Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Yedinci Bölüm - Kuran - Uzayayetleri - 10. Sayfa

YEDİNCİ BÖLÜM... 1

GÖKLERİN FETHİ 1

A - GİRİŞ. 1

B - İNSANLIĞIN GÖKLERE GİDECEĞİNE İŞARET EDEN VE İNSANIN UZAYDAKİ BAZI DURUMLARINI KONU ALAN KUR'AN ÂYETLERİ 2

1 - Göklerin Keşfi 2

2 - Göklere Çıkmanın Zorlukları Ve İmkânları 4

3 - Kur'an'da Göklerdeki İnsana Yapılan Hitaplar Ve Onun Gökteki Bazı Durumlarını Dile Getiren Âyetler 9

4 - Yerler Ve Gökler Arası İlişkiler 13

C - GÖKLERE ÇIKTIKLARINA İNANILAN PEYGAMBERLER.. 19

1 - Hz. İdris Ve Hz. İsa'nın Göğe Çıkışları 19

a - Hz. Idris'in Göğe Çıkışı 19

b - Hz. Îsa'nın Göğe Çıkışı Ve Yeryüzüne İnişi 20

2 - Zülkarneyn'in Seyahatları 23

3 - Hz. Muhammed'in Göklere Seyahati (: Mîrac) 25

D - GÖKLERDE MÜLKİYET VE GÖKLERİN KULLANIMI 31

 

YEDİNCİ BÖLÜM

 

GÖKLERİN FETHİ

 

A - GİRİŞ

 

Biz son olarak bu bölümde göklerin fethini ele alacağız. Yer yüzü in­sanlığı gökleri fethe adım atmıştır. Biz bunu takdirle karşılıyoruz. Göklerde dolaşmak ile oralardaki gezegenlerde konaklamak şüphesiz birbirinden farklı şeylerdir. Uzayın boşluklarında dolaşmak keşifler için gereklidir ve fakat bunu fetih saymak mümkün değildir. Fetih bizzat gezegenlere inmek, onlar üzerinde dolaşmak ve gezegenlerden uygun olanlarda konaklamak ve hatta sürekli yerleşim yerleri kurmak, demektir. Göklerin fethi, tamamının fethi anlamına da gelmez. Yıldız - güneşlere inemiyeceğimiz gibi, onlar gi­bi kendilerine inemiyeceğimiz veya erişemiyeceğimiz nice gezengenler ola­caktır.

Göklerde hayat dolu yerler veya hayatı başlatmaya uygun yerler bul­ma ihtimali dâima mevcuttur. Göklerde hayat, oralardaki uygun yerlere bi­zim yerküremizden bitki, hayvan ve insan türünden canlılar götürmek sure­tiyle de başlatılabilir. Bu hem bir fetih ve hem de bir îmar ve ihya faaliyeti olur. Eğer göklerde bizimkinden daha yüksek bir sanayi ve daha ileri mede­niyetler kurmuş dünyalar varsa insanlığın oralara sokulması mümkün ola­maz. Eğer Amerika kıtası daha üstün silâhlara sahip olsaydı Avrupa 'mn o kıta insanlığını teslim alıp imha etmesine izin verilmezdi. Gökler için de aynı şey sözkonusu olacaktır. Medeniyetler birbirlerine denk oldukla­rında barış ortamı içinde uzlaşmak ve her iki tarafı memnun eden ilişkilerin kurulması imkân dâhiline girer. Dileriz, göklerde, bizim dünyamızın erişe-miyeceği bir sanayi ve erişilemez bir medeniyet ile karşılaşmayız. Veya in­sansız ve fakat içi bitki ve hayvan türleriyle dolu ve onlarınkinden ayrı sa­hipsiz dünyalarla karşılaşırız. Hatta hava ve su gibi, hayat için gerekli ilk nesnelerin oluşturulmasına imkân verecek gezegenler bulmak bile insanlık için çok büyük bir nîmet olacaktır.

Her ne olursa olsun insanlığın göklerde fethedeceği yerler olacaktır. Biz Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyetinde, göklerde dolaşan yeryüzü in­sanlığına yapılan hitaplar buluruz. Göklere çıkış olayı Kur'an'da çok çe­şitli münâsebetlerle dile getirilmiştir. Kur'an'da esas hedef, insanlığa hem Yüce Allah'ı ve hem de bu insanlığa bizzat kendini tanıtmak ve böylece ona gerçek yönünü ve yolunu göstermek olduğundan diğer konular bu ana konular içine serpiştirilmiş bulunmaktadır. Şimdi biz bunları tek tek inceliyeceğiz. [1]                                                               

 

B - İNSANLIĞIN GÖKLERE GİDECEĞİNE İŞARET EDEN VE İNSANIN UZAYDAKİ BAZI DURUMLARINI KONU ALAN KUR'AN ÂYETLERİ

 

1 - Göklerin Keşfi

 

Var olduğu günden beri insan gökleri merak etmiş olmalıdır. Uzayı gözlemenin tarihi aslında insanın bu merakı ile başlar. Diğer bir değişle in­sanlığın tarih ile gökleri gözlemenin tarihi birbirlerine eşittirler. Gökler her nedense insan zihninde tamamiyle tehlikelerle dolu âlemler olarak yer et­miştir. Bu, sudaki balığın onun dışındaki âlemi öldürücü görmesi gibi bir şeydir. Gerçekte her canlı için kendi hayat ortamının dışı tehlikeli ve öldürü­cüdür. Göklerde cennetlerin varlığı da düşünülmüştür, fakat orası bu hayatın dışında kalmaktadır. Arş ise mükemmel bir âlem olarak insanın hiç bir za­man adım atamıyacağı bir yer olarak düşünülür. Buraya ne bu kâinat içinden ve ne de kıyamet sonrasının kâinatı içinden yükseliş mümkün değildir. Yü­ce Allah orayı yalmz kendine tahsis etmişe benziyor.

İnsan göklerden gelecek tehlikelere karşı oraları gözlerken bu arada elbet âlemde başka dünyalar olup olmadığını da merak etmiştir. Şu kadar varki geçmişte insanlığın elindeki imkânlar, gökler hakkında sağlıklı bilgiler toplamaya yeterli olmamıştı. Yapılan bazı tahminler ise insanı gerçekler kar­şısında gülünç duruma düşürücüdür. Meçhul, gizemli ve esrar dolu yerler olarak kalan gökler, peygamberler yolunun dışında kalanlar için birer ilâh durumuna bile geçmişlerdir. Meselâ B âbil böyle bir inancı yaşarken ve bi­rer ilâh olarak gördüğü yıldızların hareketlerini yüksek kulelerden gözlem altına alırken bu inanca karşı çıkan İbrahim Peygamber (S)'i yakarak öldürme cezasına çarptırmış ve bunu başaramayınca da onu bölgeyi terke mecbur etmiştir. Kur'an'dan Öğrendiğimize göre Hz. İbrahim'in kendisi de bir insan olarak gökleri merak etmiş ve uzayı gözlemiştir.[2] Fakat yüce Allah ona Babil kulelerinden görülemiyen gerçekleri göstermiştir. Gökle­rin gerçek yüzünün İbrahim Peygamber'e gösterilişi Kur'an-ı Ke-rim'de şöyle bir ifâdeyle dile getirilir:

"Biz aynı şekilde İbrahim'e, kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin tüm idare ve hükümranlığını (: melekûtunu) göst eriyorduk'.[3]

Yer ve göklerin tümüne şâmil derİnleme bir gözlem imkânının- aklî ve ruhî kabiliyet olarak İlâhî güc tarafından Hz. İbrahim'e bahşedilmesinden sonra artık o evrenin kanunları hakkında gerçekleri ortaya koyuyordu; Yıl­dızlar ve onların uyduları yaratıcı güc değil, yaratılan güçlerdir.

Hz. İbrahim 'den çok sonra Fir'avn Hz. Musa (S)'nın yalancı­lığını ortaya koymak gayesiyle gökleri gözlemek için vezîri Hâmân'a yük­sek bir kule yaptırttı. Firavn yukarılara doğru çıkarak Allah'ın uydurma bir varlık olduğunu göstermek istiyordu. Kur'an bize bu olayı da şöyle anlat­maktadır:

" Fir^avn dediki; Ey Hâman! Bana yüksek bir kule yap, belki ben o sebeplere; göklerin sebep ve yollarına erişirim de Musa'nın İlâhına yükselip çıkarım! Ben onun tam bir yalancı olduğunu düşünüyorum"[4]

Dünyanın pek çok yerinde ve her kıtada insanlar çoğu dinî olan çeşitli gayelerle gökleri gözlediler ve bu maksatla da değişik türden binalar yaptı­lar. Gök biliminin geliştiği çağımızda bile yeryüzünde hâla yıldız ve geze­genlere tapanlar bulunmaktadır. Dünyada cehaletin yakalarını bırakmadığı daha çok insan vardır. Göklerin keşfedilip kendi gerçeklerine uygun tanın­ması ise İslâmm temel isteklerinden biri olmuştur. Çünki Yüce, Kadir ve Bir Allah gerçeğine erişmenin en sağlıklı yollarından biri de budur. Hz. İbrahim'den sonra soyda ve peygamberlikte onu izliyen Hz. Muham-med (571-632 m)'in de tebliğ ve öğretileri içerisinde yerküremizin ve gök­lerin yeri çok büyük olmuştur. Biz araştırmamız içerisinde bunu açıkça gör­mekteyiz. Hatta H z. Peygamber (S) gökleri dolaştığını ilân ederek in­san düşüncesine oraların gidilemiyecek yerler olmadığı şuurunu yerleştir­miştir. Kıır'an'da, onun gönderildiği insanlığın, Hz. İbrahim misâlinde olduğu gibi, yer ve gökleri derinlemesine keşfedip kavrıyacak bir seviyeye çıkarılacağı müjdesi verilmiştir. Gerçekten insanlık bu alanda ileri adımlar atmaya başlamış bulunmaktadır. Şu kadar varki insanlığın bir " mîrac " bo­yutunda evreni kavraması ve ona nüfuz etmesi düşünülemez. Başarı ne ka­dar büyük olursa olsun o, mîrac karşısında küçük kalır. Çünki Peygamber'e evrenin tüm ufuklarını ve tüm boyutlarını açan Yüce Güç 'dür. Diğer yan­dan miracın, insanlığı aşan manevî boyutları vardır.

Kur'an-ı Kerim'de, tüm yerler-gökler ve varlık, hatta bizzat insanın kendi yapısı hakkında verilen bilgilerden o kadar emin olunmuşturki, insanlık bunları keşif yolunda ilerledikçe kendisini bütün açıklığıyla Kur'an gerçeği karşısında bulacağı çok kesin vurgulanmıştır. İşte Kur'an'daki ifâde şöyledir:

" Gerek onları çevreliyen âlemlerdeki ve gerek onların kendi var-lıklanndaki (varlığımızın belgeleri) âyetlerimizi onlara göste­receğiz. Sonuçda Kur'an'in gerçek olduğu onlar için apaçık or­taya çıkacaktır. Rabbİnin herşeyi görüp   bilmesi sana yetmezmi.[5]

Daha önce de açıkladığımız gibi "âyet" kelimesi, bir şeyin varlığını ve gerçekliğini ortaya koyan sağlam belgeler ve deliller anlamına geliyor. Bu­rada varlığı ve gerçekliği sözkonusu olan Yüce ve Bir Allah ile Onun, Kur'an'da açıkladıklarıdır. Tüm kâinat ve varlık, Yüce, Bir Allah'ın varlığı­na ve Kur'an'in da gerçekliğine birer belge ve delil niteliğindedirler. Var­lık ve kâinat âyetleri tanındıkça bu ikisinin gerçekliği apaçık ortaya çıkacaktır. Âyette geçen ve bizim, âlemler, diye tercüme ettiğimiz "âfak" kelimesi bir kısım müfessirlerce, yer ve gökler olarak yorumlanmış ve on­dan sonra gelen "enfüs" kelimesi de insanın maddî ve ruhî yapısı olarak anlaşılmıştır.[6] Gerçekten bilim her iki alanda da önemli aşamalar kaydet­miştir. Burada konumuz açısından önemli olan bilim çağına gelineceğinin ve göklerde keşiflerin baş Uyacağının Kur'an'da haber verilmiş olmasıdır. İn­sanlar artık gökle ilgili gerçekleri bizzat oralara gidip öğrenebileceklerdir. Nitekim bu yola girilmiş bulunmaktadır.

Gerçek bir dinin varlığa ve tabiata aykırı bir yanı bulunmaz. Bu ba­kımdan dinden aldığımız bilgilerle tabiattan ve evrenden aldığımız bilgiler arasında, eğer doğru ahnmışlarsa, bir çelişki olmaz. Hz. Peygamber in­sanların uzaydan bilgi toplama arzularını şöyle dile getirmiştir:

" Eğer din süreyya yıldızında olsaydı fâris milletinden bazı adamlar oraya gider ve o ilmi oradan alırlardı".[7]

Hz. Peygamber bu konuşmasını Selmân el-Fârisî (r.)'nin kendi yanında bulunduğu bir sırada yapmış ve onun gerçek dini arama hırsı­nı dile getirirken arap olmıyan unsurların da bilime yapacakları katkıyı an­latmıştır. İslâmiyet bilimi dinden ayrı bir şey değil onu dînin bir parçası ve bir uzantısı olarak görmüştür. Gerçek din gerçek bilimle kucaklaşıp bütünleşmekte tereddüt göstermez. Bütünleşmenin olamadığı bir yerde ya din iyi anlaşılamamıştır veya bilim diye ortaya konulan şey varlığın gerçeklerine uygun değildir. Gerçek bir bilim o konudaki varlığa ilişkin âyetlerin en doğ­ru tefsiri olacaktır. Ancak bilimi ortaya koyan insan belli bir yere kadar va­racak fakat İlâhî Beyan daha da ötelere ışık tutmaya devam edecektir. Uzayı keşif ve oralardan veya oralar hakkında bilgi toplama insanlığa gökle­rin fetih yolunu açmış olur. Uzay ve varlığa ilişkin gerçeklerin ortaya konul­ması bilim çevrelerinde pek çok dinin yıkılışını da beraberinde getirecektir. Kur'an kendi gerçeğinin ortaya çıkması için bu yönde ilmî çalışmalara destek vermektedir ki biz buraya kadar bununla ilgili pek çok Kur'an âyeti­ne yer vermiş bulunmaktayız. Uzayın keşif ve fethini hararetle bekliyoruz.[8]

 

2 - Göklere Çıkmanın Zorlukları Ve İmkânları

 

Göklere doğru yükselip çıkmanın kolay bir şey olmadığını herkes bi­lir. İnsanoğlu birkaç metre yukarıya bile sıçnyamıyor. Bedenî yetenekleriyle uçmaya müsait olmayan insan, akıl gücüyle, kendini uçuracak âlet ve maki-nalar yapabilmiştir. Göklere yükselip gitmenin pek çok zorlukları arasında, havasızlık ve yer çekimi iki önemli engeli teşkil ederler. Geçmişte insan ha­va tabakasının belli bir mesafeden sonra bittiğini bilemiyor ve sonsuza doğ­ru boşlukların hava ile dolu olduğunu düşünüyordu. Kur'an-ı Ke­rîm 'de, göğe çıkacak olan insanın karşılaşacağı zorluklar arasında havasız­lığa işaret edilmiştir. Bu gerçek orada başka bir münâsebetle şöyle dile geti­rilmiş bulunuyor:

"Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslama açar. Kimi de sapıklık içinde bırakmayı dilerse, sanki göğe çıkıyormus gibi onun göğsünü daraltıp ona zorluk verir. Allah, îman etmiyenlere iste bunun gibi murdarlık çökertir".[9]

Burada uzaya doğru çıkmakta olan bir adamın göğsünün daralıp sıkışacağı ve nefes alma zorluğunun ortaya çıkacağı, dolaylı olarak anlatılır. Kalbini Kur'an gerçeklerine açık tutmıyan ve gerçeklerin oraya nüfuz etmemesi için onu tıkayan kimse göğe çıkarken havasız kalan adamın durumuna benzetil­miştir. Bunlardan birinde gerçekler ötekinde ise hava içeriye nüfuz etme­mekte ve her ikisi de biri manen öteki de maddeten kararıp ölmektedirler. Geçmişte müfessirler bu âyete dayanarak insanın göğe çıkma imkân ve yete­neklerinin olmadığını ileriye sürmüşlerdir.[10] Onların devrinde sanayinin bu düzeye gelmediği açıktır. Bu âyette, göğe çıkarken karşılaşılacak zorluklar­dan biri olan havasızlığa dikkat çekilmiş bulunulmaktadır.

Yerden havalanıp uzaya giderken insanın karşısına çıkacak olan diğer bir zorluk bilindiği gibi yer çekim gücüdür. İnsanın beden olarak uçma yete­neklerine sahip olmamasına karşın o, kendini uçuracak âletler yapma güc ve yetenekleriyle donatılmıştır. Gerek akıl gücü ve gerek ellerinin mahareti onu yer çekimini yenecek âlet ve cihazlar yapmada başarılı kılmıştır. Kur'an-ı Kerîm'de, yüksek bir güce sahip olunmadan yerin ve göklerin aşılamıya-cağma bir âyette şöyle değinilir:

" - Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp içenlere gitmeğe gücünüz yetiyorsa haydi aşıp gidin. Fakat bü­yük bir güc vasıtasıyla olmadıkça sizler oraları asla aşıp içeri­lere gidemezsiniz.

- Öyleyse Rabinizin hangi nimetlerini yalanlıyabilirsiniz!

