâ'a'ya ait adı geçen eserler.

 

[110] Tezklratü'l-Huffaz, I. 27; et-Teratîb, H. 427.

 

[111] Aynı yerler.

 

[112] Aynı yerler.

 

[113] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 36;  et-Terâtîb, XI. 427.

 

[114] Tezkiratü'l-Huffaz, I.  42;   et-Terâtîb, II.  427;   el-Kasimî, I. 42.

 

[115] Et-Terâtîb, H. 428.

 

[116] Aynı yer.

 

[117] Aynı yer.

 

[118] Bu nisbet (Cevnî) ve (Cûnî) tarzında teleffuz edilir. Burada (Cevnl)'dir (IbnÜ'1-Esîr el-Cezerî, el-Lübâb, I. 312-318),

 

[119] Ibnü Sa'd, VH, 222; Zuhru'l-îslâm, IX 38.

 

[120] A. I. Hanbel, I, 316; el-Kasimî, tefsîr, I. 43.

 

[121] Mu'cemü'l Büldân, IV. 1015. 30

 

[122] El-'Aynî, XVX 45; Fethu'1-Bârî, XVII. 101; Îrşâdti's-Sârî, V. 423; 'AvnÜ'l-Ma'bûd, X.' 96.

 

[123] El-'Aynî, XVI. 45;  Fethu'LBârî,  VH.  309;   et-TerâÜb, H\ 225.

 

[124] Et-Teratîb, tL 225.

 

[125] El-Aynî, XVI. 45; Fethu'1-Bârî, Vn. 309.

 

[126] Bu, gerçeğe en uzak bir tevcihtir (bir önceki kaynaklar).

 

[127] "Yâ Mûsâ! Onlar orada bulundukça biz oraya ilelebed giremeyiz. Artık sen Rabbinle beraber git! Bu suretle ikiniz harbedin! Biz mutlaka oturu-cularız" (el-Maide, 5/24); "Yâ Mûsâ.! Onların nasıl Tanrıları varsa sende bize öyle bir Tanrı yap"  (Araf, 7/138).

 

[128] Et-Terâtîb, H. 429.

 

[129] A. T. Hanbel, m. 378; el Bidâye, n. 133.

 

[130] et-Terâtîb, EL 429.

 

[131] Aynı eser, II. 430.

 

[132] et-Terâtîb,  II. 431. 

 

[133] Aynı yer.

 

[134] îsrâîliyyatın faydasız ve lüzumsuzluğu hakkındaki mütâle'alar için bak. Ibnü Kesîr, I, 8 v.d.; IV. 568; V. 329-30; VI. 29; el-Kasfmî, tefsîr, 1. 44; Xm. 4754; XIV. S052-53; el-Bidâye, II. 133; Tefsîru'I.Menar, VI. 332   415.

(121)  talâm Peygamberi, I. 405.

 

[135] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 28-29-30-31-32-33-34-35.

 

[136] En-Neml, 27/20 v.d.

 

[137] İslâm Peygamberi, I. 393-94.

 

[138] El-Buhârî, K.  Cizye,  bâb.  6; K. î'tisâm,  bâb,   18;  K.  îkrah, bâb. 2;  K. Hudûd, bâb. 25; A. t Hanbel, II. 451.

 

[139] İslâm Peygamberi, I. 406.

 

[140] Tefsîru'n-Nesâî, 36 (îst. Univer. Kütüp. No. 3257); Ibnü Hişâm, Sîra, II. 163-64;  ez-Zehebî, Tarîhu'l-îslâm, 1. 204;  II. 230; el-Keşşaf, IV. 299;  el-Kurtubt, XVI. 188;  Medârikü't-Tensîl, IV. 141; tbnü Kesîr I. 227-28;   el-tsâbe, II. 320-21; Ebû'a-Su'ûd, V. 64; Elmalıh. VI. 4336; İslâm Peygamberi, I. 407-8.

 

[141] El-Buhârî, K. I'Usâ-m, bâb. 18.

 

[142] İbnü Hişâm, es-Sîra, HI. 50; tslâm Peygamberi, I. 409.

 

[143] Aynı yerler.

