Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Dördüncü Bölüm - Kuran - Tefsirdeisrailiyat - 5. Sayfa

DÖRDÜNCÜ   BÖLÜM... 1

AHİRET  VE   DİĞER   MÜTEFERRİK.. 1

KONULARA  AİT   HABERLERDEKİ İSRÂÎLİYYAT. 1

A.   AHİRETE MÜTEALLİK HABERLERDEKİ İSRAÎLÎYYAT. 1

B. MÜTEFERRİK KONULARA AİT HABERLERDEKİ İSRAÎLİYYAT. 3

İSRÂÎLÎYYATIN    ZARARLARI 7

NETÎCE. 9

 

DÖRDÜNCÜ   BÖLÜM

AHİRET  VE   DİĞER   MÜTEFERRİK

KONULARA  AİT   HABERLERDEKİ İSRÂÎLİYYAT

A.   AHİRETE MÜTEALLİK HABERLERDEKİ İSRAÎLÎYYAT

 

1 — Duhan Hakkında:

Türkçemizde duman manâsına gelen bu kelime Kur'ân-ı Kerîm'-de iki yerde geçer[641]. Kur'ân-ı Kerîm'in bir suresi de bu isimle tes­miye edilmiştir[642]. Bahse konu olan âyet şudur: "..Hayır, onlar (tek­rar dirilmekten) şüphe içindedirler. (Bununla) eğlenirler. O halde, semânın apaşikâr bîr duman getireceği günü gözetle  (Habîbim[643])".,

Âyetteki "duhan"m ne olduğunu tefsir sadedinde, Hz. Peygam­berden bir kaç sahîh hadîs rivayet edilmiştir[644]. Biz burada sahih ha­dîsler üzerinde durmayacağız. Fakat, sahîh hadîsmiş gibi tefsirlerde yer alan uydurma bir habere temas edeceğiz. Şöyle ki:

Huzeyfetü'bnü'l-Yemân'dan rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet alâmetlerinin ilki "duhan" ve Meryem oğlu 'isa'nın inmesi ve Aden'in ka'nndan çıkacak bir ateştir ki, insanları mahşere sevkedecektir". Huzeyfe: "Yâ Rasullallah o duhan nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber bu soruya karşılık olarak, ed-Duhan sûresinin 10. âyetini okudu ve: "(Bu duman) doğu ile batı arasım dolduracak; 40 gün, 40 gece duracak; mü'min nezleye tutulmuş gibi olacak; kâfir sarhoş gibi olacak, kâfirin burunları, kolakları ve aşağısından çıkacak" bu­yurdu.

Muhtelif tefsir kitaplarında yer alan bu hadîs[645] uydurulmuş ve Hz. Peygambere atfedilmiştir[646].

 

2— İyi ve Kötü Amelin Ahirette Sahibini Karşılaması:

Meryem sûresinin 86, 87 ve 88. âyetleri me'âlen şöyledir: "Müttekîleri O, çok esirgeyici (Allah'ın) huzuruna toplayacağı­mız, günahkârları ise susuz olarak Cehennem'e    süreceğimiz gün, çok esirgeyici (Allah'ın) nezdinde ahd edinmiş olanlardan başkala­rı şefaat (hakkına) malik olamıyacaldardır".

Bu âyetlerin izahı münâsebetiyle tefsirlere girmiş[647] bir hadîs vardır. Hadîs, 'Anır tbn Kays el-Mülâî'ye müntehi olmaktadır. Mü'-min kabrinden çıktığı zaman amelinin kendisini en güzel koku ve en güzel biçimde karşılayacağı, kâfirinkinin ise bunun tam tersi ola­cağım dile getiren bu söz sahîh değildir, uydurmadır[648].                  

 

3 — Rahmet Kapısı:

"O gün  (Kıyamet gününde)  erkek münafıklarla kadın müna­fıklar îman etmiş olanlara: "Bizi bekleyin. Nurunuzdan   bir parça ışık alalım" diyeceklerdir. (O gün onlara istihza suretiyle): "Dönün arkanıza da bir nûr arayın" denilecek. Nihayet onlar (la onan etmiş olanlar)'m arasına kapılı bir duvar çekilecektir (öyle ki) onun için­de rahmet, dış yamnda da azap vardır" me'âlinde olan âyette[649] geçen "KAPI"yı,  Ka'bü'l-Ahbâr,  Beytü'I-Makdis'te bulunan  ve   "Bâbü'r-Rahme" ismiyle anılan kapı ile tefsîr etmiştir[650]. Aynı âyette geçen "Sûr"dan maksadın, Beytü'l-Makdis'in doğusundaki sûr olduğu yo­lunda Abdullah îbn 'Amr îbn el-'Âs ve İbnü Abbas'tan   rivayetler vardır[651].