- (Göklerin ve yerin çevresini aşarak içerilere nüfuz ettiğinizde) üzerinize yalın bir ateş alevi ve kıvılcımlarla bir duman salıve­rilir de sizler birbirinizi yardımlaşıp kurtaramazsınız".[11]

Bu âyetlerde gerçekten geçmiş müfessirlerin yorumladıkları gibi Allah'ın nihaî azabı ile kuşatılan insanın bundan bir kaçış yeri bulamıyacağı mı anla­tılmak isteniyor,[12] yoksa bunun ötesinde, insana; dünyayı aşması, bir güneş ailesinden ötekine ve bir gökadadan diğerine doğru yol alıp gitmesi ve bura­dan da daha ötelere; her bir göğün hududunu aşıp ötekine geçme çağrısı mı yapılıyor? Bunu kesin bilemiyoruz. Şu kadar varki biz bu âyetlerden; insa­nın büyük bir güc yardımıyla dünyayı aşıp gideceği ve göklerin bazı bölge­lerinde yalın ateş kıvılcımları olan "şuvaz: ve ayrıca da öldürücü gazlardan ibaret bir duman "nuhas: veya diğer bir anlamıyla ba-kırımsı bir mâden eriyiğine mâruz kalacağını öğreniyoruz [13]Daha önce de değindiğimiz üzere bu gibi durumlar yerkiitlesi iç tabakalarında olabileceği gibi bunlar yıldızlardan ve hatta bazı gezegenlerden de kaynaklanırlar. İlgili âyet aslında göklere nüfuz ve gökleri aşmaktan söz ettiğine göre İnsanoğlu bu gibi durumlarla elbet oralarda karşılaşacaktır. Bu âyetin, göklerin derin­liklerine nüfuz etme anlamının yanı sıra yerkütlesinin derinliklerine nüfuz etmekten de söz ettiği düşünülebilir. Burada aşılıp geçilmesi istenen ve kut­run çoğulu olan "aktar:" merkez esas olmak üzere yerkütlesinin ve göklerin çevreleri anlamına gelmektedir.[14] Burada esas anlatılmak istenen şudurki insanın gerçeklerden kaçması mümkün değildir ve her gittiği yerde o kendisini İlâhî Güç tarafından kuşatılmış bulacaktır. Bu şimdi böyle ol­duğu gibi kıyamet sırasında da böyledir ve yüce Allah'ın hükümranlık ve idaresi altında olmıyan hiç bir yer yoktur. Müfessir-filozof Fahruddin er-Râzî (ö. 606 h/1210 m) gökleri aşıp gitmekle ilgili bu meydan okyucu çağrının öteki hayatta yapılacağı ihtimalinin daha güçlü olduğunu kayde-der.[15] Biz sözkonusu bu âyette zaman olarak herhangi bir kayıt bulamadığı­mız için olayı genel zaman içerisinde ele almayı daha uygun görüyoruz. Di­ğer yandan âyette sözü edilen ve etki alanı içerisinde mutlak ölüme götüren yakıcı, zehirleyici ve boğucu nesneler sâdece göklerde değil yerküresi iç ta­bakalarında da bulunmaktadırlar.

Bİzim, aşıp gitme, anlamını verdiğimiz sözkonusu âyetteki "nufûz:" fiiline tefsircilerin pîri sayılan İbn Abbas (ö. 68 h/687 m) diğer bütün müfessirlerden farklı olarak "bilme" anlamını vermiştir. Ona göre burada insanlar yer ve gökleri öğrenip bilmeğe çağırıldilar. Fakat onlar bu konuda Allah'ın yol göstermesine muhtaçtırlar.[16] Bir şeye nüfuz etme onun mâhiyetini kavrayıp bilme anlamına da gelirse de burada, doğrudan, sözkonusu yerlere gitmenin kastedildiği açıktır. Sözkonusu yerlere doğru in­sanı götürecek olan büyük güce âyette "sultân: OIM«" denilmiştirki pek çok müfessir buna iktidar ve kuvvet anlamını vermişlerdir. Kur'an'ın garib kelimeleri üzerine eser yazan ve bu alanda ilklerden sayılan İbn Kutey-be (ö. 276 h/889 m) ise ek olarak ona "kahr" ve daha açık ifâdeyle zor kullanıp hükmetme anlamını vermiştir.[17] Biz buna göre insanın, kendine direnen ve zorluk çıkaran güçleri altedebilecek bir kuvvetle göklere nüfuz etmeğe devam edeceğini söyleyebiliriz. Şu kadar varki kaydettiğimiz âyette de belirtildiği üzere kurtuluşu olmıyan tehlikeli bölgeler vardır. Bundan da anlaşılan şudurki insanın ayak basamıyacağı kütleler ve gidemiyeceği alan­lar ve daha da ötesi semtine uğnyamıyacağı âlemler vardır. O halde başarı mutlak olmiyacak ve göklerin fethi kendi imkânlarıyla sınırlı kalacaktır. Ancak bunlardan bazı bölgelere geliştirilmiş insansız cihazlarla ulaşmak mümkün olabilir.

Göklere yükselip gitmenin engelleri karşısında bulunacak bazı çare­ler de vardır. Göklere gidişi imkân dâhilinde gören Kur'an buna ilişkin çarelerin bulunmasından da söz etmiştir. Kur'an bir din ortaya koyan bir kitab olarak ve üslûbu gereği gerçeklerin bir kısmını doğrudan değil de de­ğişik vesilelerle ortaya koyar. Meselâ şu âyette, inkarcıların, bir takım çare­ler bulup sebeplerine tutunarak göklere çıksalar bile Allah'ın hükümranlı­ğını ve ona âit işleri kendi ellerine alamıyacakları ihtarı yapılırken şöyle denilir:

" Yahut göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların idare ve hükümranlığı onların elindemidir? Böyle diyorlarsa sebepleri­ne yapışıp yolunu bularak göğe yükselsinler"[18]

Görüldüğü gibi bu âyette sebeplerine tutunarak göklere yükselişin gerçekle­şebileceği ifâde edilmektedir. Burada esas anlatılmak istenen, İlâhî İkti­dara ve dini ortaya koyan vahiy kaynağına hiç bir zaman müdahale im­kânının bulunamıyacağıdır. Bunun için inkarcı insanlar bu konudaki acizlik­lerini görsünler diye ellerindeki imkânları kullanarak göklere yükselip git­meğe çağrılmışlardır. Vahyin geliş süresi içinde dini kendi istekleri doğ­rultusunda yönlendirmek istiyen inkarcılar bunu başaramadılar. Din tamam­landıktan sonra da günümüze kadar tarih içinde bir kısım insanlar ve hatta bazan iktidarlar dini kendi düşünce ve arzularına göre şekillendirme yoluna gittiler. Bunların vahye doğrudan müdahele etmek i st'iy enlerden bir farkları bulunmaz.

Bazı müfessirler âyette geçen " esbâb" gök yolları ve gök kapıları olarak yorumladılar. Hatta ilk İslâmî asır müfessirlerinden Dahhak (ö. 105 h/723 m) burada yedinci göğe çıkılmasından söz edildiği görüşündedir.[19] İran ve Türk illerinde yetişip gene bu bölgelerde ilmî faaliyetlerine devam etmiş olan F. er-Râzî'nin dediği gibi gerçekten bu âyette, bütün evrene hükmettiklerini zanneden ve bu sebeple vahyi kendi ellerine alıp arzularına göre bir peygamber tayin etmek istiyenler A r ş 'a kadar çıkıp yük­selmeğe davet ediliyorlar.[20] Tabiiki bu noktaya kadar varmak mümkün de­ğildir ve nereye gidilirse gidilsin İlâhî Gücün her yerde hükmünü icra ettiği görülecektir. Mekândan münezzeh olan yüce Allah'ın hükümranlığını hiç bir yerden kısıtlamak ve Onun iradesine el koymak mümkün değildir.

Biz Kur'an'da yaklaşık benzer şeylerin anlatıldığı başka bir âyet daha görmekteyiz. Fakat müfessirlerin, hemen hepsi diyebileceğimiz büyük ço­ğunluğu ona bizim tercih ettiğimizin dışında bir anlam vermişlerdir. Bu ço­ğunluğun anlayışı yönünde bu âyeti tercüme ettiğimizde şöyle bir anlam or­taya çıkmaktadır:

"Herkim Allah'ın, dünya ve âhirette, Peygamber'e asla yardım etmiyeceğini düşünüyorsa o kimse tavana bir ip uzatıp atsın (:ipi bağlayıp boğazına geçirsin) ve sonra da onu kessin (Pey­gamberi çekememenin hıncı ile intihar etsin) ve bu kimse şimdi baksın, acaba hîlesi, öfke duyduğu şeyi gerçekten engelliyecekmi.[21]

İbn Abbas (r.) dan başliyarak hemen bütün müfessirlerin âyete verdikleri anlam böyle olmuştur. Kaynaklardan öğrendiğimize göre İslâmî ilk asır âlim­lerinden İbn Zeyd ilk defa, âyette geçen ve gerçek anlamı gök olan "se­mâ" kelimesini, ev tavanı değil de kendi aslî anlamında ele almış ve buna göre de âyetin anlamı tümüyle değişik olarak ortaya çıkmıştır. Buna göre ar­tık âyetteki " sebeb " kelimesine de ip değil, bir yol ve bir çâre anlamı veri­lecektir. Gene bu anlayışa göre, burada kişinin, ipi keserek kendini îdam et­mesi gibi bir anlam sözkonusu değildir. Burada esas sözkonsu edilen göğe bir yol bulup çıkarak vahyi ve Peygamber (S)'e gelen yardımları eğer güçleri yetiyorsa oradan durdurmaya çağırmak ve onların bu alanda yerde olduğu gi­bi göklerde de aczini ortaya koymaktır. İlk tefsir müelliflerinden Taberî (224-310 h/838-922 m) ve diğer bazı müfessirlerden öğrendiğimize göre İbn Zeyd, Peygamber'e gelen vahyi durdurmak istiyenlerin, en son bunu kaynaklarından yâni göklerden kesmeğe uğraşacakları, açıklamasını yapar.[22] İki ayrı anlayışa da yer veren Fahruddİn er-Râzî de bu ikinci anlayışı daha doğru görür veEbû Müslim'i de[23] bu anlayışa sahip olanlar arasında gosterir.[24] Sözkonusu âyeti bu anlayışa göre ele aldığımızda, ger­çekten birincisiyle hiç ilgisi olmayan şöyle bir tercüme ortaya çıkacaktır:

"Herkim Allah'ın, dünya ve ahrette Peygamber'ine yardım et­miyeceğini sanıyorsa o, göğe erişmek için bir yol ve çâre bul­sun da oradan (Peygamber'e gelen vahiy ve yardımları) kessin ve baksın bakalım hîle ve çâresi öfke duyduğu şeyi engelliyebilecekmi!"

Bana göre de en doğru anlayış budur ve bu anlamı ile âyet ondan önce açık­ladığımız âyetle de anlam ve hedefler bakımından benzerlik içindedir. Bu âyetlere göre göklere çıkan insanlar oralarda dahi vahyin kaynağına erişemi-yecekler ve onlar heryerde yüce A11 a h 'in mülk ve hükümranlığı içinde ka­lacaklardır. İşte bu gerçek Kur'an 'da dile getirilirken İnsanoğlunun gökle­re çıkıp oralarda dolaşabileceği imkânları olduğu da bu vesileyle açıklanmış olmaktadır. Her iki âyette bu imkânlar " s e b e b " kelimesiyle ifâde edilirken onlardan önce açıkladığımız âyette bu, iktidar ve aym zamanda büyük güç anlamına gelen "sultan" kelimesiyle anlatılmıştır. İnsan kendi yetenek­lerinin boyutlarını kavnyabilirse varabileceği hedefleri daha iyi belirler. Fa­kat o herşeyden önce Yüce İrâdenin dışına çıkmamalıdır. İnsanın Yü­ce, Kadir veBir Allah'ın hâkimiyyeti dışına ve hükümranlığı dışında bir yere çıkması mümkün değildir. Yüce Allah, tüm kâinat ve varlık için­de olduğu gibi O, varlığın dışında da vardır. Yokluk madde bakımından yokluktur. Allah'ın mevcudiyet ve varlığı ve Onun sonsuz gücünün kuşatıcı-lığı bakımından yokluk yoktur.

Göklerin keşif ve fethinde en önemli engellerden biri hiç şüphesiz mesafelerin korkunç uzaklığıdır. Bu mesafeleri günümüz uydularıyla aşmak mümkün değildir. İnsan yeni bir hız bulmak zorundadır. Işık hızına yakın bir hız veya onun ötesinde bir hız; Bu da ancak nur hızı veya başka bir hız ola­bilir.[25]

 

3 - Kur'an'da Göklerdeki İnsana Yapılan Hitaplar Ve Onun Gökteki Bazı Durumlarını Dile Getiren Âyetler

 

Biz, şu veya bu sebeple insanı göklere yükselip çıkmaya çağıran âyet­leri bir önceki konuda gördük. Bu âyetlerden sonra artık biz bazı âyetlerde, göklerin kapılarını zorhyan ve buradan içeri adını atıp göklerde dolaşan in­sanlara ilişkin durumların ele alındığını ve onlara bazı uyarılar yapılıp emir­ler verildiğini görürüz. Kur'an inanmıyan insanlarla mücâdele eder ve inananlara da görevlerini bildirir ve onları insanlık ve kullukta ileri merhale­lere ulaştırmya çalışır. Bu sebeple orada, Kâinatla ilgili gerçekler ve insanın bu âlem içindeki yeri ve durumu bazan her iki insan çeşidine yapılan hitap­lar içinde dile getirilir. Meselâ bu Kitapta, göklerin kapısından içeri giriş sı­rasında inkarcıların ruh halleri şöyle anlatılır:

" - Biz onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de onlar; Gözlerimiz sarhoşluktan döndürüldü, daha doğ­rusu biz büyülenmiş zümreleriz, derler.[26]

- Andolsun Biz gökte birtakım burçlar yapmış ve temaşa edenler iğin onları süslemişizdir" .[27]

Burada önlerindeki hiç bir gerçeğe inanamıyan ve Kur'an'ın açtığı ufukları göremiyen insanlar anlatılıyor. Kapıların açılması demek, bir mekâ­na girişe imkân vermek ve müsaade etmek demektir. Yoksa bu, gerçekten bir kapı değildir. Burada hemen burçlardan sözedilişi; kule saraylar benzet­mesiyle bir takım âlemlerin giriş kapılarını düşündürmek için olmalıdır. Bu­rada, göğe adım atan ve yıldızlar ile burçlar arasında dolaşan insanın şaş­kınlığı ve büyülenmiş hâli dile getiriliyor. Bunun gibi İslâm gerçeği ile kar­şılaşan ve onun mükemmelliğini gören ve fakat bir türlü inanmak istemiyen, geçmişlerini bırakamıyan insanlar da böylesi bir şaşkınlık içinde telâşa ka­pılmışlardır. Bu olay göklerde insanın düşeceği şaşkınlığa benzetilmiştir.

Burçlar yeryüzünden temaşa edildikleri gibi uzayın derinliklerinden de temaşa edilebilirler veya bu derinliklerde insanın karşısına başka burç gö­rüntüleri ortaya çıkabilir. Fakat onları seyredilebilir bir yakınlıktan seyretmek herhalde çok büyüleyici olur. Ve belkide; "Nerede olursanız olun, isterse yük­sek burçlarda olun, ölüm size gelecektir" W âyeti, yeryüzündeki müstahkem ve yüksek kalelerden değil göklerdeki burçlardan sözetmekte ve bu burçlara dâhil bazı gezegenlere yerleşenlerin de orada ölümsüz olamıyacaklannı anlat­maktadır. Göğe çıkıp orada gördüklerinden şaşkına dönecek olanların melek-lermi yoksa insanlarını olacağı hususu ilk devir müfessirleri arasında ihtilâf konusu olmuştur. Basra'nın ünlü âlimlerinden Hasan el-Basrî (ö. 110 h/728 m) burada muhaliflerine karşı gelerek faraza oraya çıkacak olan insanın şaşkınlığını esas almıştır. Melekler zaten gökleri tanımaktadırlar.

Kur'an'da, Allah'ın yüce gücünün takdiri için yerkürenin olduğu kadar gökyüzünün de incelenmesi istendi. Bu cümleden olarak elimize aldı­ğımız, üzerinde dolaştığımız yahut gözümüzün gördüğü tüm nesne ve var­lıkların incelenmesi bu Kitapta karşımıza bir esas olarak çıkmaktadır, içle­rinde dolaştıkları âlemlerde Allah'ın birlik ve yüceliğini göremiyenler Kur'an-ı Kerîm'de kınanmışlardır. Göklerde dolaşıp da oralarda bir Yaratıcı­nın varlık belge ve delillerine aldırış etmiyenler de bir âyette bu kınananlar arasında yer almışlardır. İlgili âyetin anlatımı şöyledir:

" Göklerde ve yerde nice deliller (.-âyetler) vardırki o insanlar, aldırış etmeden bunların üzerine basar geçerler"

Bu âyette, içlerinde dolaşacağımız göklerin ve belkide üzerlerinde ya-şıyacağımız gezegenlerin yerküresi gibi bir incelemeğe tâbi tutulması öngö­rülmüş olmaktadır. Bu âyet konumuz açısından gerçekten çok ilgi çekici bir anlatıma sahipken, insanoğlunun göklerde dolaşmasını düşünemiyenler âyeti değişik biçimlerde okuyarak insanı sâdece yerküresi üstünde dolaşır hâle ge­tirmişlerdir.[28]

İnsan artık göklerdedir ve bununla beraber onun yeryüzünde olduğu gibi oralarda da acizlikleri vardır ve belkide o, göklerde daha fazla âcizdir. Heryerde Allah'ın yardım ve himayesine ihtiyacı olan insan, sorumlulukla­rından kaçamaz ve bu konuda Allah'ı altedemez. Kur'an'ın bunları anlatan âyetleri de gerçekten konumuz açısından ilgi çekicidirler ki onlardan birinde meselâ şöyle denilir:

" Siz ne yeryüzünde ne de gökte Onu âciz bırakamazsınız. Siz Al­lah'tan başka bir dost ve yardımcı da bulamazsınız"[29]

Kendi konusunda benim en çok ilgimi çeken ve yaratma olayının nasıl baş­ladığının araştırılmasını istiyen ve sürekli oluşumlar ile yeniden yaratılışlara dikkat çeken bir âyetin hemen ardından böyle bir âyetin gelmesi hayretimizi bütün bütüne artırmaktadır. Varlık başlangıcının araştırılması istenen söz-konusu âyette ise şöyle denilir:

" Deki yeryüzünde gezip dolaşın da bakıp araştırın; Allah yarat­maya ilkten nasıl başlamıştır?"[30]

Sonuçta bu araştırmalar insanı göklere doğru götürecek ve insan ken­dini oralarda bulacaktır. Bir kısım bilginler Allah'ın göklerde de acze dü-şürülemiyeceğini anlatan bu yukardaki âyetin tefsirinde; göklere çıkan insa­nın orada da Yaratıcı'dan kaçamıyacağını dile getirdilerki biz bu tür açıkla­malara ilk müelliflerden Taberî'nin eserinde de rastlamaktayız. İlk İslâmî asır müfessirlerinden İbn Zeyd; arzlar halklarının kendi arzlarında, gökler ehlinin de göklerde Allah'ı acze düşüremiyeceklerinden söz etmiştir.[31] Onun çoğul olarak kullandığı arzlardan ne kasdettiğini kesin olarak bilemi­yoruz. Türk Harzem ilinden Zemahşerî (ö. 1143 m) de, insan göklerde olsa bile Allah'ın hüküm ve idaresinden kaçamıyacağını anlatır![32] ki biz benzer bir açıklamayı Fahru d din er-Râzî'de ve daha başka tefsir kay-

naklannda da görürüz.[33] Endülüslü Kurtubî (ö. 671 h/1272 m) gibi bir kısım müfessirler ise buradaki hitabı yeryüzünde insanlara göklerde de ora­ların ehline yâni meleklere tahsis etmişlerdir.[34] Oysa sözkonusu âyette görünürde meleklerden söz edilmemektedir. Nitekim buna benzer bir anlatı­ma sahip olan şu âyette de doğrudan insanlara hitab edildiği görülür:

" Bunlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görmedilermi? Halbuki onlar kuvvetçe bunlar­dan daha güçlü fliler. Ne göklerde ne yerde hiç bir şey Allah'ı âciz bırakamaz. O her şeyi bilen ve herşeye gücü yetendir"[35]

Acaba bu âyette insanların bazı gezegenlerde oluşturacakları toplum­ların ve kuracakları medeniyetlerin günâhlar ve yanlışlıklar yüzünden ora­larda da yıkılacakları mı anlatılmak isteniliyor? Tabiiki burada son olarak tüm canlı yaratıklara hitab edilmiş olabilir. Fakat âyetin baş tarafında doğru­dan inanmıyan insanlara hitab edildiğinden âyetin "Allah'ın göklerde de âciz bırakılamıyacağı"na ilişkin son bölümü de öncelikle melek ve cinlere değil insanlara yöneltilmiş olacaktır.

