Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ En'am - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 6. Sayfa

SURE-İ EN'AM... 2

SEKİZİNCİ CÜZ.. 46


SURE-İ EN'AM

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz altmış beş âyeti havidir. Yalnız üç veyahut altı âyeti Medine-i Münevve-re'de nazil olmuştur.

[İtaat ve inkıyadı müş'ir olan hamd ü sena ülûhiyette müs­takil ve rububiyette münferid olan Allahü Teaiâ'ya mahsustur ki, o Allahü Tealâ, semavât ve arzı ve zulümât ve nuru takdir buyur­du ve bunların cümlesini icad etti ve bu âlem-i mükevvenâlın vah­daniyete delaletiyle zuhurundan sonra Rablerine küfreden kâfirler tarîk-ı haktan udûl ve tarik-ı batıla meylederler.]

Hamdin umumu ve devamı matlup olduğundan Cenab-ı Hakkı sena ifade eden elfaz; umuma ve devama delâlet eden cümle-i is-miye ile varid olmuştur. Bu âyette hamd fıkrası lâfızda ihbar ise de kullarına haindi talim olduğu cihetle manâda hamd etmekle emirdir. Yani; «Hamdedin Allahü Tealâ'ya» demektir. Zira hamd; Allah'ın nimetleri mukaabilinde şükür manâsına ol­duğu cihetle her şahıs üzerine Allahü Tealâ'ya hamd etmek va­ciptir. Çünkü; her şahıs nimet-i ilâhiyeye müstağrak olduğundan şükrünü edâ vaciptir. Hamde lâyık ancak Vacip Tealâ olduğuna işaret ve Allah'ın gayrıya ibadet eden müşrikleri red için hususi­yete delâlet eden Iâm ; ihtisasla varid olmuştur. Binaenaleyh; hamd eden olsun veya olmasın herhalde hamd;   Allahü Tealâ'ya mahsus olup, Allahü Tealâ zatında mahmud olduğuna işaret için şu niam-ı cesîmeyi halk ettiği cihetle hamde istihkaakmı dahi be­yan buyurmuştur.

Semavât gibi arz dahî birtakım tabakatı muhtevi olduğu halde semavâtm tabakaları ve hareketleri birbirine muhtelif olduğun­da semavât; cemi' ve arz; müfred olarak varid olmuştur. Çünkü; arzın tabakalarında semavât kadar ihtilâf yoktur. Semavâtm ülüv-vü mekân ve şerefine binaen arz üzerine takdim olunmuştur. Ce-mi'i mahlûkaatm halikı Allahü Tealâ olduğu halde mahlûkaatm büyükleri semavât ve arz olduğundan bu makamda bu ikisi zikirle iktifa olunmuştur. Zulümatın esbabı müteaddid olup nurun sebe­bi bir olduğundan zulümat; cemi' ve nûr; müfred sıyğasıyla varid olmuştur.                         

Zulümâtla nûr bizatihi kaaim olamayıp semavât ve arzın zım­nında kaaim olduklarından tazmin manâsını müfid olan kelimesiyle ve ancak semavât ve arz kıyamda başka mahlûkaata muhtaç olmadıklarından kelimesiyle varid olmuştur,.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zuIümâtla murad; gecenin karanlığı ve nurla murad; gündüzün ziyasıâır. Yahut zulümât la murad; küfür ve cehildir, nûrla mu­rad; iman ve ameldir. Semavâtm halkı arzdan, zulümatın halkı nurdan ve Cennet'in halkı Cehennem'den mukaddem olduğu İmam-ı Katade'den mervi olup, semâvatı arz ve zulümâtı nûr üze­rine takdim de bu rivayeti te'yid etmektedir.

Bu niam-ı cesîmenin halikı Allahü Tealâ olduğunu beyandan sonra kâfirlerin küfrü ve müşriklerin şirki taaccübe şayan oldu­ğuna işaret için taaccüp manâsını müfid olan lafzıyla va­rid olmuştur. Çünkü müşrikler; semâvat ve arzın halikı Allahü Tealâ olduğunu ikrar ederken semavât ve arzın eczasından olan yıldız, ay, güneş, hacer ve şecer kabilinden olan birtakım .âciz mahlûkları Allahü Tealâ'ya muadil ve şerik addederek ibadet et­meleri hakikatta taaccübe şayan ve istiğrab olunacak halattan ol­duğu içjn bu âyetle Allahü Tealâ ehl-i imanı bunların hallerinden taaccüb etmeye sevketmiş ve kâfirlerin küfrünü beyana ile başlamıştır.       

«Tilmizin üstaza ve sahib-i hükmün adaleti üzerine reayanın nıetbûuna şükrile muhsinin ihsanı üzerine şükür vacip olduğun­dan hamd ü sena Allahü Tealâ'ya mahsus olmamak lâzım gelir» yollu varit olan sual merduddur. Zira, mün'imi ihsana ve üstazı talime ve reis-i hükümeti adalete kaadir kılan Allahü Tealâ oldu­ğundan bunların cümlesine şükretmek; Allahü Tealâ'ya şükret­mektir. Çünkü herşeyin esasını halk eden Allahü Tealâ'dır. Bina­enaleyh; insan her kimi sena ederse onun senası Allahü Tealâ'yı sena olduğuna dair tafsilât Sûre-i Fatiha'da beyan olunmuştur [1].

 

Vacip Tealâ semâvât ve arzı ve zulümât ve nuru halk ettiğini beyanla saniin vücuduna istidlalden sonra insanın hilkatim beyan­la istidlal etmek üzere buyuruyor.

[Semâvât ve arzı halk eden Allahü Tealâ sizi çamurdan halk etti ve siz halk olunduktan sonra dünyada hayatınız için hir ecelle hükmetti ve âhiretiniz için ind-i ilâhide ecel-i muayyeniniz vardır. Çamurdan hilkatinizi ve ecel-i muayyeninizi bildikten sonra âhire-tin vücudunda şek edersiniz-]

Yani; Allahü Tealâ şol zat-ı ecel ve aladır ki, sizin pederiniz Âdem (A.S.)'ı çamurdan halk etmek vasıtasıyla sizi çamurdan halk etti ve halk edip vücuda getirdikten sonra müddet-i hayatı­nızın nihayeti için mevtinize bir vakitle hükmetti ve kıyamet için ind-i ilâhide bir vakt-i muayyen mevcuttur. Evvelâ halk edip son­ra ecelinizi tayine kaadir olan Allahü Tealâ'nın sizi ba's edip ame­linizle mücâzâta kaadir olacağı evleviyetle sabit iken siz âhirette şek edersiniz.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran insanın esası olan Âdem (A.S.) çamurdan halk olunduğuna binaen insanların cümlesi bilvasıta çamurdan halk olunmuştur. Yahut insa­nın maddesi olan nutfe gıdadan, gıdanın cümlesinin esası toprak­tan olduğu cihetle cümle insan topraktan halk olunduğuna binaen Cenab-ı Hak bu âyette insanları topraktan halk ettiğini beyan bu­yurmuştur. Madde-i asliye olan nutfeden muhtelif azaların müte-addid surette şekillerle meydana gelmesi Sâniin vücuduna ve fail-i muhtar olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Çünkü, tabiat vasıtasıyla vücut bulmuş olsaydı maddenin tabiatı bir olduğu ci­hetle o maddenin tabiatı iktizası üzere insanlar bir suret ve renk­le uzv-u vahid olmak lâzım gelirdi. Zira; tabiat-ı vahidenin fiili müteaddid olamaz. Halbuki bir nutfeden hasıl olan uzuvlar birbi­rine benzemedikleri gibi onların vazifeleri ve eserleri de muhtelif­tir. Şu halde madde-i vahideden muhtelif surette şekiller ve azalar fail-i muhtarın ihtiyarı ve tercihiyle hasıl olduğunda şüphe yok­tur. Binaenaleyh; tabiat vasıtasıyla değildir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile insanların esası top­raktan halk olunduğu cihetle renkleri toprakta olan renkler üzere halk olunmuştur. Zira; toprakta kırmızı, beyaz ve siyah olduğu gibi insanlar da kırmızı, beyaz ve siyah suretlerde zuhur eder. Ke-zalik toprakta tayyib ve habis, rehavet ve şiddet olduğu gibi in­sanlar da tayyib ve habis, rehavet ve şiddet üzere bulunuyor.

Beyzavi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nın insanları ve mad­delerini halik olup mevtlerine kadar ihyaya kaadir olduğu sabit olduktan sonra kâfirlerin âhireti inkâr etmeleri gaayet istib'âd olunan şeylerden olduğuna işaret için istib'âda delâlet eden  kelimesiyle varid olmuştur. Çünkü; bu kadar delâil-i vâzıhadan sonra şek etmek elbette emr-i baid ve taaccübe şayandır. [2]

 

Vacip Tealâ Sani-i Kadirin   vücuduna delâlet eden delilleri beyandan sonra cemi' malûmata âlim olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor.

[Sizin halikınız semâvât ve arzda ibadete müstehak ve ülû-hiyette müstakil olan Allahü Tealâ'dır. Sizin kalbinizde gizlediği­niz esrarınızı ve zahirde âzâ-yı cevarihinizle işlediğiniz amelleri­nizi ve kesbettiğiniz bayır ve şer, menfaat ve mazarrat cümle ef'a-linizi bilir ve ilm-i ilâhide gizli birşeyiniz olmaz.] Çünkü; ilmi herşeyi muhittir. Binaenaleyh; ilminden hariç birşey olamaz.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ef'al-i cevarihin sebebi ve dâîsi, kalpte gizli olan esrar ve kalbin meylânı olduğu için sır, cehr üze­rine takdim olunmuştur. K i s b ile murad; mükteseb olup sır ve cehr ile murad; nefs-i fiil olduğu cihetle kisbin sır ve cehr üze­re atfolunması, şeyi nefis üzerine atıf kabilinden değildir. Çünkü sır ile eehr; nefs-i fiili mükteseb olup, iktibas ise o fiili üzere te-rettüb eden eser olduğundan beyinlerinde mugaayeret vardır. Zi­ra; nefs-i fiil başka ve o fiili kesbetmek de başkadır.

Âyet-i celile her insanın kendi fiilini kesbettiğine delâlet eder. Şu halde abdin fiilini halkeden, Allahü Tealâ olup, abid ise kâsib-dir. Zira; menfaat ve mazarrat kisb üzere terettüb ettiğinden kâ-sib ancak abiddir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'ya kâsib ıtlakı caiz değildir. Zira; Aîlahü Tealâ menfaat ve mazarrat kesbetmekten münezzehtir. Çünkü; ef aide menfaat ve mazarrat kullara aittir. [3]

 

Vacip Tealâ tevhide ve âhirete müteallik delâili beyandan sonra nübüvveti takrir ve kâfirlerin haktan i'razlannı beyanet-mek üzere buyuruyor.

[Kâfirlere Rablerinin âyetlerinden bir âyet gelmez, illâ onlar o âyetten i'raz ettiler. Binaenaleyh; her ne zaman hak olan âyet kendilerine geldiğinde muhakkak onlar tekzib ettiler. Şu halde istihza ve iftira ettikleri şeylerin haberleri yakında onlara elbette gelir ve onlar da bilirler.]

Yani; kâfirlerin küfür ve iftiralarının cümle-i emârâtından bi­risi de tevhid ve kudret-i Bârî'ye delâlet eden âyetlerden birisi on­lara resullerinin lisanı ve tebliğaatıyla gelmez, illâ onlar o âyetten kaçarlar, asla kabule meyletmezler! Çünkü; kemal-i inad ve istik-barları kabule manidir. Hatta tarik-ı rüşd ve savaptan kaçtıkları için vakıa mutabık hak olan Kur'ân resulü vasıtasıyla' taraf-ı ilâ­hiden kendilerine geldiğinde muhakkak tekzib ettiler ve istihza ettiler. Binaenaleyh; istihza ettikleri şeyin haberleri elbette ya­kında onlara gelir ve cezâ-yı sezasını görürler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette kâfir­lerin ahvalini üç kısım üzere tertip buyurmuştur: Birincisi; âyetten i'raz; ikincisi; i'razla iktifa etmeyip hak olan şeyi alenen tekzibe cüret, üçüncüsü; alenen tekziple dahi iktifa etmeyip istihzaya ictisar etmeleridir.. Hakla murad; Kur'ân ve Muhammed (A.S.j'ın getirmiş olduğu hakla batıl beynini tefrik eden ahkâm-ı şer'iye ve âdâb-ı diniye ve mucizât-ı nebeviyedir. Bunların cümlesini tekzib etmekle küfür gibi bir büyük cinayeti irtikâb etmişlerdir. Binaenaleyh; kâfirlerin âyât-ı ilâhiye ve muci­zât-ı nebeviyeden şiddet-i ibrazlarına işaret için min-i istiğrakıye ile varid olmuş ve enbiya-yı izamın mucizâtı, ayât-ı ilâhiyeden ba'z olduğuna işaret için vniriri teb'îziye ile vürud etmiştir. Yani; «Onlara alâmet-i ilâhiyeden ba'z olan mucizeler geldiğinde onlardan i'raz ederler» demektir.

İstihza ettikleri şeylerin istihzaya mahal olmadığını dünyada helaklerine ve âhirette muazzep olmalarına dair azabın nüzulü za­manında bilirler ve haberlerine o vakitte muttali olurlar.

Hulâsa; kâfirlere mucizeler geldiğinde o mucizelerden i'raz ettikleri ve her ne zaman onlara hak geldiğinde işleri hakkı tek­zib etmek olduğu ve elbette âhirette istihzalarının haberi kendile­rine geleceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.  [4]

 

Vacip Tealâ âyetlerden i'raz ve tekzip ve istihzadan menettikten sonra mev'ize mecrasına carî olan ümem-i maziyenin hal­lerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler azabın nüzulünde şek ve tereddüd ederler ve Ad ve Semûd gibi kıırûn-u maziyeden bazı kabileyi görmediler mi? On­lardan evvel ihlâk ettik ki, o kabileyi biz arz üzerinde kararlaştır­dık ve iskân ettik ve onları umur-u azîme ve âsâr-ı cesîmeye muk­tedir kıldık. Halbuki onlara verdiğimiz kudreti ve uzun ömrü ve ecsamda tasarrufa iktidarı ve erzakta vüs'atı ey Mekke ahalisi! Size vermedik. Bununla beraber onları ihlâk ettik. Binaenaleyh; sizi de ihlâk edeceğimiz evleviyetle sabit olur. Zira; siz onlardan daha zayıfsınız ve onlar üzerine şiddetli yağmurları gönderdik. İs­tedikleri kadar otları ve ekinlerini bitirdik ve rızklarını verdik ve onların köşkleri ve sarayları altından nehirler cereyan eder kıldık. Biz onları bu kadar nimetlere gark ettikten sonra onlar şu nimet­lerin şükrünü edâ edecekken bilâkis küfran-ı nimet ettiklerinden onlardan sudur eden günahları sebebiyle biz onları kahrımızla ih­lâk ve yerlerine onlardan sonra ahar kabileler icad ettik.] Şu hal­de küfürde ısrar ederseniz sizin de onlar gibi helak olacağınızda şüphe yoktur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile karn ; bir asır cemaatı veyahut bir nebi ümmeti ve bir zaman ahalisidir. Karnın müddeti yüz yirmi veya seksen veya altmış sene olmasında ihtilâf varsa da sahih rivayet yüz senenin bir kam olmasıdır.

Temkin; arz üzerinde kararlaştırmak ve bir mekânda iskânla beraber birçok, umura ve o arzda tasarrufa kudret ver­mektir:

Semâ ile murad; zikr-i mahal ve irade-i hâl kabilinden yağmurdur. Veyahut kendinden yağmur zuhur eden buluttur ki, «Onların nehirleri sebebiyle bağlarını ve bostanlarını çok kıldığı-mızdan refah ve saadet ve bolluk içinde yaşarlardı» dernektir.

Hulâsa; âyetten maksad; ümem-i maziyeden helak olanların halleri ve cisimleri ve kuvvet ve kudretleri ve müddet-i ömürleri ve vüs'at-ı rızkları ehl-i Mekke'den daha ziyade olduğu halde iman etmediklerinden dolayı, bunların hiçbirisi fayda etmeyip ihlâk olununca, zayıf olanların ihlâk olunacağında şüphe olmadığını beyanla âsîleri intibaha davet etmektir.[5]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resul-ü Ekrem'in nübüvvetine iman etmemekte temerrüdlerinin bazı derecesini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Eğer habibimî Biz senin üzerine kâğıtta yazılı kitap indir­miş olsak da, o kâfirler elleriyle hîn-i nüzulünde yapışmış olsalar habaset-i tıynetleri icabı o kâfirler, şu gönderilen kitap olmadı ancak meydanda bir sihirdir demekle inatlarında devam eder­lerdi.]

Yani; ey Resul-ü Ekrem'im! Eğer kâfirler senin üzerine defa­ten kitap nazil olduğunu müşahede etseler yine iman etmezler. Belki sihir olmasına hamlederlerdi. Nasıl hamletmesinler ki, on­lar haktan batıla meylederek putlara ibadet ve iman yerine şirki ikaame ettiler.

Bu âyette Vacip Tealâ kâfirlerin şiddet-i inad ve küfrüzere ısrarda kemâl-i temerrüdlerini ve ne kadar mucize müşahede et­seler iman etmeyeceklerini beyan buyurmuştur. Havâss-ı hamse içinde lemsin idraki şüpheden selini olduğu için lems varid olmuş­tur. Yani; şüpheden vareste olarak mucize gördükleri gibi kitaplarm nüzulünü müşahede etseler dahi küfürlerinde inaddan vaz­geçmezler» demektir. Kâfirlerin mahsusâtta halleri böyle olunca ma'kulâtta halleri elbette daha şiddetlidir. Ebussuud ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyet; (Nadr b. Haris) ve rufekası haklarında n£zil olmuştur. Çünkü; onlar «Ya Muhammed (S.A.)! Eğer sen se­mâdan bize kitap getirsen ve o kitabın maiyetinde dört melek ta-raf-ı ilâhiden olduğuna ve senin Resulullah bulunduğuna şehadet ederlerse iman ederiz. Yoksa gökten kitap gelmez ve melekler şe­hadet etmezlerse biz sana iman etmeyiz» demeleri üzerine bu âye­tin nazil olduğu mervidir.

Hulâsa; zamanımız dinsizlerinde müşahede olunduğu gibi asr-ı saadette de kâfirlerin istedikleri veçhüzere mucize nazil olsa dahi iman etmeyip «bu mucize değil sihirdir» diyecekleri bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [6]

 

Vacip Tealâ   müşriklerin emr-i risalette   şüphelerinden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler şiddet-i şikak ve kesret-i nifaklarına binaen dediler ki: Keşke nübüvvet dâvasında bulunan zat üzerine melek nazil olsa ve nübüvvetine şehadet etse de biz de tasdik etseydik. Nebi­nin maiyetinde melek olmadığından nübüvvetinde şüphelerini izhar ettiler. Habib-i Zişanım! Bizim tarafımızdan niyabet tarî-kıyla onlara tebliğ et: Eğer biz seninle beraber melek inzal etmiş olsak, onların helakine dair olan emir kaza olunur, derhal helak olurlardı ve helaklerine hüküm vaki olduktan sonra asla onlara mühlet de verilmezdi. Zira; onların istedikleri veçhüzere melek nazil olsa ve onlar müşahede etseler iman etmedikleri cihetle he­lak olurlardı. Çünkü; ümem-i salife hakkında âdet-i ilûhiyemiz bu minval üzere cereyan ettiğinden bunlar hakkında dahi o âdetimizi icra ederdik ve eğer onlara gönderdiğimiz resulü melek göndermiş olsaydık o meleği bir recül suretinde gönderirdik. Zira; kuvve-i beşeriyenin meleği, melek suretinde görmeye tahammülü yoktur. Binaenaleyh; gönderilen resulü biz melek kılsak dahi, beşerden bir recül suretinde kılacağımızdan, onların şüphelerini biz kendi nefislerine iade ederdik.] Çünkü; melek beşer suretinde resul ola­rak gelince aynı şüphe avdet ettiği gibi aynı sual dahi avdet eder ve «Biz bu şahsın risaletine inanmıyoruz, bu da, bizim gibi bir şa­hıstır» demekle itiraz ederlerdi. Zira; onlar, o meleği dahi beşer suretinde gördüklerinden melek olduğunu bilmezlerdi ki, şüphe­leri zail olsun, halbuki şüpheleri zail olamaz. Çünkü; meleği kendi suretlerinde bir recül görünce aynı itirazı yine dermeyan edecek­lerdir.                        

Fahr-i Razi ve Kazi'nin beyanları veçhile âyet-i celile; kâfir­lerin taleplerinin husulüne mani olan şeyi beyandır. Çünkü; onla­rın dediği gibi melek nazil olduğunda iman etmedikleri cihetle derhâl helak olacaklarına binaen azab-ı dünyevî ile helak olma­sınlar için melek nazil olmamıştır. Eğer melek nazil olsa, ya su-ret-i asliyesi üzere veya beşer suretinde nazil olur. Halbuki su-ret-i asliyesi üzere meleği beşerin müşahedeye iktidarı yoktur. Hatta Cibril-i Emin enbiya-yı kirama geldiğinde beşer suretinde gelirdi. Resulullah'a (Dihyet-ül Kelbî) suretinde geldiğine dair birçok ahâdis-i celile mervidir. Şu halde heyet-i asliyesi üzere me­leği talep; kudretlerinin fevkinde olan birşeyi taleptir. Binaena­leyh imanlarını, muhale talik etmekten ibarettir. Zira; meleği suret-i asliyesi üzere onların görmeleri muhaldir. Eğer melek be­şer suretinde gelecek /olsa onlar melek olduğunu bilmediklerinden aynı sual ve aynı şüphe avdet ederdi. Şu halde resulün melekten olmasıyla beşerden olması beyninde onlar için fark olmaz. Zira; melek midir veya beşer midir bilmezler. Hatta İbrahim, Lût ve Dâvûd (A.S.)'a misafir olarak beşer suretinde gelen meleklerin melek olduğunu bilmedikleri âyetle sabittir, Şu halde enbiya-yı izam beşer suretinde kendilerine gelen meleklerin melek olduğunu bilemeyince âhâd-ı nâs hiç bilemezler.                  

Eğer meleği müşahedeye kudret ve melek de heyet-i asliyesi üzerine gelse teklif-i icbarı ve ikrâhî olduğundan teklifte bir manâ olmazdı. Zira teklifin; ihtiyarî olması lâzımdır. Çünkü icbar üze­re iman muteber değildir. Binaenaleyh; sekerât-ı mevtin acısını duyunca ve âhiretten bir nebze azabı görünce iman etmedik kim­se kalmaz, fakat muteber değildir.

Lebis ; şüphe vermek ve birşeyi müşkül kıl­maktır. Çünkü; lebsin manâ-yı aslisi; birşeyi örtmektir. Binaena­leyh elbise insanın vücudunu setrettiği için libas denmiştir. Şu halde manâ-yı nâzım: [Biz melekten resul göndersek beşer sure­tinde göndermekle onlar üzerine melek olduğunu setrederdik. Bi­naenaleyh; resulün beşer olduğunda onların şüpheleri ve sualleri avdet eder hiçbir fayda olmazdı. Zira; zannederler ki, beşerdir; halbuki beşer değil.] demektir

Hulâsa; müşriklerin keşke resul üzerine melek nazil olsa de­dikleri, halbuki melek nazil olsa iman etmeyeceklerinden helak­lerine dair hükm-ü ilâhinin vaki olacağı ve bilfarz melek gelse be­şer suretinde bir recül gelip şüpheleri aynıyla avdet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [7]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin istihzalarından resulünün mahzun olan kalb-i nebevilerini tesliye etmek üzerebuyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, habibim! Senden evvel çok resuller muhakkak istihza olundular. Binaenaleyh; kâfirler­den istihza edenleri istihza ettikleri şeylerin azabı ihata etti.]

Yani; ey Resul-ü Ekrem! Sen kâfirlerin eza ve istihzalarına mahzun ve muztarib olma ve ezalarına sabret. Zira; onlar helak olacak ve sen onların ezalarından selâmet bulacaksın. Zat-ı ülûhi-yetime kasem ederim ki, muhakkak senden evvel birçok resuller ümmetleri tarafından istihza olundular ve onlar da sabır ve ta­hammül ettiler. Binaenaleyh; kâfirlerden istihza edenlerin istihza­larının vebali ve şiddet-i azabı onların her taraflarını ihata etti. Asla debrenecek yerleri kalmadı. Hemen helak oldular. Şu halde sana eza edenler de helak olacaklardır. Binaenaleyh; kavmin tara­fından sana vaki olan terbiyesizlikler sana mahsus bir hâl olma­yıp enbiya-yı sabıkanın ümmetlerinde dahi vaki olmuş ahvalden olduğu cihetle senin müteselli olup hüznetmemen lâzımdır. Zira; kâfirlerin istihza ettikleri şey; Resulullah (S.A.) ile Kur'ân-ı Kerîm ve ahkâm-î şerliyedir. Ve bunların cümlesi hakkında müşrikler tarafından istihza vaki olmuştur. Çünkü; her zaman ayrı ayrı ma­kamlarda itale-i lisan etmekten çekinmediler ve bu gibi mukadde­satı istihza edenler her vakit hâib ve hâsir olmuşlardır. Yahut is­tihza ettikleri şey; Resulullahın onlara vaad ettiği azaptır. Yani; Resulullah «Onlara iman edin. Eğer iman etmezseniz azap nazil olur, sizi helak edem dediğinde azabı istihza ederlerdi. Bu istihza ettikleri azap; aynıyla onları ihata etmiştir. Cenab-ı Hak bu âyetle resulünü tesliye buyurduğu gibi kâfirleri de tehdid etmiştir. Çün­kü; resullerini istihza eden ümmetlerin helak olduklarını beyan; onların da ümem-i saîife gibi helak olacaklarını beyanı mutazam-min olduğu cihetle tehdiddir.

Hulâsa; rusül-ü kiramı istihza eden kavmin istihzaları kendi­lerine ayn-ı azap olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [8]

 

Vacip Tealâ resulünü tesliye ve kâfirleri zımnen tehdid ettik­ten sonra, kâfirleri sarahat suretiyle tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Muazzam! Seni ve şeriatını istihza eden kâfirlere sen de ki: nSeyredin yeryüzünde yürüyün Fir'avnların makarrını ve Acem meliklerinin konaklarını ve Kayserlerin menzillerini ve ahali beyninde muteber olan reislerin makamlarını temaşa ve na­zar edin görün ki, resullerini tekzib edenlerin, halleri ne oldu ve nasıl helak oldular?]

Yani; habibim! Sen kâfirlere hitaben «Ey kâfirler! Dünyada nail olduğunuz emval ve evlâdınıza ve servet ü samanınıza mağ­rur olmayın ve şehevât-ı nefsaniyenize aldanmayın. Yeryüzünde yürüyün görün ki, sizden daha zengin ve kuvvetli olan Fir'avn, Kisrâ ve Kayserlerin hânümanları ne oldu? Onlar da sizin gibi nebilerini tekzib ettiler ve akıbet helak oldular. Siz de nebinizi tekzib etmekte devam ederseniz akıbetiniz helaktir» demekle on­ları tehdid et.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyette ticaret ve menafi-i sai­re için seyr ü sefer etmek mubah olup esnâ-yı seyirde ve sair za­manda Halikın vücuduna ve kudretine delâlet eden delâile na-zar-ı ibretle bakmak vacip olduğuna işaret ve îbahe ile vücub beynini tefrik için kelimesi varid olmuştur. Zira; itikaad-ı hakka nazar-ı sahihle iktisab olunduğundan nazar vaciptir ki, muhlûkaatm vücudundan Halikın vücuduna istidlataetmek her ferd için farz-ı ayndır. Binaenaleyh; yeryüzünde sefer mubahtır, lâkin ibretle nazar etmek vaciptir. [9]

 

Vacip Tealâ nübüvvete itiraz edenlerin şüphelerini beyan ve tehdid ettikten sonra Sâniin vücudunu ve âhiretin vukuunu ispat etmek üzere buyuruyor.

[Habib-i Zişanımî Haktan udûl edip iman etmeyen kâfirlere hitaben de ki: «Semâvât ve arzda olan mevcudatın tasarruf ve temellükü ve onların icadı ve izharı, i'damı ve ifnası kimindir.» Onları ilzam ve iskât ettikten sonra tekrar de ki «Yerde ve gökte olan mevcudatın maliki ve halikı Allahii Tealâ'dır. Binaenaleyh; onların cümlesinde tasarruf Allahii Tealâ'nındır. Allahü Tealâ kullarına rahmetini vaad buyurdu ve Cenab-ı Hak kendinin kulla­rına rahim olduğunu yazdı ve kullarına merhametle hükmetti ve vaadinde asla hulf olmaz, elbette vaadini incaz eder. Şu halde kul­larına umum üzere rahmetini vaad buyurunca dünyada ihsan-ı ilâhisi umuma şâmil olduğundan âsîlerin azabım ta'cil buyurmaz ki, tevbe ederlerse tevbelerini kabul buyurur.» Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, elbette Allahü Tealâ kendisinde asla şüphe ol­mayan yevm-i kıyamette sizi cem' eder ve amelinize göre müca-zât buyurur. Binaenaleyh; asla ameliniz cezasız kalmaz. Elbette herkes işlediği amelin cezasmı görecek. İşte ey müşrikler! Siz de ettiğinizi bulacaksınız. Zira; şol kimselersiniz ki, onlar nefislerine zarar ettiler. Binaenaleyh; onlar iman etmezler.] Çünkü; bu âlem-i mükevvenâtta mevcud olan delâile nazar etmediklerinden nefisle­rini gazab-ı ilâhiye arzettiler. Zira; imana iradelerini sarfetmezler ki, mümin olsunlar. Onlar vehme ittiba ederek akıllarını iptal ve babalarını taklide inhimakla küfre ısrar ve imandan imtina ettiler,

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; Saniin vücudunu ve âhireti ispat için sevk olunmuştur. Çünkü; bu âlem-i mükevvenâ-tın cümlesi muttasıf oldukları sıfatın zıddı âhâr bir sıfatla ve bu­lundukları mekândan başka bir mekânda bulunmak mümkün iken aynı mekân ve aynı sıfatta bulunmaları Sâniin vücuduna ve fail-i muhtar ve kaadir-ü kayyum olmasına delâlet ettiği gibi bu âlem-i mükevvenâtı icada kaadir olunca insanları vefat ettikten sonra dahi ihyaya kaadir olacağı evleviyetle sabittir.

Bu âyette vaki olan suale cevap gaayet vazıh olduğundan Va­cip Tealâ evvelâ resulüne «Yerde ve gökte olan mevcudat kimin­dir?» sualini irad etmesini ve saniyen de «Allah'ındır» cevabını emir buyurmuştur.

Mahlûkaatm kâffesi Allah'ın memlûkü ve mahlûku olduğunu beyandan sonra nefsi üzerine kullarına in'am ve ihsan edeceğini yazdı. Çünkü; rahmetle murad; Beyzavi'nin beyanı veçhile dünyaya ve âhirete şamil olduğu gibi dünyada delâil nasbetmekle kullarını hidayette kürhak ve kitaplar inzal etmek ve rusül-ü ki­ram göndermek ve âsîlerin azaplarını tehir buyurmak dahi rah-met-i ilâhiyede dahildir. Nefislerine zarar edenlerin iman edeme­yeceklerini Vacip Tealâ beyan buyurmuştur. Zira nefislerine za­rar; fitrat-ı asliyelerinde olan imanı zayi etmek ve akl-ı selimi sui­istimal edip mahulika lehinin gayra sarfetmek ve şehevât-ı nefsa-niyeye tebaiyetle taklide münhemik olmak ve aklı iptal ederek nazardan gaflet ve küfrüzere ısrar ve imandan imtina etmektir. İşte şu evsafın cümlesi iman etmemelerine sebep olmuştur. Bina­enaleyh adem-i imanlarına sebep; nefislerine hüsran etmeleri ol­duğuna işaret için neticeye ve tefria delâlet eden ( & ) lafzıyla varid olmuştur ve takrir-i kıyas şöyledir: «Kâfirler iman etmez­ler. Zira; onlar akıllarını heder ve nefislerine zarar ettiler. Şol kimseler ki, nefislerine zarar ettiler, onlar iman etmezler. Binaen­aleyh; kâfirler de imar; etmezler. Çünkü; iradelerini imana sarfet-mezler ki, iman etsinler.

[Semâvât ve arzda olan mevcudatın cümlesi Allahü Tealâ'ya mahsus olduğu gibi leyi ü nehârda sakin olan mevcudatın kâffcsi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Ve Allahü Tealâ kullarının kelâmını işitir ve hallerim bilir.]

Yani; üzerine güneş doğup inen ve yeryüzünde bulunan berrî ve bahrî hayvanâtın cümlesi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Zira; Allah'ın gayrı hiçbir şeye malik yoktur. Halbuki Allahü Tealâ on­ların cümlesinin seslerini ve sözlerini işitici ve cümle esrarlarını bilicidir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile evvelki âyette semâvât ve arz zikrolundu. Zira; semâvât ve arzdan başka mekân yoktur. Bu âyet­te leyi ü nehar zikrolundu. Zira; bu ikinin haricinde zaman yoktur. Şu halde bu iki âyette Vacip Tealâ mekâna .ve mekâniyata, zamana ve zamajıiyata malik olup, başka bir kimsenin malik olamadığını beyan buyurmuştur ki, bilûmum akıl sahiplerini iman ve insafa davet etmiştir. Zira; azıcık aklı ve iz'anı olan kimsenin; cümle eş­yanın Allah'ın kulu ve memlûkü olduğunu ve kendinin dahi Al­lah'ın kulu olduğunu bilip iman etmesi lâzımdır. Binaenaleyh; iman etmeyenin zararı kendine aittir. [10]

 

Vacip Tealâ yerlere ve göklere ve bütün mahlûkaata malik olduğunu ve ülûhiyetini beyandan sonra Allah'ın gayrı dost itti­haz edenlerin hallerini inkâr etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Vahdaniyeti inkâr eden kâfirlere sen de ki, Allah'­ın gayrı bir kimseyi mi Veli ittihaz edeyim? Halbuki Allahü Tealâ yerin ve göklerin halikıdır. Kullarına yedirir ve kendi yemez ve bir kimse tarafından ifam olunmaz.] Me'külât ve meşrubata ihti­yacı yoktur. Yerin ve göklerin halikı olan Allah'ın gayriyi velî ittihaz etmek münasip olur mu? [Sen itaat ve inkıyadın lüzumunu beyan hakkında de ki, itaat ve inkıyad edenlerin evveli ben ol­mamla emrolundum. Şirkten nehyolundum.] Çünkü; Vacip Tealâ hakkımda te'kid ve mübalâğa suretiyle

buyurmuştur ki, «Sen elbette müşrikler zümresinden olma» de­mektir. Şu halde nasıl olur ki, ey müşrikler! Allah'ın gayriyi velî ittihaz ederek ben sizin zümrenize dahil olurum demekle müşrik­lerin ümitlerini kat'ettikten sonra [De ki, eğer ben Rabbime âsî olursam, yevm-i azîm olan kıyametin azabından korkarım.]

Yani; ey Resul-ü Ekrem!- Sen kâfirlere hitaben «Allah'ın gay­riyi muîn ve ma-'bûd ittihaz etmem. Çünkü velî ve ma'bûd ittiha­zına şayan; ancak Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ âlem-i ulvî ve âlem-i süflinin halikı olup muhtaç olanlara ifam eder, rızik verir ve kendinin taama ihtiyacı yoktur. Binaenaleyh; bir kimse tarafından ifam olunmaz ve ümmet-i İslâmiyenin inkıyad eden­lerin evveli ben olmakla emrolundum ve şirk etmekten şiddetle nehyolundum ve ben büyük gün olan yevm-i kıyametin azabından korkarım. Eğer Rabbime isyan edersem azap muhakkaktır» de mekle vahdaniyeti inkâr eden kâfirleri red ve tekliflerini inkâr et.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran bu âyet-i celile-nin sebeb-i nüzulü : Kâfirlerin Resulullah'ı kendi dinlerine davet etmeleridir. Çünkü; müşrikler, Resulullah'ı âba' ve ecdadının di­nini terkettiğinden dolayı, levmettikleri gibi kendi dinlerine Re-suluîlah'ın ric'at etmesini teklif etmeleri üzerine onları red için bu âyetin nazil olduğu mervidir. Hulâsa-i meali: [Ma'bûdun bil-hak ancak Vâcib-ül Vücuttur. Zira; yerin ve göklerin halikı ve kullarının razzakı ve zâtında ve sıfatında ganîdir, kimseye ihtiyacı yoktur. Herkes kendisine muhtaç ve kendi hiçbir kimseye muhtaç değildir ve ben evvel inkıyad etmekle emrolunduğum gibi şirkten dahi nehyolundum. Binaenaleyh; emre muhalefet ve nehyi irtikâb etmek suretiyle isyan edersem, yevm-i kıyametin azabından kor­karım] demektir.

Hulâsa; yerin ve göklerin halikı olan Allah'ın gayriyi dost it­tihaz etmek emr-i münker olduğu ve Allahü Tealâ'nm kullarına taam yedirdiği ve kendi yemekten münezzeh olduğu ve Resulul-lah'ın iptida İslâm olanlardan olmakla emrolunduğu ve müşrikler zümresinden olmak kafiyen caiz olmadığı ve yevm-i kıyametin azabından korkmak lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [11]

 

Vacip Tealâ semâvât ve arzın halikı olan kendisinden başka­sını dost ittihaz etmenin emr-i münker olduğunu beyandan sonra yeVni-i kıyamette bazı kimseleri azaptan kurtarıp rahmet edece­ğini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse ki, yevm-i kıyamette azap kendisinden sarf olu­nursa muhakkak o kimseye Allahü Tealâ rahmet etmiştir. İşte o günde rahmet-i ilâhiyeye nail olmak açlıktan bir halâs ve ne­cattır.]

Yani; bir kimse ki, Allahü Tealâ tarafından yevm-i kıyamette azabı men olundu. Binaenaleyh; azaptan kurtarmakla Allahü Tea­lâ ona lûtf u ihsan etmiştir ve şu azaptan halâs olmak felâh-ı za­hirdir.

Taatın sevap ve masiyetin azap icab etmediğine âyet delâlet eder. Zira; azabın sarfının Vacip Tealâ lûtf u ihsan olduğunu be­yan buyurmuştur. Eğer vacip olsaydı lûtf u ihsan kabilinden ol­mazdı. Çünkü vacip olan şeyi edâ, borcu edâ etmek olduğundan ihsan olmaz. Binaenaleyh ibadete sevap; Allah'ın lûtfu olduğu gibi günah üzerine azap; adalet-i ilâhiye icabıdır.

[Eğer Allahü Tealâ seni zararla mes ederse, o zararı izale ede­cek bir kimse yok; ancak kendi vardır ve eğer seni Allahü Tealâ hayırla mes ederse herşeye kaadirdir.]

Yani; eğer seni Allahü Tealâ bir beliye ve meşakkat ve has­talık ve fakr u faka gibi mazarratla muahaze eder ve o mazarrat sana dokunursa onu senden kaldıracak bir kimse yoktur; ancak Vâcib-ül Vücud vardır. Şu halde herkesin mazarratın defini Al­lah'tan taleb etmesi lâzımdır. Eğer afiyet ve servet ve refah-ı hâl gibi hayırla mükâfat eder ve o hayır sana dokunursa, o hayrı sen­den menedecek kimse yoktur. Zira; Allahü Tealâ herşeye kaadir­dir ve kudretine hail birşey olmadığından, sana verdiği hayrı sen­den almak hiç kimsenin haddi değildir.

"Her zararın akabinde elbette bir hayır; İsabet edeceğine işaret için Vacip Tealâ zarar akabinde hayrı zikir buyurmuştur. Çünkü; insana bir zarar isabet etmez, illâ onun arkasında bir hayır ve se­lâmet vardır. Allahü Tealâ'nın hayrı iradesi, şerri iradesi üzerine gaalip olduğuna işaret   için hayrı zikirden   sonra herşey üzerine kaadir olduğunu beyan buyurmuştur.

Hulâsa; insana bir zarar isabet ederse, o zararı Allah'tan baş­ka def edecek bir kimse olmadığı ve bir hayır isabet ederse o hay­ra mani olacak bir kimsenin bulunmadığı, zira; Allahü Tealâ'nm herşeye kaadir olduğu gibi o hayrı hıfza ve idameye dahi kaadir olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [12]

 

Vacip Tealâ herşeye kaadir olduğunu beyandan sonra kudre­tini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ herşey üzere kaadîrdir. Zira; kullarının fev­kinde kaahir ve gaaliptir. İstediği gibi onlarda tasarruf eder. Çün­kü; cemi' tedbirâtında âlimdir ve kullarının her ihtiyacını bilir ve onlara lâyık olan şeyleri verir ve onlardan zarar olan şeyleri hik­meti icabı meneder.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ sıfât-ı kemâliye-nin esası olan ilimle kudretini cem'etmiştir. Zira; kaahir laf­zıyla kudretini ve hakim lafzıyla ilmini beyan etmiştir. Çün­kü; bu.âyette fevk; kuvvet ve kudretin umum şümulünden kinayedir, yoksa fevk.bu makamda cihet ve mekân manâsına de­ğildir. Zira; Vacip Tealâ mekândan münezzehtir. Zira; mekâna ihtiyaç hudus icab eder, Cenab-ı Hak ise kadîm ve herşey den müs­tağnidir. Kaahir olan zât her zaman makhurun fevkinde âlî oldu­ğunu beyan zımnında lâfzı varid olmuştur ki, mertebe-i

ülûhiyetin cümle-i meratibin fevkinde olup âmir ve emri nafiz bîr hakim olduğu beyan olunmuştur. Binaenaleyh; ibâda meşakkat ve sıklet, gam ve keder verecek şeyleri ve mevti, hayatı, fakr u zaru­reti halk etmek kahrında dahildir. Zira; bunların cümlesini abidde Allahü Tealâ halkettiğinden Allah'tan defedecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh; Allah'ın tedvirini reddedecek ve iradesine karşı koyacak bir şahıs olamaz. Şu halde cümle mahlûkat Allah'ın taht-ı te'sirinde makhurdur ve lâyıkı veçhüzere kahretmek Allahü Tealâ'ya münhasır olduğuna işaret için hasra delâlet eden cümle-i ismiye ile irad buyurmuştur. Zira; haberinin muarrafün billâm olması hasra delâlet eder. Şu halde manâ-yı nazım: [Cümle kulların fevkında kaahir ancak Allahü Tealâdır, onun gayrı kaahir ~i hakîkî yok] demektir.

Bu âyet-i celileyle bundan evvelki iki âyet; Vacip Tealâ'nm velî ittihaz olunmaya lâyık olduğuna delil makaammdadır. Yani «Velî ittihaz etmeye şayan Allahü Tealâ'dır. Zira; Allahü Tealâ kullarına yedirir, kendi yemez ve azaplarım defle merhamet eder ve kullarına isabet eden zararı ancak o defeder ve hayır isabet ederse o hayrı muhafazaya kaadirdir. Her kimse ki, bu evsafı haiz ola; veli ittihaz etmeye şayandır. Binaenaleyh; Allahü Tealâ velî ittihazına şayan» demektir. [13]

 

Vacip Tealâ   kudret-i kaahiresini beyandan sonra resulünün risaletine şahid olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Eğer kâfirler seninle mücadele eder ve nübüvve­tine şehadet isterlerse sen onlara sor, de ki: «Benim nübüvvetime şehadet yönünden hangi şey ziyade büyüktür?» Bu sualine onlar lâyıkıyla cevap verirlerse ne âlâ bir nimettir ve eğer cevap ver­mezlerse sen cevabını beyan sadedinde de ki: «Allahü Tealâ sîzin­le benim beynimizde nübüvvetime şahittir. Zira; benim nübüvve­time şehadet olarak şu Kur'ân bana vahyolundu ki, o Kur'ân'la sizi ve sizin gayrı Kur'ân'in baliğ olduğu kimseleri ben inzar ede­yim. Şu halde bu Kur'ân benim sidk-ı devama şehadet yönünden

kâfidir.] Binaenaleyh; Kur'ân'dan başka şahid istemek inattan ibarettir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile gehadetin en büyüğü Allahü Tealâ'nm şehadeti olduğuna bu âyet delâlet ettiği gibi, Allahü Te-alâ'nın Resulullah'm nübüvvetine dahi şehadet ettiğine delâlet eder. Çünkü âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü;" ehl-i Mekke Resulul-lah'a «Ya Muhammed (S.A.) Biz Yehûd ve Nasara'ya senin halin­den sual ettik. Onlar senin resul olmadığını haber verdiler. Senin risaletine kim şehadet edecek. Şahitsiz dnvâ kabul olunmaz, el­bette bir şahit lâzımdır» demeleri üzerine resulünün risaletine Allahü Tealâ'nm şahit olduğunu beyan zımnında bu âyetin nazil olduğu mervidir. Binaenaleyh; resulünün risaletine en büyük şa­hit Allahü Tealâ'dır. Allahü Tealâ'ya şey ıtlakı caiz olduğuna dahi bu âyet delâlet eder. Zira cevap; sualde dahildir ve şey; mutlak mevcud manâsına olduğundan, şey ıtlakı Vacip Tealâ'ya bir nok­san iyham etmediğinden Allahü Tealâ'ya şey demekte bir fesad-yoktur. Binaenaleyh Allah; şey yani mevcut demek cazidir.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile Allahü Tealâ'nm re­sulünün risaletine şehadeti; yedinde dâvasını te'yit eder mucize izhar ve halk etmesidir. Çünkü; şehadet kavlen olduğu gibi fiilen dahi olur.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyc-tte muhataplarla murad; ehl-i Mekke ile murad;

Kur'ânhn vâsıl olduğu bilûmum Arap, Acem ve ins ü cinnin cemi-sidir. Şu halde gerek Resulullah'm hayatında ve gerek vefatından sonra Kur'an'ın vasıl olduğu cümle insanlara şamildir. Binaena­leyh; Resulullah yevm-i kıyamete kadar Kur'ân'la nâs'ı inzar edi­cidir ve Kuran kendine vâsıl olan kimsenin Resulullah'ı görmüş gibi Kur'ân'a iman ve ahkâmıyla amel etmesi" vacip olur. Çünkü Kur'an'ın ahkâmı; nüzulü zamanında mevcut olanlara şâmil ol­duğu gibi zaman-ı vahiyden sonra kıyamete kadar mevcut olacak­lara da şâmildir.                                                 

Feth-ül Beyan'da ve Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyet nazil olunca Resulullah'm Kisrâ'ya, Kayser'e ve Habeş Melikine nameler yazıp imana davet ettiği mervidir ve nâmelerin herbiri mahallinde beyan olunacaktır. Resulullah'ın «Benden işittiğinizi nâs'a tebliğ edin, velev bir âyet olsun» buyurduğu (Abdullah b. Amr b. Âs) Hazretlerinden mervidir. Şu halde inzar, zaman-ı saa­dete münhasır değildir.

Kur'ân'ın baliğ olması yla murad; Kur'ân'dan maksadı fehmedip taakkul etmesi olduğu Feth-ül Beyan sahibinin cümle-i beyanâtındandır. Nisaburi'nin beyanına nazaran demek; «Kur'ân m vâsıl olduğu ve sinn-i bulûğa" ulaşıp mükel­lef olan kimseler» demektir. Şu halde sıyt-ı Kur'ân kendisine ba­liğ olmayan bir kimsenin Kur'ân'a adem-i imanından dolayı mes'ul değildir. Kur'ân'm inzalinden maksad; azapla inzar olduğu gibi sevapla tebşir varsa da inzar mukaddem olduğu için bu âyette in-zarla iktifa olunmuştur. Çünkü; hitap kâfirlere olduğundan onları ancak inzar etmek lâzımdır. [14]

 

Vacip Tealâ Kur'ân'ı Resulullah'ın nâs'ı inzar etmesi için in­zal buyurduğunu beyandan sonra müşrikleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

«Ey müşrikler! Vahdaniyet-i ilahiyeye kafi ve açık delâlet ederken Allahii Tealâ ile beraber ahar ma'budların vücutlarına siz şehadet eder misiniz? Vahdaniyyet-i ilâhiye zahir ve bahirken nasıl oluyor ki, ibadet ettiğiniz putların Allahü Tealâ5ya şerik ol­duklarını itikad edersiniz, böyle şirke şehadet sizin için sahih olur mu? Elbette olamaz. Zira; ma'budun bilhak vâhiddir, asla taad-düd yoktur demekle müşrikleri tevbih ve tekdir ettiğin gibi sen onlara hitaben' «Ben mabudun taaddüdüne şehadet edemem, belki taaddüdünü inkâr ederim. Zira; sizin şehadetiniz batıl ve sözünüz iftiradır» dedikten sonra habibimî Sen sarahaten vahdaniyeti be­yan ederek de ki: «Ancak ma'bud birdir, ülûhiyette müstakildir, şeriki ve naziri yoktur. Binaenaleyh; ben sizin şirk ettiğiniz şeyle­rin cümlesinden beriyim.»] Zira; Allah'ın gayrı ma'bud yoktur, demekle şirkin batıl olduğunu beyan et.

Şu halde vahdaniyeti ispat ve şirki iptal etmek ve her mümin için kelime-i şehadete devam eylemek ve din-i İslama muhalif her dinden teberrî ve Allahü Tealâ'dan şeriki alenen nefyetmek ehem ve elzem olduğuna bu âyet-i celile delâlet eder. Çünkü; üç cihetle âyette tevhidin vücubunu tasrih vardır: Birincisi; yani «Sizin şehadet ettiğiniz şirke ben şehadet et­mem» demektir. İkincisi; edât-ı hasr olan laf­zıyla Allah'ın bir olduğunu beyan vardır. Üçüncüsü; kâ­firlerin ispat ettikleri şürekâyı ispattan beraet vardır. Şu halde âyetin mazmunu tamamiyle tevhiddir. Çünkü; gerek şirke şeha­det etmemek, gerek Allah'ın vâhid olduğunu beyan eylemek ve gerek şirki ispattan beraet, cümlesini ayn-ı tevhid ve kelime-i tev­hidi tekellüm makammdadır. [15]

 

Vacip Tealâ Mekke ahalisinden Resulullah'm evsafını ketme-den Yehûd ve Nasara'mn hallerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlara biz kitap verdik. Onlar Muhammed (A.S.)'i oğullarını bildikleri gibi sekten ve şüpheden ârî olarak bilirler. Zira; kitaplarında evsaf-ı nebeviyeleri tamamiyle mez­kûrdur. Onlar şol kimseler ki, şirkle veyahut evsaf-ı Resulullah'ı tağyirle nefislerine zarar ettiler. Binaenaleyh; onlar iman etmez­ler.]

Yehûd ve Nasara'yı âyet-i celile tehdid etmiştir. Çünkü; on­lar Resuîullah'm âhir zaman nebisi olduğunu kendi evlâtlarım bil­dikleri gibi bildikleri halde inkâr etmişlerdir. Hatta Resulullah (S.A.) Medine'yi teşrif buyurduğunda (Hz. Ömer), (Abdullah b. Selâm)'a şu âyette Cenab-ı Hakkın beyan ettiği marifetin keyfiye­tinden sual ettiğinde (Abdullah b. Selâm) «Ya Ömer! Sizin içiniz­de Resulullah'ı oğlumu bilir gibi belki oğlumdan daha ziyade bil­dim» dediği mervidir. Çünkü; (Abdullah b. Selâm) Hazretleri ule-mâ-yı Yehûd'dan Tevrat'ın ahkâmını ve Resuîullah'm Tevrat'ta beyan olunan evsafını tamamiyle bildiğinden Resulullah'ı görünce bildi ve iman etti. Ama diğer Yehûd ulemasından Resulullah'ı bilenler, gerek kendi kavimlerinden ve gerek Mekke ahalisinden evsaf-ı Resulullah'ı bildikleri halde sakladılar.

Nefislerine hüsranla. yani zararla murad; dünyada helak ve âhirette ebedî nar-ı Cehennemide kalmaktır. Çünkü; nü-büvvet-i Muhammediyeyi inkârları sebebiyle haktan uzak olduk­ları gibi Resulullah hakkında bildikleri ilimleriyle amel etmedi­ler. Feth-ül Beyan'da zikrolunduğuna nazaran bu âyette hüsranla murad; müşriklerin Cennette olan menzillerini terketmek ve makamlarından mahrum olmaktır. Çünkü; müminlerin Cehen-nem'de makamları olduğu gibi kâfirlerin de Cennet'te makamları vardır. Kâfirlerin Cennet'te olan makamlarını müminlere terke-dip, müminlerin Cehennem'de olan mahallerini almak menfaati mazarrata tebdil olduğu cihetle zarar-ı mahz-ı irtikâb etmişlerdir.