Bu âyette açıkça Kıyamet günün bir sahnesi canlandırılmakta--ir. Âyette bahis konusu edilen "kapı" ve 'Sûr" ifadelerinin dünya

ile hiçbir ilgisi yoktur. Bunların falan veya filân yerdeki kapılar ve sûrler olduğu yolundaki rivayetler isrâüiyyattır, bâtıldır, faydasız­dır ve lüzumsuzdur18.

 

4 — Kıyamet Gününde AHah'm İnmesi:

Fürkan sûresinin 25. âyeti şu mealdedir: "O gün sema bulutlar (çı­kıp) parçalanacak, melekler indirilecek,.." Bu âyetin tefsiri münâ­sebetiyle 'Abdullah tbn 'Amr'dan şöyle bir rivayet vardır: "Allah, kendisiyle yaratılmışlar arasında 70.000 perde olduğu halde[652] zama­nı gelince (Mahşer yerine) iner. Nûr, zulmet ve su bu perdelerden­dir. (Cenabı Hakkın inmesi anında su öyle bir ses çıkarır ki, bunun tesiriyle kalpler yerinden oynar")[653].

Bu haber, 'Abdullah tbn Amr'm Yermûk muharebesi sırasında elde etmiş olduğu Ehl-i Kitab'a ait eserlerden naklettiği tipik bir isrâîliyy attır[654]. [655]

B. MÜTEFERRİK KONULARA AİT HABERLERDEKİ İSRAÎLİYYAT

 

1 — Kaf Dağı:

Kur'ân'm bazı sûrelerinin evvelinde "el-hurufü'1-mukatta'a" is­miyle büinen bazı harfler vardır. Bunların ne manâya geldiğini Al­lah bilir. İslâm'ın ilk devirlerinde hemen hiç bir kimse bunlara ma­nâ vermeye kalkmamıştır. Fakat sonradan bozuk mezheb sahiple­ri, kendi fâsid inanç ve mezheplerini takviye madsadıyla bunlara manâ vermeye kalkınca Ehl-i Sünnet bilginleri de bu işin üzerine mecburen eğilmişler ve Kur'ân'ın. ruhuna uygun biçimde bu harf­leri manâlandırmışlardır. Allah ile elçisi Hz. Muhammed arasmda-belki-birer şifre niteliğinde olan bu harflar Kur'ân'm mütegâbihle-rindendir.

Bu harflerden birimde Kur'ân'm 50 sûresinin başındadır ve sû­re ismini bu harften almıştır: "Kaf" sûresi. Sûrenin başında bulu­nan bu (    ) harfi ile ügüi pek çok manâlar ortaya atılmıştır[656]. Bunlardan biri de bunun "Kaf" dağı olduğu ifâde etmektedir. Umumiyetle masallara konu olan bu muhayyel "Kaf" dağının yer­yüzünde vücudu yoktur. Rivayete bakılacak olursa Kaf, yerküreyi kuşatmış olan yeşil zebercedden bir dağdır ve semânın etrafı onun üzerindedir; kökleri, dünyanın üzerinde durduğu "kaya" ya ulaşır ve zelzelelerin kaynağı bu dağdır[657].

Bu tür rivayetler, Ehl-i Kitap'tan her duyduğunu nakle özenen, söylenenleri akıl, mantık ve islâm'ı esasların ışığında tahlile tabî tutmayan kimselerin naklettikleri hurafe ve isrâîliyyattandır[658].

 

2 — Alemi Kuşatan Yedi Deniz:

Lokman sûresinde Cenabı Hak şöyle buyurur: "Eğer yer (yü­zün)'deki (her bir) ağaç kalemler olsa, deniz de, arkasından yedi deniz daha kendisine yardım ederek (mürekkep) olsa yine Allah'ın kelimeleri tükenmez"[659].

Bu âyetteki "yedi deniz" ifâdesi mübalâğa içindir ve Allah'ın kelimatmın yüceleğini ve yazmakla bitirilemiyeceğini. anlatır. Âyet­teki yedi deniz "hasr" ifâde etmez ve bu yedi denizden maksadın âlemi kuşatmış olan, yedi muayyen deniz olduğu yolundaki rivayet ler bâtıldır, isrâîliyyattır[660].

 

3 — Yer ve Göklerin Anahtarları:

Ez-Zümer sûresinin 63. âyeti mealdedir:    "Göklerin   ve yerin anahtarları O'nundur."

Bu âyet, Allahm mutlak kudretinden, mutlak tasarrufundan ve yaratılmışları koruması ve tedbîrinden kinayedir[661].

Bazı eserlerde bu âyetin tefsiri olmak üzere Hz. Peygamberden[662] " bir hadîs rivayet edilmiştir. Bu hadîse göre "yer ve göklerin anah­tarları" şu düâdır:

Hadîsin devamında, bu düâyı sabahleyin 10 kerre okuyana ve­rilecek altı haslet tek tek sayılmıştır[663].