Yüce Allah göklerde de kendisine ibâdet edilmesinden ve insanın Ona kulluğundan vazgeçmemekte, yeryüzünde insandan istediklerini oralarda da istemektedir. Şu âyetlerde bu durumu açıkça görmek mümkündür:

" - Haydi akşama girdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah' ı teşbih edin.

- Göklerde ve yerde hamd Ona mahsustur; Gündüzün son bölümünde ve öğle vaktine eriştiğinizde de Onu teşbih edin".[36]

Bu âyetlerde namaz kılınacak vakitler tâyin edilmiştir. Burada ilgi çe­ken nokta, insandan göklerde de hamd etmesi ve daha doğrusu oralarda da, bir hamd ve şükür ifâdesi olan namaz ibâdetinin ondan istenmesidir. İnsan burada belirtilen zamanları bulduğunda göklerde de namaz ibadetiyle yü­kümlü kılınmıştır ki bu da elbet mü'min bir kişi olacaktır. Böylece göklerde de dünyada olduğu gibi inanan ve inanmıyanlar ve çeşitli dinler yerlerini alacaktır. İnsanlığın evrenle ilgili bilgi seviyesinin yeterli olmayışı sebebiyle geçmişte bu gibi âyetler müfessirlerin dikkatini çekmemiş veya onlar daha önce de belirttiğim gibi bazı müşterek genel ifâdeleri ayrı ayrı muhataplara meselâ yeryüzünde insanlara gökte de meleklere yöneltmişlerdir.

Hak ve bâtıl din ve mezheplerle bunların öngördüğü tüm ibadetler ve ahlâk da elbet buradan göklere giden insanlarla oralara taşınacaktır. İslamda-ki namaz, oruç ve zekât gibi vecîbeleri oralarda yerine getirmek zor olmaya­caktır. Kıble tâyinine gelince bu bir uzmanlık ve ictihad işi olacaktır. Hac İbadetinde ise bir zorluk olacağı açıktır. Göklere giden müslümanların Bey-tullah'ı bu yerküresindedir. Hac için oradan buraya geliş ise kolay olmaya­caktır. Kur'an'da haccm "Beytullah'a bir yol (imkân) bulanlara farz oldu-ğw"nun bildirilmesi (Âl-İmrân, 99) bu konuda anlamlı ve de rahatlatıcı bir ifade olmaktadır.

Müslim ve gayri müslim olsun buradan göklere gidenler genel anla­mıyla Hz. Muhammed'in ümmeti olma durumlarını kaybedemezler. Eğer bu dünyanın insanlığı faraza göklerdeki başka dünyaların insanlık ve dinleriyle karşılaşırlarsa durum ne olacaktır? Şüphesiz İslâm orada da kendi­si gibi tevhîd inancına sahip en son gelmiş bir dinle karşılaşacaktır. Hz. Peygamber'in daha önce gördüğümüz; "Yedinci arza gönderilen bir in­sanın orada da gene Allah ile karşılaşacağını" bildiren sözleri buna imkân vermektedir. Allah heryerde aynı Allah'dır. Her yerküresinde temel İslâm inanç esasları ve hukukun temel ilkeleri aynı olacaktır. Ancak her yerin şart­larına göre teferruat elbet farklı olma durumundadır. Şu kadar var ki her yer­küresine gönderilen peygamberler İbn Abbas'mda belirttiği gibi farklı kişiler olacaktır. Bu farklı dünyalara gidip yerleşenlerin buradaki İslâm yeri­ne oradaki İslama uymalarının cevazı herhalde o zamanın insanlannca tartı­şılacaktır. Şu bir gerçektir ki Allah'ın gönderdiği bir din nerde ve hangi za­manda olursa olsun o İs1âm 'dır. Uyulması gereken ise en son olandır.

Konumuz açısından en dikkat çekici âyetlerden biri de En^am sûresi 3. âyettir ve bu âyet müfessirler tarafından çok değişik tarzlarda anlaşılmış ve gördüğüm kadarıyla türkçe tercümeler de genel anlayışın etkisinden kur­tulamamış ve bu tercümelerde benim tercih ettiğim doğrultuda bir tercüme yapılamamıştır. Sözkonusu âyete bizim tercih etmediğimiz iki ayrı anlam verilmiştir ki bunlar da şöyledir:

a - " O, göklerde de yerde de (tek) Allah'dır. O sizin gizlinizi de açığınızı da bilir. O (iyi ve kötü) ne kazanacağınızı da bilir"

b - O, göklerde (tek) Allah'dır ve O, yeryüzünde sizin gizlinizi de açığınızı da bilir..."

Pek çok müfessirin eserinde bu âyete üçüncü bir ihtimal olarak verilen bir anlam daha vardır ki ben burada bu muhtemel anlamı daha çok tercih etmekteyim. Bir ihtimal olarak düşünülen bu anlama göre âyetin tercümesi şöyle olmaktadır:

" O, Allah'dır ve O hem göklerde ve hem yerde sizin gizlinizi de açığınızı da bilir ve O (iyi ve kötü) ne kazanmakta olduğunuzu da bilir"[37]

Ayetin bu tarzda anlaşılıp tercüme edilmesine dil yönünden bir engel bulun­mamaktadır ve üstelik Lokman (S)'ın, oğlunu bilgilendirmek için yaptığı konuşmayı ele alan âyet de bu tercümeyi desteklemektedir. Konumuz açısın­dan önem taşıyan Lokman'ın oğluna nasihati da şöyledir:

" Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyi veya kötü) bir hardal tanesi ağırlı­ğında bile olsa ve bu (iş) bir kaya içinde yahut göklerde veya yeryüzünde yapılmış olsa genede Allah onu (senin karşına), getirir. Doğrusu Allah en ince işleri görüp bilen ve herşeyden haberdar olandır"[38]

Bu âyete göre insanın iyi veya kötü göklerde yapacağı bir iş Allah'a gizli kalmayıp Onun tarafından tesbit edilecektir. Değişik anlamlar verilen bir ön­ceki âyette de esas itibariyle anlatılmak istenen budur. Müfessirler her ne­dense bu son âyette geçen ve bizim kaya diye tercüme ettiğimiz "Sahra: gökler ötesinde bir başka âlem olma ihtimali üzerinde durdukları haldef[39] bu âyetin; insanın göklerdeki iş ve hareketleriyle ilgili kısmı üzerin­de pek durmamışlardır.[40] Aslında bu ve benzeri âyetler, övgüye lâyık iyi ve güzel işlerle insana yakışmıyan kötü işlerin yerde olduğu gibi göklerde de aynen izleneceğini anlatıyorlar. Bütün bu Kur'an âyetlerinde uzay çağı in­sanları daha o zamandan bilgilendirilip uyarılmakta ve Din olayı göklere de taşınıp götürülmektedir.

Akıllı olarak yaratılıp kendi dünyası içine konulan insan bu dünya üzerinde ve bu dünya dışında nereye giderse gitsin akim hesabını verecektir. Bu akıl ve bu yetenekler ona Yüce İrâde'ye karşı çıkmak için değil Onu anlayıp Ona uymak için verilmiştir. Yüce Yaratıcının bu irâdesi ilâhi ki­taplarda ve en son olarak da bu kitapların sonuncusu olan Kur'an-ı K e -rîm'de tecelli etmiştir. Orada sâdece insanla Allah, insanla insan arasın­daki ilişkiler değil aynı zamanda insanla varlık ve kâinat arasındaki ilişkiler de tanzim edilmiştir. Fakat hepsinde de hedef yüce Allah'a yönelmek ol­muştur.[41]

 

4 - Yerler Ve Gökler Arası İlişkiler

 

Biz burada yerlerde ve göklerde yaşıyan veya göklerin fethinden son­ra oralara giden insanlarla dünyalılar arasındaki ilişkilerden ve ayrıca yerle gökler arası fizikî ve manevî ilişkilerden söz edeceğiz. Fakat bizim esas ga­yemiz fetih olayının ve onunla birlikte yerle gökler arası beşerî ilişkilerin gerçekleşip gerçekleşmiyeceğini ortaya koymaktır. Kur'an-ı Kerîm'de iki ayrı âyette yerle gökler arası ilişkiler çok düşündürücü bir anlatımla orta­ya konulmuştur. Bu âyetlerden biri Hadîd sûresindedir ve ilk baştan orada; yer ve göklerdeki her şeyin Allah'ı teşbih edip yücelttiği ve yer ile göklerin idare ve hükümranlığının Allah'a ait olduğu anlatıldıktan sonra şu anlamda bir âyet gelir:

" O, gökleri ve yeri altı gün (merhale) de yaratan sonra da (hük­mü) arşa yönelip onu kaplıyandır. Yere giren ve ondan çıkan, gökten inen ve oraya yükselen şeyleri O (Allah) bilir. Nerede ' olursanız olun O sizinle beraberdir. Ne yaparsanız Allah onu görür".[42]

Buna benzer diğer bir âyet de Sebe' sûresinde yer almaktadır. Bu âyette de şöyle denilir:

" Yere ne giriyor, oradan ne çıkıyor ve gökten ne iniyor, oraya yükselip çıkıyorsa Allah bilir. O çok merhametli ve bağışlıyandır.[43]

Müfessirler bu âyetlerin tefsirinde; yere giren ve oradan çıkan nesne­leri yağmur ve çeşitli tohumlar ile bunlara âit bitkiler v.s. şeyler olarak yo­rumlarlarken, gökten yeryüzüne inenlerin başında da gene yağmura ve sonra da meleklere dikkat çekerler. Göğe yükselip çıkanlar da gene onların anlayı­şına göre melekler ile insanların melekler tarafından ilgili yerine arzedi-len amelleridir.[44] Her iki âyetin bulunduğu sûrelerde önce, yer ve göklerde yapılan zikirler, Allah'a hamd ve Onu yüce sıfatlarla vasıflandırma gibi ibâ­detlerden söz edilmiştir. Aslında yerle gök arasında nice fizikî ve kimyevî alış-verişler vardır ve her bir kütle etki alanı içerisindeki diğerine bir şeyler aktarıp vermekte ve ondan da bir şeyler almaktadır veya değişik biçimlerde biri diğerinden etkilenmektedir. Meselâ dünyamızın güneşten aldığı pek çok şey vardır. Muhtemelen yerkütlesi de içinde bulunduğu güneş ailesinin diğer fertlerine bazı şeyler veriyor. Burada sunduğumuz ilk âyetteki; "Nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir" ifâdesi, yere inen ve buradan yük­selip göklere çıkanlar arasına insanları da dâhil etmiş olmaktadır. Şüphesiz her iki âyet de çok genel ifâdelere sahiptirler ve her türden geliş ve gidişler ile her türden alınan ve verilenleri kaphyacak bir genişliğe sahiptirler. Biz burada mîrac sırasında, cin ve şeytanların ileri gelenlerinden Hz. Pey­gamber (S)'e gelebilecek kötülüklere karşı ona Öğretilen bir duaya değin­meden geçemiyeceğiz. O bu duasında; "Gökten inen ve yerden oraya çıkan­ların kötülüğünden Allah' a sığındığını' söylerki'[45] biz bu düa ile başta sun­duğumuz âyetler arasında bazı benzerlikler bulmaktayız.

Hz. Peygamber'in mîrac'ma ilişkin bazı haberlerde, yerden göğe yükselişlerin en son altmcı gökte bulunan "Sidretü ' I-müntehâ" deni­len noktaya kadar çıkabilecekleri ve 7. gökten aşağı inişlerin de gene bu noktaya olduğu kaydedilir[46] bu haberlerden buranın, emir alma ve kullara ilişkin durumların tesbiti gibi manevî bir iletişim yeri ve kayıt merkezi ola­rak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Hatırlanacağı gibi daha önce kaydettiğimiz haberlerde Sidretu l-muntehâ 7. gökte gösterilmiştir ki doğrusu da bu olma­lıdır. Hadisçi Ti rm i zî (ö. 270 h/392 m) böyle bir haberi kaydettikten sonra o ayrıca; insanın ancak bu noktaya kadar bilgi edinebileceği ve onun bundan ötesine ilişkin bir bilgi sağhyamıyacağına, dair bir görüşe yer verir.[47] Bu da araştırmaların erişeceği boyutlar açısından önem taşımaktadır.

Yerler ve Gökler Arası İlişkiler başlığı altında bulunması gereken bir hususu da burada sunmak durumundayım. Şu bilinmelidir ki bilgi kaynağı ve bilgi elde etme yolu Kehânet yolu değildir. İnsanlık tarihinde bir yandan İlâhî vahye dayanıp bilgi veren peygamberlerle çoğu kez kendi ve bazan da cin ve şeytan vesveselerine kapılan müneccim ve kâhinler birbirleriyle çarpış­mışlardır. İnsanlığı vahyin sesine kulak vermeğe çağıran Hz. Muhammed (571 h/632 m) kâhinlere, peygamber olarak en son savaş açan olmuştur.

Hadîd sûresi 4 ve Sebe sûresi 2. âyetlerde de belirtildiği gibi yerle gökler arası elbet ahş-verişler ve etkileşimler vardır. Bunlar fizikî, kimyevî ve ışın, ses dalgaları biçimindeki çeşitli türden ahş-verişler ve hatta 8 eş hayvanın indirilişinden söz eden âyette anlatıldığı gibi biyolojik element alış-verişleri de olabilir. Uzay ses ve görüntü dalgalarıyla doludur. Göklerde şeytan, ve cin vesveseleri ve meleklerin zikir ve teşbihleri dolaşır. Kâinattaki her cisim ve hareket olduğu gibi bu yerküre sindeki insanların söz, fiil ve ha­reketleri de uzaya ses ve görüntü dalgalan bırakırlar. Sevap ve günâh evrene . yayılırlar ve İlâhî kayıt merkezi en küçük ayrıntılarıyla onları kayda alır. Vahye gelince o da buraya Allah'dan Peygambere gönderilen bir alıntıdır. Yüce Allah'ın irâde ve kelâmı olan vahyin Peygambere çrkış yeri onun yan­sıdığı Levh-ı mahfûz'dur. Peygamber hâriç hiç kimse buradan, ilgili melek aracılığıyla bağlantı kurup bir alıntı yapamaz. İnsanlar akıl ve sezgi güçlerini geliştirebilir ve onları harekete geçirebilirler. Bunu yapmalılar da. Ancak bunlarla elde edilenler de insanlığa kutsal kitap olacak bir vahiy de­ğildir. Son vahiy Kur'an'dır ve her sezgi ve ilham kendi doğruluk ve meşrûiyyetini mîhenk taşı gibi Kur'an'la anlamak zorundadır.

İnsanlık geliştirdiği bilim ve yüksek fenle göklerden ses ve görüntüle­re ilişkin dalgaları almaya muktedir olsa bile bunlar hiç bir zaman İlâhî Ki­tapların kaynağından gelen alıntılar olmazlar. Eğer bunlar ve uzaya yayılan vesveseler ve hatta diğer dünyalardaki insanlıkların evrene yaydıkları sesler vahiy zannedilirse o takdirde insanlık kimi iyi kimi kötü ve sonuç itibariyle hepsi birer yaratık olan varlıklara tapınmağa başlamış olur. Bu dünya insan­lığı buna layık değildir.

