İslam Açısından Kainat - Uzayayetleri - 2. Sayfa
A- KUR'AN'DA İNSANIN KÂİNATI ARŞTIRIP ÖĞRENMEĞE YÖNELTİLMESİ
B- HZ. MUHAMMED'İN TABİAT OLAYLARINA BAKIŞI VE GÖKLER HAKKINDA İNSANLARI AYDINLATMASI
BİRİNCİ KİTAP
İSLÂM AÇISINDAN KAİNAT
GİRİŞ
KÂİNATI ARAŞTIRIP ÖĞRENME
A- KUR'AN'DA İNSANIN KÂİNATI ARŞTIRIP ÖĞRENMEĞE YÖNELTİLMESİ
Ortak yanları bir tarafa bırakırsak her medeniyet diğerinden ayrı bir özelliğe sahiptir. Hatta birine göre medenîlik olan şey ötekine göre gayri medenîlik olabilir. İslâm bir din olarak kendine has medeniyetinin temellerini ilk gelen on âyetle atmıştır. Kur'an-ı Kerim'in geliş sırasında ilk istek, Yaratan Allah adına okumaktır. Bu ilk âyetlerde, genel olarak yaratmaktan ve sonra insanın yaratılışından söz edildi. İnsanı ve onun dışındaki âlemi yaratan aynı varlıktır. Yüce Allah insana ilk olarak bu gerçeği öğretmiştir. İnsan öğrenimde kalemi kullanan bir varlıktır ki bilginin yazıyla tesbiti düşüncesini de ona Allah vermiştir. Bunlar ilk gelen ve 'Alak süre-" sinde yer alan ilk beş âyetten Öğrendiklerimizdir. Bundan sonra Kur'an'dakiı Müddessir sûresinin şu ilk beş âyeti gelmiştir:
Ey bürünüp sarınan (peygamber)! Kalk, artık (insanlığı) uyar Sâdece Rabbini büyük tanı
Elbiseni tertemiz yap ötü şeylerden tamamiyle uzak dur.
'Alak sûresi ilk âyetlerinde yer alan okuyup öğrenme görevini burada öğretip uyarma (inzâr) vazifesi izledi ve bu iki yönlü görev, öğrenim müesseselerinin kurulmasına ihtiyaç gösterdi. Mekke 'de bir kısım evlerde gizli olarak yürütülen bu faaliyetler daha sonra gene orada açığa çıktı ve Medine'de ilk yıl içerisinde bu hizmetler için belli bir yapı; "suffa" denilen bir mahal tesis edildi ve daha sonra da bu gibi yapı ve mahallerin sayılan gittikçe çoğaldı. Tek Allah'ın yüce bilinmesi ve yüceliğinin dile getirilmesi emri de inananlara O'na ibâdet mükellefiyetini yükledi ve bunun için de mescitler yapıldı.
İslâmın ilk başında elbiselerin tertemiz giyilmesi de istendi. Bu istek zorunlu olarak iki ayrı temizliği beraberinde getirmiştir, bunlar; beden temizliği ile mekân (çevre) temizlikleridir. Çünki giysileri tertemiz olanlar, onları kirli bedenlerine giyemiyecek, pis bir yere oturamıyacak ve kirli bir çevrede dolaşamıyacaklardır. Sıralamada onuncu âyette ise günah ve suç olan îtikad, zihniyet ve davranışlardan uzak durulması emredil inektedir. Ruhî ve îmanı temizliği öngören bu âyet maddî temizliği emreden âyetin yanı başında yer almıştır. Böylece bu yeni Din daha işin başında insanlardan; Yüce veBir olan Allah 'a ibâdet, Kur' an'dan veKâinat'tan bilgi elde etme, her çeşidiyle temizlik, suç ve günah olan işlerden uzaklaşma olmak üzere dört şey istiyor ve müslümanların kuracakları medeniyeti bu dört ana temele oturtuyordu. İbadet için camiler, ilim tahsili için medrese, temizlik için çamaşırhaneler ve hamamlar yapıldı. Ruhî temizlikten ayrılıp günah ve suç işliyenleri yola getirmek için adliye ile diğer gerekli kurumlar oluşturuldu. Bunlardan birinin çöküşü diğerlerini de çökerteceği gibi birinin diğerine ters düşmesi de istenen seviyelere gelinmesini engeller ve arzulan-mıyan durumlar meydana getirir. İlme sırt çeviren bir din gerçek olmıyacağı gibi ilimsiz bir medeniyet de kurulamaz. Kurulmuş bir medeniyeti de ilimsiz yaşatmak ve geliştirmek mümkün değildir. İlim de araştırma ve okumaya dayamr. Burada ilgi çekici olan bir husus da bu yeni dinin kendi kitabını, okuyup öğrenme ve bilgileri bir araya toplama gibi anlamlara gelen "Kur 'an" adı ile isimlendirmiş olmasıdır. Bu, yeryüzüne ilk indirilen kelime olan " İkra' " dan türemedir.
İslâm düşüncesinde, insandan, okuması ve araştırması istenen iki çeşit âyet vardır. Bunlar Kur'an-ı Kerîrn'deki âyetlerle onun dışındaki varlık âyetleridir. Bunlardan birinciler okuyup düşünme ötekiler de araştırma ile öğrenilip anlaşılırlar. Her iki çeşit âyet de insanı Allah'ın varlık, birlik ve yüceliğine götürürler. Biz varlık ve oluşumların da Kur'an âyetleri dışında birer âyet olduklarım gene bu kitaptan ve onu bize sunan Peygamberimiz
Hz. Muhammed -Sallallahu aleyhi ve sellem- (571-632 m.)' den Öğreniyoruz. Meselâ biz Kur'an'da şöyle bir ifâde buluruz:
"Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise göğün âyetlerinden yüzçeviricidirler".[1]
Mufessirlere göre; güneş, ay, yıldızlar ve onların bir hesap içinde yürüyüşleri, dönüşleri ve göklerdeki her türlü şey burada "âyet" olarak sunuldular. [2]Bir diğer sûrede de gene ay ve güneş birer âyet olarak takdim edilmişlerdir.[3] Böylece tüm varlık ile bütünleşen Kur'an bir kâinat kitabı olma özelliğini kazanmıştır. Anlam olarak "âyet" bir şeyin varlığını ve niteliklerini ortaya koyan diğer şey demektir. Kur'an-ı Kerim'de özellikle A11 a h' m varlığını ve O 'nun yüce kudretini ortaya koyan nesneler ve onlara bağlı olaylar bu ismi almışlardır. Bu tür âyetler ele alınıp incelenmeden Yüce Allah gereği gibi bilinemiyeceğinden insan bu kitapta onları araştırıp öğrenmeğe davet edilmiştir. Kur'an'daki şu âyetler bu açıdan gerçekten ilgi çekicidirler:
- Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için gerçekten âyetler vardır.
- Allah'ın sizi yaratmasında ve yeryüzünde üretip yaymakta olduğu her bir canlıda da sağlam bilgi edinecek bir topluluk için âyetler vardır.
- Gece ile gündüzün peşi sıra değişmesinde, Allah'ın gökten rızık indirip onunla yere, ölümünden sonra, can vermesinde, rüzgârlan evirip çevirmesinde de aklım kullanan topluluklar için gene âyetler (dersler) vardır.
İşte bunlar Allah'ın âyetleridir ki sana onları gerçek olarak ) okuyoruz. Artık onlar Allah ve Onun âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar"[4]
Görüldüğü gibi burada Kur'an içindeki âyetlerle tabiat ve tüm kâinattaki âyetler birleştirilerek birlikte insan önüne konulmuşlardır. Kur'anda aynı unsurları içeren daha başka âyetler bulmak da mümkündür'.[5] İnsanları
uyaran ve bilgilendiren Kur'an âyetleri ile kâinat âyetleri, beyinlerini ve ruh dünyalarını A11 a h 'a ve gerçeklere açmak istemiyen peşin hükümlü inkarcılara fayda vermezler ki biz bunu da gene Kur'an'dan öğreniyoruz:
" - Deki (Ey Muhammed); göklerde ve yerde neler var, bakıp araştırın. Fakat inanmıyan bir topluma âyetler {deliller) ve uyarılar fayda sağlamaz".[6]
Kur'an âyetlerini tefsir edenlerle varlık ve tabiat âyetlerini inceleyip açıklıyanlar AUah ve yaratılış hakkında sonuçta aynı noktaya gelirler ve İslâm açısından bu iki tefsir ve açıklama hiç bir zaman birbirine zıt düşemez. Ancak her iki alanda çalışanların yanılmalarından söz edilebilir. Müslümamn önüne Kur'an ve tabiat âyetlerinin birlikte konulması, onun, araş turnalarında müsbet bir netice elde edebilmesi için inançlarından sıyrılma gibi bir yola girmesine gerek bırakmamıştır. O, bunun aksine varlık âyetlerinin içine daha büyük bir imanla dalacak, varlığı, ona ilişkin olayları, hayâtı, başlangıcı ve sonu öğrenmek için onları çok yönlü bir araştırmaya tâbi tutacaktır. Araştırmanın başarısı için imansızlığı zarurî görenlerin bu araştırmalarında ve ilimde aldıkları mesafe ölçüsünde karşılarına dâima Bir Allah gerçeği ve buna ilâve gene karşılarına Kur'an'da ortaya konulan gerçekler çıkacaktır. Durum böyle olunca da işe inançsız olarak başlayıp devam etmenin kazandıracağı bir şey yoktur. Müslümana böyle bir şeyi öğütlemek onun dini açısından gerçekten çok gülünç olur. Hiç kimse incelemekte olduğu bir varlık ve bir âlemin içinden Allah'ı çıkarıp atma gücüne sahip değildir. Kabul edilse de edilmese de O, bütün onları içten kuşatmıştır. Herşey O'nunla incelenmek zorundadır ki ilk vahyedilen ayetteki ilk besmeleyle ortaya konulan gerçek de budur.