[144] Et Taberîj XV. 191; et-Tûsî, et-Tibyân, VH. 5; îbnü Kesîr, IV. 365-66; EI-malılı, V. 3217-18; Elmahlı Muhammed Hamdi Yazır sûrenin sebeb-i nü-zûlü olarak îbnü tshak tarafından zikredilen bu vak'anın vuku'unu kabul etmez. Son derece güzel ve 'âlimâne yaptığa tahliller görülmeğe değer! (V. 3217 v.d.).

 

[145] Sâdece Allah'ın tasarrufundadır. Dünyada mal, mülk ve tasarruf iddi'a-sında bulunanların orada hiç bir hükmü kalmayacaktır (Çantay, H. 835, not. 107).

 

[146]  (Sağ el)'den maksat kudretidir {Çantay, H. 835, not. 108).

 

[147] Ez-Zümer, 39/67.

 

[148] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 35-36-37-38-39-40-41.

 

[149] "Dârî", gemi tayfası anlamındadır  (îslâm Peygamberi, I. 439).

 

[150] Temîm'in ne zaman müslüman olduğuna dâir rivayetler    ileride hayatı bahsinde gelecektir,

 

[151] Bütün bunlar ve Konuyla ilgili mütemmim bilgi iğin bak. İbnü Hişâm, es-Sîra, I. 32 v.d.; M. Hamîdullah, îslâm Peygamberi, I. 439. (İST) Et-Taberî, IV. 161-62;  Zâdü'l-Meaîr, I. 349; Jbnü Hişâm, es-Sîra, II. 222 v.d.

 

[152] K. Kerîm'de Hz. 'îsâ (a.s.), anası Hz. Meryem ve İncîl ile hrıs-uyanlardan ve bu dîn mensuplarının bilhassa Allah mefhûmu hu­susunda  içine  düştükleri sakat  inançtan tafsilatıyla bahsedilir138.

 

[153] Hz. 'İsa için bak. El-Bakara, 2/87, 253; Alü 'Imrân, 3/45, 52, 55, 59, 84; en-Nisâ, 4/157, 163, 171; el-Mâide, 5/46, 78, 110, 112, 114, 116, el-En'âm, 6/85 Meryem. 19/34; el Ahzâb, 33/7; eş-Şüra, 42/13, ez-Zuhrttf, 43/63; el-Hadîd, 57/27; es-Sâff, 61/6, 14.

İncil için bak.' Alü 'Imrân, 3/3, 48, 65;  el-Mâide, 5/46, 47, 66, 68, 110; el-A'râf, 7/157;  et-Tevbe, 9/111; el-Feth, 48/29; el-Hadîd,1 57/27. Meryem için bak. El-Bakara, 2/87, 253; 'Alü' Imrân, 3/36, 37, 42, 43, 44, 45; en-Niaâ-, 4/156, 157, 171; eVMaide, 5/17, 46, 72, 75, 78, 110, 112, 114, 116; et-Tevbe, 9/31, Meryem, 19/16, 27, 34...

Nasarâ için bak. el Bakara, 2/62, 111, 113, 120, 135, 140; el-Mâide, 5/14, 18, 51, 89, 82; et-Tevbe, 9/30; el-Hacc, 22/17.

 

[154] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 41-42-43.

 

[155] Ümmî, anadan doğduğu gibi kalan, yani okuyup yazma bilmeyen kimse demektir (Çantay, I. 27, not. 41).

 

[156] Alü 'Imrân, 3/20.

 

[157] El-Cüm'a, 62/2.

 

[158] Et-Tirmi2î, K. Kur'ân, bab. 9; A. 1. Hanbel, V. 132.

 

[159] El-Buharî, K. Savm, bab. 13; K. Siyam, bab. 15; Ebû Davûd, K. Savm, bab. 4; En-Nesâî, K, Siyam, bab. 17; et-Taberî, I. 373; Tecrîd-i Sarîh, VI. 308. hadis no. 908.

 

[160] Ebû Dâvud rivayet etmiştir (îbnü Kesîr, I, 463).

 

[161] El-Bakara, 2/78; et-Taberî, I. 373-74.

 

[162] İ. Cerrahog-lu, Tefsîr Usûlü, Ankara, 1971, s. 244.

 

[163] îbnü Sa'd, et-Tabafcıt, V, 543.

 

[164] Bak. et Taberî, XVI. 11.