Bunların adem-i imanlarına sebep; havâssa ve vehme tâbi ol-, makla ve taklide inhimakle beraber nazar-ı ibretten gaflet etme­leri küfrüzere ısrar ve imandan imtina etmeye müeddî olduğuna işaret için adem-i imanlarım beyan zımnmda ( Is ) lafzıyla va-rid olmuştur. Yani «Bildikleri halde evsaf-ı Resulullah'ı ketmedip menfaat karşılığı mazarratı ihtiyar etmekle fıtratlarını zayi edin­ce iman etmezler. Çünîü; imanın kisbine sebeb-i müstakil olan aklı istidlal cihetine sarfetmemekle zayi ettiklerinden imandan mahrum olurlar» demektir. [16]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin hüsranlarını beyandan sonra hüsranla­rının sebebini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ üzerine yalan olarak iftira veyahut âyetlerini tekzib eden kimseden daha ziyade zalim kim olur? Elbette kimse olamaz. Zira; batıl olan şeyi Allahü Tealâ'ya isnad ederek iftira ve delâil-i kafiyeyle sabit olan âyeti tekzip gibi âkil indinde tec­viz olunmayan geyi cem'ettiğinden dolayı elbette iki cihetle zul­mü ihtiyar etmiştir. Binaenaleyh; necattan mahrumdur. Çünkü; zalimler dünyada ve âhirette felah bulmazlar. Zira zulüm; insanın felahına mânidir. Zikret habibim! Şol günü ki, o günde biz onları cemia'n cem'eder, sonra sirkeden müşriklere hitaben deriz ki: «Nerededir sizin şerikleriniz ki, onların bana şerik ve size ma'bud olduklarını itikaad eder ve size şefaat edip azaptan kurtaracakla­rına kanaat ediyordunuz? Getirin onları kurtarsınlar sizi, bizim azabımızdan» demekle onları terzil ve tahkir ederiz.]

Beyzavi, Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran müşrik­lerden Allahü Tealâ'ya iftira putları mâbud ittihaz etmekle ülûhi-yette alâkası olmayan birtakım âcizleri ülûhiyete şerik kılmak ve Allahü Tealâ'ya veled isnad etmek ve melekler Allah'ın kızlarıdır demek gibi bühtanda bulunmaktır. Yehûd ve Nasara'dan ifti­ra; Âyetleri tekzib ile Tevrat ve İncil'de bulunan evsaf-ı Ra-sulullâh'ı tahrif etmek, İsa ve Üzeyr (A.S.)'a Allah'ın oğlu demek gibi aklın harici olan şeyleri isnada cür'et etmektir. Zira; şu ta'-dad olunan şeylerin cümlesi Allahü Tealâ'ya iftira ve akim harici birtakım isnadâttan ibarettir, binaenaleyh zulümdür.

Yehûd'un «Biz Allah'ın evlâtları ve ahbaplarıyız. Binaenaleyh; bizi ateş mes etmez, ancak birkaç gün mes eder» demekleri dahi bu kabil iftiradandır. Çünkü; Allahü Tealâ evlâd ittihazından mü­nezzeh olduğu halde veled isnad etmek iftira ve zulüm olduğunda şüphe yoktur. Şu misilli ebatîlin kâffesini Allahü Tealâ'ya isnad etmek iftira ve zulm-ü mahzolduğundan hüsranlarına sebep oldu­ğu gibi Kur'ân gibi mucizât-ı peygamberîyi tekzib etmeleri dahî hüsranlarına sebeb-i ahar olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Hulâsa; Allah'a iftira ve âyetlerini tekziple kâfirlerin dünya­da zalim oldukları ve zalimlerin felâhyab olamayacakları ve yevm-i kıyamette Allahü Tealâ'nm, cümlesini cem' edip «Getirin şirket-tiğiniz putlarınızı, size şehadet ve şefaat etsinler» diyeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [17]

 

Vacip  Teaîâ  kâfirlerin   iftira ve şirklerini   beyandan   sonra yevm-i kıyamette şirklerini inkâr edeceklerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler yevm-i kıyamette Allahü Teala'dan işittikleri söz­leri işittikten sonra onların azaptan halâsa, hileleri ve mazeretleri olmadı, ancak rabbimiz olan Allahü Tealâ'ya yemin ederiz ki, biz şirk edicilerden olmadık demelerinden ibaret olur. Nazar et habi-bim! Gör ki, nefislerine nasıl yalan söylerler ve nazar et gör ki, iftira ettikleri ve Allahü Tealâ'ya şerik itikaad ettikleri ma'bud-ları onlardan nasıl kayboldular ve ümid ettikleri intifadan nasıl mahrum oldular.] Çünkü; putlardan şefaat bekledikleri bir za­manda putlar onlardan kaybolduğu cihetle göremeyeceklerdir. Yahut kaybolmazlarsa da ümid ettikleri menfaati göremeyecekle­rinden keenne yok gibi demektir.

Bunlar putlara muhabbetleri sebebiyle fitneye duçar olmuş­lar ve yevm-i kıyamette kalplerinde olan şeyi izharla tecrübe et­tikleri için i'tizar olarak serdettikleri kelâmlarına fitne denilmiştir. Çünkü; yevm-i kıyamette Vacip Tealâ'nın ehl-i tevhidi mağfi­ret ettiğini görünce onlarda seyyiatlarını setirle mağfiret olun­mak ümidine düşerek şirklerini inkâr edeceklerini Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. Şu halde (İbn-i Abbas) Hazretlerin­den rivayet olunduğuna nazaran âyette muzaf mahzuftur. Takdir-i kelâm demektir.

Yani «Dünyada putlarına muhabbetlerinden naşi fitnelerinin akıbeti olmadı; illâ biz yemin ederiz ki, şirketmedik demekten ibaret oldu. Azabı gö­rünce dünyadaki hatalarının neticesi hatalarmdan\ tebrieye sa'y etmekten başka birşey olmadı» demektir.       

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin kıya­mette yalan söylemeye ve yalan yere yemin etmeye cür'et edecek­lerine delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Medârik'te beyan olundu­ğuna nazaran onlar bu yalanı irtikâb edince Cenab-ı Hak lisanla­rını bağlar, fakat bu defa âzâ-yı cevarihleri şehadet edeceğine diğer âyât-ı celile delâlet eder. [18]                                 

 

Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette hallerinden bazılarını beyan­dan sonra dünyada   sû-u ihtiyarları neticesi   imanlarından yeis. icab eden şeyleri beyanetmek üzere buyuruyor.                  :

[Yevm-i kıyamette yalana cür'etle şirklerini i'tizar eden kâlerden bazıları Kur'ân'ı tilâvet ettiğinde sözünü dinler ve sana en:'ak tutarlar. Kur'ân'ın manâsını fehmetmezlerse de dinlerler. 4^u tnn fikri, kabul etmek olmayıp belki inaden ve istikbaren istihza etmek olduğundan biz onların Kur ân'i fehimlerine mani olacak kalpleri üzerine perde halk ederiz. Zira; Kur'ân'ı anlayıp kabul etmeye meyletmezler ve kulaklarına ağırlık halk ederiz ki, kabule şayan işitmekle işitmezler ve eğer onlar bilfarz vettakdir her âyeti görseler o âyetlere iman etmezler. Zira; imana rağbet­leri yoktur. Hatta imana meyilleri ve rağbetleri olmadığından on­lar sana geldiklerinde kemâl-i inat ve istikbarlarmdan seninle mü­cadele ederler ve kâfirler derler ki: «Şu senin getirdiğin ve ta-raf-ı ilâhiden nazil olduğunu iddia ettiğin kitap evvel geçenlerin satırlarına yazdıkları yalanlardır ve zuafâ-yı avamın zihinlerini iğfal için cem' ettikleri şeylerdir» demekle mukaabele ederler.]

Vacip Tealâ bu âyet-i celüede kâfirlere ihsan ettiği kulak ve kalp gibi nimetlerden istifade etmediklerini beyanla kâfirleri zem­metmiş ve kemâl-i inat ve istikbarlarmı meydana koymuştur. Çünkü; Cenab-ı Hak kâfirler küfre ısrar ve imana meyletmedik­lerinden her ne kadar işitir ve duyarlarsa da kalpleriyle tefekkür ve kulaklarıyla lâyıkıyla dinlemediklerinden keenne kalplerinde perde ve kulaklarında ağırlık var gibi istifadeden mahrum olduk­larını beyan buyurmuştur. Yoksa hakikatta işitirler ve kalpleriyle de bir derece manâsını fehmederlerdi. Lâkin işitmek ve fehmet-mek tesir etmediğinden işitmemiş ve fehmetmemiş gibidirler, hat­ta temerrüdleri bir dereceye gelmiştir ki, bilûmum delâili görse­ler keenne görmemiş gibi iman etmezler demektir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile esâtîrle muradları; İs-fendiyar ve Rüstem hikâyeleri gibi evvel geçenlerin türrehaU ve yalanlan demektir ki, şu halde Kur'ân'ın mu'ciz olduğunu inkâr etmektir.

Bu âyetin; (Ebu Süfyan), (Nadr b. Haris), (Atabe) ve (Ebu Cehil) ve saire gibi müşrikler hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran onlar, bir ge­ce Resulullah Kur'ân tilâvet ederken dinlediler ve (Nadr)'dais sual ettiler. (Nadr) hikâyât-ı maziyeyi bilip onlara hikâye ett: ğinde «Benim size hikâye ettiğim ümem-i maziyenin yazılmış y

lanlarmı kıraet ediyor»    demesi üzerine bu âyetin   nazil oldu    :

Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'm sözünü işittikleri ve lâkin ka­bule meyletmediklerinden, kalpleri ve kulakları kapalı gibi olduk­ları, hatta Huzur-u Risalete geldiklerinde mücadele edip bu senin okuduğun evvel geçenlerin yazdıkları şeylerdir dedikleri bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [19]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'ân'a «Evvel geçenlerin yazdığı şey­lerden ibarettir» demekle ta'n ettiklerini beyan ettiği gibi onla­rın nâs'ı Kur'ân'a imandan menettiklerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler nâs'ı Kur'ân'a îmandan menederler ve kendileri Kur'ân'ı kabulden uzak olurlar. Onlar şu dalâl ve idlâlleriyle ih-lâk etmezler, ancak kendi nefislerini ihlâk ederler. Halbuki idlâ-Iin zararı ancak kendilerine olduğunu bilmezler.]

Yani; müşriklerin kemal-i gayz ve adavet ve şiddet-i ta'nları neticesi nâs'ı ve etraf ve eknaftan gelen aşair ve kabaili Kur'ân'a imanla Resulullah'a tebaiyetten nehyederler ve nâs'ın zihnini Kur'ân'a ve Resulullah'a ta'netmekle teşviş ederler ve kendileri de Kur'ân'a imandan uzak olurlar. Şu halde hem dâl hem de mu­dil her iki sıfat-ı keriheyi camidirler ve onlar nâs'ı idlâl ettikleri ve kendileri dâl olduklarıyla ihlâk etmezler, ancak kendi nefisle­rini ihlâk ederler. Lâkin zararın ancak kendilerine ait olduğunu bilmezler. Halbuki gerek dalâletin ve gerek gayrın zihnini fesad ve idlâlin vebali kendilerine aittir; âhara tecavüz etmez.

Bu âyet-i celile umum müşriklerin meslek ve tarikatlarını zem ve akıbet-i mesleklerinin helak olduğunu beyan için nazil olduğu mervidir. Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanı veçhile âyetle murad; yalnız Resulullah'ın akraba ve taallûkaatı ve bil­hassa Ebi Talip olmak ihtimali vardır. Çünkü; akraba-yı Resulullah hariçte müşrikleri Resulullah'a eza etmekten menederler. Da­hilde ve kendi aralarında herkesten ziyade buğzederler, asla ima­na meyletmezlerdi, buna nazaran manâ-yı nazım: [Resulullah'm amcaları ve sair akrabaları Resulullah'a ezâ etmekten ahaliyi me­nederler ve kendileri Resulullah'a iman etmekten gaayet uzak olurlar, iman etmediklerinden ancak kendi nefislerini helak eder­ler ve lâkin bilmezler] demektir.

Bu âyet-i celilede gerçi bu ihtimal beyan olunmaktaysa da ihtimal-i evvel — yani umum manâsı murad olunmak ve akraba-yı Resulullah'tan olan müşriklere tahsis olunmamak — racihtir. Çün­kü; âyetin sabıkı umum müşrikleri zem hakkında olduğu gibi lâf­zın dahî umuma şümulü sarihtir. Binaenaleyh; tahsise ihtiyaç yok­tur. Çünkü; umum içinde akraba-yı Resulullah da dahildir.

Şu halde halkı Din-i İslama duhulden meneden veyahut Din-i İslâm'a ta'nla ehl-i İslâmın zihnini teşviş edip ıdlâle çalışan er-bab-ı ifsadın cümlesi âyette dahildir ve bu misilli müfsidler de her zaman bulunmaktadır. Zira; zaman-ı saadette müşriklerin söyle­dikleri sözleri şu zamanda Müslüman kisvesi altında olanlardan söyleyenler ve itiraz edenler de mevcuttur. [20]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin helak olacağını beyandan sonra helak­lerinin keyfiyetini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Sen görmüş olsan şol zamanı ki, o zamanda kâfirler Cehen-nem'e atılmak üzere arz olunurlar. İşte o zamanda emr-î garip görürsün ve Cehennem'e girmek üzere kenarına gelince onlar der­ler ki: «Ah ne olaydı biz dünyaya bir dahî reddolunaydık ve Rab-bünizin âyetlerini tekzib etmeyerek müminlerden olaydık» der mekle hasret ve nedametlerini izhar ederler.] Ve lâkin bu nedamet onlara hiçbir fayda vermez. Zira; zamanı geçmiştir. Çünkü; tevbenin zamanı- ve mekânı dünyadır, âhiret değildir. Binaena­leyh; âhirette tevbe kabul olunmaz.

Yani; Kur'ân'a iman etmeyen ve nâs'ı imandan meneden kâ­firlerin Cehennemce ithal olunmak üzere Cehennem'in kenarında hapsolundukları zamanı görmüş olsaydın bir acîp manzara ve ga-rîb bir halat görürdün ki, onların vaveylaları ve âh ü figanları ve Cehennemin alevleri arasında gayet feci bir halete tesadüf eder­din ve o zamanda onlar; nedametlerini izhar ve hüzn ü eseflerini meydana koyarak «Keşke biz dünyaya bir daha dönseydik ve Rab-bimiz bizi irgad için gönderdiği âyetlerini tekzib etmeyeydik ve resulüne ve kitabına iman eden müminlerden olaydık ve Cehen­nem azabmı görmeyeydik» demekle temenniyâtta bulunurlar.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile kâfirlerin bu hâlleri her ne kadar kıyamette görülecekse de elbette vaki olacağına bi­naen zaman-ı maziye delâlet eden kelimesiyle varid ol­muştur. Hitap; Resulullah'a veyahut görmek şanından olan her şahsadır. Çünkü; kıyamette iyiler kötülerin ve kötüler de iyilerin hallerini göreceklerdir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile görülecek halin şiddetine ve envâ'-ı mihnet ve azabın vaki olacağına işaret olmak üzere kelimesinin cevâbı hazf olunmuştur. Çünkü zikrolunsa azaptan* bir nevi zikrolunurdu, halbuki , hazfolunduğunda işiten kimsenin hatırına gelen her türlü fenalığı mülâhaza etmekle tehdid daha ziyade olduğunda şüphe yoktur. Yani; «Kâfirler Cehennem'in ke­narına geldiklerinde sen onların hâllerini görsen hatır ve hayale gelmedik feci manzaralar görürsün» demektir.

Kâfirlerin narı Cehennem üzerine vakfolunmalarında üç ih­timal vardır : Birincisi; Cehennem'in kenarına varmak dehşetini müşahede edip bu kelâmı söylemektir, ikincisi; sırat üzerinde durup Cehennemce düşmek üzereyken bu kelâmı söylemektir. Üçüncüsü; Cehennemce dahil olduktan son­ra söylemektir. Kâfirler her ne kadar dünyaya dönmeyeceklerini bilirlerse de muhal olarak temenni ederler. Zira; muhali temenni caizdir.[21]                                     

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyaya dönmelerini ve tekzib etme­melerini ve ehl-i imandan olmalarını yevm-i kıyamette temenni edeceklerini beyan ettiği gibi bu temenniyâtları veçhüzere dünya­ya dönseler bile iman etmeyeceklerini dahi beyanla kelâmlarını reddetmek üzere buyuruyor.

[Belki onlar için dünyada gizledikleri kabayih-i ef'alleri za­hir oldu. Eğer onlar istedikleri veçhüzere dünyaya dönselerdi nehyolundukları küfriyâta tekrar avdet ederlerdi. Halbuki onlar sözlerinde yalancılardır.]

Yani; onların halleri dedikleri gibi değildir, belki onların bu kelâmı iradlarının sebebi; bundan evvel dünyada gizledikleri küf­rü maâsî, şikak ve nifaklarının onlar için zahir olup Cehennem azabını müşahede etmeleridir, yoksa temenniyâtları imana ve iba­dete rağbetlerinden değildir. Binaenaleyh; onlar istedikleri gibi dünyaya dönderilmiş olsalar nehyolundukları küfür ve envâ-ı maâ-sîye avdet ederlerdi. Zira; onlar şu temenniyâtlarmda yalancı­lardır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette kelimesi on-larm kelâmlarını red içindir. Zira onların temenniyâtları; rızâ-yı Bârî'yi tahsil ve iman ve itaata rağbet ettiklerinden değil, belki gördükleri azabın dehşetinden korktukları içindir. Binaenaleyh; temenniyâtlarmda yalancılardır.

Bunlar için zuhur eden şey; küfürleri ve maâsîleri veyahut dünyada gizledikleri kabayih-i ef'alleri veyahut münafıkların giz­ledikleri nifakları veyahut rüesanın avâm-ı nâs'tan gizledikleri hakaayık veyahut ehl-i kitab ulemasının âhad-i nâs'tan gizledikleri evsaf-ı nebeviye olmasında ulemanın ihtilâfı varsa da şu maânî-nin cümlesi murad olunmakta bir mâni olmadığı gibi hepsinden maksad kâfirlerin kabayihleri ve fezâhat ve rüsvalıklarının zuhur etmesidir. Çünkü; bu dünyada sakladıkları kabahatlarını âhirette saklamak ihtimali olmadığından hepsi meydana çıkacaktır. [22]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin azabı müşahede zamanında tahassürle­rini izhar edip dünyaya tekrar dönseler küfrüzere ısrardan feragat etmeyeceklerini beyandan sonra dünyada irad ettikleri kelâmla­rını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Bizim hayatımız ancak hayat-ı dünyadır. Zira; biz öldükten sonra dirilmeyiz dediler.]                                                           

Yani; onların resulleri onları imana davet edip, iman etme­dikleri surette âhirette muazzep olacaklarını beyan ettiğinde, on­lar davete icabetten imtina ederek dediler ki: «Bizim için hayatı dünyadan başka hayat olmadı. Zira; biz öldükten sonra ba's olun­mayız. Binaenaleyh; bizim göreceğimiz hayat ve duyacağımız lez­zet işte bundan ibarettir. Bu hayatın verâsmda biz bir hayat bile­meyiz ve âhir ete ve öldükten sonra dirilmeye inanmayız» demek­le resullerinin davetini reddetmişlerdi. Âyet-i celiledeki şu manâ ba'zı inkâr edenlerin hallerini beyan olduğuna nazarandır. Amma kıyamette dünyaya dönmelerini taieb edenlerin hallerini beyan olduğuna nazaran manâ-yt nazım : [Cehennem'e atılmak üzere Ce-hennem'in üzerinde tevkif olunup dünyaya dönmek isteyen kâfir­ler bilfarz vettakdir dünyaya dönseler nehyolundukları küfriyâta avdet ederler ve «Bizim için hayat ancak hayat-ı dünyadır. Biz vefatımızdan sonra ba's olunup kabrimizden kalkıcı değiliz» de­mekle küfrüzere inad ve İsrarlarında devam ederler] demektir.

Şu halde âyet-i celile kâfirlerin küfründen vazgeçmeyecekle­rini ve inad ve istikbarda ifratlarını ve hakka davete icabet etmek ihtimalleri olmadığını beyandan ibarettir. [23]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin haşri inkârlarını beyan ettiği gibi kıya­mette huzur-u manevî-i ilâhide cereyan edecek ahvali dahî be­yanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler muhasebe ve amelleriyle mücâzât olunmak üzere huzur-u ilâhide saf beste durduruldukları zamanı sen görmüş ol­saydın; onları, bîhuş, muztarip ve muztar olarak görürdün. O za­manda Rableri onlara «Şu gördüğünüz, dünyada inkâr ettiğiniz haşrü neşr ve muhasebe ve mücazât için içtimainiz, hak ve vakıa mutabık olmadı mı?» demekle sual eder. Rablerinin bu sualine cevapta onlar «Rabbimize yemin ederiz ki, gördüğümüz haşr ü neşir haktır, biz iman ettik, şüphemiz kalmadı» derler. Rableri on­ların bu ikrarlarını reddetmek üzere «Küfrünüz sebebiyle tadın Cehennem azabını. Zira; yevm-i kıyamette re'yülayn azabı müşa­hede ettiğiniz için imanınız fayda etmez. Çünkü; fayda verecek iman dünyada olmak lâzımdı. Siz onu fevtettiğîniz için imanın se­vabından mahrumsunuz» demekle kâfirlerin azaba istihkaklarının küfür sebebiyle olduğunu beyan eder.]

Fahr-i Kazi'nin beyanı veçhile dünyadaki inkârları âhirette ikrara müncer olacağına âyet-i celile delâlet eder.

Bu âyette Vacip Tealâ'nın kâfirlere kelâmı,şiddetle tevbih ve tekdir için olup azabı mucip olduğundan bazı âyette Vacip Tealâ'­nın onlara yevm-i kıyamette tekellüm etmeyeceğini beyana müna-fi değildir. Zira; Cenaba Hakkın onlara tekellüm etmeyeceğini be­yan hakkında olan âyetin manâsı «Onlara taltif üzere kelâm et­mez» demektir. Bu âyette ise. Vacip Tealâ'nın onlara hitabı; terzil ve tahkir için olup taltif için değildir. Binaenaleyh; âyetler bey­ninde tenakuz yoktur. Yani «Cenab-ı Hak kâfirlere alâtarütililti-fat söz söylemez, lâkin alâtarikittahkir söyler» demektir. [24]

 

Vacip Tealâ haşri inkâr eden kâfirlerin mezhepleri merdud olduğunu beyan ettiği gibi haşri inkâr sebebiyle dûçâr oldukları zararı dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyameti ve Allahü Tealâ'ya mülâkaati tekzib eden kimseler muhakkak hâih ve hâsir ve ebeden zarar görücü oldular. Çünkü; âyât-ı beyyinatm nüzulü ve enbiya-yı izamın irşadı ve kütüb-ü münzelenin âhiretin vuku bulacağına delâletinden sonra âhireti inkâr; elbette zarar-i azîme bâdı olur. Hatta onlara füc'e-ten kıyamet günü geldiğinde onlar kemal-i hüzün ve esefle dar-ı dünyada bizim kusurlarımız üzerine «Ey bizim hasretimiz! Gel bize. Senin zamanın geldi, refik olalım. Akşam ve sabah musaha-bet edelim, ayrılma bizden» demekle izhar-ı nedamet ederler. Hal­buki bu kelâmı, söylediklerinde onlar arkalarında masiyetlerinin vebalini götürüyorlar. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, ne çirkin oldu onların götürdükleri vizr ü veballeri.]

Beyzavi'nin beyanı veçhile tekziblerinin kıyamette nihayet bulacağına işaret için nihayete delâlet eden ( ^ ) kelimesiyle varid olmuştur. Çünkü; ( js- ) kelimesi tekziblerinin nihayeti­ne delildir. Zira hüsranlarının nihayetine delil; hüsranları ebedî olup nihayeti olmadığından, hüsranlarının nihayetine delâlet et­mez. Tefrit; dünyada imanı zayi etmektir. ' .' Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ insana saadât-ı ebediyeyi tahsil için nefs-i natıka ve âlât-ı cismaniye, akıl ve te­fekkür gibi edevât-ı ruhaniyeyi i'ta ettiği halde insan bu nimet­leri matlub olan saadete sarf etmeyip saadet-i dünyaya sarf ve âhi­reti inkâr edince âhiret zuhur ettiği günde re'sülmal olan âlât ve edevat zayi olduğu gibi onlarla tahsil ettiği saadet-i dünya da zayi olduğundan iki cihetle zarar etmiş olur ki, hem sermaye hem de sermayeden hasıl olacak ticareti zayi etmiştir.

Âhiret için asİa hazıriığı olmadığından halâik beyninde yiye­cek ve giyecekten ve sarfedecek paradan mahrum ve perişan ve bütün mamelekini faydasız mahalle sarfetmiş aç ve çıplak kalmış bir kimse gibi olur ve tekrar tahsili ve tedariki mümkün olmadı­ğından ebedî nedamet ve hasret-i azîme içinde kaldığı cihetle has­retine nida eder ve fevtettiği saadâta karşı kederi hiçbir zaman zail olmaz. Çünkü; ebeden azap içinde olan kimsenin ebeden has­ret ve nedamet içinde olacağında şüphe yoktur. Yalnız hasret ve nedametle de kalmaz, belki işlediği maâsînin vizr ü vebali arka­sına yükleneceğini ve bu vizr ü vebalin gaayet çirkin olduğunu Csnab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Şu halde âhireti inkâr edenlerin zararı; ikidir: Birincisi; menfaat-i İbadeti few tetmek,   ikincisi;   mazarrat ve masiyete müptelâ olmaktır.

Gerek hüsran ve gerek zarar-ı azîmin zuhuru kıyamette görü­leceği için Cenab-ı Hak kıyamette zarar edeceklerini beyan bu­yurmuştur. Kıyamet-i kübrâ gelmezden evvel her şahsın kıyameti hîn-i vefatında kaaim olacağı     Hadîs-i Şerîf iyle sabit olduğundan eşhasın kıyameti vefatıyla kaaimdir. Çünkü vefat; dünyanın nihayeti ve âhiretin bidayesi olduğundan herkes amelinin mücâzâtını o günden itibaren görmeye başlar, amma umumî kıyamet zuhurunda herkes kabrinden kalkar ve su-ret-i aleniyede muhasebe görülüp âsîlere rnücâzât ve âbidlere mü­kâfat verilir. Fakat hasret ve nedamet veyahut ferah ve sürür mevtle başlar. Çünkü; herkesin ameli kendisiyle beraber olduğun­dan vefat ettiği günden amelinin muktezasmı görmeye başladığı cihetle onun kıyameti mevtiyle başlayacak demektir. Evzar ; günahlar manasınadır.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran evzan götürme­nin keyfiyeti; evzarı görünce insanda hasıl olan sıklet ve hüzn ü keder, ağır yük götüren kimsede hasıl olan sıkıntı gibi sıkıntının hasıl olmasından kinayedir: Yahut hakikatta herkesin kendi ma-siyetini çirkin bir şahıs suretinde arkasında götürmesidir. Çünkü; bazı ulemanın beyanına nazaran herkes kabrinden kalktığında mümin-i salihin karşısına güzel bir şahıs suretinde ameli zuhur eder.    O şahsı üzerine bindirir mahşere götürür ki,    bu manâyı âyet-i celilesi beyan etmiştir. Kâfir olan

kimsenin küfrü ve sair kabayihi, çirkin bir şahs-ı sakü suretinde zuhur eder ve o kâfirin arkasına biner mahşere şahs-ı sakîl sure­tinde amelini alır götürür ki, bu manâyı da Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur.

Hulâsa; âhireti ve Allahü Tealâ'ya mülâkaatı tekzib edenlere ansızın kıyamet günü geldiğinde nedametlerini izhar edip hasret­lerine feryad edecekleri ve günahkârların günâhlarını arkalarında götürecekleri ve götürecekleri günahlarının gaayet çirkin olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [25]

 

Vacip Tealâ «bizim için hayat; hayat-ı dünyadır, hayat-ı âhi-ret yoktur» diyenlerin hüsranlarını beyandan sonra onların mağ­rur oldukları hayat-ı dünyanın asla ehemmiyyeti olmadığını be-yanetmek üzere buyuruyor.

[Hayat-ı dünya olmadı; ancak oyuncak ve faydasız meşguli­yetten ibaret oldu ve dar-ı âhiret muharremattan içtinab eden kimseler için hayırlıdır. Ey kâfirler! Hayat-ı dünyaya aldanır da taakkul etmez misiniz?]

Yani; kâfirlerin bütün emellerini hasrettikleri hayat-ı dünya; ancak gururu batıl ve süruru zaildir. Zira; insanın hayat-ı hakîkî­ye olan hayat-ı âhiretten mahrumiyetine sebep olur, oyuncaktan ibarettir. Ama, dar-ı âhiret; menafii safî ve lezzâtı kederden salim ve ferah ve süruru dâim olduğundan muharremât ve menhiyattan içtinab eden müttekiler için hayırlıdır. Kâfirler gaflet ederler de, hayırlı olan hangisi olduğunu düşünmezler mi? Ey kâfirler! Aklı­nızla tefekkür etmez misiniz?

Fahr-i Razi'nin beyanı   veçhile hayat-ı dünya nefsinde mezmum değildir. Zira; saadet-i uhreviye ancak hayat-ı dünya ile ha­sıl olduğundan hayat-ı dünya bu cihetle memduhtur. Binaenaleyh; bu ve bunun emsali âyetlerde zemmolunan hayat-ı dünya kâfir­lerin ve âsîlerin hayatıdır. Zira; kâfir iman etmediği cihetle dün­yada hayatının her dakikası aleyhine vizr ü vebal olduğundan onun hakkında hayatı ayn-ı azap olduğu cihetle mezmumdur. Amma, müminin imanı ve ameli sebebiyle hayatının her dakikası, hakkında ayn-ı Saadettir. Onun için hayat-ı mümin; memduhtur. Zira; hayatının semeresini topluyor. Binaenaleyh; hayat; onun için ayn-ı menfaattir.

Şu halde hayat-ı dünya insan için bir cevher-i nefistir ki, zemme ve methe kabiliyeti vardır. İnsan hangi cihete sarf ederse o cihetten sual olunur.

Yahut h ayat-ı dünya ile murad; dünyanın mutla-kaa lezzât ve tayyibâtıdır. Zira; lezzât-ı dünyanın bekaası olma­dığı cihetle vahi iştigal ve kuru oyuncağa benzediğinden Iehiv ve Iaib ile tâbir olunmuştur. Çünkü; oyun oynayan kimsenin lezzeti oyun zamanına münhasır olduğu gibi dünyanın lezzeti dahi hemen dünyaya münhasır olup âhirette bekaası olmadığından oyuncaktan ibarettir ve umur-u dünya oyun gibi zahiri ahvale müptenî olduğundan ayn-ı oyuncaktır.

Oyunların akıbetinde bir menfaat ve hüsn-ü netice olmadığı gibi dünyanın akıbetinde dahî bir hüsn-ü netice olmadığından ha­yat-ı dünya oyuna benzetilmiştir. Zira; lezâizin en âlâsı olan eki ü şürb ve cima'da hayvanat-ı saireden insanın farkı yoktur. Çünkü; hayvanatın cümlesi bu ahvalde müştereklerdir. Binaenaleyh; dün­yanın lezzetinde insan için hayvanât-ı saireden ziyade bir imtiyaz yoktur. Çünkü; her hayvan nev'ine göre hayat-ı dünyadan intifa ve telezzüz eder. Şu halde insanın aklı ve tefekkürü ve şuur ve id­rakinin muktezası olan iman ve amel-i salihle hayatını imrar et­mesiyle temeyyüz eder ve makbul olan hayat da bu minval üzere geçmiş olan hayattır.                

Hulâsa; hayat-ı dünyanın oyuncağa benzediği ve dâr-ı âhire-tin müttekilere hayırlı olduğu ve kâfirler için âhirette hayır olmadığı ve aklı olan kimselerin bu misilli hakaayıkı düşünmeleri lâ­zım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [26]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a ta'nları hakkında şan-ı nebeviye, lâyık olmadık şeyler isnad etmekle kalb-i nebevilerini mahzun ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Çok kere biz biliriz ki, hal ü şan onlar sana hüzün verecek sözleri söylerler. Sen onların sâhirdir veya kâhindir veyahut mec­nundur gibi şan-ı nebevine lâyık olmadık kelâmlarına mübalât etme. Zira; tahkik onlar seni nefselemirde tekzib etmezler. Belki, kalpleriyle tasdik ederler ve lâkin hududu ilâhiyedcn çıkmış olan zalimler zahirde Allah'ın âyetlerini inkâr ederler.]

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet-i celile Resulullah'ı tesliye için seykolunmuştur. Çünkü; kâfirler Resulul-lah'a lâyık olmadık şeyleri isnadla mahzun ederlerdi. Cenab-ı Hak bu âyetle Resulünü tesliye ve hüznünü izale buyurmuştur. Kazi ve Fahr-i Razi'nin beyanları veçhile bu âyette (   ji     ) kelimesi

kesrete delâlet içindir. Kâfirler zahirde tekzib ederlerse de kalp­leriyle Resulullah'ı tasdik ettiklerine işaret için Vacip Tealâ tek­zib etmediklerini beyan buyurmuş ve zahirde âyetleri inkâr ve tekzipleri zulüm olduğunu sarahaten beyan etmiştir. Şu halde âye­tin evvelinde tekzib etmediklerini ve âhirinde âyetleri inkâr et­tiklerini beyan, birbirine münafi ve mütenakız değildir. Çünkü; kalpleriyle tekzip ve inkâr ettikleri beyan olunduğundan âyetin evveliyle âhiri beyninde tenakuz yoktur. Tâbir-i aharla «Zahirde tekzib edenlerse de batında tekzib etmezler» demektir. Binaena­leyh; adem-i tekzipleri kalplerine ve tekzipleri lisanlarına râci'dir. Binaenaleyh; tenakuz yoktur.

Âyet-i celilenin sebeb-i nüzulü de bu manâyı te'yid eder. Çünkü; Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran (Ahnes) Ebu-cehl'e «Muhammed (S.A.) hakkında ne dersin, sadık mıdır, kâzip midir? Şurada benden gayrı kelâmını işitecek kimse yoktur, doğ­rusunu bana haber ver» dediğinde Ebucehl'in «Muhammed (S.A.) sadıktır, asla yalan söylememiştir, lâkin (Benî Kusayy) bu şerefi ihraz edip, sancağı ve' Beyt-i Şerifin hizmetlerini alırlarsa sair Kureyş'e ne kalacak» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-vidir. Yahut Kazi'nin beyanı veçhile Ebucehl'in Resulullah'a «Biz seni itham ve tekzib etmeyiz. Lâkin getirdiğin âyetleri tekzib ede­riz» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. İşte insanlar hakka karşı şaşırınca ne diyeceğini bilemediğinden Ebucehil de «Seni tekzib etmeyiz, amma kitabını tekzib ederiz» demiştir. Hal­buki kitabını tekzib, hakikatta Resulullah'ı tekziptir.

Hulâsa; Kureyş kabilesi zahirde hasetlerinden nâşi Resulul­lah'ı tekzib ederlerse de kalpleriyle tasdik ettikleri bu âyetten müs-' tef ad olan fevaid cümlesindendir. [27]

 

Vacip Tealâ resulünün hüznünü izale zımnında kâfirlerin tek­zipleri Resulullah'a ait olmayıp Allah'ın âyetlerine râci olduğunu beyanla tesliye ettiği gibi bu muamelenin ümem-i sairede dahi cereyan ettiğini beyanla ikinci bir defa tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Zat-i Ulûhiyetime kasem ederim ki, Habib-i Zişanım! Mu­hakkak senden evvel birçok resuller ümmetleri tarafından tekzib olundular ve kavimlerinin tekziplerine ve ezâlarma bizim nusre-timiz onlara gelinceye kadar sabrettiler. Allalıü Tcalâ'nın enbiya­sına nusreti vaadine dair olan kelimeler asla tebdil ve tağyir kabul etmez. Kaza-i ilâhi nasıl sebketmişse o minval üzere cereyan eder, asla tağyir vuku bulmaz. Zat-ı Ulûhiyetim hakkı için muhakkak sana rusül-ü kiramın haberleri geldi.] Binaenaleyh; me'yus olma, nusret-i ilâhiyenıiz nasıl ki, diğer enbiya biraderlerine gelerek düş­manlarından intikamlarını aldıksa sana da, onlar gibi nusretirniz gelir, düşmanlarından intikaammı alırız.

Beyzavi'nin beyanı veçhile bu âyette sabredenlere Cenab-ı Hakkın nusretini vaad ettiğine işaret vardır. Çünkü; rusül-ü kira­ma sabırları üzerine nusret ettiği gibi rusül-ü kirama tâbi olan ümmetlerine dahi sabırları üzerine nusret edeceğinde şüphe yok­tur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Resulullahı tesliye ve sabrı tavsiye için sevk olunmuştur. Yani; enbiya-yı sabıkanın üm­metleri de senin ümmetin gibi onları tekzip ve ezâ ettiler. Fakat enbiya-yı kiram ümmetlerinin ezalarına sabrettiler, zafer buldular. Sen de sabret ki, zaferyâb olasın. Bu sabır mesleğini ittihaz etmek senin haline daha muvafıktır. Zira; senin risaletin umum ins ü cinne olduğundan eamdır. Binaenaleyh; sabır ve tahammülün da­ha ziyade olmasını iktiza eder. Çünkü meşakkat; me'muriyetin vüs'atına göredir. Zira; emr-i risaleti tebliğin sahası ne kadar vâsi ise zahmeti dahî o kadar çoktur. İşte Türkçe'de «Kar dağına göre yağar» dedikleri darbımeseli de bu manâyı te'yid eder. [28]

 

Vacip Tealâ rusül-ü kiramın ümmetleri tarafından tekzib olu­nup sabrettiklerini beyanettiği gibi resulüne sabretmek lâzım ol­duğunu dahî tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Eğer onların imandan i'razlan ve sana adem-i inkıyadları habibim! Senin üzerine meşakkatli olur ve kalbine darlık verirse sen tefekkür et. Eğer yerde bir menfez taleb edip o menfezden bir mahlas bulmaya kaadirsen veyahut semaya merdiven kurup on­ları imana icbar edecek bir âyet getirebilirsen, getir ve kudretin muktezasını işle ve illâ emr-i ilâhi gelinceye kadar sabret. Zira her umur; vakt-i merhununa muallâktır, vaktinden evvel olmaz. Binaenaleyh; senin için ancak tebliğ vardır, tebliğden başka bîrşey yoktur. Eğer AUahü Tealâ murad etmiş olsaydı kâfirlerin cemiisini hidayet ve tarîk-i hak üzere cem'ederdi. Şu halde ey Resul-ü Ek* rem! Sen cahillerden olma.] Zira; herşey Allah'ın iradesi ve ihti­yarıyla olduğundan, senin onların imanlarına hırs etmende bir fayda yoktur. Kudretin tahtında olmayan şeye sa'yetmekle kendi­ni meşakkata dûçâr etme. Binaenaleyh; tebliğ vazifesini edâ ettik­ten sonra ihtida etmediklerine teessüf eyleme.

. Fahr-i Razi'nin beyanına ve (İbn-i Abbas) Hazretlerinin ri­vayetine nazaran âyetin sebeb-i nüzulü; (Haris b. Âmir) Kureyş'-ten bazı kimselerle Huzur-u Risalete geldi ve dedi ki: «Ya Mu-hammed! (S.A.) Sair enbiyanın getirdikleri gibi, sen de bize" ta-raf-ı ilâhiden bir alâmet getir ki, seni tasdik ve resul olduğuna iman edelim.» Vacip Tealâ istedikleri âyet gelse de iman etmeye­ceklerini bildiği için istedikleri âyeti halketmedi. Resulullah üze­rine istedikleri mucizeyi getiremediği için gaayet güç oldu, kalb-i .nebevileri o kadar muztarib oldu ki, yerden bir menfez açılsa ora­ya girse de bu sualden kurtulsa ve ıztırabı gitse veyahut semaya merdiven kurulsa çıksa da semâdan bir âyet getirse şu ıztırab-ı azîmini izale etse. Yani bu kadar muztarib olunca Cenab-ı Hak «Kâfirlerin sana imandan i'razları pek ağır gefcliyse eğer mukte­dir olursan ya yerden bir menfaz ara, veyahut semaya merdiven kur kâfirlerin istedikleri âyeti getir. Bunlara muktedir'olamayınca ne için bu kadar muztarib oluyorsun» buyurmuştur. Âyetten mak-sad; Resulullah'ın kavminin imanına kesret-i tama'ına işarettir ve o kadar arzu ederdi ki, mümkün olsa ya yer altından bir mucize çıkarmak veyahut semâdan merdivenle çıkıp mucize indirmeye derhal mübaşeret edecek kadar tama* ederdi. Zira; imanlarını son derece arzu ediyordu. Halbuki Allahü Tealâ «îmanlarını murad buyursa onları imana muvaffak kılardı, lâkin onlar iradelerini küf­re sarf edince imanlarına meşiyet-i ilâhiye taalluk etmedi. Binaen­aleyh; onların imandan Arazlarına hüznetme.   Zira; hüznetmektefayda yoktur. Çünkü; sen sevdiğini hidayette kılamazsın, demekle Cenab-ı Hak resulünü tesliye etmiştir.

Feth-ül Beyan ve Beyzavi'nin beyanları veçhile olmayacak şeye hırsetmek ve sabredecek yerde âh ü enin eylemek cühela âdâ-tından olduğu cihetle Cenab-ı Hak habib-i edibini âdat-ı cühelayı ihtiyar etmekten nehyetmiştir. Fakat Fahr-i Razi'nin beyanı veç­hile Resulullah'ın nehyolunması âdât-ı cühelaya ikdam etmiş ol­masını iktiza etmez. Çünkü nehiyden maksad; kâfirlerin tekzip­lerine iktiza etmez. Çünkü nehiyden maksad; kâfirlerin tekzipleri­ne tahassürünün şiddetini izale ve onların küfürleri üzerine cez'u ve fez'in caiz olmadığını beyandır. Şu halde Resulullah'i riehyet-mek; ümmetini nehyetmektir. Zira; Resulullah'ın âdât-ı cühelayı taklid etmeyeceği tabiîdir. Yani; «Onlar iradelerini sarfetmiş olsa­lardı Allahü Tealâ hidayetlerini irâde eder, onlar da hidayete mu­vaffak olurlardı. Lâkin onlar iradelerini sarfetmediklerinden Ce­nab-ı Hak hidayete muvaffak kılmadı. Şu halde onların adem-i ih­tidalarına muztarip ve rahatsız olmakta fayda yok» demektir. [29]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmediklerinin sebebini beyanet mek üzere buyuruyor.                                                              

[Ancak davete şol kimseler icabet ederler ki, onlar bittavi' verrıza daveti işitirler ve işittiklerini can kulağıyla dinlerler ve manâsını anlarlar ve kendileri hayat-ı hakîkîye-i ebediyeyi ister­ler. Kâfirler ise hayat-ı hakîkîyeyi istemezler. Zira; diri suretinde ölülerdir. Ölmüşleri Allahü Tealâ kabirlerinden kaldırır ve kıya­mette cem'eder ki, onlar dünyada fevtettikleri saadeti bilsinler/ Al­lahü Tealâ onları ihya ettikten sonra amellerinin cezasını görmek üzere huzur-u manevî-i ilâhiye irca' olunurlar.] Dünyadaki küfür­lerinin ve âyetleri ve resullerini tekziplerinin cezasını görürler.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile daveti işi­ten ve icabet edenler le murad; müminlerdir ve mevta ile murad; hakkı işitmek şanından olmayan kâfirlerdir. Yani; «Habibim! Bunların davetine icabet etmediklerinden mah­zun olma. Zira; bunlar davetine icabet etmezler. Çünkü; bunlar işitmezler ki, icabet etsinler» demektir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Vacip Tealâ'nm kud­retini temsildir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ kıya­mette mevtayı ihya edip onları herşeye muttali kılmaya kaadir olduğu gibi dünyada kâfirlerin ölmüş kalplerini ihya edip iman ettirmeye dahi kaadirdir. Habibim! Sen onları ihyaya kaadir de­ğilsin. Binaenaleyh; onların imandan i'razlarma mahzun olma] de­mektir. Yahut manâ-yı âyet; [İşitmek; hal-i hayatta olanların şa­nıdır. Bunlar mevta menzilesindedirler. Mevtanın şanı işitmemek olduğundan bunlar işitmezler] demektir. Çünkü, marifet-i ilâhiye; aklın ruhu, akıl da ruhun ruhu ve ruh da cesedin ruhudur. Şu hal­de ruhtan hâli olan cesed taaffün edip toprağa defnolunduğu gibi akıldan hâli olan ruhun sahibi de mecnun ve kezalik marifet-i ilâ-hiyeden hâlî olan akıl da zayi ve batıl olur. Zira; ruh mesabesinde olan marifet-i ilâhiye müşriklerde olmadığından keenne ruhsuz cesed gibi muattaldırlar.

Hulâsa; davete icabet ancak daveti işitenlerden olup, müşrik­ler ise ölü menzilinde daveti hakikatta işitmez bir halde oldukları ve Ölüleri Allahü Tealâ'nın kabirlerinden çıkarıp arsa-i mahşere cem1 edeceği ve herkes amelinin cezasını görmek için Huzur-u Bâ-rî'ye rücu* edecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. [30]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   nübüvvetteki şüphelerinin   bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler : «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine Rabbisinden bizi imana icbar edecek bir âyet indirilseydi» dediler. Ey Resul-ii Ekrem! Sen onlara cevapta de ki: «Allabü Tcalâ istediğiniz âyeti indirmeye kaadirdir ve lâkin nâs'in ekserisi âyetin inzal olunma-dığındaki hikmeti bilmezler.]

Yani; kâfirler, kemâl-i buğz ve adavetlerinden nâşi bazıları bazılarına . «Eğer davası gibi Muhammed (S.A.) nebi ise keşke Rabbisinden onun üzerine bizim istediğimiz âyet nazil olsa ve me­lek gelse nübüvvetine şehadet etse de biz de iman etseydik» veya­hut «Kendi davası gibi bizi'defaten ihlâk edecek azap gelse bizi ihlâk etseydi de, biz de nebi olduğunu bilseydik» demeleriyle nü­büvveti inkâr ettiler. Habibim! Sen onlara cevap olarak de ki: «Allahü Tealâ dilediği zaman istediğiniz âyeti inzal etmeye kaa­dirdir ve lâkin nâs'm ekserisi, Cenab-ı Hakkın istediğini ve ne iş­leyeceğini bilmezler. Halbuki Aİlahü Tealâ.istedikleri âyeti inzal buy ursa iman etmedikleri surette akibinde elbette bir belâ inzâ-liyle onları ihlâk eder. İşte bunlar istedikleri inzal olunca iman etmeyip helak olacaklarını bilmediklerinden âyet nazil olmasını isterler.»

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Kur'ân ; âyet-i kaahire ve mucize-i bahire olup başka âyete ihtiyaç olmadığından istedik­leri âyet inzal olunmamıştır. Zira Kur'ân; muârazasmdan herkesi âciz kıldığı • cihetle Kur'ân'a iman etmeyen hiçbir mucizeye iman etmez. Binaenaleyh; kâfirlerin Kur'ân'dan başka âyet istemeleri mücerret inat ve istikbar içindir, yoksa hakîkî bir âyet istemek değildir. Cenab-ı Hakkın ef'ali; hikmetten hâli olmaz. Binaena­leyh; ef al-i ilâhiye hikmete tâbidir, nâs'ın mutâlebâtma tâbi de­ğildir. İsterse ve hikmete muvafık olursa nâs'm istediğini halke-der, istemezse halketmez, kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde kâfirlerin Kur'ân'dan başka âyet talepleri haksız bir talep­ten ibaret olduğundan Cenab-ı Hak onların istediğini inzal etme­miştir. Çünkü; inzal etse dahi iman etmeyeceklerini bilir.

Resulullah'm davasını jspata kâfi mucize nazil olduktan son­ra istediklerini tekrar be tekrar İnzal etmiş olsa, talepleri. ilâ gay-rinnihaye imtidad edeceğinden davasını ispat edecek delilde karar olmayacağı gibi davâ-yı nübüvvet üzere hüccet de tamam olmaz. Binaenaleyh; davâ-yı nübüvveti ispata kâfi mucizeyle iktifa edip sual kapısını kapamak lâzım olduğundan Vacip Tealâ tekrar talep­lerini reddetmiştir. [31]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin haşrolunacaklarmı beyan ettiği gibi hayvanât-ı sairenin dahî haşrolunacaklarmı beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ umum murâdâtına kaadirdir. Nasıl kaadir ol­masın? Elbette kaadir olur. Zira; yeryüzünde hareket eder bir hayvan ve gökyüzünde kanatlarıyla uçar bir kuş olmadı, illâ onlar da sizin emsaliniz ümmetleridir. Herbir sınıf ve nev'i ayrı ayrı kabiledir. Onların kendi nevilerine mahsus maişetleri ve tarz-ı hayatları ve herbirinin ayrı isimleri vardır ve her cümlesinin ah­vali, erzakı ve ecelleri Allahü Tealâ' indinde mahfuz, hiçbir sınıfın havayicinden birşey mühmel bırakılmaz, belki cümlesi leyh-i mah­fuzda sabit ve yazılıdır. Zira, Biz Azimüşşan kitapta onların ahva­linden hiçbir şey terketmedik her cüzünü, yazdık. Onlar rızıklarını ve ecellerini istifa edip helak olduktan sonra ancak Rablerinîn hu-zur-u mânevisine haşrolımurlar.]

Fahr-i Razi, Beyzavi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet, Allahü Tealâ'nm müşriklerin istedikleri âyeti inzale kaadir oldu­ğuna delil makaamında irad olunmuş ve hayvanâtın cemi' enva'ı-riı ve efradını Vacip Tealâ bu âyette cem'etmiştir. Zira; hayvan iki kısımdan hâlî değildir, ya yerde yürür yahut havada uçar. Bu iki kısmın haricinde hayvan mevcut olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette her ikisini de cem/etmiştir, İnsanların müşahede ettikleri mahlûkatla istidlal evlâ olduğundan semada olan mahlûkat zikro-luninamıştır. Çünkü ahval-i semaya ve mahİûkaatma insanlar muttali değildir. Tayerân bâzı kere surattan kinaye olarak varid oldu­ğundan bu âyette manâ-yı hakîkîsi murad olduğuna işaret için ka­natlarıyla uçar oldukları zikrolunmuştur. Balıkların su içinde ha­reketleri yeryüzünde yürümek mesabesinde olduğundan onlar da dâbbede dahildir. Binaenaleyh; balıkları ayrıca zikre hacet olma­dığından zikrolunmamıştır. Vacip Tealâ hayvanatın cümle insanın emsali ümmetler olduğunu beyan buyurmuştur. Şu halde hayva­natın insana müşabeheti Allahü Tealâ'ya marifet ve teşbih etme­lerinde ve bazıları bazılarıyla ünsiyet edip tevalüd ve tenasül hu­sul bulmasındadır.

Allahü Tealâ beşerin ahvalini ve erzakını ve ecellerini kita­bında yazdığı gibi hayvanât-ı sairede dahi bu ahval carî olduğunu beyan buyurmuştur. İns ü cin yevm-i kıyamette haşrolunacağı gi­bi hayvanât-ı sairenin de haşrolunacağı bu âyetle sabittir. Haşrin faydası; yekdiğerinden hukuklarını istifa edecekleri ehâdis-i celi-le ile sabittir. Hatta Resulullah (S.A.) buyur­muştur ki: «Boynuzsuz olan hayvan,için boynuzludan kısas olu­nur» demektir.

Bu âyette kitapla murad; levh-i mahfuzdur. Zira; levh-i mahfuzda ahval-i âlem tamamen yazılıdır. Yahut kitapla mu­rad; Kur'ânri Azîmüşşan'dır. Çünkü; Kur'ân'da tafsil ve icmal ta-rikıyla ahval-i âlem mezkûr ve cümlesi Kur'ân'da mündemiçtir. Şu kadar ki, bazıları icmal ve işaret tarikıyla olduğundan herkes tafsiline kaadir olamaz. Resulullah'a ittibam ve kelâm-ı nebevile­rine iktidanın vücubunu Kur'ân beyan ettiğinden ehâdis-i celi-leyle beyan olunan ahkâma ve hulefâ-yı râşidînin vaz' ve tesis et­tikleri ve icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha ile sabit olan ahkâmın cümlesi üzerine Kur'ân müştemildir. Binaenaleyh; Kur'ân'ın ah­kâmını beyan etmediği havâdis-i âlemden hiçbir hâdise yoktur.