İlk âyeti besmele olan Fatiha sûresi gökler sayısı olan 7 âyetten ibarettir. Bu sûre ile sâdece Kur'an'a değil aynı zamanda oradan yedi âlem göklere ve sonuçta da bu âlemlerin tek rabbı Allah'a doğru bir açılım başlar. Bu sebeple burada önce, kendisinden gâib olarak sözedilen Rabb artık mu-hatab olarak görülür. Her çeşit varlık ve âlemleri derinlemesine incelemenin sonucu da böyle olur. Fatiha hem Kur'an ve hem de oradan Allah ve O'nun âlemlerine doğru bir açılımdır ki işte o bu adını böyle bir açılımdan alır. Nüzul sırası itibariyle en son gelen Nasr sûresinde de böyle bir açılımdan söz edilir. Buradaki "feth" de yalnızca beldelere doğru bir açılım olarak görülmemelidir. Bu fetih aynı zamanda âlemlere ve kalplere doğru bir açılımdır. Buradaki Son daha böyük bîr açılımın başlangıcıdır. Mushaf'ın tertibindeki en son Nâss sûresi de Fatiha gibi besmelesiyle 7 âyettir. Burada Allah defalarca kendisinin, insanlığın Rabb ve Meliki olduğunu vurgulayarak O bu rablığını âlemler yerine artık insanlık üzerinde teksif ettirmiştir. İlk başta Fatiha sûresinde mü'min insan doğrudan Rabb'e yönelmişti. İnsan burada bu ilk başta içinde bulunduğu âlemden manevî yolda O'na doğru yükseliş arzusunu dile getiriyor ve insaniyetini geliştirme yolunu arıyordu.
Gerçekten Kur'an, içindeki âyetlerle kendi dışındaki varlık âyetlerini birleştiren bir kitap olarak dikkat çekmektedir. Biz burada onun sâdece bu küreyi değil tüm varlığı anlatan ve kendisini Kâinat Kitabı olma özelliğine sahip kılan âyetlerini açıklamaya devam edeceğiz. Şimdi biz ondan bir bölüm okuyalım:
"- Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor. Yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İste siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
- Sizi topraktan yaratmış olması Onun âyetlerinden (varlığım gösteren delillerden) dir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oldunuz.
- Kaynaşıp huzur bulmanız için size kendi (cinsi) nizden eşler yaratıp da aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de, O'nun (varlığına delil olan) âyetlerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir topluluk için ibretler vardır.
- O'nun âyetlerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunlarda âlimler için alınacak dersler vardır...
- Göğün ve yerin O'nun buyruğu ile ayakta durması da O'nun " âyetlerindendir. Sonra sizi bir tek çağrı ile çağırdığında hemen yerden çıkacaksınız.
- Göklerde ve yerde olanlar hep O'nundur. Hepsi ona boyun eğmiştir.
- O, ilkten mahluku yaratıp sonra onu geri döndürecek (ve yeni den yaratacak) olandır ki bu, Onun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar Onundur ve O, tek kadir ve hikmet sahibidir"[7]
Burada ilk âyette, cansız maddelerin canlı nesneleri oluşturması, canlının Ölü hale gelişi veyahutta maddenin parçalanması ve çoğalmasında ve nesnelerin madde alış-verişinde artı (+) ve eksi (-) güçlerin etkileri gibi konular genel bir ifâdeyle dile getirildi. Daha sonra insanın yaratılışı, onun maddî ve ruhî yapısı, insanlarda renk ve dil farklılıklarının ortaya çıkışı gene burada inceleme konusu haline getirilmiştir. Yer ve gökleri ayakta tutan güce ve yaratılışın ilk başlangıç durumuna, ve en sondan ilk baştaki gibi yeni bir varlık ve hayata geçileceği gibi konulara gene bu yukardaki âyetlerde dikkat çekilmiş olmaktadır. Daha doğrusu burada diğer âyetlerde olduğu gibi insana bunları ele alıp inceleme görevi verilmiştir.
Kur'an-ı Kerîm, ayağımızı bastığımız yerküresi hakkında bazı temel bilgiler verip onu yer altı ve yer üstüyle araştırmaya davet ettiği gibi, -bizi kuşatan hava tabakası ve onun içindeki bulutlar hakkında da bilgiler vermiş ve buradan daha ileriye giderek göklerden bahsetmiş ve bu bilgilerden hareketle araştırmalarımızı tüm kâinata yöneltmemizi istemiştir. Biz yukardaki âyetlerin yanı sıra diğer bazı âyetlerde de bu durumları göstermeğe çalışacağız.
Kur'an-ı Kerîm'in geldiği çevreyi düşünelim. Orası dağları olduğu kadar düzlükleri de olan bir yerdir. İnsan orada vasıta olarak genellikle deve üstündedir. Gökyüzü berraktır ve bulutlar her zaman özlenir olmuştur. Kurey asıllı ünlü müfessir-filazof Fahruddîn er-Râzî (544-606 h/1150-1210 m) kitabında bu çevre insanlarının durumunu şöyle anlatır:
"Arap, çoğunlukla devesi üzerinde gezer. Düşünceye daldığı zaman gözüne ilk takılan bindiği devesidir; onu garip bir yaratılışta bulur. Yukarı bakınca da gökten başka bir şey görmez. Sağma soluna bakar, dağları görür, aşağı bakınca da yeri görür. İşte Yüce Allah bütün bunlar üzerinde ona düşünmesini öğütler".[8] Evet Allah, bu ortamda develerinin üstünde yol alan insanlara şöyle seslenir:
" - Deveye bakıp incelemiyorlar mı, o nasıl yaratılmıştır?
- Göğe (bakıp araştırmazlar mı) o nasıl yükseltilmiştir?
- O dağlara (bakmazlar mı) nasıl dikilmiştir onlar?.
- O yere (bakıp incelemezler mi) o nasıl yayılıp döşenmiştir?"[9]
Ayetteki deve diye tercüme ettiğimiz "ibil" kelimesi, İslâm öncesi devirde, eş anlamından dolayı, bulut anlamına da geldiğinden bir kısım müfessir-ler burada onun bu mânasını tercih etmişlerdi.[10] Bu anlayışa göre insan önce bulutu, sonra onun ötesindeki âlemi düşünmeğe davet edilmiş ve yerden önce de onun dağlarına dikkati çekilmiş olmaktadır. Mekke döneminde gelen bu âyetler, varlığı ve yaratılışı anlayıp Allah'a inanıncaya kadar, insanı ne devesinin üstündeyken ve ne de başka bir yerdeyken rahat bırakmamışlardır. İşte gene şu tarzda gelen âyetler:
" - Üstlerindeki göğe bakıp gözlemezler mi? Onu nasıl bina ettik ve nasıl onu donattık. Onda hiç bir gedik yoktur.
- Yere de (bakıp incelemiyorlar mı?) Onu yayıp döşedik, ona sabit dağlar koyduk. Orada gönül ve iç açıcı her türden bitkiler
bitirdik.
- (Biz bütün bunları) bize yönelen her kulun gönül gözünü açmak ve ona ders vermek için yaptık".[11]
Burada son olarak, insanın yer ve göklerdeki mükemmelliği görüp oradan Yüce Yaratıcı 'ya gidebilmesi için onlara inceleme gözüyle bakması istenmektedir.
Yer ve göklerin mükemmelliğine rağmen, insanın üstündeki boşlukta gezip duran, bazan parçalanan, saçılan cisimler onun dünyasına düşebilir veya bizzat dünyasında çöküntüler olabilir. Neden hayatı tümüyle yok eden veya büyük zararlar veren düşüşler, çöküntüler olmuyor! Bunlar da Kur'an-ı Kerimde inceleme ve gözleme konusu yapılarak şöyle deniliyor:
" - Onlar, önlerinde ve arkalarında bulunan göğü ve yeri görmüyorlarmı? Dilersek onları yere batırırız, ya da üzerlerine gökten parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda (Rabbine) yönelen her kul için elbet bir ders vardır" [12]
Büyüklü küçüklü milyarlarca gök taşlarını ve dağılıp parçalanan yıldız artıklarını dünyaya düşürmiyen tedbir nedir veya biz neden yerin dibine batmıyoruz? Burada yalnız hava tabakasının koruyucu durumundan ve cazibe kanunları ile genel dengelerden söz edilmiyor. Aynı zamanda yerin iç yapısına dikkatler çekiliyor. Önceki âyetlerde ise yerin görünen dış yapısı dile getirilmiştir. Sâdece görünenin bilinmesi bir eksikliktir ve ilimde bütünleşme için yeterli olmıyacaktır. Sâdece görüneni bilmedeki eksiklik gene K u r ' an tarafından dile getirildi: "Onlar dünya hayatından sâdece görüneni biliyorlar. Öteki hayat hakkında ise onlar tamamen bilgisizdirler".[13] Görünenlerden hareketle görünmiyen ve farkedilmiyen şeylerin araştırılması da gene bu kitapta istenmiştir. Meselâ gölge hareketleri; gölgenin uzayıp kısalması, dünyanın kendi mihveri etrafında ve güneşin karşısında dönmesinden kaynaklanıyor. İlmî açıklama budur, fakat burada araştırmadan olayın gerçek sebeplerini göremiyoruz. İşte Kur'an'da bu olaya şöyle değinilir:
" - Rabbinin (işini) görmedinmi, gölgeyi O nasıl uzatmıştır? Eğer O dileseydi onu elbet sakin de yapardı. Sonra Biz güneşi ona bir delil yaptık.