 

[165] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 42; Îbnü Kesîr, I. 8; el-Kinânî, Tenzîhü'ş-Şerî'atri-merfû'a, X 191, not. 1; Tal'at Koçyigit, Hadîs Usûlü, s. 26-27; Mehmed Hatiboglu, Hadîste Yahûdî Katkısı, s. 7.

 

[166] R. Na'nâ'a,  el-îsrâîliyyat,   s.   111.

 

[167] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 43-44-45-46.

 

[168] El-Casiye, 45/16-17; el-Bakara, 2/47, 122.

 

[169] El-AÜkaf, 46/12.

 

[170] El-Enbiyâ, 21/48.

 

[171] EI-Anitebût,   29/46.

 

[172] Et-Teratîb, I. 48; H. Sahabe, H. 384,

 

[173] Et-Teratîb, I. 30, 31, 102; Asr-ı Se'âdet, II. 984.

 

[174] EI-Bakara, 2/256.

 

[175] Et-Teratîb, I. 102,

 

[176] Ebû Dâvûd, K. Et'ıme, bâb. 38; A. î. Hanbel, I. 234, 302; et-Tferatîb, H. 162-63.

 

[177] Et-Teratîb, t 102.

 

[178] İbnü Hişâm, es-Sîra, H, 223-24; Asr-ı Se'âdet, U. 961.

 

[179] Asr-ı Se'âdet, H. 96a

 

[180] Aynı kaynak, II. 961.

 

[181] El-Bubârt, K. Cihâd, bâb. 89; et-Tirmizî, K. Büyü', bâb. 7; en-Nesâî, K. Eüyû', bâb. 58; ibnü Mâce, K. Rühûn, bâb. 1; İbnü Kuteybe, Te'vîlü Muh­telifi' 1-Hadîs, s. 142-43.

 

[182] M. Hamîdullah, îslâmda Devlet îdâresi, s. 91.

 

[183] Adam Mez, el-Hadaratü'l-lslâmiyye, I. 366; Barthold, îslâm Medeniyyeti Tarihi, s. 14 v.d.

 

[184] H. Karaman, Diyanet Dergisi, XÜ/1. 36.

 

[185] Îslâmda Devlet idaresi, s. 92.

 

[186] Aynı eser, s. 91-92.

 

[187] Hadîs için bak. Müslim, K. Imare, no. 30; en-Nevevî, XII. 222; îbnü Me­lek, Mebârikü'l-Ezhâr fî Şerhi Meşârikı'l-Envâr, I. 30.

 

[188] Bunu halîfe el-Muktedir, Mîlâdî 923   (311H.) yılında çıkardığı bir emirle sağlamıştır (Adam Mez, el-Hadaratü'1-îsIâmiyye, I. 59).

 

[189] H. Sahabe, IH. 756. 4 M. Ebu Reyye, Edva'ale's-Sünneti'l-Muhammediy-ye,   s.  H3  v.d.;   M.   Hatiboğlu,   Had.  YahÛdî  Katkısı,   s.  10.

 

[190] M.  Ebû,   Reyye,   Edva'   'ale's-Sünneti'l-Muhammediyye    s.   108;   M.   Ha-tiboğlu,  Hadîste Yahûdî Katkısı, s.  1-2.

 

[191] Hadiscllerle Kelâmcılar Arasındaki Münâkaşalar, s. 71-72.

 

[192] R. Na'nâ'a, el-îsrâîliyyat, s.  113-14.

 

[193] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 46-47-48-49-50-51-52.

 

[194] El-Fevzü'l-Kebîr,  s.  53;  M.H.  ez-Zehebî,  el-Isrâîliyyat,  s. 93.

 

[195] Bunun için şu hadîslere ve onların şerhlerine bakınız. Euhârî, K. Cüm'a, bâb, 37; Müslim, K. Cüm'a, no. 13; et-Tirmİzî, K. Cüm'a, bâb. 2.

 

[196] M. H. ez-Zehebî, el-îsrâîliyyat,  s. 94-95.

 

[197] El-lsabe, n. 330;. el-Muhtasar, s. 112.

 

[198] El-Muhtasar, s. 112.

 

[199] El-îsâbe, H. 332; el-ltkan, IV. 205; el-Muhtasar, s. 113. 114.

