Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Birinci Coz - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 1. Sayfa

BİRİNCİ COZ.. 2

SÛRE-İ FATİHA.. 2


BİRİNCİ CÜZ

 

SÛRE-İ FATİHA

 

[Her bir hamdedicilerin hamrî ve sena edicilerin senası, âlem­lerin Rabbi olan AÎIahii Tealâ'ya mahsustur.] Medh-ü sena Al­lah'ın gayrıya tecavüz fmez. Yani; zevilukulden ve zevilukulün gayrıdan, âlemin her nev'inden, her ferdinden, her cüz'ünden meth-ü senaya müteallik sudur eden hamdü sena cemî' sıfât-ı ke-maliyeyi cami olan Allahü Tealâ'ya mahsustur. O Allahü Tealâ ki, bu âlem-i mükevveriatm her zerresini kabiliyyet ve liyakatine gö­re kemaline isal ve menafimi celbe ve mazarratını defa muktedir kılmakla terbiye edicidir; ve cümlesinin müddet-i hayatında be­kası Allah'ın terbiyesinin eseridir. Çünkü herşey bidayesinden ni-hayesine kadar terbiye-i ilâhiyeye muhtaçtır. Eğer terbiye-i ilâhi­ye olmasa idi; cümlesi derhal yok olur, giderdi.

Fahri Razı ve Kazî'nin beyanları veçhile hamd; nimet muka­bilinde Cenab-ı Hakkı sena etmektir.,

Nimet mukabilinde sena, nimeti bilmekle olup Allahü Tealâ'-nm nimetleri ise sayılmaz ve tükenmez olduğundan insan evvel­emirde kendi zatını nazarı itibare alarak vücudunu ve vücudunda olan terkibatı ve sair sanayi-i garibeyi ve zahirde gözlerini, kulak­larını, ellerini ve ayaklarını tefekkür edince binlerce nimete tesa­düf ettiği gibi vücudunun bekası için halkolunan nimetleri görün-ee her nevi meth-ü senanın Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunda asla tereddüt etmez.

Amma, bazı insanların âharinden görmüş olduğu nimet mu­kabilinde o âhari senası ve bilhassa ümmetlerin peygamberlerini ve tilmizlerin üstazlarmı senaları, gerçi zahirde Allah'ın gayriyi sena ise de, hakikatte cümlenin halikı Allahü Tealâ olduğu için o senalar dahi bilvasıta Allahü Tealâ'ya râcidir. Çünkü nakşı me-dih nakkaşa râci olduğu gibi, mahlûku methetmek de halika râci­dir. Binaenaleyh; Her kim, kimi sena ederse, hakikatte o sena, onu halkeden Allahü Tealâ'yı senadır.

Elhamdülillah cümle-i latifesi, Vacip Tealânm hayat, ilim, ira­de, kudret sıfatlarıyla muttasıf olduğuna delâlet eder. Zira hamd, an ihtiyarin sudur eden bir fiili cemü mukabilinde olup, şu tadad olunan sıfatlarla muttasıf olmayan kimseden fiili cemü sudur ede­meyeceğinden Vacip Tealâ'ya hamdetmek ve hamdin Allaha mah­sus olduğunu haber vermek; Allah'ın şu sıfatlarla muttasıf oldu­ğunu beyan demek olacağı Beyzâvî'nin cümlei ifadâtmdandır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran: cüm­lesi şükrün ve hamdü senanın bizzat ve bilvasıta mecmuu, Allahü Tealâ'ya mahsus olduğunu haber vermekten ibaret ise de, manâsı; mealinde emir olduğu cihetle Allahü Tealâ'ya, hamdin keyfiyetine kullarına talimi mutazamrmndır. Yani «Allahı sena edeceğiniz zaman Elhamdülillah deyin» demektir. Şu halde; Al­lahü Tealâ'ya hamdetmek ve gibi cümle­lerle dahi eda olunursa da, hamdi ifade etmekte, evlâ olan elham­dülillah cümlesi olduğuna âyet-i celîle delâlet eder. Çünkü Cenab-ı Hak Kitabının bidayesinde bu cümle-i celileyi iradla kullarına hamdi talim buyurması, hamdi ifade eden elfaz içinde bu cümle­nin efdal olmasına büyük bir delildir.

Rab terbiye manâsına masdar ise de, burada herşeyi ke­maline isal edici manâsına Vacip Tealâ'nm esmâ-yı hüsnâsmdan-dır. Rububiyet sıfatı, sıfât-ı ilâhiyenin a!zamı olduğuna işaret için Vacip Tealâ Kitabının bidayesinde zat-ı ülûhiyetini rububiyet sı­fatıyla tavsif buyurmuştur. Çünkü alâ tarik-ı tedriç herşeyi kema­line isal eden terbiyedir. Eğer terbiye olmasa mahlûkat ve mükev-venatın noksan kalacağı şüphesizdir. Zira cümlesi inâyet-i ilâhiye ve terbiye-i sübhaniye ile kendisinden maksud olan gayeye vasıl olabilir. İnayet-i ilâhiye olmadıkça hiçbir şey maksud olan gayeye vasıl olamaz ve elbette noksan olurdu,    r