- Sonra onu (uzayan gölgeyi) azar azar kendimize çektik".[14]
Burada büyük incelikler vardır. Gölgenin uzayıp kısaldığını herkes görüyor. Fakat bunun gerçek sebebi konusunda geçmişte hemen herkes aldanmıştır. Burada elbetteki herkese görünen şeyi görmemiz istenmiyor. Biz bu âyetlerdeki bizi hayretlere düşüren incelikleri "dünyanın kendi mihveri etrafındaki dönüşü" başlığı altında ele alacağımızdan burada onlara yer veremiye-ceğiz.
Yukardaki âyetlerin çoğunda "nazar: fiili kullanıldıki bu sâdece bakma olmayıp; düşünme, gözlem, inceleme ve araştırma gibi anlamlar da ifâde eder. Bazı âyetlerde ise "ru 'ye: görme" fiili kullanılmıştır. Görme, araştırma ve incelemeden sonra ulaşılan neticedir ve bilme anlamına da gelmektedir.
Kur'an-ı Kerîm'de bazan topyekün yaratılış ele alınırken bazan yukarda görüldüğü gibi tek tek olaylar dile getirilmiştir. Meselâ şimşeğin çakması ve gölge hareketlerinin yanı sıra kuşların nasıl uçtuklarının gözlenmesi hususunda âyetler vardır.[15]
İnsanlar ve hayvanlarda olduğu gibi bitkilerin ve hatta cansız nesnelerin erkekli-dişili ve birbirinin karşıt zıddı olmak üzere iki çift olduklarını gene biz Kur'an'dan öğrenme imkânına sahip olabiliyoruz:
"Yeryüzüne bir bakmazlarını ki orada biz her güzel çiftten nice bitkiler bitirdik"[16]
Gökteki sağlamlık ve genişleme olayı ve yerin döşenmesindeki güzellik dile getirildikten sonra ise orada şöyle deniliyor:
"Her şeyden de iki çift yarattık. Olurki düşünüp öğüt ve bilgi alırsınız" [17]
Bu âyette yukardakinîn aksine ifâde daha genel görünüyor ve muhtemelen canlı-cansız her şeyin erkek-dişi ve artı-eksi güç yüklü olarak çift yaratıldıkları ifâde ediliyor'.[18] Gözleme-inceleme anlamlarında kullanılan "nazar" ve görme-bilme mânalarına gelen "ru'ye" den farklı olarak bu âyette, düşünüp bilgi ve Öğüt alma anlamlarında "tezekkür" fiili kullanılmıştır. Aslında her gözlem ve araştırma olayı, düşünüp bilgi ve dersler alma olayını da beraberinde getirir ve Kur'an'da düşünüp bilgi ve dersler alma işine çok önem verilir. Gerekli bilgi ve öğütlere ulaşmak için düşünme gerekir. Düşünme de insanı diğer canlılardan ayıran aklın çalışmasıdır ve Kur'an'da insan bedenî tembelliğinden daha çok, aklını kullanıp düşünmemekten yâni zihnî faaliyetleri ve tefekkür alanında gösterdiği tembelliğinden ötürü uyarılmıştır. Çünki uzuvların faal hâle gelmesi de buraya bağlıdır. Bu yeni dinde şuursuz ve bilgisiz kulluk, makbul bir dindarlık olarak = görülmemiştir. Düşünme, ileri adım atmanın başlangıç noktasıdır ve en sonda da ona ilk baştaki kadar ihtiyaç vardır. İnsan kendini tanıma ve kendi dışındaki âlemi öğrenme hususunda başlangıca göre, kıyaslanamıyacak kadar mesafe katetmiştir. Gerçek din olmadan bu alınan mesafeler, ilmî bütünlüğün meydana gelmesi için yeterli olmaz. Gerçek din ise varlığın ve tüm âlemlerin Yaratan 'la bağlantısını kurar. Bilim yoluyla da bazan bu bağlantı kurulabilir. Fakat kulluk görevinin nasıl yapılacağını ancak din ortaya koyar, İnsan oğlu ilim yoluyla hem kendi bünyesi içindeki ve hem de kendi dışındaki âlemde kendisini hayrete düşürecek âyetleri; varlıkların oluşum ve işleyiş kanunlarını ve yaratılıştaki o mükemmelliği tanıyacaktır. Dört kitabın sonuncusu Kur'an-1 Kerîm'den öğrendiğimize göre "Yüce Bir Allah ve hak din" gerçeği, bunu tanı mıy ani arın karşısına, ilmin çok ileri merhalelerinde bütün açıklığı ile dikilecektir. Ve şimdi şu âyete bakalım:
"Gerek ufuklarda (dış âlemde) ve gerek kendi varlıklarındaki '' âyetlerimizi onlara göstereceğiz de sonuçta O'nun gerçek olduğu apaçık meydana çıkacaktır. Rabbinin her şeye şâhid olması yeterli değilmi?"[19]
Müfessirlerin pek çoğu burada Kur'an'm gerçekliğinin anlaşılacağından ve Allah'ın birliğinin ortaya çıkacağından söz ettiler. Bazıları da; onlara gösterilen nesne ve olayların gerçek yüzünü kavrayacakları, tarzında bir yorum getirdiler.[20] İlmî ilerleme her zaman ve her yerde onu gerçekleştirenleri imana götürmiyebilir ki biz farklı tefsiri bir yana bırakırsak şu âyetlerden böyle bir hüküm çıkarabiliriz:
" - Andederim toplu hâle geldiği zaman aya
- Siz hiç şüphesiz o halden bu hâle bineceksiniz
- Öyleyse onlara ne oluyor ki îman etmiyorlar
- Karşılarında Kur'an okunduğu zaman eğilmiyorlar!"[21]
Ayetteki "o halden bu hâle binme" ifâdesi, büyük bir ihtimalle, katedilecek ilmî merhaleleri ve göklerde alınacak mesafeleri, dile getirmektedir. Bu erişilen merhalelerde keşfedilenlerle Kur'an'da anlatılanlar arasında bir aynılık bulunması karşısında bile inanmıyanlar burada İlâhî bir tenkide uğramışlardır.
İslâm dininin ana kitabında tesadüfi bir yaratılışın olmadığı ısrarla vurgulandı ve bu hükme varılması için tüm varlığın gerçekçi biçimde ele alınıp incelenmesi istendi:
" Onlar... göklerin ve yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler (ve şöyle derler;) Ey Rabbimiz, sen bunları boş yere yaratmadın".[22]
Ku r ' an 'da böyle düşünenler övülürken böyle olmıyanlar varlığı ve hayatı incelemeğe başlangıç için düşünmeye davet edildiler:
" Kendileri hakkında iyiden iyiye düşünmediler mi? Allah, o gökleri, o yeri ve ikisi arasında bulunan nesneleri ancak hak ve belli bir süre için yaratmıştır.."[23]
Kâinatın hak olarak yaratılması demek; onun ve Yaratıcısının insan düşüncesinde gerçek yerlerini almaları, demektir. Tefsirci İbn Kesîr (ö. 774 h/1372 m)'in yorumuyla onlar; gerek yüksek ve gerek yakın âlemlerde ve ara yerlerde Allah'ın boş yere bir şey yaratmış olmadığı bilgisine erişmek için düşünmelidirler.[24]
Düşünce sâdece düşünce olarak kalmamalıdır. Düşünce, araştırma ve Öğrenmeğe yöneltilmelidir. Varlığın mâhiyeti, maddenin yapısı ve madde Ötesi nesneler araştırılmalıdır. Yokluktan varlığa veya bir varlıktan diğerine ve karmaşık yapılı nesnelere nasıl geçilmiş ve yaratılma nasıl başlamıştır? Bunların çözümü, maddenin ve tüm evrenin hangi durumda olduğunu ve nereye doğru gittiğini de açıkça ortaya koyacaktır. Meseleyi bu şekilde köklü biçimde temelinden ele alma, Kur'an-i Kerîm'de bir buyruk olarak şöyle karşımıza çıkar:
" - Görmediler mi Allah yaratmaya nasıl başlıyor ve sonra onu nasıl geri çeviriyor? Şüphesiz bu, Allah'a göre kolaydır.