Hatta İmam-ı Şafiî Hazretleri Harem-i Şerifte «Bugün bana her ne sorarsanız Kur'ân'la cevap vereceğim» buyurduğunda bir kimse «Arıyı Öldüren bir mührim hakkında ne dersin?» deyince Şafiî (R.A.) âyetini oku­muştur. Yani «Resulünüz size her ne getirir ve emrederse ahze-din ve resulünüz her ne ki, şeyden nehyederse ondan içtinab edin» demektir. Resulullah da Hadîs-i Şerifinde «Muhrim olan kimse arı öldürmüş olsa hükm-ü şer'isini beyan buyurduğundan bu âyet­te o hüküm dahildir» demek istemişlerdir.

Hulâsa; bu âyet üç hükmü hâvidir: Birincisi; yerde yürüyen ve gökte uçan hayvanâtın cümlesi insanın emsali birer ümmet menzilinde olmalarıdır. İkincisi; ahval-i âlemden levh-i mahfuzda yazılmadık birşey terk olunmamasıdır, üçün­cüsü;   cümlesinin huzur-u ilâhiye haşrolunacaklarıdır. [32]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mevta mesabesinde işitmek şanların­dan olmadığını beyandan sonra mevta mesabesinde olduklarını te'kid etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar bizim kudretimize delâlet eden âyet­lerimizi tekzib ettiler. Onların kulakları sağır, hakkı duymazlar ve lisanları tat olup, hakkı söylemezler. Zira;- onlar zulümat içinde­dirler. Bir kimsenin Allahü Tealâ idlâlini murad ederse, idlâl eder ve eğer dilerse bir kimseyi tarik-i müstakime sevk eder.]

Yani; şol kâfirler ki, onlar bizim vücudumuza ve. vahdaniye­timize ve kemal-i kudretimize delâlet eden âyetlerimizi tekzib et­tiler. Onların kulakları hakkı işitmez ve lisanları doğru söylemez. Cehl ü inad ve küfr ü licac-ı zulümat içindedirler: Eğer Allahü Te­alâ bir kimsenin idlâlini murad ederse idlâl eder ve eğer dilerse tarikı müstakim olan imana muvaffak kılar ve tarik-ı sevaba ir-şad eder. Çünkü; abid iradesini doğru yola sarf ettiğinde Allah da doğru yola irgad eder.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ'nın idlâlini murad ettiği kimsenin iradesini dalâle sarfetmesi üzerine Allahü Tealâ idlâl eder, yoksa iptida Allahü Tealâ idlâlini irade eder de abid dalâli bilmecburiye ihtiyar eder manâsına değildir. Çünkü; abdin fiil-i ihtiyarîsinde Allah'ın iradesi abdin iradesine tâbidir. Abdin dalâli iradesi üzerine Allahü Tealâ idlâl ettiğinden abid da­lâli ihtiyarda mecbur değildir. Yani «Abid; kendi dalâli irtikâb eder. Allahü Tealâ da onun iradesi üzerine halk eder» demektir. Hâdi-i hakîkî ve mudill-i hakîkî Allahü Tealâ olduğuna bu âyet delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile her ne kadar kâfirler duyar ve söz söylerlerse de hakkı duymamak ve söylememekte sağır ve dilsiz kimselere teşbih olun­muştur. Binaenaleyh; kâfirlerin mevtaya teşbih olunması kaaide-i muttaridedir.

Hulâsa; Allah'ın vahdaniyetine delâlet eden âyetleri tekzib eden kâfirlerin zulümât içinde kalmış sağırlar ve dilsizler mesabe­sinde ve hakkı görüp işitmekten mahrum oldukları ve iradesini dalâle sarfeden kimseyi Allahü Tealâ'mn idlâl edeceği ve dilerse Allahü Tealâ'nm bir kimseyi doğru tarik üzerinde berkarar kıla­cağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [33]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kemal-i cehaletlerini beyandan sonra bir beliye nazil olduğunda küfürleriyle beraber Cenab-ı Hakka il­tica ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor.                                      

[Habib-i Zişaıum! Sen kâfirlere hitaben nasihat tankıyla de ki: «Haber verin bana, eğer size Allah'ın azabı veyahut vaad olu­nan kıyamet günü gelirse, Allah'ın gayrı ma'budlarınızı mı çağı­rırsınız? Ve sizi Allah'ın azabından veyahut kıyametin dehşetinden ma'budlarımz mı halâs eder ve onlara mı iltica edersiniz? Yoksa, Allahü Tealâ'ya nıı iltica edersiniz? Eğer sözünüzde sadıksanız hakikat-ı hali beyan edin, belki ancak Allahü Tealâ'ya iltica eder­siniz. Çünkü; Allah'tan maada bir merci ve melce' yoktur. Allahü Tealâ'ya iltica edince halâsınıza irade-i ilâhiye taalluk ederse sizin iltica ettiğiniz Rabbınız o belâyı ve azabı sizden keşf ve izale eder. O vakitte şüphe yok ki, şirkettiğiniz ma'budlarınızi unutursunuz.] jZira; onlardan fayda göremeyince unutmak zaruridir. Madem ki haliniz böyledir. Her zaman Cenab-ı Hakka iltica ve ibadetinizi ona hasretmeniz lâzımdır. Şu halde niçin zaruret zamanında iltica ettiğiniz Rabbinize ibadet etmezsiniz de faydasız putlara ibadet edersiniz.                             

Bu âyet-i celile müşrikleri ilzam için sevk olunmuştur. Zira; sia-i hallerinde ibadetlerini Allahü Tealâ'ya şerik itikaad ettikleri putlara sarf ettikleri halde zaruret mes edip kendilerine bir belâ geldiğinde hemen Cenab-ı Hakka ilticaya müsaraat ve şirkettik-leri putlarını dernal nisyan ettiklerini her zaman kendileri müşahe­de ederler. Şu halde hamakatlarını âyet kendilerine beyan etmiştir.

AIIah'ı nazabıyla murad; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ümem-i salifeye nazil olan belâlardır ki, gark olmak, yere batmak, suratları tebdil olmak, yıldırım nazil olmak, fakr u fâkaya ve hastalığa, müptelâ olmak gibi mesâibdir. Bu gibi belâlara müptelâ olanların Cenab-ı Hakka iltica etmeleri âdettir. Fakat mesâibden kurtulunca derhal eski hallerine avdet ederler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ dilerse duayı ka­bul buyuracağına ve dilerse kabul etmeyip reddedeceğine âyet-i celile delâlet eder ve belâyânın keşfi dua üzerine terettüb ettiğini beyanla herhalde belâyâya müptelâ olan kimsenin Cenab-ı Hakka ilticası lâzım olduğuna işaret için beiây-ânın keşif ve izalesini dua üserine tefri' buyurmuştur. [34]

 

¥,âfiİP T^âvbelâyâ indinde kâfirlerin Allahü Tealâ'ya iltica ettiklerini S^kttian sonra bazı befâyâda iltica etmeyip küfrüzere ısrar ettiklerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı Ulûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak lutf u kere­mimizle senden evvel biz ümem-i maziyeye resuller gönderdik ve onların herbirini gûnâgûn mucizelerle te'yid ve davalarını ispat ettik. Onlar resullerini tekzib ettiler. Biz Azimüşşan, onlar tazarru ve bize iltica etsinler için onları fakr u faka, şiddet-i ihtiyaç, em­raz, evca' ve ilel-i saire gibi zararlarla muahaze ve davetimize ica­bet etmelerini tenbih ettik. Onlarsa bize iltica, tezellül ve tevazu-da bulunmadılar. Keşke onlara bizim şiddetimiz geldiğinde bize iltica ve tazarru etmiş olsalardı o şiddetten halâs olurlardı. Lâkin kalpleri şiddet ve güzat peyda ettiğinden asla mütenebbih ve mü­teessir olmadılar ve şeytan onların amellerini tezyin etmiş ve ken­dilerine amel ettikleri kabayihlerini gaayet güzel göstermiştir.] Binaenaleyh; küfrüzere inat ve İsrardan dönemediler. Şeytan'ın iğfalâtına kapılan her sefihte batıla ısrar; her zaman görülmek­tedir.  

Âyet-i celile Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Resulullah'ı tesli-yedir. Bu kafirlerin belâyâda Aİlahü Tealâ'ya rücu' ve bazı ahar­da rücu' etmediklerinden evvelki âyette rücularmı ve bu âyette adem-i rücu'larmı beyan etmiştir. Yahut rücu' ve adem-i rücu' kabilelere nispetledir. Yani «Kâfirlerden bazı kavme bir belâ gel­diğinde Aİlahü Tealâ'ya rücu eder ve diğerine belâ geldiğinde Aİlahü Tealâ'ya rücu' etmezler» demektir. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur.

Kâfirlerin küfrüzere temerrüdlerînin illeti iki şey olduğu be­yan olundu; Birincisi;   kalplerinin kasaveti,   ikincisi

de şeytan'ın amellerini tezyin etmesidir.   Şeytan'.in   tez­yiniyle.murad; iğvâ ve iğfal etrrtekle masiyetin lezzetini tezyid etmektir. Şu halele imanı terketmekte özürleri, kalplerinin kasa­vetine ve amellerine taaccüb etmektir. [35]

 

Vacip Tealâ tenbih olsun için be'sâ ve darrâ ile ahzettiğini be­yandan sonra onlar üzerine ebyâb-ı rızkı fethettiğini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, kâfirler tezkir olundukları vaaz u nasihatlarını unuttularsa Biz Azimüşşan onlar üzerine her nimetin kapılarını açtık, hatta kendilerine verilen nimetlere ferahlandıklarında biz onları azap ve kahrımızla ihlâk ederek ansızın ahzettik. Bir de gö­rülür ki, onlar bu hallerden ümitsizlerdir.]

Yani; Vacip Tealâ kâfirlere intibah ve vaaz ve nasihat olsun için bazı kere fakr u faka ve giddet-i ihtiyaç ve derd ü elemle müp­telâ kıldı. Asla bu iptilâdan mütenebbih olup intifa etmediler ve bazı kere şiddet-i ihtiyaçlarını vüs'ata ve kıtlığı ucuzluğa ve ma­razı, sıhhat ve afiyete tahvil etti. Kapalı olan her kapıları açtı, bol bol nimetler verdi. Kefah-ı hâl ve saadete nail oldular, hatta ve­rilen nimetlerle ferahlandılar ve kendi istihkakları zannederek gurur ve sürura daldılar. Nimeti veren mün'imin azametine ubu­diyeti nisyan ettiler, asla tâib ve müstağfir olmadılar. Lâyık olan mütenebbih olmaktır. Çünkü; Vacip Tealâ insanları musibetle im­tihan ettiği gibi bolluk ve rahatla dahi imtihan eder ve birçok in­sanları, nimetin vüs'atı tuğyana sevk ettiği görülür ve kendilerine verilen nimeti hazmedemediğinden akıbet helaklerine sebep olur. Halbuki lâyık olan; hallerinin "şiddetinden vüs'ata ve marazdan sıhhata inkılâb ettiği gibi amellerinde de mâsiyetten ibadete bîr tebeddül görülmeliydi. Asla tebeddül görülmeyince biz onları azabımızla füc'eten tuttuk. Binaenaleyh; ansızın onlar envâ'-ı hayrat­tan ümitsiz oldular ve azaptan kurtulacaklarına ümitleri kalmadı. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile masiyete devam eden kimsenin nimeti tezayüd ettikçe masiyette ısrar ve inad ederse nimeti istid-rac olup, hakkında lûtf-u ilâhi olmadığına bu âyet delâlet eder. Hasretleri ve hüzn ü kederleri ziyade olsun için nimete müstağrak oldukları zamanda muahaze olundukları beyan olunmuştur. Çün­kü; felâket ve mesâib içinde bulunduğunda insan mevtine müştak olduğundan mesâibe müptelâ iken helak olmak nüfus-u beşerde o kadar ziyade te'sir etmez, amma refah, saadet, afiyet ve sıhhat-ı bedenle ferah ve sürür içinde insan hayatına muhabbet ettiğinden helakinde elbette te'siri ziyade olduğu cihetle helake müstehak olan kabileleri Vacip Tealâ envâ'-ı nimete müstağrak oldukları za­man helak ettiğini beyan buyurmuştur.

necat ümitleri kesilmiş ve envâ'-ı hayrattan me'yus olarak hayret ve hasret içindeler demektir.

Hulâsa; evvelâ insanlara tenbih için nasihat olunduğu ve nasi-hattan müteessir olmayıp, nasihati unuttukları zaman onları imti­han için rızık kapılarının açıldığı ve kendilerine verilen nimet­lerle tam ferahlandıkları bir zamanda azapla muahaze olundukları ve azap gelince herşeyden ümitsiz olarak hayrette kaldıkları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [36]

 

Vacip Tealâ kâfirler üzerine ebvâb-ı rızkı fethettiği gibi zul­meden kavmin arkasmın kesildiğini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Zulmeden kavmin arkası kesildi.    Hamd ü sena âlemlerin rabbi olan Allahü Tealâ'ya mahsustur.]

Yani; kâfirlerin nimetleri tezayüd ve küfr ü maâsîleri teşed-düd edince rusül-ü kiramı tekzib ve envâ'-ı maâsîyi irtikâpla küfriyâtta ısrar eden zâlimlerin füc'eten muahaze olunup helak olma­larıyla arkası kesildi. Bilûmum helak oldular, ferd-i vâhid kal­madı. Hamd ü sena ve medih şol Allahü Tealâ'ya mahsustur ki, o Allahü Tealâ; âlem-i ulvî olan semâvâtı ve âlem-i süflî olan arzı ve bunlarda olan zîruh ve gayrı zîruh mevcudatı ve âlemin ednâ ve a'lâ her cüzünü haline lâyık olduğu veçhüzere kemaline îsâl eder mürebbîsidir.

Tefsir-i Taberî'de beyan olunduğu veçhile Vacip Tealâ evvelâ  kullarını şiddet ve darlıkla ve saniyen bollukla imtihan edip is­yandan vazgeçmeyenleri defaten muahaze edince, zulümleri sebe­biyle helak olmaları itaat eden kulları hakkında onlarm zulmün­den kurtulmaları ve bilhassa resullerinin onları tekziplerinden halâs olmaları ehl-i arz üzerine pek büyük nimet olduğundan hamd ü sena etmiştir.

Fahr-i Razi'nin ve Hâzin'in beyanları veçhile rusül-ü kirama  ezâ eden ve davetlerinden imtina edip envâ'-ı iftirayı reva gören zâlimlerin kahr ü tedmiri ve ırklarından eser kalmayarak helak­leri nimet-i uzmâ olduğuna işaret için Vacip Tealâ kendi zatına hamdetmekle nimet mukaabilinde hamdin lüzumunu alâtarikit-ta'lim kullarına beyan buyurmuştur. Binaenaleyh her şahsın; nail olduğu nimet mukaabilinde o nimeti halk eden hallâka hamd ü sena etmesi vaciptir. [37]

 

Vacip Tealâ ümem-i maziyeden zalimleri ihlâk ettiğini beyan­dan sonra vücuduna ve kudretine delâlet eden delâilden bazısını zikirle ümmet-i Muhammedden âsî olanları intibaha davet etmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen kâfirlere nasihat olmak üzere de ki: «Haber verin bana ey kâfirler! Eğer Allahü Tealâ kuvve-i sâmianıza ma­hal olan kulağınızı ve mevcudatı görmeye âlet olan gözlerinizi alır ve hayatınıza ve akl ü irfanınıza mahal olan kalbiniz üzerine mü­hür basmakla üzerini setreder, idrak etmez bir hale getirirse Al­lah'ın gayrı ma'budunuz kimdir ki? Allah'ın sizden aldığı azala­rınızı size kim verir ve hâlet-i asliyesine kim iade eder?» Nazar et habibîm! Biz onlara tenbih ve vaazu nasihatta asla noksan ol­masın için âyetlerimizi nasıl tekrar ederiz. Bazan delâil-i akliye ve bazan vaaz u nasihat ve bazan da durub-u emsalle onları nasıl insafa ve imana davet ederiz. Bizim bu kadar müteaddid âyetleri­mizi inzalle irşada davetten sonra gör ki, onlar âyetlerimizden na­sıl i'raz ve kabulden nasıl istinkâf ederler.]

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran kalplerini hatm'in manâsı «Kalplerinde hasıl olan kasavet sebebiyle hidayeti idrak etmezler» yahut «Akılları zail olur, menâfii idrakten âciz olurlar» veyahut «Kalpleri ölür, hayat eseri kalmaz» demektir. Âyât asrifle murad; vücuh-u muhtelife üzere irad ve yekdiğerine kuv­vet verir derecede ukül-ü mütefaviteye riayet etmek ve her şahıs için i'tizara mecal kalmamaktır. Vacip Tealâ herkesin anlayabile­ceği bir raddede delâil sevk ettiği halde müşriklerin tıynetlerin­de olan huşunet neticesi i'raz ettiklerini beyanla umur-u dinde ke-mal-i hamakatlarını meydana koymuştur. Nisâbûrî'de beyan olun­duğu veçhile «Bu azaları Allahü Tealâ alırsa» demek; «Menafimi ta'til ederse» demektir. Yani; «Allahü Tealâ kulağınızı sağır, gö­zünüzü kör eder ve aklınızı giderirse, bunları size kim verebilir?» Bu gibi âfetleri sizden defeden Allahü Tealâ olunca, ma'budunu-zun da Allahü Tealâ olması lâzım» demektir.

Bu âyette beyan olunan a'zâ; eşref-i a'zâ olup, bunların ze-valiyle insanın gerek umur-u din ve gerek umur-u dünyada ni­zamı muhtel olduğundan Cenab-ı Hak bunların zevaliyle tehdid etmiştir ve eğer bunları Allahü Tealâ izale ederse Allah'tan baş­ka iade edecek, kimse olmadığını beyanla Allah'ın kudretini ve kâfirlerin nıa'bud tanıdıkları putların acizlerini ispat eylemiştir. [38]

 

Vacip Tealâ insanın eşref-i azasını izale ederse, yerine getire­cek Allahü Tealâ'dan başka bir kinişe olmadığını beyandan sonra, envâ'-ı azap nazil olsa, Allah'tan gayrı defedecek bulunmadığını beyanla imana davet etmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Ekrem! Sen kâfirlere hitaben de ki: «Haber ve­rin bana ey müşrikler! Eğer Allah'ın azabı size bir emmâre ve alâmet sebketmeksizin füc'eten gelir veyahut emmâre ve alâmat sebkederek suret-i alâniyede gelirse, helak olacak kimdir? Bu mi­silli azapta helak olmaz, ancak hudud-u ilâhiyeden çıkmış ve rusül-ü kirama isyan etmiş olan kavm-i zâlimler helak olur.] Zira; ümem-i sâlifede cereyan eden âdet-i ilâhiye bu minval üzere ol­duğundan sizde dahi carî olacak ahvalin bu minval üzere olaca­ğında şüphe etmeyin. Binaenaleyh; Allah'ın azabından havf ve en­dişe ederek zulmü terkedîp davet-i ilâhiyeye icabet ve rusül-ü kirama ve şeriatlarına itaat etmek suretiyle helakten kurtulmak çaresini araym. Zira; helake sebep olan günahlardan kaçmak ve helakten kurtulmak çaresini düşünmek her âkil için bir vazife-i diniyedir.

Fahr-i Razi'nin beyanma nazaran azabın bağtet&n gelmesi yle murad; gece gelmesi, cehreten gelmesiyle murad; gündüz gelmesi olduğu İmam-ı Hasan'dan rivayet olunmuşsa da esah olan emmâre sebketmeksizin gelenden ihtiraz mümkün olmadığından ve emmâre sebkedip mukaddemâtıyla tenbih olarak gelenden ihtiraz , mümkün olduğundan denilmiştir.

Umum üzere gelen azaplarda, hayırlı ve hayırsız ve âbidic fâsık beyni fark ve temyiz olunmaksızın cümlesi helak olursa da hakikatta helak zalimlere olduğundan hasırla «Ancak zalimler- he­lak olur» denmiştir. Çünkü helakten maksad-ı aslî; zalimlerdir. Muti' ve münkad olanların helakleri tufeylî ve arızîdir, bizzat ve bilasıl değildir. Binaenaleyh; âsîler içinde helak olan âbidlere on­larla helaklerinden dolayı ecr-i azîm ve derecât-ı refia olduğun­dan her ne kadar zahirde helak gibi görülürse de batında helaki saadet-i uzmâdır. Amma zalimler azapla helak olduklarında dün­yada ve âhirette hâib ve hâsir olduklarından zahirî ve bâtını he­lak ve azaptır. İşte şu esasa binaen helakin zalimlere münhasır olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; Ni-sâbûrî'de beyan olunduğu veçhile filhakika helak; ta'zip ve gazap suretiyle helak olduğundan zalimler içinde helak olan âbidler ga­zap suretiyle helak olmadıklarından ecr ü mesûbâtına nail olurlar. Binaenaleyh; âbidler için o misilli helak zahirde belâ ise de haki-katta yani nimettir. [39]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı ızâma itiraz eden kâfirlerin ahvalini beyanettiği gibi rusül-ü kiramın vazifelerini dahî beyanetmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşan resulleri göndermedik, ancak müminleri bi­zim rızamız ve sevap ve neticede Cennet'le tebşir edici ve kâfir­leri bizim gazabımız ve azap ve neticede Cehennemle korkutucu oldukları halde gönderdik. Şu halde resullerimize iman ve itaat edip ıslah-ı nefsedenler üzerine korku yok ve onlar mahzun da ol­mazlar. Zira; hüzün ve havfi icab edecek maâsîde bulunmadıkla­rından âhirette onlar için telâş olmaz. Amma şol kimseler ki, on­lar bizim âyetlerimizi tekzib ettiler. Onların fısk ve fücurlarının şeameti ve evâmir ve nevâhîye itaat etmemelerinin neticesi olarak onları azab-ı azîm messeder.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile enbiya-yı ızâ-mın vazifeleri müminlerin taatları üzerine sevabı beyanla tebşir ve âsîlerin isyanları üzerine ikaabi beyanla korkutmak olup, nâs'ın her yoruldukları yere bir han yaptırmak kabilinden, her istedik­lerini getirmeye memur olmadıklarım beyan etmiştir. ' Şu halde âyet; Resulullah'ın mucizesine kanaat etmeyip başka âyet ve mu­cize isteyenlere cevaptır. Yani; «Rusül-ü kiramın vazifeleri tebşir ve inzardır, yoksa sizin her istediğinizi icada memur değillerdir. Zira; herşeyi halketmek Allahü Tealâ'nın meşiyetine mufavvaz-dır. Dilerse halk eder, dilerse reddeder. Kimse karışamaz» demek­tir. Şu halde enbiya-yı ızâm hazarâtı nübüvvetlerini ispata kâfi mucizelerini izhar ettikten sonra ümmetleri tarafından tekrar be tekrar istenilen şeyleri getirmediklerinde nübüvvetlerine bir halel gelmez ve vazifelerini ihlâl etmiş olmazlar.[40]              

 

Vacip Tealâ bu cevabın bakiyesini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Senden Kur'ân'dan başka mucize talebinde bulu­nanlara hitab ederek kalplerini yumuşatmak üzere de ki: «Ben .size Allah'ın hazineleri benim indimde mahfuzdur; istediğimi ya­parım ve herşeye muktedirim demedim ki, sizin rızkınızı tevsi' edeyim ve gaaip bilirim demedim ki, sizin gelecekte olacak menâfi ve mazarratınızı size haber vereyim ve ben size meleğim demedim ki, yemek ve içmek ve çarşıda gezmek ve tâife-i nisvanla nikahla­mak ve ünsiyet etmemle beni itham edesiniz. Zira; ben de sizin gibi beşerim. Binaenaleyh; beşerin zarurî muhtaç olduğu şeylere sizin gibi ben de muhtacım. Şu halde bende olan beşeriyetin leva-zımıyla beni niçin levmeder ve risaletimi inkâra kıyam edersiniz? Ben size tâbi olmam, ancak bana vahyolunan ahkâma tâbi olur, onu size haber verir ve tebliğ ederim dedim. Zira risaletimden maksad; muti' olanlara tebşir ve âsîleri azapla inzar etmektir. Sen onlara ilzam tarîkıyla de ki, «Acâib-i mahlûkaatı görüp mütalaa ve tefekkür edenlerle göremeyip tefekkür edemeyen a'mâlar mü­savi olurlar mı? Kör mesabesinde olan cahillerle gözü gören basi­ret sahiplerinin beyinlerinde olan tefavütte şekkeder de düşün­mez misiniz? Bu gibi şeyleri düşünmek vazife-i insaniye değil mi?] demekle nübüvvetine itiraz edenleri ilzam et.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile üç cihetle kâfir­lere cevaptır. Çünkü; kâfirler Resulullah'a «Biz seni resul tanımı­yoruz. Eğer sen hakikatta resul isen taleb et Rabbinden bizim rız­kımızı tevsi' etsin ve menâfi-i dünya ve hayrat ve saadet kapıla­rını bizim üzerimize açsın. Biz de senin nebi olduğunu bilelim.» demelerine cevap olarak Vacip Tealâ resulüne sen kâfirlerin şu taleplerine cevapta «Ben size Allah'ın hazineleri benim indimde-dir, sarfına ben memurum, demedim ki, benden rızkınızın tevsiini isteyesiniz» demesi için emir buyurdu.

İkinci talepleri ileride olacak menfaat ve mazarratı haber ver­mesidir. Resulullah bu taleplerine de gaaibi bilmediğini beyanla cevap vermiştir.

. Üçüncü talepleri ise kâfirler «Risalet dâvasında bulunan zat yemek yer, çarşıda gezer, nâs'la ülfet ve ihtilât eder mi» demişlerdi. Bu itirazlarına Resulullah «Ben size meleğim demedim» buyur­makla cevap vermiştir. Yani müşrikler «Nebi olan yemez ve iç­mez» demekle nübüvvetle yemek ve içmek .arasında mübayenet .görmüşlerdi. Binaenaleyh; birinci cevabıyla Jlesulullah nefsinden tevazuu izhar ve übuduyetini itirafla Nasara'nın İsa (A.S.) hak­kında itikadlarınm batıl olduğuna işaret ve kendi zat-ı nebeviye-leri hakkında Nasara'nın itikadları gibi bir itikad caiz olmadığını beyân buyurmuştur. İkinci cevabıyla enbiyanm gaaibi bilmediğini ve gaaibi Allahü Tealâ bilip dilerse enbiyaya dahi bildirdiğini beyanla ülûhiyet dâvasında bulunmadığını ve mucizeyi istediği zaman halk etmeye kaadir olmayıp ancak Allahü Tealâ halk ederse izhar edeceğini beyanla kâfirlerin taleb ettikleri şeylerin vazife­lerinin harici olduğuna tenbih ve üçüncü cevabıyla da melekiyet dâvasında bulunmadığını beyan etmiştir, Resulullah'ın ancak vahyile amel ettiğine bu âyet delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Zira; vahye tebaiyeti; hasır ye kasırla beyan olunmuştur. Gerçi Usuliy-yûn indinde Resulullah'm içtihadla dahî ameli caizse de içtihadı üzere Cenab-ı Haklan takrir buyurması vahiy kabilinden olduğu cihetle Resuîullah'ın cümle a'mali ve akvali vahiyledir.

Bu âyette a'md ile-murad; kâfir ve basîrle murad; mümindir. Yahut dâll ile hâdîdir. Yahut câhil ile âlimdir. Her­hangi manâ murad olunursa olunsun iki sınıf birbirine elbette mü-savî olamaz. [41]

 

Vacip Tealâ resullerin vazifelerinden birisi de, ümmetlerini inzar etmek olduğunu beyan ettiği gibi bu âyette resulüne inzar-la emretmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sana vahyolunan Kur'ân'I a, sen şol kimseleri kor­kut ki, onlar Rablerinin huzuruna hasrolunmaktan korkarlar. Zi­ra; onlar Allah'ın dûnunda umurlarına bir mütevelli olmadığını ve azab-ı ilâhiden halâs edecek bir şefi' de bulunmadığını itikaad ederler ve muharremâttan içtinabla nefislerini azaptan vikaaye etsinler için sen onları inzara devam et ki, onlar senin, nur-u nü­büvvetinden müstefid olsunlar.]

İnzar; Fahr-i Razi'nin' beyanı veçhile korkutmakla be­raber bir hükmü bildirmektir. Şu halde inzârm manâsı; taraf-ı ilâhiden gönderilen resulüne Allah'tan korkan kimselere Kur'ân'm ahkâmını tehdidle beraber tebliğ ve ilân etmesiyle emirdir.

Rablerine hasrolunmaktan korkanlarla murad; müminlerdir. Zira; âhireti mukırr ve mu'terif oldukları için müminler kıyametin dehşetinden havf ve endişe ederler ki, Kur'ân'dan istifade edenler^ onlardır. Zira; âhiretten korkmayanlar Kur'ân'a iman etmezler ki, istifade etsinler. Yahut kâfirlerdir. Zira; onlar, hasrı mu'tekid olmadıkları cihetle Resulullah'ın beya­nıyla havfederlerdi. Binaenaleyh; inzar devam ettikçe havfleri te-zayüd etmek suretiyle akıbet küfürden ittikaa ederek imanı kabul ederler. Nitekim çok kimselerde de bu suretle vuku buldu. Yahut mümin ve kâfir cümlesi muraddır. Çünkü; inzar mecmuuna.ait olup yalnız bir sınıfa mahsus değildir. Müminler murad olundu­ğunda müminlerin şefi'leri vardır ki, Resulullah, evliya ve ulema-r dır. Şu halde bu âyette «Şafiin olmamasını beyana münâfidir» yol­lu irad olunan sual merduddur. Zira; her şefiin şefaati Allah'ın izniyle olacağına binaen «Allah'ın gayrı şefi'leri yok» denmiştir, yoksa bilkülliye şefaat nefyolunmamıştır ki, şu sual varid olsun. Çünkü; Allah'ın gayrı şefi' yok demek, «Allah'ın izni olmadıkça şefi'leri yok» demektir.

İnzâra ittikaa etmeleri illet kılınmıştır. Yani «Sen onları inzar et ki, onlar Allah'tan korksunlar ve maâsîden vazgeçsinler» de­mektir. [42]

 

Vacip-Tealâ resulüne ümmetini inzar etmekle emrettiği gibi müminleri huzur-u nebevilerinden tardetmek caiz olmadığını dahi beyan zımnında buyuruyor.

[Şol kimseleri huzurundan tard etme. Onlar öyle bir kimse­lerdir ki, gündüzün ve gecenin cemiisinde Rablerine tazarru ve niyaz ederler ve cemi' evkatta teveccühleriyle Rablerinin rızasını murad ederler. Onların hesabından senin üzerine birşey ve senin hesabından onların üzerine birşey vacip değil ki, sen onları huzu­rundan tardedesin. Eğer tardedersen zalimlerden olursun.]

Yani; Ey Resul-ü Zişan!' Allah'ın rızasını murad ve nûr-u ilâ­hiyi müşahede ve cemâl-i bâkemâliyle müşerref olmak arzu eder oldukları halde, leyi ü nehar Rablerine ubudiyet ve tazarru ve ni­yazla evkatgüzâr olan fukarâ-yı müslimîni ehl-i bid'at ve dalâlet olan müşriklerin imanlarına tama' ederek huzurundan tardetme. Zira; onların hesaplarından ve imanlarından senin üzerine menfaat ve mazarrat gibi birşey yoktur, kezalik senin hesabından onların üzerine de birşey yoktur ki, sen onları tardedesin. Eğer tard eder­sen zalimler zümresinden olursun. Zira; onlara iltifat lâzımken iltifatın hilafı tardetmek elbette zulüm olduğundan ehl-i imanı tardetmek sana lâyık olmaz.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran bu âyette dua ile mu­rad; namazdır: G adat ve asiyle murad; nehânn iki ta-raflarıdır. Şu halde «Evkaat-ı hamsede salât-ı mefruzeyi edâ et­mekle ubudiyette devam ederler» demektir. Yahut dua ile murad; zikrullahtır. Yani «Cemi' evkatta Allah'ı zikrederler» de­mektir. Veçihle murad; Zat-ı İlâhidir. Zira; Vacip Tealâ âlet-i câriha manâsına olan vecihten münezzehtir. Fakat bir kimse mu­habbet ettiği kimsenin vechini görmek âdet olduğundan Zat-ı Ulû-hiyetini görmeye muhabbetlerinden kinaye olarak vecih zikrolun-muştur. de bulunan zamir; müminlere râcidir. Çünkü; müşrikler ta'nettiler, dediler ki: «Ya Muhammed! (S.A.) Sen bu fukaranın imanlarına emin olma. Zira; onlar senin indinde yemek ve içmek ve giyip kuşanmak için iman etmişlerdir. Eğer me'kûlât ve meşrubat ümidi olmasa iman etmezlerdi» demeleri üzerine Ce-nab-ı Hak resulüne «Ey Resul-ü Ekrem! Sen müşriklerin sözlerine iltifat etme. Eğer hakikat-ı hâl onlarm dedikleri gibi olsa bile sen onların zahir-i hallerine itibar edeceksin. Çünkü; Allah'ın marzî-sine muhalif birşey varsa onun hesabı Allahü Tealâ'ya aittir. On­ların hesabından ve imanlarından senin üzerine mazarrat veya menfaat gibi birşey yok ki onları tard edesin» buyurmakla ehl-i imanı daima nazar-ı inayetinde bulundurmak lâzım olduğunu tav­siye etmiş ve demiştir ki: «Sen vazifeni edâ ettikten sonra onların hesabından sana birşey ait değildir. Nitekim senin hesabından on­lara birşey ait olmadığı gibi. Sen onların rızkından mesul değilsin ki, onları tardedesin ve onlar da senin rızkından mesul değillerdir. Çünkü; cümlenin râzıkı Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; ehl-i imar nı hâlleri üzere terket ve maiyetinde bulunsunlar, onları tardet-me» demektir.

Bu âyette zamirin; müşriklere râci olması ihtimaline nazaran manâ-yı nazım: [Habibim! Senin üzerine müşriklerin hesabından birşey ve senin hesabından müşrikler üzerine birşey yoktur ki, sen onları tardedesin. Ancak abdin umuru Allahü Tealâ'ya müfev-vazdir. Şu halde kâfirlerin ehl-i imana ta'n etmelerine iltifat etme.] Bu kelâmın gaayesi; Resulullah'm kâfirlerin imanlarına tama' etmesidir. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak resulüne «Sen, kâfirler iman etmiş veya etmemiş asla mübâlât etme. Zira; kulunu hida­yette kılacak Allahü Tealâ'dır, Senin için telâş yok» buyurmuştur. «Eğer tardedersen zalimlerden olursun» demek; «Hem kendi nef­sine hem de tard ettiğin müminlere zulmetmiş olursun» demektir.

Fahr-i Razi, Hâzin ve Kazi'nin beyanlarına nazaran âyetin sebeb-î nüzulü; müşriklerin Resulullah'a fukara-yı müslimîni mai­yetinden tard etmesini teklif etmeleridir. Çünkü; Resulullah Ce­nab-ı Ammar, Suheyb ve Selmân gibi fukara-yj ashapla musaha-bet esnasında Kureyş'in zenginleri geldiler, «Ya Muhammed! (S.A.) Bunlarla nasıl sohbet edersin. Biz sana iman edersek bun­lara mı tâbi olacağız? Tardet bunları yanından; tâbi olalım sana,» dediler. Resulullah «Ben müminleri tard edici değilim» buyurun-ca «Biz geldiğimizde huzurundan kalksınlar. Biz gittiğimizde on­lar gelsinler» dediler. Hz. Ömer (R.A.) «Ya Resulallah! Sözlerine muvafakat et, bakalım ne yapacaklar. Sözlerinde sebat edecekler mi yoksa küfürlerinde ısrar mı edecekler?» dedi. Ve Resulullah da imanlarına tamaan muvafakat edince kâfirler bu minval üzere bir muâhedenâme yazılmasını isteyip Resulullah da Hz. Ali'ye muâ-hedenâmeyi yazmasını emretmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Resulullah'm hatırına gelen şey; evlâyı terk kabilinden ve sairlerine ta'rizdir, yoksa Resulullâh'tan tard vuku bulmak ihtir mali yoktur. Rüesâ-yı müşrikinin imanlarına tamala ehemmi mü­him üzerine ta"kdim kabilindendir. Çünkü; iman edeceklerini vaad eden rüesa huzur-u Resulullah'a geldiklerinde bir müddet-i muvakkata ashabın huzur-u nebeviden çekilmeleri mühimse de diğer­lerinin imanlarıyla İslâmın şevket bulması noktasından Resulul-lah'm nazarında ehem olduğu cihetle bu sureti tercih etmek iste­miştir. [43]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin fukarâ-yı ashabın Resulullah'm huzu­runda bulunmasına razı olmadıklarını beyandan sonra fukarâ-yı müslimîne hasedlerini beyanetmek üzere buyuruyor,.

[Umur-u dünyada fakr ve gına, şeref ü denâette nâs'ın bazısı bazısıyla müptelâ olduğu gibi umur-u dinde dahî bazısı bazısıyla müptelâ olur. Binaenaleyh; Biz Azimüşşan onların bazısını bazı­sıyla müptelâ kıldık ki, onlar «Şu fukara ve zuafâ güruhu mudur bizim beynimizde Allah'ın kendilerine in'am ve ihsan ettiği kim­seler?» desinler. Onların fukarâ-yı ashabı tahkîr etmeleri üzerine Vacip Tealâ tekdir ve tevbih tarikıyla Allahü Tealâ nimetine şük-redici şâkirlerin hallerini daha ziyade bilir olmadı mı ve halk et­tiği kullarından miimin-i mutiyle kâfirlerin beyinlerini tefrik et­mez mi ve fukaranın belâyâya sabrı ve niam-ı ilâhiyeye şükrünü bilmez mi ve şükürlerine mukaabil onlara daha ziyade ihsan etmi?] buyurmuştur.

Allahü Tealâ ashaptan fukara olanlarını imanla takdim ve şeref-i İslâmla müşerref olmakta Kureyş'in zengin ve hatırlılarını müptelâ kıldı. Çünkü; onlar müminlerde fakrı hâli ayıp ve noksan addederek dediler ki: «Bunlar birtakım miskin âcizler ve eşâfii güruhundan oldukları halde bizden evvel imana muvaffak ve rüşd ü salaha vasıl ve resule tebaiyetle kesb-i şeref etsinler de biz kav­min ukalâsı, ekâbir ve rüesâsı olduğumuz halde geride kalalım; sonra da iman etmekle onlara tâbi olalım. Böyle şey olmaz» demekle kendilerinde' gördükleri azamet ve fukarâ-yı ashapta gör­dükleri fakr u faka ve fukaranın imanda takaddümleri rüesâ-yı Kureyş'in kibirlerine muvafık olmadığından imandan i'razlarma vesile olduğu cihetle fukara ile onlar müptelâ ve fukara onlar hak­kınca imtihan oldu. Kezâlik âğniyanın gınası bazı fukaranın ha­sedine ve sabr ü sebatını kaybetmesine vesile olduğundan ağniya-nm da fukara hakkmda imtihan ve fitne olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuş olup her zaman âyetin sırrı görülmektedir. Çünkü; insanlar yekdiğeriyle daima müptelâdırlar.

Ağniyanın fukarayı tahkir ederek «Şunlar mı bizim beyni­mizde Allah'ın kendilerine ihsan ettiği kimseler?» demekle Allah'­ın fukaraya imanı tevfik ettiğine itiraz etmiş olduklarından Allahü Tealâ onları reddetti ve buyurdu ki: «Allahü Tealâ şükredenleri bilmez mi? Elbette kullarından nimete şükredenlerle etmeyenleri bilir. Şu halde Allah'ın fiiline itiraza hakkınız yoktur.»

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insanlarda sıfât-ı kemâl müte-fâvittir. Binaenaleyh; bazısı şerîf, bazısı hasîs, bazısı zekî, bazısı gabî, bazısı zengin, bazısı fakir olup sıfât-ı kemâlin cümlesi şahs-ı vâhidde cem' olamadığından, insanlar hasedden vareste olamadığı cihetle herkesin, ahar hakkında fitne olacağı beyan olunmuştur.

Ancak saf kalbe mâlik olan kimse kaza ve kadere ve Allah'ın sırrına iman ve Allah'ın verdiği nimete ve taksimde nasibine razı olduğundan halkın nimetine itirazdan sükût eder. Binaenaleyh; dünyada ve- âhirette rahat yaşar ve mesud olur. [44]

 

Vacip Tealâ resulüne kâfirlerin müminleri tardet huzurundan dediklerini redle tardın caiz olmadığını ve nâs'm bazısı bazısıyla müptelâ olduğunu beyan ettiği gibi ehl-i imana iltifat ve hüsn-ü muaşeretle taltif etmesini dahî tavsiye zımnında buyuruyor.

[Habibîm! Bizim âyetlerimize iman ve ahkâmıyla amel eden müminler sana geldiklerinde, sen onlara taltif ve selâmetle dua olmak üzere «Dünyada ve âhirette selâmet sizin üzerinize nazildir. Ey îndallah makbul olan müminler! Dünya ve âhirette azab-ı ilâ­hiden selâmettesiniz» dedikten sonra onları rahmet-i ilâhiyeyle tebşir et, de ki: «Allahü Tealâ nefsi üzerine kullarına rahmetle hükmetti, yazdı ve buyurdu kî, cehaletle sizden bir kimse kötü bir ameli işler ve o amelden sonra tevbe eder ve islah-ı nefse ihlâs üzere sa'y ederse, Cenab-ı Hak tevbesini kabul buyurur. Zira; Al­lahü Tealâ o kötülüğü ondan setredici ve tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurucudur.]

Yani; ey Resul-ü Ekrem! Her ne kadar kâfirler sana mümin­leri huzurundan tard etmeyi teklif ediyorlarsa da onlara rağmen bizim inzal ettiğimiz âyetlerimize iman eden müminler sana gel­diklerinde selâmla onları taltif ve şanlarına ta'zîm et ve huzurun­dan teb'id etme, bilâkis yanma yakın oturtmakla onları i'zâz, dün­ya ve âhirette râhmet-i nahiyemizden hissemend olacaklarını ken­dilerine tebşir et ki, kâfirlerin tahkirlerine mukaabil tevkîr olun­sunlar. Zira halü şan şöyledir : Sizden bir kimse cehaletle bir gü­nah işler ve sonra ihlâs üzere o günahtan, teybe ve amelini ıslâh ederse, Allahü Tealâ günahını mağfiret eder. Zira; Vacip Tealâ kullarını mağfiret ve tevbelerini kabul etmekle merhamet buyu­rucudur.

Bu âyette müminler le murad;. ashaptan bazı zevat ol­mak ihtimali varsa da lâfzın umumuna binaen Fahr-i Razi'nin be­yanı veçhile esah olan bilûmum müminler şu teşrifte dahillerdir. Selâm;. Taraf-ı ilâhiden müminlere hediye olduğu gibi taraf-ı ri-saletten dahi taltiftir. Zira; bundan evvelki âyetlerde leyi ü nehar ibadete devamları ve bu âyette hücec-i akliye ve nakliyeye iman­larını beyanla ehl-i iman; fazilet-i ilim ve fazilet-i ameli cami ol­duklarından huzur-u Risaletten tard ü teb'ide müstehak olmayıp, bilâkis ta'zîm ve tekrime müstehak olduklarını beyan buyur­muştur.

Allahü Tealâ'dan mâada cümle mevcudat Allah'ın vücuduna delil ve alâmet olup, herbirini tetkik etmek beşer için mümkün olmadığından, tafsil üzere tetkiki mümkün olanlara, tafsil üzere iman ve bakîlere icmalen imanla cümle âyetlere ve bilhassa Kur'-ân'a imanla umumuna iman hasıl olduğundan her mümin icmalen ve tafsilen her âyete iman etmiştir.

Bu makamda kitabet; vücub manâsına olduğu gibi  lâfzı da vücub ifade edip, Allahü Tealâ üzerine ise birşey

vacip olmadığından fazl u ihsan olarak elbette merhamet buyurup hilaf ihtimali olmadığı cihetle vacip menzilesinde olduğuna cümlesiyle işaret buyurmuştur. Bu âyet-i celile; Vacip Tealâ'ya zat ve hakikat manâsına nefis itlâkı caiz olduğuna delâlet eder. Amma cisim manâsına nefis ıt-lâkı caiz değildir. Zira; cisim olan şey; mürekkep ve eczaya muh­taç olduğundan Cenab-ı Hak cisimden, münezzeh ve müberrâdır.

Binaenaleyh; demek «Allahü Tealâ kullarına rahmet etmeyi zat-ı celili üzerine yazdı» demektir. Bazı ulema ehi-i imana tebşir olunan selâmet; dünyaya ve rahmet; âhirete mahsus demişlerse de esah olan hem dünya hem de âhirete şamil olmasıdır.

Bu âyette cehalet; hatâ ve galat manâsına değildir. Zira hatâ; tevbeye muhtaç olmaz, belki cehalet; bilerek işle­nen günahtır. Zira günahı işleyen kimse o günahı sebebiyle fevtet-tiği sevabı ve müstehak olacağı azabın miktarını bilmediğinden cehalet denildiği, gibi şehevât-ı nefsaniyesine tebaiyetle azıcık bir lezzeti hayr-ı kesîr olan derecât-ı âhirete tercih ettiğinden ceha­let denilmiştir. Çünkü kalili kesîre tercihle bir takım mazarrat ve mefâsidi icab eçlen masiyeti irtikâb etmek; süfehâ ve cühela şanı olduğu cihetle, masiyeti ihtiyar edenlere velev âlim olsa dahi, ca­hil demek seza ve lâyık olduğuna işaret olunmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran âyet-i celile; kâfirlerin Re-sulullah'a huzurundan tardını teklif ettikleri ashab-ı soffa veyahut Hz. Ömer (R.A.) hakkında nazil olmuştur. Çünkü; ânifen beyan olunduğu veçhile Hz.' Ömer, Resulullah'a kâfirlerin teklifinin ka­bul olunmasını rica etmiştir. Bu ricasının cehalet üzere bir günah olduğunu Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur ve âyet nazil olduktan sonra Hz. Ömer'in huzur-u Risalete gelip «Maksadım hayır idi yâ Resulallah! Mefsedet değildir» diyerek i'tizar ettiği mervidir. [45]

 

Vacip Tealâ tevhide dair delâili tafsil ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bizim tevhide ve nübüvvete ve âhirete müteallik delâili şu sûre'de tafsil ettiğimiz gibi habibim! Senin için hak zahir olsun, mücrimlerin tarîkları ve mezhepleri tebeyyün etsin için biz Kur'-ân'ıri âyetlerini tafsil eder müminlerin ve mücrimlerin sıfatlarını beyan ederiz, herbirinin mezhepleri ve akıbet-i emirleri neye mün­cer olacağmı haber veririz ki, hiç kimsenin i'tizara mecali olma­sın ve kalpleri kasavetli, gözleri ve kulakları perdeli olan kimse­lerin halleri bilinsin.]

Fahr-i Razfnin beyanı veçhile mücrimlerin tanklarını zikret­mek; müminlerin tarîklannı zikre delâlet ettiğinden mücrimlerin Çarıklarını zikirle iktifa olunmuştur. Çünkü; hakla batıl arasında vasıta olmadığından ahadühümanm beyanıyla âharin beyan olu-•nacağmda şüphe yoktur. Zira herşey; zıddıyla münkeşif olur. [46]

 

Vacip Tealâ mücrimlerin tarîkları beyan olunsun için âyet­leri tafsil ettiğini beyan ettiği gibi mücrimlerin tanklarına ittiba-dan nehyettiğini dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen müşriklere «Ey müşrikler! Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmekten ben nehyolundum» de.]

[Ey Resul-ü Ekrem! Sen müşriklere «Ben sîzin arzunuza itti-ba etmem. Eğer arzunuza ittiba edersem muhakkak dalâleti ihti­yar etmiş olurum. Halbuki havanıza ittiba edince, ihtida edenler-* den de olmam» de.]

Yani; Habib-i Zişan'ım! Seni kendi arzularına ittiba ettirmek isteyen müşriklerin ümitlerini kesmek ve doğru yolu göstermek için sen de ki «Allah'ın gayrı sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmekten ben nehyolundum. Zira; vahdaniyete delâlet eden edil-le-i kaatıa putlara ibadetten insanları menetti. Vâhid-i hakîkî ve kaadir ü kayyum olan Allahü Tealâ'nm gayrı birtakım âciz mah­lûklar nasıl ma'bud ittihaz olunur? Bunları ma'bud ittihaz etmek; hevâya ve arzu-yu nefsâniyete tebaiyetten başka birşey değildir. Binaenaleyh; ben sizin efkâr-ı fâsidenize ve havâ-yı âtılanıza tâbi olamam, eğer sizin gibi hevâya tâbi olursam, bu suretle muhakkak ben de sizin gibi dalâleti ihtiyar etmiş olurum ve dalâleti ihtiyar­dan sonra ben tarik-i hakka vasıl olan mühtedîlerden olamam. Binaenaleyh; sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet edemem. Zira; onlar ibadete ehil değillerdir.»

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ kâfir­lerin esnama ibadetleri mücerret havalarına ittiba ve taklide müp-tenî olup, bir delile müstenid olmadığını beyan buyurmuştur. Çün­kü ibadet ettikleri şeyler; taş ve ağaç kabilinden kendi elleriyle yonttukları birtakım hasîs ve âciz mahlûklar olup, ibadet eden­lerse ma'budlarından daha a'lâ ve daha şeriflerdir. Şu halde şerîf olan insanların, hasîs ve cemâdât kabilinden taş ve tahtadan ma'-mul olan putlara ibadet etmesi hamakattan başka birşey değildir. [47]

 

Vacip Tealâ havaya ittiba caiz olmadığını .beyandan sonra it­tiba vacip olan şeyi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habibiml Sen müşriklere de ki: ben Rabbimden ibadetine yakın üzereyim, siz o beyanı tekzib ettiniz.]

[Benim indimde sizin acele gelmesini istediğiniz azap yoktur.]

[Zira; hüküm ancak  Allah'ındır.  İsterse  size  azabını  gön­derir.]

[Allahü Tealâ hak söyler. Zira; hakla batıl beynini tefrik edenlerin hayırlısıdır.]

Yani; ey Resul-ü Muhterem! Sen havalarına tebaiyeti teklif eden kâfirlere de ki, «Ben Rabbim tarafından vahdaniyetine bey-yine-i kafiye üzerineyinı ki, o beyyine-i kafiye hakla batıl bey­nini tefrik eder. Binaenaleyh; ona ittiba etmek vaciptir. Siz Rab-bimi ve âyetlerini tekzip ve mahlûkları halika şerik itikaad etti­niz ve bu kadarla da iktifa etmediniz, azabı isti'câl ile beni istihza ettiniz. Benim indimde ise sizin isti'câl ettiğiniz azap yoktur. Zira hüküm; Allah'a mahsus ve herşey onun elindedir. İs­terse derhal size istihza ettiğiniz azabı gönderir, isterse gönder­mez. Daima hakkı haber verir, kelâmında hulfolmaz. Hakla batıl beynini tefrikle hükmeder. Zira; umum vakaayide hakimlerin ha­yırlısıdır. Binaenaleyh; onun hükmünün harici birşey olamaz. Şu halde ona ibadetle hükmüne razı olup, kazasına rıaadan başka çare yoktur.»

Beyzavi'nin beyanı veçhile beyyineyle murad; hakla batıl beynini tefrik eder, delâlet-i vâzıhayla tevhide delâlet eden deîâiUi akliye ve nakliyedir. Binaenaleyh; bu âyet delâile ittiba vacip olup, havaya ittiba caiz olmadığına dahi delâlet eder. Şu halde manâ-yı nazım: [Ben Rabbimin vahdaniyetine basiret ve ilm-i yakîn üzerineyim, yoksa sizin gibi şek ve tereddüd üzerine değilim] demektir. Tekzib ettikleri §eyle murad; Kur'ân ve mucizât-ı bahire ve berâhin-i vazıhadır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyetin sebeb-i nü­zulü; Resulullah'ın müşriklere, iman etmezlerse azap geleceğini beyan edip, onların da istihza etmeleridir. Çünkü; Rasulullah kâ­firlerin küfrüzere ısrar ettikleri surette azap nazil olacağını be­yanla tehdidini istihza ile karşılayarak azabı isti'câl etmelerine cevapta Cenab-ı Hak resulüne şöyle demesini emretmiştir. «(Sizin isti'câl ettiğiniz azap benim indimde değildir, belki Allahü Tealâ'-nın elindedir, istediği zaman inzal eder, ben onu zama­nından evvel takdim edip getirmeye kaadir değilim. Zira; herşey-de hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsus olduğu gibi sizin azabınızın takdimi ve te'hiriyle dahi hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsustur, hakkı haber verip ve hakla hükmeder. Çünkü; hâkimlerin hayırlı-sıdır» buyurmakla, azabm taraf-ı ilâhiden her zaman gelmesi me'-mûl olduğuna işaret etmiştir. [48]

 

Vacip Tealâ isti'câl ettikleri azabm, resulünün indinde olma­dığını beyanm bakiyesini zikretmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Azabın nüzulünü isti'câl eden kâfirlere sen de ki, eğer sizin isti'câl ettiğiniz azap benim indimde olmuş olsaydı ve ben istediğim zaman inzale kaadir olsaydım derhal sizi ihlâk ve nizai kat'etmek suretiyle sizinle benim beynimde olan münazaa hallolur, bir an evvel şerrinizden halâs olurdum. Halbu­ki resullerine isyanla nefislerine zulmeden zalimleri ve onların müstehak oldukları azabın vaktini Allah İyi bilir.] İradesi taalluk ettiği zaman derhal rnuahaze eder, te'hir etmez. Şu halde her za­man sizin azab-ı ilâhiden havf ve endişe etmeniz lâzımdır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile isti'câI ; bir-şeyi vaktinden evvel istemektir. Kâfirler azabı vakt-i merhûnun-dan evvel istedikleri için isti'câl denmiştir. Sür'at ; birşeyi vaktinde takdim etmektir. Binaenaleyh; isti'câl mezmûm, sür'at memduhtur. [49]

 

Vacip Tealâ zalimlerin ahvalini bildiğini ve ta'cili lâzım olanı ta'cîl ve te'hiri lâzım olanı te'hîr eylediğini beyan ettiği gibi ilmi zâlimlerin ahvaline münhasır olmayıp, herşeyi muhît olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Gaybın anahtarları ancak Allah'ın indindedir. Mefâtih-i gay-bı hiç kimse bilmez, ancak o bilir. Karada ve deryada olan herşeyi bilir ve ağaçtan bir yaprak düşmez, ancak yaprağın düştüğünü ve zamanını bilir ve arzın zulümatına bir tane düşmez, ancak onu ve onun düştüğü mahalli bilir. Velhâsıl yaş ve kuru hiç birşey »olma­dı, illâ cümlesi levh-i mahfuzda yazılıdır.]