Âlemin: Allahü Tealâ'dan mâada mevcudatın kâffesi Vücudu Bari'ye alâmet ve delil olduğu için âlem denilmiştir. Şuj-halde Fahri Razî, Kazı ve Medarik'in beyanları veçhile ecsam, ce-' vahir, ârâz, mütehayyiz, müfarik, kalîl, kesir, küçük ve büyük cümle mahlûkat âlemde dahildir. Binaenaleyh âlem ecza-yı mev­cudatın her cüz'üne şamil olduğu için Cenab-ı Hakkın terbiyesi âlemin her zerresinde görülmektedir. Ecza-yı âlemden hiçbir cüz'-ün terbiye-i ilâhiyeden hariç olmadığına işaret için umum efrada ve şunıûle delâlet eden elif lâm istiğrakıyla cenıî sıygası varid olmuştur ki, terbiye-i ilâhiyenin her zerre-i âleme şamil olduğuna sarahaten delâlet etsin ve âlem eczasından hiçbir cüz'ün terbiye­den müstağni olmadığı bilinsin ve herkes kendisinde lâyuad ter­biye-i ilâhiye olduğunu düşünsün ve o terbiyeyi veren rabbisine hamdetsin...

Alem, mevcudatın kâffesine şamil olup mevcudat içinde âkil ve gayrı âkil varsa da; âkil, gayrı âkil üzerine tağlib olunduğun­dan ukalâya mahsus olan cem'i müzekker salim sigası ile varid olmuştur.

Vacip Tealâ'nm hanide istihkakı, zât itibariyle olduğuna işa­ret için lâfza-i celâl ve sıfat itibariyle müstehak olduğuna İşaret için Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü Allah, ism-i şerifi Va­cip Tealâ'nm enva-ı sıfatı cami zât-ı ülûhiyetine delâlet ettiği gibi rububiyet sıfatı da enva-ı sıfatına delâlet eder. Zira hayat, ilim, kudret, irade sıfatı olmayan zatta terbiye sıfatı olmaz. Yani bu sıfatları haiz olmayan zat hiçbir şeyi terbiye edemez. Binaenaleyh, âlemi terbiye eden zâtı ülûhiyette elbette bu sıfatların vücudu lâ­zımdır. Şu halde Allahü Tealâ'nm hamde istihkakı hem zâtı, hem sıfatı itibariyle olduğuna bu âyet delâlet eder.[1]

Vacip Tealâ hamdin zat-ı ülûhiyetine mahsus olduğunu ve âlemin her fert ve her cüz'ünün hilkati ve hilkatinden sonra ke­maline isali noktasından mürebbi olup her ferdini haddi lâyıkına iblâğ edici olduğunu beyandan sonra, cümle mahlûkatına rahmeti şâmil bulunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Hamd şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki, o Allahü Tealâ bil­cümle âlemlerin rabbi olduğu ve dünyada mahlûka!m her nev'ine ve her lerdine in'am ve ihsan ettiği gibi, âhirette dahi bilcümle müminlere in'am ve ihsan edicidir.]

Fahri Razi'nin beyanı veçhile rahmet; enva'ı afattan halâs ve enva'ı hayratı eshab-ı ihtiyaca isal eylemek suretiyle ih­san ve in'am etmektir. Binaenaleyh; kullarını cemi afattan muha­faza ve enva'ı hayrata nail kılan Vacip Tealâ'dır.

İnsanı her uzvuna arız olacak binlerce derd ve âlâmdan mu­hafaza buyurduğu gibi, anasının rahminden hin-i mevtine kadar insanın nail olduğu sayılmaz ve tükenmez nimetleri dahi ihsan eden Allahü Tealâ olduğunda edna aklı olan bir kimse tereddüt etmez. İşte beyan olunduğu veçhile kullarına yüz binlerce nimet­lerini isal ettiği cihetle hamd-ü senaya müstehak olduğunu bu âyetle Cenab-x Hak beyan buyurmuştur. Yani «Allahü Tealâ hani­de nıüstehaktır. Zira Allahü Tealâ; rahman ve rahimdir. Her kim­se ki, rahman ve rahîm ola; hamde müstehaktır. O halde Allahü Tealâ hamde müstehaktır.» demek olur.

Rahman; ibaddan sudur etmesi tasavvur olunmayan nimetleri in'am edici manâsına olup rahîm ise, ibaddan su­dur etmesi tasavvur olunan nimetleri in'am edici manâsına oldu­ğundan rahman, Vacip Tealâ'ya mahsus isimlerdendir. Binaena­leyh; Allah'ın gayrıya «Rahman» ıtlak olunmaz, ama «Rahîm» Allah'ın gayrıya ıtlak olunabilir.

Gerçi (Rahman) ile (Rahîm) besmelede sebketmişse de rah­met ile inayet-i ilâhiye herşeyden ziyade olduğuna ve rahmet-i ilâhiyenin kesretine işaret için besmeleden sonra Fatiha-i Şerife'-de dahi rahmet sıfatı ayrıca zikrolunmuştur. Çünkü rahmet-i ilâ­hiye olmadıkça hiçbir şey vücut bulmaz.

Rahmet;   rıkkat-i kalb manâsına olup Vacip Tealâ Hazretleri kalb ve saire gibi âzâ ve cevârihten münezzeh olduğu ci­hetle rikkat-i kalbin lâzımı ve gayesi olan (in'am) ihsan manâsın­da mecaz olarak bu makamda Vacip Tealâ zâtım Rahman ve Ra­him sıftlarıyla tavsif buyurmuştur. Şu halde, (Rahman) ve (Ra­him) demek; in'am ve ihsan edici demektir. Çünkü rahmetin asıl manâsı olan rikkat-i kalb ihsana sebep ve ihsan ona lâzım gelir.