- Deki; yeryüzünde gezip dolaşın da Allah'ın ilkin yaratmaya nasil başladığına bakıp araştırın. Bundan sonra Allah son yaratılışı (ahireti) de yaratacaktır. Gerçekten Allah'ın her şeye gücü yeter"[25]
Beni fazlasiyle etkiüyen ve sık sık okuma ihtiyacını duyduğum bu iki âyet, ilmî araştırmaların hangi boyutta ele alınacağını göstermektedir ve yaratılmış her şeyi; başlangıcını ve sonunu araştırma konusu yapmaktadırlar. Yaratılma nasıl başlayıp devam ediyor ve neyin hangi merhalesinde yeni bir yaratılış söz konusu olacaktır? İşte bu iki Kur'an âyeti bütün bunları içermekte ve bu çeşit araştırmalar yapan merkezlerin kapılarına yazılmayı ha-ketmiş bir ifâdeye sahip bulunmaktadırlar. Şam beldesinden müfessir İbn Kesîr bu âyetlerin açıklamalarını şöyle yapar; "Allah gökler ve oralarda yarattığı parlak yıldızlar, yerler ve içlerinde yarattığı; ova, dağ, vadiler, kır ve çöl bölgeler, ağaçlar, meyveler, nehirler ve denizler gibi insanın kendi dışında kalan nesnelerden ibret ve bilgi alması için burada ona yol göstermiştir".[26]
Bütün boyutlarıyla kâinat vt, onun idare kanunları gibi bir anlam ifâde eden "melekût "un gözlenip incelenmesi de gene Kur'an'da karşımıza yukardakilere benzer İlahî bir istek olarak çıkmıştır. Bu istek şöyle bir ifâdeyle dile getirilmiştir:
" Onlar göklerin ve yerin melekûtuna ve Allah'ın yarattığı herhangi bir nesneye ve belkide ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakıp araştırmazlar mı? Artık bundan sonra hangi söze inanacaklar!"[27]
Burada insanların önüne Kur'an sayfaları ile tüm evrenin sahifeleri açılır ve bu ikisine inanmıyanlara artık bir söz olamıyacağı vurgulanır. Ayette geçen "melekût" ifâdesi, aslen Kureyşli olup İran ve Türk illerinde yetişip ilmî faaliyetlerde bulunan şöhretli müfessir filozof Fah-ruddîn er-Râzî (544-606 h/1150-1210 m) tarafından şu tarzda bir açıklamaya tâbi tutulmuştur; "Yer ve göklerin melekûtuna bakıp araştırma, ancak onların kısımlarını (tek tek parçalarını) bildikten sonra mümkün Olur".[28] Bunun için olmalıdır ki bazan Allah, çok küçük ve insanların nefret ve kötü gözle baktıkları şeyleri meselâ Kur'an'm ifadesiyle bir sivrisinek ve onun da ötesinde daha küçük yaratıkları, onların önüne büyük bir şey olarak koyar:
" Gerçek şu ki bir sivrisinek olsun ve onun ötesinde daha küçük şey olsun, her hangi bir şeyi, Allah misâl getirmekten çekinmez''[29]
Bu, en küçük canlıların ve mikropların incelenmeğe alındıklarında, insanın o dünya içinde bile şaşkına döneceğinin ifâdesinden başka bir şey değildir. En küçük yaratıklar dünyası da yer ve göklerin melekûtunun bir parçasıdır.
Mezopotamya ve onun kuzey bölgelerinde hüküm süren Babillilerin yıldızlara tapındıklarını ve onları gözlemek için de çok yüksek kuleler yaptıklarını herkes bilir. Nemrutlar idaresinde Bâbil 'de tevhid mücadelesine girişen Hz. İbrahim (S), daha genç yaştayken yıldızların, yaratıcı olmayıp onların yaratılan nesneler oldukları inancını yaymaya başlayınca çok büyük bir tepki gördü ve neticede ateşte yakılma cezasma çarptırıldı. Yaygın kanaata göre bu ceza Türkiye 'nin Ur fa şehrinde infaz edildi ve fakat İlâhi güç sönen bir yıldızda olduğu gibi, hazırlanan o dev ateşin bütün etkilerini aldı. Hz. İbrahîm 'in bu mücâdelesi ve bu olay Kur'an-ı Kerimde ayrıntılı biçimde anlatılır.[30] Yanlış bir temel üzerine oturtulmuş bir dindeki kanaatları değiştirmek gerçekten zordur. Hele bunlar göklerle ilgiliyse o zaman iş daha da zorlaşır ve gökler hakkında doğruları söyliyenler için ölüm talebiyle mahkemeler kurulur. Hz. İbrahîm Yüce Allah'ın verdiği yüksek görüş ve bilgi sayesinde, kendi toplumunun inanç bakımından tam bir yanlışlık içinde olduğunu gördü ve gene bu sayede o, maddenin, tabiat olaylarının ve tüm evrenin gerçeğini kavradı. Kur'an'da onun bu durumu şöyle ifâde edilir:
" Biz,
Yukarda verdiğimiz benzer bir âyette ise aynı şeyleri bizim de görmemiz istenmektedir. Hz. İbrahim'e gösterilen "melekût: ne olduğu ve gözleyip görme olayının hangi boyutta gerçekleştiği hususunda müfessirlei değişik görüşler ortaya koydular. Bazıları bunu mülk olarak anlarken bir kısımları da; arştan tutun da en aşağıdaki yerlere kadar, Allah'ın tüm yer ve gökleri İbrahîm'e açtığını, söylerler ki Ebû Hanîfe'nin hocaları silsilesi içinde yer alan İbrahîm en-Nehâ'î bunlardandır. İslâmî ilk asır müfes-sirlerinden Dahhâk (ö. 105 h/723 m) ise; göklerde yıldızlar ile yeryüzündeki denizler, dağlar ve bitkiler gibi nesnelere âit gerçeklerin ona gösterildiğinden sözeder.[32] Böylece İbrahîm Peygamber'in îmanı, görüp bilmeye de dayanarak iyice şuurlanır ve o edindiği bu gerçek bilgiler sayesinde, özellikle İlm-i nucûmda ileri giden ve fakat yanlışlıklara düşüp kayan kendi toplumunu aşıp onlara mantıkî yollardan karşı çıkar. Hz. İbrahîm bir yandan kendi toplumu ile mücâdele ederken öteyandan o eksiksiz tüm gerçekleri kavrama çabası içine girmiştir. Biz bu noktada onu, ölünün bile nasıl dirileceğinin merakı içerisinde buluruz. Hayatı sona ermiş ve varlığı yok olmuş bir şey, yeniden bir varlığa ve hayata nasıl döndürülecektir! Kur ' an 'da onun bu merakına şöyle temas edilir:
"Hani ibrahîm; Ey Rabbim, ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster, dedi de Allah; yoksa Bana inanmadın mı, demişti. O da; inandım fakat bunu kalbimin (gözümle görerek) tatmin olması için istiyorum, demişti..." .[33]
Burada önemli olan Allah'ın bu merakı hoş karşılaması ve bir deneyle bunu ona göstermiş olmasıdır. Aslında Hz. İbrahîm'in yeniden diriliş konusunda bir şüphesi yoktur. Çünki daha önce geçen konuşmasında o; "Benim Rabbim hem diriltir, hem öldürür"[34] demektedir. Buradan anlaşılıyor ki o, diriltmenin nasıl gerçekleştirileceği hakkında görerek bir bilgi sahibi olmak istiyor. H z. M u h a m m e d (S) de bir konuşmasında bu merakı yerinde bulmuş ve şöyle demiştir: "Bizim İbrahîm den daha çok merak içinde olmaya hakkımız vardır".[35]
Endülüslü müfessİr Kurtubî (ö. 671 h/1272 m)'den öğrendiğimize göre, İslâm bilginleri, îman'in bilgiye dayanmasının gerekli olup ol-mıyacağı konusunda görüş ayrılığına düştüler. İlk iş, varlığa bakıp ondan ibret almak ve edinilen bilgilerden yola çıkarak îmana erişmekmidir, yoksa îman için bilgiye ve delillere ihtiyaç yokmudur? el-Kadî gibiler; ilk farz ve görevin araştırıcı gözle kâinata bakmak ve oradan yola çıkarak Allah'ın varlığına inanmak olduğunu ve bu yapılmadan Allah'ın bir zaruret olarak bi-linemiyeceğini, savunurlar. Ünlü hadisci İmam Buharî (194-256 h/809-899 m) bu yola giderek kitabına; "söz ve işten önce ilim" diye bir başlık koymuştur. el-Kadî; Allah'ı bilmiyenin câhil olduğunu ve câhil olanın da kâfir olacağım sözlerine ekler. Buna karşılık bir kısım âlimler; Allah ve Peygamberine îmanın ilk farz olduğu ve bundan sonra da araştırıcı gözle varlığa bakıp oradan edinilen delillerle Allah'ı bilmenin geleceği görüşündedirler. Onlara göre insanların çoğu bu ikinci şeyi yapamazlar kiKurtubî 'nin kendisi de bu görüşü tercih etmiştir.[36] Aslında her iki görüşte de insanı çevreli-yen âlemin incelenmesi vardır ve aradaki fark öncelik-sonralik meselesidir. Benim kanaatıma göre kalbe gelip ilk yerleşen şey "îman"dır. Burada önemli olan insanın nasıl bir îmana sahip olacağıdır. Yukardaki görüşleri buyana bırakıp İslâm'ın izlediği yola bakarsak görürüzki varlık ve kâinat hakkındaki Kur'an âyetlerinin hemen hepsi Mekke döneminde nazil olmuşlardır. İlk önce insana, inanması için gerekli bilgiler verilmiş ve bu bilgiler verilirken bir yandan da ondan inanması istenmiştir. Bir kısım insanların inanması için az bir bilgi yeterli olmuş, bir kısımları da daha çok malumata ihtiyaç duymuştur. Verilenlerin hiç birisiyle yetinmiyenler ve daha doğrusu bunlara kulaklarını tıkamış olanlar da az değildir. Fakat Kur ' an, ne kadar gerekliyse sâdece o miktarın hepsini vermiştir ve ondan Öteye insandan aklını kullanmasını istemiştir. Eğer akıl ve zekâ gözönünde bulundurulmadan bütün her şey insanın önüne konulup da akla ve zekâya iş birakılma-saydı o zaman, her şeyi hazır bulan hayvanlar gibi, İnsanın akıl ve zekâsı gelişmez veya dumura uğrardı. Bunun için olmalıdır ki yukarda anlattığımız gibi bütün varlıklara ve tüm kâinata K u r ' a n' da birer âyet gözüyle bakılmıştır. İnsanın yapacağı şey her iki âyet çeşidini; Kur'an-ı Kerîmin içindekilerle dışındaki varlık âyetlerini bir araya getirip birlikte mütalaa etmesidir. Bunların arasında hiç bir çelişki çıkmamıştır ve çıkmıyacaktır. Bu, bazı batılı bilim adamlarınca da kabul edilmiş bir durumdur.[37] Nasılki Kur'an içinde çelişki yoksa onun Kâinatla da çelişkisi yoktur. Her ne kadar Kur'an âyetleriyle ilgiliyse de burada şu âyete yer vermenin uygun olacağı kanaatındayını.