Ebû Ya'lâ el-Mevsılî, Ibnü Ebî Hatim, el-Beyhakî ve et-Tabe-ranî tarafından tahrîc edilen bu sözün Hz. Peygambere nisbeti sa­hih değildir, uydurma bir sözdür[664].

 

4 — "Es-Sicil Nedir?

" (Yâdet) o günü ki biz göğü, kitapların sahîfesini dürüp büker gibi, düreceğiz.." mealinde olan âyeti kerîmedeki[665], "es-Sicill" keli­mesi lügatta, "sahîfe" ve üzerine yazı yazılan malzeme manâsına gelir[666]".

Bu kelimenin âyette ne manâya geldiği hakkında tefsîrlerde bazı rivayetler vardır:

a — Et-Taberî'nin tefsiri (XVII. 100) ile el-Hatîbü'l-BağdâdT-nin "Tarîhu Eağdâd"mdaki kayıtlara göre îbnü Ömer, "es-sicüT'i Hz. Peygamberin bir "kâtibi" olarak zikretmiştir[667].

b — Başka rivayetlere göre de kelime "melek" anlamına gelir[668].

c — Diğer bir rivayete göre de bu, alâlâde bir melek değildir; günde üç kerre "Ümmü'l-Kitab"a bakan ve Hârût ile Mârût'u yar­dımcı olarak galıştıran bir melektir[669].

"Es-sicnT'in Hz. Peygamberin kâtibi ve sahabeden birinin adı olduğu yolundaki rivâyete-îbnü Ebî Hatim, Ebû Dâvûd ve en-Nesâî tarafından rivayet edilmiş olmasına rağmen-aslâ kabule şayan de­ğildir; haber şiddetle reddedilmiş ve mevdu' olarak vasfedilmiştir. Zîra sahabe arasında bu isimle anılan hiç bir kimse yoktur[670].

"Es-sicill' için öne sürülen diğer manâlar da keza uydurmadır (ister alâlâde bir melek olsun, isterse günde üç kerre "Ümmül-Ki-tâb"a nazar eden bir melek olsun!). Bunlar uydurma ve isrâîliyyat-tirlar[671].

 

5 — İhsanın Kılığı ve Biçimi:

El-înfitar sûresinin, "Allah, seni dilediği herhangi bir surette terkîb edendir" mealinde olan âyetiyle[672] ilgili olarak Hz. Peygam­berden bir hadîs rivayet edilmiştir[673]. Buna göre Hz. Peygamber, Ebû Rabah el-Lahnıî'ye :"Ne evlâdın oldu?" diye sormuş. O da: '"Yâ RasulaUah! Ne evlâdım olabilir?: Ya oğlan, ya kız" demiş. "Kime benziyor" sorusuna da: "Yâ Rasûlallah! Kime benzeyebilir?: Yâ babasına, ya anasına" demiş. Bu cevâp üzerine Hz. Peygamber: "Öyle deme, nutfe rahimde istikrar edince, Yüce Allah onunla Âdem arasındaki her nesebi hâzır eder; sen Kitâbullah'taki su âyeti oku­madın mı ? (el-İntifar sûresinin 8. âyetini okur ve) yani seni sülük etti­rir, o surete koyar" buyurmuş.

Bu hadîsin Hz. Peygambere nisbeti sahîh değildir. Zîra hadîsin ravîlerinden olan Mutahhar îbn el-Heysenı (ö. 200 H.), otoritelerce hadîsi terk edilmiş (metrûku'l-hadîs) bir zattır[674].

 

6 — Emevilerin Saltanat Müddeti:

El-Kadr sûresinin nüzul sebepleri arasında, et-Tirmizî, et-Ta-berî, el-Hakim, et-Taberanî, îbnü Merdûye ve el-Beyhakî tarafından rivayet edilen ve Hz. Ali'nin oğlu Hasan'a isnâd edilen bir hadîs vardır. Buna göre, Yûsuf îbn Sa'd demiştir ki: "Mu'âviye'ye bîat ettik ten sonra bir adam kalktı ve Hz. Hasan'a: (Mu'âviye'ye bîat etti­ğinden dolayı) Ey mü'minlerin yüzlerini karartan! (veya mü'minle-rin yüzlerini kararttın)" dedi. Bunun üzerine Hz. Hasan: "Bana ıtab etme! Çünkü Peygamber (s.a.v.)'e ru'yada Ümeyye oğullan kendi minberi üzerinde gösterildi de, bu O'na dokundu (bundan hoşlanmadı). Bunun üzerine, el-Kevser ve el-Kadr sûreleri nazil oldu. Yani, o Kadr gecesi Benû Ümeyye'nin melik olacağı bin aydan hayırlıdır yâ Muhammedi" dedi[675]. Hadîsin ravîlerinden olan el-Ka-sim İbn el-Fadl el-Hudânî: "Biz Benû Ümeyye'nin mülkünü hesap ettik, tam bin ay ediyor" demiştir[676].