Rahman ve Rahim Vacip Tealâ'nm hamde istihkakına illet ve delildir ve takriri şöyledir: «Allahü Tealâ hamde müstehaktır. Zira; Allahü Tealâ zahiren ve bâtmen kullarına merhamet buyu­rucudur. Her zat ki, kullarına merhamet buyurucu ola, hamdü se­naya müstehaktır. O halde, Allahü Tealâ hamdü senaya müste­haktır. Çünkü Vacip Tealâ'ya hamdeden olsa veya hamdeden ol­masa bile zâtında hamde müstehak olduğu gibi evsaf-ı celüe ve ef al-i cemilesi itibariyle de hamde müstehaktır.

Hülâsa, Vacip Tealâ bilcümle zerrât-ı âlemi kemaline isal edici bir mürebbî-i hakîkî olup dünyada kullarının kâffesine ve âhirette yalnız mümin kullarına in'am edici olduğu ve zâtında hamdü senaya müstehak bulunduğu gibi âlemleri terbiye ve cüm­le mahlûkata ihsan sahibi olduğundan dolayı da hamde müstehak olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [2]

Vacip Tealâ bilcümle âlemlerin mürebbisi olup enva'ı nimet­leri dünyada ve âhirette ihsan edici olduğunu beyandan sonra dâr-ı âhirete de malik olduğunu beyan etmek üzere (^Jl^cUU) bu­yuruyor.

[Âlemlerin rabbisi ve kullarına in'am ve ihsan edici Allahü Tealâ yevm-i   ceza olan   kıyametin ve dar-ı   ahiretin malikidir.]

Çünkü âhirette herşeye malik ve mutasarrıf Zat-ı Ecel ve Ala dır. O günde her türlü temellük ve tasarruf ona râci ve onun gayrı ve­lev zahirde olsun bir malik yoktur ve olamaz.

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette emir ve nehiyle istediği gibi tasarrufa malik olduğunu zikr için yevm-i cezanın maliki bulun­duğunu beyan buyurmuştur. Çünkü yevmi cezaya malik olanın o günde cereyan edecek umurun kâffesine de malik olacağı evlevi-yetle sabittir.

Din; şeriat ve itaat manâsına varid olursa da bu makam­da Beyzâvî'nin beyanı veçhile ceza manâsına olduğundan (yevm-i din)den murad; yevmi ceza ve darı âhirettir. Ve yevmi cezada her umura malik ancak Vacib-ül Vücud olup o günde emr-i nafiz başka bir kimse olmadığına işaret için «malik», «yevm»e rnuzaf kılınmıştır.

Gerçi Vacip Tealâ yevmi cezanın maliki olduğu gibi dünya­nın dahi maliki ise de, dünyada insan ariyet ve mecaz tarikiyle mülk ve saltanat sahibi olarak unıur-u dünyaya muvakkaten mâ­lik olduğundan yevmi cezanın malik-i müstakilli olduğu tasrih olunmuştur. Çünkü; o günde saltanat-ı faniyeye malik olup dün­yada malik ve hâkim olanların mülk ve hükümleri bir hayal-i ma­ziden ibaret kalır. Binaenaleyh o günde cü:nle nâsın mercii ve melcei ancak lutf-u Bâri'dir.

Vacip Tealâ üzerine şu zikrolunan evsafı icra etmek hanide istihkakını ve ibadete lâyık ve ehak olduğunu beyan içindir. Zira âlemin rabbı ve halikı olması ve zahir ve batın dünyada ve âhi-rette bilcümle nimetlerini in'am etmesi ve bilhassa yevmi kıya­mete malik olması; Cenab-ı Hakkın hamde müstehak olduğunu iş'ar ettiği gibi ibadete elyak olduğunu dahi ifade eder. Çünkü muti1 ile âsi ve zâlimle mazlum beynini tefrik için hazırlanan yev­mi cezaya malik olmak; ancak ibadete lâyık ve o güne malik olan zat olduğunda edna aklı olan tereddüt etmez. Zira o günde ceza; dünyada geçmiş olan â'male göre olduğundan o güne ve o günde ceza vermeye malik olan zat ancak mabûd olması lâzım gelen zat­tır. Çünkü; ibadet edenlere güzel ceza ve kabahat edenlere fena ceza vermek ancak mabudun şanıdır.

Vacip Tealâ, âlemin rabbı ve halikı olduğunu beyanla dün­yaya ve esbab-ı maişete tevessül edenlerin umur-i maişetini tes­hil etmekle bilcümle nimetlerini in'am edeceğini beyan ve merha-met-i ilâhiyeden istimdadın lüzumuna işaret buyurduğu gibi, zâ­limden mazlumun intikamını almak üzere yevmi kıyametin ve ahvali âhiretin-vukuuna dahi işaret buyurmuş ve bu vesile ile erbab-ı isyanı itaate davet etmiştir. Çünkü; yevmi cezanın vukuuna iman eden bir asinin elbette o günde rezil ve rüsva olmamak için nefsine insaf etmesi lâzımdır.

Binaenaleyh; âhirete imanı olmayan kimse her fenalığa cür'et eder ve hiçbir kötülükten çekinmez. Zira; akıbet korkusu yoktur ki fenalığa cür'et etmekten onu men' etsin. [3]

*■ *#.