" Onlar hâla Kur'an'ı gereği gibi dü§ünmiyecekler mi? Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı elbet içinde birbirini tu mıyan bir çok şeyler bulurlardı".[38]
Daha henüz Kur'an'la tanışmamış, dünyada milyarlarca insan vaı dır. Kur'an'a aldırış etmiyen bir kısım insanlar da bilim yoluyla bir gün b kitapta anlatılanların ve Hz. Muhammed (S)'in bildirdiklerinin gerçeklj ğini kavnyacaklardir. Hz. Peygamberin öğretileri kıyamete kadar insanlı^ aydınlatmaya devam edecektir ki şu aşağıdaki âyette buna dikkat çekilmiş tir: "(Peygamber) onlardan henüz kendilerine katılıp erişememiş buluna, diğerlerine dahi (hikmeti Öğretir)"[39] Bu âyetin geldiği sırada Peygam ber, orada bulunan iranlı Selmân (r.)'in omuzuna elini koyarak şöyl demiştir: "Eğer îman Süreyya yıldızına asılı olsaydı, bu adamın milletinde) bazı kimseler onu (gidip) oradan alırlardı". Hadisin bir diğer geliş şeklinde îman yerine ilim kelimesi kullanılmıştı.[40] Bunu sâdece İranlılara hasret mek elbetteki doğru değildir, çünki âyetin ifâdesi geneldir ve o anda Hz Peygamber, yanında diğer milletlerden Selmân'i bulduğu için misâ olarak onun milletini vermiştir.
Kur'an'da "îman" bilgi temeline oturtulup onunla şuurlandinldığ gibi hukuk da ahlâk temeline oturtulmuştur. Bu sebeple ahlâkla ilgil âyetler, çoğunlukla hukukla ilgili olanlardan önce germişlerdir. Ahlâk temeline dayanmıyan bir hukuktan fayda sağlanamaz ve ahlâk çökünce hukuku da beraberinde çökertip sonuçta devletin yıkılışına yol açar. Eğeı Kur'an'la tabiat arasında bir çelişki bulunamazsa aynı şekilde onun ahlakî ve hukukî esasları ile de ferdin ve toplumun tabiatı ve menfaatlari arasında bir çelişki bulunamıyacaktır. Eğer ötekiler doğruysa berikiler de doğrudur. Herşey ve herkes kendi tabiatına; mevcûdiyyetinin kuruluş ve oluşum biçimine göre bir seyir takıbeder ve bir iş ve bir hareket ortaya koyar ki Kur'an'da bu durum şöyle ifâde edilir:
"Deki; her biri kendi aslî tabiatına göre hareket eder. O halde kimin daha doğru yolda bulunduğunu Rabbin en iyi bilendir"[41]
Bu âyette, insanın maddî-ruhî yapısı ve onun bu yapısıyla sergileyece-biçimleri ve ortaya koyabileceği işlerden sözedilmektedir ki bu diğer tabiat varlıkları için de geçerlidir. Bizim koyduğumuz kanunlar, yaratılışın kanunlarına uygun olmalıdır. Bu da yaratılış kanunlarını bilmemizi gerektirir.
Madde, ruh ve madde ötesi şeyler, hepsi "kâinat: evren" demlen bir bütünü oluştururlar. Kâinat "âlemler" den meydana gelmiştir ve sayıları hakkında bir şey söylememiz mümkün değildir. Kur'an, İlahî bir kitap olarak; "Hamd (şükür) âlemlerin Rabbinedir: "cümlesiyle başlar. Bu ifâdede Yüce Allah'ın bir tek olmasına karşılık âlemlerin çokluğundan söz edilmiştir. Aslen soyu Kureyş 'e kadar uzanan, İran ve Türk illerinde doğup yetişen ve gene bu bölgelerde ilmî faaliyetlerde bulunan müfessir-filozof Fahruddîn er-Râzî (544-606 h/1150-1209 m) âlem ısıtılanını açıklarken şöyle yazıyor:
"Şunu bilki bu kelime, sahili olmıyan bir denizdir. Çünki âlem, Allah'tan başka her şeyin ismidir. Allah'tan gayrı olan nesne ya cisim olur veya o cisimdeki bir durum olur. Yahutta o ne bir cisim (madde) veya ne de ondaki bir haldir ki bunlar da ruhlardır. Cisimlere gelince bunlar ya yıldızlara mahsus (felekî) veya unsur (cevher)e âit şeyler olurlar. Felekiyata âit olanların ilki, övgüsü yapılan Arş'tır, ondan sonra da Kürsî gelir.
Akıllı olan kişinin; Arş, Kürsî, bunların nitelikleri ve ahvâlini bilmesi, sonra; Levh-i mahfuz, Kalem, Raf raf, Beytü'l-mâmur, Sidretü'l-münte-hâ'mn ne olduklarım ve onların gerçeğini düşünmesi gerekir. Gene akıllı kişi; göklerin tabakaları, onların genişlemesi, göklerin ecrâmı (:yıldız ve gezegenleri), onların boyut ve uzaklıkları hakkında düşünmelidir. Sonra yine bu kişinin sabit ve gezegen yıldızları iyice düşünmesi gerekir. Gene onun; dört unsur (cevher) âlemini ve mâden, nebat ve canlılar olmak üzere o dört unsurdan meydana gelen üç varlık âlemini düşünmesi gereklidir. Sonra o, sivri sinek ve bit gibi hakîr ve zayıf yaratıkları, Allah'ın hangi hikmetle yaratmış olabileceğini düşünecek ve buradan eşyada meydana gelen olaylar (:a'râd)a ve onların uzak-yakin çeşitlerine intikal edecek ve her bir çeşitten meydana gelecek olan faydalan düşünecektir. Oradan da yüksek ve alçak ruhların mertebelerini bilmeye yönelecektir... Eğer o, bütün bu şeylerin hepsinden gücü ölçüsünde bir şey elde ederse o zaman onun kafasında Âlem 'in ne olduğunu tanıma hususunda zerre kadar bir bilgi oluşacaktır.[42]
Râzî gerçekten tabiat ve gök bilimlerine en fazla yer veren bir mü-fessirdir. Ona göre bizzat Kur'an bu alana önem verdiği için kendisi de bir müfessir olarak onu izlemiştir. Onun uzay ve gökler hakkındaki âyetleri tefsir ederken verdiği bilgilerin toplamı, 32 ciltlik eseri içinde tahminime göre bir ciltlik yekünden az değildir, hatta o, tefsirini gök bilimleriyle doldurduğu gerekçesiyle bazılarından şiddetli tenkitler almıştır ki bunu biz şimdi onun kendisinden dinliydim:
"Câhil ve ahmak adamlardan biri geliyor ve bana; Sen Allah kitabının tefsirini gök ve yıldızlar bilimi (: ilmü'l-hey'e ve en-nucûm) ile doldurdun, bu ise alışılmışlara aykırıdır, diyor. Bu zavallıya şunu söylerim; Sen gereği gibi Allah'ın kitabını düşünseydin, bu tenkidinin pek çok yönlerden yanlış olduğunu anlardın. Şöyleki; a) Yüce Allah, yer ve göklerin durumları ile ge-ce-gündüzün ardarda durmadan değişmesi, ışık ve karanlık durumlarının keyfiyyeti, güneş, ay ve yıldızların hallerine bağlı hikmetlerle ve gene Kendi ilim ve kudretini gösteren delillerle Kitabını doldurmuştur. Allah, o kitaptaki sûrelerin çoğunda bu durumlardan bahsetti ve defalarca da bunları tekrar etti. Eğer onları araştırmak, onların durumlarını düşünmek caiz olmasaydı Allah, Kur'an-ı Kerimi bunlarla doldurmazdı, b) Allah; üstlerindeki göğe hiç bakıp gözlemiyorlar mı? Onu nasıl bina ettik ve süsledik. Onun hiç bir gediği ve çatlağı da yoktur (Kâf, 6), diyor. Allah burada gökleri nasıl bina ettiğini düşünmeğe teşvik ediyor. Göklerin nasıl yapıldığı ve onlardan her birinin nasıl yaratıldıkları düşünülmeden İlm-i hey'et (:gÖk bilimi) nin bir anlamı olmazdı, c) Allah gene diyor ki; yer ve göklerin yaratılışı, insanların yaratılışından elbet daha büyük bir iştir, fakat insanların çoğu bunu bilmiyorlar (Mü'min, 57). Allah göklerde olan ecrâm (: yıldız ve gezegenler v.s.) deki eşsiz yaratılış ve hilkatlerindeki şaşırtıcıhkların insan vücudunda olanlardan çok daha fazla ve çok daha büyük ve mükemmel olduğunu da bu âyette açıklıyor. Sonra yine O; kendi varlıklarınızda dahi (nice ibretler var) görmü-yormusunuz! (Zâriyat, 21), diyerek bu sefer insan vücudunu düşünmeğe çağırıyor. Bütün bunların durumları ve kendilerine yerleştirilen hayret verici şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için düşünmenin farziyyetini ortaya koyan bu delillerden daha büyük delil yoktur, d) Yüce Allah Al-i îmran, 191. âyette, yer ve göklerin yaratılışını düşünce konusu yapanları övmüştür. Bu yasak olsaydı övermiydi...".[43]