Yani; Allahü Tealâ zâlimlerin halini ve serâir-i umuru nasıl bilmesin? Elbette bilir. Zira; umum serâir ve hafâyânm hazine- , leri ve anahtarları Allahü Tealâ'mn indinde mahfuzdur. Gizli es-râron meydana çıktığı zamanı, olmuş ve olacağı, ezelen ve ebeden carî olan, ahvalin cümlesini bilir. Allah'tan mâada gaybı bilen yok­tur, ancak Allahü Tealâ bilir. Allahü Teâlâ karada ve denizde mevcut, sabit ve fasid cümlesini ve bir ağacın dalından yere düşen yaprağın miktarını ve düştüğü zamanı ve mekânı ve hangi sebep­ten düştüğünü ve toprağın içinde karanlık mahallinde olan bir taneyi bilir ve bilcümle kuru, yaş, biter ve bitmez, ölü ve diri, olmuş ve olacak, geçmiş ve geçecek herşeyi levh-i mahfuzda mez­kûrdur ve onun haricinde birşey yoktur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile hazâin ; gayb manasınadır. Şu hâlde Allah'ın ilmi vemefâtih-i gayb; herkesin eceline, rızkına, sevabına, azabına, saadet ve şekaavetine, a'mâlinin hatimesine, geçmiş ve gelecek kâinat ve fâsidâtm cümle­sine şâmildir. Zira; Allahü Tealâ'nm ilmi; her cümlesini ve her zerresini muhittir. Binaenaleyh; ilminden hariç birşey yoktur. Şu halde herşeyi bildiği gibi zâlimlerin zulmünü dahi bilir.

İmam-ı Mücahid'den naklen Tefsir-i Hâzin'de beyan olundu­ğu veçhile berr ile murad; boş ovalar, ıssız dağlar ve bahirle murad; kura ve kasabattır. Bunlarda hadis olan herşeyin cümlesini Vacip Tealâ bilir demişse de cumhur-u müfessirînin be­yanları veçhile berr ile murad; kara ve bahirle murad; deryadır. Zira; manâ-yı zahirîsini murad etmek mümkünken baş­ka manâ ile te'vîle hacet yoktur. Karada ve deryada Allah'ın aza­metine ve kudretine delâlet eden nice yüzbinlerce acâib ve garâib mevcut ve onların herbirini ilm-i ilâhi muhittir. Binaenaleyh berr ve bahirle ma'ruf manâları murad; zahirdir.

Vacip Tealâ mugayyebâtın -cemisine ilmi lâhik olduğunu ic-mâlen beyandan sonra mevcudaatm kâffesine ilminin şümulünü tafsil sırasında berri fcahre takdim buyurmuştur. Zira; deryada acâip ve garaip pek çok geylçr olduğu gibi karada da hayvanâtın envâ'ı, nebatat, maâdin, kura, kasabalar ve herbirinde lâyüad ve lâyuhsâ mahlûkat olduğundan kara; derya üzerine takdime şayan­dır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak bu âyette berri bahr üzerine tak­dim buyurmuştur. Bundan sonra herkesin gözü önünde olan yap­rak ve habbeyi zikir buyurmuştur ki, bu misilli ufacık şeyleri bi­lince büyüklerini bileceği evleviyetle sabit olur..

Badehu mevcudatın kâffesinin; ilm-i ilâhide veyahut levh-i mahfuzda münderiç ve mazbut olduğunu beyanla ibadm amelle­rinden hiçbir şey fevt olmayıp, cümlesi ilmi ilâhide münderiç ol­duğuna tenbih buyurmuştur ki, herkes hesabını düşünsün ve ame­lini ona göre tanzim etsin ve hiçbir kimseye bir diyeceği kalmasın.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile müneccim, kâhin ve remmâl gibi birtakım yalanlarla halkı aldatmak isteyenlerin dava­larını bu âyet-i celile iptal etmiştik Zira; Fahr-i Kâinât'a verilme­yen gayba ilim, âhad-i nâs'tan fâsıklara nasıl verilir? Binaena­leyh; iddiaları bazan tesadüf ederse de istidraç kabilindendir, sıh­hat üzere bildiklerinden değildir. Şu halde bu misilli yalancıların kelâmlarına inanmak nazar-ı şeri'de caiz olmayıp belki tasdik et­mek küfürdür.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Allahü Tealâ'nın şe­riki ve nazîri olmadığına delâlet eder. Çünkü; Vacip Tealâ mefâ-tih-i gaybın ancak kendi indinde olduğunu hasırla beyan buyur­muştur. Eğer Allah'ın gayrı Vacib-ül Vücud olmuş olsaydı, onun indinde dahi mefâtih-i gayb olur da ilm-i gayb Allahü Tealâ'ya münhasır olmazdı. Halbuki zatına münhasır olduğunu beyan bu­yurmuştur ki, vahdaniyetini ispattır. [50]

 

Vacip Tealâ ilminin vüs'atmı beyan ettiği gibi kudret-i kâmi-lesini dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, sizin gece ruhlarınızı kabzeder ve gündüz kesbettiğiniz a'malinizi bilir ve ecel-i muay­yeniniz olan mevtinize kadar ömrünüzün kaza olması için gündüz sizi ihya eder ve uykunuzdan uyandırır. Ecel-i muayyeniniz kaza olunduktan sonra vefat eder ve kıyamette ancak kendisine rücu' edersiniz. Huzur-u ilâhîye rücuunuzdan sonra amel ettiğiniz şeyi size haber verir.] Çünkü; her ameliniz yerli yerinde defter-i a'ma-linizde yazılıdır.

Yani; Allahü Tealâ gecede sizi uyutur, temyiz ve tefrika âlet olan nüfusunuzu kabzeder, idrakten salim olarak uykuya varırsı­nız ve a'zâ-yı cevarihinizle gündüz kesbettiğiniz hayır ve şer cüm­le a'mâlinizi bilir. Gece uykusunu bitirdikten sonra sizi uyandırır ki, ind-i ilâhide mukadder olan ecelinizi kaza ve ömrünüzün müd­detini ikmal edesiniz ve öldükten sonra merciiniz ancak huzur-u manevî-i ilâhidir, onun gayrı merci yoktur. Huzur-u manevîye rü-cudan sonra sizin amelinizi birer birer, miktarını ve işlediğiniz za­manı, mekânı, sebebini size haber verir.

Tevefî ; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Mrşeyi tama­mıyla kabzetmektir. Bu makamda insanın idrakine medar olan ruhunun kabzıyla idrakten tecerrüd etmesidir ki, uyku demektir. Çünkü; uyku sebebiyle ervahta tasarruf kalmadığından uyku yarı mevt mesabesindedir. Zira ruh; uyku halinde zahirden batma te­settür ettiğinden aJzâ-yı zahire ve havâss-ı hamse muattal olup mevtle cümle beden muattal olduğundan, uyku mevtin yarısı gi­bidir. Binaenaleyh; mevtle uyku beyninde müşabehet vardır. Şu halde mevte vefat denildiği gibi uykuya dahi vefat denil­miştir. Bu âyette vefat; uyku manâsına olunca ba's da uyavr mak manasınadır.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın insanları, geceyle uyutup gündüzle kesbettikleri şeyleri bildiği ve ece'l-i muayyenleri olan mevte ka­dar ömürlerini kaza etmek için uykularından uyandırdığı ve sonra vefat etmek suretiyle, mercileri ancak huzur-u Bârî olup, amelle­rini haber vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [51]

 

Vacip Tealâ   kudret-i ilâhiyeye delâlet eden   delâilden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ kullarının üzerinde kudretiyle gaalip ve âlîdir ve sizin üzerinize hayır ve şer a'mâlinizi hıfzeder melekler gönde­rir. Hatta sizden birinize mevt geldiğinde takdim ve te'hir'le asla kusur etmez oldukları halde mevt kendisine gelen kimsenin, bizim mevte müvekkel olan resullerimiz ruhunu kabzederler ve ruhları kabzolunduktan sonra hak ve sabit ve daim mevlâları olan Allahü Tealâ'nın huzuruna reddolunurlar ki, amellerinin cezasmı görsün­ler. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, hüküm ve emir ve a'male ceza vermek ancak Allahü Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın gayrıda hüküm yoktur. Halbuki Allahü Tealâ hesap görücülerin gaayet sür'atlisidir.] Çünkü; ibadının her halini ve amellerinin her cüz'ü-nü bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ için hesapta külfet yoktur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette fevk; cihet ve mekân manâsına değildir. Ancak kahır ve galebe ve kudretiyle istediği gibi kullarında tasarruf etmek ve emri nafiz olmak mana­sınadır. Çünkü; Vacip Tealâ mekândan ve cihetten münezzeh ol­duğu gibi Allah'ın kahrı ve galebesi bir mekâna mahsus olmayıp umum emkinede ve mevcudatın kâffesinde caridir. Zira; Cenab-ı Hak ma'dumu icad ve mevcudu i'dam, nuru zulmete ve zulmeti de nura kalp ve geceyi gündüzle, gündüzü geceyle kahreder. Çünkü; birşey makhur ve muzmahil olmayınca diğer zıddı yerine gelmez. Şu halde birini kahırla ifna eder, yerine diğerini getirir ve bunlar hep kudretinin eseridir. Vücud-u beşer, birbirine zıd ve münâfî olan anâsır-ı erbaadan terekküb edip yeğdiğeriyle imtizaç etmek . yekdiğerine kahır ve Cenab-ı Hakkın icbarıyla husul bulacağın­dan Allah'ın kaahir olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Ke-zalik kesif zulümâtı olan cesedin lâtif nûrânî olan ruhla imtizacı Allahü Tealâ'nın kahrıdır.

Vacip Tealâ'nın cümle-i kahrından birisi de kullarının a'ma-lini muhafaza ve murakabe etmek üzere hafaza melekleri gönde­rir ki, o melekler kullardan sudur eden ef âl ve akvâlin, hayır ve Jerrin cümlesini yazarlar. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin defter-i a'mâlinden tek bir ameli bile hariç kalmaz. Meleklerin yazmasın­da fayda; insanları maâsîden nehyiçindir. Zira insan; a'malinin her cüz'ünün yazıldığını ve yevm-i kıyamette ehl-i mahşer indin­de kıraet olunup herkesin muttali olacağını bilince elbette kaba-yihten ihtiraz eder. Yahut sahâif-i a'malin mizanda tartılmak için yazılmak ihtimali de baid değildir.                 

A'mâli muhafazaya me'mur olan melekler; mevte müvekkel olan meleklerin başkasıdır. Meİek-ül mevt nazarında yeryüzü bir tas mesabesinde olup herkes gözünün önünde olduğu mervidir ve bir dakika içinde kürre-i arz üzerinde binlerce nüfusun vefat et­mesi de bu rivayeti te'yid etmektedir.

Ervahın ebdandan evvel mevcud olduğuna da bu âyet delâ­let eder. Zira; vefatından sonra reddolunan ruhtur, ceset değildir. Ruhtan halî cesedin reddolunmak ihtimali olmadığından reddolu­nan ruh olduğu taayyün eder. Cesetten sonra âlem-i ervaha red-dolunması cesedden evvel mahlûk olduğuna delâlet eder ve bu manâyı Resulullah'm «Allahü Tealâ ervahı ecsaddan çok sene ev­vel halk etti» hadîsi şerifi de te'yid etmektedir.

Vacip Tealâ'nın kullarına kurbiyet-i maneviyeyle karib oldu­ğuna ve bir kimsenin vefatından sonra dahi ancak Mevlânın ta­sarrufuna dahil olacağma bu âyet delâlet eder. Çünkü insan; dün­yada nefis, şeytan ve kuvve-i şehevâniye ve gazabiye gibi bir ta­kım şeylerin tasarrufâtı tahtında esir olur ve lâkin vefatından sonra onların hiçbirinin alâkası kalmadığından, ancak Mevlâ'nın tasarrufuna mahsus kalır. Mevlâ'nın ibada izafeti mernametini iz­har içindir.

Taâtın sevabı ve masiyetin azabı icab etmediğine âyet delâ­let eder. Çünkü; eğer taat sevabı ve masiyet azabı mucip olsa mu-tün Allahü Tealâ üzerine sevabını almak hükmü olur. Halbuki cümle hüküm; Allahü Tealâ'ya mahsus olup, Allah'ın gayrı bir hüküm sahibi olmadığını Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.   Binaenaleyh;   ameline sevap vermek Allah'ın kuluna fazl u keremi ve masiyet üzere azab etmekte adaletidir. [52]

 

Vacip Tealâ   vücuduna ve kudretine   delâlet eden delâilden bazı âhari beyanetmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Müşriklere hitaben sen de ki: «Karanın şedaidinden zulmet ihata ederek yol şaşırıp dağ başlarında kaldı­ğınızda ve deryada gemiye binip fırtınaya tutulduğunuzda ve ge­cenin karanlığı etrafınızı ihata ettiğinde gerek karanın ve gerek denizin karanlıklarından sizi kurtaran kimdir? Halbuki siz Allahü Tealâ'ya aşikâr tazarru ve niyaz eder ve gizlice yalvarır olduğu­nuz halde yemin eder ve «eğer Allahü Tealâ şu zulümât ve me-şakkattan bizi kurtarırsa elbette biz nûnet-i halâsa şükrediciler-den oluruz» demekle ahd ü misak edersiniz. Habibim! Eğer onlar şu sualine cevaptan sükût ederlerse sen onlara cevabında de ki, «Allahü Tealâ o zulümâttan ve her gam ve eseften size necat ve­rir ve zulümâttan halâs olduktan sonra siz şirkedersiniz. Çünkü, derhal nimeti unutmak sizin âdetinizdir.»]

Fahr-i Razi ve Hâzindin beyanlarına nazaran karanın zulmeti; gecenin karanlığı, bulutun kesafeti ve a'dânın hü­cumundan fıavf ve endişe ve yol şaşırıp maksud olan tarika ihtida edememek korkusudur. Deryanın zulmeti; gecenin karanlığı ve şiddetli fırtına, bulutun ve şiddetli rüzgârın kesafeti ve geminin gark olmak ihtimalinden hasıl olan havf ve endişedir. Bunların cümlesi mevcud olduğuna işaret için zulümât; cemi' siy-ğasıyla varid olmuştur. İşte bu gibi şiddetlere maruz kaldığında insanlar hafî ve celî Allah'a yalvarır ve kurtulursa, şükredeceğine ahd ü peyman eder de o şiddetten kurtulunca hepsini unutmak ve eski haline avdet etmek âdet hükmündedir. Şu beyan olunan ahvalin cümlesinde insanın Cenab-ı Hakka iltica ederek dua ve Allah'ın gayrısmdan kat'-ı ümid edeceğini Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmakla insan için her zaman ve herhalde bu İhlasın devamı lâzım ve vacip olduğuna işaret etmiştir.

Şu zulümât ve şedâid gibi belâyâya müptelâ olduğunda insa­nın dört şeyle meşgul olduğuna âyet delâlet eder : Birincisi; dua etmek, ikincisi; tazarru ve niyaz edip Cenaba Hak'­tan halâsını rica eylemek, üçüncüsü; kalbiyle Cenab-ı Hakka teveccüh edip duasında ihlâs etmek, dördüncüsü; halâs olursa şükretmesini taahhüd etmektir. Lâkin bu şedaidin zevaliyle beraber hal-i aslîsine rücu ederek şirkettiklerini Vacip Tealâ beyan buyurmuştur.

Hulâsa; karada ve denizde insanlara arız olan şedâid ve mih­netten ancak Allahü Tealâ kurtarıp, başka kurtaran olmadığı ve bu misilli belâyâya müptelâ olduklarında eğer belâdan halâs olur­larsa Cenab-ı Hakka şükredip şâkirler zümresinden olacaklarına yemin etmek âdetleri olduğu halde bu taahhütlerinden nükûl et­tikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [53]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delâlet eden delilleri beyandan, sonra tevhide rücu etmedikleri surette azab etmeye kaadir oldu­ğunu beyanla tehdit etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-cl Enbiyâ! Sen müşriklere hitaben tebdid tarîkıy-la de ki, «Eğer siz iman etmezseniz Allahü Tealâ her cihetinizden size azab eder. Zira; Allahü Tealâ sizin, üzerinizden şiddetli sayha ve taş yağdırmak ve tûfân gibi veyahut ayağınızın altından zelzele ve yere batırmak suretiyle veyahut muhalif fırkaları size mülâbis ve musallat kılıp, bazınızın şiddetini bazınıza tattırıp birbirinizi katil ve itlaf ettirmek suretiyle azap göndermeye kaadîrdir.» Na­zar et ki, onlar vahdaniyeti fehmetmeleri için biz âyetlerimizi na­sıl beyan eder ve birbirini müteakip ukul-ü mütefâviteye göre na­sıl getiririz ve onlara hakikati nasıl beyan ederiz.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet azabın her taraftan geleceğini beyan etmiştir. Çünkü azap; Nuh (A.S.)'m kavmine ve sair akvama semâdan nazil olduğu gibi fevk cihetinden geleceğini ve Kaarun gibi veyahut kıtlık gibi nebatat ve hububat bitme-mekle alt cihetten dahi geleceği beyan olunmuştur. Millet-i va­hide beyninde ihtilâfın   azab-ı azîm olduğuna   âyet delâlet eder.

Çünkü; şî'anın cem'idir. ŞıJa ; fırka manasınadır. Binaenaleyh; demek; «Sizin işinizi birbirine karıştırır ve ıztırap içinde bırakırız ki, umurunuz muhtel ve mü­şevveş olur, sözünüz bir araya gelmez, efkârınız müteferrik oldu­ğundan kendiniz de fırka fırka olursunuz. Hatta bu fırka ileri git­tikçe beyninizde mudarabe ve mukaatele olur. Binaenaleyh; bazı­nız bazınızı katleder; birbirinizin şiddetini tadarsınız» demektir. Allah'ın ahkâmıyla amel etmeyen milletler hep böyle helak ol­muşlardır. Binaenaleyh; âyetin sırrı âlemde çok kere zuhur et­miştir.

Bu âyet nazil olunca Resulullah üzerine meşakkat verip Cib­ril'i Emin'e ctEğer benim ümmetim bununla muamele olunursa bekaa bulamaz» demesi üzerine Cibril-i Emin «Ya Resulallah! Ben de senin gibi bir kulum. Rabbine duâ et, ümmetini fırka kılmasın» buyurmuştur. Bunun üzerine Resulullah ümmeti beyninde tef­rika olmamasını ve sair azaptan masun kalmalarını Cenab-ı Hak'­tan istirham buyurur. Cibril tekrar gelir ve der ki, «Ya Resulal­lah! Allahü Tealâ ümmetinden kavm-i Nuh gibi semâdan azap na­zil olmasını ve Karun gibi ayak altında helak olmalarını menet-miştir. Lâkin efkârlarının ihtilâfı sebebiyle teferrikayı ve bazıları bazılarının kılıcıyla şiddetini tatmasını ve yekdiğeriyle mukaateleyi menetmemiştir» dediği Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir.

(Müslim) Hazretlerinin beyanı ve (Sa'd b. Ebî Vakkas) (R.A.) in rivayetiyle varid olan bir Hadîs'te birgün Resulullah Beni Mu-âviye mescidini teşrifle, iki rekât namaz kılıp, uzun duâ ettikten sonra ashabına hitaben «Ben Rabbimden üç şey istedim; birini red­detti, ikisini verdi. Ümmetim kıtlıktan helak olmamasını istedim, verdi. Garkla helak olmamasını istedim, onu da verdi. Beyinlerin­de mukaatele ve ihtilâf-ı efkâr olmamasını istedim, bunu menetti, vermedi» buyurdukları Tefsir-i Hâzin'de mezkûrdur.

Ümmet-i Muhammediye beyninde bu misilli fitne hicret-i ne-beviyenin yirmi beşinci senesi Hz. Osman (R.A.)'ın katil vak'a-sından bilitibar başladı ve Hz. Ali ve Muâviye (R.A.) vak'aları onu takib etti. Ve ilâ yevminâ hazâ İslâm beyninde ihtilâf-ı efkâr devam etmektedir.

Hulâsa; ümmet beyninde ihtilâf-ı efkâr, ümmet hakkında te-dâvîsi kaabil olmadık bir musibet olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. Cenab-ı Hak ümmet-i Muhammediyeyi mazarrat-ı tefrikalardan muhafaza buyursun. Âmin yâ Muîn. [54]

 

Vacip Tealâ her cihetten azabı halketmekle âsîleri ihlâke kaadir olduğunu beyandan sonra Kur'ân'ı tekzib edenleri tehdid etmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrem-er Rusül! Kavmin Kur'ân'ı hak olduğu halde tek-zib etti. Sen onlara de ki, «Ben sizin hafızınız ve vekiliniz değilim ki, tekzibiniz üzerine sizi mücâzât etsem. Ben korkutucuyum, Al-lahü Tealâ mücâzât edicidir. Kur'ân'ın her haberi için bir hakikat vardır. O haber o hakikata müntehi olur ve orada karar eder. Amma bazısı dünyada vücut bulur, bazısı da âhirette vücût bulur.

Bu haberlerin sıhhatim siz dünyada veyahut âhirette elbette bi­lirsiniz.]

Şu manâ zamiri   Kur'ân'a rââ olduğuna nazarandır. Amma Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile zamiri

azaba veyahut tasrife râci olduğu surette manâ-yı nazım: [Habi-bim! Senin kavmin hak olan azabı veyahut bizim âyetleri tasrifi­mizi tekzib etti. Sen onlara, ben sizin üzerinize vekil ve sizi hıfze-dici değilim, ancak geleceği size haber verir ve inzar ederim. Be­nim sözümü dinleyip nefsinizi muhafaza edecek sizsiniz. Kur'ân'da zikrolunan her haberin bir mahall-i kararı vardır ki, muhakkak vücut bulacaktır. Hilafı yoktur. Elbette siz yakında bilirsiniz] de­mektir.  [55]

 

Vacip Tealâ Kur'ân'ı tekzib edenlere resulünün hafız ve vekil olmadığını ve Kur'ân'ın her haberinin bir müntehâsı olup elbette o müntehâda nihayet bulacağını beyan ettiği gibi Kur'ân'a itiraz ve dine ta/nedenlerden ihtiraz lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Sen şol kimseleri gördüğünde onlardan i'raz et ki, onlar bizim âyetlerimiz hakkında hatıl söze haşlarlar. Onlar bizim âyetlerimizin gayrı başka bir söze dalıncaya kadar onlarla oturma. Eğer sen şeytan'ın unutturmasiyla oturmuş bulunursan, hatırına geldiğinde derhal meclislerinden kalk, kavm-i zâlimle oturma.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Sen şol kimseleri gördüğünde ki, onlar bizim sana inzal ettiğimiz âyetlerimize istihza tarikıyla dalıp ve oyuncak suretiyle Kur'ân'dan bahse başlarlar. Onlar bu suretle söze başladıklarında sen onlardan i'raz ve onların sohbetini terket ve onlar Kur'ân'ın gayrı başka bir söze başlayıncaya kadar yanla­rında oturma. Eğer şeytan sana unutturup da sen oturacak olur­san, hatırına geldikten sonra derhal kalk, onları teırket, zâlim olan kavimle beraber oturma. Zira; onlar Kur'ân'ı tasdik edecek yerde tekzib ettiklerinden zulmetmişlerdir. Zâlimlerle senin musahabetin münasip değildir. Binaenaleyh; onlarla sohbet etme ki, senin soh­betin onların istihzasına sebep olmasın:

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hitap; Resulullah'a olduğuna nazaran murad; gayrilarıdır. Zira; ehl-i imanın bu misilli zâlim­lerle sohbeti muvafık-* maslahat değildir. Veyahut hitap; rü'yet şanından olan her insanadır. Çünkü; müşrikler müminlerle bir mecliste bulunduklarında Resulullah'a ve Kur'ân'a fena sözler söyler ve itiraz ederlerdi. Cenab-ı Hak zâlimlerle oturmaktan ehl-i imanı nehyetnıiştir. Binaenaleyh; Kur'ân'a ve şeriatına ta'neden zâlimlerle bulunmaktan bulunmamak daha hayırlıdır. Resulul-lah'ın kıyamında havf olsa dahi kıyamı vaciptir, terki caiz değil­dir. Amma âhad-i ümmetin onlardan i'razında havf olursa i'razı terk etmek caizdir. Zira; âhad-i ümmet için havfmdan naşi farzı terk etmek caiz olabilir.

Resuluîlah için umur-u dünyada nisyan caiz olup ancak umur-u vahiyde nisyan biîittifak caiz değildir. Vahyin mâadasındaki umur-u dinde nisyan caiz olduğuna bu âyet delâlet eder.

Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile hava ve bid'atı irti­kâpla Kur'ân'ı kendi arzularına uydurmak isteyen fasıklarla otu­ranlar için bu âyette men' vardır. Zira; onların meclisinde bulun­mak emellerinin tervicini müş'ir olduğundan Cenab-ı Hak o mec­listen derhal i'raz olunmak lâzım olduğunu tavsiye buyurmuştur. Çünkü her insan için lâzım olan; muktedir olduğu kadar bu misilli münkerâtı nehy ü tağyir etmektir. Tağyir etmeye muktedir ola­mayınca, kalkıp gitmesinde bir mani olmadığı surette hemen kalk­mak lâzımdır.

Hususiyle Kitabullah'a ve sünnet-i Resulullah'a âlim olmayan kimsenin, onların sohbetinden itikaadına bir halel târî olmak kor­kusu olduğu cihetle o misilli insanlar ic.in ehlfi bid'atla asla soh­bet caiz değildir.

Hulâsa;   Kur'ân'a ve Hadîs'e ve bilcümle   ahkâm-ı şer'iyeyçta'n eden zâlimlerle sohbet caiz olmadığı ve hatta şeytan unuttu­racak olsa bile, hatırına gelince derhal kalkmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindedir. [56]

 

Vacip Tealâ Kur'ân'a ve din-i Muhammediye ta'nedenlerden i'raz lâzım olduğunu beyan ettiği gibi hasbel'icab bir yerde bulun­duğunda herkesin kendi amelinden mesul olacağını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Maharimden ittikaa eden müminler üzerine müşriklerin he­sabından birşey terettüb etmez. Ve lâkin kâfirlerin ittikaa etmele­ri için vaaz u nasihat etmek müminler üzerine lâzımdır.]

Yani; müminlerle kâfirler bir mecliste bulunurlarsa şirk, ke-bâir ve fevâhiş ve sair günahlardan ittikaa eden müminler üzeri­ne dini istihza eden kâfirlerin hesabından birşey lâzım gelmez, lâkin bir mecliste bulunduklarında kâfirlerin müptelâ oldukları istihzadan içtinab etmeleri için onlara nasihat etmek .lâzımdır.

Said b. Müseyyeb'den bu âyetin mensuh olduğu mervi ise de cumhur-u müfessirîn âyetin mensuh olmadığını ve kâfirlere nasi­hat etmek şartıyla müminlerin kâfirlerle beraber bulunmasına mü­saade olunduğunu beyan etmişlerdir. Ancak nasihata muktedir olmaz veya nasihat te'sir etmezse herhalde o meclisten kalkmak vacip olduğu bundan evvelki âyette beyan olunmuştur.

Âjretin sebeb-i nüzulü; bundan evvelki âyet nazil olunca as-hab-ı kiram «Biz Beyt-i Şerifi nasıl tavaf edelim? Müşrikler dai­ma Beyt-i Şerifte bulunur ve ta'n ederler» demeleri üzerine nazil olduğu (îbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir. Şu halde bu âyet-i celile evvelki âyetin hükmünü takyid etmiştir. Yani evvelki âyet­te i'razla emr-i ilâhi; i'r azdan bir mani-i şer'i olmamak kaydıyla mukayyeddir, mutlakaa i'raz değildir.    Binaenaleyh    «Bir ibadet mahallinde kâfir veya fasık vardır, dine ta'n ve ibadeti istihza eder» diyerek o mahalle ve o zamanda ibadeti terketmek caiz değildir.

Hulâsa; Kur'ân'a ta'neden mülhidler ve açıktan kâfirlerle bir mecliste bulunmamalı. Şayet bulunacak olurlarsa meclisin hakkı müminlerin onlara nasihat etmesidir. Nasihatin te'siriyle onların da ittikaa etmeleri me'muldür. Ancak nasihat te'sir etmezse mü­minler vazifelerini ifa ettikleri için onlara mesuliyet yoktur [57]

 

Vacip Tealâ dinlerini oyuncak ittihaz edenleri terketmek lâ zım olduğunu ve onlarla ülfet caiz olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Ey Resul-ü Ekrem! Terket şol kimseleri ki, onlar dinlerini oyuncak ve lehviyât ittihaz ettiler. Allah'tan korkup kuldan utan­madılar ve onları hayat-ı dünya mağrur kıldı. Metâ'-ı dünyaya al­dandılar, âhiret cihetine asla meyletmediler. Bırak onları halleri üzere oynasmlar ve Kur'ân'la onlara vaazet ki, kesbettiği masi-yetle nefsi helak olmasm. Zira; o nefis için Allah'ın gayrı bir yar­dımcı ve şefaat edici yoktur.]

Yani, terket Habibimİ Şol kimseleri ki, onlar emr-i dinlerini nefislerinin arzusu üzerine bina ettiler. Dünyada ve âhirette ken­dilerine menfaat ait olmayacak putlara ibadet gibi şeylerle tedey-yün ve dinlerini istihza ve maskara etmekle oyuncak ittihaz etti­ler. Binaenaleyh; i'razet onlardan. Sözlerine ve ef âl-i kabihalarma da iltifat etme. Zira; onları hayat-ı dünya ve lezâiz-i fâniye mağ­rur ettiğinden inat ve istikbar ettiler, hakkı kabule meyil ve rağ­betleri yoktur ve Kur'ân'la onlara vaazet ki, Allah'ın gayrı azap­tan kurtaracak ve umuruna mütevelli olacak bir yardımcısı ve şefaat edicisi olmayan nefis, iktisab ettiği' kabâyih ve cinayâtla ih-lâk olunup ebedî Cehennçm'de kalmasın ve âhiretçe bilkülliye se­vaptan mahrum olmasın.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile iki sıfatla muttasıf olanları ter-ketmek lâzım olduğunu beyan zımnında Vacip Tealâ bu âyette re­sulüne emretti: Birincisi; dinlerini oyuncak ittihaz et­mek, ikincisi; hayattı dünyaya mağrur olup dünyanın muhabbetini âhirete tercih etmektir. Binaenaleyh; bu iki sıfat-ı zemîme kendisinde bulunan kimselerle mümkün olduğu kadar ül­feti terketmek vaciptir.

Dini laîb ve lehiv ittihaz etmekte beş ihtimal vardır. Bi­rinci ihtimal: Dinle murad; Din-i İslâmdır. Zira; Din-i İslâmı istihza edenler o dinle oynamışlardır. İkinci ihti­mâli Dinle murad; putlara ibadet ve Allah'ın helâl kıldığı şey­leri haram ve haram kıldığı şeyleri helâl kılmak gibi birtakım menfaat olmadık şeylerle meşgul olmak faydasız oyun kabilinden olduğu için oyun ittihaz ettiler denmiştir. Üçüncü ihti­mâl: Dinle murad; kâfirlerin âdât-ı keriheleridir. Zira; onlar emr-i dinde mücerret taklide itimad ederek bir takım vâhî ve fay­dasız oyun kabilinden olan şeyleri din ittihaz etmişlerdir. Dör­düncü ihtimâl; Dinle murad; bayramlarıdır. Çünkü; kâfirler bayramlarını mücerret oyuncak ittihaz edip asla ibadetle meşgul olmazlar, amma müminlerin bayramı; namaz kılmak, tek­bir almak, fitre vermek ve kurban kesmek gibi ibadetten ibaret­tir. Binaenaleyh ehl-i iman için bayram; bir ibadetle meşru olan bayramdır. Beşinci ihtimâl: Dinle murad; Din-i İs­lama nusret eden şeylerdir. Dine yardım ve dini ikaame için me-nâsıb almak ve riyasete nail olmak ve hasma galebe eylemek ve emval cem'etmek gibi umur-u dünyaya vesile kılarak dini oyun­cak ittihaz etmek ve dini havâ-yı nefsine tâbi kılmak ve dini mas­kara etmektir. Beşinci ihtimale nazaran âyetle mu­rad; bu misilli dini dünyasına vesile ittihaz eden ulema kıyafetin­de olan süfehâdır. Çünkü; bu hâl Yehûd ve Nasara'nın ulemasın­da olduğu gibi ümmet-i Muhammedin ulema suretinde olan birta­kım kimselerinde dahi carîdir.

BesiI ;   tahrim ve menetmektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Sen Kur'ân'la onlara vaazet ki, nefis kes-bettiği cinayet sebebiyle sevaptan ve Cennetten mahrum ve mem­nu' kılınmasın] demektir. Yahut besiI; helak ve hapsolmak manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Onların nefsi kesbet-tiği kabayih-i ef âl, cinayet ve küfür sebebiyle ebedî Cehennem'de hapis ve ihlâk olunmak korkusuna binaen Kur'ân'la onlara vaazet] demektir. Yahut besil; fezâhat ve rezîl ve rüsvâ olmak ma­nasınadır. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Onların nefisleri irti-kâb ettiği cinâyat sebebiyle yevm-i kıyamette rezîl ve rüsvâ olun­mak korkusuna binaen onlara Kur'ân'la ve Din-i İslâmla nasihat et ki, fezâhat ve rüsvalıktan kurtulsunlar] demektir: Zira; dinden maksad; nefsi mehlekeden kurtarmaktır.

[Eğer sen o nefs-i âsîye için bilkülliye dünya nıetâını feda etmekle azaptan kurtarmak arzu etsen nefs-i âsîye mukaabilinde fidye alınmaz ve kabul olmaz ki, azaptan halâs olunsa. İşte şu din­lerini maskara ittihaz edenler kesbettikleri cinayetleri sebebiyle Cehennem'e teslim olunup helak olanlardır. Onlar için sıcak sudan şarap ve küfürleri sebebiyle azab-ı elîm vardır.]

Yani; dinini maskara ittihaz eden kimse, nefsini azaptan kur­tarmak için bütün dünyayı feda etse kabul olunmaz. Binaenaleyh; p nefs-i âsîye için azaptan halâs olmak ihtimali yoktur. Zira; umu­runa mütevelli ve azaptan necatma sa'yedecek bir velîsi veyahut şefaat edecek bir şefii olmadığı gibi azap mukaabilinde fidye de kabul olunmaz ki, fidye versin de azaptan kurtulsun. İşte bu mi­silli nüfus-u âsiye kesbettikleri cinayetleri sebebiyle ihlâk olunup Cehennem'e teslim olanlardır. Onlar için Cehennem'de karınlarını yakıcı sıcak sudan şarap ve elem verip acıtıcı azap vardır. Zira; küfrettiklerinden küfrün cezasmı göreceklerdir.

demektir ki, «Azaptan kurtarmak için her türlü fidye versen o fidye ondan kabul olunmaz» demektir. [58]

 

Vacip Tealâ dinlerini maskara ittihaz eden kâfirlerin Cehen-nem'de hapsolunacaklarını beyandan sonra din olarak ittihaz et­tikleri putperestliği red ve iptal etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusülî Sen putlara ibadete davet eden müşrik­lere hitaben de ki, «Biz Allah'ın gayrı bize menfaat ve mazarrata muktedir olmayan putlara ibadet mi edelim? İbadet olunacak ma'-bud ibadet eden kimseye menfaata ve ibadeti tefkeden kimseye mazarrata muktedir olmalı değil mi? Biz birtakım âcizlere ibadet edelim de Allahü Tealâ bizi tevhidine hidayette kılıp tarîk-ı sa-vâba irşad ettikten sonra, arkasın arkaya ökçelerimizin üzerine şirke mi dönelim? Eğer sizin davetinize icabet eder imandan küfre avdet edersek şol kimse gibi oluruz ki, o kimseyi şeytanlar iğfal eder, alır götürür, arzın bir tenhâ mahalline hayran ve mütered-did olduğu halde ativerir. Ne yapacağını bilmez, şek içinde dünya ve âhiret hasretinde helak olur gider.] Bizim de onun gibi müte-reddid bir halde şaşkın ve perişan olmaklığımızı mı istersiniz ve âlâ olan imandan ednâ olan şirke mi inelim ve sevaptan hatâya mı gidelim?» demekle mezheplerinin mezheb-i şeyâtîn olduğunu kendilerine tebliğ et ki, mezheplerinin bâtıl olduğunu bilsinler, ve ehl-i hidayeti dalâlete davet etmekten vazgeçsinler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile insanda asıl olan cehildir. Ma-rifet-i ilâhiye ve evsaf-ı celileyle muttasıf olup, ilim ve irfan sa­hibi olduktan sonra cehalete rücu etmek insan için mertebe-i ul-yâdan mertebe-i süflâya tedenni demektir. Bu ise zevilukulün sânı değildir.            

Böyle denâeti irtikâb eden kimsenin şeytan'm berr ü beya­bana atıverip de hayran olarak mütereddid kalan ve ne yapacağını bilmeyen kimse gibi olacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyur­muştur.

Dininden irtidad edenler; hidayetten sonra cehalet ve dalâlete rücu'  edip  şek  içinde   kaldıkları  için   mürted   denmiştir.

manasınadır ki, «Şeytan o kimseyi aldı götürdü. Şenlikleri ve yüksek bir mahalden ıssız ve engin bir mahalle attı, o kimse de hayrette kaldı, ne yapacağını şaştı» demektir.

[Şeytan'm iğvâ ve idlâl ettiği cihetle mütahayyir olan kimse için musahabe! eder ahbabı ve yaranı vardır. Onu rüşd ve hida­yete davet eder ve derler ki «Gel bize sözümüzü dinle. Zira; biz tarik-i müstakim ve cadde-i savab üzerindeyiz1. Bize tebaiyet eder­sen selâmet bulacaksın.» Halbuki onların bu rüşd ve salâha davet­lerini asla kabul etmez, belki şeytan'm arkasına gider, hayrette kalır. Şu halde habibimî Sen de ki, «Ancak hidayet; Allah'ın hida­yetidir. Çünkü; hâdî-i hakikî Allahü Tealâ'dır. Binaenaleyh; Al­lah'ın hidayetinin gayrı hidayetin tesiri olamaz ve hidayet-i ilâ­hiye eseri olarak âlemlerin Rahbisine tefviz-i umur etmek, muti' ve münkad olmak ve salât-ı mefruzayı ikaame etmek ve muhar-remâttan içtinapla Allah'a ittikaa eylemekle emrolunduk. AHahü Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki, ancak onun cânib-i manevîsine siz haşrolunursunuz» demekle hakikati beyan et.]

Yani: Şeytan'ın iğfâliyle dalâleti ihtiyar eden kimseyi hida­yete davet eden ahbapları bulunursa da, sözlerini dinlemez ve da-lâlden vazgeçmez. O halde habibim! Sen bu gibi adamlara de ki, «Hidayet; ancak Allah'ın resulü üzerine inzal buyurduğu din-i İslâm'dır ve bizler âlemlerin Rabbine itaat, namazı ikaame ve Al­lah'tan korkmakla me'muruz. Zira; sizin haşrolunacağınız ancak Allah'ın huzur-u manevîsidir, başka melceniz yoktur. Şu halde huzur-u ilâhiye varacağınızı düşünün ve ona göre tedârikte bulu­nun» demekle doğru yolu göster.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette evvelâ; hidayetin ancak hidayet-i ilâhiye ve insana nafi* olan din-i İslâm ve iman olduğunu beyanla imana terğib etti. Saniyen; din-i İslâmın erkân-ı mühimmesi ve ibâdât-ı bedeniyenin reisi olan salâtla emir buyurdu. Sâlisen; ittikaayı emirle menhiyatın kâffesini terkin lü­zumuna işaret etti. Çünkü; menhiyatı tamamen terketmeyince ittikaa hasü olamaz. Râbian; bu ibadetin ecr ü mesûbâtını iktitâfa işaret için hasrı beyan buyurmuştur ki, haşr olmasa ibadâtın ve menhiyatı terkin faydası olamaz. Çünkü; herkes ibadetinin seva­bını ve kabahatinin azabını haşrile görebilecektir.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile emr-i ilâhiye şiddetle im-tisalin lüzumuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette âlemlerin Rab-bisi olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü âmir; âlemlerin Rabbisi olunca me'mur olan kimselerin de Rabbisi olduğundan herkesin Rabbisinin emrine elbette imtisal etmesi lâzımdır. Çünkü; abdiçin Rabbi Tealâ'nın emrine imtisalden başka çare yoktur. [59]

 

Vacip Tealâ abede-i esnamın tarikatlarının butlanını beyan ettiği gibi vahdaniyetin delillerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Nasıl ittikaa olunmasın, elbette ittikaa ve itaat lâzımdır. Zi­ra; Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, semâvât ve arzı hakka mukaar in, hikmet ve maslahata muvafık muhkem olarak icad etti ve irade-i ilâhiyesi taalluk edip âlemi halkı mürad buyurduğu şol günde vuku buldu ki, o günde semâvât ve arza ol dedi, onlardan herbiri vücut buldu. Emr-i ilâhiden vücutları asla taahhur etme­di. Zira; emri haktır. Tahallüf mümkün değildir. Emrine muhale­fet asla tasavvur olunmaz. Yeri ve göğü halk etmek hususunda kavli haktır. Zira; semâvât ve arzın mülkü ancak onundur. İmd ve tasarrufu ona aittir. Onun gayrı bir mülk sahibi yoktur. Sûr, İsrafil tarafından üfürüldüğü günde mülk onundur. Çünkü; gaaibe ve hâzıra âlimdir. Olmuş ve olacak, gelmiş ve gelecek cümlesini bilir. Zira; Allahü Tealâ ef'âlini itkan üzere icad eder halâm ve her şeyi bilici habîrdir.]

Yani hidayet; ancak Allah'ın hidayetidir. Zira; o Allahü Te­alâ semâvât ve arzı hak olarak halketti ve bu âlemlere ol dediği günde derhal oldu ve herşeye emri ve sözü daima haktır. Çünkü; emri hilâfında birşey olmak ihtimali yoktur. Ve sûra üfürüldüğü gün cümle mevcudatın mülkü onundur. Zira; hâzırı ve gaibi bilir bir hakîm ve habîrdir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hallâk-ı âlem; semâvât ve arzın ve cümle kâinat ve mevcudatın maliki olduğu cihetle halkı hakka mukaarindir. Zira; mülkünde sahib-i tasarruftur ve her ne yapsa kendi hakkında tasarruf olduğundan vakıa mutabıktır. Binaena­leyh; abes ve bâtıl değildir.

Yevm-i kıyamette bir muarız ve müdafi bulunamayacağına işaret için yevm-i kıyamette mülk kendine mahsus olduğunu be­yan buyurmuştur.

Vacip Tealâ kudret-i kâmilesini ve cemi' malûmata âlim ol­duğunu beyanla muti' ile âsî beynini tefrik edeceğine ve mutia sevap ve âsiye ikab eyleyeceğine işaret buyurmuştur. Çünkü; cemi' cüz'iyâta âlim olmasa muti* ile âsî beynini tefrik etmezdi. Binaenaleyh; a'malin cezasını tertipte hatâ olurdu. Vacip Tealâ ilmini ve kudretini beyan buyurdu ki kavli hak ve hükmü sadık ve sevap ve azabının tevzii adalet üzere olup zulüm ve abesten beri olacağını beyan buyurmuştur.. [60]

 

Vacip Tealâ vahdaniyetine delillerini beyan ettiği gibi İbra­him (A.S.)'ın pederine vaki olan müdafaasını beyanla müşrikle­rin kelâmlarını red ve mezheplerini dahi iptal etmek üzere buyuruyor.

[Zikret yâ Ekrem-er Rusül! Şol zamanı ki, o zamanda İbra­him (A.S.) pederi Âzer'e dedi ki, sen putları ma'budlar mı ittihaz edersin?   Ben seni ve kavmini açık bir dalâl içinde görüyorum.]

Zira; kaadir-ü kayyûm olan Allahü Tealâ'ya ibadeti terkle birta­kım âciz ve hasîs olan eşyâ-yı deniyeye ibadet ediyorsun. Bu ise dalâlden başka birşey değildir, demekle pederini imana davet etti.

İbrahim (A.S.)'m pederinin ismi (Târah) olmasına dair bazı rivayet varsa da bu âyet pederinin isminin (Azer) olduğunu beyan etmiştir. (Âzer) puta taptığından, İbrahim (A.S.) pederine muâ-raza ederek «Seni ve kavmini tarîk-ı haktan çıkmış meydanda bir dalâl içinde görüyorum» demiştir ki, mezheplerinin batıl olduğu­nu beyanla tarîk-ı hakka ircâa çalışmıştır. Fakat (Âzer) kendi ira­desini hidayete sarf etmediği için, oğlunun sa'yi faydasız kalmıştır. Zira; hidayeti tevfik edecek Allah'tır. (Âzer)'in Küfe civarında (Kevsâ) namında bir karyeden olduğu mervidir. İbrahim (A.S.) Araplar indinde muhterem ve fazlü kemali müsellem ve kendile­rini neseb cihetinden İsmail (A.S.)'a nispet ettiklerinden her ci­hetle sünnetine ve âdetine riayet etmek istediklerine binaen Ce-nab-ı Hak müşriklere onun kelâmıyla ihticac buyurmuştur ki, «Şirki terk ve ma'budun bilhakka İbrahim (A.S.) gibi ibadet etsin­ler, yoksa pederi Âzer gibi olmasınlar» demektir.

İbrahim (A.S.) Vacip Tealâ'ya olan ahdini tamamiyle ifa et­tiğinden Vacip Tealâ onun kadrini bilûmum milletler beyninde terfi buyurmuştur. Binaenaleyh; cemi' milel İbrahim (A.S.)'a İh­tiram e»r1prlpr up sünnetin i ıVıva ptmplr istprlpr   lâkin  ihvanın tarıkaybolmuş ve erbabı kalmamış ve bu cihetle küfür ve dalâlet yol­ları açılmış ve bilhassa putperestlik Araplar arasında meydan al­mıştır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile putperestlik eski bir mezhep­tir. Hatta Nuh (A.S.)'dan evvel mevcut olduğundan Nuh (A.S.) da halka tevhidi tebliğ için ba's olunmuştur. Zira; putperestlik ba­tıl ve şirk-i mahz olduğu cihetle Cenab-ı Hak Hz. Nuh'u tarîk'i hak olan tevhide davet için göndermiş ve o da davet etmiştir. Hz. Nuh'un tarîk-ı tevhide davet etmesi üzerine nâs iki kısma ayrılıp, bir kısmı muvahhid, diğer kısmı müşrik olmuştur. Müşrikler de iki kısımdır : Bir kısmı yıldızlara, diğer kısmı da putlara ibadet ederlerdi. Binaenaleyh; Nuh (A.S.)'in davetine icabet edenler gazab-ı ilâhiden kurtuldu. İcabet etmeyenler mahallinde beyan olunacağı veçhile gazab-ı ilâhiye mazhar olarak tufanla gark oldu gitti.

Yıldızlara ibadetin sebebi; âlem-i süflide olan havadisin yıl­dızlara merbut olduğunu gördüklerinden, yıldızların vâcib-ül vü-cud olduğuna kaani oldular. Zira; gemsin kurbiyetî ve bu'diyeti sebebiyle fusûl-ü erbaa hasıl olur ve fusûl-ü erbaada ayrı ayrı ah-hâmlar câri olduğundan eflâki ve eflâkte olan yıldızları bu âlem-i mükevvenâtın müdebbiri addererek ma'bud itikaadına kadar ileri gittiler ve yıldızların aralık aralık kaybolmasından onların suret­lerini yaparak putlar icad ettiler.

İnsanların bir kısmı da âlemin müdebbiri melekler diyerek, meleklere ve meleklerin suretlerine ibadet ederler ve âlemde carî olan rızk, ecel, yağmur, hastalık ve afiyet gibi mühim meselelerin herbirine bir melek müdebbir olduğunu itikad ettiklerinden, her-birinin suretinde farzettikleri putlardan o surette olan meleğin vazifesini kendi itikadlarmca melek suretinde 'yaptıkları ve tap­tıkları putlardan isterler ve onlardan istimdad ederlerdi.

Bazı insanlar ve kavimler de büyük addettikleri ve pek ziyade sevdikleri kimselerin unutmamak üzere suretini yapıp, ara sıra ona ta'zîm ederlerken, fart-ı muhabbetlerini ibadete kadar ileri götürmüşler ve sonra gelenler, evve,l geçenleri taklide devam eder­ken putperestlik âlemde intişar etmiş ve ekser-i akvam gûnâgûn te'villerle müptelâ olmuşlar ve her kavme nebiler gelerek .bu halin menine çalışmışlarsa da rüşd ve hidayeti kabul eden az bulun­muştur. Bu hâl bizim peygamberimiz (A.S.) efendimizin zamanın­da dahi carî olduğu gibi ilâ yevmil kıyam imtidad edip gitmekte­dir. Gerçi bu zamanda putların hakîkî ma'bud olduklarını itikad edenler âlemde pek az kalmışsa da yine birtakım te'vilâtla putlara ibadet edercesine uğraşanlar çoktur. Hususan §u zamanda ehl-i İslâmm haneleri âdeta Nasara haneleri gibi resimlerle dolu ve herbiri bir gûnâ teVil ile müptelâdır. Her ne kadar bu gibi resim­lere ibadet kasdıyla . tazim yoksa da ihtiramkrâne herbirini bir mevki-i muallâda bulundurdukları da münker değil ve her zaman ve mekânda görülen ahvaldendir. Gerçi ehl-i İslâm onları ma'bud tanımazlarsa da tazim de bir hatadır. Çünkü; faydasız ve abesle iştigal olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh; terketmek lâzımdır. Zira; fotoğraf bulundurmak ve tazim etmekte Nasârâ'ya teşebbüh vardır. Çünkü; bir şahsın suretini hanesinde bulunduran bir kim­seye dünyada zerre kadar bir faydası olmadığı gibi âhirette ise birçok zararı bulunduğu hadîs-i nebevî ile müspettir. Binaenaleyh; mümin olan kimse için bu misilli âdât-ı kefereden ihtiraz etmek lâzımdır. Zira şer'-i şerifin kabıh addettiği şey her zaman kabîhtir. [61]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m pederini din-i hakka davet edip putlara ta'nettiğini beyan ettiği gibi, İbrahim (A.S.) a semâvât ve arzın garaibini gösterdiğini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Biz İbrahim (A.S.) a putlara ibadetin kabih olduğunu gös­terdiğimiz gibi semâvât ve arzın mülkünü ve acayip ve garaibini dahi gösterdik ki, o melekûtla akaaid-i hakka istidlal eylesin ve akaaid-i hakkı yakînen bilenlerden olsun.]

Yanı; Biz Azîiriüşşan İbrahim (A.S.) a putlara ibadetin çirkin olup, akla ve nakle muhalif olduğunu lutûf ve keremimizle gösterdiğimiz gibi, yerde ve göklerde olan mülk-ü tanımımızı ve acâib vr garâib-i sanatlarımızı gösterdik ki, vahdaniyetimize istidlal ey­lesin ve erbab-ı iykandan asla kalplerine şek târî olmayan züm­reden olmakla kalb-i nebevileri mutmain olsun.