 

[200] îbnü Sa'd, et-Tabakat, n. 366, 368, 370; el-lsabe, II. 331, 333.

 

[201] îbnü Sa'd, et-Tabakat, n. 366, 368, 370; el-lsabe, II. 331, 333.

 

[202] îbnü Sa'd, et-Tabakat, n. 365, 366, 368f 370.

 

[203] Îbnü Sa'd, et-Tabakat, n. 365; îbnü Kesîr, 1.8; el-îsabe, H. 331; el-îtkan, IV. 205; el-Muhtasar, s. 114, 117; el-Âlûsî Müfessiran, s. 180.

 

[204] El-îtkan, IV. 209; Fecru'I-îslâm, s. 203; M. Ebû Şühbe, Meeelletü'I-Ezher XXV.  492;   A.   Muhammed el-Hayfî,   et-Taberî,   s.   100.

 

[205] El-îtkan, IV. 208; Goldziher, M. Tefsîri'I-îslâmî, s. 83 v.d.; Fecru'l-îalâm, s. 203; Duha'l-İslâm, H. 139; Zuhru'I-îslâm, U. 37.[205]

 

[206] El-îtkan, IV. 209; el-Muhtasar, s. 116-17; el-Alûsî Mtifessiran, s. 181.

 

[207] Goldziher, M. Tefsiri'l-îslâmî,. s. 97 v.d.; Duha'I-îslâm, II. 139; izmirli, S. G.  Nebevjyye  Mukaddemesi,   s.   92;   î.   Cerrahotlu,   Tefsirin   Doğuşu ve Buna Hız Veren Amiller s. 99-100;   Tefsîr Usulü, s. 237.

 

[208] Îbnü Kesîr, 1. 8; M. Tefsîri'l-Islâmî, s. SG; Zuhru'I-îslâm, II. 37; Tenzî-hu's-Şerî'a, I. 191, not. 2.

 

[209] İsmail Cerrahoğlu, Tefsîrin Doğuşu, s. 99-100: Tefaîr Usulü, s. 237.

 

[210] El-îsâbe, II. 334;  ed-Dâvûdî, Tabakatü'I-Müfessirin, I. 232-33;  el-Muhta-p sar, s. 115. Hayatı ve menkabeleri için bak. Hilyetü'l-Evliyâ, I. 314 v.d.; el-îsaba, H. 230 v.d.; et-Tefsîr ve'1-Müfessirûn, I. 65-83, 157; et-Tefsîr ve Ricalühû, s. 16-19; ö. N. Bilmen, Tabakatü'l-Müfessîrîn, s. 65 v.d.; îslâm Teşrii Tarihi, S. 33-34 (Tal'at Koçyiğit tercemesi).

 

[211] El-lsabe, IV. 202; Üsdü'1-Gâbe, V. 316.

 

[212] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 32.

 

[213] îbnü Sa'd, et-Tabakat, n. 362; ^el-İsabe, IV. 207; Üsdü'1-Gâbe, V. 316.

 

[214] El-Buhârî, K. 'Ilm bâb. 33; K. Riqaq, bâb. 51; A. t Hanbel, II. 373; Îbnü Sa'd,  et- Tabâkat' H,  364;   el-îsabe, II  206.

 

[215] El-Bakara, 2/159, 160.

 

[216] îbnü Sa'd, et-Tabâkat, 3Z 362-63;  el-îsabe, H.  204-205; Üsdü'1-Gâbe, V. 315, 317.

 

[217] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 33; el-îsabe, IV. 205.

 

[218] Ebû Hüreyre'ye tevcîh edilen ithamların cevâpları için bak. M. Ebû Zehv, el-Hadîs ve'1-Muhaddisûn, s, 153-172; A. M. Şakir, Ebû Hüreyre (Mecel-letü'l-Ezher), XXV. S51-52.

 

[219] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 36.

 

[220] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 37; hayatı ve hatıraları içia bak, Mılyetü'l-Evliya, L 376 v.d.

 

[221] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 32; el-îsabe, U. 205.

 

[222] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 36.

 

[223] R. Na'nâ'a, el-îerâîliyyat, s. 134. not. 3,  4.

 

[224] R. Na'nâ'a, el-îerâîliyyat, s. 134. not. 3,  4.