F. Râzî'nin de belirttiği gibi Kur'an-ı Kerîm gerçekten İlâhî bir kitap olarak yaratılış, kâinat ve göklerle ilgili olay ve konulara en çok yer veren özelliğe sahip olmuştur. Bu kitapta, eğer doğru tesbit ettiysem gök (:Semâ:) kelimesi 310 yerde, ar d kelimesi de 451 yerde geçmektedir. Kur'andaki toplam sûrelerin yaklaşık 1/6'inin yaratılış, yıldızlar ve uzayla ilgili olay ve konulardan isim almış olması da onun bu yönünü göstermesi bakımından ilgi çekicidir. Biz bu sûreleri anlamlarıyla beraber şöyle sıralıyabiliriz:
1- Mâide (:gökten indirilen sofra), 2- İsrâ' (Hz. Peygamberin gök yolculuğu için gece seyahati), 3- Ra'd (:gök gürlemesi), 4- Fâtır (yer ve gökleri bölüp yaratan), 5- Duhan (:gökten gelecek duman), 6- Necm : yıldız, 7- Kamer :ay, 8- Me'âric (:yükselip çıkılan yerler), 9- Tekvîr (:güneşin dürülüp söndürülmesi), 10- İnfitâr (:göğün yarılıp bölünmesi), 11- İnşikak (: göğün yarılması), 12- Burûc: burçlar, 13- Tank (:delici yıldız), 14- Fecr, 15- Şems :güneş, 16- Duha (:güneşin yükselip aydınlatması), 17- Zilzâl :zelzele, 18-Felak (ikaranliği yarıp çıkan sabah).
Bütün bunlar, Kur'an-i Kerîm'in geldiği insanlığın; yaratılış, madde ve madde ötesi ile kâinata yönelik araştırma-Öğrenme hamlesi başlatmasının gereğini ortaya koymakta ve aynı zamanda da insanlığın böyle bir çağ ve merhaleye gireceğinin tâ o zamandan mücdesini vermektedirler.
Kur'an ilk gelen âyetinde Din ve Bilimi "besmele" rumuzuyla sonsuz varlık Allah adına başlatıp bütünleştirmiş ve daha sonra gelen bir âyette de Bilimin sonsuzluğa doğru giden aşama ve merhaleleri olduğu kaydedilmiştir.[44]
B- HZ. MUHAMMED'İN TABİAT OLAYLARINA BAKIŞI VE GÖKLER HAKKINDA İNSANLARI AYDINLATMASI
Hz. Muhammed (571-632 m) hiç şüphesiz bir araştırıcı değild ve o diğer peygamberler gibi ancak bir tebliğci ve yol göstericidir. Bunun beraber biz onun, Kur'an-ı Kerimdeki emir ve istekler doğrultusunda dâiir etrafındaki tabiata inceleyici bir gözle baktığını görürüz. Ünlü hadisçi Buhi rî'nin verdiği bilgiye bakılırsa Peygamber (S); "Deveye bakıp araştı) mallar mı o nasıl yaratıldı. Göğe bakıp incelemezler mi o. nasıl yükseltildi Gâşiye, 18-19" âyetleri her okunduğunda başını kaldırıp göklere bakardı.[45] Gene Buhârî ve diğer bir kısım kaynaklardan öğrendiğimize göre H; Peygamber, gecenin üçte ikisi gibi bir zaman geçtikten sonra kalkıp gökler bakar; gökleri araştırırdı. Daha henüz küçük yaşta olan Abdullah İbn Abbas (r.) Peygamberin gece namazını öğrenmek için teyzesi ve Resulü] lahın hanımı Meymûne (r.)'nin odasında geceler. O bundan sonrasını şoy le anlatıyor: "Resûlüllah ev halkı ile bir saat kadar sohbet yaptı ve sonn yatıp uyudu. Gecenin üçte ikisi veya üçte bir kadar bir zaman olunca oturu\ göğe baktı ve; Gerçekten göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzüı ardarda gelip değişime uğramalarında akıl sahipleri için elbet ibret veric deliller vardır (Al-i Imrân, 190) âyetini okudu". Bundan sonra da o kalkrj abdest aldı ve namazını kıldi[46] Biz bu olayda Hz. Peygamberin bir vazîft gibi namazdan Önce kâinatı temaşa ettiğini görüyoruz. Bu yukardaki âyet ilt onu takip eden:
" Onlar (akıl sahipleri) ayakta, otururken ve yanüstü yatarker hep Allah'ı hatırlayıp anarlar ve gökler ile yerin yaratılışı hakkında inceden inceye düşünürler (ve şöyle) derler: ey Rabbimiz! Sen bunları boş yere yaratmadın"
anlamındaki âyetler gelince Peygamber sabaha kadar düşünceye dalmış, sabah olunca hanımı Aişe (r.) ye ve diğer bir habere göre de sabah ezanı için gelen Bilal (r.)'e yeni gelen bu âyetleri haber vererek; "Bunları okuyup da tefekkür etmiyene yazıklar olsun" demiştir!.[47] Bu son âyet, İfadesi itibariyle göklerin sürekli gözlenmesini Öngörmektedir ki bu da ancak gözlem evleriyle mümkün olabilir. Diğer yandan âyet, ibadetle gözlemi birlikte ele almış ve gözlem yapmayı ibadet çeşitlerinden biri olarak ortaya koymuştur. Gözlemde sürekliliğin esas olması dolayisiyle olmalıdır ki rivayet biliminin pîri sayılan İmam Buhârî (194-256 h/809-869 m), Peygamber'in yukarda bahsettiğimiz gözlemlerine kitabının "edeb" bölümü içerisinde yer verirken öte yandan aynı olayı, Allah'ın birlik ve yüceliğine götüren bir yol ve bir ibâdet olması dolayisiyle de onu ayrıca "tevhîd" bölümüne yazmıştır. Edep; müs-lümanın sürekli izliyeceği yolu ve kendine ahlâk edindiği davranışıdır.
Müslümanlıkta ibâdet zamanlarının güneş ve ayın hareketlerine göre belirlenmesi ister istemez ilk müslümanlan onların hareketlerini izlemeğe ve bii takvim belirlemeğe yöneltmiştir. İbâdetlerini zamanlarında yerine getirmek istiyen müslüman bu takvimi titizlikle izlemek durumundadır. Bunun için olmalıdır kiHz. Peygamber şöyle demiştir:
"Allah'ın en hayırlı kulları, Onu anmak için güneş, ay, yıldızlar ve gökleri îtina ile izliyenlerdir"[48]
Peygamber (S) gece yarılarında kılman teheccüd namazlarından sonra yaptığı dualarında; "Yer ve gökleri yarıp bölerek yaratan Allah - Fâtır, âyetini okumuş[49] ve gene aynı şekilde o duaları arasına; "Allah, sabahı yarıp çıkarandır. O, geceyi bir sükûnet, güneş ve ayı bir hesap olarak yaratandır - En'âm, 96" anlamındaki âyeti sokuşturmuştu^49). Onun özellikle geceleyin böyle dualar yapması, o vakitlerde gökleri daha iyi gözlemesinden ve bunun yanı sıra daha iyi manevî neticeler almasından ileri gelmiş olabüir.