Hadîsi eserine alan Tirmizî: "Bu bir hadîs-i garîbdir; biz bunu ancak bu vech ile tanıyoruz: Yûsuf îbn Sa'd mechûl bir adamdır" der»[677]. Es-Süyûtî de ei-îtkan'da: "El-Mizzî (ö. 742 H.) bu hadîsin münker olduğunu söyledi" der[678]. Et-Taberî (XXX. 260) de, diğer­leri meyâmnda bu rivayete iltifat etmez; tbnü Kesîr ise, hadîsin ihticaca salih olmadığım çeşitli bakımlardan tahlile tabî tutarak isbât eder[679].

Netîce olarak diyebüiriz ki, Hz. Peygamberin Benû Ümeyye'nin saltanat müddetiyle ilgili olarak söyledikleri kat'î değildir. Yuka­rıda bahis konusu ettiğimiz hadîsi, sûrenin nüzul sebebi olarak göstermek yanlıştır. îhtimalki bu söz, Benû Ümeyye'yi sevmeyen-lerce ortaya atılmıştır[680].

 

7 — Semanın Hz. Hüseyn'in Şehâdetine Ağlaması:

Ed-Duhan sûresinde Cenabı Hak, Fir'avn ve hanedanının hela­kini anlatan âyetlerden sonra şöyle buyurur: "Ne gök, ne yer onlara ağlamadı. Onlara (aman ve) mühlet verilmedi"[681].

Bu âyetin tefsirine dâir kitaplarda baza rivayetler yer almıştır. Bunlara bakılacak olursa, Hz. Ali'nin oğlu Hüseyn şehîd edildiği za­man ufuklar dört ay müddetle kızarmıştır. Bu kızarma ağlama ma­nasınadır yani onun şehâdetine böylece dört ay yas tutmuştur[682].

Bir başka rivayete göre de Hz. Hüseyn şehîd edildiği zaman, kaldırılan her taşın altında halis kan bulunmuş, güneş tutulmuş, ufuklar kızarmış, gökten yağmıştır[683].

Bu tür rivayetler tamamiyle yalan ve uydurmadır. Rivayetler ya Şî'a ve taraftarlarınca veyahut da, Ehl-i Sünnet ile Şî'a arasında mevcut münâferet ve ayrılığı kendi emelleri için diri tutmakda fay­da uman islâm düşmânlarınca uydurulmuştur.

Ümmetin icma'ı Üe sabittir ki, Hz. Ali, oğulları Hz. Hasan ve Hüseyn'den daha efdâldir. Hz. Ali şehîd edildiği zaman böyle bir hal vakî olmamıştır. Ayrıca Hz. Osman muhasara altında zulmen gehîd edilmiş, yine böyle bir şey olmamıştır. Hz. Ömer bir sabah vakti namaz kıldırdığı esnada, hem de mihrâbda iken şehîd edilmiştir ve yine böyle bir şey görülmemiştir. Bütün bunların ötesinde, dünya ve Ahirette insanlığın en efdali ve "seyyidi" olan Hz. Muhammed (s. a.v.)  vefat etmiştir de yine böyle bir hal görülmemiktir42.

Hz. Peygamberin sevgili oğlu İbrahim vefat ettiğinde, tesadü­fen güneş tutulmuştu. İnsanlar bu olayın Hz. İbrahim'e "yas tut­ma" manâsına geldiğini vehmettiler. Duruma muttali' olan Hz. Pey­gamber: "Güneş ve Ay Allah'ın kudretine delil teşkil eden iki alâmet­tir. Onlar, hiç bir kimsenin ne doğumu ve ne de Ölümü münâsebetiyle tutulmazlar"[684] buyurarak bu yanlış inanç ve yanlış anlamayı düzeltti[685].

Bazı eserlerde yer alan Hz. Ali ve Ehl-i Beyt ile ilgili bir kısım rivayetler[686] de hep böyle uydurma ve itimâda şayan olmayan cins­tendir[687].

İSRÂÎLÎYYATIN    ZARARLARI

 

Hz. Peygamberin çok açık yasağına rağmen, müfessirlerden bazıları Ehl-i Kitab'da buldukları şeyleri, sıhhatlerini kontrol etme­den eserlerine almışlardır. Ehl-i Kitâb'ın rivayetlerini nakletmede izle­necek yolbellidir: Islâmî esaslarla çatışan şeyleri reddetmek; doğru­mu, yanlış mı olduğunu bilmediklerimizi ne tasdik ve ne de tekzîb etmek; muvafıkları kabul etmek. Bu esaslara maalesef ki, uyulma­mıştır. İslâmî esaslarla tezad halinde olan şeyler bile alınmış benim­senmiş, islâmî rivâyetlermiş gibi kabul görmüştür.