 

[225] M.  Schmitz, Ksı'bü'l-Ahbâr  (islâm Ansiklopedisi), VI. 3;  Fecru'l-îslâm, s. 160.

 

[226] I. Cerrahoflu, Batıda Kur'ân Tedkîkleri, s. 1-25 (neşredilmemiş mak.).

 

[227] En-Nesâî, K. Cüm'a, bâb. 45.    -

 

[228] Ebu Hüreyre'ye yöneltilen ithamların cevapları için bak. M. Ebu Zehv, el-Hadîs ve'1-Muhaddisûn, s. 155-172;  R. Na'nâ'a^ el-lsrâîliyyat, s. 13 v.d.

 

[229] İbnü Sa'd, et-Tabekat, IV. 262-63, 264; Tezkiratü'l-Huffae, I. 42; ez-Zehe­bî, Tarîhu'l-lslâm, IH. 38; Tehzîbü't-Tehzîb, V. 337. El muhtasar, s. 179.

 

[230] İbnü Sa'd, et-Tabekat, IV. 262-63, 264; Tezkiratü'l-Huffae, I. 42; ez-Zehe­bî, Tarîhu'l-lslâm, IH. 38; Tehzîbü't-Tehzîb, V. 337. El muhtasar, s. 179.

 

[231] İbnü Sa'd, et-Tabakat, IV. 262; Tezkiratü'l-Huffaz, I. 42; ez-Zehebî Ta­rîhu'l-lslâm, m. 37.

 

[232] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 42; Tehzîbü't-Tehzîb, V. 337; el-lsabe, n. 352. 1 (215)  Aynı kaynaklara ilâveten, İbnü Sa'd,  et-Tabakat, IV. 268.

 

[233] Aynı kaynaklara ilâveten, İbnü Sa’d, et-Tabakat, IV, 268.

 

[234] El-Hadîs ve'1-Muhaddisûn, s. 143; T. Koçyigit, Hadîs Usulü, s. 25-27.

 

[235] Ez-Zehebî, Tarîhu'l-tslâm, m. 38; el-îsabe, H. 352.

 

[236] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 42; Ibnü Kesîr, I. 8.

 

[237] Tenzîhu's-Şerî'a,  I.   191,   not.   1;   el-Hadîs  ve'1-Muhaddisûn,   s.   144;   Dr. Subhi es-Salih, TTlumü'I-Hadîs, s. 219; T. Koçyiğ-it, Hadis Usulü, s. 26.

 

[238] Hayatı ve hatıralarıyla ilgili geniş bilgi için bak. Hılyetü'I-EVIiya, I. 283 v.d.;  ez-Zehebî,  Tarîhu'l-îslâm,  m.  37 v.d.;   tbrahîm  TJrcûn,  Abdullah îbn 'Amr (Nûru'l-tslâm), XI/9. 543-47; XI/10. 606-9.

 

[239] El-Isabe, H. 312; Üsdü'1-Gabe, m. 176.

 

[240] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 26.

 

[241] El-Buharî, Riqaq, bâb. 51; K. Enbiyâ, bâb. 1; K. Menâkıbi'l-Ensâr, bâb. 51; el-Bakara sûresi tefsîri, no. 6.

 

[242] En-Nesaî, Tefsîru'l-Kur'ân, 3 (ist. Üniver, Kütüp. no. 3257); İbnÜ Hişam, es-Sîra, n. 164; ez-Zehebî, Tarîhu'l-lslâm, I. 204; el-Keşşaf, IV. 299; Ibnü Kesîr, I. 227-28;  el-tsabe, II. 320;  el-Kurtubî, tefsîr. V. 245; XVI. 188; en-Nesefî, Medârikü't-Tenzîl, IV. 141; Ebu'sJSu'ûd, tefsîr, V. 64; Elmalılı, tefsîr, VI. 4336.

 

[243] Et-Tirmizî, K. Menâkıb, bâb. 37; Tezkiratü'l-Huffaz, I. 26; ez-Zehebî, Ta-rîhu'l-lslâm, H. 230.

 

[244] Süfyan es-Sevrî, Tefsîru'LKur'âni'l-Kerîm, s. 113; et-Tirmizî K. Menâkıb, bâb. 37; tbnü Sa'd, et-Tabekat, II. 353; Tezkiratü'l-Huffaz, I. 26.