Hz. Muhammed (S)'e kadar olan zaman süreci içerisinde çoğunlukla insanlık, gök olayları karşısında yanılgıya düşmüş ve onları kehânet ve falcılıkla yorumlama yoluna gitmiş ve hatta yıldızlara tapınmaya kadar işi ileri götürenler olmuştur. Tek Allah inancı ile bağdaşmıyan ve tabiat olaylarını gerçekçi bir yaklaşımla ele almıyan bu eski inanç ve zihniyetlerle İslâm şiddetli bir mücadele içine girmiştir ki biz Kur'an-ı Kerîmin hemen her yerinde ve onun peygamberi Hz. Muhammed (S)'in uyarıları arasında bunları açıkça görürüz. Bu zihniyetler yıkılmadan ve gökleri bastığımız toprak gibi görmeden İslâm'ın, diğer dinlerden farklı tek Allah inancını yerleştirmek mümkün olamazdı. Hatta bu insanların bir kısmı sâdece vahiy değil peygamberin rızkının bile göklerden gelmesi gerektiği inancı ile Hz. Muhammed'in peygamberliğine karşı çıkmışlardır. Kur'an bu olayı: "Ona (gökten) bir hazîne atılmalı değilmiydi" tarzında vermiştir.[50] İnsanlar müslüman olduktan sonra da eski zihniyet kalıntıları bir süre daha onlarda devam etmiştir. Şüphesiz bu, bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir durumdur ve özellikle de dine yeni giren müslümanların ilklere göre aydınlanmaya daha çok ihtiyaçları vardır. Hicretin 9. yılı gibi geç bir zamanda bile biz bahsi geçen zihniyetleri taşıyan müslümanlarla karşılaşıyoruz. Meselâ Hz. Peygamberin Mısırlı Mâriye (r.)'den olma oğlu İbrahim'in defni sırasında bir güneş tutulması olur. Olayın bundan sonrası hadis kaynaklarında şöyle anlatılır: "insanlar; güneş İbrahim'in ölümünden dolayı tutuldu, dediler. Bunun üzerine Resûlüllah; güneş ve ay hiç kimsenin ölümü ve ne de doğumu için tutulmazlar. Onlar, Allah'ın âyetlerinden ibret verici iki delildirler. Onları tutulmuş gördüğünüzde namaz kılın ve düa edin, diye buyurdular" [51]Hz. Muhammed krallık dâvasında bulunmadığı için bu olaydan istifâde yoluna gitmez ve onu sıradan bir tabiat olayı olarak tanımlar. Muhtemelen bu veya bir başka olay münasebetiyle Peygamber, yukardakine benzer uyanlarda bulunup aydınlatıcı bilgiler vermiştir. Güneş ve ay tutulmalarının tabiî olaylardan olduğunu bildiren Peygamber bu gibi durumlarda iki rekâtlık bir namazın yanı sıra Allah'ın anılıp yüceltilmesini istemiş ve ayrıca bu yolla Allah'ın insanları korkutup uyardığını ve onlara, varlığını gösteren ibret verici tabiat olaylarını (:âyetleri) gösterdiğini, sözlerine ilâve etmiştir.[52] Onun nakledilen bir diğer konuşması da şöyledir:
" Bir kısım insanlar, şu güneş ve şu ay tutulmalarının ve şu yıldızların doğuş yerlerinden kayıp gitmelerinin, yeryüzü halkından büyük kimselerin ölümleri sebebiyle olduğunu düşünüyorlar.
Şüphesiz onlar yalan söylüyorlar. Bunlar sâdece, kullarının ibret alacağı, yüce Allah'ın âyetlerinden (ve yaratıklarından) dır"[53]
Hz. Muhammed (S) her fırsatta insanlara doğru düşünceyi yerleştirmeğe çalışıyor ve insanların gök olaylarına tabiî ve gerçekçi gözle bakmaları için gayret ediyordu. Ünlü hadisçi Müslim (ö. 261 h/874 m) bize kitabında şöyle bir olay nakleder:
Peygamberin arkadaşları onunla beraber otururlarken bir yıldız atılmış (kaymış) tıda ortalık aydınlanmıştı. Resûlüllah onlara; cahiliyye devrinde bunun gibi bir yıldız atıldığı zaman sizler ne derdiniz, diye sordu da oradakiler; Allah ve Resulü en iyi bilendir. Bizler ise; bu gece büyük bir kimse doğdu ve büyük bir 35. kimse öldü, diye düşünürdük dediler. Resûlüllah onlara; şüphesizki bu yıldız, hiç kimsenin ölümü ve hayatı için atılmaz (kayıp düşmez) dedi".[54]
K u r ' a n d a insanlar, yaratılışı ve yaratıkları düşünmeğe davet edildiler. Bunu daha Önceki konu İçerisinde gördük. Al-i îmran, âyet 191'de; yer ve göklerin yaratılışını düşünenler ve bütün bunların boş yere yaratılmadığı bilincine varanlar övülmüşlerdir. Fakat insanlar neyi gözleyip düşüneceklerdir? Endülüs 'ten müfessir Kurtubî (ö. 671 h/1272 m)'nin anlattıklarına bakılırsa; Peygamber zamanında bir kısım insanlar Allah hakkında düşünceye dalarlar. Peygamber bu durumda olan bir topluluğun yanına gelerek onları uyarma babında şöyle der; "Yaratılışı; yaratıkları düşünün, Yaratanı düşünmeyin, çünki siz Onu değerlendiremezsiniz"'. [55]Esere bakmadan onun mîmarını düşünmeye kalkışan bu insanların elbetteki bir yere varmaları ve Allah'ın gücünü, Onun sıfatlarım takdir etmeleri mümkün değildir. Bazı kaynaklar Hz. Peygamberin, düşünceyi ibâdet sayan bir sözlerine yer verirler.[56] Bu, İslâm ölçüleri ve anlayışı içinde gözlem, araştırma ve neticede oradan Allah'a varma veya Allah'ı, sahip olduğu sıfatlarla daha iyi tanımaya yönelik bir tefekkür olmalıdır. Nitekim Peygamber; gözliyerek ve görerek inanmanın haber almaya dayanan inanmak gibi olmadığını söylüyor. Meselâ Hz. İbrahîm, kalbinin kesin inanca sahip olması için Allah'tan ölüyü nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemişti. Bununla ilgili olarak gelen bir âyet üzerine Peygamber (S); "Haber almak, gözle görmek gibi değildir"[57] demiş ve gene bu olayla ilgili bir konuşmasmda da; "Biz merak etmeğe İbrahim'den daha çok hak sahibiyiz" diye söylemiştir.[58]
Tabiata gözlemci bir gözle bakıp düşünceyi doğru bir temele oturtmak lâzım gelir, Hz. Muhammed(S) gök ve tabiat olaylarına kehânet ve falcılıkla yaklaşılmasına şiddetle karşı çıktı. Buna rağmen kehânet düşüncesinden kurtulamıyanlar onu bile bir kâhin gibi görmekten kendilerini alamadılar.[59] İnsanların görmedikleri veya kendilerine doğru kanallardan bilgi ulaşmadığı âleme Kur'an'da "gayb" denilmiş ve bunu da Allah'dan başka hiç kimsenin bilmediği ısrarla vurgulanmıştır. Böylece insanlık, kendilerini yanlış bilgilendiren ve bilgilendirecek olanlara karşı uyarılmış ve bunun yanı sıra daha önce gördüğümüz gibi doğru bilgiye erişmenin yollan açıkça ortaya konulmuştur. Kendilerine vahiy gelen peygamberlerin dışındakiler bu yolları izlemek durumundadırlar. Bunun içindir kibizHz. Muhammed 'in, hiç bir gerçeğe dayanmıyan ve yıldızlardan kehânetle bilgi vermeğe kalkışan müneccim (arrâf)lere karşı savaş başlattığını ve insanları onlardan uzak tutmaya çalıştığını görüyoruz. O, bu uyarılan çerçevesinde M ü s 1 i m 'in kaydettiği bir sözlerinde şöyle demektedir:
" Kim müneccime gidip (öğrenmek için) ona bir şey sorarsa kırk gece onun namazı kabul olunmaz".[60]
Hz. Peygamber bir başka zamanda da bu gibi kimselerle oturulmamasını istemiştir.[61] Hz. Muhammed, kâhinlerin verdiği haberlerde doğruların da bulunabileceğini fakat onların, doğrulara yüz yalan kattıklarını da sözlerine ilâve etmiştir.[62] Gökler hakkında doğru bilgi edinme ya; Kur'an gibi hak olan vahye veya müşahhas ve maddî alıntılara ve gene böylesi delillere yahut da hesabı sonuçlara dayanır. Kur'an'dan sonra gökten vahiy alma yolu ebediyyen kapanmıştır. Bazı kimseler bu yolla bilgi aldıklarım iddia edebilirler. Bunlar iyi niyetli de olabilirler. Fakat yolları sapıktır ve Kur'an'ı dışlamaya yöneliktir. Bu yolla kitap ve din oluşturmaya kalkışanlar bilip bilmeden şeytan yoluna girmişlerdir.