Kur 'an-1 Kerîm'den açıkça anlaşılan şudur ki Levh-i mah­fuz 'la Peygamber (S) arası vahiy yolu her türlü sızmalara karşı korunmuş­tur. Şu da bilinmelidir ki şeytanların haber kapmak için sokulmaya çalışıp da her seferinde koruma görevli yıldızlarca vuruldukları "me1e-ia1â " da o malum Levh-ı mahfuz değildir. Orası sâdece melekler meclisidir. Kur'an-ı Kerîm'in gösterdiği bilim ve tefekkür yolunu bırakıp her çeşit kehânet ve falcılık usulleriyle göklerden bilgi toplamaya kalkışanların Kur'an, varlık ve kâinat gerçekleriyle bağlantıları kopmuştur. Bu yolla, Dini de karıştırarak, nice sahte peygamberler, sahte şeyhler ve onların nice zavallı tabileri ortaya çıkmıştır. Yerle gökler arası alış-veriş ve tesirler kehânetlerle değil ilgili bi­limlerle araştırılır. Günümüzde nıüslüman insanların önemli bir kısmı bile en basiti kahve falından tutunda burçnâmelere kadar kendilerini kehânetlere kaptırmışlardır. Bu, gerçekten inanmış İnsanın ne işi ve ne de avunma ve eğ­lencesi olmuş ve ne de bu yol onun kader ve geleceğini belirleyici bir işlev üstlenebilmiştir. Haram, mu'minin, değil inandığı şey, eğlencesi bile ola­maz. Akıl ve Sezgi İslâm dininde devre dışı bırakılmış değillerdir. An­cak hiç kimse bunlarla peygamber ve hatta şeyh olamıyacağı gibi sezgi ve ilhamların kehanetlerle de ilgileri yoktur. Bunlar kehânet ve fal malzemeleriyle zuhur etmezler. İlhamlarını vahiy zannedip onları insanların önüne dinî bir duştur gibi koyanlar kendilerini peygamber zannediyorlar. Her insan sez­gi ve ilhamlara açıktır fakat peygamber hâriç hiç kimse vahye açık değildir. İslâmda Şeyhlik Kur'an ve Sünnetin inceliklerine nüfuz ile olur. Şeyh ol­mak için göklere gözlerini dikenler Hz. Peygamber'in merdud saydığı kâ­hinler olmuşlardır. Biz Kur'an, Peygamber ve doğru tesbit edilmiş, gerçek­lere ulaştırıcı ilmî usullerin dışında bir bilgi kaynağına ve bilgi elde etme yoluna itibar edenlerden olamayız.

İnsanlar acaba gökleri veya onun bir kısmım yol edinebileceklerini? Kur'an âyetlerinin birinde göklere; üst üste yedi tabaka veya diğer bir anla­mıyla yedi yol, denilmiştir.[48] Sözkonusu âyette geçen "Tarâık:" kelimesi esas itibarıyla üst üste tabakalar, anlamına gelmektedir.[49] Melek­lerin gökleri yol yapması dolayisiyle onların böyle bir adla anıldığını söyle­yenler de vardır.[50] Melekler kadar olmasa da insanların yedi gökte bazı yollar ve geçiş yerleri edinip edinemiyecekleri konusunda şimdilik kesin bir şey söylememiz güçtür. Bir başka âyette ise yüce Allah kendisini; "dere­celer sâhibi" veya diğer bir tercümesiyle " yükse1iş yerleri sahi­bi" olarak tanıtmış ve bu son anlayışa göre gökler, yeni yükseliş yerleri ola­rak bir tavsife tâbi tutulmuştur.[51] Bu âyette esas anlatılmak istenen şu ol-malıdırki; insan âlemde ne kadar yükseklere çıkarsa çıksın ve melekler ne kadar yükselirlerse yükselsinler Allah dâima en yüce kalacaktır. İnsanın yaşama şartlan ve kullanacağı vasıtaların imkânları elbet onu göklerin pek çok yerine gitmekten alakayocaktir.

Yaratılış önce hiçten başlamış ve sonra da bir noktadan başlayarak akıl almaz büyüklükte ve genişlikte âlemler oluşmuş ve zaman içinde var­lık çeşitlenip gitmiştir. Tüm kâinat sözkonusu olduğunda canlı türlerin za­manla geliştiğini ve gerilerde kalanların yok olup gittiğini söylememizin ise her zaman ve her tür için doğru olamıyacağı kanaatındayım. insanların, ken­dilerinden önce yaratılmış meleklerden daha gelişmiş olduklarını söyliyeme-diğimiz gibi bugün nesli kalmamış eski ve yakın çağların bitki ve hayvan türlerinin de bugünkilerden daha az gelişmiş canlılar olduklarını söyleyeme­yiz. Günümüzde de dünya pek çok canlı türü yaşatıp devam ettirme mücâde­lesi veriyor. Elbet genellikle canlılar kendi yaratılış süreçleri içinde ve ondan sonraki merhalelerinde gelişmeler ve değişmeler göstermiştir.

Biz insanoğlunun da birden bire ortaya çıkmayıp belli oluşum merha­lelerinden geçtiğini Kur'an'dan öğreniyoruzki bu konu "Yeryüzünde insanın ortaya çıkışı" başlığı içerisinde genişçe ele alınmış bulunmaktadır. Orada da söylediğim gibi, insanın yaratılışı, daha ilk baştan bu varlığın insan olması için başlatılmıştır. İnsan denen bu varlık tesadüfi bir aşama ve istihale so­nucu ortaya çıkmamıştır. Yüce İlâhî İrâde insanı ilk baştan, başka bir şey değil sâdece insan olarak başlatmıştır. Geçirdiği bedenî ve ruhî oluşum merhalelerinden sonra insan bilgi, beceri ve tecrübelerinde sürekli gelişme­ler göstermiş, kendini ve dış dünyayı tanımada daimî ilerleme kaydetmiştir. Onun bu gelişimine uygun olarak inanç esaslarında bir değişime gidilmeden ilâhî bilgilendirme ve yönlendirmeden ibaret olan dinde de değişime gidil­miş ve islâm inancına göre son ve değişmez şekil bu dinle ortaya konulmuş­tur. Gerçekten insan kendi kabiliyetlerini ve dış dünyayı tanıdıkça atılımlar yapmış ve nihayet bilindiği gibi yerküresinin dışına adım atmayı başarmıştır. Kendi tarihi içerisinde ilk baştan bedenî (biyolojik) yaratılış olarak bir aşa­madan diğerine gelen ve daha sonra, kazandığı sürekli tecrübe ve edindiği bilgilerle kendi ruhî varlığını geliştiren, akıl ve zekâsını gittikçe daha çok kullanmayı başaran insan bundan sonrada daha ileri merhalelere adım ata­caktır.

insan yaratılış itibariyle yerinde sayan bir varlık değildir ve yükseli­şin her aşamasında en yüce varlık olan Allah'ın ondan istediği kulluk ve insanlık vardır. Kur'an'a göre insan olarak yaratılmak bu demektir.[52] Bu açıklamadan sonra biz artık sizlerin karşısına kâinat kitabı olma özelliğine sahip Kur'an-ı Kerîm'deki şu âyeti getirebiliriz. Âyetin yer aldığı înşi-kak sûresinde önce; yer ve göklerin ne şekilde son bulacakları anlatılır ve in­sanın da Rabbine kavuşuncaya kadar sürekli bir didinme ve çaba içinde ola­cağı bildirilir. Daha sonra şafak atması, gece olayları ve ayın, geçirdiği saf­halar sonucu tekemmül etmiş görüntüsü ile dolunay safhasına geçişinden söz edilir. Bunlardan sonra işte bizim esas üzerinde durmak istediğimiz şu âyet yer alır:

" Siz (ey insanlar) hiç şüphesiz halden hale binip geçeceksi­niz.[53]

Kanaatıma göre burada anlatılmak istenen şey, tabiatta nasıl bir du­rumdan diğerine geçişler oluyorsa insan da sürekli bir durumdan diğerine geçecek ve ayın kendi safhalarından geçtiği gibi insan da böylesi safhalardan geçip gidecektir. Daha doğrusu tümüyle insanlık belli safha ve aşa­maları katedecektir. Ay (:kamer) dolunay safhasında mütekâmil bir hal alır ve sonra bunu kaybeder. Eğer toplumlar ve medeniyetler de bu şekilde bir seyir içinde olacaklarsa bu, onların zirveden çöküntüye, çöküntüden de zirveye doğru bir gidiş içinde olacaklarını gösterir. Eğer bu âyet genel olarak insan türünün sürekli bir atılım seyri içinde olacağını anlatıyorsa o takdirde biz insanın dâima daha ileri boyutlara ve göklerin daha derinliklerine doğru bir aşama ve kademeden ötekine geçip gideceğini söyleriz.

Bir durumdan diğerine doğru geçip gidecek olan ve âyetteki ifâdeyle bir durumu bırakıp ötekine binecek olan kimdir ve hal diye tercüme edilen bu âyetteki "tabak:" kelimesi gerçekte ne anlama gelmektedir? Saha­be içerisindeki müfessirlerden başlayarak çoğu müfessire göre ayette Pey­gamber'e hitap yapılmıştır ve o bir aşamadan ötekine doğru yol alıp gide­cektir. Daha çok hukuk biliminde şöhret bulan ve Irak hukuk mekte­binin kurucusu İbn mesûd (ö. 32 h/652 m), Hasan el-Basrî (ö. 110 h/728 m), bir görüşünde İbn Abbas (r.) ve diğer bazıları ise burada Hz. Peygamber'e, daha mîrac öncesindeyken, ona mîrac yolculuğu müjdelen­miş ve kendisinin bir gökten ötekine doğru yapacağı yükselişler ona haber verilmiştir. Diğer bir anlayışa göre ise burada genel olarak İnsanların bir du­rumdan ötekine inkılab edip geçmeleri sözkonusudur. Bu arada İbn Me­sûd (r.) ve gene bazılarından gelen diğer bir görüşte ise sözkonusu bu âyet­te, insanların, kıyamete doğru giderken göklerde meydana gelecek değişim­lere şahit olacakları anlatılır.[54] Örtü, yemek tabağı ve hatta değirmen taşı gibi anlamlara da gelen "tabak" kelimesini biz burada gök katları olarak ele alır ve hitabı da tüm insanlığa yöneltirsek o takdirde insanın evrende ka-tedeceği boyutlar hakkında daha cesur konuşabiliriz. Nitekim Mushaflardaki okuyuş tarzına göre burada hitab doğrudan insanlığa yapılmaktadır.[55] Bu âyet, çeşitli değişim ve oluşların ele alındığı İnşikak sûresinin 19. âyet sıra­sında yer almaktadır. Bir başka âyete dayanılarak Kur'an'daki tertibin 19 sa­yısının katları üzere kurulduğu şeklinde çağımızda ortaya çıkan ve henüz is-batlanmamış bir iddia ve yaklaşımı da burada ayrıca hatırlamalıyız.[56]

Biz daha önce Hz. Peygamber (S)'in, yerkürelerin sayısına iliş­kin sözlerini ilgili başlık altında kaydetmiştik. Onun bu sözlerinden anlaşıl­dığına göre çok sayıda yerküre bulunmaktadır. Hatırlanacağı gibi Peygam­ber ilgili açıklamasının sonunda; " Eğer siz en aşağıdaki arza bir iple bir adam sarkıtıp indirseniz şüphesiz o orada da gene Allah'a iner".[57]

demişlerdi. Eğer insan böyle bir olayı gerçekleştirebilirse o takdirde artık kı­talar arası değil yerküreler arası ilişkiler önem kazanır hale gelecektir. Biz daha önce Hz. Peygamber 'in; yer ve gök halkları arasındaki çatışmaları veya uzay savaşlarım konu alan sözlerini açıklamıştık. Hatta o, hatırlanacağı gibi, yer ve gök ehli arasında kan dökülmeğe yönelik kurulacak bir ittifakın Allah tarafından cezasız bırakılmıyacağı, uyarısında da bulunmuştu!.[58] Şüp­hesiz bütün bunlar da yerler ve gökler arası ilişkilerin bir bölümünü oluştu­racaklardır.

Göklerde, insanlar gibi akıllı canlılar olmalıdır veya en azından gökler bu yeryüzü insanlığının gidip geleceği yerler olacaktır. Artık göklerde dola­şacak insanlar Hz. Muhammed'inuzay duası diyebileceğimiz şu du­asını okumak durumunda kalacaklardır:

"Allah'ın adıyla; (Bir iş) Onun adıyla olunca yerde ve gökte hiç bir şey (Onun adıyla iş yapana) zarar veremez. O tam işiten ve her şeyi bilendir".[59]

Bu duanın yanı sıra Peygamber (S)'in mîrac sırasında göklerde yaptığı şu düa da göklerde dolaşan insanların ister istemez dâima kalplerinden geçi­recekleri ve onu bazan dilleriyle mırıldanmaktan kendilerini alamıyacakları bir niyazları olacaktır:

"Allah'ın kelimeleriyle... Onun yarattığı ve üretip yaydığı şeyle­rin kötülüğünden O'na sığınırım. Göklerden inmekte ve yerden göklere çıkmakta olanların kötülüğünden de gene Ona sığınırım.[60]

Artık göklerde dolaşan insan vardır. Tedbirler bir yana o da yüce Allah'ın himayesine sığınma durumundadır. İnsanın yapacağı işler, onun hedef ve gayesi tüm varlık ve kâinatı yaratan Rabbin irâdesine ters düşme­melidir. Bir isi Allah adıyla yapmanın dinde esas anlamı budur.[61]

 

C - GÖKLERE ÇIKTIKLARINA İNANILAN PEYGAMBERLER

 

Biz burada çağımızda uzay araştırmaları çerçevesinde uzaya giden ve­ya aya ayak basanlardan değil göklere çıktıklarına inanılan bazı peygamber­lerden söz edeceğiz ki bunlar da sırasıyla Hz. İdris,Hz. îsa ve son ola­rak Hz. Muhammed (s.a.) dir. Biz şimdi kaynaklara dayanarak sırayla bunları açıklayacağız.

 

1 - Hz. İdris Ve Hz. İsa'nın Göğe Çıkışları

 

a - Hz. Idris'in Göğe Çıkışı

 

Hz. İdris, Nuh'dan çok önce ve Âdem soyundan dünyaya ilk gelen peygamber olarak bilinir.[62] Tabii bu konuda ilk olma vasfının Hz. Adem (S)'e âit olduğunu burada söylemeğe gerek yoktur. Kur'an-ı Kerîm'de, yük­sek sadakat ve doğruluğu dile getirilen İdris Peygamber için:

" Biz onu pek yüce bir yere yükselttik"[63]

denilirken Hz. isa'nın yükseltiliş inden söz eden âyetlerde olduğu gibi bura­da da "rafv:  fiili kullanılır. îsa ile ilgili bu konuda gelen âyetlerden bi­ri 3. sûrenin 55. âyetinde yer alırken İdris ile ilgili bu âyetler Meryem sûre­sinde olmalarına rağmen orada da; konu bağlantısına işaret ediyormuş gibi 56 ve 57. sırada gelmişlerdir. İlgili âyetlerde bu ifâde, dünyada onun maka­mım yükseltme anlamına gelebileceği gibi, ruhunu alıp onu yüce bir âleme yerleştirme veya doğrudan onu maddî ve ruhî varlığıyla göklere kaldırıp yükseltme anlamlarına da gelebilir. Kur'an'da her iki peygamber'in de bu yükselişleri anlatılırken herhangi bir "gök" ifâdesi kullanılmamıştır. Biz İdris Peygamber (S)'in göğe kaldırılışı hakkında Hz. Muhammed (S)'den gelen bir açıklama bilmiyoruz. Buna karşılık tefsir kaynakları Hz. İdris'in göklere kaldırılışına ilişkin malumatlarla doludur. Bu haberlerin bir kısmı ilk kaynak olarak sahabeden yahudi asıllı Ka'b b. Ahbar (ö. 32 h/652 m)'a dayanırken[64] bir kısmı da İbn Abbas (ö. 68 h/687 m)'a dayanır veya dayandırılır.[65] Hâkim'in hadis kitabında; Hz. İdris'in 6. göğe yükselişine ilişkin, sahabeden S emüre b.  Cündeb (r.)'in bir sözüne yer verilirse de bu haber hadisçi Zehebî tarafından sağlam bir rivayet ola­rak görülmez.[66] İdris 'in kaldırıldığı göğün kaçıncı gök olduğu konusunda da tefsir kaynakları değişik şeyler nakletmişlerdir. Bu kaynaklarda, 4, 6 veya 7. gökten söz edilirken bazı haberlerde de onun doğrudan cennete alınıp gö­türüldüğünden söz edilir. Çoğunlukla sahih hadis kaynaklarının verdiği bil­gilere göre ise Hz. Muhammed (571 h/632 m) mîrac sırasında İdris ile 4. gökte karşılaşmıştır.[67] Peygamber mîrac sırasında bütün peygamberlerle karşılaştığım söylediğinden onun İdris ile buluşması bu peygamberin oraya sağ olarak yâni bedenen yükselip gittiği anlamına gelmez.