 

[245] Ez-Zehebî, Tarîhu'l-lslâm, II. 231; Tezkiratü'l-Huffaz, I. 27

 

[246] Tezkiratü'l-Huffaz, I. 27.

 

[247] El-Buhârî, K. Tefsîr, sûre. 2. hadîs no.  6.

 

[248] Ibnü Sa'd, et-Tabâkat, I. 360-61.

 

[249] Et-Tirmizî, K. Menâkıb, bâb. 37; HayatÜ's-Sahâbe, m. 540-41.

 

[250] Et-Terâtîb.  II.  327.

 

[251] Dr. Subhi es-Salih, TJlumü'l-Hadîs, s. 219.

 

[252] Fecru'l-îslâm, s. 150; J. Horovitz. Abdullah Îbn Selâm (îslâm Ansiklope­disi), I. 42,

 

[253] Hayatı hakkında fazla bilgi için bak.  et-Tefsîr ve'I-Müfessirûn,  I.  184 v.d.; Yüsüf ed-Decvâ', Abdullah îbn Selâm (Nûru'l-îslâm), m/3. 203-208; M. Âsim Koksal, îslâm Tarihi, I. 63-68.

 

[254] El-lstî'ab, i. 184;  el-tsâbe, I. 183-84.

 

[255] En-Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi, XVIII.  81 v.d.;  îslâm Peygamberi,  t 439

 

[256] Üsdü'l Gâbe, I. 215; el-îsabe, I. 184.

 

[257] Aynı yerler.

 

[258] Ibnü Sa'd, et-Tabakat, IH. 500,

 

[259] En-Nevevî, S. Müslim Şerhi, XVIII. Sİ v.d.; el-Isâbe, I. 183; Üsdü'1-Ğâbe. I. 215. (244) îbnü Sa'd, et-Tabakat, L 250.

 

[260] İbnü Sa’d, et-Tabakat, III 500.

 

[261] Aynı eser, H. 355.

 

[262] Aynı eser, I. 490.

 

[263] M. H. ez-Zehebî, el-Isrâîliyyat, s. 119-20.

 

[264] Reşîd Rıda, Mecelletü'l-Menâr, XIX. 99 v.d.; Ebu Reyye, Edva s. 140 v.d.

 

[265] Yapılan ithamların  cevapları  için  bak.  M.  Huseyn  ez-Zehebî,   el-lsrâîliyyat, s. 119 v.d.; R. Nâ'nâ'a, el-Isrâîliyyat, s. 161 V.d.; hatıraları ve ahfadı için bak. G. Levi Della Vida, Temîm ed-Dârî (tslâm Ansik­lopedisi), XH/1.  155-58.

 

[266] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 52-53-54-55-56-57-58-59-60-61-62.

 

[267] R. Na'nâ'a,  el-Isrâîliyyat, s. 165.

 

[268] Tehzîbu't-Tehzîb,  VIII.   438;  îbn Kesir,   tefsîr, II. 307.

 

[269] El-'Aynî, XXV. 74;  Tehzîbü't-Tehzîb, Vm.  439.

 

[270] Tezkiratü'l-Huffaz,    I.    52;    Tehzîbü't-Tehzîb,    VIH.    439;    Fethu'1-Bârî, XVH.   101.;   izmirli,  S.  C.  Nebeviyye  Mukaddemesi,  s.  16-17;   et-Terâ-tîb, II. 426; Makalâtü'l-Kevserî, s. 37;  Muhammed Ebu Zehv, el-Hadîa ve'1-Muhaddisûu,  s. 179 v.d.

 

[271] Ez_Zehebî,    Tarîhu'l-îslâm,    11.60;    Fecru'l-Islâm,    s.    161;    Âbdüffiâmîd Anter,   Mecelletü'l-Ezher,  XIX/8.  735-36.

 

[272] İbnü Kesîr, V. 240; VI. 29;  el-Kasimî, tefsîr, XTV. 5052;   Goldziher, M. Tefsiri'I-lslâmî,  a  101;  Pecru'l-lslâm,  s.  160;  îzmirlî,  S. O. Nebeviyye Mukaddemesi, s. 16.