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile meIekût ; mülk-ü azim manâsına mübalâğa içindir. Şu halde manâ-yı nazım: [Bu makamda semâvât ve arzın acâibini ve bedayi-i sanayiini ve onlarda mevcud olan bilûmum mahlûkaatı gösterdik] demektir.

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) a semânın kapılarını açıp, se­mâda olan melekleri, sair mevcudatı, Arş-ı Â'lâ'yı, Kürsi'yi ve sair sanâyi-i garibeyi ve hatta Cennet-i A'lâ'da makaammı ve ar­zın kapılarını açıp arzda olan mevcudatı, açâib ve garaibi gözle­riyle gösterdiği mervidir. Bunların cümlesini göstermekten mak­sat; azamet-i ilâhiyeye ve ceberût-u sübhâniyeye istidlal ile ken­disi herşeyi görüp, Allah'ın kudret ve vahdaniyetini yakîn üzere bilenlerden olmasıdır. Melekût-u ilâhiyeyle vahdaniyete istidlalin nihayeti olmadığına ve âlemin her cüz'üyle ilelebed istidlal müm­kün olduğuna ve düşündükçe istidlalin teceddüd edip, birbiri aka­binde zuhur ederek her defasında, bir devre-i uhrâya gireceğine ve aynı cüzle evvelki istidlalin gayrı istidlal hasıl olacağına işaret için teceddüd ve istimrara delâlet eden müzari sıyga-sıyla varid olmuştur. Meselâ; Suyun vücuduyla Vacip Tealâ*hın kudretine istidlal ederken, suda bir de kuvve-i elektrikiyenin zu­huru ve keşfi, istidlal için ikinci bir devre dahi küşad etmiştir.

Yakın; teemmül ve tefekkürle hasıl olan ilimdir. Çünkü; insan iptidâ-yı halinde şek ve şüpheden hâlî olamaz, matlûp üzere delâü tekessür ve delâilde teemmül ettikçe şüphe zail olur ve kalpte itmi'nan ve istirahat hasıl olur. Matlûbun hak olduğunda şekki kalmaz. İtikaadiyâtta muteber olan da bu manâca itzni'nâ-nın husulüdür. Binaenaleyh itikadda taklid; muteber değildir.

İbrahim (A.S.) a Vacip Tealâ melekûtu gösterdiğinden şeca­ati ve celâdeti tezâyüd edip asla nâstan perva etmez ve emr-i dini tebliğde kimseden çekinmez bir hakk kalbi metîn olduğundan, Nemrud gibi zâlim ve gaddar bir melike karşı, melikin dinini zem­medip kendine ta'netmekten korkmamıştir. Binaenaleyh; Allah! inayetine istinad edenler her zaman şecaat ve salâbet sahipleridir. Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile İbrahim (A.S.) Nemrud isminde bir melik-i zâlimin zamanında dünyaya gizli ola­rak tulü' etmiştir. Çünkü; o zamanın kâhin ve müneccimleri o sene içinde bir çocuk meydana gelip, Nemrud'un dinini tağyir edip, mül­künü tahrip edeceğini haber vermeleri üzerine, Nemrud erkekleri hatunlara yakın olmaktan menetti, tarassut ve nezâret için on hâne başına gözcüler koydu ve taze doğan oğlan çocuklarının katlolun-masma emir verdi. Fakat irade-i ilâhiyeye birşey hail olamadığın­dan vakt-i merhûnu gelince (Âzer)'e bir fırsat vermekle (Âzer) haremine, yakm oldu. İbrahim (A.S.) validesinin rahmine düştü, velâdet zamanı geldi. Ufk-u saadetten İbrahim (A.S.) tulü' etti. Validesi götürdü, bir mağaraya emânet-i ilâhiye olarak tevdi ey­ledi ve fırsat buldukça gider emzirirdi. Bu minval üzere İbrahim (A.S.) kudret-i ilâhiyeyle az zaman içinde büyüdü ve vahdaniyeti istidlale iktidar geldi meydana çıktı ve din-i Nemrud'u iptal ve mülkünü tahrib eyledi. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) hükümet-i Nemrudiyenin inkırazına sebep olmuş ve bu suretle irade-i ilâhiye yerini bulmuştur. [62]

 

Vacip Tealâ vahdaniyeti istidlalinin keyfiyetini beyanetm-k üzere buyuruyor.

[Vakta ki gecenin karanlığı İbrahim (A.S.) üzerine setrettiy-se, İbrahim (A.S.) Zühre veyahut Müşteri yıldızını parlayıp çıkar gördü ve kavmi yıldıza ibadet ettiklerinden onları ilzam ve iskât için «İşte şu yıldız benim rabbimdir» dedi ki, kavminin zu'm-u bâtıllarına zahirde mümâşâtla onları kelâmını dinlemeye meylettirdi. Bundan sonra mezkûr yıldız kaybolunca dedi ki, «Ben kay­bolup giden şeylere muhabbet etmem. Zira; devamı yoktur. De­vamı olmayan şey; rab ittihaz olunmaz. Çünkü; sebatı olmaymca ibadet edenlere menfaat ve ibadet etmeyenlere mazarrat etmek elinden gelmediğinden ma'bud ittihazına şayan değildir». Vakta ki, kameri tulu' edici olduğu halde görünce ibrahim (A.S.) dedi ki: »İşte şu benim rabbimdir». Vakta ki, ay gurub edip indiyse dedi ki, «Eğer benim rabbim bana hidayet verip tarik-i müstakime beni irşad etmezse, elbette ben dalâleti ihtiyar eden kavimden olu­rum.»] Bu sözüyle kavminin dalâleti irtikâb ettiklerine işaret etti ve kavminin mezheplerinin batıl olduğunu meydana koydu.

[Vakta ki, İbrahim (A.S.) güneş tulü' ederek sair kevâkibe galebe eder ve ziyası cümlesini ihata eder olduğu halde görünce dedi ki, «işte şu parlayıp çıkan benim rabbimdir. Zira; büyüktür». Güneş batınca dedi ki, «Ey kavmim! Sizin şirkettiğiniz şeylerin cümlesinden beriyim. Zira; ben kalbimin veçhini semâvât ve arzın halikına rabıtla edyân-ı batılanın cümlesini terk ve hakka meyle-dici olduğum halde tevcih ettim, çevirdim, ben müşriklerden de­ğilim.] İbrahim (A.S.) bu sözleriyle onların dinlerinden külliyen teberrî etti ve dinlerinin butlanını beyanla onların akide-i fâside-lerini meydana koydu.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S,) in yıldızlara rabbim dediği sözü cezmüzere kavmine ihbar tarikıyla değildir. Zira cezmen yıldıza rabbim demek küfürdür. Enbiyadan küfrün suduru; bilittifak mümtenidir. Çünkü; küfürden ismet-i ilâhiyeyle masumlar ve sûn-u samedânî ile masunlardır. İbrahim (A.S.) m bu kelâmı pederini hakka davet ve putperestliğin kabih olduğunu beyan ve kavminin mezheplerinin butlanını zikrettikten sonra vaki olması dahi delâlet eder ki, bu sözü kafi surette haber vermek üzere değildir. Belki İbrahim (A.S.)1 m münazara ettiği kavmi yıldıza ibadet edip yıldızlara «Bizim rabbimiz» dediklerinden ay­nıyla onların kelâmını iade kabilindendir. ' Zira; münazarada' has-mın kelâmını aynıyla iade edip, sonra iptal etmek âdettir. İbra­him (A.S.) da münazarada bu mesleği ittihaz etmiştir. Yoksa yıl­dızın rububiyetîni haber vermedi, belki hasmın kelâmını hikâyeyle badehu iptal etti. Binaenaleyh; demektir ki,

«Sizin itikaadımza nazaran bu benim rabbim» demiştir. Yahut ke­lâmda, istif hâm-ı inkârî mukadderdir. Yani; «Şu görülen yıldızlar benim rabbim mi? Nasıl oluyor ki, gurub edip biten şey benim rabbim olur ve siz bunların rab olduğunu nasıl itikad edersiniz?» demektir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile ufûI ; ziyalı olan birşeyin, kaybolup batmasıdır. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) yıldızların batmasıyla hadis olup, rab olmadıklarını ispat etmiştir. Yahut; Maksadı onların rububiyetini itikad ettikleri şeylerle kav­mini istihza ve onların itikadlarına muvafakat eder gibi görün­mekle sözünü dinlemeye onları meylettirmektir. Zira; vehle-i ûlâda tevhide davet etse, nefret edeceklerini ve sözünü dinleme­yeceklerini bildiği için, onlara mümâşât göstermiş ve bu sureti onların mezheplerini iptale vesile ittihaz etmiştir. Ufûl edip biten şeyde hareket olup, harekette emmâre-i hudûs olduğundan, yıl­dızların ma'bud olmaya salâhiyeti olmadığını ufûl yani gurub etmeleriyle ispat etmiştir. Birşeye teveccüh etmek cihet iktiza et­tiği cihetle, bu âyette teveccüh manâ-yı hakîkîsine hamlolunsa Cenab-ı Hakka cihet ispat etmek lâzım geldiğinden,, bu âyette tevcihle murad; ibadet ve taatvrm tevâih ve kalbimi raptet­tim yahut kalbimin veçhini tevcih ettim demektir ki, «Ben kalbi­mi yeri ve gökleri halk eden hallâka raptettim» demektir. [63]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in delillerini beyandan sonra mezhebinin sıhhatına işaret ve kavminin istidlalleri üzerine İbra­him (A.S.) in irad ettiği kelâmını beyanetmek üzere buyuruyor..

[İbrahim (A.S.) in tevhide davet etmesi üzerine kavmi mu-hasame ve muâraza ettiler. Mezheplerinin sıhhatma deliller ira-dıyla İbrahim (A.S.) ı dinlerine davet ve putlarıyla tehdid etme­leri üzerine İbrahim (A.S.) dedi ki, «Siz muhakkak beni hidayette kılıp matlûba irşad ettiği halde vâhid-i hakikî ve Kaadir ü kay-yûm olan Allahü Tealâ hakkında benimle muhasame mi ediyorsu­nuz? Ben sizin şirkettiğiniz putlardan hiçbir* vakitte korkmam. İllâ, AÎIahü Tealâ bana bir mazarrat murad etmek vakti müstesnadır.' Zira; menfaat ve mazarrat onun yed-i kudretîndedir. Bana mekruh isabet etmesini dilerse isabet eder. Yoksa sizin ma'budlarmızın menfaat ve mazarrata iktidarları olmadığından, benim için onlar­dan çekinmek yoktur. Ancak rabbimden korkarım. Zira; rabbimin ilmi herşeyc vâsidir. Putları ma'bud ittihaz eder de, âciz oldukla­rını düşünmez misiniz ve teemmül ve tezekkür edip de hakla bâtıl ve kaadirle âciz beynini tefrik ve temyiz etmez misiniz? Ne kadar ahmak kişilersiniz ki kaadir olan Allah'ı terk eder de, birtakım âcizleri ma'bud ittihaz edersiniz. Asla düşünceniz yoktur.] demek­le kavmini red ve mesleklerini iptal etti.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile İbrahim (A.S.) m kavmi iki cihetle mücadele ettiler : Birincisi; «Biz âbâ' ve ecdadı­mızı bu din üzerine bulduk, O dini terkedemeyiz. Zira; biz onun hakkaaniyetini itikad ettik, ondan vazgeçemeyiz. Çünkü; babala­rımız ukalâdandır. Onların dini elbette ma'kuldür» dediler ve şirk üzerine ısrarla tevhidi inkâr ettiler, İbrahim (A.S.) «Beni hida­yette kılan Allahü Tealâ hakkında mı bana ihticac edersiniz? >; demekle cevap vermiştir, İkincisi; «Sen bizim ma'budla-nmıza ta'nedersen elbette onlardan sana bir mazarrat isabet eder, korkarız senden, yazık ediyorsun kendine» dediler. İbrahim (Â.S.) «Ben sizin şirk ettiğiniz ma'budlarmızdan korkmam. Zira; onların elinden menfaat ve mazarrat gelmez, âcizlerdir» demekle cevap vermiştir.

Fakat ömründe insana bazı ârjza isabet etmek ihtimaline bi­naen İbrahim (A.S.) «Bana bir mazarrat gelirse Rabbimden gelir» demiştir ki, Öyle arızaya tesadüf ederse putlarına isnad etmesin­ler için o arızanın. Allah'tan geleceğini beyan etmek üzere «İllâ Rabbimin bana birşey isabetini murad etmek vakti müstesna» de­miştir. Çünkü; herşeyde müessir-i hakîkî Allahü Tealâ olduğun­dan insanlara isabet eden bilcümle mesâib ve hasenat Allahü To-alâ'nın iradesi ve halkıyladir. Çünkü; Allah'ın iradesi haricinde hiçbir şey vücut bulmaz. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) hak olan itikaadm bu olduğunu kavmine tebliğ etmiştir. [64]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in cevabının bakiyesini alâtarikil hikâye beyanetmek üzere buyuruyor.

[Ben sizin şirkettiğiniz putlarınızdan nasıl korkarım? Zira; onların menfaat ve mazarrata iktidarları olmadığı cihetle korkma­ya şayan değillerdir. Halbuki siz kaadir ü kayyûm olan Allahü Tealâ'ya muhakkak şirkettiniz, korkmuyorsunuz. Ve Allahü Tea-lâ'ya şirkinizin sıhhatuıa dair üzerinize hasma galebe edecek bir delil nazil olmadı. Bir delil-i aklî veya nakliye müstenid olmak­sızın herşeye kaadir olan Allahü Tealâ'ya şirkettiğinizden dolayı korkmazsınız da sizin âciz ma'budlarımza ta'netiğimden dolayı ben mi korkacağım. Elbette korkmam. Lâkin siz korkmalısınız. Zira; benim ma'budum kaadir, sizin ma'budlarınız âciz olunca korkmaya şayan ve emniyete elyak olan şu fırkalardan hangisi­dir. Eğer bilirseniz emniyete şayan ve müstehak olan fırkayı bana haber verin.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile suItanla murad; delâil ve berâhindir ki; Onların şirkleri bir delile müstenid olmadığım be­yandan ibarettir. Yani «Benim sizi davet ettiğim tevhidin hakkaa-niyetine delâil-i kafiye mevcutken siz tevhidden imtinadan kork­muyorsunuz da, ben sizin mücerret taklidiniz ve zu'm-u fasidiniz­den ibaret olan şirklerinizden imtina ettiğim için neden korka­rım?»

Fırkalar la murad; müşrikler ye muvakhidlerdir. İbra­him (A.S.) tezkiye-i nefisten ihtiraz için «Fırkalardan hangisi azaptan emin olmaya elyaktır» dedi, yoksa mütekellim sıyğasıyla «Hangimiz elyaktır» demedi. [65]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m cevabından bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette azaptan emin olanlar şol kimseler ki, on­lar Allah'ın vahdaniyetine iman ettiler de imanlarını zulm-ü ma-hızdan ibaret olan şirkle karıştırmadılar. İşte şu evsafı haiz olan­lar için yevm-i kıyamette azaptan emniyet vardır ve onlar tarik-i savâba vâsıllardır.]

Yani; yevm-i kıyamette azaptan emin olan kimseler iki sıfatı cami olanlardır. İki sıfattan birincisi; imandır ki, kuvve-i nazariyenin kemâli ve neticesidir. Zira delâili tetkikin neticesi; Allahü Tealâ'nın vücudunu, kudretini ve vahdaniyetini tasdikle iman etmektir. Emniyete vesile olan ikinci sufat; imam zulümle karıştırmamaktır. Zira kuvve-i ameliyenin neticesi; bütün a'mali zulümden berî olmaktır. Zulümle karışmış olan amel safî olamaz ki, indallah makbul olmakla emniyete sebep olsun. Fâsık olan bir kimsenin fışkıyla beraber mümin olduğuna bu âyet delâ­let eder. Zira; bu âyette Vacip Tealâ zulmü terketmeyi emniyeti mucip olan imanın şartından kıldı. Eğer fışkı ve zulmü terketmek nefs-i imanda dahil olsa, zulüm,lâfzının zikri abes olurdu.

Bu âyette zulüm ; şirk manasınadır. Çünkü; Tefsir-i Hâ-zin'de beyan olunduğu veçhile (Buhârî) ve (Müslim) Hazretleri­nin beyanlarıyla İbn-i Mes'ud (R.A.) dan rivayet olunduğuna na­zaran bu âyet nazil olunca, ashab-ı kiram me'yus olurlar ve der­ler ki, «İman etmekle beraber nefsine zulmetmeyen kimdir? Han­gimiz zulmetmeyiz ve herbirimiz az ve çok nefsimize zulüm ve ibadette kusur ederiz*. Şu halde bizim için emniyet yoktur» dedi­ler. Resulullah (Ş.A.) «Emniyete mani olan sizin hatırınıza gelen gibi amelde kusur olan zulüm değildir, belki emniyete mani olan

zulüm; şirktir. Lokmanın oğluna nasihatında dediğini işitmediniz mi?» buyurmuştur. Şu halde bu Hadîs-i şerife nazaran bu âyette zulüm le murad; şirk olduğuna delâlet eder. Bu âyet İbrahim (A.S.) m kelâmından bakiye ojmak ihtimali ol­duğu gibi İbrahim (A.S.) la kavmi beynini fasi için taraf-ı ilâhi­den İbrahim (A.S.) m sualine cevap olmak ihtimali de vardır. Her iki ihtimale nazaran, âyetten maksad; «Hangi fırka emniyete el-yaktır?» sualine cevaptır. Binaenaleyh; emniyete elyak olan fırka, Allahü Tealâ'ya iman edip şirkten toerî olan fırka olmasını beyanla, cevap verilmiştir. [66]

 

Vacip Tealâ İbrahim (AS.) m kavmini ilzam için sevketmiş olduğu delâili beyan ettiği gibi, o deliller sebebiyle İbrahim (A.S.) in derecâtmı terfi buyurduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Şu beyan olunan delâil bizim vahdaniyetimiz üzere delâlet eder hüccetlerimizdir ki, o hüccetleri kavmine galebe ve ilzam su­retiyle iskât etsin için biz İbrahim (A.S.) a verdik.   Dilediğimiz kullarımızın derecelerini biz yukarı kaldırır, ilim, hikmet, kuvvet ve kudret veririz ki, umur-u dinde sairlerine tefevvuk etsin. Zira; senin Rabbin Tealâ bazı kullarının derecelerini ref etmekte ha­kimdir ve herkesin isti'dad ve kaabiliyetini bilir] ve kaabiliyetine göre derecesini lütfeder.

Vahdaniyete ve sair itikad-ı hak üzere delâil serdetmek ve tevhidin gayrı itikaadiyâttan nâsı meneylemek merâtibin a'lâsi ve derecâtın rif atma sebeb-i kavî olduğuna bu âyet delâlet "eder. Şu halde tetkik-i delâille meşgul olmak ve halkı tarik-ı müstakime sevketmek nübüvvetten sonra insan için ihraz olunacak merâtüb ve' mezâyânın en bâlâsıdır. Binaenaleyh; emribilmaruf ve nehyi-anilmünkerle meşgul olan zümrenin derecesi her zaman yüksektir. Şu halde derecâtla murad; Fahr-i RazVnİn beyanına nazaran dünyada ilm ü irfan ve a'mâl-i sâli}ıa, âhirette Cennet ve sevaptır ki, hulâsası rıza-yı ilâhiye nail ve cemâl-i bâkemâlini müşahedeyle müşerref olmaktır ve insan için bundan daha büyük bir mertebe olamaz. [67]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m derecelerini terfi ettiğine işa­retten sonra İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerinden bazı­larını ta'dâd etmek üzere buyuruyor.

[Biz Azîmüşşan İbrahim'e lutf u kerem ve fazl u ihsanımız­dan İshak'ı ve Yakub'u verdik. Onlardan herbirini tevhidimize isal ettik ve İbrahim (A.S.) dan evvel cedd-i âlâsı olan Nuh (A.S.) ı dahi hidayette kıldık ve tarik-i tevhide îsâl ettik ve İbra­him (A.S.) m zürriyetinden Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yusuf, Mû-sâ ve Harun (A.S.) ı hidayette kıldık. Şu isimleri ta'dad olunan enbiyayı hidayette kıldığımız gibi erbâb-ı ihsanı hiisn-ü ceza ile cezalandırırız.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ'nm İbrahim (A.S.) a vermiş olduğu nimetlerin pek büyük olduğuna işaret için azamete delâlet eden mütekellim maalgayr sıyğasryla irâd buyur­muştur. İbrahim (A.S.) in nimetleri çoktur. Çünkü; Cenab-ı Hak kendini enbiya neslinden halkettiği gibi ilâ yevm-il kıyam şeref-i nübüvveti neslinde ibkaa ettiği cihetle nâsm eşrefi kıldı. Zira; insan için bundan büyük sürür ve şeref olamaz.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile babanın şerefi evlâdına şeref ol­duğuna işaret için Nuh (A.S.) ı hidayette kıldığını Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in nimetlerinden ma'dud kıldı. Zira; İbrahim (A.S.) Nuh (A.S.) neslindendir. Binaenaleyh; insanın büyük bir zata mensup olup da o zatın şerefini kendinde muhafaza etmesi insan için meziyet-i âliyedendir. İshak (A.S.) İbrahim (A.S.) in sulben oğlu ve Yakub (A.S.) oğlunun oğlu yani îshak (A.S.) m oğludur. Bu makamda maksud; Benî İsrail'in nebilerini zikretmek olduğundan İbrahim (A.S.) in sulben diğer oğlu İsmail (A.S.) zikrolunmamıştır. Çünkü; İsmail (A.S.) m neslinden bizim pey­gamberimiz Muhammed (S.A.) i nebi ba's etmiştir. Bu makamda Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bizim nebimizi zikretmek makaama muvafık değildir. Zira; Allahü Tealâ resulüne emir buyurdu ki, İbrahim (A.S.)'a şirki terk ve tevhide devam ve ısrarı sebebiyle niam-ı cesîme verdiğini ve cümle-i nimetlerinden pek büyüğü, neslinden enbiyâ-yı kiramın ba's olunduklarını, beyanla Arap üze­rine ihticac etsin ve bu ihticâcı sebebiyle Arap'tan şirki izale ey­lesin. Çünkü Arap; İbrahim (A.S.) ı teslim ettiklerinden menâkıbını beyanla tevhide davet etmek kalplerine mülayim olduğu cihetle Cenab-ı Hak bu mesleği resulüne irâe buyurmuştur. Müşriklere İbrahim (A.S.) m menâkıbmı beyan sırasında Resulullah kendini dahî İbrahim (A.S.) in menâkıbı cümlesinden addetmek, Arapla­rın huşunet ve şiddetlerini arttıracağından o meyanda nefs-i nebe­vileri zikrolunmamıştır.

Hidayetle murad; din-i hakka ve marifet-i ilâhiyeye ve onun teferruatına hidayettir. Enbiyâ-yı ızâm tarik-i hakka vâsıl olmak için sa'y-i beliğle sa'ylarıyla kendi nefislerine ve nâsı ir-şadla halka ihsan ettiklerinden Cenab-ı Hak muhsinlerjin cezasıyla cezalandırdığım  beyan buyurmuştur  ki,  herkes  kendinin  gerek nefsine ve gerek gayra ihsan eden zümreden olmasına sa'y etsin.

[Azen b. Berkiyân'ın oğlu (Zekeriyâ) ve Zekeriyâ'nın oğlu (Yahya) ve Meryem'in oğlu (İsa) ve Sinan'ın oğlu (İlyas) şu zik-rolunan enbiya (A.S.) dan herbiri salihler zümr esindendir.] Zira; bunların herbiri dünyadan i'raz etmiş, zühd ü takva ile meşgul olmuş, sıfat-ı insaniyete lâyık olan şeyi işlemiş ve lâyık olmayan şeyleri terketmiş olduklarından salâhla muttasıf olmuşlardır.

Hz. Hasan ve Hüseyn (R.A.) nın Resulullah'm zürriyetinden olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Cenab-ı Hak İsa (A.S.) in validesi cihetinden İbrahim (A.S.) m zürriyetinden olduğunu be­yan buyurunca Hasan ve Hüseyin (R.A.) nın da valideleri cihe­tinden Resulullah'm zürriyetinden oldukları sabit olur. Çünkü; valide cihetine zürriyet ıtlakına âyet-i celile delâlet etmiştir. Bina­enaleyh; Hz. Hasan ve Hüseyin zürriyet-i nebeviyedendir.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran (Haccac-ı Zâlim) «Hasan ve Hüseyin Resulullah'm zürriyetinden değillerdir. Zira zürriyet; baba cihetinden sabit olur, ana cihetinden zürriyet sabit olmaz» deyince (Ebu Ca'fer Bakır) bu âyetle Hz. Hasan ve Hüseyin (R.A.) nın Resulullah'm zürriyetinden olduklarını ve ana tarafından da zürriyet sabit olduğunu ispat etmiş ve Haccac da teslim etmiştir. Zürriyetin kız evlâdının nesline de şamil olduğu Beyzavi'nin cümle-i beyânâtmdandır.

[ibrahim (A.S.) m oğlu İsmail ve Ahtub'un oğlu Elyesâ ve Metanın oğlu Yunus ve İbrahim (A.S.) m biraderi Hârâ'nın oğlu Lût şu.ta'dâd olunan enbiya (A.S.) dan herbirerlerini Biz Azîmüş-şan zamanları âleminin cümlesi üzerine tafdil ettik.]

Fahr-i Razi ve Hâzinin beyanlarına nazaran bu âyet-i celile enbiyâ-yı izamın melâike üzerine tafdil olunduklarına delâlet eder.

Zira; âlem Allahü Tealâ'dan maada mevcudatın kâffesine şâmil olup, mevcudat içinde melekler de dahil olduğundan enbiyanın melekten efdal olmasına delâleti sarihtir.

[İsimleri zikrolunan enbiyanın babaları ve zürriyetleri ve kardeşlerinden bazılarını eııvâ-i nimetlerimizle tafdil ve onları lûtf u keremimizle ihtiyar ve doğru yola hidayette kılıp tarık-ı savaba îrşad ettik.]

Bu âyette enbiyâ-yı izamın bazılarının pederlerinde ve bazı­larının zürriyetlerinde mümin olmayanlar bulunduğuna işaret için ba'za delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. [68]

 

Vacip Tealâ enbiyâ-yı izamdan zikrolunanların mezhepleri ve meslekleri ve dinlerinin esası tevhid olduğunu beyandan sonra ancak iktidaya şayan bu meslek olduğuna işaret etmek üzere buyuruyor.

[İşte enbiyanın takarrubuna sebep olan din ve tevhid; Al­lah'ın hidayetidir. Bu hidayetle kullarından dilediğini Allahü Tealâ hidayette kılar, matlubuna îsâl eder. Hidayet-i Hâhiyenin gayrıda matluba vuslat yoktur. Şu hidayette kıldığımız zevat bil-farzı vettakdir tevhidi bırakıp da şirketmiş olsalardı, müddet-i Ömürlerinde işledikleri amellerinin sevabı onlardan zayi' ve batıl olur, asla faydasını görmezlerdi.]

Bu âyet-i eelüeden maksad; müşrikleri tehdidle şirkten me­netmektir. Zira; indallah derecât-ı âliyeye vasıl ve mertebe-i nübüvvete nail olmuş olan enbiyadan -şirk sudur etmiş olsa, envâ'-ı hayratlarını iptal edince âhad-ı nâstan şirk sudur ederse, daha fena olacağı bedahettedir.

Hulâsa; hidayet ve doğru yol ancak tevhid ve iman-ı sadık olduğu ve kullarından iradesini hidayete sarfedenlerin Allahü Te-alâ'nın hidayette kılacağı ve, hidayetten sonra şirkedenlerin amel­leri bilkülliye batıl olup, faydasını göremeyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [69]

 

Vacip Tealâ enbiyâ-yı izamdan isimleri zikrolunan zevât-ı ki­rama ihsan etmiş olduğu nimetlerden bazılarını beyanetmek üzere buyuruyor.

[İşte şu evsaf-ı cemileleri zikrolunan zevat şol kimselerdir ki, biz onlara zahir ve batını tehzib ve ahkâm-i şer'iyeyi beyan eder kitap ve hakla batıl beynini tefrik eder hüküm ve erbab-ı şek ve dalâli irşad edecek nübüvvet verdik. Eğer şu kâfirler enbiyâ-yı kiramın nübüvvet, kitap ve hükümlerine küfrederlerse biz mu­hakkak o ahkâma riayeti bir kavme tevdi ve o kavmi ahkâmı mu­hafazaya tevkil ettik ki, o kavim enbiyaya asla küfredici olma­dılar.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kitapla murad; ilm-i kesîr hükümle murad; enbiyanın nâs üzerine hükkâm olmalarıdır. Çünkü; nâs üzerine hâkim; üçtür ;t Birincisi; ulemadır. Zira ulema; nâsın bâtınlarına ve ruhlarına hükmederler. İkin­cisi; rüesâ-yı hükümettir ki, nâsın zahirine kahr u galebeyle hükmederler.   Üçüncüsü;   enbiyâ-yı kiram Zıazardtıdır ki, Allahü Tealâ onlara bâtınlarında tasarrufa kâfi ilim, irfan ve kuv-ve-i kudsiye verdiği gibi zahirlerinde de tasarrufa kâfi kudret ve müknet vermiştir. Binaenaleyh; bu âyette Vacip Tealâ enbiyâ-yı ızâma kitap ve hüküm verdiğini beyan buyurmuştur ki, hem bar tına hem de zahire hâkim olan ancak enbiyâ-yı izam hazarâtıdır. Çünkü; diğer iki sınıftan ulema yalnız batma ve rüesa ise yalnız zahire hükmederler.

Kitaba ve enbiyaya küfretmeyen kavimle murad; e/ıl-i Medine'dir, yahut ashab-ı kiramdır diyenler varsa da esah olan ehl-i imanın kâffesi dahildir ve her nebinin üm­metinde dahi ahval böyle cereyan etmiştir.

Bu âyette Vacip Tealâ resulüne nusretini ve Kureyş'i kahır ve tedmir edeceğini vaadla resulünü tesliye ve Kureyş'i tehdid etmiştir. Çünkü; «Onlar küfrederse yerlerine küfretmedik bir ka­vim getirir kitabın ahkâmına riayeti onlara tevdi ederiz» demek; «Onların mahv ü münkariz kılınacağını haber» vermektir ki, akı­bet haberin mazmunu aynıyla zuhur ettiğinden Resulullah için mucizedir. Kureyş'in bir kısmı iman etmekle himaye-i Resulullah'-ta kaldılar, kitaba ve enbiyaya küfretmeyen kavim zümresinden oldular; diğer bir kısmı da şirke ısrar ettiler ve kılıçtan geçmekle mahv ü münkariz oldular. [70]

 

Vacip Tealâ enbiya-yı kirama kitap, hüküm ye nübüvvet ver­diğini beyan ettiği gibi onların meslek ve hidayetlerine iktida ile Resulullah'a emretmek üzere buyuruyor.

[İşte şu müşarünileyhim olan enbiya-yı sabıka şol kimseler­dir ki, Allahü Tealâ onları hidayette kıldı. Binaenaleyh; habibim! Ancak emr-i tevhidde onların hidayet ve mesleklerine iktida et Zira; ehl-i tevhidin cümlesinin maksadı birdir. İtikaadiyâtta cümle enbiyanın şeriatı müsavidir. Şu halde habibim! Sen onlara »Ben tarİk-i tevhidi beyan ve hakkı tebliğde sizden ücret taleb etmem. Binaenaleyh; malınıza famaım yoktur. Zira; tebliğimden maksad olmadı, illâ âlemlere vaaz ve nasihat oldu. Şu halde dinleyin sözü­mü, kabul edin tevhidi» demekle maksadın mücerret onların sa-lâh-ı halleri olduğunu kendilerine beyan et.]

Fahr-i Razi ve Beyzavi'nin beyanları veçhile bu âyette iktıda-sıyla Resulullah'ın memur olduğu hidayetle murad; enbiya­nın şeriatlarında ihtilâf etmeyen usul-ü itikaadiye ve emr-i tevhid-dir. Yoksa ihtilâfı caiz olan furu-u a'mâlde iktida ile emir değildir. Ahlâk-ı hamidede ve süfehâmn emr-i tebliğde ezalarına sabır ve kusurlarını affetmek ve şirki iptale sa'yeylemek gibi umur-u esa-siyenin Hepsi iktidada lâzım olan şeyler cümlesindendir.

Bu âyet-i celile bizim peygamberimizin cümle peygamberler­den efdal olduğuna delâlet eder. Zira; enbiya-yı kiramdan herbiri bir hasletle mümtazdır. Meselâ; Dâvûd ve Süleyman (A.S.) nimet üzere şükürle meşgul olanlardandır. Eyyûb (A.S.) belâya sabırla meşgul ve Yusuf (A.S.) her ikisini cem' edenlerdendi. Mûsâ (A.S.) mucizât-ı kaahire sahibi ve Zekeriyâ ile Yahya ve İsa (A.S.) zühd ü takva sahipleridir. Cenab-ı Hakkın resulüne bun­ların cümlesinin hidayetlerine iktida ile emri her cümlesinin has­letlerini cem' etmekle emir olduğundan cemisinde mevcûd olan fezailin Resulullah'da cem1 olmasını iş/âr ettiği cihetle cümlesin­den efdal olduğuna işaret etmiştir. Zira; herbiri bir hasletle müm­taz olduğu halde Resulullah'ın cümle enbiyanm hasletleriyle mut-tasıf olması cümlesinden mümtaz ve efdal olmasına delâlet eder. Şu halde ümmetinin de efdal-i ümem olması lâzım gelir. [71]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) m serdettiği delâili beyanla vah­daniyete müteallik mesaili beyan ettiği gibi nübüvvete müteallik mesaili dahi beyan zımnında buyuruyor.                          .

[Kâfirler Allahü Tealâ'yı hakkaa sıfatıyla tavsif edemediler veyahut hakkaa azametiyle tazim edemediler veyahut hakkaa ma­rifetiyle marifet edemediler. Şol zamanda ki, o zamanda onlar «Allahü Tealâ beşer üzerine birşey inzal etmedi» dediler. Zira; onlar vahyi ve rusül-ü kiramın biletlerini inkâr ettiklerinde şu inkârlarına karşı Allahü Tealâ'nın sifat-i gazabım ve kahrını bile­medikleri halde Cenab-i Hak onlara merhamet buyurdu. Binaen­aleyh; ihlâk etmedi. Merhamet sıfatını dahi bilip lâyıkıyla takdir edemediler. Nübüvveti inkâra cesaretlerinden dolayı Allah'ın şid­detle muahazesinden korkmadılar. Habibim! Senin risaletini inkâr eden Yehûd taifesine de ki, «Zulmet-i dalâletten nâsa ziya verici nûr ve hakla batıl beynini tefrik eder hidayet olduğu halde nâsı indallah marzî olan ahkâma îsâl edici olarak Musa (A.S.) in ge­tirdiği kitabı kim inzal etti? Siz o kitabı kâğıt parçalarına yazar, tab'ınıza mülayim kısımlarım izhar eder ve reyinize muvafık ol­mayan kısımlarından çoklarını gizlersiniz. Siz ve babalarınızın bil­mediğiniz çok şeyleri bildiniz ve öğrenmediğinizi öğrendiniz. Ce­vap verin, bu kadar ahkâmı cami olan Tevrat'ı Musa'yı inzal eden kimdir?». Eğer bu sualine cevaptan sükût ederlerse habibim! Sen de ki «Kitabı inzal eden Allahü Tealâ'dır». Çünkü; cevap meydan­dadır, inkâra mecal yoktur. Cevabı beyandan sonra oynar ve mü-tereddid oldukları halde irtikâb ettikleri yalanları ve butlanlarıyla beraber terket onları, istedikleri gibi meşgul olsunlar.] Zira; âkı-bet-i umurları zayi ve helak olduğunu bilirler, fakat fayda etmez.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ, bu âyette sıfât-ı ilâhiyesini lâyıkıyla bilemediklerinin sebebi olarak rusül-ü kira­mın bi'setini inkâr etmeleri olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü; rusül-ü kiramın bi'setini inkâr eden kimsenin hali; ikiden hâlî de­ğildir : Ya tekâlifin küllisini inkâr eder, tekâlifi inkâr ise bilkül-liye batıldır. Zira; münkerât ve kabâyihin kâffesi mubah olmak lâzım gelir. Halbuki zulüm ve iyiliğe kötülükle mukaabele gibi akim kabih olmasıyla hükmettiği birçok şeylerin dahi mubah ol­masını müstelzim olduğu cihetle butlanı meydandadır. Yahut tekâlifi kabul eder. Bu suretle rusül-ü kiramın bi'setlerini zarurî olarak ikrar etmek lâzımdır. Zira; rusül-ü kiramın bisetlerini ik­rar etmese taraf-ı ilâhiden tekâlifi tebliğ eden bulunmaz. Şu halde rusül-ü, kiramın bi'setini elbette ikrar etmek lâzımdır. Binaena­leyh; bi'seti inkâr eden hikmet-i ilâhiyeyi inkâr ettiğinden Cenab-ı Hakkın sıfatını inkâr etmiş ve hakkaa marifetiyle marifet edeme­miştir.

Âlemin hudûsu Vacip Tealâ'nm halik ve cümle kullarına ma­lik ve kendisinin emr ü nehyine itaat olunur bir ma'bud-u muaz­zam olmasını iktiza eder. Emrine itaat olunan ma'budun emr ü nehyi ve kullarına teklifi ve ibadet edenlere vaadi ve isyan eden­lere vaîdi olmak elbette lâzımdır. Bunların cümlesini kullarına tebliğ ancak rusül-ü kiram vasıtasıyla olacağından rusül-ü kira­mın bi'setini inkâr eden Cenab-ı Hakkın azametini lâyıkıyla takdir edememiştir.

Tevrat nâsa hakkı gösterip ve hakla batıl beynini tefrik ede­rek halkı matluba îsâl eder tarika sevkettiğinden Vacip Tealâ Tev­rat'ı nûr-u hidayet olmasıyla tavsif buyurmuştur. Şu halde halkı zulümâto cehilden nûr-u ilme ihraç ettiği için teşbih tarikıyla Tevrat'a     nur   denmiştir.

Yahûd taifesi Tevrat'ı levhalardan kâğıtlar üzerine aldıkla­rından Cenab-ı Hak kâğıtlara yazdıklarını ve Tevrat'ın âyetlerin­den işlerine yarayanı izhar edip yaramayanlarını ihfâ etmek ve Tevrat'ın maânîsini arzularına muvafık tevcîhâtla tevcih etmek gibi hiyanetliğe cür'et ettiklerini beyan buyurmuştur.

Tevrat'ın birçok âyetlerinin manâlarına zaman-ı saadete kadar Tevrat'ı kıraat etseler de fehmetmediklerini .beyan için «Sizin ve babalarınızın bilmediği şeyleri bildiniz» buyurmuştur. Çünkü; Ye-hûddan ekserisi Resulullah'm evsâfına müteallik olan âyetlerin ne demek olduğunu anlamazlardı. Vakta ki, Resulullah ufk-u risaletten tulü' etti, Midiler ki, âyetlerden maksad Resulullah'm bi'seti-dir. Şu evsafı cami olan Tevrat'ı inzal eden Allahü Tealâ olunca elbette Kur'ân'ı inzal eden dahi Allahü Tealâ'dır.

Fahr-i Razi, Hâzin ve Beyzavi'nin beyanları veçhile bu âyet; Yehûd'dan (Mâlik b. Essayf) isminde bir haham hakkında nazil olmuştur. Çünkü; (Mâlik) birgün huzur-u Risalete geldi. Resulul-lahla nıuhasame ve mücadele etti. Resulullah «Ey Mâlik! Senden sual ederim Tevrat'ta şişman ve semiz hahama Allah'ın buğzede-ceğine dair âyet var mıdır?» buyurunca haham «Evet! Vardır» dedi. Resulullah (S.A.) «İşte Allah'ın buğzettiği şişman haham sensin» buyurdu. Çünkü Mâlik; gaayet şişman bir cehennem kü­tüğü idi. Haham, Resulullah'm bu kelâmından gazab ederek Al­lahü Tealâ beşer üzerine birşey inzal etmedi» demesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Yehûd bu âyetin nüzulüne sebep olduğundan dolayı Malik'i hahamlıktan azlile yerine (Kâ'b b. Eşref)'i haham tayin ettiler ve bu suretle Mâlik dünyada ve âhi-rette hüsrân-ı ebedî ile hâib ve hâsir oldu. Zira; Resulullah'a karşı mabhût olup açık bir yalanı irtikâb etmesine binaen, dünyada mansıbından azlolunduğu gibi itikaad-ı batıl üzere ısrar ettiğin­den âhirette ebediyen muazzep olacaktır. Şu rivayete nazaran bu sûre Mekke'de nazil olmuşsa da bu âyetin Medine'de nazil olduğu mervidir. Çünkü Mekke'de nazil olan sûrelerde Medine'de nazil olan âyet bulunduğu vardır. İşte birisi de bu âyettir.

Bazı rivayette âyetin sebeb-i nüzulü; beşer üzerine birşey na­zil olmadığını iddia eden Kureyş kabilesidir, Kureyş'in Yehûd'la ihtilâtları olup Tevrat'ın Mûsâ (A.S.) üzerine nazil olduğunu Ye­hûd'dan işitip Yehûd kelâmına itimad ettiklerinden Cenab-ı Hak Tevrat'ın nüzûlüyle onları ilzam etmiştir. Yani «Beşere kitap in­zal olmaz dersiniz. Halbuki Mûsâ (A.S.) beşer olduğu halde ona kitap inzal olunduğuna inanıyorsunuz» demektir.

Fakat ekser-i müfesirînin beyanları veçhile esah olan Yehûd hakkında nazil olmuştur ve âyetin mazmunu da bu ciheti teyîd etmektedir. Çünkü kâğıtlara yazdıklarını ve ahkâmını ihfâ ve iz­har ettiklerini beyan; Yehûd hakkında nazil olduğunu te'yid et­mektedir. [72]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin beşer üzerine birşey nazil olmadı de­diklerini iptal ettikten sonra   Kur'ân'ı inzal ettiğini beyanetmek üzere buyuruyor.

[İşte şu Kur'ân bir kitap ki, biz onu resulümüz üzerine inzal ettik. O kitab-ı mübarek hayrı çok, bereketi daim ve menfaati bü­yüktür. Zira; ibadet edenleri sevap ve mağfiretle tebşir ve isyan edenleri azapla tehdid eder ve kütüb-ü sabıkada olan envâ'-ı fe-vaidi maa ziyadetin camidir. Bundan evvel inzal olunan Tevrat'ı ve İnciri tasdik edici ve taraf-ı ilâhiden nazil olduklarını bildiri­cidir ve ümmülkurâ olan Mekke ahalisini ve Mekke'nin etrafını ve aktâr-ı arzın her tarafında meskûn ahaliyi ya habibim! Sen inzar etmen için biz bu kitabı sana inzal ettik ve şol kimseler ki, onlar âhirete ve Kur'ân'a dahi iman eder ve onlar salât-ı mefruzelerine devam ederler. Çünkü; Kur'ân'a imanın muktczası ibâdât-ı mef-ruzeye devam etmektir.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kütüb-ü sabıkadaki usul-ü itika-adiye Kur'ân'a muvafık olduğundan, Kur'ân kütüb-ü sabıkada beyan olunan akaidi tamamiyle tasdik ve furu-u a'mâlde onlarda mezkûr olan ahkâmın bekaası Kur'ân'ın nüzulüne kadar olup, Kuran na­zil olduktan sonra mehsuh olacağını beyan ettikleri cihetle furu-u a'mâlde dahi bu cihetle Kur'ân kütüb-ü sabıkayı tasdik ettiğinden Kur'ân'ın kütüb-ü sabıkayı musaddik olduğunu Vacip Tealâ bu âyette beyan buyurmuştur.

Ümmülkurâ ile murad; Mekke'dir. İnzar olu­nacaklar la murad; Mekke'nin ahalisidir, Mekke; ehl-i arzın kıblesi olup, usul-ü diniyeden ferâiz-i haccı edâ, o beldede hasıl olduğu ciketle bütün aktâr-ı arzdan evlâdm anaya içtimâi gibi bilâd-ı şâire ahalisi o beldeye içtima ettiğinden Mekke'ye ümmül­kurâ denmiştir. Hac için cemaât-ı kesîre bulunduğundan şâir bilâdda hasıl olmayan ticaret ve, menâfi' o beldede hâsıl olmakla Mekke asıl olduğundan şâir bilâd da tâbi kabilindendir. Ve şâir bilâdın kâffesi Mekke'nin havlinde dahildir. Şu halde Kur'ân'ı in­zal ve Kur'ân'la inzar bilûmum dünya ahalisine şâmildir. Çünkü; Mekke ortada, bütün dünya beldeleri onun etrafmdadır.

Âhirete iman; enbiyaya imanı müstelzim olduğundan, âhirete iman edenin din-i Muhammedîye iman edeceği ve âhirete iman edenlerin salâtı muhafaza edecekleri bu âyette beyan olunmuştur. Çünkü; âhirete iman eden kimsenin sevaba, azaba, Cennet'e ve Cehennem'e imanı olduğundan taâta rağbeti ve mâsiyetten havf ü haşyeti muhakkaktır. Şu halde âhirete iman din-i Muhammedîye elbette imanı müstelzimdir. Din-i Muhammedîye iman ise salât-ı muhafazayı müstelzimdir. Çünkü; salât o dinin erkân-ı mühimme-sindendir. Binaenaleyh; namazı terketmekte devanı eden kimse ta'zir-i şer'iye müstehak olur. [73]

 

Vacip Tealâ Kur'ân'ın taraf-ı ilâhisinden münzel bir kitap olduğunu ve evvel geçen kitapları tasdik ettiğini beyan buyurduğu gibi yalan olarak nübüvvet iddiasında bulunanların hallerini dahi beyanetmek üzere buyuruyor.          

{Allahü Tealâ'ya yalan olarak iftira edeiftiİtimseden daha zi­yade zâlim kim olur? Veyahut Allahü Tealâ beni gönderdi demek­le nübüvvet iddiasında bulunan, halbuki nebi olmayan kimseden daha ziyade zâlim olabilir mi? Veyahut bana vahyolundu diyen, halbuki kendisine hiçbir şey vahyolunmayan böyle vâhî iddiada bulunandan ziyade zâlim olur mu? Ve Allah'ın inzal ettiğinin mis­lini ben de inzal ederim diyen kimseden ziyade zâlim kim olabilir? Elbette kimse olamaz.] Çünkü; gerek yalan olarak «Ben nebiyim» demek ve gerek hiç birşey vahyolunmadığı halde bana vahyolun-du demek ve gerek «Allah'ın inzal ettiği Kur'ân'ın mislini yakın zamanda ben de inzal, ederim» demek Allah'a karşı pek büyük cinayet olduğu için bu cinayâtı irtikâb edenden daha ziyade bir zâlim olamaz. Çünkü; bunların cümlesi Allahü Tealâ'ya iftiradır. Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet Yemâme'de nübüvvet davasında bulunan "(Müseyleme-tül Kezzâb) ile [74] San'a'da nü­büvvet davasında bulunan (Esved-ül Ansî) [75] haklarında nazil olduğunu beyan edenler varsa da esah olan Allahü Tealâ'nm ge­rek zatında ve gerek sıfatında berî olduğu şeyi isnad eden kimse­lerin cümlesi âyetin mazmununda dahillerdir. Çünkü; itibar lâf­zın umumunadır, sebeb-i nüzulün hususuna değildir. Binaenaleyh; her ne sebeple olursa olsun Allah'a iftira edenden daha ziyade zâ­lim bir kimse olamaz.

[Ey Resul-ü Ekrem! Zâlimleri sekcrât-ı mevt içinde oldukları zaman sen görmüş olsan, emr-i acîb görürsün. Onların her taraf­larını mevtin şiddeti ihata ettiğinde melekler «Çıkarın cesediniz­den ruhlarınızı, ey zâlimler!» diyerek canlarını almak üzere elle­rini uzatırlar ve derler ki, «Allahü Tealâ üzerine hak ve vaki olmayan şeyi iftira edip, söylediğiniz sözleriniz sebebiyle hakaret ve rezalet azabıyla bugün cezalanırsınız, halbuki siz Allah'ın âyet­lerini kabulden kendinizi büyük addedip kibrcdiyordunuz. Bugün kurtarın nefsinizi azaptan»  demekle, azaplarını  tezyid  ederler.]

Çünkü; onlar hakkı kabulden istinkâf ederek ne kadar tekebbür ettilerse, onun mukaabili rezil ve hakîr olarak can vereceklerdir.

Ayetin evvelinde herkesten ziyade zalim olduklarını beyanla icmalen vaki olan tehdidi, âyetin âhiri tafsil etmiştir. Çünkü; âye­tin mazmununda bu makuule kimselerin ölümlerinin şiddeti gaa-yet fazı' olacağı ve meleklerin şiddetle ruhlarını kabzedecekleri ve Allahü Tealâ'ya iftiralarından ve âyetleri kabulden istikbarlarm-dan dolayı zelîl ve hakîr olarak azab olunacakları beyan olunmuş­tur. Vefat edecek olan kâfirlerin ruhlarını çıkarmaya kudretleri olmadığı halde, meleklerin ruhlarını ihraçla kâfirlere emirleri azaplarını teşdid içindir. Binaenaleyh bu emir; hakikatta emir de­ğildir, belki onları tahkir ve azab üzere azab olsun içindir. Çün­kü; hiçbir kimsenin kendi ruhunu almaya kudreti olmadığı halde bunlara «Siz nefsinizi çıkarın» diyerek emretmek onları ta'ciz içindir. Şu azabın sebebi ikidir. Birincisi; iftira alâllah, ikincisi;   âyât-ı ilâhiyeyi kabulden istihbardır.

Hulâsa; zâlimlerin sekerât-ı mevtleri gaayet şiddetli olduğu ve melâike-i kiram onların ruhlarını kabziçin ellerini uzattıkların­da «Çıkarın ruhunuzu, cezalanın Allah'a iftiralarınızın cezasıyla» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir. [76]

 

Vacip. Tealâ iftira alâllah edenlerin azlem-i nâs olduklarını ve mevtlerinde şiddet-i azaba tesadüf edeceklerini beyandan sonra alâtarikittevbih onlara vârid olacak hitabı beyanetmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, biz sizi dünyada yalnız olarak halk ettiğimiz gibi âhirette bizim huzurumuzu muhakkak yalnız olarak geldiğiniz ve bizim size verdiğimiz emval ve evlâ­dınızı dünyada terkettiniz.]

[Halbuki biz sizinle beraber sizin itikaadınıza şefaat edecek ve bize şerik addettiğiniz ma'budlarımzı görmüyoruz.]

[Muhakkak, ma'budlarmızla sizin aranız faslolundu veya ya­lan olarak ma'bud ittihaz ettiğiniz putlarınız sizden kayboldu. Bi­naenaleyh; faydasını görmediniz.]

Yani; zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, muhakkak yevm-i kıyamette bizim dünyada sizi evvelemirde uryân, evlâd ü ahfâd-dan ve a'vân ü etbâ'dan hâlî olarak halk ettiğimiz gibi siz hesap ve ceza için yevm-i kıyamette bizim huzurumuza evlâddan, etbâ'­dan, maldan ve servetten ârî olarak yalnız olduğunuz halde gele­ceksiniz ve size bizim verdiğimiz malınızı ve şâir evlâd ve etbâı-nızı dünyada ve arkanızda terkettiniz ve biz sizin yanınızda şefaat edecek şol şeyleri görmüyoruz ki, siz onları kendi hakkınızda bi­zimle şerikler sanıyordunuz ve birtakım ma'budlara ibadet eder ve onlarm şefaat edip azaptan kurtaracağını itikaad ederdiniz. Ne­rede kaldı onlar ki, sizin maiyetinizde görünmüyorlar? Muhakkak sizinle onların beyinleri faslolundu, birbirinizi göremediniz. Size şefaat edecek itikaad ettiğiniz putlarınız sizden gaaip ve emekle­riniz zayi oldu.

Bu âyet-i cehle yevm-i kıyamette taraf-ı ilâhiden Vacip Tea-lâ'nın kâfirlere tevbih ve tekdir tankıyla irad edeceği kelâmını haber vermek ihtimali olduğu gibi hîn-i vefatlarında ruhlarını kabzeden melekler tarafından veyahut yevm-i kıyamette Cenab-ı Hakkın kelâmını hikâye tarikıyla meleklerin âsîlere irad edecek­leri kelâmlarını hikâye ve haber olmak ihtimali dahi vardır.

Her kimin kelâmı olduğu farz olunursa olunsun insanların yevm-i kıyamette   veyahut hîn-i   vefatlarında etbâ' ve a'vândan, ahbâb ü yarandan, evlâd ve emvalden tecerrüd ederek meydana çıkacaklarını âyet-i celile beyan etmiştir. Hîn-i mevtinde tabut üzerinde uryân olduğu gibi uryân olarak haşrolunacaklarına dahi âyette işaret vardır. Binaenaleyh; uryân olarak haşrolunacağına ve herkesin kendi meşguliyetinden kimseyi göremeyeceğine dair birçok ehâdis-i celile de mevcuttur.