İdris peygamberin göklere çıkışı kaynaklarda şöyle anlatılır: İlk mü­elliflerden biri olan Taberî (ö. 310 h/922 m) onun sağ olarak 4. göğe kaldı­rıldığını yazar. Bu müellif, Kab b. Ahbar, İbn Abbas (r.a) ve Dahhak (ö. 105 h) gibi ilk müfessirlerin; Hz.  İdris'in 4. veya 6. gökte olduğuna iliş­kin sözlerini kaydederki biz bu çeşit haberlere Taberî'den sonra diğer tefsir kaynaklarında da rastlarız.[68] Bazı kaynakların verdiği bilgilere göre, Hz. İdris, ölümün nasıl bir şey olduğunu anlamak için, tekrar dirilmek üzere, Al­lah'tan ölümü ister ve bu arada gene o, cennet ve cehennemin nasıl bir yer olduklarını da merak edip onları da görme arzusunu dile getirir. Bu istekleri yerine getirilen İdris bazı haberlere göre güneş meleği tarafından 4. gö­ğe çıkartılır ve orada geçici ölüme tâbi tutulup ruhu, istediği yerlerde dolaş­tırılır ve cennete girince de bir daha oradan çıkmak istemez. Bunun üzerine onun cesedi Öldüğü yerde gömülür veya o, cennete sağ olarak yâni dünyada­ki bedeniyle girer ve başından bir kere Ölüm geçtiğim ileri sürerek orada kalmayı başarır.[69] Harzem ilinden ünlü müfessir Zemahşerî  (ö. 538 h/1143 m) onun kavmi arasında bin yıl yaşadıktan sonra göğe kaldırıldığını yazarken[70] İslâmî ilk asır bilginlerinden Mü c âh i d onun Hz.   İsa  gibi sağ olarak göğe kaldırıldığı görüşünü savunur.[71]

Endülüslü müfessir Kurtubî (ö. 671 h/1272 m) İdris peygamberi ilk kalem kullanan ve ilk elbise dikip giyen bir kimse olarak tanıttığı gibi gene o Hz. İdris'in, hesapla, yıldızlar ilmiyle ve onların hareketleriyle ilgilendiği­ni, yazar.[72] İslâm inançlarına göre kendisine otuz sayfalık İlâhî talimatlar kitabı verilen Hz. İdris 'in, eğer Kurtubî 'nin yazdıkları doğruysa fen ve bilimde kendi zamanına göre bir atılım yaptığı söylenebilir. Fakat bir mucize olmadan onun kendi kabiliyetlerini kullanarak göklere çıktığını söyliyeme-yiz. Eğer sözkonusu âyette onun manevî bir yükselişi anlatılıyorsa bu takdir­de elbet göklere yükselişten söz edemeyiz.[73]

 

b - Hz. Îsa'nın Göğe Çıkışı Ve Yeryüzüne İnişi

 

Hz. îsa (S) için iki şey sözkonusudur. Bunlardan biri onun gökyü­züne çıkıp çıkmadığı öteki de tekrar yeryüzüne inip inmiyeceğidîr. İdris pey­gamberin ise sâdece göklere çıkıp çıkmadığı söz konusudur. Hz.İsa ve annesi Meryem'in Kur'an-ı Kerîmde çok mümtaz yerleri vardır ve İslâm kendi müntesiblerinden, hayatları mucizelerle dolu bu iki yüksek şahsiyete, saygının da ötesinde îman edilmesini istemiştir. Hatta Meryem adı, Kur'an'da bir sûreye ad olmuştur. Buna göre yetişen müslümanlar gerçekten saygı açısından Hıristiyanlık için bir sıkıntı kaynağı olmamışlardır. Şu kadar varki H z. îsa İslâm nazarında saygı değer bir peygamber olduğu halde Hı­ristiyanlığın ona bakışı herkesin bildiği gibi çok farklı olmuş ve O Allah'ın oğlu olarak ilâh seviyesine yükseltilmiştir.

Biz burada önce Hz. İsa'nın göğe çıkış meselesini ele alacağız. Onun göğe çıkışma yorumlanan Kur'an âyetlerinden birinde şöyle denilir:

" O zaman Allah şöyle demişti: Ey îsa, şühesiz ki seni öldürecek olan (onlar değil) Benim, seni kendime yükseltip kaldıracak, seni inkarcılardan (kurtarıp) arındıracak... olan da Be­nim,"[74]

Kanaalimca bu âyette Hz. isa'nın, onu öldürmek istiyenlerden kaçıp gü­venilir bir yere sığınışı anlatılıyor. Allah bu emin yerde onu hiç kimsenin öl-düremiyeceğini ve bunun ancak kendi elinde olduğunu söylüyor ve sonra da, onu kendisine kaldırıp yükselteceğini ona bildiriyor. Eğer bu yükseliş onun, ölüm sonrası ruhuna âit bir yükseliş ise bu takdirde sağ olarak bir yükseliş­ten söz edemeyiz. Önce ölüm ve sonra yükselişten söz edilen bu âyette sıra gözetilmemiş de olabilir. Çünki burada saldırgan inkarcılara karşı Hz. isa'nın hayatının korunması ön sırada gelmektedir. Her peygamberin kav­mi tarafından bir hicrete mecbur edildiği esasından hareket edecek olursak burada da îsa Peygamber'in güvenilir bir bölgeye çekilmesinden söz edildi­ğini düşünebiliriz.

Hz. isa'nın hiç kimse tarafından öldürülmediği ve onun Allah tarafından "raf"edildiği yâni kaldırılıp yükseltildiği bildirilen diğer âyetler­de ise şöyle denilir:

" - Ve; Allah'ın peygamberi Meryem oğlu mesih İsa'yı öldürdük, demeleri yüzünden (Biz onları kovduk). Halbuki onlar onu ne öldürdüler ve ne de astılar. Fakat (öldürdükleri kişi) onlara İsa gibi gösterildi. İsa hakkında onlar da görüş ayrılığına düşüp tam bir şüphe içinde olmuşlardı. Bu konuda onların zatına uy­mak dışında hiç bir (sağlam) bilgileri yoktur ve onu kesinlikle öldürmemişlerdir.

Bilâkis Allah onu yükseltip kendisine kaldırmıştır. Allah en üstündür ve hikmet sahibidir"[75]

Bu âyetlerden ilkinde Hz. İsa'nın ölümünün ancak Allah tarafından olacağı söylenmiş ve inkarcı güçlerin, onu öldürdüklerine ve astıklarına dair iddiala­rı da tümüyle reddedilmiş ve ayrıca bu iddia sahiplerinin de bu konuda tam i ı bir şüphe içinde bulundukları vurgulanmıştır. İsyan ve karışıklık içinde Öl-h, dürdükleri veya öldü diye yaydıkları kişi İsa (S) değildir. Hz.   Muhammmed (S)'in, kendisini kuşatan Mekke müşrikleri arasından çekilip Medîne'ye ulaştırıldığı gibi işte bu sırada Hz.  İsa da onların içinden çekilip yandan temiz ve güvenilir bir yere alınmıştır. Yüce Allah, mücadelelerinde xâ gerçekten dâim peygamberlerini korumuş ve onları azgın insanların eline"( rakmamıştır. Ateşin ortasından alınıp güvenilir bir bölgeye ulaştırılan Hz. hi İbrahim, gemisiyle korkunç tufanı aşıp giden Hz.  Nuh, kuyudan alınıp çıkarılan Yûsuf peygamber, kendisine denizin geçit yapıldığı Hz.  Musa  ve kim bilir daha niceleri hep bunun birer misâlini teşkil ederler. Aynı şey elbet Hz.  İsa için de sözkonusu olmalıdır. Burada sunduğumuz son âyette , de görüldüğü gibi İsa Peygamber'in Allah'a yükseltiliri bir daha dile getirilmistir. Acaba bu, onun ruhunun kabzedilip yüce bir makama yerleştirilmesi " anlamına mı geliyor yoksa onun sağ olarak göklere kaldırılması anlamına mı geliyor? İdris   Peygamber hakkında olduğu gibi bu konuda Hz.   İsa . hakkında da âyetlerde kesin bir ifâde bulamıyoruz. Yahut âyetler kesin ko­nuşuyor da biz hâla bazı ihtimaller düşünüyoruz.

Hz. Isa 'mn gökten inmesi olayına gelince bu konuda muteber hadis kaynaklarında Hz. Muhammed (S)'in pek çok sözüne yer verilir ve isa'nın inişi onun tarafından kıyametin büyük belirtilerinden biri olarak gösterilir.[76] Biz bazı hadisleri tenkid edebiliriz,   fakat sahih olarak bilmen hadis kaynaklarını kaynak olarak reddetmeyiz. Ancak şunu söyliyebilirizki hiç bir hadis kaynağı Kur'an-ı Kerîm ölçüsünde mutlak bir sağlamlıkta olamaz. Ancak bazı hadîsler bu Ölçüde bir sağlamlığa erişmişlerdir. Hz. isa'nın gökten inmesine ilişkin hadislerin Hz. Muhammed'e aidiyeti kesinse ki bu konuda ben yetkili hadisçilerden bir tenkid bilmiyorum- o tak­dirde İsa'nın gökten inişi de kesin olacaktır ve bu durumda, onun yükseltil­mesine ilişkin âyetlere; onun sağ olarak göklere yükseltilmesi dışında bir an­lam vermek son derece yanlış olacaktır.

Hz. Peygamber'den nakledilen hadislerden anlaşıldığına göre, Hz. İsa, kendisinin getirdiği dinin mütekâmil bir devamı olan İslâm dinini bu dinin bir mürşidi olarak yayma görevi ile gökten inecek ve o, İslâm inancı dışında bir inanca ve ondan başka bir dine yer vermiyecektir. Bu cümleden olarak o, domuz eti yeme ve haç işaretine dayanan inanç ve ibâdetler gibi günümüz Hıristiyanlığının İslama aykırı tüm yönlerini ve uygulamalarını ortadan kal­dıracaktır. Hz. Isa eğer gelecekse buraya artık bir Peygamber olarak değil, Hz. Muhammed'e ümmet, en mümtaz bir mürşid sıfatıyla gelebilecektir. O bunu yaparken vaktiyle kendi getirdiği dinin hedefiyle bütünleşmiş olacaktır, Zaten Kur'an'da bu iki din asılları itibariyle birleştirilmiştir, işte Hz. Isa hak­kında müslümandaki inanç böyledir. Gene Hz. Peygamber'in sözlerinden an­laşıldığına göre Hz. İsa,Deccal tarafından bozulan dünya huzur ve barı­şını yeniden tesis edecektir. Bundan sonra dünya, vahşi olsun ehil olsun tüm canlı hayatın birbirine zarar vermiyeceği ve bir arada yaşıyabİlecekleri bir or­tama girecek ve bu arada çok bol yağan yağmurlar sonucu toprak verimliliğe kavuşacak ve dünya bitki ve hayvanları olağanüstü bir verime ulaşacaklardır. İşte bunlar, İsa Peygamber'in gökten inişiyle ilgili hadislerde Hz. Mu-hammed (S)'in anlattıklarıdır. Ona atfedilen gene bazı hadislerde de Hz. Isa'nın iki melek tarafından Şam 'm doğu tarafındaki beyaz minareye indi­rileceği ve dünyadaki görevini tamamlayınca da öleceği ve cenaze namazının da müslümanlar tarafından kılınacağı anlatılır. Hatta Hz. Peygamber gökten inecek olan Isa (S)'nın tanınması için onun boy ölçülerini, renk tonunu ve el­bisesinin renklerini bile verir.[77] Hz. Peygamber'den nakledilen bu haberle­rin rivayet sağlamlığı bakımından konunun uzmanları tarafından gelen ciddi tenkidler varsa elbet onlar değerlendirilmelidir.

Konumuz açısından önemli olan âyetlerden biri de şudur ve bu âyet az önce sunduğumuz âyetlerden hemen sonra gelmektedir. Ayette şöyle de­nilir.

" Ehl~i kitabdan herbiri, ölümünden önce ona (:İsaya) muhak­kak iman edecektir. Kıyamet gününde de o onlara şahitlik yapa­caktır".[78]

Bazıları bu âyeti, gökten inecek olan Hz. İsa'nın çağrısıyla hıristiyanların İslâm safına geçeceği ve Hz. isa'nın da hâlen göklerde yaşamakta ol­duğu biçiminde yorumladılar. Diğer bazıları da bu âyeti, hıristiyanların Ölüm halinde İslâmca anlatılan Isa gerçeğini görüp ona göre bir İmana sahip ola­cakları tarzında yorumladılar.[79] Gerçekten bu âyet her iki anlayışa da uy­gun bulunmaktadır. İslâm inancına göre Allah'ın bir tek dini vardır[80] ve her peygamber gerçekte Yüce ve Bir Allah'ın bu dinini getirip yaymakta­dır. Buna göre Hz. İsa aslmda insanlığı, mensub olduğu genel İslâm dinine çağırmış olacaktırki vaktiyle kendisinin getirdiği din de o zaman için bu İs­lâm dinini temsil etmektedir. Eğer tarih semavî denilen dinlerde bir tahribat yapmasaydı bugün her şey daha güzel olurdu.

Bütün bu anlattıklarımız içerisinde, konumuz açısından burada bizi en çok ilgilendiren Hz. İsa'nın sağ olarak göğe çıkmış olması ve Hz. Muhammed 'in mîrac sırasında kendisiyle karşılaştığı ikinci gökten[81] kıya­mete yakın bir sırada yeryüzüne inmesi meselesidir. Daha önce de belirttiğim gibi Hz. Peygamber bu yolculuğunda çeşitli peygamberlerle karşılaştığını be­yan ettiğinden biz onun gökte îsa ile buluşmasını, îsa Peygamberin oraya sağ olarak çıktığına bir delil sayamayız. Eğer biz Hz.îsa (S) 'nın göklerden birinde hayatını sürdürdüğünü kabul edersek onun bulunduğu yerde canlı bir hayatın varlığım ve hayat için gerekli her şeyin mevcudiyetini de kabul etme­miz gerekir. Onun göğe çıkma ve yeniden buraya, dünyaya dönme imkânları­na gelince bu konuda bir şey söyleyecek durumda değiliz. Ancak söyleyebi­leceğimiz bir şey varsa o da yüce Allah'ın istediğini yapabildiğidir[82].

 

2 - Zülkarneyn'in Seyahatları

 

Zülkarneyn'in peygamber olup olmadığı tartışmalıdır. Aynı şekilde onun Büyük İskender olup olmadığı da tartışılmıştır. Hızır misâli onun yük­sek iman ve hikmet sahibi bilge kişi olduğu hususu yani onun bu yanı her­kesçe kabul görmüştür.

Kur'an-ı Kerim'de Kehf sûresinde Zülkarneyn'in kıssası, onun seyahatları ve bu seyahatlar içerisinde karşılaştıkları ve yaptıkları dikkat çekici­dir. Kehf sûresi 83-98 âyetleri arasında bu konular anlatılmaktadır. Ona uzunca bir bölümün ayrılması bu seyahatin içinde Önemli dersler olduğunu gösterir. Eğer Zülkarneyn'in seyahatlart yeryüzü yerine göklerde tasavvur edilirse bu durumda ilgili âyetleri buna göre bir anlayışa tâbi tutmak gereke­cektir. Hâdiseler bu durumda karşımıza çok ilginç yön ve boyutlarda çıka­caktır. Buna göre O, göklerde bir seyahat gerçekleştirmiş, oralarda bazı ka­vimlerle ve bu arada Ye'cüc ve Me'cüc'le karşılaşmış olacak ve meşhur şed­dini de orada inşa etmiş bulunacaktır. Bu sed artık bizim burada kullandığı­mız madde ve mâdenler yerine muhtemelen başka tür malzemeler ve belki de bunlara ilâve gaz kütleler kullanılarak inşa edilmiş olacaktır. Bu da ona geçit vermez veya ancak çok yüksek bir fenle aşılabilecek bir nitelik kazan­dırmış olacaktır. Sözkonusu seyahatları göklerde düşündüğümüzde oradaki âyetlerden birinde sözü edilen; Güneşin bir pınar veya bir gözede batışı da çok farklı bir anlam kazanmış olacaktır.

Ayette; Zülkarneyn'e yeryüzünde iktidar ve kudret verildiği, ifâdesi onun olağanüstü bir güce sahip kılındığını belirtir. Ancak bunun elbet sınır­ları vardır ve mutlaka da olmalıdır ve bu zat insanların yorum ve anlayışla­rıyla ilâh mertebesine yükseltümemelidir. Onun yıldızlar veya gezegenler arası sed yaptığı düşüncesi ister istemez zihinlerde ona ilâh gözüyle bakıl­ması tehlikesini doğurur. Bu ise Kur'an'da ilk esas olarak sakındırılan bir hususdur.

Her alanda bazı yanılma ve kayma noktaları bulunur. İnsan buralarda yanılırsa ondan sonra bakış, görüş ve düşünceler insana hep doğruymuş gibi gelir. Oysa sapma noktasında "doğru" yakalanabilseydi, insan bundan sonra-sınada ona göre bakacaktı. Zülkarneyn meselesinde de çok dikkatli ol­mak gerekir. Seyahatin yeryüzünde gerçekleştiğini savunanlar da -ki tâbir caizse nerdeyse icma derecesinde kanaat bu yönde gelişmiş görnnüyor-onun göklerde gezdiğini söyleyenler de burada Kur'an'daki anlatım ve keli­melerin mâna ve işaretleri üzerinde dikkatli olmalıdırlar. Çünki yanılmanın ana noktalan bu ifade ve kelimeler üzerinde cereyan eder. Kur'an'da onun seyahat yerleri arasında "semâ : gök" kelimesinin geçmemesi ve üstelik ken­disine yeryüzünde bir güç ve imkân verildiğinden sözedilmesi iddianın ciddi ve açık delillere dayanmasını zaruri hâle getirir. Burada: Güneşi/ı doğuş ve batış yerlerine doğru yönelişler bu konuda bir kapı aralayabilir. Ancak bun­lar yeryüzünde de şark ve garp için kullanılan tâbirlerdir ve iddia, kendisine bunları destekleyici anlamlar yakalamalıdır. Burada şunu söyleyelim ki

Kur'an'da hiçbir peygamber ya da bilge kişi için açıkça gök kelimesi verile­rek onların göklere seyahati sözkonusu edilmemiştir.

Zülkarneyn kıssasının anlatıldığı Kehf Sûresinde gerçekten hep muci­zevî ve hikmetli iş ve hâdiseler anlatılır. Sûreye adını veren Ashâb-ı Kehfhâ­disesinden tutun da Hz. Musa'nın Hızır olarak düşünülen bilge bir kişiyle seyahatları, Zülkarneyn ve nihayet yaşlı Zekeriyya ile onun kısır karısından (s.a) çocukları olması, adı geçen sûrenin ana konularıdır. Bütün bu olaylarda bizce bilinen fizik ve tıp kanunları bir nebze altüst edilmiş ve "zaman" mefhumunun da farklı yön ve boyutları ortaya konulmuştur. Belki de bura­larda bize verilmek istenen hikmetlerin bir kısmını, fizik, tıb, biyoloji ve za­man olayına farklı bir açıdan da bakmamız gerektiği hususu teşkil ediyor. Kehf sûresinden hemen sonra gelen Meryem sûresinde de aynı şekilde bu sefer Hz. isa'nın mucizevî doğuşu ve bebekken konuşması sözkonusu edilir.

Kehf sûresinde Hz. Musa'nın bilge kişiyle iki denizin birleştiği yer anlamında "mecma'ul-bahreyn" de buluşmasına karşılık Zülkarneyn de; gü­neşin battığım gördüğü ve çoğunun deniz veya göl olarak anladığı siyah bir kaynak veya kara balçıklı bir göze: "' ay n hami'e :"yakınla­rında azgın bir kavimle karşılaşır. Daha sonra O, ters yönde güneşin doğu­suyla karşılaştığı bir yerde başka bir kavim bulur. Sonra Ye'cûc ve Me'cûc'dan başı dertte başkalarını... Eğer seyahat göklerde ise bütün bu ka­vimler hep oraların toplulukları olacak ve yukarda adı geçen '"ayn hami'e" nin de güneşin içine gömüldüğü veya gömülmek üzere olduğu bir kara kuyu mâhiyetini alma ihtimali veya başka tür ihtimaller belirecektir.