Hz. Peygamber, göklerde meydana gelen değişim ve hâdiselerin kötüye yorumlanarak insanlık dünyasmın korkutulmasın! yerinde bulmamış ve aksine onları ilim açısından birer nîmet ve fırsat olarak görmek gerektiği inancını aşılamış olmalı ki daha sonra, müfessirlerin pîri sayılan Abdullah b.Abbas (ö. 68 h/687 m) bu tâlimlere zıt tutumları kınama yoluna gitmiştir. O diyorki; "Biz Peygamber zamanında ibret verici hâdiseleri (âyetleri) birer bereket olarak görüyorduk. Sizler ise bugün onları korkutucu şeyler olarak görüyorsunuz".[63] Ashaptan sonraki dönemin ünlü bilginlerinden Katâde (ö. 118 h/736 m) de, "Biz en yakın göğü kandillerle donattık -Fussûet, 12" anlamındaki âyeti açıklarken yıldızlara gayri tabiî yaklaşımları tenkit yoluna gitmiştir.[64] Bir olayı onun gerçek sebebine bağlamak bir ilim işidir. Eğer hâdise, onunla hiç bir ilgisi bulunmıyan bir sebebe bağlanıyorsa orada cehalet veya inkâr vardır. Biz Hz. Peygamber'in şöyle bir uyarısına daha tanık oluruz; "Allah gökten her ne zaman bir bereket indirirse insanlardan bir kısmı şüphesizki o nimete nankörlük etmişlerdir. Allah yağmur indirir de bir kısım kişiler; şu yıldızdan dolayı ve yıldız şöyle şöyle olduğu için yağmur yağmıştır, derler".[65] Burada yağmurun kendi gerçek sebeplerine dayandırilmaması tenkit edilmiştir.
Hz. Muhammed (S) bu konularda sâdece yol göstermek ve uyarılarda bulunmakla kalmadı aynı zamanda o, Allah'ı tanımaya yetecek miktarlarda yaratılış ve kâinatla ilgili bazı bilgiler de verdi. Meselâ Hz. Ömer (r.) onun bir gün ayağa kalkıp, yaratılışın başlaması hakkında kendilerine bazı bilgiler verdiğini, anlatır. Bir keresinde o, kendisinden bu gibi şeyleri Öğrenmek için Yemen 'den gelen bir küme insana bilgi verir ve onlara; başlangıçta sâdece yüce Allah'ın var olduğunu, Arşın su üzerinde bulunduğunu ve sonra da yer ve göklerin yaratıldığını, anlatır.[66] Ebû Zerr (r.) de Resûlüllah'ın bir gün kendilerine; güneşin nereye doğru akıp gittiğini, sorduğunu ve sonra da bu konuda gene kendisinin verdiği bilgileri nakleder.[67] Bazanda sınamak için özellikle yahudiler tarafından ona bazı sorular sorulur. O da bunlara cevap verirken herkese bilgi vermiş olur. Meselâ biz, yahudilerin; yer ve göklerin yaratılışı hakkındaki sorulan karşısında Peygamberin ayrıntılı bilgi verdiğini göriiyoruz.[68] Ebû Hureyre (r.)'nin anlattığına göre; bir gün Hz. Peygamber onun elinden tutmuş ve yeryüzünün yaratılışı ve hayatın ortaya çıkış süreçleri içerisinde geçirilen altı safhayı ayrıntılarıyla ona anlatınıştır[69] ki biz bunlara ilerde kendi bahisleri içerisinde yer vereceğiz. Peygambere hemen her şey soruluyor, o da bunlara uygun gördüğü cevaplan veriyordu. Meselâ bir soru üzerine Peygamber; insanın şahsiyet ve cinsiyetini, Allah'ın izniyle, erkek ve kadın (dişi) cinsiyet hücrelerinden birinin diğerlerini geride bırakarak atılıp öne geçmesi (:seb-kat) olayına bağlamıştık.[70]
Biz Hz. Peygamberin verdiği bilgileri kendi bahisleri içerisinde ayrıntılı olarak ele alacağımızdan şimdilik bu kadarla yetineceğiz. Diğer yandan varlık biliminin elde edilişinde esas, gözlem ve araştırma olduğu için hem Kur'an ve hem deHz. Muhammed tarafından insanlar bu yola yöneltilmişler ve onlara sâdece başlangıç için ve bir de dinî ihtiyaçlar için gereken ölçüde bilgiler verilmiştir. Fakat bu araştırmamızın tümü içerisinde görüleceği gibi gene de bu bilgiler zannedildiği gibi az bir yekûn teşkil etmezler. [71]
[1] Enbiyâ, 21/32.
[2] Zcmahşerî. Keşşaf, 111/59-60; İbn Kesîr, Tefsir, (1/507; Ebû ei-Fcrec, Zâdiül-Mesîr. V/349.
[3] Isrâ, 17/12.
[4] Câsiye, 45/3-6.
[5] Bakara, 2/164.
[6] Yunus, 10/101.
[7] Rûm, 30/19-22,25-27.
[8] Fahruddîn er-Râzî, et-Tefsîr el-Kebîr(:MefâlîhıTl-Gayb), XXXI/158.
[9] Gâşiye, 88/17-20
[10] Bak. İbn Kuteybe, Garîbu'l-Kur'an. 5: Zemahşerî, VI/229; Faİmıddîn er-Râzî, XXXI/158; Kurlubî, el-Câmi' li-Ahkâm e!-Kıır'an, XX/35.
[11] Kaf, 50/6-8.
[12] Sebe, 34/9.
[13] Rum, 30/7.
[14] Furkan 25/45; Taberi bu gölgenin fecrin doğuşu ile güneşin doğuşu arasında oluşan gölge olduğunu söyler. C. XIX/12.
[15] Nahl, 16/79; Mülk, 67/19; Açıklama için bak. İbn Kesir, Tefsîr, 11/341.
[16] Şu'arâ,26/7.
[17] Zâriyât, 51/47-49.
[18] Benzer bir açıklama için bak. İbn Kuleybe, 422.
[19] Fussilet, 41/53.
[20] Bak. Kuriubî, XV/374-375.
[21] İnşikak, 84/18-21.
[22] Âli İmrân 3/191.
[23] Rûm, 30/8.
[24] İbn Kesir 111/49.
[25] Ankebût, 29/19-20.
[26] İbn Kesîr. Tefsir, HI/32-33.
[27] A'râf, 7/185.
[28] F. er-Râzî, et-Tefsîr el-Kebîr, XV/78.
[29] Bakara, 2/26; Ayeîin İlgili bölümü "onun üstündeki daha büyük şey olsun" (arzında da tercüme edilmiştir.
[30] Bak. En'âm, 6/75-81; Enbiyâ, 21/69.
[31] En'âm, 6/75.
[32] Kurîubî, VI1/23-24.
[33] Bakara, 2/260.
[34] Bakara, 2/258.
[35] İbn Hibban, Sahîh, VIII/30, No. 6175.
[36] Bak. Kurlııbî, VII/33I vd.; Buharî için bak. ilim, 11.
[37] Mauncc Bucaılle, kitabında bu kanaatini açıkça belirtmiştir. Bak. s. 220.
[38] N
[39] Cum'a,62/3.
[40] İbn Hibbân, Sahîh, IX/207, No. 7264-7265.
[41] îsrâ, 17/84.
[42] R Râzî, Mefâtîhu'1-Gayb, XI1/147.
[43] F. Fâzî, XIV/121.
[44] Yûsuf, 12/76.
Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 23-40.
[45] Buhârî, Edeb, 118.
[46] Buhârî, Edeb, 118; Tevhîd, 27.
[47] Bak. Kurtubî, IV/310; Zemahşerî, Keşşaf, 1/220.
[48] Hâkim, Müstecirck, 1/51.
[49] İbn Mâce, İkame, 180.
[50] Furkân, 25/8.
[51] Buhârî, Küsûf, 1; Müslim, Küsûf, 10.
[52] Bak. Buhârî, Küsûf, 6, 13; Bed'iil-halk, 4;'Müslim, küsûf, 1; Nesâî, Küsûf, 10. 12.
[53] Ahmed, Müsned, V/16: IV/269.
[54] Müslim, Selâm, 124.
[55] Kurtubî. IV/314.
[56] Bak. Aclûnî, Keşf el-Hafâ', 11/358, No. 3038; Kurtubî, IV/314.
[57] Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât, 508; Ayet için bak. Bakara 2/260.
[58] İbn Hibbân, Sahîh, VIII/30, No. 6175.
[59] Bak. Tûr, 52/29; el-Hâkka, 69/42.
[60] Müslim, Selâm, 125; Aynca bak. Bagavî, IH/255, No. 3554.
[61] Bak. Ahmed, Müsned, 1/78.
[62] Bagavî, Masabîh es-Sünne, III/255, No. 3553.
[63] İbn Hibban, Sahîh, IV/223, No. 2843.
[64] Bak. Buhârî, Bed'ül-halk, 3.
[65] Müslim, İman, 126.
[66] Buharı, Bed'ül-halk, 1; Tevhîd, 22.
[67] Bak. Müslim, İman, 250.
[68] Hâkim, U/543; Zehebî, 11/543; Taberî, Tcfsîr, XXIV/61.
[69] Taberî, Tefsir, XII/3.
[70] Buhâri, Menâkıbu'l-Ensâr, 51. Ayrıca bak. İbn. Kesir 11/304.
[71] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları:41-46.
İslami Okul Okulların En Önemlisi