Bazı rivayetlerin Isrâîlî olduğunu söyleyen müfessirler bile, bil­hassa Kur'ân-ı Kerîm'deki kıssaların açıklığa kavuşturulması, müb-hem olan yerlerin ta'yîni, zaman ve mekânlarının gösterilmesi gibi hususlarda mevcut isrâîliyyatı nakletmekten geri durmamışlardır.

Şüphesiz bunun me'ûliyyeti çok ağırdır ve bu mes'ûliyyet bu ri­vayetleri doğru yanlış demeden eserlerine alan veya nakleden ravî-lerle müelliflere aittir. Bazı kimseler isrâîliyyatı naklden ravîleri ve bunları eserlerine derceden müellifleri kurtarmak için sık sık şu tezi öne sürerler: Efendim bu rivayetleri eserlerine dereeden müellifler de, ravîler de bunların İslâmî olmadığını biliyorlardı. Ve bu rivayetlerin düden dile dolaştığı zamanlarda da müslünıanlar keza bunların ge­ne isrâîliyyat olduğunun farkında idiler. 0nün için bunların Ehl-i Kitâb'a ait olduğunu, İslâmî esaslarla bağdaşmadığını tasrîhe, ten-bîhe lüzum görmediler.

Bu, gerçekten itibâr edilmesi imkânsız olan bir izah tarzıdır. Hicrî üçüncü asırda yaşamış (220-310 H.) büyük aliâme Taberî tefsirinde ve hem de tarihinde ara-sıra da olsa rivayetleri pek a'lâ tahlil etmiş ve Öylesine kıymet hükümleri koymuştur ki, bu kıymet hükümleri bizzat Taberî'yi müdâfaa edenleri cerhetmektedir. Sahâ-bî ve tabi'îler zamanında bir çok kimsenin duydukları haberlerin is­lâmî olup-olmadığım araştırmaları, sık sık birbirlerini karşılıklı ittiham etmeleri de gösteriyor ki, Asr-ı Se'âdet'ten itibaren rivayet­lerin İslâmî olup-olmadığı araştırılmış ve haklarında kesin hüküm­ler verilmiştir. Bunu inkâr etmek imkâsızdır[688]. O halde, isrâîlî ri­vayetleri nakledenleri ve kitaplarına alan müellifleri müdâfaa sade­dinde ortaya atılan bu görüş hiç bir veçhile ciddî olamaz.

Rivayetlerin îslâmî olup-olmadığını araştırmama, asırlar bo­yunca mekteb ve medreseleri, camilerin va'z ve irşâd kürsüerini büyük ölçüde meşgul etmiştir. Mü'minler ve onların bazı ahvâlde okumuşları bile îslâm nâmına bu harefelerle meşgul edilmiş ve bun-bunları büyük bir aşkla öğrenmeye sevkedibnişlerdir. Kur'ân'ın esas gayesi olan kıssalar- üzerinde düşünme yerine, başka hayal ve hurafelerle kafa yorulmuştur. Karun'un uğradığı felâketten ders alınma bir tarafa bırakılmış, onun hazinelerini açan anahtarların neden yapıldığı, büyüklükleri, kaç katıra yüklenerek taşındığı me­rak konusu olmuştur. Bir kelimeyle bunlar, abesle iştigaldir ve gü­nahtır.

îsrâîliyyat denen şeyler bilindiği gibi çok İçerre akıl, iz'an ve mantığın kabul etmediği ve sahîh bir îslâmî haberle de desteklene­meyen şeylerdir. Ama buna rağmen kitaplara girmiş ve dillerde do­laşmıştır. Kim ne derse desin bu tür haberlerle kitaplarını dolduran ve müslümanları bunlarla meşgul edenler asla mes'ûliyyetten kur­tulamazlar[689].

Büyük çoğunluğu Ehl-i Kitabın eserlerine dayanan, geri kalan-lan da kassasların ve hadîs uyduranların düzmesi ve İslâm'a düş­man çevrelerin malı olan bu isrâîliyyat, mü'minleri bir ölçüde Kur'ân'dan ve hadîsten uzaklaştırmıştır. Elde mevcut on binlerce hadîs ve muteber külliyat bir kenara itilmiş, mahdut sayıdaki in­sanlardan başkası bunlarla iştigâl etmez olmuştur. Yani Öyle bir gün gelmiş ki, isrâîliyyat denen şeyler Hz. Peygamberin hadîslerine, ter-cîh edilmiştir. Muhtelif meclisler ve ma'bedlerde akıl ve iz'an dışı hurafe dinlemeye alıştırılan cemaat, ciddî konulara itibâr etmez bir hale getirilmiştir. Akıl ve iz'an dışı, îslâmî naslara aykırı hurafe anlatanlar baş tacı edilmiş; meclis ve mabedlerin en kalabalık din­leyici kitlesine malik olan bunlar olmuştur.