Hulâsa; yevm-i kıyamette kâfirlere taraf-ı ilâhiden tekdir ta-rikıyla dünyada yalnız olarak halk ettiğimiz gibi şimdi de huzu­rumuza yalnız olarak geldiniz. Etbâ' ve a'vânmızdan yanınızda kimse yoktur ve size verdiğimiz nimetleri arkanızda terk ettiniz ve şefaat edecek zannettiğiniz ma'budlarımz yanınızda görülmü­yor, onlar ile sizin beyniniz tefrik olundu. Binaenaleyh; zu'munuz boşa çıktı denileceği ve bu minval üzere rezîl ve rüsvâ olacakları bu âyetten nıüstefad olan fevaid cünılesindendir. [77]

 

Vacip Tealâ tevhide ve nübüvvete müteallik mesaili beyan ettiği gibi Sâniin vücuduna ve kudretine delâlet eden delillerin bazılarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak Allahü Tealâ taneyi ve çekirdeği yarıcı ve onlar­dan otları ve ağaçları bitiricidir ve diriyi ölüden ve ölüyü diriden çıkarıcıdır. İşte şu Ölüyü diriden ve diriyi Ölüden çıkaran; ülûhi-yete ve rububiyete müstehak olan Allahü Tealâ'dır. Kuru taneden yaş nebatatı ve kuru çekirdekten büyük ağaçları ve Ölüden diriyi ve diriden ölüyü icad eden Allahü Tealâ olduğu halde ne acâib ifk ü iftirada bulunur ve ibadetinizi Allah'ın gayrıya sarfla ifk ü iftira ediyorsunuz?]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bir tane; altından yarılır, kökleri yerin içine gider, üstünden yarılır, dalları yerin üzerine gider bu hal-ı acîb, Sâniin vücuduna ve fâil-i muhtar olduğuna delâlet-i vâzıhayla delâlet eder. Eğer dehriyyûnun dedikleri gibi tabiat va­sıtasıyla olmuş olsaydı tabiatın iktizası aşağı gitmekse daima aşa­ğı gider, yukarı gitmez ve eğer yukarı gitmekse daima yukarı gi­der, aşağı gitmez. Çünkü; birşeyin tabiatı bir olduğundan iktizası da birdir. Hem yerin içine hem de dışına gitmesi fail-i muhtarın vücuduna pek büyük bir delildir. Arzın iğne geçmez gayet sertli-ğiyle beraber ipek gibi yumuşak köklerin o sert yerlere arşmlar miktarı geçip gitmesi kudret-i hallâka delil-i sarihtir.

Kezâlik bir çekirdekten hâsıl olan ağaçta tabayi-i muhtelife mevcuttur ki, kabuğu ve altında ağaç .n gövdesi, içinde özü, ağacın yaprakları, meyva için çiçekleri, meyvanın dışı ve içi, meyvanm içinde aynı çekirdeğin husulü hiçbiri birbirine benzemez acîb şe­killer ve suretler vücud-u Bârî'ye elbette delâlet edeF. Zira; şu ahvalin cümlesi tabiat-ı vahide sahibi olan bir çekirdekten zuhur ediyor. Eğer bunlarda müessir, tabiat olsaydı bir şekil ve bir renk üzere olması lâzım gelirdi. Halbuki birisinin diğerine benzememesi' fâil-i muhtarın eseri olduğunda şüphe bırakmaz. Kezâlik nebatat­tan ve meyvalardan bir tanesinin bir hayvana gıda, diğerine zehir olduğu dahi görülmektedir. Tabiat-ı vahide sahibi bir meyvanın bazan zehir .ve bazan da gıda halinde zuhuru, Cenab-ı Hakkm il­minin kemâline ve kudretinin vüs'atma delâlet-i sarihayla delâ­leti meydandadır.

Kezâlik ağaçlarm yaprağından bir tanesi nazar-ı itibare alın-dığmda o yaprağın hatt-ı vasatından bir hatt-ı müstakim ve hatt-ı müstakimin etrafına hutut-u münhaniye ve o hututtan tekrar hu-tutların çıkması âlât-ı hendesiye ile ölçülmüş olsa o kadar mevzun olamaz bir haldedir. Vücud-u insanda damarların herbiri bir vazi­fe başında devam ettiği gibi mezkûr yaprakta o hatların herbiri esas ağacın yerden aldığı gıdadan hissesine isabet eden miktar, kuvve-i cazibesiyle cezbedip şubelerine taksim vazifesiyle herbiri meşgul olmak tabiat vasıtasıyla olmayıp hemen hallâk-ı âlemin kudretiyle olduğuna delil-i zahirdir.

Fahr-i Razi'nin beyanına nazaran hayy ile murad; be­şerdir.   Meyyit   ile murad; nutfedir. Beşeri nutfeden ve nutfeyi beşerden Cenab-ı Hak çıkarıyor. Hayy ile meyyit birbirine zıd olduğu halde herbirini yekdiğerinden ihraç etmek fâil-i muh­tarın ihtiyarıyladır, tabiatla değildir. Çünkü; tabiat-ı vahide iki zıddı birbirinden ihraç edemez. Hayy veyahut meyyitle murad; kuru taneden yaş otu, yaş ottan kuru taneyi, müminden kâfiri, kâfirden mümini, âsiden mutii, muti'den âsîyi, cahilden âlimi ve âlimden cahili çıkarır manâsına mecazdır. [78]

 

Vacip Tealâ Sâniin vücudune delil-i aharı beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ gecenin zulmetinden sabahı yarıp meydana çı­karıcıdır ve geceyi nâsm rahatı için mahall-i sükûnet kılıcıdır ve şemsle kamerin harekesini; günler, haftalar, aylar ve seneler için hesaba âlet kılıcıdır.] Zira; şemsle kamerin harekelerinden muh­telif devreler ve mütefâvit vaziyetlerle kış, yaz, bahar ve güz mev­simleri meydana gelmekle ticaret ve ziraata müteallik hesâbâtın ve vaktin husûlüyle insanlar erzakını ve kuut-u yevmiyelerini tahsil ederler. [îşte şu minval üzere gecenin zulmetini şakkile sa­bahı ihraç ve geceyi mahall-i rahat ve sükûnet ve şemsle kameri hesaba âlet kılmak azîz ve hakim olan Allah'ın takdiridir.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bundan evvelki âyette otların ahvaliyle Saniin vücuduna istidlal olunduğu gibi bu âyette dahi ; ahval-i felekiyeyle Sâniin vücuduna istidlalde terakki vardır: Zira ahval-i felekiyeyle istidlal; ahval-i arziyeyle istidlalden büyüktür.

Sabahın ziyası şemsin ziyasıyla olması Vacip Tealâ'nm vücu-, duna delâlet eder.    Çünkü;   ecsam cümleten mütesâviye olduğu halde bazısının ziya verici olup, bazı âharm ziya vermemesi an­cak Halik Tealâ'nın halkıyla olmasına delildir. Eğer tabiat vasıtasıyla olmuş olsaydı cismin hepsinin müsavi olması lâzım gelirdi. Çünkü; cümle ecsamda tabiat müsavidir.

Gecenin karanlığı insan için nimet-i uzmâdır. Zira; insan gün­düz maişetini kesb için hâsıl olan yorgunluğunu istirahatla izale­ye muhtaç olduğundan Cenab-ı Hak zulmet-i leyli halkedince cüm­lenin istirahat zamanı, olup, vahşet de arız olduğundan hemen her­kes olduğu mahalde sükûnete ve uykuya başlar, hareketi durur ve te'sirat tatil olur. Bu hal sabaha kadar devam eder. Sabahın zuhuruyla sûr üfürülüp kabirden kalkılıyor gibi sükûtun harekâta inkılâbıyla ahval tebeddül eder, atâlet gider, faaliyet başlar ve herkes maişetini tahsile sür'at ettiğinden sabahın zuhuru da in­sanlar için gecenin zulmetinden daha ziyade bir nimet-i uzmâdır. Çünkü; hayatın bekaasmı te'min eden maişet ekseriyetle gündüz­de kesbolunduğundan gündüzün hizmeti geceden daha ziyadedir. [79]

 

Vacip Tealâ kemal-i kudrete delâlet eden delâilden bu ma­kamda üçüncü bir nev'ini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, karanın ve deryanın karanlıklarında ihtida eçlip yollarınıza vâsıl olmanız için sizin men-faalınıza yıldızları halk etti. Erbab-ı ilim olan kavim için tevhide delâlet eden âyetleri hiz tafsil ettik.]

Yıldızların halk olunmasında ibad için menâfi-i kesîre vardır: Birincisi; Fahr-i Razf nin beyanına nazaran âyette zikro-lunduğu veçhile nâsın karada ve deryada gidecekleri semte ihtida ederek yollarının doğru olup olmadığını yıldızlarla istidlal etmele­ridir. İkincisi; gündüz şemsle ve gece yıldızlarla kıbleyi tayin etmektir.    Üçüncüsü;   yıldızlar semâdan şeyâtîni tard etmeye âlet oldukları gibi semâya ziynet olup vahdaniyete de de­lâlet etmeleridir.

Yıldızlar Sâniin vücuduna ve kudretine ve mahlûkatta tasar­rufu müstakil olduğuna delâlet ettiklerinden Cenab-ı Hak âyetin âhirinde âyetleri tafsil ettiğini beyan buyurmuştur. [80]

 

Vacip Tealâ Sâniin kudretine delâlet eden delâilden vücud-u insanla dahi istidlal etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, sizi şahs-ı vâhidden îcad etti. Sizin için babalarınızın aslâbı gibi mahall-i karar ve ana­larınızın erhâmı gibi mahall-i mevduunuz vardır. Muhakkak fehim şanından olan kavim için biz âyetleri tafsil ettik.]

Yani; Allahü Tealâ kaadir ü kayûm ve vâhid-i hakîkîdir. Zi­ra; Allahü Tealâ sizi şahs-ı vâhid olan Âdem (A.S.) dan icad ve efradınızı çoğalttı. Binaenaleyh; sizin için babalarınızın sulbünde ve yeryüzünde karar etmek ve analarınızın rahminde ve kabriniz­de emânet olmak vardır. Şahs-ı vâhidden bu>kadar milyonlara ba­liğ olan efradı icad etmek ilm-i tâmmeye ve kudret-i kâmileye de­lâlet eder. Binaenaleyh, esrarı ve dekaayık-ı hafiyeyi anlamak şa­nından olan kavim için bu minval üzere biz vahdaniyete delâlet eden âyetlerimizi muhakkak tafsil ettik.

Fahr-i Razi ve Kaazî'nin beyanları veçhile nefs-i vâhidle murad; Hz. Âdem'dir. Zira; Havva (R.A.) Hz. Âdem'in vücudundan halk olunduğu cihetle cümle nâs Âdem (A.S.) dan-dır. İnsanlar iptidâ-yı emirde babalarının sulbünde nutfe olup ka­rar ettikleri için mahall-i kararları pederlerinin sulpleridir. Pe­derlerinin sulbünde karar ettikten sonra vakt-ı merhûnu gelip halk olunmasına irâdemi ilâhiye taalluk edince aslâb-ı âbâ'dan erhâm-ı ümmehâta. emânet olarak vaz'olunduklarmdan analarının rahmi insanlar için mahall-i, emânettir, şu halde insanların mahall-i ka­rarları; babalarının sulbü ve mahall-i emânetleri ise; analarının rahmidir. Binaenaleyh; insanlar için bir mahall-i karar ve bir de mahall-i vedîa olduğu bu âyette beyan olunmuştur, yahut insan­lar için mahall-i karar; yeryüzü ve mahall-i emânet; kabirdir. Bi­naenaleyh; müstakar la murad; arz üzeri ve müstevdala murad; kabirdir. Çünkü; insanlar dünyada bir1 müddet ka­rar ettikten sonra kabre emânet edilirler ve haşre kadar orada ka­lırlar. Binaenaleyh; kabirde insanlar toprağa emânetullahtır.,

Vacip Tealâ; yıldızların hali zahir olup herkes tarikına ve gideceği semtine onunla istidlal edebileceğinden yıldızlarla istid­lalin âhirinde buyurmuştur. Amma insanın ahval-i muhtelife ve evzâ-ı mütefâvite üzere nefs-i vâhidden halk olunup babalarının sulbü ve analarının rahminde cereyan eden ahval her­kesçe malûm olamayıp gaayet dakik ve birçok esrarı mutazammm olduğu cihetle ziyade dikkat ve fitnete muhtaç olduğundan ahval-i

insanla vahdaniyete istidlalde buyurmuştur ki, ilimle fekaahet beyninde fark-ı azîm olduğuna işarettir. Çünkü; her âlim olan kimse fakîh olamaz amma her fakîh olan kimse âlim olur. Çünkü; fekaahet ilimle beraber kemal-i dikkat ve itinaya muhtaçtır. [81]

 

Vacip Tealâ; vahdaniyete delil-i âhari beyanetmek üzere :

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır kî, semâ canibinden yağmur sularını inzal etti. Binaenaleyh; Biz Azîmüşşan yağmur suları sebebiyle envâ-ı nebatattan her nevi nebatı ihraç ettik, o nebatattan yeşil onları çıkardık ve o yeşil nebatattan taneleri hâ­mil kelleleri çıkarırız ki, o kellelerde taneler birbiri üzerine topar­lanmış ve teraküm etmiş olduğu halde zuhur eder.] Binaenaleyh; basiret sahiplerinin nazar-ı ibretlerine arz-ı endam eder.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetin zahiri yağmurun sema­dan nazil olduğuna delâlet eder. Bazı ulemâ «Semâ ile mu-rad; bulutlardır. Zira; Arap indinde yüksek olan herşeye semâ ıtlakı caiz olduğundan bu âyette semâ ile bulut jnurad olunması caizdir» demişlerdir. Şu halde, «Yağmuru buluttan inzal etti» de­mektir. Rahmet; iptida semâdan buluta ve buluttan yere mi veya­hut bidayeten buluttan halk olunup ondan yere mi iner? Bu hu­susta ihtilâf vardır. Lâkin hukemânın beyanlarına nazaran bu­lutta halk olunup oradan yağmasıdır. Beyan olunduğu veçhile âyet-i celile de buna müsaiddir. Bu hususa dair olan âyât-ı beyyi-nâtm zahiri yağmurun mahalli semâ olduğuna ve semâdan bulut­lara ve buluttan da yeryüzüne nüzul ettiğine delâlet- etmekteyse de hakikatta semâyı bulutla te'vil etmek lisan-ı Arap'ta carîdir. Binaenaleyh; bulut murad olunmakta bir mani-i şer'i yoktur ve herhangi suretle olursa olsun Allah'ın kudretine delâleti zahir ve bahirdir. [82]

 

Vacip Tealâ nebatatın taneden bitip meydana gelenlerini be­yandan sonra çekirdekten meydana gelenlerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Biz Azimüşşan kudret-i kaahire ve âyât-ı acibemizle hurma ağacından hurmalar çıkardık ki, onun evvel zuhur eden dalların­da insanın ulaşıp eliyle alabileceği kadar yakın salkımları vardır ve o yağmur suları sebebiyle biz üzüm bağları ve bostanları, zey­tin ve nar ağaçları birbirine benzer ve benzemez oldukları halde halk ettik ki, meyvayi verdiği ve meyvası kemalini bulup erdiği vakit onlardan herbirinin meyvalarına nazar edin bakın ki, ne acîb ve garîb hallere tesadüf edersiniz. İşte şu ağaçların ve mey-vaların yaratılışında imanı" olan kavim için kudret-i hallâka delâ­let eder alâmetler vardır.]

Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veçhile Vacip Tealâ bu âyette insanın menâfiine elverişli nebatat ve eşcardan beş nev'ini zikretti ki, onlar da ekin, hurma, üzüm, zeytin ve nardır. Bunlar­dan hububat insana gıda olup, hayat-ı insan onlarla kaaim oldu­ğundan Cenab-ı Hak hububatın şan ve şerefine işaret için bundan evvelki âyette hububatı takdim buyurmuştur. Bundan sonra hur­ma Arap indinde gıda olup, birçok menafi' ve havâssı cami' ve vücud-u insana gaayet yarayışlı ve insanın tarz-ı maişetine elve­rişli olduğu gibi birçok hâssalarda insana müşabih olduğundan hurmayı şâir meyvalar üzerine takdim buyurmuştur. Hurmanın kadd ü kaametinde ve erkeğiyle aşılanmaksızın meyva verme­mekte insana müşabehetini Resulullah Hadîs-i şerifiyle te'yid buyurmuştur ki, « Amme-teniz olan nahle ikram edin. Zira; nahil Hz. Âdem'in ^umu­runun bakiyesinden halk olundu» demektir. Yani; «Hurma ağa­cına hürmet edin. Çünkü; hurma sizin pederiniz olan Âdem'in çamurunun bakiyesinden halk olunduğu için sizin ammetenizdir.» Hurmadan sonra üzüm, meyvalarm eşrefi olduğuna işaret için üçüncü mertebede üzümü zikretmiştir. Zira üzüm; bidaye-i zuhu­rundan sene nihayetine kadar intifa olunur ve üzümden envâ'-ı afime hâsıl olur ve her biri vücud-u insana nâfi ve bir takım ilel ve emraza şifâdır. Bundan sonra zeytinin bereketi çok ve yağında ve tanesinde insan için menâfi-i adîde olduğu gibi tarz-ı maişete ve usul-ü ticarete de hadimdir.* Binaenaleyh; dördüncü merrede zeytin zikrolunmuştur. Amma narın hali daha acîptir. Zira; min veçhin gıda ve min veçhin devadır.

Allah'ın halk ettiği nebatat ve meyvalarm ve menfaatlarının ta'dâdı mümkün olmadığından Cenab-ı Hak bu âyette şu beşini zikirle iktifa buyurmuştur. Kudretullaha delâlette cümlesi müsa­vidir. Bu meyvalardan bazıları bazılarına şekilde ve renkte benzer, fakat lezzette müşabih değillerdir. Bazılarının yapraklarında müşabehet vardır, bazılarında asla müşabehet yoktur. Bazılarının ağaçları birbirine müşabih olur, meyvalar müşabih olmaz. İşte buna işaret için Vacip Tealâ müşabih ve gayrı müşabih olduğunu beyan buyurmuştur.

Vacip Tealâ meyvanm bidayet-i zuhurundan âhirine velhâsıl cemi' halatına nazar etmeyi emretti. Zira; nazarla murad; kudretullaha istidlal oVu/p istidlale başlıca medar olan meyvanın cemi' halatı olduğu için cemi' halatına nazarla emretmiştir. Zira; meyvanm iptidâ-yı hâlinde rengi, şekli, cesameti ve taamıyla âhir halindeki rengine, şekline, cesametine ve taamına muhalif olması tabiat, yıldız, eflâk ve fusûl ile olmayıp ancak Fâil-i Muhtâr'ın kudret ve icadıyla olduğuna delâlet eder. Çünkü; tabiat ve yıldız­lar vasıtasıyla olmuş .olsa tabiatın ve yıldızların her zamana ve hâle nispeti müsâvî olduğundan eşkâl, renk, taam ve cesamet de­ğişmemek lâzım gelirdi, halbuki değişiyor. Şu halde kudret-i hal-lâkla olup tabiat ve yıldızlar ve eflâkin te'sirleriyle değildir. Zira; bunlar vasıtasıyla olsaydı herhalde müsâvî olurlardı. Halbuki mü­sâvî değillerdir. Şu halde Fâil-i Muhtâr'ın ihtiyarıyladır. Tabiat ve yıldızların bunları icadda te'sirleri yoktur ve herşeyde mües-sir-i hakîkî Allahü Tealâ'dır.[83]

 

Vacip Tealâ âlem-i ulvî ve âlem-i süfliden vahdaniyete delâ­let eden delilleri beyandan sonra zat-ı ülûhiyetine şirkedenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Sâni-i Kadîmin vahdaniyetine delâlet eden acâib ve garâible beraber müşrikler gaayet cehalet ve hamakatlarından nâşî Allahü Tealâ'ya tâife-i cinni şerikler itikaad ettiler. Halbuki cinni Allahü Teaîâ halk etti. Allah'ın mahlûku Allahü Tealâ'ya nasıl şerik ola­bilir? Ve onlar Allahü Tealâ hakkında ilimleri taalluk etmediği şeylere cüret ve âdetin hilafı harikulade olarak Allahü Tealâ'ya oğlan ve kız evlâdı isnad ve iftira ettiler. Allahü Tealâ onların isnad ettikleri evlâd ittihazından münezzeh ve müberrâdir ve tav­sif ettikleri nâlâyık şeylerden Vacip Tealâ yüce oldu.] Çünkü; bil­cümle nekaaisten Vacip Tealâ münezzehtir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müşrikler üç taifedir: Bi­rinci taife; putlara ibadet etmekle beraber putların hal­ka ve icada kudretleri olmadığım itiraf ederler. İkincitdie ; yıldızlara ibadet ederler ve derler ki, yıldızlar bu âlem-i mükevvenâtm müdebbirleridir. Bunlar da iki kısımdır: Bir kısmı yıldızların vacib-ül vücud olduğunu itikaad eder, diğer kısmı, ha­dis olduklarını itikadla beraber Allahü Tealâ'nın âlem4 mükevve­nâtm tedbirini onlara havale ettiğini itikad ederler. Halbuki yıl­dızlar mahluk olduklarından halika şerik olamayacakları aşikârdır. Üçüncü taife; bu âlemin halikı ve ma'budu ikidir, birisi hayrı halk öder ki, Allahü Tealâ'dır, diğeri şerri halk eder ki, İblis'tir derler. Âyet-i celilenin evveli bu mezhep sahip­lerinin itikadlarmı ve âhiri ise Arap müşriklerinin, Nasârâ ve Ye-hûd'un mezheplerini beyandır. Çünkü Arab'm müşrikleri; melek­ler Allah'ın kızları ve Yahudilerden bazıları (Üzeyr) Allah'ın oğ­lu ve Nasârâ'dan bazıları da İsa (A.S.) Allah'ın oğlu olduğunu itikad ve iddia ederler. Bu iddiaları batıldır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakka benîn ve benât isnadlarının bir ilme müstenid olmadığı be­yan buyurulmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ veletten müstağnidir. Zira velet; fânî olan kimsenin nesli munkatî olmaması için veya muhtaç olan kimsenin hîn-i ihtiyacında muavenet etmesi için lâ­zımdır. Gerek fânî olmak korkusundan ve gerek ihtiyaçtan Ce­nab-ı Hak münezzeh bulunduğu için velet ittihazından dahi mü­nezzehtir. Kezâlik velet; valideynin bazı cüz'ünden infisâl edece­ğine binaen Cenab-ı Hakka veled isnadı eczadan mürekkeb olma­sını icab eder. Mürekkep olmak ise ferd-i vâhid olan Vâcib-ül Vü­cud hakkında muhal olduğu cihetle velet ittihazı da muhaldir. Şu hakaayıkı tetkik etmeksizin* Allahü Tealâ'ya velet isnad etmek ancehlin olup bir delile ve ilme müstenid olmadığını âyette Vacip Tealâ tasrih buyurmuş ve itikaadât-ı bâtılanm kâffesinden münez­zeh olduğu da âyetin âhirinde beyan olunmuştur.

Vacip Tealâ zâtında mukaddes olduğuna binaen kelime-i tayyibesi tenzih edenlerin teşbihlerine işarettir ki, «İnsan­lar için Rablerini fena şeylerden ve noksan sıfatlardan daima ten­zih etmek lâzım olduğunu» beyan etmiştir. [84]

 

Vacip Tealâ müşriklerin itikadlarının fesadını beyanettiği gibi velet isnadının butlanını dahi beyanetmek üzere :

buyuruyor.

[Allahü Tealâ semâvât ve arzın mübdii ve mucididir. Allahü Tealâ için velet nasıl tasavvur olunur? Halbuki Allah'ın zevcesi yok ki, veledi olsun o herşeyi halk etti. Mahlûk halikın veledi olur mu? Allahü Tealâ herşeyi bilir, ilminden hariç foirşey yok­tur.] Binaenaleyh; velet isnad edenlerin itikadlarmı bilir ve inti-kaamını alır.

Allahü Tealâ semâvât ve arzın mucidi olunca semâvât ve arz Vacip Tealâ'nm veledi olamaz. Semâvât ve arz mahlûk oldukları cihetle Allahü Tealâ'nın veledi olmayınca meleklerle, İsa ve Üzeyr (A.S.) in dahi velet olamayacakları evleviyetle sabittir. Ve­let, vâlidin cinsinden zükür veya inas olmak icab eder. Cenab-ı Hakkın mahlûku cinsinden zükür ve inâs nev'inden olması mu­haldir. Velet; kendi cinsinden zevce ve o zevceye şehvetle vâlid-den infisâl eden cüz'ün bir müddet-i muvakkatada zevcede hapso-lunup istidâd-ı tâm geldikten sonra zevceden dahi infisâl etme­siyle olup bu ahval ise içtima, iftirak, hareket, sükûn ve hadd-i nihâye, şehvet ve lezzet gibi avarızın cereyanı kendi üzerine sa­hih olan cisimde olduğundan Allahü Tealâ üzerine bu ahvalin cereyanı muhaldir. Binaenaleyh; velet ittihazı dahi muhaldir. Eğer veledi olsa Vacip Tealâ'ya müşabih ve küfüv olmak lâzım gelirdi. Zira; veled vâlideyne elbette küfüv olur. Vacip Tealâ küfüv,. me-sîl ve nazîrden münezzehtir. Binaenaleyh; veletten de münezzeh­tir. Vacip Tealâ malûmatın küllisine lizatihi âlimdir. Allah'ın gay­rı malûmatın küllisine âlim yoktur. Şu halde Allah'ın veledi de yoktur. [85]

 

Vacip Tealâ müşriklerin ve velet isnad edenlerin itikad ve mezheplerini iptal ile ferd-i vâhid-i hakîkî olmasını zımnen ispat ettikten sonra vâhid-i hakîkî olduğunu tasrih etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu şerik ve nazîrden münezzeh, velet ve zevceden müs­tağni, semâvât ve arzın mucidi olan Allahü Tealâ sizin mürebbî ve mûcidinizdir. Evsâf-ı celâl ve sıfât-i kemâl ile mevsûf olan AI-lahü Tealâ'dan maada ma'bud-u bilhak yoktur, ancak şu sıfatlarla muttasıf olan zât-ı ülûhiyet vardır kî, ibadetinizi ona hasretme­niz lâzımdır. Allahü Tealâ herşeyi haliktır. Şerik, velet ve zevce gibi emârât-ı hudustan beri, rububiyet sıfatıyla muttasıf, ma'bu-dun bilhak ve herşeyin halikı olunca Allahü Tealâ'ya ibadet edin ve Allah'ın gayrıya ibadet etmeyin. Zira ibadete müstehak olan; şu beyan olunan evsâfla muttasıf olandır. Şu halde cümle umuru­nuzu o zât-ı ahade tefviz edin. Nasıl tefviz ve itimad etmezsiniz? Elbette tefviz ve itimad etmeniz lâzımdır. Zira; Allahü Tealâ her-şeye vekil ve sizi hıfzedlci ve a'mâlinizi gözetici ve amelinize göre ceza vericidir.] Şu halde ancak Rabbinize ibadetle umurunuzun husulüne ve azaptan halâsınıza tevessül edin.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tarîk-ı tevhide davette bu âyet­ten daha vazıh bir tarîk olamaz. Zira; Allahü Tealâ şerik ve na­zîrden münezzeh olduğunu beyandan sonra mükellef olan insan­ların rabbisi olduğunu ve ondan gayrı ma'budun bilhak olmadığını ve herşeyin mucidi, herşeye vekil ve umurun cümlesine mütevelli olduğunu beyanla ibadete davetten daha ziyade bir davet olamaz. Zira; selâmet akılla tefekkür eden kimse bilir ki, şu beyan olunan evsâfın cümlesi Vacip Tealâ'nın ibadete müstehak olduğunu. ve ondan gayrı ibadete lâyık kimse bulunmadığını suret-i kafiyede bildirir.

İbadın ef âli, Allah'ın mahlûku olduğuna bu âyet-i celile sa-rahatla delâlet eder. Zira Allahü Tealâ; herşeyin halikı olunca ibadın ef âlini de haliktır. Çünkü; herşeyde ef'âl-i ibad dahi dahil­dir. Şu halde Mu'tezile'nin «Kul fiilini haliktır» dedikleri kelâm­ları bu âyetle merduddur. İnsanların her umurunda Vacip Tealâ'-ya müracaat etmesi vacip olduğuna işaret için Vacip Tealâ her şeye.vekli ve mütevelli olduğunu beyan buyurmuştur.

Bundan evvelki âyette Vacip Tealâ mâzî sıyğasıyla da her şeyi halik olduğunu beyanla «Zaman-ı mazide herşeyi halik oldu­ğuna» ve bu âyette ism-i fail sıyğasıyla halik olduğunu beyanla «Her zaman halik olduğuna» işaret etmiştir. Evvelki âyetie her­şeyi halik olduğunu beyan evlâd ve zevceyi nefyetmeye mukaddi­medir. Bu âyette herşeyi halik olduğunu beyan; zat-ı ülûhiyetin-den gayrı ma'bud olmadığına mukaddime olduğundan Allahü Te­alâ'nın hâlikıyetini beyanda asla tekrar şaibesi yoktur. Çünkü; beyan olunduğu veçhile evveki âyette beyan olunan hüküm baş­ka; ikinci âyette beyan olunan hüküm yine başkadır. [86]

 

Vacip Tealâ ma'budun bilha&.,olup kendisinden gayrı ibadete müstehak kimse olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ'yı kulların gözleri idrak etmez. Halbuki Allahü Tealâ'nın gözleri görür ve mücâzât ve mukaabeleden münezzeh latif ve herşeyi bilici habîrdir.]

Yani; Allahü Tealâ'mn künhünü insanların gözleri ihata ede­mez. Zira; Cenab-ı Hakkın künhü ve hakikati bir hudud dahilin­de olmadığından gözlerin ihatası mümkün değildir. Halbuki Al­lahü Tealâ gözleri ihata eder. Zira; Allahü Tealâ hakaayık-ı umu­ru bilir, latiftir. Gizli ve aşikâr cümle eşyayı bilir, habîrdir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile idrak; ihata ve Iâtîj ; evliyasına lutf edici manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ'yı kulların gözleri ihata edemez. Zi­ra; künh ve hakikatim ihatadan gözler yorulur ve âciz kalır. Amma Allahü Tealâ ibâdmın gözlerini tamamıyla ihata eder. Allahü Te­alâ kullarına lutf u in'âm edici ve her hallerini bilicidir] demek olur.

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanları veçhile bu dünyada Cenab-ı Hakkı ruyet mümkündür, lâkin bizim peygamberimizden maadaya vaki değildir. Ancak leyle-i Mi'racda Vacip Tealâ'yı ru­yet bizim nebimize müyesser olmuştur, amma âhirette Cenab-ı Hakkı mekândan münezzeh olduğu halde ehl-i imanın görecekleri âyât-ı celile ve ahâdis-i nebeviye ve icmâ-ı sahabeyle sabittir. Ehl-i sünnet velcemaat mezhebi de budur. Zira ruyet; aklen müm­kün olduğu gibi naklen ruyeti itikaad etmek vaciptir.

Mu'tezile; Allahü Tealâ'nın ruyet olunmayacağını bu âyetle istidlal ediyorlarsa da istidlalleri merduddur. Zira, âyet-i celilede Vacip Tealâ'nın künhünü idrak nefyolunuyorsa da cemi' evkatta nefye delâlet yoktur. Bu dünyada idrak olunmamaktan âhirette dahi ruyet olunmamak lâzım gelmez. Bazı evkat ve halatta caiz olmayan şey; diğer evkat ve halatta caiz olabilir. Cemi', eşhasın göremeyeceğine delâlet de yoktur. Caiz ki, âyet-i celile bazı eşhas hakkındadır. Şu halde bazı eşhasın gözü Vacip Tealâ'yı idrak et­memekten her şahsın gözünün idrak etmemesi lâzım gelmez. Bi­naenaleyh.; bizim nebimizin görmesi bu âyete münâfî değildir.

Lâtif; ince manâsına olduğu için manâ-yı lugavîyi mu-rad Cenab-ı Bârî hakkında muhal olduğundan te'vili vaciptir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile lâtif; dört veçhile bu âyette te'vil olunmuştur: Birincisi; hayvanâtı ve şâir ecsâmı birbirine benzemeyen zerre misali eczadan terkibinde Va­cip Tealâ'mn san'atı latif demektir.    İkincisi;   Vacip Tealâ'ran kullarına in'âm ve ihsanı ve atûfet ve merhameti latif demek­tir. Üçüncüsü; Allahü Tealâ kullarının tââtı üzerine sena ve sevap vermek ve mahiyetlerine tevbeyle emretmek muti' ol­sun, âsî olsun, kullarından merhametini kat' etmediği cihetle latif demektir. Dördüncüsü; istihkaklarının fevkinde in'âm etmek ve kudretlerinin fevkinde teklif etmemekle lutfedici de­mektir. [87]

 

Vacip Tealâ Sâniin vücuduna, kudretine, vahdaniyetine delil­lerini beyan ettiği gibi rusül-ü kiramın davetine icabetin vacip olduğunu dahî beyanetmek üzere buyuruyor.

[Muhakkak size Rabbiniz tarafından hakka delâlet eden delil­ler geldi. Hakikat meydana çıktı. Şu halde o delâil ile hakikati görüp istidlal eden kimsenin menfaati kendi nefsine aittir ve o delâille istidlal etmeyip hakikati keşfetmeyen kimsenin mazarratı kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinize her halinizi hıfzedici deği­lim. Ancak size doğru yolu gösterir ve azâb-ı ilâhi ile sizi inzar ediciyim.]

Yani; ey müşrikler! İ'tizara mecaliniz kalmadı. Zira; Râbbi-nizden size hakkı görüp idrak edeceğiniz deliller geldi. Hakkı gö­rür tebaiyet ederseniz, menfaati kendinize râcidir. Eğer görmez kör kalırsanız mazarratı size aittir. Sülük etmeye şâyân olan ve olmayan tariklar tamamıyla inkişaf etti, ftizar kapılan kapandı. Ben sizi doğru yola duhûlünüze cebre vekil ve kefil değilim de­mekle kâfirlere hakikat-ı hali beyan et. Çünkü; resul üzerine va­cip olan din-i hakka davet ve âyât-ı beyyinâtı tebliğdir. Ümmet üzerine vacip olan da davete icabet ve teklif ettiği dini kabul et­mektir.

Bu âyette ebsârla murad; ilim ve amyile murad; cehildir. Şu halde abdin iki cihetten birini ihtiyara muktedir ol­duğuna âyet delâlet eder. Çünkü iki cihetten hangisini ihtiyar ederse ona göre cezaya nail olacağı beyan olunmuştuV. Binaena­leyh; istediği ciheti ihtiyar.etmek abdin vazifesidir. İstediğini ih­tiyar eder ve ihtiyarına göre ceza görür. [88]

 

Vacip Tealâ ilahiyata müteallik mebâhisi beyan ettiği gibi nübüvveti ispata mütallik olan mebâhisi dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Şu zikrolunan âyâti bizim beyan ettiğimiz gibi biz vahdani­yetimize delâlet eden âyetleri tabiri akibinde beyan ve tekrar ederiz. Nübüvveti inkâr edenlere hüccet lâzım gelsin ve desinler ki, «Yâ Mishammed (S.A.)! Sen Kur'ân'ı bir üstazdan okudun ve chl-i kitaptan taallüm ettin» demekle nübüvveti inkâr etsinler ve biz Kurân'ı ilim ve irfan şanından olan kavme beyan etmekliği-miz için.âyetlerimizi ve delailimizi bir halden hal-i uhrâya nakle­derek tekrar be tekrar envâ'mı beyan ederiz.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran Cenab-ı Hakkın âyetleri beyan buyurması bazı. kavmin şekaavetine sebep oldu ve Resulullah'a «Sen bunu başkasından öğrendin, bize kelâmullah diyerek dinletmek istersin» demekle mukaabele ettiler. Bazı kav­min saadetine sebep olup iman ettiklerine işaret için Vacip Tealâ âlim olan kavm için Kur'ân'ı beyan ettiğini zikir buyurmuştur.

Bu kelâmı irad eden ehl-i Mekke olduğu ve bu kelâmı söyle­melerine sebep ise Mekke'de Rum milletinden esir (Yesâr) ve (Hayr) isminde iki köle mevcut olduğundan Resulullahın esatiri evvelini onlardan taallümle lisan-ı Arabiye tahvil edip kendileri­ne tebliğ ettiği yollu iftirada bulunmak istedikleri (İbn4 Abbaş) Hazretlerinden mervidir. [89]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a iftiralarını beyan ettiği gibi kâfirlerin iftiralarından, futûr etmeyip vahyolunan Kur'ân'a ittiba lâzım olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ tarafından sana vahyolu­nan ahkâmın kâffesine ittiba et. Zira; Rabbin Tealâ'daıı maada ma'budun bilhak yok, ancak ibadete müstehak Allahü Tealâ var­dır. Binaenaleyh; vahyine ittiba lâzımdır. Sen müşriklerden şim­dilik kıtal âyeti gelinceye kadar i'raz et.] Kıtal âyeti gelince on­larla mukaatele eder, kılıçla imana davet edersin. İman ederlerse o zaman nefislerini muhafaza etmiş olurlar. Eğer iman etmezlerse Allah'ın nusreti sizinle beraberdir. Binaenaleyh; şimdilik onların fena sözlerine ve iftiralarına mübâlât etme, terket onları şirkle-

riyle beraber. Çünkü; cezası onlara aittir. cümlesi ehl-i şirki tehdid etmektir. Yâni «Habibim! Onlar söz din­lemeyince terket onları hallerine bakalım ne yapacaklar?» demek­tir. Yoksa «Tebliğden vazgeç^ demek değildir,

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetten maksad; Resulullah'm kalbini takviye ve hüznünü izale ve emr-i tebliğine bütün zahmet­lere rağmen devamının lüzumunu iş'ârdır. Müşriklerden i'raz et­mesini emir; o zamana mahsus olduğundan daima i'râzmı iş'ar etmediği gibi âyetin kıtal âyetiyle mensuh olmasını dahi icab et­mez. Çünkü; âyetin nazil olduğu zaman i'raz etmekten her zaman i'raz etmek lâzım gelmez. Binaenaleyh; Resulullah onları davetten hiçbir zaman hâlî kalmamıştır. Ma'budun bilhak olmayıp ancak zat-ı ülûhiyeti olduğunu beyan etmek; emrine itaatin vücubunu ve tekâliften i'razm caiz olmadığını iş'âr etmektir. [90]

 

Vacip Tealâ Resulullah'ı tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allahü Tealâ onların şirketmemelerini murad etmiş ol­saydı onlar şirketmezlerdi. Habibim! Bi?, Azîmüşşan seni onlar üzerine hıfzedici kılmadık ve sen onlar üzerine her zaman göze­tici değilsin ki, onlardan bütün lâyık olmadık şeyleri sarf ve tağ­yir edesin. Halbuki sen onlar üzerine vekil ve kefil değilsin ki, on­ların umurlarına mütevelli olasın ve onların salâhları için nefsim meşakkata dûçâr edesin.] Zira; senin vazifen doğru yolu onlara bildirmektir. Eğer kabul ederlerse menfaati ve kabul etmezlerse mazarratı onlara aittir. Binaenaleyh; kabul etmediklerine senin için esef etmek lâzım değildir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile; kâfirlerin Re-sulullah'a «Sen Kur'ân'ı nâstan tederrüs ve müzâkere ettin ve onun neticesini taraf-ı ilâhiden geldi diyeerk bize tebliğ edip kan­dırmak istiyorsun» demelerine cevâb-ı ahardır.. Yani «Ey Resul-ü $krem! Sen şu kâfirlerin sefâhatlarma iltifat etme ve onların kü­fürleri sana sıklet vermesin. Eğer biz onlardan küfrü izâle etmek murad etseydik izâle ederdik. Lâkin onları halleri üzere terk ettik. Binaenaleyh; onların kelimeleri ve senin hakkında lâyık olmadık şeyleri isnadlarıyla kalbin meşgul olmasın. Zira; sen onlarm ve­kili ve kefili değilsin, belki senin vazifen; onlara doğru yolu gös­termektir. Onlar kabul ederlerse menfaati kendilerine aittir. Eğer kabul etmezlerse mazarratı yine kendilerine aittir. Binaenaleyh; tebliğ vazifesini ifa ettikten sonra senin için keder yoktur.

Hulâsa bu âyet;, üç hükmü hâvidir: Birincisi; Allahü Tealâ onların şirketmemelerini murad etmiş olsaydı, onların şir-ketmeyecekleridir. Lâkin onlar iradelerini şirke sarfettiklerinden Allahü Tealâ şirklerini halk etmiştir. İkincisi; Resulul-lah'ın onları her hususta hıfzedici olmamasıdır. Üçüncüsü; Resulullah'm onlar üzerine musallat olmamasıdır. [91]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a «Sen Kur'ân'ı tederrüs ettin. Taraf-ı ilâhiden gelmiş bir kelâm değildir» demeleri üzerine Resulullah'a onların nâlâyık kelâmlarına mahzun olmamasını tav­siye ettikten sonra onların kelâmlarına hiddet ederek ma'budlarına sövüp Cenab-ı Hakka sövmelerine sebep olmamasını tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Sebbetmeyin şol putlara ki, müşrikler Allah'ın dûnunda o putlara ibadet, ederler. Eğer siz onların ma'bııdlarina sebbederse-niz onlar da bilmedikleri halde hadlerini tecavüz ve zulmederek Allahü Tealâ'ya sebbederler. Siz sebbetmeyin ki, onlar da sebbet-mesinler. Bizim size dininizi tezyin ettiğimiz gibi her kavme amel­lerini tezyin ederiz. Çünkü; herkes kendi amelleriyle ferahlanır. Amellerini tezyinden sonra onların mercileri ancak Rableridir. Rablerinin gayrı mercileri yoktur. Binaenaleyh; onlara Allahü Tealâ amel ettikleri şeyleri haber verir ve amellerine göre mucâ-zât eder.]

Fahr-i Razfnin beyanı veçhile âyetin zâüiri putlara sebbet-mekten nehyise de hakikatta Allahü Tealâ'ya sebbetmekten nehiy-dir. Zira putlara sebbetmek; kâfirlerin Allahü Tealâ'ya sebbetme-sine sebep olur. Birşeyin sebebinden menetmek hakikatta müseb­bibinden nehyetmektir. Binaenaleyh; «Putlara sebbile Allahü Te­alâ'ya sebbe sebep olmayın» demektir. Putları zemmetmek usulü ibadettense de bu ibadete sa'yetmek Cenab-ı Hakka sebbetmek gibi hatar-ı azîme sebep olduğundan zararan cem'i olsa ahaffını ihtiyar etmek kaaidesine tevfikan putlara sebbetmekten nehyo-lunmuştur ki, - mefâsidi defetmek menâfii celbetmekten evlâdır. Müşrikler her ne kadar şirketseler de Allahü Tealâ'nın vücudunu ikrar ettikleri halde sebbetmeleri; bilmukabele hiddet üzere bu sefâheti irtikâb ederler yahut ashab-ı kiram putlara sebbedince onlar da bilmukaabele Resulullah'a sebbederlerdi ki, Resulullah'a sebLetmek Allahü Tealâ'ya sebbetmekten addolunmuştur. Yahut cühelâ-yı Arap Resululiah'ı risalet iddiasına sevk eden şeyin şey­tan olduğunu itikad ettiklerinden,    şeytan'a haşa    Resulullah'ın Allah'ı derler ve ona sebbederlerdi Bir kimsenin hasmı her ne kadar elfâz-ı galîza ve şütûme istimal ederse, onun kelâmı mec­rasına carî olan elfâzı istimal lâyık olmadığını yani fena elfâzla mukaabele etmek ve bu misilli sefâheti irtikâba sebep olmak caiz olmadığına âyette tenbih vardır ve lisanımızda «Söyleme, söylet­me» ve «Taş atma necasete, sıçramasın sana» denir.

Emribilmaruf; bazı münkerâtı irtikâba müeddî ve kezâlik münkerâttan nehyetmek daha şedîd münkerâta sebep olursa, her ikisini de terketmek lâzım olduğuna âyet-i celile delâlet eder. Zi­ra; putlara sebbetmek kâfirleri münkerâttan nehyolduğu halde on­ların mukaddessâta sebbetmelerine sebep olursa Cenab-ı Hak, seb-betmekten menetmiştir. Âyette her ümmete a'malini tezeyyünün manâsı; işlemeye mühlet verip müsaade etmek ve şeytan'tn onla­rın sû-u a'malini tezyin etmesine müsaade eylemek ve herkes is­lediği amelini beğenmektir. Çünkü; beğenmese hiç kimse beğen­mediği şeyi birrıza işlemez. Her kim ki, birrıza her ne işlerse onun itikaadmda o amel güzeldir. Binaenaleyh; çirkin amelleri işleyen kimselere şeytan o ameli güzel gösterir ve o da Seve seve işler.

Ayetin sebeb-i nüzulü; müminlerin putlara sebbedip, müşrik­lerin de Cenab-ı Hakka sebbetmekle mukaabele etmeleridir; Yahut Ebû Tâlib'in maraz-ı mevtinde Kureyş'in rüesâsının Ebû Tâlib'e Resulullah'ın putlarına sebbetmemesini tavsiye etmesini Ebû Tâ-lip'ten rica etmeleri üzerine, Ebû Talip Resulullah'a putlara seb­betmemesini söylediğinde, Resulullah'ın onları tevhide davet et­mesi üzerine Kureyş'in hiddetle fena sözlerde bulunmaları sebep olduğu mervidir.

Hulâsa; müşriklerin putlarına sebbetmek, onların Allah'a seb­betmelerine sebep olduğuna binaen sebbolacak yerde puta sebbet­mek caiz olmadığı ve her ümmete şayan vasıtasıyla amellerinin tezyin olunduğu ve her ümmetin mercii Rabbi Tealâ'nın huzuru olduğu ve Allahü Tealâ'nın onlara amellerini haber vereceği ve fenalığa sebep olacak işi işlemek caiz olmadığı bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir. [92]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin bazı şüphelerini beyan edip cevap verdikten sonra, diğer şüphelerini beyanla cevap vermek üzere buyuruyor.

[Kâfirler yeminlerinin son derecesiyle Allahü Tealâ'ya ye­min ettiler ve dediler ki, «Eğer kendilerine istedikleri mucize ge­lirse elbette o mucizeye iman edeceklern. Yâ Ekrem-er Kusul! Sen onlara cevapta de ki, «Âyetler ancak Allahü Tealâ indinde mah­fuzdur, isterse halk eder, istemezse halk etmez. Âyâtı icad etmek benim kudretim ve iradem tahtında değildir». Ne gibi şey size iş'âr etti ve bildirdi ki, âyetler gelse dahi onlar iman etmezler.]

Yani; her ne kadar âyet gelse, iman edeceklerine dair yemin etseler de onlar iman etmezler. Size ne gibi sebep bildirdi onların iman edeceklerini de, imanlarını ümid edersiniz. Ben bilirim ki, onlar âyet gelse de iman etmezler ve lâkin siz bilmezsiniz. Zira; onlar adem-i imana iradelerini sarfedeceklerine bizim ilmimiz ta­allûk etti. Binaenaleyh; istedikleri mucize gelse dahi iman et­mezler. şiddet ve envâ'-ı te'kid ile yemin etmektir.

Çünkü; Kureyş kabilesi Kur'ân'ın mucize olduğuna kanaat etme­yerek, Kur'ân'm haricinde birtakım mucizeler taleb ettiler ve âyette beyan olunduğu veçhile «Eğer bizim istediğimiz mucize ge­lirse Muhammed (S.A.) in nebi olduğunu bilir ve mucizesine iman ederiz» dediler ve şiddetle yemin ettiler. Lâkin yeminlerinin sahte olduğunu beyan için bu âyet nazil olmuştur. Fakat her ne kadar yemin etseler de Vacip Tealâ iman etmeyeceklerini bildiği için onların istedikleri mucizeyi halketmedi ve resulüne «Mucize; Al­lah'ın elinde olduğunu ve mucize halketmek Allahü Tealâ'ya mahsus olup, kendi kudreti tahtında olmadığı» nı beyan buyurmasını emretti ve Resulullah da emri ilâhi veçhüzere beyan buyurmuştur. Çünkü; Allahü Tealâ onlara mucize gelse dahi iman etmeyeceklerini sarahaten beyan etmiştir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile cüm­lesinde bulunan lâfzı istif}ıam-ı inkârıdır ve 'da bulunan lâfzı kesirle kıraat olunduğuna nazaran iptidâ-yı kelâmdır ve hitap; müminleredir. Çünkü; kâfirler «Âyet gelse iman ederiz» diyerek yemin ettiklerinden ehl-i iman müşriklerin imanına tama' ederek Resulullah'a «Yâ Resulallah! Rabbimize duâ etsen de âyet gelse, bunlar da iman etseler, şevket-i islâmiye te-zayüd eder» demişlerdi. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Ey mü­minler! Size ne gibi, şey bildirdi ki, âyet gelse onlar iman eyleye­cekler ve neden istidlal ediyorsunuz ki, bunlar yeminlerinde sebat edecekler? Halbuki âyetler onlara geldiğinde muhakkak iman et­mezler. Binaenaleyh; yeminlerine aldanmayın] demektir.

lâfzı fetha ile kıraat olunduğunda kelâmda mukadder

vardır ki takdirindedir. Buna naza­ran manâ-yı nazım: [Ey müminler! Size ne gibi şey bildirdi ki, müşriklere istedikleri mucize geldiğinde iman edeceklerini veya­hut iman etmeyeceklerini ve neden cezmettiğiniz âyet gelirse iman edeceklerini] demektir.

Yahut 'de bulunan lâfzı manâ-yı nefyi müfîd değildir. Şu-haİde kelâm nefiy suretinde ispattır. Buna na­zaran manâ-yı nazım :. [Ey müminler! Âyetler gelirse onların iman edeceklerini ne gibi şey size bildirdi?] demektir. [93]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin âyet gelse dahi iman etmeyeceklerini beyan ettiği gibi imana salih kalpleri ve âsârı müşahedeye sâlih gözleri olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Biz kâfirlerin kalplerini hakka meyletmekten ve gözlerini hakkı müşahede etmekten döndürürüz. Evvelâ davet olundukların­da iman etmedikleri gibi iman etmezler, mütehayyir ve mütereddid oldukları halde tuğyan ve isyanlarında onları terkederiz.]

Yani; kâfirler iman etmezler. Zira; onlar taklide ve imandan i'raza münhemik olup irade-i cüz'iyelerini küfre. sarf ettiklerinden dolayı kalplerini hakkı kabulden ve gözlerini hakka delâlet eden âyetleri müşahede etmekten tağyir ederiz. Binaenaleyh; evvelki âyetleri gördüklerinde iman etmedikleri gibi ikinci bir âyet gelse dahi iman etmezler ve biz onları isyanlarında mütehayyir olduk­ları halde terkederiz. Çünkü; temerrüd ve inatlarından vazgeç­mezler ve iman cihetine meyletmezler. Binaenaleyh; onlar nazar-ı ibret ve istidlalle âyetleri düşünmezler ki, kalbleri hakkı idrak etsin ve gözleri görsün.[94]

 

SEKİZİNCİ CÜZ

 

Vacip Tealâ kâfirlerin iman etmeyeceklerini icmâlen beyan­dan sonra adem-i imanlarını tafsil etmek üzere buyuruyor.

[Eğer biz onlara melekleri inzal etsek ve ölüler konuşsalar ve herşeyi muvâceheten ve suret-i alâniyede onlar üzerine cemV etsek iman eder olmadılar. İllâ imanlarına meşiyet-i ilâhiye taal­luk etmek müstesnadır ve lâkin onların ekserisi cahillerdir.]