Günün birinde Kur'an'daki anlatımların gerçeği yeryüzünde veya gökyüzünde elbet ortaya çıkacaktır. Fakat bunun için de ilgili bilimler kendi­lerine düşeni yapmalıdırlar. Bu alanlarda yapılan araştırma ve çalışmalar el­bet bizce takdir görecektir. Biz bilim edebi olarak "en doğrusunu Allah bi­lir" demekten öteye geçemiyoruz.[83]

 

3 - Hz. Muhammed'in Göklere Seyahati (: Mîrac)

 

Büyük zorluk ve sıkıntılar bazan büyük ferahlama ve yükselişlere sebep olur. Veya onlardan sonra düzlüğe çıkılır, ferahlama olur yahut yük­selişe geçilir. Hz. Peygamber (S) eşi Hz. Hatice (r.)'yi ve amcasını kaybet­tiği ve Kureyş'in de şiddetini iyice artırdığı bir zamanda, bilindiği gibi Tâif e bir seyahat gerçekleştirmiştir. Bu, onun Mekke dışına gerçekleştirdiği ilk tebliğ ziyaretidir. Burası yüksek bir yerdir ve bu seyahat ona bir hava alma imkânı da bahsedebilecektir. Fakat durum beklenildiği gibi olmaz ve o buradan taşlanarak geri dönmek zorunda bırakılır. Hz. Muhammed (S) geri dönüşünde Mekke yakınlarına geldiği bir sabah vakti bu zamana ait namaz kılmaya başlar. Beş vakit namazın farz olmadığı Mîrac öncesinde Resûlullah sabah ve akşam olmak üzere ikişer rek'at namaz kılmaktadır. Bu namazda O açıktan Kur'an okumuş ve cinlerden bir topluluk hem bu namazı İzlemiş ve hem de okunanları dinlemişlerdir. Bu hâdise Kur'an-ı Kerim'de ondan isim alan Cin sûresinde (â. 1-19) anlatılmaktadır. Buradaki anlatımdan anlaşıldığına göre Kur'an onlar arasmda kendilerini ilgilendiren boyutuyla yayılmaya başlar. Bu sırada insanlardan hemen hepsi diyebileceğimiz büyük çoğunluğun karşı koydukları bu kitabın sûre ve âyet­lerini cinlerden bir zümre dinlemeğe tâlib olmuştur. Bu yerde daha sonra mescid-i cin adıyla bir cami yapılmıştır.

Cin süresindeki anlatımlardan anlaşıldığına göre Hz. Peygamber bu cinleri görmediği gibi onların Kur'an dinlediklerinin de farkında değildir. Bu, daha sonra Allah tarafından ona haber verilmiştir. Cinler bu sûrede kendilerinin de beyinsizler (: süfehâ) tarafından aldatılmakta olduklarını bir­birlerine anlatmaktadırlar. Eğer cin soyundan şeytan cinleri olduğu gibi insanları da aldatıyorsa beşerden bir peygamberin cinlere de peygamber olmasını tabii görmek gerekir. Yeni gelen vahyin o sırada cinler arasında revaç bulması ve bu hâdisenin Peygambere bildirilmesi elbet onda insanlar için de bir ümit doğmasma yol açmış olmalıdır.

Bu olaydan çok geçmeden bir beşer için çok daha büyük bir mucize gerçekleşir, o da mîracdır. Ben buna en büyük mucize demiyorum; çünki bana göre en büyük mucize Yüce Allah'dan vahiy alabilmektir. Miraç onun içinde bir cüzdür. Miraç elbet büyük sıkıntıların ardından Hz. Peygambere, tarif edilmez bir ufuk ve tarif edilmez bir rahatlama ve sevinç getirecektir. Yüce Allah onu Tâif'le mukayese edilmez yükseklere "sidretu l-müntehâ"ya kadar yükseltip seyahat ettirmiştir. İnşirah sûresinde peş peşe zorlukların ardından gelen bu yükselişler, bu ferahlama ve düzlüğe doğru çıkışlar dile getirilmektedir. Biz Mîrac öncesi bu durumları anlattıktan sonra şimdi bizzat onun kendisini anlatmaya çalışacağız. Burada şunu da söyleyelim ki peygamberler mucizeleri halklarına gösterdikleri halde Miraç olayı böyle olmamıştır. Bunu görüp yaşayan, gidip gelen sâdece Peygamberin kendisidir. Bizden inanmak istenmektedir. Zâten îman da budur.

Kur'an-ı Kerîm'de "İsrâ" diye bilinen sûrede Hz. Muhammed (S)'in bir gece Mekke'den Kudüs 'teki Mescid-i Aksa'ya götürüldü­ğü anlatılır. Kur'an seyahatin bundan sonrası hakkında fazla bir şey söyle­mez ve bunun anlatımını bizzat o seyahati yapan Peygamber'e bırakır. Şu kadar varki Necm sûresinde Hz. Peygamber'in 7. göğün ötesindeki son nok­ta "Sidretü'l-münteha" da karşılaştığı bazı durumlar anlatılır.[84] Biz daha önceki konular içerisinde onun bu seyahatına ilişkin anlatımlarına çe­şitli vesilelerle yer verdiğimizden burada onları tekrar etmiyeceğiz. Bu mî­rac olayı hicretten bir buçuk yıl kadar önce gerçekleşmiş ve Peygamber (S) bu yükselişin en son zirvesindeyken ona, tüm inananlara farz kılınan bir gö­rev duyurusu yapılmıştır. Bu da belli şekli olan namaz ibadetidir ve mü'min bununla yükselişe erecektir.

Hz. isa'nın gökten ineceğine ilişkin açık ifâdeler Hz. Peygamber'in sözleri içerisinde yer aldığı gibi Peygamber'in göklere çıkışı anlamına gelen "mîrac" olayı da açık ifâdesini gene onun sözlerinde bulur. Sahih hadis kaynaklarında mîracla ilgili çok sayıda hadis bulunmaktadır. Hz. Peygam­ber, Mescid-i Aksa 'dan başlayan mîrac seyahatinde bütün gökleri katet-miştir. Onun Mekke'den bu Mescid-i Aksa'ya kadar olan seyahati ise Kur'an'da"isrâ" kelimesiyle ifâde edilmiştir.

Isrâ ve mîrac seyahatları nasıl yapılmıştır? Peygamber ruhî varlığıyla mı yoksa bizzat bedenî varlığıyla mı bu seyahati gerçekleştirmiştir? İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğunun kanaati bu seyahatin bedenî olarak yapıldı­ğı yönündedir. Bu mîrac rüyada veya ruhen yahut düşüncede yapılan bir se­yahat değildir. Şu kadar varki biz Peygamber'in verdiği bilgilerden; onun, seyahat öncesinde, bedeninin uzay ve gök şartlarına uydurulduğunu ve bu­nun için kendisinin bir ameliyata tâbi tutulduğunu öğreniyoruz. Gene ondan öğrendiğimize göre, onun zihnî ve ruhî varlığına, derin bilgi anlamına gelen "hikmet" doldurulmuş ve diğer bir değişle onun manevî varlığı hikmet yüklenmesine tâbi tutulmuş ve ek olarak kalbi îmanla doldurulmuştur. Bu îman doldurma işi, benim anlayışıma göre, seyahatla ilgili kuşkuların gide­rilmesi ve bu olaya onun kalben tam hazırlığının teminine yönelik bir ameli­ye olmalıdır. Çünki bir peygamberde öteki türden bir iman eksikliği bulun­maz. Burada önemli olan ruhen, aklen ve bedenen hazırlık yapılmadan gök­lere seyahatin yapılamıyacağının insana anlatılmasıdır. Bizim bundan alaca­ğımız ders budur. Bu işlemlere tâbi tutulan Hz. Peygamber olayı şöyle anla­tır:

" Cebrail göğsümü yarıp açarak onu zemzem suyu ile yıkadı. Sonra da İman ve hikmet ile dolu olan ahundan bir tas getirip, içindekini göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapadı. Daha sonra da beni göğe doğru çıkardı"[85]

İşte Peygamber bu olayı böyle anlatır. Kendisine 10 yıl kadar hizmet eden En e s (r.) Resûlüllah'ın göğsünde bu ameliyeden kalma iğne yarası bîr iz gördüğünü anlatır.[86] Böyle bir işlem ve hazırlığın ardından Hz. Peygamber Mescid-i Aksa'ya götürülmüştürki o bu yolculuğunu havadan yapmış olmalıdır. Peygamber bundan sonra Cebrail eşliğinde göklere çıkmıştır. Hal­ta o, göklerin son hududu olan " Sidretü'I - müntehâ " yi da aşıp oradan cennet ve cehennem denilen âlemleri de izlemiş ve "Arş" hâriç kendisine tüm âlemler ve tüm evren temaşa ettirilmiştir. Böylece o, şu anda Hz. isa'nın bulunduğu göğün çok daha ötelerine geçmiş olmaktadır. Üstelik o görevini tamamlamak ve insanlara bu seyahati hakkında bazı şeyler anlata­bilmesi için çıktığı o kâinat zirvesinden hemen geriye, dünyaya iade edil­miştir.

Mîrac denilince Burak 'tan söz etmeden olmaz. Yolculuğun özellikle Mekke ile Mescid-i Aksa arasındaki bölümü bu binit ile yapılmıştır ki Peygamber onu bize şöyle anlatır:

"Bana katırdan küçük ve merkepten büyük olan bur ak adında beyaz bir hayvan getirildi. O, adımlarını gözünün gördüğü en son yere atıyordu, işte ben ona bindirildim".

Peygamber burak için doğrudan hayvan veya genel anlamda canlı demek olan "dâbbe" sözcüğünü kullanmıştır. İlgili hadislerin bazılarında bu hay­vanın Mescid-i Aksa'ya gelindiğinde orada bir halkaya bağlandığı da anlatılır.[87] Gökten gelen bu binitin görevi muhtemelen seyahatin yeryüzüy­le ilgili bölümüyle sınırlıydı ve ondan sonra göklere olan yolculuk Cebrail eşliğinde sürdürüldü. Çünki Peygamber (S) bundan sonra göklere olan yol­culuğunda burak yerine hep Cebrail'den söz eder. Biz daha sonra Burak'a ne olduğunu bilemiyoruz. Peygamber'in bize doğrudan bir hayvan olarak ta­nıttığı bu binek de mîrac olayının diğer unsurları gibi bir rumuz ve misâl olarak kalmaya devam edecektir. Biz burada şunu da hatırlatalımki sözcük olarak burak şimşek anlamındaki "bark; kelimesiyle aynı kökten gelinektedir. Buna göre Hz. Peygamber ışık hızı bir süratle nerdeyse sıfır za­man içerisinde kendisini Mescid-i Aksa'da bulmuş olmalıdir.[88]

Burada Mescid-i Aksa'yı illâ da bir yapı olarak düşünmek yanlış ola­bilir. Yapılar ortadan kalkmış olabilir veya zaman zaman yıkılıp yerlerine yenileri yapılırlar. Allah yapılar yerine sabit yerler olarak onlarm bulunduğu mahal ve mekânı esas alıp buna göre anlatımda bulunmuş ve hükmünü de binaya göre değil mekâna göre koymuş olmalıdır. Nitekim Beytullah için esas olan onun binası değil mekânıdır. Kıble, o bina orada olsa da olmasa da o mekândır. Tavafda da asıl olan böyle olur. Mescid-i Aksa için de durum böyle olmalıdır. Aksi halde onu göklerdeki mescidlerden biri olarak düşünmemiz gerekecektir.

Hz. Muhammed (S) gecenin çok küçük bir zaman dilimi içerisin­de, uçsuz bucaksız evreni nasıl dolaşıp tekrar evine nasıl dönüyor! İşte bunun imkânsızlığını düşünen az da olsa bazıları seyahatin tamamiyle ruhî olduğu zehabına kapılmışlardır. Peygamber bize bu yolculuğuyla ilgili bazı şeyleri manevî rumuzlarla anlatmış olabilir. Böyle bir seyahatta elbette ruh, akıl ve diğer manevî güçler faal halde olurlar ve beden sadece kendine tanınan im­kânlar ölçüsünde onlara ve bu olaya katılır. Peygamber'in kalbine doldurulan derin bilgi (rhikmet) ve iman, onun, aklî ve ruhî varlığını bütünüyle kul­lanmasını sağlamak için olmalıdır. Bu olayda kanaatıma göre hareket hâlinde olan beden değil onu hareket ettiren imkân ve güçlerdir. Meselâ insan yürü­yen merdivenlerde veya uçakta hareketsiz olur ve fakat yer değiştirir.

Hz. Muhammed 'i alıp götüren gücün hızı nedir ve bu güç hangi zaman birimini kullanmıştır? İşte mîraç olayının aydınlatılmasında önemli olan bu sorunun cevaplandırılmasıdır. Peygamber, gökler seyahatma melek eşliğinde gittiğine göre kanaatımca burada ona melek hızı tatbik edilmiş­tir. Topraktan yaratılan varlıkların hızları bellidir. Nardan kaynaklanan ışığın hızı da, bilindiği gibi saniyede 300.000 km. dir ve günümüzde uzay mesafe ölçümlerinde bu hız birimi kullanılmaktadıı. Fakat Hz. Peygamber, nardan çok daha latif ve yaratılışta bir öz ve Öncelik oluşturan "nur" dan yaratıl­mış bir melek eşliğinde bu seyahata çıktığına göre ona, ışıkla ölçülemiyecek bir hız uygulanmış olmalıdır. Kanaatıma göre bu, nûr hızı olmalıdır veya o bu yolculuğunu, henüz bilemediğimiz daha başka bir zaman birimine göre gerçekleştirmiş olmalıdır. Biz Kur'an-ı Kerim 'den, göklerin derinlikle­rine ve kâinatın üst katlarına doğru gidildikçe hız ve zaman olayının da çok farklılaştığını öğreniyoruz. İlgili Kur'an âyetlerinden öğrendiğimize göre, yerküre üzerindeki 1000 yıl göklerin bazı kesimlerinde bir güne ve buradaki 50.000 yıl da göklerdeki bazı bölgelerde ve özellikle de üst katmanlarda ge­ne bir güne tekabül etmekdedir.[89] Bunlar Kur'an'da sâdece birer misal ola­rak verilmiş ve aslında bunlarla zaman olayının izafiliğine ve değişkenliğine dikkat çekilmiştir.[90]

Bir nûr hızıyla veya evrenin en yüksek hızıyla alınıp götürülen Hz. Peygamber'in, kâinatı bir kaç saat içinde dolaşması mümkün olabilir. Böyle bir hızla seyahata çıkan insanın artık bu yolculuğa ruh olarakmı yoksa ruh ve beden olarakmı çıktığı münakaşasının bir değeri kalmaz. Çünki bu hız içerisinde beden de ruh kadar bir seyyâliyet ve letafete sahip olmalıdır. Bu­rada aslında daha çok önemli olan onu göklerin en üst noktasına çıkaran ve oradan tekrar geri getiren gücün mâhiyetidir. Biz Hz. Peygamber'in ne oldu­ğunu biliyoruz, o bir insandır ve fakat onu miraca götüren gücün mâhiyetini bilemiyoruz. Burada esas üzerinde durulması gereken Hz. Peygam­ber 'in bedenî imkân ve yetenekleri değil bu gücün ve onun hızının ne oldu­ğudur. Peygamber (S)'in bir beşer olarak bedenî kabiliyetlerine takılanlar el-betteki böyle mucize bir seyahati imkânsız göreceklerdir. Bu olaya dünya­mız ve onun çevresindeki bilinen tabiat kanunları açısından bakarsak haklı olarak onu imkânsız görürüz. Fakat kâinatın yukarı kesimlerinin imkân ve kanunları elbetteki farklıdır. Şüphesiz en farklı olan da Yüce Allah'ın yüce iradesidir.

Mîrac olayının imkânı açısından bir iki noktaya daha değinmek uy­gun olacaktır. Eğer kurulduğundan bugüne kâinatta en yüksek hız olarak ışık hızını kabul edersek sanırım buna göre evrenin en son kazandığı za­man ve mekân boyutlarını açıklamamız mümkün olmaz. Bu zaman ve me­kân boyutlarıyla kıyaslandığında bir nokta hacminde sayılabilecek ilk bu­lutsu kütlenin[91] bölünüp açılarak[92] sonsuz boşluklarda bugünki çap ve hacmine ulaşması, evrenin bize söylenen yaklaşık 15 ilâ 20 milyar yıllık yaşından [93]çok daha fazla bir zamana ihtiyaç göstermesi söz konusu olabi­lir. Çünki ışıkları bize evrenin bu yaşından çok daha fazla uzaklardan gelen âlemler olabilir veya böyle âlemler bulunabilir ve bu takdirde bunların ilk bölünmeden sonra böylesi uzaklarda yer alabilmeleri için evrenin yaşından kat kat daha fazla bir zamana ihtiyaçları olur. O halde evrenin ilk çekirdek ve yumurtası sayılan ve akıl almaz enerji gücüne sahip bu kütlenin ilk patlama ile uzaya yayılış hızı ışık hızı değil ondan çok daha ilerde bir hız ol­malıdır.