 

[273] Hılyetü'l-Evliyâ,  V.   375.                                    

 

[274] Et-Taberî, tarih, 1/1. 100-101.

 

[275] Fethu'1-Bârî, XVII.  101;  Makalâtü'l-Kevserî, s. 38.

 

[276] Et-Taberî, tarifi, 1/1.  83-85.

 

[277] El-Buhârî,   K.   Bed'i'I-Hak,   Mb.   16;   Müslim,   K.   ZÜhd,   no.   61;   AZ Hanbel, 11,234;   Tecrîd-i  Sarîh,   IX.   77-79.

 

[278] Makalâtü'l-Kevserî,  a.  39.

 

[279] Makalâtü'l-Kevserî,   s.   39.

 

[280] Süfyan  es-Sevrî,   Tefsîru'l-Kur'ân, s.   42;   et-Taberî,  IV.   208.

 

[281] Hayatü's-Sahâbe,   II.   157-58.

 

[282] Et-Tabressî, IV. 475.

 

[283] Et-Taberî,   XXII.   144-45;   el-Keg§âfj   IH.   617-18;   el-Kurtubî,   XIV.   357; İbnü Kesir, V. 594.95.

 

[284] El-Kurtubî, XIII. 351; İbnü Kestr, IV. 419; V. 330;  Fethu'l-Bârî, XVII. 100-101;   el-'Aynî, .XXV.   74-75;   Tehzîbü't-Tehzîb,   VIH.   439;   el-Kasimî, tefsîr,   XIH.   4755;    M.   Ebu   Şühbe,    Mecelletü'l-Ezher,    XXV.   491-92; Reşîd   Rıda,   Mecelletü'l-Menâr,   XXVII.   539-47;   610-19;   XXVI.   76-79.

 

[285] El-'Aynî,  XXV.  74-75.

 

[286] Fethu'1-Eârî, XVII.   100-101.

 

[287] Ibnü Kesîr, V. 330; Fethu'I-Bârî, XVII.  100-101;  el-Aynî,  XXV.  74.75.

 

[288] İ. Cerrahoğlu, Tefsir Usulü,  s. 252.

 

[289] Aynı eser, s. 253.

 

[290] Abdurrahman   el.Cemcemûnî,   Mecelletü'l-Menâr,   XXVI.   73-76;   XXVH. 377-86;   459-62;   YûsÛf ed-Decvâ',   Nüru'l-îslâm, in,   sayı  3,   s.   205-208; Makalâtü'l-Kevserî,  s. 38;   el-Hadîs ve'1-Muhaddisûn,  s.  181  v.d.

 

[291] Mecelletü'l-Menâr, XXVII. 701 ve not. i.

 

[292] Mecelletü'r-Risâle, yıl 1946, sayı 665, s. 360 v.d.;  Ebu Reyye, Edva, s. 111  v.d.

 

[293]  (6) numaralı dlpnottakllere  ilâveten  bak.  M. H.  ez-Zehebî,  el-îsrallly-yat,  a.  125 v.d.;   R.  Na'nâ'a,   el-tarâîliyyat,  s.   167  v.d.

 

[294] Subhi es-Salİh, Ulûmü'l-Hadîs, s. 219.

 

[295] et-Tabekat,  m.  332,  340,  342,  354,  361. Hayatı ve hatarüanyla İlgili fazla bilgi için  bak.  Hılyetü'l-Evliyâ,  V.  364-91;   VI.  1-48.

 

[296] Tezkiretü'l-Huffâz,   I.   100-101;   ez-Zehebî,   Tarihu'l-îslâm,   V.   15;   Tehz. Tehzîb,  XI.   167;   Vefayâtü'l-A'yân, . V.   88.

 

[297] Mizanü'l-Jt'tidâl,   IV.   352;   Fecru'l-îslâm,   s.   160;   Goldziher,   Mezâhibti't-Tefsîri'l-îslâmî,   s.   112;   Mecelletü'l-Menâr,   XXVI.   716;   Mecelletü'I-Ez-her, XIX, sayı. 8, s, 736; izmirli, S. C. Nebeviyye Mukaddemesi, s. 16; ez-Zirikli,  el-A'lâm,  IX.  150.