Yani; kafirlere istedikleri veçhüzre biz semâdan melekleri indirsek, senin nübüvvetine melekler şehâdet etseler ve arzuları üzerine ölüleri diriltsek mevtalar onlara tekellüm etseler ve senin hakkaa nebi olduğunu tasdik ve herşeyi onlar üzerine kefil ve on-Zarı irşada taahhüd eder oldukları halde cenı'etsek onlar da seninle beraber irşada çalışsalar, küfrüzre ısrar eden kâfirler seni tasdik ve iman eder olmadılar. Hiç bir vakitte iman etmezler, illâ iman­larına meşiyet-i ilâhiye taallûk ettiği zaman iman ederler ve lâkin nâsın ekserisi Allah'ın kaza ve kaderini bilmez cahillerdir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyet-i celile kâfirlerin «Resulullah üzerine ikinci bir mucize gelse iman ederiz» dediklerine cevap olduğu gibi kâfirleri tekzip ve istedikleri âyet gelse dahi iman etmeyeceklerinden âyetin gelmesinde fayda olmadığını beyan et­miştir. Çünkü; imana meyledenlere mucize-i vahide kâfidir. Ev­velki mucizeyi kâfi görmeyenlere, ikinci bir mucize gelse dahi kâfi görmezler, üçüncü ve dördüncüsünü de talepten hâli kalmazlar ve bu hâl ilâgayrınnihaye devam edeceğinden nübüvvet kapısı kapan-, mak icab eder. 

suret-i alâniyede herşeyi cem' etsek demektir. Yahut kefalet manâsına olan kabilin cem'idir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Biz söz söyleyen ve söylemeyen herşeyi cem' etsek de onlar senin nübüvvetini tasdik ve söylediğin sözlerin hak-kaaniyetine şehadet ederek kâfirleri irşada kefalet etseler yine iman etmezler] demektir. Çünkü; imana meyledip iradelerini sar-fetmek yok ki, onlara mucize gelmek ve söz söylemek ve şehadet etmek te'sir etsin.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile küfür ve imanın cümlesinin meşiyet-i ilâhiyeyle olduğuna âyet delâlet eder. Zira; irade-i ilâhiyeden hariç birşey yoktur. Şu kadar ki, abid iradesini küfre sarfeder, Allahü Tealâ da murad buyurur ve kezâlik imana sarfeder, Allahü Tealâ da imanını irade eder. Binaenaleyh; imana muvaffak olur.

Âyet-i celile ehl-i Mekke'den Kur'ân'ı ve Resulullah'ı istihza edenler haklarında nazil olduğu Fahr-i Razi ve Hâzin'iri beyanları cümlesindendir. Çünkü; Kureyş'in süfehâsı Resulullah'a alâtari-kil'istihzâ «Melekler gelse nübüvvetine şehadet etseler de biz de iman etsek» veyahut «Babalarımızı ihya etsen de söylediğin söz­lerin hak veya batıl olduğunu onlardan sual etsek» demeleri üze­rine âyetin nazil olduğu mervidir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile «Ekserisi cahillerdir» demek; «On­lara her istedikleri âyetler gelmiş olsa iman etmeyeceklerini bil­mezler. Binaenaleyh; iman edeceklerine yemin ederler» demektir. Yahut «Müminlerden ekserisi onların iman etmeyeceklerini bil­mediklerinden kâfirlerin imanlarına tamam ederler» demektir. [95]

 

Vacip Tealâ Resulullah'm kavminin ahvalini beyan ettiği gibi her nebi için bir takım düşmanlar bulunduğunu dahi beyanla habibini tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Habib-i Zişan'ım! Sana birtakım adavet eder düşmanlar halk ettiğimiz gibi her nebi için ins ü cinnin şeytanlarını biz düşman kıldık ki, bazısı bazısına sözün batıl v,e yalan olanlarını söylerler, aldatmak ve mağrur etmek için vesvese edip birbirlerini enbiyaya ve şeriatlarına iftira ve adavet etmeye teşvik ederler ve eğer Rab-bin Tealâ onların imanlarını murad etmiş olsaydı bu gururu ve erâcifi işaa etmezlerdi. Halleri böyle olunca onları iftirâlarıyla be-taber terket.]

Bu âyet-i celile Resulullah'ı tesliyedir. Yani «Seni birtakım düşmanlarla müptelâ "kıldığımız gibi senden evvel geçen enbiya biraderlerini dahi ins ü cinnin mütemerrid ve âsîleriyle müptelâ kıldık. Şu halde düşmanla müptelâ olmak sana mahsus bir hâl de­ğildir. Binaenaleyh; mahzun olma» demektir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kâfirlerin enbiyaya adavetleri Allah'ın halketmesiyledir. İns ü cinnin şeytanlarıyla murad; âsî­leri ve mütemerridleridir. Şeytan'm habîs olanları insanın habîs olanlarına vesvese eder ve ehl-i imana kendi musallat olduğu gibi insanın mütemerrid olanlarını dahi musallat kılar ve insanın şey-tan'ı cinnin şeytan'mdan daha eşed olduğu Resulullahtan mervi-dir. Çünkü; insanın mütemerrid olanları diğer insanlarla açıktan ülfet ve ünsiyet ettiğinden şeytan'dan daha ziyade iğfale müsaittir. Binaenaleyh; her zaman fena fikirde ve din aleyhinde olanların birtakım sâdedil kimseleri idlâl ettikleri görülmektedir ve bu mi­silli kimselerin efâli şeytan'm ef'âline müşabih olduğundan onlara da şeytan denilmiştir.

Yahut §eyâtînle murad; İblis'in evlâdıdır. Fakat İblis'in evlâtları iki kısım olup bir kısmı insanları, diğer kısmi da cin­leri iğfale me'mur olduklarından âyette ins ü cinnin şeytanları denmiştir. Şu ihtimale nazaran şeytan; cinne mugaayir bir nevi­dir. İnsanları iğfale sa'yettiği gibi cinleri iğfale dahi sa'yederler.

Bu âyette vahyle murad; vesvese ve sür'atla te'sir eden ima ve işarettir. Zuhruf ; .dışyüzü güzel, iç yüzü çirkin ve batıl manasınadır. Gurur; aldatmaktır. Buna nazaran ma-nâ-yt nazıxfi -" [Şeytanların bazısı bazısını ve zuafâ-yı nâsı aldatmak için dışı güzel, içi batıl sözlerle vesvese ve sür'atla haktan batıla meyletmesini iş'âr ederler] demektir. Binaenaleyh; şeytan'ın iğ-fâliyle insan ânı olarak bir fenalık yapar ki, ölünceye kadar neda­met eder, fakat nedamet fayda etmez. [96]

 

Vacip Tealâ şeytan'ın iğfalinin hikmetini beyanetmek üzere buyuruyor.                                                                          

fAhirete iman etmeyenlerin kalpleri bâtıla ve o zahiri zîy-netli ve bâtını yalan olan sözlere meyletsinler, bâtıl ve mıızahraf olan söze razı olsunlar ve o kâfirler kesbedici oldukları ef'âl-i ka-bâyihi kesbetsinler için şeytanların bazısı bazısına vahyeder ve biz onlara kudret veririz.]

Yani; biz her nebiye düşman halkettik ve insanları iğfal için ins ü cinnin şeytanlarına kudret verdik ki, âhirete iman etmeyen kâfirlerin kalpleri şeytanların gurur ve iftiralarına meyletsinler ve dışı yaldızlı içi ağulu olan sözlere kendi nefisleri için razı olsun­lar ve kesbetmekte oldukları akaaid-i bâtıla ve a'mâl-ı fâsideleri kesbetsinler ki, sû'-u ihtiyarları sebebiyle cezalarını görsünler de şeytan'ın vesvesesine aklananlarla aldanmayanların beyinleri fark ve temyiz olunsun ve aldananlar azap görsünler ve aldanmayanlar ecr ü mesûbât alsınlar.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âhirete iman; envâ'-i hay­rata bâdı ve sebep olduğuna ve âhirete adem-i iman; bâtıl sözleri kabul ve şehevât-ı nefsâniyeye tebaiyeti icab ettiğine işaret için iman vacip olan şeylerden yalnız âhirete iman etmedikleri tasrih buyurulmuştur. Çünkü; âhirete iman etmeyen kimsenin himmeti hemen dünyaya ve şehevâtına meyletmek olduğundan efâl-i ha-bîsenin hiçbirisinden çekinmez ve aklına ne- gelirse işler. Zira âhi-ret korkusu yoktur. Ahvâl-i bâtılayı dinlemeye razı oldukları için kemâl-i arzu ve iştihâ ile işler ve kabâyihi mezâyâ-yı insaniyeden addetmekten çekinmediği gibi irtikâb ettiği cinâyâtı makaa-mı iftiharda serd ü beyan eder hiç kimseden perva etmez, Amma âhi­rete iman ederi kimse akıbet umuru ve âhirette olacak ahvâli bil­diği için akvâl-i batılaya asla meyletmez. Çünk'ı; cezasından korkar.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyet; âlim olan bünye-i in­saniye olmayıp, ilim kendisiyle kaaim olan eczasından bir cüz' olduğuna delâlet eder. Zira; insanın eczasından bâtıl söze meyle­den yalnız ilim, kendisiyle kaaim olan kalp olduğunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü ef'ide ; fuâdın. cem'i-dir. Fuâd ise; kalp manâsına olduğundan bâtılı dinleyecek ve bâtıla meyledecek kalp olduğu beyan olunmuştur ve dimağ da kalbin âlâtmdandır. [97]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin istedikleri mucizenin maaziyâdetin hâ­sıl olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın başkasını hakem taleb edeyim mi? O Allahü Tealâ şol zat-i eceli ü a'lâdır ki, size ahkâmı tafsil eder kitap inzal etti ve şol kimseler ki, biz onlara kitap verdik, onlar bilirler ki, Kur'ân hak olarak Rabbin Tealâ tarafından nazil olmuştur. Binaenaleyh; sen şekkedicilerden olma.]

Yani; şeytari'ın müzahrefâtına. meyledeyim de beynimizde hükmedecek Allah'ın gayrı bir hakem mi arayayım? Halbuki Al-lahü Tealâ ahkâmı tamamıyla beyan eder mufassal olarak size Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi hakla bâtıl beynini tefrik eder kitabı in­zal buyurdu. Şol kimseler ki, biz onlara Tevrat ve İncil gibi kitap verdik. Onlar Kur'ân'm hakka nıukaarin olarak Rabbin Tealâ ta­rafından nazil olduğunu bilirler. Hâl böyle olunca onların Kur'ân'm hak olduğunu bildiklerinde asla şek ve tereddüd edicilerden olma. Zira; biz sana onların bildiklerini beyan ettik ki, sen tereddüd et-meyesin.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette hakem hâkim manâsına olup belki hakem; hâkimden daha kuvvetli manâya de­lâlet eder.

Bu âyette Vacip Tealâ resulünün risaletini iki cihetle İspat etmiştir: Birincisi; Kur'ân gibi evvelin^ ve âhirinin ulû­munu cami' bir kitapla mümtaz olmasıdır. İkincisi; Tev­rat ve İncil gibi kütüb-ü sabıkanın risalet-i nebevîyeye delâletleri vasıtasıyla ehl-i kitabın risalet-i neb'evîyeye vakıf olmalarıdır. Şu halde onların hasedlerinden nâşî inkârları bilmediklerinden değil­dir. Çünkü; bildiği şeyi taassubundan ve hasedinden nâşî inkâr etmek, ekseri insanlarda her zaman müşahede olunmaktadır ve ehl-i kitabın inkârları da bu kabildendir.

hitabı zahirde Resulullah'a ise de hakikatta üm-metinedir. Yahut ümmetin her ferdinedir. Yahut «Ehl-i k' abın Rabbin Tealâ tarafından nazil olduğunu bildiklerinde şekketme» demektir.

Cenabri Hak Resulullah üzerine Kur'ân'ı inzal etmekle nübüv­vetin sıhhatma hükm-ü kat'î ile hükmettiğinden nübüvvetin sıh­hatini ispat için diğer mucizeye ihtiyaç yoktur. Çünkü; Resulul-lah'ın nübüvvetini ispatta Kur'ân kâfi ve vâfidir. Binaenaleyh; Kur'ân'a kanaat etmeyen hiçbir mucizeye kanaat etmez ki, Kur*-ân'dan başka mucize gelsin. [98]

 

Vacip Tealâ Kur'ân'm sıdk-ı nübüvvete delâlet eder mucize yönünden kâfi olduğunu beyanettiği gibi Resulullah'm mucizesini nübüvvetini ispata kâfi olup, noksan olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.      

[Yâ Ekrenı-er Rusül! Rabbin Tealâ'nın kelimesinden ibaret olan Kuran vaadinde sidik ve hükmünde adalet yönünden tamam oldu. Asla noksan kalmadı. Çünkü; ihbarında yalan ve ahkâmında asla zulüm yoktur. Gerek ümem-i maziye hakkında, gerek ilâyev-milkıyam zuhur edecek havadiste haberleri vakıa mutabıktır, asla hulf yoktur. Emir ve nehiy, haram ve helâl gibi bütün ahkâmı ada­lete muvafıktır. Rabbin Tealâ'nın kelimâtını tebdil ve tahrif ve ilâyevmilkıyam ahkâmını tağyir edici yoktur. Zira; senin bi'setinle emr-i nübüvvet ve risalet tamam ve bâb-ı v^ıhiy münsed oldu. Bi­naenaleyh; sen enbiyânın hâtemi ve rusül-ü kiramın seyyidi oldun. Allahü Tealâ kullarının sözlerini duyar ve işlerini bilir.] Şu halde kâfirlerin nübüvvetini inkârlarından dolayı senin için esef yoktur. Zira; Cenab-ı Hak senin halini ve onların hallerini bilir ve herke­sin haline göre muamele eder.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile kelime yle murad; Kur'-ân'dır. Zira Kur'ân; hak ve sâdık ve muciz olmakta kelime-i va­hidedir. T ara ara olması yla murad; Resulullah'm nübüv­vetinin sıdkına delâlet yönünden kâfi ve ilâyevmilkıyam mükel­lefinin muhtaç olduğu itikad ve amele müteallik mesâilin cümlesi üzerine müştemil olmasıdır. Kelimât-ı ilâhiyede yalan olmadığı cihetle de tamamdır. Zira kelâmda yalan; noksandır. AdiIle murad; ahkâmında zulüm olmamak ve haberinde vukuata mutabık olmaktır. Çünkü; Kur'ân'da hâsıl olan şey; ikidir : Birinci­si; haber, ikincisi; tekâlife müteallik emrü nehiydir. Amma mükellef ister melek olsun, ister insan ve cin olsun, her sınıf hakkında varid olan emr ü nehyin cümlesi adalettir, hiçbir ferde zulüm yoktur. Haberler gerek zâtullah ve sıfâtullaha müteallik olsun, gerek ef'âl-i ilâhiye ve ahvâl-i âhirete müteallik olsun cümlesi sâdıktır, hiç birinde yalan yoktur.

Kâfirlerin Kur'ân. hakkında şek ve şüpheleri Kur'ân'ın hak­kaniyetine asla halel getirmez. Zira; kâfirlerin fena sözlerinin sıd-kı nübüvvete delâlet eden delâilin esasında asla tesiri olamaz. Zi­ra; kelime-i ilâhiye tebdil ve tağyir -kabul etmez, kıyamete kadar tağyirden masundur. [99]

 

Vacip Tealâ delâil-i kafiye ve kelime-i ilâhiye olan Kur'ânla nübüvvetin sıhhati sabit olduktan sonra keferenin sözlerine iltifat lâyık ve münâsip olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Eğer sen yeryüzünde olan kimselerin ekserisinin sözüne itaat edersen, seni tarik-ı ilâhiden çıkarırlar ve tarik-ı dalâlete şevke­ti erler. Zira; onlar delâile ittiba etmezler, ancak kendi zan ve tah­minlerine ittîba ederler ve onlar söylemez, ancak yalan söylerler. Senin Rabbin Tealâ kendi tarîkından çıkan kimseyi iyi bilir. Hal­buki Vacip Tealâ tarîk-ı hakka vâsıl olanları herkesten ziyade bilir.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Eğer sen yeryüzünde olan kimse­lerin ekseriyetini teşkil eden câhil ve havâ-yı nefsine tebaiyet eden kâfirlerin zâtullah ve sıfâtullah ve ahkâm-ı şâire hakkında söyle­dikleri hezeyana ittiba ve itaat edersen onlar seni tarîk-ı hak olan tarîk-ı ilâhiden idlâl ederler. Zira; dâll olan kimse ancak dalâletle emreder. Çünkü; onlar ancak zanlarına tebaiyet ederler ve taklid ettikleri pederlerini hak üzre zannettiklerinden cehaletleri sebe­biyle pederlerinin siyretine kanaat, zan ve tahminlerine ahkâmı binâ ederler ve ancak yalan söylerler. Zira; Allahü Tealâ'ya velet isnadı ve putları şerik ve itikad ve meyteyi helâl addetmeleri gibi birtakım evhâmâta ittiba ederler ve iftira alâllahtan çekinmezler ve senin Rabbin Tealâ tarîk-ı ilâhiden çıkanları ve tarîk-ı ilâhiye girmekle ihtida ederek kat'-ı mesafe edenleri herkesten ziyâde! bilir ve bu iki fırkanın hallerine göre ceza verir.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette idlâlin taallûku; üçtür: Birincisi; zâtullah ve sıfâtullahta ikincisi; nübüvbet ve ahvâl-i âhirete müteallik usul-ü itikaadiyede, üçün­cüsü; hill ü hürmete müteallik ahkâm-ı ilâhiyede olur. Zira kâfirler Resulullah'a ve müminlere mücadele ettiler ve «Size ne oluyor ki, kendinizin kestiğiniz ve öldürdüğünüz hayvanâtı ekleder de Allah'ın öldürdüğü meyteyi ekletmezsiniz?» diyerek ah­kâm-ı ilâhiyeye müdahaleleri üzerine bu âyetin nazil olduğu mer-yidir. Zira; havâ-yı nefse ittiba ve cehalet sâikasıyla, hakka bâtıl ve bâtıla hak demekten çekinmedikleri için Cenab-ı Hak onların

sözlerine ittibadan nehyetmiştir. onlar hill ü hürmette ve pederlerini taklidde ittiba etmez, ancak zanna ittiba ederler. onlar söylemez, ancak Allahü Tealâ şunu helâl kıldı diğerini haram kıldı diyerek yalan söylerler de­mektir. Çünkü; zan ve tahmin üzere yalan söylenmektir.

"Bunların ittiba ettikleri mezhepleri zan üzerine müesses ve selef­lerini taklidden ibarettir. Binaenaleyh; itikadlarınm kat'iyetini iddialarında yalan söylerlere buyurmuştur. Hak zahir olup bâtıl beyan olunduktan sonra onların umurunu halika tefviz etmek lâ­zım olduğuna işaret için Vacip Tealâ dâll olanla mühtedî olanları bildiğini beyan etmiştir.

Âyet-i celilede hitap; zahirde Resulullah'a ise de hakikatta ehl-i İslamadır. Şu halde insanlara lâzım olan daima havâ-yı he­vesine ittiba eden fâsıklardan içtinab etmek olduğunu Cenab-ı Hak tavsiye buyurmuştur. Çünkü; havaya ittiba etmek her zaman in­sanı helake götürür ve fenayı intaç eder. Binaenaleyh; insan için gerek kendi havasına ve gerek gayrın havasına ittibadan hazer etmek ehem ve elzemdir. [100]

 

Vacip Tealâ ahkâmda ehl-i havanın re'yine ve sözüne ittiba etmemek lâzım olduğunu beyandan sonra, ittiba etmeye şâyân olan şeyi emretmek üzere buyuruyor.

[Kâfirlerin sözüne ittiba etmeyince eğer Allah'ın âyetlerine iman ve resulünü tasdik edici iseniz, üzerine Allah'ın ismi zikro­lunan şeyi ekledin.]

Yani; Allahü Tealâ'mn size mubah kıldığı hayvânat-ı ehliye ve vahşiye ve kuşlardan yemek murad ettiğinizde eğer ahkâm-ı ilâhiyeye mümin iseniz onları zebhederken Allah'ın ismi zikrolu-nanları yiyin, yoksa Allah'ın gayrının ismi zikrolunarak kesilen şeyleri yemeyin.

Bu âyette ekIİIe emir; ihâhe içindir, vücub için değildir. Hîn-i zebhinde besmele zikrolunan şeyi ekletmek mubah­tır. Amma Allah'ın gayrının ismi zikrolunan veyahut kendi ken­dine helak olan hayvanın etini ekletmek caiz olmadığına işarettir. Zira birşeyle emir; o şeyin zıddmdan nehyi mutazammındır. Bina­enaleyh; Allah'ın ismi zikrolunan şeyi yiyin demek; «Allah'ın ismi zikrolunmayan şeyi yemeyin» demektir. Binaenaleyh; müşrikle­rin kestikleri hayvanâtı yemek haramdır. Zira; onlar ibadet ettik­leri putlarının isimlerini zikirle kestiklerinden haram kılınmıştır. [101]

 

Vacip Tealâ ismullah   zikrolunanlarm ekli   mubah olduğunu beyandan sonra ekletmeyenleri tevbih etmek üzere buyuruyor.

[Size ne gibi şey arız oldu ki, Allahü Tealâ'nın ismi zikrolu-nan şeyi ekletmez, haram addedersiniz ve ne gibi şey onu eklet­mekten sizi mehetmiştir. Halbuki kitabınızda resulünüz lisanıyla sizin üzerinize haram olup illâ ekline muztar olduğunuz şeyi Al­lahü Tealâ size lâyıkı veçhüzere tafsil etti. Nâstan çokları havâ-yı nefisleriyle kendilerini ve gayrıları bilmeyerek elbette idlâl eder­ler. Ind-i ilâhide helâl ve haram olan şeyi bilmezler. Binaenaleyh; onların sözüne iltifat etmeyin. Zira; Rabbin Tealâ hudud-u ilâhi-yeyî tecavüz edip, Allah'ın helâl kıldığını haram ve haram kıldı­ğını halâl itikad edenleri bilir ve onlar m cezâ-yı sezalarını verir.]

Vacip Tealâ haram olan şeyleri diğer âyetlerde tafsil ettiğini ve haramın ekline zaruret messederse zaruret mündefi' olacak ka­dar ekletmek mubah olduğunu beyan buyurmuştur. Çünkü zaru­ret; haram olan şeyleri mubah kılar. Binaenaleyh; zaruretin her meselede istisna teşkil eder ayrı bir mevkii vardır.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile mücerret, taklitle umur-u din­de havâ-yı nefis üzre söz söylemenin haram olduğuna âyet delâlet eder. [102]

 

Vacip Tealâ muharremâtı tafsil ettiğini beyandan sonra bil-külliye terki lâzım olan şeyi beyanetmek üzere  buyuruyor.

[Ey müminler! Âzâ-yı cevârihle olan günah-ı zahirîyi ve kalp­le olan günah-ı bâtınîyi terkediıı. Zira; şol kimseler ki, onlar gü­nahı keshettiler, kesbettikleri günahlarla yakında cezalanırlar.]

Yani; zahirî ve bâtınî günahları terketmek vaciptir. Zira; gü­nah işleyecek kimseler işledikleri günahla cezalanacaklarından âkil olan kimsenin ceza icab eden şeyi terketmesi elbette ehem ve elzemdir.   

Fahr-i Razi, Kazi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran günahı zâhirle murad; âzâ-yı cevârihten sudur eden günahtır. Bâl1nla murad; kalple olan günahtır. Binaenaleyh; zahir ve bâ­tın, hafî ve celî günahları terkle emir; bilumum günahları terkle emirdir.

Yahut zdhirle murad; suret-i alâniyede vuku bulan zina, bâtınla murad; suret-i hafiyede vuku bulan zinadır, diyenler var­sa da Feth-ül Beyan'da zikrolunduğu veçhile esah olan umum-u muharremâta şâmildir. Zira; lâfzın umumu maâsînin envâ'ına şü­mulünü icab ettiğinden bazı muharremâta tahsisi iktizâ eder bir sebep olmadığından bazı günaha tahsis etmekte bir fayda yoktur.

Zira; manâsına olduğu cihetle lâfz-ı âyet; insanların , kesbettikleri her günaha ceza olduğuna delâlet eder. Binaenaleyh; kalbe hutur edip işlemesine azm ü cezim tasmim ve tasavvur etmiş ve fiile çıkarmak için esbaba tevessül eylemiş ve lâkin fırsat bulamamış olduğu günahlardan mesul olacağına âyet delâlet eder. Amma kalbe hutur etmiş de işlemesine meyletmemiş ve esbabına tevessül de etmemiş olduğu hatırattan mes'ûl değil­dir. Zira; kalbe hutur eden hatırat, zarurî olup, ihtiyarî değildir. [103]

 

Vacip Tealâ besmeleyle kesilen hayvanın eti helâl olduğunu beyandan sonra, besmele zikrolunmayamn haram olduğunu be-yanetmek üzere buyuruyor.

[Hîtı-i zebhinde Allah'ın ismi kendi üzerine zikrolunmayan hayvanın etini yemeyin. Besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek taat-i ilâhiyeden çıkmaktır. Müşriklerin size mücadele ve muhasama etmeleri  için  şeytanlar  dostlarına   vesvese ve mücadeleye teşvik ederler. Eğer siz müşriklere itaat eder de Allah'ın helâl kıl­dığını haram ve haram kıldığını helâl itikad ederseniz, siz de el­bette müşriklerdensiniz. Zira; Allah'ın gaynya itaat edenin Allah'a şirketmiş olacağında şüphe yoktur.]

Yani; hayvanâtı keseceğiniz zaman Allah'ın ismini zikredin. Kesildiğinde Allah'ın ismi zikrolunmayanı ekletmeyin. Zira Al­lah'ın ismi zifcrolunmayıp, Allah'ın gayrı putların ve sâirenin ismi zikrolunan şeyi ekletmek, muhakkak Allah'ın taatından çıkmak­tır. Şeytanlar taât-ı ilâhiyeden huruç eden fâsık dostlarına vesvese ederler ki, o dostları sizinle mücadele etsinler. Eğer siz onlara itaat eder, sözlerini dinlerseniz.müşrik olursunuz. Zira; müşrikin itika­dına dair olan sözüne inanan ve ittiba eden kimse elbette müş­rik olur.

Fahr-i Razi ve Nisâbûrî'de (İmam Atâ)'dan naklen beyan olunduğuna nazaran ismullah zikrolunmayan me'kûlât ye meşru­batın kâffesi haramdır. Zira; âyetin umumu cümlesine şâmildir. Sair fukaha «Âyet-i celile, zebholunan hayvana mahsustur. İsmül-lah zikrolunmaksızın kesilen hayvanın eti haramdır. Besmeleyi terki gerek amden ve gerek nisyanen olsun müsavidir» demişler­dir. (İbn-i Şîrîn) ile mütekellimînden bir taifenin ve İmam-ı Ma-lik'in mezhepleri budur. Amma İmam-j A'zam indinde eğer bes­mele amden terkolunursa haramdır. Nisyanen terkolunursa hal âl­dır. Zira' nisyan; indallah ma'füvdür. İmam-ı Şafiî indinde bu âyet-i celile, Allah'ın gayrı putların isimleri zikrolunarak zebho-lunanlara mahsus olduğundan Allah'ın gayrının ismi zikrolunma-yıp ismullah da zikrolunmamış olsa helâldir. İsmullahı terk; gerek amden ve gerek sehven olsun zararı yoktur. Yani müminin kestiği hayvanın eti mutlakaa Şafiî indinde helâldir.

Kâfirlerin mücadelesi yle murad; âyetteki ke­lâmlarıdır. Zira onlar; ehl-i imana ta'nettiler ve dediler ki, «Siz kendi öldürdüğünüzü ekledersiniz de Allah'ın öldürdüğünü eklet­mezsiniz, bu ise aklın hilâfınadır. Halbuki kelbin ve kuşların öl­dürdüklerini ekledersiniz» demeleridir.

Şeyâtın le murad; İblis ve îblis'in askerleridir. Çünkü; on­lar müşrikleri idlâl ve iğfal için vesvese ve ahkâm-ı şer'iyeye itiraza teşvik ederlerdi. Yahut Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanları veç­hile § ey atînle murad; Fâris mecûsîleridir. Çünkü; (İkrime)'-den naklolunduğuna nazaran meytenin hürmetine dair âyet nazil olunca Fâris mecûsîleri» ehl-i Mekke'ye mektup yazarak «Muham-med (S.A.) ve ashabı, Allah'ın öldürdüğünü yemezler de kendi öldürdüklerini ve av için besledikleri kelbin ve kuşların öldürdük­lerini nasıl yerler?» demişlerdi. Ehl-i Mekke de onların mektubu üzerine Resulullah'a ve ashabına itiraz ettiler. Zira; ehl-i Mekke'­nin Fâris ahalisiyle müşrik olmakta münâsebetleri olduğundan muhabere ve beyinlerinde mükâtebe cereyan eder ve mecûsîlerin

sözlerine itimad ederlerdi. Çünkü; Binaena­leyh; müşrikler bu mektup üzerine derhal itiraza sür'at ettiler, mücadele ve muhasamaya koyuldular. Allah'ın haram kıldığıriı halâl ve halâl kıldığını, haram kılan kimse Allah'ın gayrı bir hâkim ispat etmiş olduğundan müşrik olacağını beyan için Vacip Tealâ «Eğer müşriklerin sözüne itaat eder de halâle haram ve harama halâl derseniz muhakkak müşrik olursunuz» buyurmuştur.

Bu âyet dört hükmü' hâvidir : Birincisi; Allah'ın ismi amden terkolunarak kesilen hayvanın etinin haram, olmasıdır. İkincisi; besmelesiz kesilen hayvanın etini yemek fısk olmasıdır. Üçüncüsü; ehVi imanla mücadele etmek için şeytanların dostlarına fitne, fesad ve uesuese etmeleridir. Dör­düncüsü; eğer an Vtikaadin bir kimse müşriklere itaat eder ve inanırsa müşrik olmasıdır. [104]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin din~i ilâhide müminlere mücadele et­tiklerini beya'ndan sonra müminle kâfirin hallerini izah eder birer 'misal irad etmek üzere buyuruyor.      

[Siz müsâvî olur zanneder misiniz şol kimseye itaat ki, o kim­se meyyit mesabesinde câhil ve kâfirdi. Badehu biz onu hayat me­sabesinde olan nur-u iman ve İslâmla ihya ettik ve onun için nur-u imanı halkettik ki, o nûr-u imanla nâs beyninde tarîk-i müştakıma doğru yürür ve ahkâm-ı din ve şeriat-ı Muhammediyeyle amel eder. Hâl ü şanı şu minval üzere rüşd ü hidayet olan kimse şol kimse gibi olur ve ona müsâvî olur mu ki, o kimsenin sıfatı ve hâl ü şanı gecenin karanlığına benzeyen zulümât-ı cehil ve küfri-çinde kalmış, asla o zulümâttan çıkıcı olmadı? Zira; tarîk-i bâtıl­dan tarîk-ı hakka meyletmez ve iradesini imana sarfetmediğinden nûr-u iman ve İslâmla ihtida edememiş. Elbette nûr-u imanla ih­tida eden kimseye itaat etmek nûr-u imanla ihtida edemeyen kim­seye itaat gibi olamaz. Şu halde insan için tarîk-i savâba ihtida edenlere itaat etmek vaciptir. Yâ Ekrem-er Rusül! Biz müminlere imanı tezyin ettiğimiz gibi kâfirlerin amel ve itikad ettikleri küf-riyâtını dahi kendilerine tezyin ederiz.] Zira; iradelerini küfre sarfla irtikâb edince biz de onlara tezyin ederiz.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile âyet-i celile kâfirlere ita-attan müminleri tenfîr için sevkolunmuştur. Çünkü kâfirler; zulü­mât-ı cehil ve küfriçinde mütehayyir ve mütereddid gidecekleri tarîki bilmiyorlar, müminlerse nûr-u İslâmla münevver ve vahy-i ilâhîden müstefîd olduklarından gidecekleri tarîki biliyorlar. El­bette zulümât içinde olanlara iktida etmekten nûr-u imanla mü­nevver olanlara iktidâ etmek evlâ ve ma'kuldür.

Bu âyet-i celilenin (Ebucehil) ile Hz. (Hamza) hakkında na­zil olduğu mervidir. Çünkü; (Ebucehil)'in Resulullah'a bazı nâlâ-yık sözlerde bulunduğunu Hz. Hamza işitmiş ve henüz İslâm ol­madığı halde Ebucehil'i dövmüş. Ebucehil «Görmedin mi Muham-med'in bizim ma'budlarımıza sebbettiğini?» deyince Hz. Hamza «Sizin ma'budlarımz sebbe lâyıktır» deyip İslâm olması üzerine, bu âyetin nazil olduğu mervidir. Fakat Fahr-i Razi'nin beyanı veç­hile âyette temsil; bilûmum mümin ve kâfirlere şâmildir. Zira; lâfzın umumunu bazı eşhasa tahsise hacet olmadığı gibi tahsisini icabeder bir mucip dahi yoktur. Binaenaleyh; umuma şâmildir. [105]

 

Vacip Tealâ, müminle kâfirin hallerini birer misâlle izah et­tikten sonra her karyede kâfir ve zâlim olanlar karyenin büyük­leri olduğunu beyanetmek üzerebuyuruyor.

[Mekke karyesi gibi her karyenin büyüklerini o karyenin gü­nahkârları ve kâfirleri kıldık ki, o büyükler karyede hile ve hud v. etsinler ve zuafâ-yı nâsı iğfale çalışsınlar. Halbuki onlar hile et­mezler, ancak kendi nefislerine hile ederler. Zira; hilelerinin vizr ü vebali kendi nefislerine aittir, lâkin bilmezler ve zannederler ki, ehl-i taata hile ettik.] Halbuki er ve geç kazdıkları kuyuya kendileri düşerler.

Ekâbir kendi riyasetlerini muhafaza için her nebinin zama­nında küfrüzre ısrar ettikleri ve gadr ü mekre iktidarlarından do­layı nâsı iğfal ettikleri bu âyetle sabittir. Ebâtılı tervice sa'y ve ahlâh-ı zemîmeyi irtikâb edenlerin ekseriyetle maldar olanlar olduğu Fahr-i Razi'nin cümle-i beyânâtmdandır. Çünkü; mal bazı kimse hakkında nimet olursa da ekseri kimseler hakkında nikmet ve senimi katildir. Zira; malını maâsîye sarfetmesiyle onun malı kendi hakkında mühliktir.

Kureyş'in mekr ü hilesi; Mekke'nin etrafmdan gelen dört yol üzerine dört kimse oturturlar, onlar hariçten gelenlere Resulul-lah'ı zemmeder hâşâ «Sâhirdir, kezzâbdır, kâhindir» demekle halkı Resulullah'a imandan menetmek isterlerdi. Lâkin bu sa'yları se-meredâr oldu mu? Hayır! Belki bilâkis halkın Resulullah'a muhab­betlerini tezyid ettiğinden aleyhlerine zuhur edecek neticelerin mukaddematı oldu ve akıbet hileleri kendi ayaklarma dolaştı. Bi­naenaleyh; âlemde her hilekârın hilesinin neticesi böyle zuhur ettiğine âyet delâlet eder. [106]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mekrini beyandan sonra kemâl-i hased ve nifaklarını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Karyenin ekâbirine resulleri tarafından mucize geldiğinde onlar «Resullere verilen mertebe-i nübüvvetin misli bize i'tâ olu­nuncaya kadar elbette biz iman etmeyiz» derler. Allahü Tealâ risaletini vaz' edeceği mahalli bilir. Haseb, neseb, servet ü sâmân, evlât, a'vân ve mansıb gibi itibar-i zahirîye iltifat etmez. Zira; herkesin istidadını bilir ve ihsan edeceği kimseye atiyesim ihsan eder, kimsenin karışmak haddi değildir. Şol kimseler ki, onlar cürüm ve cinayet irtikâb ile kesbettiler. Onlar mal, câh, evlâd ü a'vân gibi birtakım müzahrefât-ı dünyeviyeye mağrur olarak ki­bir ve azamet ettiklerinden indallah onlara zili ü hakaaret ve âhi-rette hile ettikleri şeyler sebebiyle şiddetli azap yalanda isabet eder.]

Yani; rusül-ü kiram tarafından kâfirlere bir mucize geldiğin­de «Bize bu mucizenin misli gelmeyince iman etmeyiz» demekle kendilerinde nübüvvete lâyık bir mertebe gördüklerini beyan ederler. Halbuki Allahü Tealâ risaleti vaz'edeceği ve resul kıla­cağı kimseyi onlardan çlaha iyi bilir. Şu halde rusül-ü kiramla kendilerinde müsavat iddiasına kalkışan mücrimlere yakında dün­yada zili ü hakaaret Ve âhirette hileleri sebebiyle azab-ı şedîd isa­bet eder.

Bu âyet-i celile; her nebinin karyesinde bulunan mücrimlerin resullerine kemâl-i hased ve nifaklarını beyan eder. Hatta âyette beyan olunduğu veçhile Mekke ahalisinden bir kısmı risalet ve nübüvvet talebine kalkıştılar. Çünkü; (Velid b. Muğiyre) Re-sulullah'a «Eğer nübüvvet hak olsaydı bana gelirdi Zira ben; yaşta senden büyüğüm ve malım da seninkinden çoktur ve etbâ' ü a'vânım ziyade olduğundan nübüvvete elyakım» demesi üzerine âyetin nazil olduğu mervidir.

Ekseri Kureyş kendilerinde gördükleri azamet ve gurur sai-kasıyla risaleti kendilerine lâyık görerek «Biz beşeriyyette Mu-hammed (S.A.) e müsaviyiz ve mal ü câh, mansıb ve itibar-ı ha­riciyede ondan ziyadeyiz. Binaenaleyh; eğer onun dediği gibi be­şere risalet gelse bize gelmek lâzımdı. Madem ki, bize gelmedi, risaletin aslı yok ve davası yalandır. Şu halde resullere verilen mansıb bize de verilirse iman ederiz, verilmezse iman etmeyiz» dediler. Cenab-ı Hak bu davalarını reddetti ve buyurdu ki, «Allahü Tealâ risaleti i'tâ edeceği mahalli ve risâlete ehil ve elyak olan kimseyi bilir ve risâlete kendilerini ehil addederek azametfürûş-luk edenlere yakında azametlerine ceza olarak zili ü hakaaret ve şâir cinayetlerine mukaabil azab-ı şedîd isabet eder».

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile nüfus-u beşeriye mahiyette mü-sâvî olduğu halde bazısına mertebe-i nübüvvetin bahşolunması mücerret ihsan-ı ilâhidir, nefsin kisbiyle değildir. Maahâzâ mer­tebe-i nübüvvete nail olan zat-ı şerifin, hile, gadir, zulüm ve hased gibi ahlâk-ı zemîmeden beri olması lâzım olduğuna işaret için Va­cip Tealâ risâlete ehil olanları bildiğini beyan buyurmakla kendi­lerinde ehliyet gören kâfirlerin risâlete ehil olmadıklarını beyan etmiştir.

Sevap; ta'zîm ve menfaatla hâsıl olduğu gibi azabın da ihanet ve zararla hâsıl olacağını beyan zımnında şu ahlâkı zemîmeyle muttasıl, cürüm ve cinayeti mürtekip olanlara evvelâ ihanet ve saniyen azab-ı şedîd olan zarar-ı azîm isabet edeceğini beyan bu­yurmuştur. Çünkü azap; ayn-ı zarar olduğu gibi zili ü hakaret ve ihaneti dahi müstelzimdir. Binaenaleyh insan; kendinin lâyık ol­duğu mertebenin fevkinde bir mertebe talebinde bulunması had-sizlik ve Cenab-ı Hakkın kendine vermiş olduğu nimete razı olma­dığını iş'âr ettiğinden taraf-ı ilâhiden her zaman zili ü hakaarete maruz olduğu görülmektedir. [107]

 

Vacip Tealâ günahkâr olanların zili ü hakaarete dûçâr olacaklarım beyandan sonra hidayetini emrettiği kimsenin kalbine inşi­rah verdiğini ve idlâlini murad ettiği kimsenin kalbini tazyik et* tiğini beyanetmek üzere buyuruyor,

[Allahü Tealâ bir kimsenin hidayetini murad ederse nûr-u İs­lâm için kalbini açar ve lutf-u ilâhisiyle göğsünü ve kalbini geniş-lendirir. Binaenaleyh; o kimsenin kalbine iman girmesiyle kalbi ferahnak ve müsterih olur ve eğer bir kimsenin kendi sü'-u iradesi sebebiyle Allahü Tealâ idlâlini murad ederse kalbini daraltır, me-şakkata dûçâr eder. İslâmi o kadar soğuk ve güç görür ve muzta-rib olur ki, keenne semâya çıkıyor gibi ruhuna sıkıntı arız olur, elem-i ruhanî her tarafını ihata eder. İşte şu ıztırabmdan dolayı semâya çıkıp kurtulmasını arzu eden kimse gibi iman etmeyen kimseler üzerine Allahü Tealâ şeytan'ı musallat kılar veyahut iman etmeyenler üzerine Allahü Tealâ dünyada laneti ve âhir ette azabı musallat kılar.]

Yani; hidayet ve dalâlet abdin iracjesini sarfı ve Allah'ın hal-ketmesiyledir. Binaenaleyh; bir kimseyi Allahü Tealâ tevhidine îsâl ve Cennetine ithalini murad ederse o kimsenin kaalbini iman ve İslâm için tevsi' ve hakkı kabule hâzır ve imanın duhûlüne mevânidden salim kılar ki, o kimse imanı kabul etmekte asla güç­lük çekmez. Amma bir kimse ki, 'Allahü Tealâ onun idlâlini murad ederse kalbini daraltır, hakkı kabul edecek kapılan kapatır, imanı kabul onun için müşkül olur. Keenne semâya çıkacak gibi ıztırab içinde kalır. Yani; kudretinin haricinde olan bir şeyi vücuda ge­tirmek için çalışır gibi bir müzayaka içinde kalır. İşte şu kimsenin kalbi daralıp hakkı kabulden uzak olduğu gibi iman etmeyen kim­seler üzerine Allahü Tealâ şeytan gibi şerr-i mahız olan ve asla hayrı olmayan şeyleri musallat kılar ki, dünyada beyhude birta­kım sıkıntılar ve âhirette şiddetli azap içinde kaldığından dünyada ve âhirette rezîl ve rüsvâ olur ve hayatından fayda görmek şöyle dursun zarar-ı mahza dûçâr olur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile bu âyette İslâm için kalbin inşirahıy la murad; ragbet-i tâmme hâsıl olmak' tır. Çünkü; birşeyin akıbetinden menfaati çok ve hayrı zâid ve ticâreti zahir olursa, insan ona şiddetle meyleder, rağbet ve arzusu kuvvet bulur ve kalbi mutmain olur, rahat eder. Allaluı Tealâ'nın hidayetini murad ettiği kimsenin kalbini tevsi' etme­siyle murad; tarîk-i hakkı teshil ve imam müyesser kilmasıyla kal­binin nûrlanmasıdır. Ricisle murad; Şeytan'dır. Çünkü; iman etmeyenler üzerine şeytan musallattır. Yahut ricisle murad; asla hayır olmayan şeydir. Çünkü; iman etmeyenler hayırsız şey­lere müptelâ olurlar. Yahut ricisle murad; dünyada lanet ve âhirette azaptır. Binaenaleyh; iman etmeyenler dünyada zelil ve âhirette muazzep olurlar.

Bu âyet nazil olduğunda Resulullah'tan kalbin şerholunma-sından sual olunmuş. Cevaben «İman bir nurdur. Müminin kalbi­ne Allahü Tealâ vaz' eder, kalbi genişler ve münşerih olur» bu-yurunca ashabı tarafından «Buna alâmet var mıdır?» denilince Resulullah «Evet! Dâr-ı âhirete întişâb etmek ve dâr-ı dünyadan uzak olmak» yani «Her ümidini dünyaya bağlamamak ve ölüm gelmezden evvel ölüme istidad tahsil etmek de buna alâmettir» buyurduğu (İbn-i Mes'ud) Hazretlerinden mervidir.

Kâfirin, imanı kabulünde çekmiş olduğu güçlük, keenne se­mâya çıkacak gibi suûbetli olduğu beyan olundu ki, kâfire ima­nın kabulünü teklif; semâya çıkmasını teklif gibi demektir. Bina­enaleyh; şer'-i şerife rapt-ı kalbetmeyenlerin ahkâm-ı şer'iye ile amel etmek ne kadar güçlerine geldiği ve bir hükm-ü şer'iyi kabul onlar için dünyada en zor bir iş olduğu görülmekle her zaman âyetin sırrı zuhur etmektedir. [108]

 

Vacip Tealâ İslâm'ın tarîk-ı vâsi' olduğunu beyan ettiği gibi tarîk-ı müstakim olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Şu beyan olunan tarîk-ı İslâm ve tarîk-ı Kur'ân doğru bir yol olduğu halde, Rabbin Tealâ'nın kullarına ihsan ve ittiba etme­lerini emrettiği tariktir. Tezekkür şanından olup Kur'ân'ın vaa-zıyla muttaız olarak evâmir ve nevâhîsini kabul etmek şanından olan kavmiçin biz muhakkak hakkı kabul edenlere vahdaniyete ve hakkaaniyete delâlet eden âyetleri tafsil ettik. Asla noksan bırak­madık. Vaad ü vaîd, sevap ve azap, emr ü nehiy, helâl ve haram tariklarım tamamen beyan ettik ki, kimsenin i'tizara ve itiraza mecali kalmasın. Kur'ân'a temessük eden kavmiçin (Darüsselâm) isminde Rableri indinde cenneti ala vardır. Allahü Tealâ onların cemi1 a'mâl ve harekât ve sekenâtlarmda onların velisi ve umur­larına mütevellidir.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile âyetleri tafsil etmek; bahisleri birbiri akabinde getirmek ve mesaili gerek itikaadiyât ve gerek ameliyatı tamamıyla tafsil etmektir ki, hiç kimsenin şüphesi kal­masın ve herkes nazar-ı insafla nazar edince hakkı görsün ve bi­hakkın ayn-ı irfanla tetkik edince müşkülâtı hallolunsun.

Vacip Tealâ Din-i İslâm'ın ve ahkâm-ı Kur'ân'ın sırat-ı müs-takîm olduğunu beyandan sonra Kur'ân'a temessük edenlerin ecr-i azimlerini bildirmek için onlara (Darüsselâm) hazırlandığını beyan etmiştir. Binaenaleyh; bu âyette ehl-i imana vücûh-u adî-deyle teşrif ve ta'zîm vardır; Birincisi; darüsselâm olan cennetin onlara mahsus olmasıdır. İkincisi; selâmet onlar için Rableri indinde mahfuz olmasıdır. Üçüncüsü; Rab-lerinin onların velîsi olmasıdır. Zira; Cenab-ı Hakkın velayeti on­ların indallah mukarreb olmalarını müş'irdir ve abdiçin ind-i ilâ­hide kurbiyet kazanıp ulüvvü mertebeye nail olmaktan ziyade bir derece olamaz. Çünkü; her müminin gaye ve emeli takarrub ilâl-lahtır. Takarrub ilâllah da Kur'âri'la amel etmekle mümkün olduğundan Kur'ân'la âmil olan kimsenin umur-u din ve umur-u dün­yada cemi' mesâlihine mütekeffil olduğunu ve hıfız, harâseti ma-ûnet, nusret ve envâ'-ı hayratı îsâle, cemi' âfât ve beliyyâtı defe kefil olduğunu Vacip Tealâ bu âyetle ihbar buyurmuştur.

Allahü Tealâ'nın kullarına velayeti kullarının amel ve itaat-larmın devamı nispetinde olduğuna işaret için velayeti; amelleri sebebiyle olduğunu beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; abdiçin Ce-nab-ı Hakka ne kadar kurbiyet peyda etse ibadetini terketmek asla caiz olamaz. Çünkü; insanın tekâliften kurtulması üçşeyle olur: Sahavet, cinnet ve mevttir. Bu üçten başka hiçbir sebeple insan tekâlif-i ilâhiyeden kurtulamaz, velevki, nebi olsun. (Dârüsselâm), Selâm; Allah'ın ismidir. Dâr'ın selâm'a iza­feti teşrif içindir. Cennet-i A'lâ; Allah'ın darı demektir. Cemi' âfât, beliyât, mihnet ve meşakkattan selâmet olduğuna işaret için Cennet'e   Dârüsselâm   denmiştir.

Hulâsa; Din-i İslâm-tarîk-ı müstakim olduğu halde tarîk-ı ilâ­hî olduğu ve düşünmek şanından olan kavmiçin Cenab-ı Hakkın ahkam-ı şer'iyeye delâlet eden âyetlerini tafsil ettiği ve şeriatla amel edenler için (Dârüsselâm) isminde cennetin hazır ve herke­sin ameline göre Allahü Tealâ onların velisi olduğu bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. [109]

 

Vacip Tealâ sırat-ı müstakime temessük edenlerin nail ola­cakları derecâtı beyandan sonra temessük etmeyenlerin hallerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Biz ins ü cinni topladığımız gün «Ey cemaat-ı cin! İnsanları idlâl etmekle siz çoğalmıştınız» deriz. Ve cinlerin insandan dost­ları «Ya Rabbi! Bizim bazımız bazımızla intifa' ettik ve bizim için tayin ettiğin vakt-i muayyene geldik» derler. AUahü Tealâ onlara «Ebeden içinde kalıcı olduğunuz halde Cehennem ateşi sizin yeri-nizdir» der. Ancak Cehennemiden çıkmasını murad ettiği kimse­ler ebeden Cehennemide kalmazlar. Zira; Rabbin Tealâ hakîm ve alimdir.]

Yani; zikret habibim! Şol günü ki, o günde biz müşrik ve âsî­lerin cemisini hasrederiz ve onlara deriz ki, «Ey cemaat-ı cin! İn­sandan etbai çoğalttınız. Zira; pek çoklarını idlâl, fitne mevkile­rinde ikaa-ı maâsî, mehalike teşvik, evâmir ve nevâhînin ahkâ­mından ihraç ve şehevât-ı nefsaniyelerine terğib ettiniz. Onlar da kabul ettiler ve size ittiba ederek sözünüze aldandılar». Biz cin­lere böyle deyince insandan onların dostları hallerinden bahsede­rek derler ki, «Ey bizim Rabbimiz! Bizim bazımız bazımızdan in­tifa etti. Zira; cinler iğfal etmek ve envâ'-ı maâsîyi teshil ve müş-tehiyâtı tezyin eylemek ve insanlara sürür ve fitne ikaa eylemekle intifa ettikleri gibi insanların mütabaat ve müvalâtıyla intifaları hâsıl olmuştur. Çünkü; dünyada tarîk-ı şerri teshil etmek âsîler için menfaatten ma'dud idi. Zira; azıcık bir lezzete aldanıyor ve akıbette göreceği azabı düşünmüyordu. Hemen gün bu gün, yarın ne olursa olsun demekle vakit geçiriyordu. Senin bizim için tayin buyurduğun ecel-i muayyen olan yevm-i hesaba biz baliğ olduk ve geleceğimiz mahalle geldik, herşey meydana çıktı. Bizim sürür ve gururumuz gitti, hasret ve nedametimiz geldi». Onların bu ke­lâmlarına karşı Vacip Tealâ «Ebedî kalıcı olduğunuz halde Cehen­nem sizin makaammızdır, illâ Allahü Tealâ'nm sizi bir azaptan diğer bir azaba naklettiği zaman müstesnadır. Zira; Rabbin Tealâ hakîm ve alimdir. Efâli hikmete muvafık ve ilmi herşeyi muhit­tir. Binaenaleyh; sizin istihkaakınızm Cehennem olduğunu bilir ve sizi cinayetiniz mukaabilinde Cehennem'e koymak ayn-ı adalet ve hikmete mutabıktır» buyurur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile hasrolunan; insle cinnin mec-mûudur. Cinne hitap; tevbih içindir. Zira; dünyada temerrüd ve isyan etmişlerse de âhirette halleri itaat ve inkıyada.müntehi olacağını ve bu minval üzre tevbih ve tekdir olunacakları beyan buyurulmuştur.

İstiksar la murad; şerre davet ve bu daveti kabul ve icabetle insanların şeytanlara ittiba etmekle kesretin husulüdür: Çünkü; şeytan'dan davet ve insandan kabul ilâyevmilkıyâm vuku bulmaktadır. Şeyâtînin dâvetine icabet edenlerin de yevmen fe-yevmen tekessür ve tezâyüd etmekte olduğu gün gibi aşikârdır. Cinlerin insanlardan intifaları; davetlerine icabetle cinleri metbû' tanımak ve cinlerin onlara reis olmalarıdır. İnsanların cinlerden intifaları; cinlerin onları envâ'-ı şehevât ve lezzâta davet ve en-vâ'-ı maâsînin yollarını teshil etmekle dünyaca nefislerinin arzu ettiği şehevâta nail olmaları ve bu halin ecel-i muayyen olan mev­te kadar devam etmesidir. EceIle murad; mevttir. Yahut kıyamettir, yahut muhasebe zamanıdır.

Cenab-ı Hak onların ebeden Cehennem'de kalacaklarını beyan buyurmuştur. İllâ müstesna olan vakit; ebediyetten hariçtir. Müs­tesna olan vakitle murad; muhasebe zamanıdır. Çünkü; muhasebe zamanı henüz Oenennem'e girmediklerinden ebediyetten hariçtir. Yahut müstesna olan vakit; Cehennem'de bir azaptan azab-ı âhara nakli zamanıdır. Çünkü; ehl-i Cehennem tabakaat-ı nârdan taba-kaat-ı zemherîre veyahut aksi surette naklolundukları gibi azabil ahaftan azab-ı eşedde naklolunmaktan hâlî kalmayacakları nusus-u sâireyle sabittir. [110]

 

Vacip Tealâ cinle insanın bazısı bazısına mütevelli olduğunu beyandan sonra bu tevellinin hükm-ü ilâhiyle olduğunu beyanet-mek üzere buyuruyor.