Vacip Tealâ hamd ve senanın ancak zatına münhasır olmasını beyanla tevhide işaret ve bu işareti âlemlerin rabbisi olduğunu beyanla tasrih ve rububiyetin levazımından olan in'am Ve ihsanı­nı ve bu ihsanın şükrü olan ibadatı eda eden kimseye mükâfat ve eda etmeyenlere mücazatmı müş'ir olan yevmi kıyamete de malik olduğunu beyandan sonra tevhidden gaye ve maksadı beyan zım­nında buyuruyor.

[Yarabbi! Ancak sana ibadet eder.ve bilcümle umurumuzda sana istiane ve senden yardım taleb ederiz.]

İbadet; Fahri Razi'nin beyanı veçhile âmire tazim su­reliyle me'mur olduğu fiili, emrolunduğu veck üzre yerine getir­mektir. Çünkü ibadetin hulâsası; abdin kemâli tezellül ve hudû' ve huşu' ile Rabb-i Teaiâ'ya nihayeti tazimi ifa etmektir. Nihayeti tazim ise, ancak ibadeti Allahü Teaiâ'ya hasırla mâsivâyı gönül­den çıkarmaktır. Çünkü; mâsivâ kalbinde oldukça tazim olabilirse de lâyıkı veçhile olamaz; elbette noksan olur. Binaenaleyh Şân-ı Ülûhiyete lâyık olan ibadet; mâsivâdan feragatle husul bulan iba­dettir. Amma ibadetini eda ve tâ'zîmini yerine getirdikten sonra mâsivâ ile iştigal edebilir.

İstiane;' dünyevî ı)e uhrevî umurun küllisinde yardım taleb etmektir. Şu halde manâ-yı nazım [Yarabbi! Her umuru­muzda senin dergâhına müracaat ve iltica eder ve mühimmatı­mızda muavenet talebini sana hasrederiz ve senden gayrı bir mel-ceimiz yoktur. Bize imdad ve iane et] demektir.

Beyzâvî, Fahri Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile sûrenin bi-dayesinden bu âyete kadar zikrolunan evsaf-ı celile ile Vacip Tealâ malûm olunca gaybden hitaba intikal olundu. Çünkü ibadeti tahsis ve muavenet talebini Allahü Tealâ'ya hasretmek; ibadete istihkak ve muavenete iktidar icap edip o iktidarda zikrolunan ev­saftan malûm olduğu cihetle kul tarafından, ibadet edeceğine be­yanı hitap tarikiyle varid olmuştur.

Çünkü; medhü sena gaib suretiyle olursa da, iltica ve arz~x hâcât, istimdada merci olan zatın huzurunda yalvarmak suretiyle olduğundan âyet-i celüede Cenab-ı Hakkı evvelâ ihbar ve gaib sıy-galanyla methü sena, saniyen huzurunda gibi hitap suretiyle is-timdad etmek tariki varid olmuştur.

Bu âyet-i celile; icmâlen envai tekâlifi camidir. Çünkü Fahri Razi'nin beyanı veçhile ibadet; envai tekâlif» evamir ve nevahiye şamil olduğundan fıkıh ve ahlâk kitaplarında beyan olunan me­sailin kâffesi, ibadetde dahil olduğu gibi bilûmum dûa, tazarru ve istirhamata müteallik olan mesail dahi istianede dahildir. Şu hal­de: Cenab-ı Hak ahkâm-ı şer'iyenin kâffesini bu iki kelimede dere ile Kur'ân'da ibadata ve istiâneye müteallik olan âyetlerin ahkâ­mına remz-ü işaret buyurmuştur. Binaenaleyh; bu iki kelimenin müştemil olduğu ahkâm; Bahr-i muhiti bîpâyandır ve abd için her vakit ibadet ve umuru mühimmatında Allahü Tealâ'ya müracaat ve istirhamatm lüzumuna işaret için istimrara delâlet eden mu-zari sıygası ile varid olmuştur.

Beyzâvî*nin beyanı veçhile âyette arif billâhm halini tarif ve meslekini tayin ve vazifesini talim vardır. Çünkü arifin hali; ev­velâ zikr-ü fikir ve esma-i ilâhiyenin medlülâtmda teemmül ve âyetleriyle istidlal ve sanayii garibelerine nazar etmekle tama-miyle marifet hasıl olduktan sonra lâyıkı veçhile ömrünü ibadete hasretmek ve Cenab-ı Hakkın kudret-i kâmilesini bilip her umu­runu fiazaya ve her ihtiyacını defa kâfi olduğunu idrakle hemen muavenet talebine musaraat etmektir.

Vacip Tealâ'dan istiane ve istimdad edecek kimse evvelâ Al­lahü Teaîâ'yı lâyık olduğu evsaf-ı celile ile tavsif ve methü sena ve taleb ettiği şeyi ihsan etmeye kadir olduğunu ikrar ettikten sonra istiane etmek mes'ulü is'afa medar olduğuna işaret için kul­larına Zat-ı Celilini tavsif ettikten sonra istiane edilmesini tavsiye buyurmuştur. Binaenaleyh; dûa edecek olan kimse duadan evvel

Vacip Tealâ'yı methü sena ve hâlikıyetini, kudretini ve rubibiye-tini beyandan sonra duaya mübaşeret etmelidir ki, duası dergâhı uluhiyetinde kabul olunsun.