Diğer bir nokta göklerin iç içe olup olamıyacakları hususudur. Kur'an-ı Kerîm'in bir âyetinde, göklerin birbirlerine mutabık (birbirlerine müvâzi veya değirmi) oluşlarından söz edilmiştir.[94] Bu, aynı mekân ve za­man boyutu içerisinde ve fakat birbirlerinden farklı mâhiyetlerde çok sayıda gök ve âlemlerin bulunduğu anlamına gelebilir. Işık ötesi bir hız ve iç içe âlemler ortamında Peygamber (S) donatıldığı olağanüstü güçlerle bir gökten ötekine çok kısa zaman dilimleri içerisinde geçmiş olabilir. Aynı me­kânı işgal eden toprak, su ve bunlara verilmiş enerjiyi düşünelim. Bunlar en latîf olan enerjiden en kesif olan toprağa doğru birbirlerinin içine girmiş du­rumda olurlar. Fakat hepsi iç içe aynı mekân boyutu içerisindedirler. Bunun gibi, birbirlerinden farklı mâhiyetlerde iç içe âlemlerin bulunması mümkün olabilir. Hz. Peygamber'in miracdayken en yakın gökte Nil ve Fırat ne­hirlerinin asıllarını görmesi[95] ve gene onun yedinci gökte en son noktayı belirliyen "Sidretiı l-müntehâ" denilen ağacın dibinden kaynaklanan dört nehirden Nil ve Fırat 'ı temsil eden ikisinin açıkta (zahir) ve diğer ikisinin de derinlerde (bâtın) olduklarını müşahede etmesi[96] iç içe âlemler düşün­memize bir temel olabilir.

Hz. İsa'nın göğe çıktığına ve hâlen orada yaşayıp sonra tekrar dünya­ya ineceğine inananlar aynı şeyi çok kısa süre için bile olsa Hz. Muham-med için imkânsız görürlerse burada artık tabiat ve kâinat kanunları değil sâdece inançlar konuşmuş olur. O zaman biz de Hz. Ebûbekir'in, mîrac ha­berine inanmiyan müşriklere; "Eğer Muhammed söylediyse doğrudur" ce­vabını veririz. Dünyamızın tabiat kanunları açısından böyle bir olaya inan­mak gerçekten kolay değildir. İnanmak için sâdece bilimi ileriye sürenler tüm kâinatın imkânlarını ve İlâhî Yüce Gücün evrene hâkim kıldığı tüm kanunları biliniyorlarsa onların inanmaları imkânsız hâle gelir. Allah bazan inananları bile iman denemesinden geçirir. Hz. İsa (S)'nın babasız doğumu veHz. Muhammed (S)'in mîracı bunlar arasında sayılabilir.

Burada, göklere çıkan ve göklerin ilk fethine başlıyan peygamberler konusunu bitiriyoruz. Onlar İlâhî görevlerle veya tamamen İlâhî hikmetle göklere çıktılar. Fakat onların bu çıkışları dinî gayelerden başka bir de ayrı­ca insanlığı, göklerin fethi ve oraların imkânlarından faydalanma bilincine kavuşturma gayesine yönelik olabilir. Peygamberler insanlığa dâima yücelme yollarını göstermişlerdir. Yüce Allah'a tam kul olmak, maddî ve ma­nevî her iki alandaki yükselişle mümkündür. Mîrac ; evrenin zirvesine çıkı­şın ve daha da ötesi en ileri derecede Yüce Allah'a yaklaşmanın ve hulâsa en yüksek derecede yükselişin bir remzi olmuştur. Miraçla insanlığa yükse­liş hedefi gösterilmiş olmaktadır. Biz insanlık için böylesi bir yükseliş te­menni ediyoruz. Son olarak şunu söylemeliyiz ki Peygamber miraca Allah'ı görmek için çıkarılmış değildir. O'nun makamı heryerdir. Bundan amaç Kudüs'den başlayarak çevre ve kâinatın fizîki ve fizik ötesi bazı âyet ve du­rumlarını ona kendi gözleriyle göstermektir. Nitekim hem İsrâ ve hem de Sidretü'l-Müntehâ zirvesiyle ifgili âyetlerde geçen gösterme ve görme "re'y" fiillerinin tümleci Allah olmamıştır. Burada nazari anlatımdan gös­tererek eğitime geçilmiş olmaktadır. Biz burada miracın daha çok fizîki yö­nüne dikkat çektik. Elbet o bunun Ötesinde mânâ ile dolu bir olaydır.[97]

 

D - GÖKLERDE MÜLKİYET VE GÖKLERİN KULLANIMI

 

Biz bu araştırmamızda son olarak bir nebze de olsa göklerde mülki­yet konusuna değineceğiz. Göklerin fethi şüphesiz oralardaki mülkiyet ko­nusunu da beraberinde getirecektir. "Mülk" ve gene bu kelimeden gelen mülkiyet sözcükleri arap ülincic, hükümranlık, idare, iktidar ve bir şeye sa­hiplik gibi anlamlar ifade eder. Bir şeye sahip olan elbet onun idaresine de sahiptir. Kur'an-ı Kerim'de, yer ve göklerin mülk ve mülkiyetlerinin Allah'a ait olduğuna dair çok sayıda âyet bulunmaktadır. Bu âyetlerin bir kısmında toplam tüm yer ve göklerin mülkiyetinden söz edilirken, bazı ayet­lerde bunların içlerindeki nesnelerin ve bi; kısmında da gene ötekilere ilâve olarak tüm yer ve gök arası nesnelerin mülidyet ve idaresinin yüce Allah'a ait olduğu dile getirilmiştir.[98] Allah'tan başka bir ilâh olmaması dolayısıyla da mülkiyet ve idarede Onun ortağı yoktur[99] O, her şeyin yaratıcısı Bir Al­lah olduğu için bunun tabii sonucu olarak da tüm herşeyin mülkiyetinin de Ona ait olacağı tabii ve zarurîdir.

Tüm kâinatın ve tüm varlıkların hükümranlık ve mülkiyetlerinin mut­lak ve genel anlamda Allah'a ait olması, insanın mal ve mülk edinmesine engel değildir. Kişiler, yüce Allah'ın topluca insanlığa sunduğu şeylerden kendi gayretleri ile bazı nesneleri elde ederlerse veya bazı şeylere belli şekil­ler verirlerse onlara sahip olurlar. Diğer taraftan elde ettiklerini başkalarına hibe edebilirler veya onları kendi soylarına mîras bırakırlar. Kur'an'da; insa­nın çalışarak elde ettiği şeylerin kendisine ait olacağı, genel bir ilke olarak ortaya konulmuştur.[100] Nitekim "mal"[101] ve "mülk" bazı Kur'an âyetle­rinde Allah'a nisbet edildiği halde, diğer bazılarında insanlara nisbet edil­miştir. Kur'an'da malların insanlara âidiyyetini gösteren çok sayıda âyet bulunmaktadır.[102] İlk esas olarak mülkün Allah'ın olduğu bildirilmekle be­raber ondan Allah'ın dilediklerine dilediği kadar nasib edeceği de gene Kur'an'da ifâde edilmiştir.[103]

İnsanların malî haklarının korunması, İslâm hukukunda en geniş bölümleri işgal etmiştir. Mal ilk esas olarak Allah'ın olduğu için , insan, kazan­dığı mallarda, âdeta bir vekil sıfatıyla harcama yapar. Nitekim bir âyette ;

"Allah'in size vekâlet verdiği şeyler (mallar) den harcayın"[104]

denilerek mal üzerinde insanlara verilen yetki dile getirilir. Elbet asılın da vekîle bazı sınırlamalar koyabilme hakları vardır. İslâm hukukunda insana çok geniş kazanma hürriyeti ve mülkiyet hakları tanınmakla beraber bu hak ve hürriyetlerin kullanımında toplumun menfaatları veya ona dokunacak za­rarlar da gözardi edilmemiştir. Bu yönüyle kişilere ait servetler bir başka açıdan toplumun serveti gibi görülmüştür. Topluma zarar vermeden, kişi hürriyet ve mülkiyet haklarım kullanabildiği kadar kullanır. Mülkiyete daya­lı hak ve hürriyetleri, topluma hiçbir hak tanımadan kullanma isteğine Kur'an'da karşı çıkılmış ve geçmiş devirlerin bu yanlış düşüncesi orada şöyle dile getirilmiştir:

" (İnanmıyanlar) dedilerki; Ey Şuayb ! Mallarımızdan ne diler­sek onu yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emredi­yor?"[105]

Bilindiği gibi Karun da düşünce ve davranışları itibariyle bu kitapta bu alanın en kötü bir misâli olarak yer almıştır.[106]

İnsanın kazancı kendisinin olmakla beraber o bunu topluma ve hatta en ileri boyutlarda insanlığa zarar verici şekilde kullanmamalıdır. Kişi toplu­mun bir parçasıdır. Buna göre onun malı da toplum servetinin bir parçası, durumundadır. Servetin israf, helak ve ziyanı söz konusu olunca o servet Kur'an'da topluma ait mal-mülk yerine konulmuştur. Bu hükmün ilgili âyet­teki ifâdesi şöyledir:

"Allah'ın, geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermez (ısefîh) lere vermeyin; O mallarla onları besleyin, giydirin ve

onlara güzel söz söyleyin (nasihat edin)".[107]

Bu âyette, akıl noksanlığı sebebiyle mallarını iyi ve faydalı kullana-mıyan ve onları israf eden kişilerin mallarına "Sizin mallarınız" denilerek onlara topluma âit bir servet gözüyle bakıldığı görülür.

Buraya kadar sunduğumuz âyetlerden anlaşılan şudurki İslâmda mül­kiyet ve ona âit hakkın kullanımının üç boyutu vardır. İlk esas yerde ve göklerde olan herşeyin mülkiyetlerinin Allah 'a âit olduğudur. Bu ilkeyi or­taya koyan âyetlerden ilk başta söz etmiştik. Bu, mülkiyetin en yüksek boyu­tudur. Bundan sonra kişiler Allah'ın insanlığa topluca sunduğu nîmet ve nes­nelerden kendi gayretleriyle ve hukukun tâyin ettiği ölçüler içerisinde bazı şeyleri ele geçirirler ya da onlara belli şekiller verirler veya hukukça belirle­nen yollardan bir mal elde ederlerse onlara sahip olurlar. Allah kendi mül­künde kulları için bunlara izin vermiştir. Bu da mülkiyetin yukardan aşağıya ikinci derece ve ikinci boyutunu oluşturur. Ferdî servetlerin topluma zarar vermeden ve hatta bundan da ötesi topluma fayda verecek biçimde kullanımı ve ayrıca toplum ile devlet hakkının ödenmesi gibi görev ve mükellefiyetler mülkiyet üzerinde üçüncü bir boyut daha meydana getirirler. Böylece Kur'an 'da, mülkün mutlak sahibi Allah 'tan başlıyarak ferde ve oradan da topluma ve devlete doğru yönelip boyutlanan bir mülkiyet anlayışı ortaya ko­nulmuş olmaktadır. Mülk; idare ve hükümranlık anlamında ele alındığında durum gene böyledir. Hükümranlık ve idare hakkı Allah'tan insana ve oradan da kendisini temsilen görev üstlenen devlet başkanına ve derece derece top­lumun ihtiyaç duyduğu kuruluşlara geçer. Kâinat imkânlarının Allah'ın mül­küne ve Onun bu kâinatta en değerli varlığı insan ve insanlığa zarar verici kullanımı elbet herşeyden önce İlâhî İradeye ters düşecektir.

Hukukun müsaade etmediği alanlar ve nesneler özel mülkiyete konu olamazlar. Denizler, büyük göl ve nehirler, bazı mâdenler ve herkesin olması gereken meralar[108] ve ormanlar bunlar arasında sayılabilir.

Mülkiyet önce yüce Allah'ın olduğu için O, yeryüzünde ve göklerde, kötü kullanım sonucu genel dengelerin bozulmasını ve yeryüzü tabiî kay­naklarının israf edilip yok edilmesini hoş karşılamaz ve bundan insanı veya insanlığı sorumlu tutar. İşte uzay ve göklerin kullanımı önce bu ana çerçeve­lerde ele alınmalı ve gene ayrıca İslâm hukukunun konuyla ilgili olabilecek diğer mevzuatı bu yönde değerlendirilmelidir.

İslâm hukukuna göre, hiç kimseye âit olmıyan ve harap durumda bu­lunan yerler (:arazi-i mevât) îmar ve ihya edilmek suretiyle özel mül­kiyete konu olabilirler. Hz. Muhammed (571-632 m) araziden, sahipsiz harap yerlerin îmar ve ihyasına teşvik için;

" Ölü bir yeri ihya eden o yere sahip olur"[109]

bildiriminde bulunmuştur. İslâm hukukçuları Hz. Peygamber (S)'in böyle bir yetkiyi hangi sıfatla verdiğini tartışmışlardır. Onun bu yetkiyi devlet başkanı sıfatiyle verdiğini savunan Ebû Hanîfe (ö. 150 h/767 m) böy­le bir îmar ve ihya işlemi ve o yere sahib olunabilmesi için devletin iznini şart koşarken[110] diğer üç büyük mezhep imamı, ihya edenin o yere mâlikiy-yetinin dinde tabiî bir hukuk olduğunu veHz. Muhammed'in bunu bir peygamber ve bir müfti sıfatıyla söylediğini savunurlar.[111] İhya; sahipsiz, ölü ve harap bir yeri, faydalı, kullanılabilir ve maksada uygun bir duruma getirmek demektir. Bir yerin mâdenlerini işletmek için orada gerekli iş ve te­sisler yapmak bir ihya olduğu gibi, ölü bir yeri ziraata ve yaşamaya elverişli bir hâle getirerek orada hayvancılık ve ziraat yapmak veya orayı herhangi bir üretime elverişli duruma getirmek de bir ihya işlemidir. İhyadan önce ise belirlenen yer, ön hazırlıklar için belli işaretlerle çevrilebilirki İslâm huku­kunda buna "tahcîr" denilir. Kişi bu yolla bir ön hak elde etmiş olurki bu­nun üç yıl kadar bir geçerliliği vardır ve bu süre sonunda îmar ve ıslah faali­yetlerine başlanılmamişsa o yerdeki ön haklar kaybedilir.[112]

İnsana hayat vâdeden veya kullanılabilir mâdenleri ve diğer iktisadî kaynakları olan gezegenlerde bu ihya ve ön hazırlık (tahcîr) hukukundan faydalanılabilir. Şu kadar varki üç yıllık ön hazırlık elbet uzay için uygun ol-mıyan kısa bir süredir. Elbet böyle bir hukuk ancak bir devlet hâkimiyeti al­tına girmiş yerler için sözkonusu olabilir. Bir gezegen birden fazla devletin hâkimiyeti altına girmişse oradaki iktisadî kaynakların kulanımının karşılıklı anlaşmalarla belirleneceği açıktır. Devletlerden önce bir kısım şirketler bazı gezegen ve uyduların mâdenlerine ve onların diğer iktisadî alanlarına eriş-mişlerse burada niza ve çekişmelere meydan vermemek için ön hazırlık ve ihya hukukundan istifâde edilebilir. Bu gibi mubah yerlerde önceliği olana hak tanımak hukukta bir esastır.

Bazı İslâm hukukçuları, ölü toprakların tüm ülke müslümanlarma ait olduklarını ileriye sürerek "ihya" işleminin kişiye sâdece kullanma ve fay­dalanma hakkı vereceğini savundularki [113]bu yaklaşım uzayda bu sefer tüm insanlık için düşünülebilir. Bu takdirde tüm insanlığın hakları açısından Birleşmiş Milletler gibi bir kuruluşun devreye girmesi gerekecektir.

Devletin olmadığı yerde aslında mülkiyetten söz edilemez. Uzayı ve iktisadî kullanıma uygun olan gezegen ve uyduları açık denizler gibi tüm yerküresi insanlığına mâletmek ve uzay ile gezegenler hukukunu buna göre düzenlemek elbetteki kâinatın imkânlarından tüm insanlığı yararlandırmak bakımından isabetli bir yaklaşım olur. Fakat bazı şeyler vardırki onlar sâde­ce düşüncede insancıl ve güzeldir ve uyulamada durum karşımıza çok farklı çıkmaktadır. Açık denizler tüm dünyanın olmakla beraber ancak sanayileri ileri düzeyde olanlar oralardan faydalanabilmektedirler. Hukuk müsait ol­makla beraber geri kalmış ülkeler böyle yerlerden hiç bir şey elde edemez­ler. Uzay ve gezegenler için de aynı şey sözkonusudur. Hatta sanayileri uza­ya erişemiyenlerin oraların iktisadî alanlarından yararlanmaları açık denizle­re göre çok daha imkânsızdır. Eğer Birleşmiş Milletler Teşkilâtı uzayı ve iş­letilebilir bir gezegeni tüm dünya insanlığının ortak iktisadî kullanım alanı kabul eder ve oralardan sağlanan menfaat ve gelirlerden, geri kalmış ülkele­re aktarılmak üzere belli meblağların alınmasını sağlıyabilirse bu elbet güzel bir şey olur. Bu arada şunu da söyliyelimki uzaydan elde edibn nimetlerin dolaylı da olsa az çok herkese faydası dokunacaktır.

Boşluklarda dolaşan mâden yüklü parçalara gelince bunlara da İslâm hukukundaki "ihraz" hukuku uygulanabilir. Bu, herkese mubah ve herke­se serbest bırakılan bir şeyi ele geçirenin ona sahip olması demektir. Buna göre bu gibi taş ve parçaları uzayda bir yere toplıyanlar onları ihraz etmiş yâni onları kendi elleri altına sokmuş sayılırlar ve böylece de onlara mâlik olurlar. Bu, denizdeki balığı ağ içine almak gibidir. Balık deniz içinde bulu­nan ağa takılınca artık o ihraz edilmiş ve diğer bir değişle el altına sokulmuş olur. Bundan sonra onu bir başkası kendi mülkiyeti altına sokamaz.