Herhangi bir eserin büyük olması veya büyük tanıtılması, müellifin Islâmî ilimlerde "yed-i tûlâ" sahibi olması da bazı insan­ları şarşırtmıştır. Bir eserin veya müellifinin büyük olması ayrıdır; o eserde isrâîliyyatm bulunması ayrıdır. Bunları birbirine karıştır­mamak gerekir. İnsanların yaratılışında, herhangi bir sahada otori­te kabul edilen kimselerin hata yapmayacağı, eserlerinde hatalı noktaların bulunmıyaeağı inancı vardır. Oysaki bu son derece eksik bir görüştür. Bu inanç bazan cehaletten, bazan da o insanları aşın derecede sevmekten ileri gelir. Sevmenin ve benimsemenin de bir haddi ve ölçüsü vardır. Bu noktaya işaret edin hadîs ne kadar mani­dardır: "Senin bir şeyi (aşın derecede) sevmen, seni kör ve sağır eder"[690].

Netîce oîarark, bir eserin insanlar arasında benimsenmiş olma­sı veya müellifinin büyük bir zat olması da bizi gaflete düşürmeme­lidir. "Şeyh uçmaz ama, mürîd uçurur" sözünü hatırdan çıkarma­mak gerekir.

Son temas ettiğimiz bu noktanın zıddı olan çok tehlikeli bir yö­nü daha vardır. Ona da temas etmek şüphesiz bir din ve vicdan borcudur: Herhangi bir eserde îslâmî yönden küçük _veya büyük bîr hatanın veya hatalı bir görüşün tesbît edilmesi bazı insanlan hiç de uygun olmayan bir kanaata sevkediyor. O da, bu eserlerin tamamen terkedilmesidir. Büyük bir hiddetle bu eserleri yakmak isteyenler bile çıkıyor. Bu noktada yapılacak iş, bu eserlerin iyi yönlerinden istifâde etmek; eksiklerini tesbît edip, ilmî usuller dâiresinde, edep ve terbiye dâiresinde, ilme, akla ve kaynaklara istinadın hataları gös­termektir. Bir kenara çekilip ulu-orta "falan kâfir, filân zındıktır; falanın kitabı asla itimâda şayan değüdir, okunmaz" demek zihin­leri bulandırmak, müslümanlann arasına ayrılık tohumu saçmaktan başka bir şey değildir[691].

NETÎCE

 

Kur'ân-ı Kerîm son Hakk Kitap'tır. Nüzulünden itibaren XIV , asırlık uzun bir zaman geçtiği halde hiçbir harfi değişmemiş, en küçük bir tebdil ve tahrife uğramamıştır. Bu konuda dost ve düş­man herkes ittifak halindedir denebilir. Kur'ân'ın bu mu'cizevî vas­fına karşılık, bizzat Kur'ân'da Allah tarafından çeşitli vesilelerle ifâde edildiği gibi, nuzûl itibariyle Kur'ân'a tekaddüm eden İncil ve Tevrat ve diğer mukaddes kitaplar ya tamamen kaybolmuşlar veya insan eliyle "îlâhî Olma" vasıflarını yitirmişlerdir. O halde Kur'ân' kıyamete kadar insanlığın tüm ihtiyaçlarını karşılayacak prensipleri hâvidir. Kur'ân'ın i'tikâd, ibâdet, hukuk, tarihî kıssa ve kıyamet, Cennet ve Cehennem gibi konularla ilgili âyetlerini Hz. Peygamber binlerce hadîsi Üe açıklamış, tarif etmiş, tasvîr etmiş ve bizzat îcâb eden yerlerini tatbikatlar yaparak tefsir ve îzah etmiştir. Tefsîr etmediği kısımların tefsîrinide Kur'ân, hadîs ve akim prensipleri dahilinde müslümanlara havale" etmiştir.