İbadet ancak Vacip Tealâ'ya mahsus olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığına, dünyevî ve uhrevî her işine yardım iste­mek ancak Allahü Tealâ'ya muhtas olup Allah'ın gayrıdan hakiki yardım istemek caiz olmadığına işaret için her iki cümlede lâfızları takdim olunmuştur. Gerçi umur-u dünyada esbaba tevessül ve bazı kimselerden yardım istemek caizse de, gerek esbabı ve gerek gayrın muavenetinde tesiri halkedecek Al­lahü Tealâ olduğundan hakiki muavenet Allah'tandır. Allah'ın gayrıdan muavenet olursa da, surîdir. [4]

* ##

Vacip Tealâ istiane ve ibadetin ancak zatına mahsus olduğu­nu beyandan sonra istianenin tarikini kullarına talim etmek üzere buyuruyor.

[Yarabbi! Bizi doğru yola isal ve irşad et.]

Yani; Ey bizim rabbımız! Bulunduğumuz iman ve din-i İslâm olan tarik-i müstakimde bizi sabit kıl. Zira; tarik-i müstakime isal edecek sensin, senden gayrı hidayeti halkedecek yoktur. Şu halde sen bizi hidayete isal et.

[O sırât-ı müstakim ki; senin kendile­rine in'am ettiğin enbiya, ulema ve sülehanın tarikleridir.]

Yani; Ya rabbena! Bizim senden istirham ettiğimiz tarik-i müstakim şol kimselerin tarik ve meslekleridir ki, sen onlar üze­rine imanı tevfik ve doğru yola irşad etmek suretiyle in'am etmiş­tin. Şu halde bize de onların tarikini ihsan et.

Bu cümle, evvelki cümle ile taleb olunan muaveneti beyan için sevkolunmuş bir cümle-i iptidaiyedir. Zira taleb olunan mua­venetten en mühim ve en büyüklerinden maksadı aksa olan ehem­miyetine binaen ayrıca zikir kabilindendir. Yahut Beyzâvî'nin be­yanı veçhile ibad tarafından muavenet talebine dair vaki olan istirham üzerine Vacip Tealâ canibinden «Size ne gibi şeylerle iane edeyim ve nasıl iane istersiniz?» unvanında varid olan suale ce­vap olarak «Yarabbi! Bizi tarik-i necata hidayet et» demekle âzam-ı makaasıd olan hidayeti talepte bulundular. İstianeden maksatları ise, enbiya, ulema ve sulehanın mesleki olan tarik-i müstakimi taleb etmekten ibaret olduğundan onu beyana suru et­mişlerdir.

Hidayet, lutufla, maksûda delâletten ibaret olduğu cihetle ha­yırda istimal olunduğundan, serde istimal olunan dalâletin zıddı-dır. Hidayetin envâı çoktur. Lâkin Beyzâvî'nin beyanı veçhile hi­dayetin hulâsası üçtür:

Birincisi; kuvve-i akliye ve havassı hamse-i zahire ve sair alât-ı câriha gibi abdin mesalihine ihtidaya ve mazarratlarından içtinaba muktedir olacağı alet ve esbabı halk ve matlûba vusulü ihsan etmektir.

İkincisi; hakla batıl ve fesatla salâh beynini tefrik eder, de-lâil-i akliye ve nakliye nasbetmekle kullarına doğru yolu göster­mektir.

Üçüncüsü; rusül-i kiramı göndermek ve kitaplar inzal etmek ve kalplerini doğru yola münşerih kılmaktır. Bu ma'nâca Cenab-ı Hakkın kullarına hidayeti ve tarik-i hakkı "'beyanı her zaman mev­cuttur ve her şahıs hakkında caridir.

Sırat-ı müstakim; mutlaka doğru yola itlak olunursa da, bu makamda din-i İslâm ve şeriat-i ahmediye'nin itikad ve amel-i sa-lih ve tehzib-i ahlâka müteallik ahkâm-ı şer'iye ve esasiyesidir. Buna nazaran manâ-yı nazım [Yarabbi! Bizi din-i îslâmın ve şe­riat-i ahmediyenin ahkâmına hidayette kıl.] demektir.

cümlesi emir suretinde duadır. Çünkü emir suretin­de ednadan â'lâya vâki olan hitab; tazarru ve niyazı mutazammın olduğundan dûa ve istirhamdır. Şu halde hidayeti talep henüz ih­tida etmemiş kimse tarafından sudur ederse nefsi hidayeti talep­tir. Amma şu dûa, hidayet-i İslâmiye ile ihtida eden kimseden su­dur ederse hidayette dâim ve sabit kalmasını arzu ve istirham et­mekten ibarettir.

Bu âyette Cenab-ı Hakkın    in'am ettiği    kimselerle murad; kavmi Mûsâ ve kavm-i İsa'nın sulehâsı olduğu İbn-i Abbas Haz­retlerinden mervi ise de ekser-i müfessirinin beyanları veçhile esah olan enbiya-yı kiram ve şüheda ve mutlaka ehli imanın su-lehâsıdır. Nimetten murad; nimet-i dindir. Zira insanı saadeti dareyne isal eden her asırda din-i mübindir. Binaenaleyh; insan için herşeyden evvel taleb olunmaya şayan olan bir din üzere ihtida ve hidayetinde sebat etmek olduğundan Cenab-ı Hak bu cihetin taleb olunmasını kullarına herşeyden evvel talim buyurmuştur. Çünkü Fatiha Sûresi Kur'ân'da evvel nazil olan âyetlerden değil ise de evvel nazil olan s r 'lerden olduğu mervidir. Şu halde Va­cip Tealâ'mn zâtını senadan sonra kullarına evvel be evvel teret-tüb eden vazifenin din ve tarik-i hak üzere hidayeti taleb etmek olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuş ve şu beyanı ile din-i hakkı taharri ve taleb etmek herşey üzerine mukaddem olduğuna işaret ve vacip olan.tarik-i hakka sülük etmek olduğuna ima etmiştir.