Göklerde imar ve ihya işlemine ihtiyaç göstermiyecek, içinde bitki ve hayvan varlığı bulunan gezegenler veya bizim gibi insanları olan, başka yer­küreler keşfedilir ve fethedilirse durum ne olacaktır? İnsansız ve fakat bitki örtüsü ve hayvan varlığı ile insanın yaşamasına elverişli gezegenler varsa el­bette buralar dünyamız insanlığı için yerleşmeye uygun yerler olacaktır. Böyle yerlerin bulunması imkân hârici değildir. Başlangıçta dünyamızda da sâdece bitki örtüsü ve hayvan varlığı vardı ve yerküresi henüz insansızdı. Bilindiği gibi yeryüzünde insan çok daha sonraları ortaya çıkmıştır. Daha henüz İnsanlı bir aşamaya geçememiş ve bunun için dünya insanlığının ora­ya gitmesini bekliyen gezegenlerin bulunması elbetteki çok büyük bir keşif olur. Bu, sahipsiz bir cennet bulmak gibidir. Eğer iki gezegen arasında ilişki­ler kurulabilirse yaşlı ve tahrib olmuş gezegenimiz bir nebze de olsa nefes alma imkânını bulur. Hatta içinde hayat olmasa bile içi mâdenlerle dolu bir gezegeni ve ay gibi bir uyduyu işletmek bile dünyamıza belli ölçülerde nefes aldırır. Fakat dünyamızın kurtarılması için böyle mucize şeyler beklenme­meli ve o kendi imkânlarıyla kurtarılıp iyileştirilmelidir. Dünyanın kurtulu­şunu hayat dolu gezegenlerin keşif ve fethine ertelemek Nasreddin Hoca'mn ölmekte olan eşeğine; "Ölme eşeğim! Baharda yoncalar bitecek" de­mesi gibi olur. İçi hayat dolu yeni bir gezegen ele geçirenler şüphesiz orasını sahiplenirler ve ihtiyaçları ölçüsünde dünyanın her tarafından oraya insan götürürler. Eğer dünyamız kuruluşlarının müdahale imkânı yoksa orada vak­tiyle Amerika'da olduğu gibi yeni bir kö1e1ik ortaya çıkabilir. Eğer elde tutabilme imkânı varsa bu gibi yerler ilk ele geçirenlerin mülkü hâline dö­nüşmekte gecikmezler. Eğer sâdece mâdenleri işletilebilir meselâ ay gibi bir kütle bulunursa bu sefer bir uzay işçiliği hukuku gündeme gelir.

İçinde insan olan bir gezegen keşfedilirse durum ne olur? Eğer orada­ki medeniyet daha doğrusu oranın sanayisi bizimkinden çok yüksek olursa orayı fethetmek imkânsız olur. Eğer orada henüz bizden geride kalmış bir insanlık varsa orası fethedilir ve bu sefer de harp ve ganimet kanunları işle­meğe başlar. Bu durumda en iyi çözüm İslâm uygulamasında görüldüğü gibi arazileri galiplere dağıtmayıp ilk sahiplerine bırakmak ve sâdece onları ver­gilendirmek olur. Gene bu hukuka göre sahipsiz yerler doğrudan devletin veya tüm halkın ortak ve mubah mülkü hâline getirilir.[114]

Biz baş tarafta mülkiyetin üç boyut içerdiğini ve esas itibariyle tüm yer ve gökler mülkiyetinin Allah'a ait olduğunu gördük. Gene başlarda ikti­sadî servet ve kaynakların ziyan, israf ve toplum zararına kullanımını yasak-Iıyan bazı âyetlere yer vermiştik. Toplumda üstünlük sağlayıp bu üstünlükle­rini dünya hayvan ve ziraî varlığını imha için kullanan ve insanlığa zarar ve­rici tutum içine girenler Kur'an' da şiddetle kınanmışlardır. Ayette bu câ-niyane tutum şöyle dile getirilir:

" O, yeryüzünde iş başına geçtimi orada fesat çıkarmaya ekin ve nesli (hayvan neslini ve insan soyunu) kökünden kurutmaya çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez".[115]

Tüm yer ve göklerin sahibi olan Allah'ne yerküremizde ve ne de eğer varsa kâinatın başka yerlerinde bitki ve hayvan varlığı ile insan neslinin mahvına yönelik davranış ve faaliyetlere riza göstermez. Vaktiyle Ameri­ka kıtasında olduğu gibi nerdeyse tüm kıta insanlığının medeniyetleriyle birlikte katliama tâbi tutulması ne Allah'ın ve ne de insaniyetin kabul edece­ği bir şeydir. Bundan biz elbetteki bugünki insanları sorumlu tutmuyoruz ve onları bu konuda masum görüyoruz. Fakat bir daha ne dünyamızda ve ne de eğer varsa ve ulaşmak mümkünse başka gezegenlerde böyle şeylere imkân verilmemesi için dünya tarihinin bu en büyük katliam ve imhasını burada di­le getirme ihtiyacım duyuyoruz.

Biz göklerde mülkiyet konusunu veya uzayın iktisadî kullanım ve faydalanma hukukunu İslâmdaki ilgili mevzuatı oralara taşıyarak düzenleyip çözmeye çalıştık. Şüphesiz göklerin mevzuatı her zaman ve her yerde yeryü-zündekine uymaz. Bununla beraber genel İslâm hukuk düzeni içerisinde ora­lara uygun bir hukuk oluşturmak mümkündür. Uzay ve göklere elbet hukuk yeryüzünden götürülecek ve bu hukuk oradaki ihtiyaçlara göre ictihadlarla geliştirilecektir. İctihad İslâm Hukukunun, temel esaslara aykırı olmamak şartıyla, canlılık ve çözüm kaynağıdır ve İslâm bu alanda eşsiz bir yere sahip olmuştur. Uzaydaki ihtiyaçlar oradaki hayat içerisinde ortaya çıkacağından şimdiden onları kestirmek güçtür. Din nasılki buradan uzaya ve insanın bu­lunduğu tüm gezegen ve uydulara taşınacaksa hukuk da insanla beraber buradan uzaya götürülecek ve oranın şartlarına uyarlanacaklar. Biz konuyu burada İslâm hukuku içerisinde ele aldık. Eğer İslâm dışındaki hukukçuların uzay için başka yaklaşımları olacaksa İslâm hukuku her zaman onları da de­ğerlendirmeğe hazır olacaktır.

Uzayın, şimdilik üzerinde hayat olan tek gezegeni olarak bildiğimiz dünyamız aleyhine işletilip kullanılması elbetteki bu yerkürenin tüm insan­larını ilgilendirir. Ay ve güneş ışıklarının gelişini engelleyici veya bu ışınla­rın zararlı gelişlerine yol açıcı tüm faaliyetler, yahut uzayın çeşitli kirlilikle­re mâruz bırakılması bunlar arasında düşünülebilir. Eğer yeryüzü bu kirlilik­lerin serpintilerinden etkilenecekse veya göklerin fethinde onlar bir engel oluşturacaklarsa bu türlü faaliyetler hoş karşılanamaz. Ne yerde ve ne de uzay ve göklerde hiç bir tasarruf yüce Allah 'in iradesine ters, insanlığa ve göklerdeki hayata zarar verici olmamalıdır.

Uzaydan sağlanacak menfaatlar sonuçta tüm dünya insanlığına bu yerküresi ötesinden gelen nimetler olur. Daha önce ayrı bir başlık altında ele aldığımız gibi[116] İslâm yer ve gök imkânlarının insanlığın istifadesinde ol­duğunu bildirmiş ve üretim unsurlarından tabiat unsurunu sâdece dünya ile sınırlı görmemiş olan bir dindir. Geçekten uzay ve tüm gökler Kur'an âyetlerinde iktisadî kullanım alanı olarak ilân edilmiştir. Uzay hukukunun dünya insanlığına ve bizzat uzayın kendisine ve göklere zarar değil fayda getirecek biçimde düzenlenmesi biz insanlığa düşen bir görev olmaktadır. Bizim dışımızdaki dünyalar inşallah bizden dünyamızın gördüğü kadar zarar görmezler. İnşallah biz göğümüze zarar vermeyiz ve gök de bu tek dünyamı­za hep faydalı taraflarını verir.[117]



[1] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 459-460.

[2] Bak. En'am, 6/76-78.

[3] En'am, 75.

[4] Gâfir (Mıı'min), 40/36-37; Kasas, 28/38.

[5] Fussılet, 41/53.

[6] Kurtubî, XV/374

[7] San'anî, Musannef, XI/66, No. 19923.

[8] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 461-464.

[9] En'am, 6/125.

[10] Bak. Zemahşerî, 11/86; F. Râzî, XIII/I83; Kurtubî, VII/82.

[11] Rahman, 55/33-35.

[12] Bak. Taberî, XXVII/80; F. Râzî, XXIX/112-1I3; İbn Kesir, III/419; Ebu's-Suûd, VIII/181; İbmı'l-Cevzî,VIII/ll6-l17.

[13] Şuvaz ve Nuhas kelimelerine verilen anlamlar için "Yerkürenin Tabakaları ve Yapısı" baş­lığına bak..

[14] Aktâr"m tefsiri için bak. İbn Kuteybe, 438, Râgıb el-Isbahânî, 615; Taberî, XXVII/80; îbnu'I-Ccvzî, VIII/116vd.

[15] F.Râzî,XXIX/ll2-113.

[16] Taberi, XXVII/80; Kurtııbî, XVII/170; İbnu'l-Ccvzî, VIH/116.

[17] İbn Kuteybe, 438; Diğer anlamlar için bak. Taberî, XXVII/80; F. Râzî, XXIX/112-113; Kurtubî, XII/170; EbusSuûd, VİII/181.

[18] Sad, 38/10.

[19] Dahhak ve diğerleri için bak. Taberî, XXIII/82; İbn Kuteybe, 376; İbn Kesir, III/19S; Kur-...uı  v\/yı<ı

tubî,XV/!53.

[20] F. Râzî,XXVI/180.

[21] Hacc, 22/15.

[22] Taberî, XVII/95; İbn Kesîr, 11/533; Suyûtf, ct-Dürru'i-Mcnsûr, IV/347 .    

[23] F. Râzî, XXIII/16; İbn Zeyd ve karşıt anlayışlar için bak. îbn Kuteybe, 291; Taberî, XVII/95-96; Kurtubî, XII/2I-22; İbtuı'l-Cevzî, V/414.

[24] Ebû Müslim el-Isfahfinî (6. 322 H)..

[25] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 464-469.

[26] Hıcr, 15/14-16.

[27] Nîsâ, 4/78.

[28] Bak. Kurtubî, IX/272; E Râzî, XVIII/224; Neysabûrî, XIII/56.

[29] Ankebut, 29/22.

[30] Ankebut, 19-20.

[31] Taberî, XX/90.

[32] Zemahşerî, IV/245.

[33] F. Râzî, XXV/49; İbnu'l-Cevzî, VI/266; Kurlubî, XIII/337; Neysabûrî, XX/88.

[34] Kurlubî, XIII/337; İbnu'l-Cevzî, VI/266.

[35] Fâtır, 35/44.

[36] Rûm, 30/17-18.

[37] Tefsir ve tercümeler için bak. İbnu'l-Cevzî, III/4; E Râzî, XII/i54-156; Kurlubî, VI/390; İbıı Kesir, 1/568; Zemahşerî, 11/58; Ayrıca bak. Nesefî, H/3; H. Basrı Çantay, 1/182.

[38] Lokman, 31/16.

[39] Geniş bilgi için "Sahra" adlı başlığa bak.

[40] Bak. F. Râzî, XXV/148; Kurtubî. XIV/68; İbnu'l-Cevzî, VI/321; îbn Kesîr, 111/66.

[41] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 469-475.

[42] Hadîd, 57/4.

[43] Scbe',34/2.

[44] Bak. Zemahşerî, V/58; R Râzî, XXV/239 vd.; Kurtubî, XIV/259 ; İbn Kesîr, IH/120, 445.

[45] Ahmed, Müsned, III/419; Mâlik, Muvalta', Şe'r, 10.

[46] Müslim, îman, 279; Ahmed, Müsned, 1/422.

[47] Tirmizî, Tefsir, 54.

[48] Mıı'minûn, 23/17.

[49] Taberî, XVIİI/I0; İbn Kuteybe, 296; Râgıb el-Isbahânî, 452; M. Fuad Abdulbakî, 121.

[50] Kuriııbî, XII/111.

[51] Bak. F. Râzî, XXX/122.

[52] Zariyat, 51/56.

[53] İnşıkak, 84/19.

[54] Tabcrî, XXX/78-80; F. Râzî, XXXI/109-110; İbnıı'I-Cevzî, IX/67-68; Suyûtî, VI/330; Hâ­kim, Müstedrek, 11/518-519; Zehebî, 17/518; M. Fuad Abdulbaki, 121.

[55] (b) harfinin ötresiylc okunan "leterkebıınne" fiilinin fâilİ "sizler" dir.

[56] Bu âyet için bak. Müddessir, 74/30.

[57] Tirmizî, Tefsir , 57. ]; Yerkürelerin sayısı konusunda ilgili âyel ve hadislerin açıklaması için "Yerlerin Sayısı" başlığına bak..

[58] Tirmizî. Diyat, 8; Bağavî, 11/508, No, 2601; Geniş bilgi için "Hz. Muhammedrin gökler­deki bazı canlı faaliyetlerine ilişkin sözleri" haslığına bak.

[59] îbn Mâcc, Dua, 14.

[60] Ahmed, Miisned, IH/419; Mâlik, Muvatla', Şe'r, 10.

[61] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 475-481.

[62] Ibn Sa'd, 1/40.

[63] Meryem. 19/56-57.

[64] Taberî, XVI/72-73.

[65] İbn Sa'd, 1/40; Kurtubî, XI/118; Suyiitî, el-Dürt el-Mcnsûr, IV/274-276.

[66] Hâkim, Müstedrek, 11/549; Zehebî, 11/549 (Hâkim'in haşiyesinde).

[67] Buhârî, Mcnâkıbu'l-Ensar, 42, Tevhîd, 37, BedVİ-halk. 6; Müslim, İman, 259; Ncsâi, Salat, 1, Tirmizî, Tefsir, 19.

[68] Taberî, XVI/72-73.

[69] Kurlubî, XI/117-119; İbnu'l-Cevzî, V/241-243; Sııyûıî, el-Dürr el-Mensûr, IV/274-276.

[70] Zemahşerî, IV/244.

[71] Taberî, XVI/72-73; İbn Kasır, H/465; Suyîitî, el-Diirr, İV/274 vd.

[72] Kurlubî, XI/117.

[73] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 482-484.

[74] Âl-i İmran, 3/55 484.

[75] Nîsa, 4/157-158.

[76] Bu hadisler için "Kıyametin genel olarak belirtileri" başlığına bak..

[77] Bulun bu hadisler için bak. Buhârî, Mezalim, 31, Enbiya, 49; Müslim, Filen, 110, îman, 242; Ebû Dâvud, Melâhım, 14; İbn Mâce, Fiten, 33; Tirmizî, Fiten, 54, 59; Ahmed, Müs-ned, 11/159,406.

[78] Nîsa, 4/159.

[79] Bu konuda Ebû Hureyra'nin birsözii için bak. Buhârî, Enbiya, 49.

[80] Âl-imran, 3/19.

[81] Hz. İsa'nın bulunduğu gök için bak. Buhârî, Menâkıbu'l Ensar, 42, Bcd'ü'I-Halk, 6; Müs­lim, İman, 259: Nesâİ, Salat, 1.

[82] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 484-487.

[83] Bu konuda iddialı bîr çalışma için bak. İskender Türe, Zülkarneyn, İstanbul 1997.

Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 487-489.

[84] Necm, 53/13-16; Geniş bilgi için "Sİdrelü'l-miinleha" başlığına bak.

[85] Buhârî. Tevhid, 37. Sakıt, 1, Enbiya, 5, Menâkıbu'l-Ensar, 42, Müslim, İman, 260-264; Nesâî, Salat, 1.

[86] Müslim, İman, 261.

[87] Buharı. Bed'iül-halk, 6. Mcnâkıbu'l-Ensar, 42; Müslim, İman, 259-264; İbn Hıbbatı, Sa-hîh, 1/128, No. 47.

[88] Burak için ayrıca "Hz. Peygamber'in miraç yolculuğunda kullandığı burak" haslığına bak.

[89] Bak. Hâcc, 22/47; Secde, 32/5; Me'âric, 70/4.

[90] Geniş bilgi için "Kâinatla Mesafe ve Zaman" başlığına bak.

[91] Fussılet, 41/11.

[92] Enbiya, 21/30.

[93] Bak. Taşkın Tuna, 122.

[94] Mülk, 67/3; Bu konuda geniş açıklama için "Göklerin sayısı" başlığına bak.

[95] Bııhârî, Tevlıid, 37.

[96] Buharı, Menâkıbu'l-Ensar, 42; Müslim, İman, 264; Nesâî. Salat, 1.

[97] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 489-496.

[98] Bakara, 2/102; Âi-i İmran, 3/28, 189; Nîsa, 4/126; Maidc,5/17,. 18,40, 120; A'raf, 7/158; Tevbe. 9/116; Nıır, 24/42; Fıırkan, 25/2; Fâlır, 35/13: Sad. 38/10; Zîimcr, 39/6, 44; Şûra. 42/49; Zııhrûf, 43/85; Câsiye, 45/27; Fetih, 48/14; Hadid, 57/2, 5, Tcgâbım 64/1; Burûc. 85/9: Mülk, 67/1: Mu'minün, 23/88; Yasin, 36/83.

[99] İsra, 17/1! 1; Fıırkan, 25/2.

[100] Necm, 53/39.

[101] Alah'ıı nisbel için bak. Nûr, 24/33.

[102] Bu Ayetler için bak, M. Fuad Abdulbaki, cl-Mıı'cernu'l-mufehres li-Elfâzı'l-Kur'an, "mal: " md.

[103] Al-i İmran, 3/26.

[104] Hadîd, 57/7.

[105] Hûd, 11/87.

[106] Kasas 28/76-82; Ankebût 29/39.

[107] Nîsa, 4/5.

[108] Mâdenler ve mera (: hımâ) lar için bak. Celâl Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 55, 68-84.

[109] Mâlik, Muvatta', Akkdıye, 24 (C 11/743); Ebû Ubeyde, 285-286, No. 700.

[110] Ebû Yûsuf, 69 vd.

[111] İhya ve bu konudaki görüş kaynaklar için bak. C. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 37-41,51.

[112] Bak. Ebû Yûsuf, 70-71; Yahya b. Âdem, 90-93, No. 285-293.

[113] Aynî, V/33'dcn C. Yeniçeri, İslâm İktisadı, 40.

[114] Arazi mülkiyeti ve doğuşu hakkında geniş bilgi için bak. C. Yeniçeri, İslâm İktisadının Esasları, 35-59.

[115] Bakara 2/205.

[116] Yer ve Göklerdeki İmkânların İnsana" Sunulması başlığına bak.

[117] Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları: 497-503.