İslâm'ın ikinci durağı olan Medine ve civannda bol miktarda yahûdî vardı. Yemen ve Necranda ve Suriye cihetinde de bir hayli hristiyan mevcuttu. Gerek aynı şehirde yaşama, gerek ticaret ve gerekse bazen dostane ve bazen de düşmanca bir hava içinde ge­çen siyasî ve idarî münasebetler netîcesi müslümanlarla Ehl-i Kitap ismi verilen yahûdî ve hristiyan unsurlar geniş bir temas imkânı buldular. Aralannda hızlı bir kültür ahş-verişi başladı. Mühtedî olan yahûdî ve hristiyanlarla İslâm'ı ifsadı ve yıkmayı hedef alan zahi­ren müslüman olmuş veya kâfir kalmış grupların gayret ve faali­yetleri kültür ahş-veri§ini hızlandırdı. Hz. Peygamber'in "Ehl-i Kitaba bir şey sormayınız", "onlarca anlatılanları ne tasdik ve ne de tekzîb ediniz" gibi sarih yasaklarına rağmen dîni konularda (bir kısım) Ehl-i Kitab'a soruldu ve onların anlattıkları belki ilk Önce ibret gayesi ile ve fakat giderek tam bir "tasdik" havası içinde din­lendi ve kitaplara aktarıldı. Hz. Peygamber'in üzerinde geniş açık­lamalar ve te'viller yapılmaya müsait, "Eenû İsrail'den haber nak­letmenizde beis yoktur" hadîsi mutlak olarak alındı ve isrâîliyyatın nakline düşkün olanların elinde sağlam bir kulp oldu. Kur'ân'da hiçbir kapalı nokta bırakmamak, her konuda yalan-yanhş, doğru-eğri, sahîh-gayri sahîh de olsa mutlaka bir şeyler söylemek hırs ve hevesi isrâîliyyat dediğimiz şeylerin tefsirlere aktarılmasına büyük ölçüde yardım etti. Gayeleri, isrâîliyyatı mutlaka İslâmî muhitlerde yaymak, kitaplara yazmak ve yazdırmak olanlar müslümanlarca büyük hürmete mazhar isimleri istismar ettiler. Söylemedikleri nice şeyleri onlara nisbet etmekten çekinmediler. Duyulan haberlerin ash üzerindeki araştırmaları -bilhassa tefsir vadisinde- yavaş yürüme si ve hatta ekser müfessirlerce benimsenmemesi, İslâm'ın hiçbir hal ü kârda muhtaç olmadığı (gerek İslâm'a "zıt" ve gerekse "mes-kûtün anh" olarak nitelenen) isrâîliyyatın kitaplara bol bol girme­mesine en büyük amil oldu.

1, 2, 3 ve 4. bölümlerde görüldüğü gibi bir kısım tefsir kitap­larına âdeta, lîenû israil'e ait kıssalar girdi ve isrâîliyyat dediğimiz haberlerin deryası haline geldi. Bu hal, Kur'ân'dan alınması gere­ken ibretleri büyük ölçüde gölgeledi; sahih ve sağlam tariklerle bize ulaşan Hz. Peygamber'in hadislerinden yüz çevirmeye, onları bir kenara itmeye vesile oldu. Şüphesiz bu, dîni nokta-i nazardan affı zor bir hatadır.

Son söz olarak şu noktayı tekrar belirtelim: İslâm son ve ekmel dindir. Kur'ân ve hadîslerde mevcut şeyler müslümanlara bilgi olarak kâfidir. Dîni yönden Ehl-i Kitab'm bilgisine asla ihtiyaç yoktur. Ge­rek İslâm'a zıt, gerekse meskûtün anh olan isrâîliyyata müslümanlar asla muçtaç değildirler. Din yönünden kendileri saplan olan bu gruplar müslümanlan asla hidâyete ulaştıramazlar. inancım odur ki, nıüs-lümanları isrâîliyyat belâsından kurtarmak için isrâîliyyatın ne oldu­ğunu anlatmak ve nelerin isrâîliyyat olduğunu göstermek ve ortaya koymak gerekir. Bu bir vecibedir. İşte bu çalışma, bu vecîbenin ifası hususundaki gayretlerin mütevazı bir mahsûlü sayılabilir[692].



[641] Pussılet, 41/11; ed-Duhan, 44/10.

[642] Kelimenin manâsı ve diğer izahları için, Asım Efendi'nin Kamus Terce-mesi'ndeki ilgili maddeye ve Elmalık tefsiri  (VI. 4297)'ne bakınız.

[643] Ed-Duhan, 44/9-10.

[644] Bak. El-Buharî, K. Tefsir,  44. sûre.

[645] Et-Taberî, tefsîr, XXV.  114-15;  eLKeşşâf, IV. 272-73;  M. Gayb, XXVII. 242-43;  el-Kurtubî, XVI. 130-31; tbnü Kesir, VI. 247-48.

[646] Et-Taberî, XXV. 114; el-keş§âf, IV. 272, not. 4; İbnü Kesîr, VX 247-48.

[647] Et-Taberî, tefsîr, XVI. 127; el-Kurtubî, XI. 151.

[648] El-Kurtubî, XI. 151.

[649] El-Hadîd,  57/13.

[650] Et-Taberî> tefsîr, XXVn. 225;  M. Tenzil, IV.  128;  Z,  Mesîr, Vm. 166; el-Kurtubî, XVH. 246.

[651] Aynı yerler.