Hulâsa; turuk-u ilâhiden in?âm ve ihsana nail olan sulehamn tariklerini taleb ve onların meslekleri ind-i ülûhiyette makbul ol­duğu cihetle o mesleke sülük etmek her insan için lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [5]

Vacip Tealâ insan için taleb ve arzuya muvafık olan tarikin taraf-ı ilâhiden in'am olunan kimselerin tarikleri olduğunu beyan­dan sonra gazab-ı ilâhiye mazhar olmuş ve dalâlette kalmış olan­ların tarikleri taleb olunmaya şayan olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yarabbi! Bizi şol kimselerin tarikine hidayette kıl ki, onlara, sen Iûtfu kereminden in'am etmiştin, in'am olunanların tarikine hidayette kıl da sû-u amelleri sebebiyle senin tarafından gazabo-lunmuş ve dalâlette kalmışların tarîkinden bizi muhafaza buyur.]

Gazap; filasil kalbde olan kanın kabarmasından ve ga­leyan etmesinden ibaret olduğu cihetle Vacip Tealâ'ya isnad olun­duğunda kalbin galeyanınm neticesi olan intikavı ve azap murad olunur. Ancak Vacip Tealâ alet-i câriha olan kalbden münezzeh olduğundan Allahü Tealâ hakkında gazabın manâ-yı hakikisi mu-rad olunamaz. Dalâlet ise haktan gaybubet etmek, helak olmak ve yoldan çıkmaktır.

Ürerlerine gazab-ı ilâhi nazil olanlarla murad; yehûd ve da­lâlette olanlarla murad; IVesdrd'dır, denilmişse de ekser-i müfessi-rinin ihtiyarları veçhile esah olan gazab-ı ilâhiye mazhar olanlar­dan murad; her ümmetten âsîler ve dâl olanlarla murad; cahil bil-lâh olanlardır.

Yani; «Biz bir tarika hidayetimizi isteriz ki o tarik-i gazaba müstehak ve dalâleti ihtiyar edenlerin tariklerinin gayrı bir tarik-i hak olsun» demektir. Zira; gazaba müstehak ve dalâlette olanla­rın tariklerini istemekte bir manâ yoktur.

[Duamızı istediğin gibi kabul buyur yarabbi! Reddetme.]

Tefsir-i Hazin'de beyan olunduğuna nazaran Fâtiha-i Şerife'yi kırâetten fariğ olan kimseye âmîn demek sünnettir. Zira; Buhari ve Müslim Hazarâtının ittifaklarıyla Ebu Hüreyre (R.A.)'den ri­vayet olunan bir hadîste Resulullah (İmam-Fatihadan fariğ olup âmin dediğinde siz de âmin deyin. Zira; bir kimsenin âmin demesi meleklerin âmin demesine muvafık olursa, Allahü Tealâ o kimse­nin geçmişte vukubulan küçük günahlarını mağfiret eder.) bu­yurmuştur.

Meleklerle murad; hafaza melekleridir. Yahut o makamda istimal, Kur'ân'la meşgul olan bazı meleklerdir.

lâfzı; Allah'ın isimlerinden bir isim ve kulları üzerine mühr-ü ilâhi olup bu ismi kıraati sebebiyle kullarından Cenab-ı Hakkın günahlarını ref ettiği mervidir.

lâfzı; bilittifak Kur'ân'dan değildir. Fatiha-i Şerife'hin mütezammm olduğu duanın kabulünü rica ve istirham için va-rid olmuş.ikinci bir duadır. Ve bu vesile ile her duada kabulünü

rica için demek meşru olduğu sahib-i şeriat tarafından be­yan ve talim olunmuştur. Ve elyevm amelimiz de bunun üzerine cari olmaktadır.    Çünkü;    yalnız dûa ile iktifa etmeyip duadan sonra lafzıyla duanın kabulünü istirham etmek,    duanın kabulüne medar olacağında şüphe yoktur.

Vacip Tealâ Fatiha-i Şerife'de Kur'ân'm bilcümle ahkâmına, esrarına, fusul ve ebvabma işaret buyurmuştur. Çünkü Kur'ân'm ahkâmı; zâtullah, sıfâtullah, emr-i nübüvvet ve ahval-i âhireti ve ibadm ibadetine müteallik tekâlifi nıutazamrnın emir ve nehyi ve ihtiyacında Cenab-ı Hakka istimdad ve istiane için müracaat ve muhtaç olduğu şeyi taleb için duanın meşruiyetini ümem-i salife ve enbiyanın kısas ve hikâyelerini, âsilerin hallerini ve sebebi he­laklerini beyandan ibarettir. İşte Fatiha-i Şerife'de şu ahkâmın umumuna icmalen işaret olunmuştur.