 

[298] Tezkiretü'l-Huffâz,   I.  101;   Mizânü'l-ttidal,  IV.   352;   Vefayâtü'l-A'yan, V.   88.

 

[299] Tezkiretü'LHuffâz,   I.   101;   Mizânü'l-ftidâl,   IV.   352;   ez-Zehebî,   Tari-hul-îalâm,   V.   14;   Tehzîbu't-Tehzîb,  XI.   162;   Mecelletü'l-Menâr,  XXVI. 73.76;   XXVII.   377-86,   459-62.

 

[300] Mizanü'l-îtidâl,   IV. 353; Mecelletü'l-Menâr, XXVT.   716;   izmirli,   S.   C Nebeviyye Mukaddemesi, s. 16.

 

[301] Ibnü'I-Cevzî, Kitabü'l-Mevdu'ât, I. 141; Mecelletü'l-Menar, XXVI. 716-10.

 

[302] Ibnü Sa'd' et-Tabakat, V.  543;  Mizanü'l-l'tidâl, IV. 353,

 

[303] Mîzanü'l-t'tidâl, IV.  352;   ez-Zehebî,   Tarîhu'l-lslâm, V.  14.

 

[304] Bir öncekilere ilâveten bak. Reşîd Rıd'at Mecelletü'l-Menâr, XXVT. 716-19.

 

[305] Keşfü'-Zunûn,   H.   1328;   Mu'cemü'l-Müellifîn,   XÜL   174;   el-A'lâm,  IX. 150.

 

[306] Mu'cemü'l-Müellifîn, XIE 174.

 

[307] İbnü Sa'd, et-Tabakat, V. 543.

 

[308] Tezkiratiri-Huffaz, I. 101; ez-Zehebî, Tarîhu'l-îslâm, V. 15.

 

[309] Îbnü Sa'd, et-Tabakat, V. 543; ez-Zehebî, Tarîhu'l-îslâm, V. 15.

 

[310] Bir önceki kaynaklara ilâveten bak. Tezkiratü'l-Huffaz, I. 101; Mîzanü'I-1'tidâl, XV. 353; Tehzîb ü't-Tehzîb XI. 167.

 

[311] İbnü Sa'd;   et-Tabakat, V.  543;  Mîzanü'l-I'tidâl, rv. 353;  ez-Zehebî, Ta-rîhu'l-Islâm, V. 16.

 

[312] Mecelletü'l-Menâr,  XXVI.   716-19.

 

[313] Îbnü Sa'd, et-Tabakat, VII. 361; İzmirli, S. C. Nebeviyye Mukaddemesi, s. 16;  el-A'lâm, IX. 150.

 

[314] Hayatı,  hatıraları,  şeceresi ve kendisine yapılan ithamların cevâbı iğin bak. Hılyetü'I-Evliya, IV. 23 v.d.; Ebu Reyye, Edva., s. 113 v.d.; M. Ebu Zehv,  el-Hadîs  ve'1-Muhaddisûn,  s.  183  v.d.,  M. H.  ez-Zehebî,  et-Tefsîr ve'I-Müfesairûn, I. 197 v.d.; el-Isrâîliyyat, s. 140 v.d.; R. Na'nâ'a, el-îsrâî-Hyyat, s. 183 v.d.; M. Hatiboğlu, Hadîste Yahûdî Katkısı, s. 8 (Neşredil­memiş makale);  M.  Clement Huart,  Vehb İbn Münebbih ve  Yemende Yahûdî-Hıristiyan Rivayeti^  s.  1 v.d.   (M. Hatiboğlu  tercümesi).

 

[315] Îbnü Kuteybe, Te'vîlÜ Muhtelifi'l-Hadîs, s. 279-80. 68

 

[316] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 62-63-64-65-66-67-68-69.

 

[317] El-En'âm, 6.59.

 

[318] Bak. el-Bakara, n/21; En-Nisâ, 4/36; el-Mâide, 5/72, 117;  el-A'raf, 7/59, 65, 73 85; HÛd, 11/50, 61, 84; en-Nahl, 16/36..

 

[319] Bak. er-Ra'd, 13/36; el Kehf, 18/38, 43; el-Hacc, 22/26; el-Ankebût, 29/8; Gafir, 40/42;   el-Cinn,  72/20...

 

[320] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 69-70.