[652] Bazı rivayetlerde 70 perde zikredilmiştir (Bak. et-Taberî, XIX, 6).

[653] Et-Taberî, tefsîr, XIX, 6;  tbnü Kesir, V. 148.

[654] ibnü Kesîr, V. 148.

[655] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 309-310-311.

[656] Bak. Elmalılı tefsîri, VI. 4494-95; İ. Cerrahoğlu, Tefsir Uulü, s. 130 v.d.

[657] Et-Taberî, XXVI, 147; Z.Mesîr, VIII. 4-5; et-Tibyan, IX, 354¸et-Tabressi, V.141; M. Tenzil, IV. 89; M. Gayb, XXVIII, 145 v.d.

[658] Ibnü Kesîr, vm, o, not. 1; el-Kasimî, XV. 5482-3483.

[659] 31/27.

[660] Ibnü Kesîr, V. 396; Z. Mesîr, VI. 326, not. 1.

[661] El-Beydâvî, IX  364;  Medârikü't-Tenzîl, IV. 64.

 

[663] El-Kesşâf, IV.  140-41.

[664] Ibnü Kesîr, VI. 106;  el-Keşşâf) W. 141, not. 1;  el-Le'âli'UMasnû'a I. 87; Tenzîhu'ş-Şerî'ati'l-Merfû'a, I. 192.

[665] El-Enbiya, 21/104.

[666] Er-Ragıb, el-Müfredat, s. 224-25; Asım Efendi, Kamus Tercemesi,   (s.c.1.) maddesi;   Mu'cemü'LElfâz   ve'l-'A'lâmi'I-Kur'âniyye,   s.   258;   islâm   An­siklopedisi, X. 586.

[667] Ibnü Kesîr, IV. 602.

[668] Et-Taberî XVU. 100;   el-Keşgâf, IH,  137;   et-Tibyan, "VTE.  251;  et-Taberî IV.  66; M. Tenzil, ü! 35; Z. Mesîr, V. 395-96; îbnü Kesîr, IV. 602.

[669] Ibnü Kesîr, I. 123.

[670] Et-Taberî) XVH. 99-100; M. Tenzîl, TL. 35; îbnü Kesîr, IV. 602; Z. MesTr, V.  396, not. 1.

[671] Et-Taberî, XVH. 100; M. Tenzil, n. 35; el-Kurtubî, XI. 347; îbnü Kesir, I. 123.

[672] El-înfitar, 82/8.

[673] Et-Taberî XXX. 87;  el-Kurtubî, XIX.  246-47;  îbnü Kesir, VH. 233;  El-malih, vm. 5639-40.

[674] Mizânü'l-ftidâl, IV. 12&: îbnü Kesîr, VII. 233.

[675] Et-Tirmizî, K. Tefsîri'l-Kur'ân, bâb. 86; et-Taberî, XXX. 260; M. Gayb, XXXn. 27 v.d.; el-Kurtubî, XX. 133; Îbnü Kesîr, VII. 331 v.d.; eş-Şevkânî, tefsîr, V. 473.

[676] Et-Tirmizî, aynı yer.

[677] Aynı yer.

[678] El-îtkan, I. 36 (tahJdK; Muhammed Ebu'1-Fadl İbrahim).

[679] îbnü Kesîr, VII. 330 v.d.

[680] Hadîsin Benû tTmeyye'nin lehine delil olduğa yolundaki görüşler ve diğer zoraki te'villeri için bak. Elmahlı, IX. 5972 v.d.

[681] Ed-Duhan, 44/29.

[682] Et-Taberî XXV.  124;  et-Tibyan, IX.  331;   et-Tabressî, V. 65;  el Kurtubl, XVI. 141;  îbnü Kesîr, VI. 254-55.

[683] îbnü Kesîr, VI. 254.

[684] EI-Buharî, K. Küsûf, bâb. 1, 2^ 4, 5...; Müslim, K. Küsûf, hadîs no. 3, 9, 28; en-Nesâî, K. Kusûf, bâb. 3,' 12, 16, 28.

[685] Ibnü Kesîr, VI. 254-55.

[686] Bak. et-Taberî, XIX. 131-22; et-Tabressî, IV. 206; Ibnü Kesîr, V. 213.

[687] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 311-312-313-314-315-316..

[688] Bunun için bu araştırmanın Girig kısmına bakınız.

[689] Bak.  el-Kurtubî, XV. 210;   Z.  Mesîr,  I. 295, not.   1;   eg-Şevkfiitf,  Fetbu'l-Kadîr, I. 267; el-Isrâîliyyat( s. 430 v.d.

[690] Ebû Dâvûd, K. Edeb, bâb. 116; A.1 Hanbel, V. 194; VX 460.

[691] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 316-317-318-319.

[692] Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyat, Diyanet İşleri Başkanlığı: 319-320.