Zira; usul-i itikadiyeden zâtullah ve sıfâtullaha müteallik olan   ahkâma ve zat-ı   rububiyetinin   halik ve razzak.. olduğuna

kelimat-ı tayyibesi ile işaret olunduğu gibi, ahval-i âhirete müteallik olan mesailin kâffesine de lafz-ı şerifiyle işaret olunmuştur. İbadata müteallik emrü nehyi mutazammın olan tekâlifin kâffesine lâfz-ı cemili ile işaret olunduğu gibi, arz-ı ihtiyaç için Cenab-ı Haktan istimdada müteallik olan ahkâma dahi nazm-ı münifi ile işaret olunmuştur.

İbad için def-i belâyı ve celb-i menfaati taleb ve istid'aya mü­teallik olan duaya ( ^âi-lUl^-sJSL'-u^ ) nazm-ı beliğiyle işaret olun­duğu gibi enbiya ve suleha ve ümem-i salifenin hallerini beyana müteallik olan kısas ve hikâyelere dahi nazm-ı ünvan-ül beliğiyle işaret olunmuştur.

Ümem-i maziyeden gazab-ı ilâhiye mazhar olarak helak olan­larla tarik-i hakkı bulamayıp şaşkın ve sersem olan erbab-ı dalâ­letin hikâyelerine de ile işaret olunmakla ümmet-i Muhammediyeye ümem-i maziyenin hallerinden dersi ib­ret almasını tavsiye ve ilm-i tarihin ülüvvü kadrine remz ve işaret olunmuştur. Çünkü; vukuat ve ukubat gibi insanı maâsiden nehiy ve saadete sevkeder hiç birşey olamadığından vukuat ve ukubâtı ve insanların sergüzeştini beyan ec^n ilim ise, ilm-i tarih olduğun­dan Cenab-ı Hak kullarını Kur'ân'm birinci sûresinde tarih mutalâasına terğıb buyurmuştur. Binaenaleyh; insanın hemcinsinin ah­valinden ibret alması için ilm-i tarihle meşgul olması emri ehemdir.

Fahri Razi'nin beyanı veçhile, bu sûre-i celile Kitabullahın iptidasında ve namazda kıraetin evvelinde bulunduğundan Sûre-i Fatiha denmiştir.

Evvelindecumle-i celilesi olduğundan Sûre-i Hamd dahi denilmiştir.

Kur'ân'ın münderecatı olan usul-i itikad ve furu-i â'mal ve ilahiyat ve nebeviyat ve ahval-i âhirete müteallik mesailin cümle­sini bu sûre cami' ve bu, esas ve menbâ' mesabesinde olup diğer sûreler bu esastan dağılmış ırmaklar mesabesinde olduğu cihetle Sûre-i Fatiha'ya Ümrn-ül Kur'ân dahi denilmiştir.

Ekseri rivayete nazaran bu sûre bir kere Mekke'de ve bir ke­re de Medine'de nazil olduğundan mesani ve yedi âyeti havi oldu­ğundan seb-i' denilmekle sûre-i celileye seb-i' mesani denilmiştir.

Resulullah'tan mervi olan bir hadîste Fatiha-i Şerife'nin her derde deva ve şifa olduğu beyan olunduğundan bu sûreye Sûre-i Şifa dahi denilmiştir.

Cenab-ı Hakkı methü senayı müştemil olduğundan Sûre-i Şükür ve hidayetle dûa üzerine müştemil olduğundan Sûre-i Dua dahi denilmiştir.

Fatiha-i Şerife, beyan olunduğu veçhile icmalen bilûmum Kur'ân'ın manâsını mutazammm olup Kur'ân ise kütüb-ü sabıka­nın manâsını mutazammm olduğu cihetle Fatiha-i Şerife kütüb-ü ilâhiyenin cümlesinin manâsını icmalen mutazammm olup, onlar­dan maksud olan ahkâma hulasaten delâlet ettiğinden, sûrelerin cümlesinden efdaldir. Zira Allahü Tealâ'yı sena; zikir, ibadet, is­tiane ve dûa üzerine müştemil olduğundan cemi' metalib-i diniyeyi mutazammmdır. Çünkü; cümlesi Vacip Tealâ'mn vü­cuduna ve hamde müstehak olduğuna delâlet ettiği gibi cümlesi de mabudun vücuduna delâlet eder. Zira, âlemin her zer­resinde olan terbiye ve nüma onların herbirinde görülen tebed-dülât-ı acibe ve tagayyürat-ı garibe halikın mevcud olduğuna su-ver-i adîde ile delâlet eder. lâfz-ı şerifi de Allah'ın hamde müstehak olduğuna delâlet eder. Çünkü in'am ve ihsan sahibi olan zat her zaman meth-ü. senaya ehil ve hamde müstehak olur. Rahman ve Rahim Vacip Tealâ'nın mün'im ve muhsin oldu­ğunu beyan ettiğinden hamde istihkakına açıktan delâlet eder. Bi­naenaleyh; cümlesinin mutazammm olduğu iki davadan birincisi ki Vacip Tealâ'nın vücudunu i\e Ve ikincisi ki Vacip Tealâ'nın hamde istihkakını ile isbat etmiştir.

Mahlûkatın ân-ı icadında halika muhtaç olduğu gibi müddet-i be­kasında dahi halika muhtaç olduğuna işaret için daima tezyid ve nümaya delâlet eden zikrolunrnuş ve den­memiştir.

lâfzı Vacip Tealâ'nın mekândan, cihetten ve za­mandan münezzeh ve müberra olduğuna delâlet eder. Zira mekân, zaman ve cihet «âlem» cümlesinde dahildir. Cenab-ı Hak âlemin mürebbisi ve halikı olunca, zamanın ve mekânın dahi mürebbisi ve halikı olacağı bedihidir. Zamanı ve mekânı halik olan Zat-ı Ecell-ü Â'lâ zamana ve mekâna sabık olduğu gibi onlardan müs­tağni olacağı derkâr olduğundan ( ^tdlJl^j ) lâfzı Vacip Tealâ'­nın zamandan ve mekândan münezzeh olduğuna dahi delâlet-i va­zıha ile delâlet eder.

Kezalik lâfzı Vacip Tealâ'nın bir mahalle hulul etmekten münezzeh olduğuna dahi delâlet eder. Çünkü; âlemleri halik ve mürebbi olunca cümle mahlûkun halikı ve mürebbisidir. Binaenaleyh; hulul edeceği farzolunacak mahallin halikı olup o mahal halk olunmazdan evvel dahi mevcud olduğundan Vacip Te-alâ âlemin rabbi olduğu cihetle bir mahalle hulul etmesi muhal olduğuna delâlet eder.

cümlesi Vacip Tealâ'nın fail-i muhtar ol­duğuna da delâlet eder. Zira; fail-i muhtar olmasa hamde müste­hak olduğu beyan olunmazdı. Bu cümle-i celile ilm-i kâmil ve kud-ret-i tâmnıe sahibi olduğuna da delâlet eder. Zira; ilm-i kâmili ve kudret-i tâmmesi olmasa bu âlem-i mükevvenatı kullarının mesa-lihine muvafık surette muhkem olarak halk edemez ve herbirini lâyıkı veçhile terbiye edemezdi. Halbuki halk etti ve hikmete mu­vafık terbiyesi de meydandadır.

İnsanın hali dünyada, ya tamamiyle saadete malik olmak ve* yahut mihan-ü meşakkate ve mekârihe düçâr olmaktır. Mihan-ü meşakkat ise eğer ,taraf-ı ilâhiden nazil olmuş mesaib kabilinden olursa ona mükâfat ihsan etmek ve eğer ibad tarafından zulüm ve taadi olursa zalimden ahz-ı intikam edecek bir gün lâzım olup o gün ise «yevm-i kıyamet» olduğundan Cenab-ı Hak o güne dahi malik olduğunu beyanla hamde istihkakım, kuvvet ve kudretini beyan buyurmuştur.

Vacip Tealâ şu tadad olunan evsafım beyandan sonra insanın mertebelerine işaret buyurmuştur. Çünkü; insan ruhla cesetten mürekkep olduğundan ceset: ruhun saadâtmı tahsile âlet, ruhun en âlâ mertebesi de saadet-i ebediyeye neyi ve vusul olup saadet-i ebediye ise ibadât ile hasıl olacağı cihetle ibadm ahsen ahvali olan

ibadetin lüzumuna kavl-i şerifiyle işaret buyurmuş­tur. İbadâta devam; insanın saadetine ait olan derecelerinin bida-yesidir. İbadete devam ettikçe abd için hasıl olacak mükâşefat ve derecat-ı âliyat inayat-ı ilâhiye ve tevfikat-ı sübhaniye olmadıkça hasıl olamayacağından muavenet-i ilâhiyeye iltica ve ataya-yı süb-haniyeden istimdad etmek lâzım olduğuna kavl-i şe­rifiyle işaret buyurmuştur.

Cenab-ı Hak'tan muavenet taleb ettikten sonra matlûba vus­lat hasıl olmaz. Ancak Vacip Tealâ'nın hidayeti ile hasıl olacağın­dan abd için lâzım olan Vacip Tealâ'dan hidayet istemek oldu­ğuna kavl-i lâtifi ile işaret olunmuştur. Fakat gerek usul-ü itikadiyatta ve gerek furu-u â'malde makbul olan sırat-ı müstakim olduğundan sırat-ı müstakime hidayet taleb etmek ehem ve elzemdir. Çünkü; usul-ü itikadda daima tenzihatle meşgul olan kimse sâni-i tatilde, ve daima ispat ve sıfat-ı sübutiye ile meşgul olan kimse sâni-i mevcudata teşbihte vaki olmak ihtimaline bina­en tatil ile teşbihten hali olan sırat-ı müstakime hidayet taleb et­mek lâzım olduğuna işaret için «hidayet» sırat-ı müstakimle tak-yid olunmuştur.

Sırat-ı müstakim iki sıfatı haiz olup birincisi; sıfat-ı icabiye ki enbiya, asdika, şüheda ve sulehanın tarikleridir. Bu tarikin sü­lük etmeye şayan bir tarik olduğuna ve ikincisi sıfat-ı selbiye ki şehevat-ı nefsaniyesine tebaiyetle kuvâ-yı ameliyelerini ifsadla gazab-ı ilâhiye müstehak olanlar ve-kuva-yı nazariyelerini ifsad ile akaid-i hakkadan gaybubet eden erbab-ı dalâlin tariklerinin başka bir tarik olduğuna işaret için sırat-ı müstakimdi şu beyan olunan iki sıfatla tavsif buyurmuştur.

Beyan olunan şu tafsilâta nazaran Fatiha-i Şerife insan için lâzım olan vezaif ve meratibin ve derecat-ı saadetin cümlesini cami' ve icmalen merâtib-i ubudiyeti beyanda kâfidir. [6]



[1] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  1-2/17-19

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  1-2/20-21

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  1-2/21-23

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  1-2/23-25

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  1-2/25-27

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  1-2/27-33