[İnsle cinnîn birbirlerine mütevelli olup intifalarını beyan ettikleri gibi biz kesbettikleri seyyiât sebebiyle zâlimlerden bazı­sını bazısına mütevelli kılarız.]

Yani; insle cin üzerine azabı inzal ettiğimiz gibi insle cinden zâlimlerin bazısını bazısına musallat kılar ve umurlarını birbirine tefviz ederiz. Kesbettikleri seyyiâtları sebebiyle bazısı bazısına veli ve karîn olur. Dünyada birbirine dost oldukları gibi Cehennem'de de beraber bulunurlar.

Tefsir-i Hâzin'in beyanına nazaran zâlim; zâlim eliyle muâha-ze olunur. Çünkü; zâlime iane eden üzerine Allahü Tealâ dünyada o zâlimi musallat kılar. Mümin müminin velisi olduğu gibi zâlim de zâlimin velisi olur. Kezâlik insin zâlimleri cinnin zâlimlerinin velisi ve cinnin zâlimleri insin zâlimlerinin velisi olur ki, herbiri yekdiğerini dost bilir ve şerre âlet olmakta birbirlerine muavenet eder, iğfal ve idlâlda yardımcı olurlar.

(İbn-i Abbas) Hazretlerinden bu âyetin manâsı şöyle rivayet olunmuştur: Allahü Tealâ bir kavme hayır murad ederse kavmin hayırlısını onlara veli kılar ve eğer bir kavme şer murad ederse o kavim üzerine şerrârmı veli kılar. Şu halde reâyâ her ne zaman ki, zâlim olurlarsa Allahü Tealâ onlar üzerine zâlimleri musallat kılar. Binaenaleyh zâlimin zulmünden halâs olmak isteyen kavim için zulmü terketmek lâzımdır. Çünkü; kesbettikleri seyyiâtları zâlimin zulmüne istihkaklarını mucip olduğu bu âyette sarahatla beyan olunmuştur. Binaenaleyh; zulümden kurtulmak isteyen nef­sine ve neîöli:ir> başkasına zulmü terketsin. Nefsine zulüm; tekâ-lif-i ilâhiyede teUâsüla'ûr Şu tekâlif-i ilâhiyeyi terkederek nefis­lerine zulmedenlerin zâlimin zulmü altında ezilecekleri bu âyetle sabittir. Çünkü; nâs için elbette bir emir lâzım olduğu ve emir de nâsm haline muvafık olup eğer nâsm hali zulüm icap ederse emi-rin zâlim olacağı ve eğer nâsm hali adalet icab ederse emirin âdil olacağı Hz. Ali'den mervidir.

Hulâsa; nâsm gerek kendi nefislerine ve gerek âhara zülüm ve sair maâsîyi kesbetmeleri sebebiyle zulme müstehak oldukla­rında üzerlerine mütevellinin zâlim olacağı bu âyetten müstefad olan favâid cümlesindendir. Binaenaleyh zulümden halâs olmak isteyen kimsenin zulmü terketmesi lâzımdır. [111]

 

Vacip Tealâ yevm-i kıyamette kâfirleri tevbih edeceğini be­yan ettiği gibi kâfirlerin kıyamette cürümlerini inkâra mecalleri olmadığını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette taraf-ı ilâhiden kâfirlere -hitaben denilir ki, »Ey cin ve insin cemaatı! Benim âyetlerimi size beyan ve şu gününüze mülâki olacağınızla sizi inzar eder, yani korkutur kendi cinsinizden size resuller gelmedi mi? Elbette geldiler, sizi tarîk-ı hakka davet ve yevm-i kıyameti beyanla sizi inzar ettiler, zatımıza ve sıfatımıza delâlet eden âyetlerimizi ve ahkâm-ı şer'iyemizi size beyan eylediler. Fakat siz onların davetlerine icabetten imtina' ettiniz» deyince onlar, mııztar ve muztarip oldukları halde «Evet yâ Rabbi! Bize resuller geldi. Hayır ve şerri bize haber verdiler, lâkin biz envâ'-ı cerâim ve günahları irtikâpla nefsimize zulmet­tiğimize şehâdet ederiz» demekle kusurlarını itiraf ederler ve on­ları hayat-ı dünya mağrur ettiğinden, onlarm ıslahı için Rablerin-den gelen âyetlere mubalât etmediler, belki tekzip ve istihza etti­ler »ve âkıbet-i emirleri dünyada kâfir olduklarını ikrarla nefisleri aleyhine şchadete müncer oldu.] Binaenaleyh; kendilerinin kâfir olduklarına şehadet ettiler ve hariçten şehadete hacet kalmadı. Şu muhavere ve şehadet yevm-i kıyamette olacak ve binaenaleyh âyet; o günde cereyan edecek muhâverâtı tasvir ediyorsa da vukuu muhakkak olduğuna binaen mâzî sıyğasıyla tabir olunmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ma'şer ; bir emirde içtima etmiş beyinlerinde ihtilât ve muaşeret olan cemaattır. Cinden re­sulün olduğuna bu âyetin delâlet ettiği (îmam-ı Dahhâk)'ten mer-vidir. Çünkü; resulün ümmetiyle ünsiyet etmesi lâzım olduğu ci­hetle cinden cinne resul olması hikmet-i risâlete muvafıktır ve ekseri müfessirîn ise cinden resul olmayıp cinne resul, insandan olduğuna zahip olmuşlardır.

Yevm-i kıyametin şiddetinden ıztırap ve havf ü haşyet ziyâde olduğundan, kâfirlerin kelâmları müteferriktir. Binaenaleyh; bazı makamda küfürlerini ikrar ve baazı makamda şaştıklarından kü­fürlerini inkâr ettikleri cihetle âyetlerin bazısı ikrarlarını ve ba­zısı inkârlarım beyan eder. Binaenaleyh; âyetler beyninde tenakuz yoktur. Çünkü; onlardan vaki olan ikrarı ve inkârı haber vermek ve beyan etmektir, inkâr ve ikrarlarının zamanlan başka oldu­ğundan tenakuz yoktur. Yevm-i kıyamette ikrara mecbur olduğu­nu beyandan maksat; dünyada küfürden men' ve zecretmektir. Rusül-ü kiramın gelmesiyle kâfirleri tevbih etmek; tekâlifin vü-cubu şeriat geldikten sonra olup, şeriat gelmeden vücub tahakkuk etmediğine delildir. Çünkü; şer'-i şerif gelmeden hiçbir kimse furu-u a'mâl ile mükellef olmaz. Zira; furu-u a'mâli beyan eden şeriattır. Şeriat olmayınca,tekâlif olmaz ki, mükellef olsun. Amma marifet-i ilâhiye sırf akılla idrak olunduğundan şeriat gelmese dahi herkes marifet-i ilâhiyeyle mükelleftir. [112]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin    azabı enbiya   ba's olunduktan sonra olduğunu beyanla adalete muvafık olduğunu beyan zımnında buyuruyor.

[Şol rusül-ü kiramı irsal; karye ahalileri gaafil oldukları halde Rabbin Tealâ karyeleri ihlâk edici olmadığı içindir.]

Yani; halüşan ve adalete muvafık olan resul göndermek ve resulün gelip ahkâmı ve tarîk-ı hakkı beyandan sonra azabetmek-tir. Zira; yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin karyeleri ehl-i karye gaafil olduğu halde zulümle ihlâk edici olmadı. Binaenaleyh; resul gelip tebligatta bulunmadıkça hiçbir karye ahalisini ihlâk etmemiştir.

Zulûm ie murad; ehl-i karyenin zulmüdür. Buna nazaran

âyet: [Rabbin Tealâ karye ahalisine nebi gönderip tarîk-i dikçe onların zulümleri sebebiyle  ihlâk ediciutünektir. Yahut [Allahü Tealâ resul göndermeksizin on.uimen ihlâk edici olmadı] demektir.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın bir karye ahalisini zulmün zulüm ol­duğunu bilmedikleri halde ihlâk etmeyeceği ve ancak zulmün zu­lüm olduğunu resuller vasıtasıyla bildirip, zulmü terketmelerini emrettikten sonra, zulme ısrar ettikleri surette ihlâk edeceği bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. [113]

 

Vacip Tealâ ehl-i taat ve ehl-i mâsiyetten herbirerlerinin hal­lerini beyandan sonra cümlesine şâmil bir kelâm-ı külliyi ve hükm-ü mücmeli beyan zımnında buyuruyor.

[Mükelefînden herbir ferd için amellerinin mukaabilinde de­receler vardır. Rabbin Tealâ onların amellerinin hiçbir cüz'ünden gaafil olmadı.]

Yani; herkes işlediği amelin cezasını görecektir. Zira; ehl-i taat ve ehl-i ma'siyetten her şahıs için ameller mukaabilinde men­ziller vardır. Allahü Tealâ her ferdi ameliyle kesbettiği menziline îsâl eder. Eğer ameli hayırsa menzil de hayır ve eğer serse menzil de serdir. Rabbin Tealâ onların amellerinden gaafil olmadı. Çün­kü; ilminden amellerinin hiçbir cüz'ü hariç değildir. Her cüz'ünü bilir ve ona göre ceza verir.

Fahr-i Kazi ve HâzüYin beyanları veçhile âyet-i celile, muti' ve âsî cümleye şâmildir. Herkesin ameli mukaabilinde göreceği sevap veya ikaaba derece denildi. Zira; irtifa' veya inhitatta yek­diğerine tefâdul ettiğinden merâtibe müşabihtir. Binaenaleyh; se­vap ve ikab her iki cihete derece denmiştir.

Tefsir-i Medarik'te .beyan olunduğu veyiıüe -: yet-i eelile ins ü einnin bazı ahvalini beyandan sonra zikrolduğu.inlerin de ibadetlerinin 'sevabı olduğuna ve Cennet nail olacaklarına İmam-ı Ebu Yusuf ve İmam-i M,, aıunKJÖ (B.A.) bu âyetle istidlal etmişlerdir. Âyet-i celilede ehl-i tâati tâata teşvik olduğu gibi ehl-i ma'siyeti tehdid ve ma'siyetten tenfir dahi vardır. [114]

 

Vacip Tealâ ehl-i taatın sevabını ve ehl-i ma'siyetin ikaabını ve herbiri için derece olduğunu beyandan sonra günahkârlara azabı ve ehl-i taata sevabı tahsis etmek Vacip Tealâ'nm ihtiyacın­dan olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habibim! Rabbin Tealâ ganî ve kullarına merhamet sahibi­dir. İsterse sizi giderir, sizden sonra yerinize istediğini getirir. Na­sıl ki, sizi başka bir kavmin neslinden icad etti, ancak ileride ge­lecek yevm-i kıyamet için vaad olunursunuz. Halbuki siz Allah'ı âciz kılamazsınız.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kullarına emr ü nehyeden ve tâata sevap veren ve ma'siyete ikabeden Rabbin Tealâ kullarından ve amellerinden ganîdir, asla ihtiyacı yoktur. Kullar daima AUahü Tealâ'ya muhtaçtır. Zira; hayatları, mematları, rızıkları, kuut-u yevmiyeleri, menfaat ve mazarratları Allah'ın elindedir ve Rabbin Tealâ kullarına rahmet-i kâmile sahibidir. Teklif muk-tezâsıyla amel edenlere sevap verdiği gibi âsîlerin azaplarını te'hir eder ve onların noksanlarını ikmal için ahkâmını teklifi mücerret Vacip Tealâ'nm rahmeti ve kullarına lütuf ve ihsanıdır. İsterse Âllahü Tealâ sizi ihlâk ve ifna etmekle giderir, yerinize sizden son­ra dilediği bir kavmi getirir. Nitekim sizi ahar bir kavim ki, siz­den evvel geçmişlerdi. Onların zürriyetinden halk ettiği gibi sizi de giderip yerinize başka bir kavim getirmeye kaadirdir. Şu halde sizi halkı ve dünyada müddet-i hayatınızda ibkaası ihtiyacından değil, belki lütuf ve ihsanmdandır. Zira; sizleri karnen ba'de kar­nin ve batnen ba'de batnin babalarınız ve dedelerinizden halk ile neslinizi ibkaa buyurdu. Ey mükellef olan insanlar! Lisan-ı resul üzre taraf-ı ilâhiden size vaad olunan haşr ü neşir ve ceza elbette gelicidir, şüphe yoktur. Halbuki siz beni âciz kılıcı olmadınız. Her , nerede bulunsanız ölüm size ulaşır. Elbette kıyamet gelir, hesap görürsünüz ve göz kamaştırmakla geçiştiremezsiniz.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ zatında, sıfatında, ef'âl ve ahkâmında ganîdir. Asla gayra ihtiyacı yoktur. Eğer ihti­yacı olsa mümkün olur, vâcib-ül vücud olmazdı. Buysa Vacip Tea­lâ hakkında.muhaldir. Zira; Allahü Tealâ vacip lizâtihidir, müm­kün değildir. Binaenaleyh; ihtiyaçtan beridir. Âlemde mevcut olan rahat, saâdât, kerâmât ve envâ'-ı hayrat Allah'ın rahmetidir ve rahmet-i ilâhiye gazabı üzerine gaaliptir. Zira; hasta olanlar ne kadar çok olsa afiyette olanlar daha çok ve açlığa müptelâ olanlar ne kadar çok olsa, tok olanlar daha çok ve a'mâ ne kadar çok olsa, olmayanlar daha çoktur. Şu halde rahmet ve hayır her zaman ve herşeyde gazap ve şer üzerine gaaliptir. Gına ancak Allahü Tea-lâ'ya mahsus olup, sairlerin gınası arızî ve ihtiyaçtan hâlî olma­dığı gibi rahmet dahi ancak Allahü Tealâ'ya mahsustur. Gerçi insanların ve hayvânât-ı sâirenin nevilerine göre merhametleri varsa da cümlesi Allah'ın halkıyla olduğundan rahmet ve lutf u ihsan ancak Allahü Tealâ'ya münhasırdır. Zira; Allah'ın gayrisi­nin rahmeti elbette bir ivaz mukaabilinde olur. Meselâ vâlideynin evlâdına merhameti, ileride evlâttan ümid ettikleri bir menfaat mukaabilindedir ve sair hususatta da ya dünyada meth ü sena veyahut âhirette sevap ümmidine binaendir. Halbuki Allahü Tea-lâ'nın ihsanı, asla bir ivaz mukaabilinde değildir. Şu halde kulla­rına her ne verirse, ihsandır.

Cenab-ı Hakk'ın rahmetinin ve kudretinin şu âlemde mevcut olanlara münhasır olmayıp, isterse bu mevcudatı ihlâk ve yerine mevcûd-u aharı halkedip rahmetini onlara vaz'etmeye kaadir ol­duğunu beyan buyurmuştur ki,.bu ins ü cinni ıhlâk ve yerlerine onların emsali ve onlardan daha muti' ahali getirmeye veyahut onların gayrı başka mahlûku halka ve kudretinin şümulüne işaret buyurmuştur. [115]

 

Vacip Tealâ vaad olunan şeylerin elbette geleceğini beyandan sonra, âhireti inkâr edenleri tehdid etmesini resulüne emir zım­nında buyuruyor.

[Habbim! Sen hasrı inkâr eden kavmine hitaben de-ki, «Ey kavmim! Kudretiniz ve miktar-ı istitaatmız üzerine amel edin. Zi­ra; ben kudretim üzerine amel ederim. Halet-i asliyeniz üzerine amel edince, akıbet-i hasene ve mesûbet-i ulyâ kimler için oldu­ğunu siz yakında bilirsiniz. Zira; hakikat-ı hâl münkeşif olur. Ara­dan perde kalkar ve herşey meydana çıkar. O zaman tuttuğunuz mesleğin sekametini bilirsiniz, lâkin fayda etmez. Çünkü; zâlim­ler azaptan felâhyâb olup halâs olamazlar.]

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyet-i celileden maksat; kâfirleri küfürden menetmektir, küfrüzere bekaalarıyla emir değildir. Yani «Siz küfrünüzü tahsin ve mesleğinizi tasvib ediyorsunuz. Şu halde devam edin mübtelâ olduğunuz küfrünüz ve adavetiniz üzerine. Ben de sebat ederim Din-i İslâm üzere ve sizin ezalarınıza sabretmek üzere. Bakalım akıbet kimindir? El­bette bilir ve'nedamet edersiniz» demektir. Bu âyette mekânet;   kudret,    halet ve imkân    manâlarmadır.    Binaenaleyh;

«Bulunduğunuz haletiniz üzerine ve imkânın müsaadesiyle kudretiniz nispetinde istediğinizi işleyin. Bakalım ya­kında amalinizin fenalığını elbette bilirsiniz. Zira; zâlimler azap­tan kurtulamaz. Madem ki, nefsiniz için azab-ı ebedîye razısınız. Bildiğinizi işleyin, kıyamette azap nazil olunca Cennet kimlerin­dir ve hakkı iltizam edenler kimlerdir. Hepsi bilinir, gizli birşey kalmaz» demekle kâfirleri tehdid buyurmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu kelâmda kâfirleri korkutmakla beraber hüsn-ü edebe riâyetle insafa davet ve muhik olduğuna teri-bih vardır. Çünkü; Resulullah akıbet kendinin olduğunu bildiği halde iddia etmedi ve hasmına müsaadekârâne bulundu ki, nefis­lerine merhamet etsinler. Zira; Resulullah «Akıbet benimdir» de­miş olsaydı müşriklerin hiddetini celb ve nasihatin te'sirini kay­bederdi. Lâkin Resulullah «Siz bildiğinizi işleyin, ben de bildiğimi işlerim» demesiyle onların hiddetini kesretmiş ve akıbet emriyle tehdid buyurmuştur. Zulüm; küfre ve şâir maâsîye şâmil olduğun­dan yerinde varid olmuş ve kâfirlerin ebe­den azaptan halâs olamayacaklarına dahi işaret olunmuştur. [116]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin tarikatlarının ve mezheplerinin butla­nını beyan ettiği gibi cehaletlerini ve sözlerinin rekâkeketini ve akıllarının sehâfetini dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kâfirler kem âl-ı cehalet ve hamakatlarından nâşi Allah'ın halkettiği ekinlerinden ve bahçelerinden, deve ve koyun gibi hay­vanlarından Al la ini Tealâ için bir miktar nasip ayırdılar ve yalan­larına mukaarın olarak şu nasip Allahü Tealâ'ya mahsustur ve şu kısım da bizim Allah'a şerik olduklarını itikad ettiğimiz putlara mahsustur, demekle bir taksim yaptılar ve şeriklerine ayırdıkları Allahii Tealâ'ya vâsıl olmaz. Yani; o kısmı Allahü Tealâ yoluna sarfetmezler ama Allahü Tealâ'ya ayırdıkları şeriklerine vâsıl olur, yani icab ederse bu kısmı şerikler yoluna sarf ederler. Şu halde hükmettikleri şey ne kadar çirkin oldu?]

Herşey Allahü Tealâ'nm mülkü ve mahlûku ise de Allahü Tealâ ile beraber eşyanın bazısını putlara tahsis ettikleri için ya­lan söyledikleri beyan olunmuştur. «Allahü Tealâ için tahsis et­tiklerini şeriklerine îsâl ederler ve şeriklerine tahsis .ettiklerim Allahü Tealâ'ya îsâl etmezler» demek; Fahr-i Razi, Hâzin ve Ka-zi'nin beyanları veçhile şöyle tevcih olunmuştur: Ziaraan-ı cahili-yede müşriklerin âdetleri; mezrûât ve hayvanâttan bir miktarını Allahü Tealâ'ya ve bir miktarını putlarına tahsis ve tayin ederler. Allahü Tealâ'ya tayin ettiklerini müsafire ve fukaraya iniak eder­ler ve putlara tahsis ettiklerini, putların hizmetçilerine ve putha-nenin bekçilerine verirlerdi. Allahü Tealâ için tayin ettikleri mez­rûât ve hayvanâtın nemasını putlarına tahsis ettiklerinden ziyade görürlerse değiştirirler veyahut ziyadesini putlara verirler ki, Allahü Tealâ için tahsis ettikleri putlarına vâsıl olur. Lâkin put­lara tahsis ettikleri mezrûât ve hayvanât Allahü Tealâ için tahsis ettiklerinden daha ziyade nemâlı olsa onu putlarına terkederler, Allahü Tealâ için tayin ettiklerinin mahall-i sarfı olan müsafire ve fukaraya birşey vermezler ki, putlar için tayin ettikleri şey Allahü Tealâ'ya vâsıl olsun. Halbuki elbette vâsıl olmaz. Velhâsıl putlara tayin olunan fazla olsa fukaraya vermezler. Amma Allahü Tealâ'ya tayin olunan fazla olursa, putların hizmetçilerine verirler ve «Put­ların ihtiyacı var, Allah'ın ihtiyacı yoktur» demekle putlarının ih­tiyacından Allah'ın gınasından bahsettikleri halde, putların huku­kunu muhafaza ve riayeti hukukullaha riayet üzere tercih ederler­di. Putlar için tayin ettikleri zayi olsa ve âfete uğrasa tazmin eder­ler de Allahü Tealâ için tayin ettikleri zayi olsa aldırmazlardı. Bi­naenaleyh; putlarını Allah'tan ziyade sever ye tercih ederlerdi.

Kaht u gala gibi bir müzayakaya dûçâr olduklarında Allahü Tealâ'ya tahsis ettiklerini sarf eder, yerler ve' putlarına tahsis et­tiklerini hıfzederler, asla ellerini sürmezlerdi. Cenab-ı Hak mezheplerinin butlanını beyandan sonra şu aklın ve mantığın hilafı olan âdât-ı kabîha ve keîîmât-ı sahîfelerini beyanla zemmettiği gibi bu minval üzere taksimle hükümlerinin kötü olduğunu dahi sarahaten beyan buyurmuştur. Çünkü; eşyanın cümlesinin halikı Allahü Tealâ olduğu halde, bazısını Allah'ın nasibi ve bazısını da putların nasibi olmasıyla hükümleri sefihtir. Bu hükümleri mü­cerret kendi icatları ve havâ-yı heveslen iktizâsı olup, sıhhatına akıl ve nakil şehadet etmediği cihetle dâhi sefihtir.

Kezâlik putlar için ifraz ettikleri nasipten putların intifa' et­mek ihtimal olmadığından onlar için nasip ii'râzı abestir.

Bunların şu itikaadât-ı fâsidelerini hikâyeden maksat; akılla­rının kılletini ve hamakatlarını meydana koymakla erbab-ı ukûl nazarından onları iskaat eylemek ve kelâmlarına iltifattan nâsı tenfir etmektir. [117]

 

Vacip Tealâ müşriklerin mezâhib-i   baklalarından bazı âhan beyanetmek üzere buyuruyor.

[İbadet ve sadakalarınj Allah'a ve putlarına taksim ettikleri gibi müşriklerden çoklarına kendi şerikleri kız çocuklarını katlet­melerini tezyin ettiler ki, şeytanlar onları ihlâk etsinler ve onların üzerlerine dinlerini karıştırsınlar. Eğer Allahü Tealâ onların hida­yetlerini murad etseydi, onlar şeytanların sözlerine itaatîa çocuk­larını katîetmezlerdi. Şu halde AÎIahü Tealâ hidayetlerini murad etmeyince yâ Ekrem-er Küsül! Terk et onları, iftirâlarıyla bera­ber. Biz onlardan intikaamımı/ı alırız, sen mübâlât etme.]

Yani; müşrikler cehalet ve hamakat neticesi mezrûât ve hayvânâttan bir miktarını Allahü Tealâ'ya ve putlara taksim ettikleri gibi onların şerikleri şeytanlar fakr u faka ve ihtiyaç korkusuna binaen çocuklarını katletmelerini onlara tezyin ederler, güzel gös­terirler ve emrederlerdi. Onlar da şeytanların emrine imtisâlen diri olduğu halde kız evlâtlarını toprağa gömerler ve erkek evlât­larını putlarına kurban nezreder, keserlerdi. Şeytanların tezyinatı onları iğvâ ve iğfal eylemekle ihlâk etmek ve tedeyyün etmesi üze­rine vacip olan din-i hakkı bâtıla karıştırmak ve bâtılı Hak üzeri­ne tercih ettirmek içindir. Eğer Allahü Tealâ onların muhafaza­sını murad etmiş olsaydı, onlar işledikleri ef'âl-i kabîhayı işlemez­lerdi. Şu halde-habibim! Terket onları iftira ettikleri yalanlarıyla beraber. Zira; iradelerini daima şerre sarfettiklerinden istihkak­ları budur.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran şürekâ ile murad; şeytanlardır. Şeytanların emirlerine itaat edip, bâtıl sözle­riyle çocuklarını katletmeyi ihtiyar etmek cehlin nihâyesidir ve emrine itaatin vücubunda şeytanları Allahü Tealâ'ya şerilf kıldılar ve Allah'ın dûnunda onları erbab tanıdılar. Binaenaleyh; onların sözlerine aldanarak birçok cinayet ikaa ve kendi çocuklarını ken­di elleriyle itlafa kadar cüret ederler.

Yahut şürekâ ile murad; putların bekçileri ve hizmet­çileridir. Çünkü; onlar çocuklarını putlara kurban kesmeyi ahaliye telkin ve tezyin ederler ve ahali onların sözlerini dinlerlerdi. Hat­ta cedd-i Resulullah Abdülmuttalib, oğlu (Abdullah)'ı—Resulul-lah'm pederidir — kurban etmeyi nezretmigti. Cenab-ı Hak bu âdet-i kabîhayı onlara şeytan'm ta'lim ettiğini beyanla müşrikleri ve âdetlerini zemmetmiş ve diyânet-i islâmiye; masum çocukları pederlerinin zulmünden kurtarmıştır. «Evlâdı itlaf etmeyi Allahü Tealâ emretti» diyerek Vacip Tealâ'ya iftira ettikleri için Cenab-ı Hak iftirâlarıyla beraber terketmesini resulüne emir buyurmuştur.

Zaman-ı câhilij^ede infak korkusu için ve kız evlâdını âhara tezvic etmesini ar addettikleri için kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek ve oğlanı nezredip puta kurban kesmek âdetti.    İşte bu' âdetleri şeytan'm tezyinatı olduğunu Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuştur. [118]

 

Vacip Tealâ müşriklerin âdât-ı fâsidelerinden bazı âhan be-yanetmek üzere buyuruyor.

[Müşriklerin kendi nefislerinden icad edip Allahü Tealâ'ya ve kitabına jsnad ve iftira ettikleri şeylerden birisi de, onlar dediler ki, «Şu bizim ayırmış olduğumuz hayvanât ve mezrûât haram ve ekli memnû'dur. Onları hiç bir kimse ekledemez, illâ bizim eklet­mesini murad ettiğimiz kimse ekleder ki, o kimseler putlarımızın bekçisi ve ricalden putların hizmetçileridir. Zira; bizim tayin etti­ğimiz hayvanât ve hububat ancak bunlara helâl olur, başkalarına helâl olmaz.» Bu sözleri ancak kendi zu'm-u fâsidleri ve rey-i kâ-sidleri icabıdır. Zira; delil-i aklî ve nakliye müstenid değildir. Bir­takım hayvanâtı yükten âzâd ederler ve «İşte şu hayvanların ar­kalarına yük yükletmek haram kılındı» demekle o hayvanâtla in-tifâ'ı haram kılarlardı ve birtakım hayvanât üzerine kestiklerinde Allah'ın ismini zikretmezler, putların ismini zikrederler ve bunu bize Allahü Tealâ emretti diyerek, Allahü Tealâ üzerine iftira eder, yalan söylerlerdi. İftira ettikleri şeylerle yakında Allahü Tealâ onları cezalandırır.]

Fahr-i Kazi'nin beyanı veçhile müşrikler zaman-ı câhiliyede hayvanlarını'üçe taksim ederlerdi. Birincisi; ma'budla-rına nezrettikleri hayvanat ve hububatın ricale helâl olup nisvâna haram olduğunu iûkad etmeleridir. İkincisi; üzerine bin­mek ve yük yükletmekten âzâd ettikleri develerle intifâ'ı haram eylemeleridir. Üçüncüsü; kestikleri hayvanâta Allah'ın ismini zîkretmemeleridir. Bunların herbiri Allahü Tealâ'ya iftira olduğu cihetle sû-u cezasını göreceklerini beyanla bu misilli âdât-ı keriheden Cenab-ı Hak ehl-i imanı menetmistir. [119]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kendi zu'mlarmca irtikâb ettikleri ah­kâmdan bazılarını beyandan sonra ahkâm-ı fâsidelerinden diğerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Zaman-ı câhiliyede müşriklerin müftereyâtından birisi de; onlar dediler ki, «Onlar şu hayvanâtın karınlarında olan çocukları diri doğarsa erkeklerimize mahsus karılarımıza haramdır. Ve eğer hayvanâtın' karınlarında olan çocukları ölü olursa erkek ve dişi cümle benî âdem onda ortaklar, hepsine helâldim demekle hük­mettiler. Yakında Allahü Tealâ onların kendi arzuları üzere hay­vanâtın çocuklarını bazı kimselere helâl ve bazı âhara haram diye­rek tafsil ve tavsif etmeleriyle onları eşedd-i ceza ile cezalandı­rır. Zira; Allahü Tealâ iftira edenlere ceza vermekte hikmetini bilici ve vermiş olduğu cezayı lâyıki ve istihkaakı veçhüzre ve­ricidir.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile zaman-ı câhiliyede yükten âzâd ettikleri develerin yavrusunu ikiye taksim ederler ve hayvanâtın yavruları eğer diri olursa ricale helâl nisvâna haram ve eğer ölü olursa erkek ve dişi cümlesine helâl itikad ederler ve bu minval üzere amel. ederlerdi. Ve Allahü Tealâ böyle emretti diyerek Al­lahü Tealâ'ya iftira eder ve yalan söylerlerdi. Allahü Tealâ onla­rın yalan ve iftira ile tavsiflerinin cezasıyla onlara mücâzât eder. Zira; Allahü Tealâ'mn vermiş olduğu ceza hikmete muvafıktır. Çünkü; hakimdir. Cezanın miktarını ve keyfiyetini bilir. Çünkü; alimdir.

Hulâsa; zaman-ı câhiliyede müşriklerden çoklarının üzerine dinlerini karıştırmak ve helak etmek için şeytanların onlara ço­cuklarını katletmelerini tezyin ettikleri ve onlar hayvanâttan bir kısmım bazı insanlara haram ve bazılarına helâl ve bazı develerin arkalarına yük yükletmeyi haram kıldıkları ve bazılarında Al­lah'ın ismini zikretmeyerek kestikleri ve bunları bize Allahü Te~ alâ emretti diyerek iftira ettikleri ve bu iftiralarının cezasını gö­recekleri ve hayvanın karnında olan yavrusu diri doğarsa erkek­lere mahsus ve ölü doğarsa umuma helâl dedikleri ve bu gibi bâtıl itikadlarmın cezasını görecekleri bu âyetlerden müstefad olan fe-vâid cümlesindendir.[120]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin evlâdını katletmek ve Allah'ın mubah kıldığı rızkın bazısını haram itikad eylemek gibi ef âl-i kabîhala-nm beyan ettiği gibi ef'âl-i kabiha ve akvâl-i fâsideleri üzerine lâzım gelen cezayı dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

Muhakkak zarar etti şol kimseler ki, onlar delildi aklî ve nakli gibi bir ilme müstenid olmaksızın sefih olarak çocuklarını katlet­tiler ve Allahü Teaîâ'ya iftira ederek Allah'ın onlara ihsan ettiği rızkın bazısını haram kıldılar. Şu âdet-i kabı ha yi irtikâpla mu­hakkak onlar tarîk-ı haktan çıktılar ve tarîk-ı müstakime vâsiJ olmadılar.

Tefsir-i Hâzin ve'.Kazfde beyan olunduğu veçhile âyot-i celi-lede; zaman-t câhiliyede nafaka ve esaret korkusundan dolayı ço­cuklarını katleden ve rızkın bazısını haram kılan kimselerle murad; ArapIardır ve onlar taraf-ı ilâhiden kendilerine nimet-i uzmâ olarak verilen evlâdı katlederek, o nimeti sebeb-i şer'î ve aklî ol­maksızın elden çıkardıklarından ve mubah olan rızıktan kendile­rini mahrum kıldıklarından dolayı dünyada zarar ettikleri gibi âhirette dahi ebedî azaba müstehak olduklarından zarar-ı azîm e dûçâr'oldular.. Zira; onlar dünyada çocuklarını katletmekle adetlerinin kılletine ve bazı helâl olan şeyi haram kılmakla rızıkları-nın fevtine sa'y ettiler ve bu sa'yları cehalet ve kület-i akıl ve hıffet-i fikre müstenid olduğundan Cenab-ı Hak bu gibi ef'âlin sefih olduğunu beyan buyurmuştur.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ bu âyette zaman-ı cahiliye ahalisini yedi cihetten zemmetmiştir: Hüsran, sefâhet. cehalet^ helâl olan şeyi haram kılmak, iftira alâllah etmek, mesâ-lih-i din ve menâfi-i dünyadan dalâl üzre olmak ve tarık-ı hakka vâsıl olamayacaklarını beyan etmektir. Bunların hepsi nefsin arzu­suna İttiba etmek ve hakikati düşünmemekten ileri geldiğinden insan için nefse uymamak ve hergeyin hakikatini iyi düşünüp hü­küm vermek vazife-î diniyedendir. Binaenaleyh; bazı gaflet icabı insanlar tarîk-ı haktan çıkar, ancak sonradan tefekkür ve bazı de-lâüi mütalâayla ihtida etmek lâzımdır. İşte Cenab-ı Hak delâili tetkikle hakikati aramadıklarını ve iradelerini hayra sarfedip doğ­ru yolu bulamadıklarını beyanla bunların cehalet ve sefâhetleri ihtidalarına mâni olduğundan asla ihtida edemeyeceklerini beyan buyurmuştur. Çünkü; sefih ne yaptığını bilmez ve ihtida esbabına tevessül etmez ki, ihtida etsin. [121]

 

Vacip. Tealâ âdet-i câhiliyenin kabîh olduğunu ve bu kabahat üzere lâzım gelen cezayı beyanettiği gibi maksad-ı aslî olan tevhi­din delâilinden bazılarını dahî beyanctmek üzere buyuruyor.

[Alîahü Teaiâ şol zat-s eceli ü âlâdır ki, dar-ı dünyada sizin için yerden yüksek bostanlar ve yere ağaçları döşenmiş bağlar ve bahçeler icad etti ve nıeyvaları birbirine benzemez muhtelif hurma ağaçlan ve hububata müteallik ekinler halketti. Meyvaları birbi­rine benzer ve benzemez ve cüsseleri benzer ta'mları benzemez zeytin ve nar ağaçlarını sizin maişetiniz için halk eyledi. Şu zik-rolunan nimetten herbirinin meyvalarmdan ekledin. Meyva ver­diklerinde devşirıp hanenize götüreceğiniz veyahut satacağınız günde Allah'ın tayin ettiği hakk-i mefruz ve meşruunu verin ve israf da etmeyin. Zira; Allahü Tealâ müsrifleri sevmez.]

Yani; nasıl oluyor ki, Allahü Tealâ'mn salâhınız için tayin 'ettiği tarîk-ı haktan huruç edersiniz? Halbuki Allahü Tealâ'mn sizin için mürtefi' ve gayrı mürtefi' bağlar, bahçeler ve meyvaları birbirine benzemez ekli muhtelif hurma ve hububatları ve levnde ve cirimde ve ta'm ü lezzette birbirine benzer ve benzemez zeytin ve narları icad etti. Şu ta'dad olunan ağaçlardan hangisi meyva verirse meyvalarmdan yiyin. Zira; sizin için ekli mubahtır ve meyvasmı ağacından kat' edip devşirdiğinizde Allah'ın kitabında tayin ettiği hakk-ı meşruunu fukaraya verin ve mubah olarak ek­lettiğinizde kalbinize kasavet ve zekâvetinize kesafet, şuur ve id­rakinize halel verecek derecede israf etmeyin. Zira; me'külât ve meşrubatında ve sarfiyatında israf edip lüzumundan ziyade sarfe-denleri Allahü Tealâ sevmez.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette beyan olunan nimet­ler bu sûre'de bundan evvel aynıyla zikrolundu. Fakat evvelki âyette Cenab-ı Hak vahdaniyete bunlarla istidlal olunmasını ten-bih ve tavsiye ve bu âyette şu ta'dâd olunan nimetlerle intifâ'm mubah olduğunu beyanla intifâ'a izin vermiş ve yalnız mal sahip­leri kendi intiflarıyla iktifa etmeyip hâsıl olan nimetten bir mik­tarını fukaraya sarf etmelerini dahi emir buyurmuştur. Şu kadar ki, evvelki âyette delâili tetkikle Sâni'in vücuduna istidlal ederek ma'rifet tahsilini emreylediğini ve Sâni'in vücuduna istidlal ise saâdet-i ruhaniye olup, bu nimetlerle intifa' ise saâdet-i cismâniye ve serîüzzevâl olduğu cihetle saâdet-i ruhaniye mukaddem oldu­ğundan Cenab-ı Hak istidlali takdim ederek evvelâ istidlalin, sa-. niyet intifâ'm lüzumuna tenbih buyurmuştur.

Ma'rûsât ; hurma ve zeytin gibi yerden yukarı kalkan­lar ve   gayrı   ma'rûşât ;   üzüm çubukları, kabak ve şâir sebze gibi yerde döşeli olanlardır. Vacip Tealâ'bu nimetlerin ze­kâtını vermeksizin eklin mubah olduğuna. işaret için ekletmekle emri, zekâtını vermekle emir üzerine takdim buyurduğu gibi bun­ların hilkatından maksat, insanların intifâ'ı olduğunu dahi beyan buyurmuş ve nefsin hukukuna riayet, gayrın hukukuna riayet üze­rine mukaddem olduğundan evvelâ ekil saniyen tasaddukla em­retmiştir.

İmam-ı Azam indinde yerden hâsıl olan hâsılatın azından ve çoğundan zekât lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; öşr-ü şer'î Hanefiye indinde hâsılatın her cüz'ünden alınır.

israf; malı sarfetmekte şeri'den tayin olunan haddi te­cavüz etmek ve menfa,at olmadık mahalle malı sarf edip zayi et­mektir. Ma'siyete sarfolunan kalü ve kesîr israf olduğu cihetle ma'siyet haram olduğu gibi o ma'siyete malı sarfetmek de ha­ramdır.

Bir kimsenin malının küllisini sadaka etmesi israfta dahildir. Çünkü; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile (Sabit b. Kays) Hazretleri beş yüz hurma ağacının hurmasını bir günde devşirip evlâd ü ıyâ-line birşey terketmeksizin sadaka etmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir.

Bu âyette hakkullah ile murad; öşr-ü şer'î ve zekât-ı mefrûze olduğuna nazaran âyet muhkemdir, zekât âyetiyle men-suh değildir. Kezâlik nafile sadaka murad olduğunda dahi âyet yine muhkemdir, mensuh değildir. Buna nazaran hakkullah ile murad; o günde hazır bulunan fukaraya tasadduk ve yerinde kalanları kuşlara ve başak arayıcılara terketmekür.

Hulâsa; bağ, bahçe ve hububat gibi Allah'ın verdiği nimetler­den ekletmek mubah ve bunların devşirildiği günde fukaranın hakkını unutmamak lâzım olduğu ve mahall-i sarfına lâyıkı veçhü-zere sarfedip israf etmek caiz olmadığı, zira; Allahü Tealâ'nın müsrifleri sevmediği ve bu nimetlerden telezzüz etmek nimetlerin husulüne mütevakkıf bulunduğu cihetle bu nimetleri kesbetmeye sa'yin lüzumuna işaret olunduğu bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir. [122]

 

Vacip Tealâ nebatata müteallik olan in'âmmı beyandan sonra hayvanâta müteallik olan in'âmmı dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Hayvanât içinden yükünüzü götürecek yük develeri gibi ha­muleler ve yüke tahammül etmeyen yavruları vardır. Allah'ın size verdiği nzıktan ekledin. Zira; sizin menâfi iniz için halk olun­duğundan size mubahtır. Binaenaleyh; ihtiyacınız miktarı ekledin ve şeytan'ın hile ve desiselerine tefoaiyet etmeyin ki, helâl olan şeyi nefsinize haram kılmayasmız. Zira şeytan; size adaveti mey­danda bir düşmandır.] Binaenaleyh; daima hileyle Allah'ın ni­metlerinden sizi mahrum etmek üzere çalışır.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğuna nazaran hamule; deve, at, ester ve merkep gibi yük götürmeye tahammülü olan hayvanâttır. Fersle murad; koytın ve ke,çi gibi yüke taham­mülü olmayıp zebholunmak için yere döşenen küçük hayvanlardır. Şeytan'ın h.utuvâtı yla murad; insanları iğfal için tez­yin ettiği tarîk'i bâtıldır. Şu halde manâ-yı nazım: [Allah'ın he­lâl kıldığı nzıktan yiyin, şeytan'ın tezyin ettiği muharremât tarîk-larına sülük etmeyin] demektir.

[Alîahü Teaîâ kullarının rahatı ve taayyüşü için hayvanâttan sekiz nevi icad etti. Koyundan iki zevç halk etti ki, biri erkek di­ğeri dişi ve keçiden iki halk etti ki, erkek dişi. Habibim! Hayvanâ­tın haram olduğunu iddia edenlerden suâl et, de ki, «Koyunla keçinin erkekleri mi haramdır, yoksa dişileri mi haramdır veyahut bunlardan dişilerinin karınlarında olan erkek veya dişi her ne olur! sa olsun bütün yavru mu haramdır?] Çünkü; Medârik'te beyan olunduğu veçhile müşrikler bazan bu hayvanların erkeğini ve ba-zan dişisini haram kıldıkları gibi yavrularını arzularına göre ha­ram kılarlar ve Allahü Tealâ haram kıldı diyerek iftira da eder­lerdi. Cenab-ı Hak bunu inkâr etmesini resulüne emretti. Zira; 'deki hemze inkâr içindir. Yani; [Eğer bunlar-ha­ramda dediğiniz gibi davanızda sâdıksamz ve sözünüz doğruysa ilnfe ve sağlam habere müstenid olarak haber verin bana. Allahü Tealâ bunların hangisini haram kıldı?] Yavrularını mı, analarını mı veyahut erkeklerini mi? Eğer bildiğiniz varsa doğrusunu söy­leyin. Halbuki siz nübüvveti inkâr eder ve şeriatı kabul etmezsi­niz. Nasıl oluyor, ki, eşyanın bazısının helâl ve bazısının haram olduğunu iddia edersiniz ve bu hill ü hürmetle hükmü nereden aldınız?

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile da'n ; yünü ve ma'z ; kılı olan davar cinsidir. Yünlü olan nev'in erkeğine koç ve killi olanın erkeğine teke denir ki, şeriat-ı islâmi-yede bu sınıfların erkeği, dişisi ve yavruları cümlesi helâldir.

[Ve Alîahü Tealâ deveden ve sığırdan ikişer nevi erkek ve dişi halk etti. Bunlardan bazılarının haram olduğunu iddia eden müşriklere ey Ekrem-er Kusul! Sen de ki, deveyle sığırdan erkek­leri mi haram, yoksa dişileri mi haramdır veyahut dişilerinin ka­rınlarında olan yavruları mı haramdır? Veyahut Allahü Tealâ bunların   haram olmasıyla vasiyet   ettiğinde siz hazır mıydınız?]

Çünkü; bir nebi haber vermedi ve bunların hürmeti hakkında da bir kitap gelmedi. Şu halde bunların hürmetlerini Ailahü Tealâ haram kıldığında biz hazırdık demekten başka bir çâreniz yoktur. Halbuki izzet-i huzurdan merdud ve matrutsunuz. Binaenaleyh; hill ü hürmet hakkında iddianız nefsinizin arzusu ve şeytanlarını­zın tezyinâtıyla sırf iftiradan ibarettir. Çünkü; hürmetine delil olmayan birşeye «Ailahü Tealâ bunu haram kıldı» demek iftira­dan başka birşey değildir ve ahkâm-ı şer'iyeden olmayan birşeyi şeriattandır demek bu kabilden iftiradır. Bu gibi ahkâm vaz'ına cesaret edenleri Cenab-ı Hak bu âyetle tevbih etmiştir. Zira; demek; «Yoksa Ailahü Tealâ bunun he­lâl veya haram olduğunu beyanla hükmedip, size vasiyet ettiğinde yanında hazır mıydınız?" demektir ki, hazır olmayanlara «Hazır mıydınız?» demek elbette şiddetle tekdir etmeye ve cezasının ağır olduğuna işarettir. Şu halde; [İddianız sırf iftira etmekten ibaret olunca ilmi olmaksızın ııası idlâl için yaian olarak Ailahü Tealâ'ya iftira edenden daha zâlim kim olabilir?] Elbette Ailahü Tealâ'nm haram kılmadığını, haram kıldı demek Allah'a yaian olarak iftira ve nâsa bilmeyerek mubah olan şeyi haram itikad ettirmekle idlâl etmekten ziyade bir zulüm olmaz ve böyle iftira edenler tarîk-ı sevabı bulamazlar. [Zira; Ailahü Tealâ zâlim olan kavmi tarîk-ı hakka îsâl etmez ve onları hidayette kılmaz.]

VTefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile kâfirlerin mubah olan bazı hayvanâtın haram olduğu yolundaki iddialarını Cenab-ı Hak bu iki âyetle iptal ve istifhâm-ı inkârı ile tevbih ve zâlim ol­duklarım beyanla zulümlerinden dolayı hidayete muvaffak olama­yacaklarını tasrih buyurmuştur ki, zulüm; zâlim olan kimsenin hidâyetine mâni olduğunu beyanla insanları zulümden tenfîr etmiştir.

Çünkü; eğer hürmetin illeti zükûret ise, zükûr olanların kâf-fesi ve ünûset ise dişi olanların kâffesi haram olmak icab ederdi. Halbuki müşrikler istediklerine helâl ve istemediklerine haram derler ve neden helâl veyahut neden haram onu bilmezler. Ancak ağızlarına ne gelirse onu söylerlerdi.

Kezâlik hürmetin sebebi rahmin müştemilâtından olmaksa erkek ve dişi cümlesi rahmin müştemilâtmdandır.    Binaenaleyh; cümlesinin haram olması lâzım gelirdi. Şu halde bazısının haram olduğunu iddia delilsiz ve sebepsiz bir iddia olduğundan bu iddia­ları reddolunmuştur. Çünkü; «Allahü Tealâ bize böyle emretti» derler. Halbuki Allahü Tealâ onların dedikleri gibi emretmedi. Binaenaleyh; iftira ettiler.

Allahü Tealâ'nın dininde olmayan şeyi dine ithal eden müptedi'lerin  cümlesi  bu  âyetin  ahkâmında   dahildir.   Binaenaleyh; olanlar sırasında azap göreceklerinde şüphe yoktur.

Hulâsa; deve ve sığır gibi helâl olan hayvanâttan bazılarının haram olduğunu itikaad edenleri Cenab-ı Hak bu-âyette tevbih et­tiği ve bu misilli helâl olan şeyleri bir ilme ve delile müstenid olmaksızın haram demek iftira alâllah olduğu ve iftira alâllaha cüret eden kimseden ziyade zâlim bir kimse olmadığı ve zâlim olan kavmi Cenab-ı Hakkın hidâyette kılmayacağı bu âyetten müstefad olan fevâid cümlesindendir. [123]

 

Vacip Tealâ ehl-i câhiliyenin bazı eşyaya haram ve bazı eş­yaya helâl demeleri sırf kendi hava ve. heveslerine ittiba olup, bir delile ve ilme müstenid olmadığını beyan ettiği gibi hillü hür­mette sahih olan hüküm; vahy-i semavî ve şer'-i nebevi ile olaca­ğını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-re Rusül! Şu kendi havalanyla hill ü hürmet id­dia edenlere sen de ki, bana vahyolunan ve evvelin ve âhirinin ulûmunu cami' olan Kur'ân'da ekleden ve taam yiyen bir kimse üzerine Allah'ın haram kıldığı birşeyi ben bulamıyorum; belki taamın küllisini ben helâl buluyorum. Zira eşyada asıl olan; helâl olmaktır. Ancak ölmüş hayvan leşi veya akmış kan yahut hınzır eti olursa onlar haramdır. Zira; bunlardan hcrbiri nefsinde necis-tir, taharet kabul etmez veyahut Allah'ın gayrının ismi zikrolun-muş veyahut hîn-i zcbhinde Allah'ın ismi aniden terkolunan şey­ler fısk olduğundan haramdır.] Şu zikrolunanların hürmetini Al-lahü Tealâ vahyettiği için haramdır. Bunlardan maadası helâldir. Zira; hürmetine delil olmayan birşeyi haram olmaz. [Şu zikroîu-nan şeylerden birini Din-i İslâm'dan çıkmayarak ve haddini teca­vüz etmeyerek bunlardan birine muhtaç olup ekletmeye muz (ar olan kimse açlıktan ölmemek için, hayatını ibkaa edecek kadar bir miktarını ekledebilir. Zira; Rabbin Tealâ zaruret sâikasiyla bun­ları ekleden kimsenin bu husustan dolayı vaki olan günahını mağ­firet edici ve zaruret messedince ekline müsaade etmekle merha­met buyurucudur.] Şu halde bunları zaruret vaktinde ekletmeye Allahü Tealâ izin vermişken ekletmez helak olursa, âsî ve günah­kâr olur. Zira; nefsini fuzûlî olarak tahrib etmiştir, İki zarar cem' olsa ehvenini ihtiyar etmek kaaide-i külliyesine tevfikan nefsin telef olmasıyla o nefsi telef etmemek için haramı yemek karşılaş­tığında elbette haramı yeyip nefsi muhafaza etmek, yemeyip de nefsin telefinden ehvendir.

Tefsir.-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile âyette hürmeti be­yan olunan dörtten rriâada Resulullah'm haram kıldığı himâr-ı ehlî kelb ve kedi gibi azı dişe sahip olanlarla, kuşlardan pençe sa­hibi1 olanlar dahi haramdır. Zira; Resulullahm azı sahibi yırtıcı hayvanâtın ve pençe sahibi kuşların küllisinden nehyettiği (İbn-i Abbas) Hazretlerinden mervidir: Himâr-ı ehliden Hayber günü nehyettiği dahi (Ebu Küreyre) Hazretlerinden mervi ve Sahhah'ta mezkûrdur. Kediyi ekletmek ve satıp parasını almaktan Resulul-iah'm nehyettiği (Câbir) Hazretlerinden mervidir. Şu halde Din-i İslâm'da hayvanattan haram olan yedidir. Meyte, akmış kan, hınzır, Allah'ın gayrının ismizikrolunarak kesilen hayvanın eti, himâr-ı ehlî, azı sahibi, yırtıcı v hayvânât-ı vahşiye, pençe sa­hibi kuşlardır. Ve bunların teferruatı bittabi bunlarda dahildir. Bu âyette zikrolunan meyteden bakk ile çekirge ve kandan da kara­ciğerle akciğer müstesnadır. Gerçi çekirgeler dahi kansa da akma-yıp etle kan arasında katı olduğu için helâl kılınmıştır. Etle karışmış ve seyelân etmeyerek damarlarda kalmış olan kanın da helâl olduğu mervidir. Zira hürmeti beyan olunan kan; akmış olan kan olduğundan, akmaks.ızm damarda kalan kan haram değildir. Çün­kü; o gibi kandan eti temizlemek müşkül ve güçtür. Din-i İslâmda ise güçlük yoktur.

Vacip Tealâ bu âyette haram olan şeylerin hürmetlerine illet ve sebep olarak necis olduğunu beyan buyurması, necis olan şey­lerin cümlesinin haram olduğuna delâlet eder ki,

Necaset olan herşey haramdır) kaaide-i külliyesi de buradan me'-hûzdur.

Hulâsa; hill ü hürmet vahy-i ilâhiyle bilinip, vahyin gayrı bir sebeple bilinemediği vahy-i ilâhide ise lâşe, akmış kan, hınzır eti ve Allah'ın gayrının isimleri zikrolunarak kesilen hayvanâtın ekli haram olduğu beyan olunup, kâfirlerin haram olduğunu iddia et­tikleri şeylerin hürmeti beyan olunmadığı ve şu haram olduğu be­yan olunan şeylerin ekline zaruret messederse helak olmayacak kadar ekletmeye müsaade-i şer'iye olduğu ve bu müsaade üzerine eklolunan muharremattan hâsıl olacak seyyiâtı Cenab-ı Hakkın mağfiret buyuracağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir. [124]

 

Vacip Tealâ şeriat-ı Muhammediyede haram olanların bazıla­rını beyan ettiği gibi Yehûd üzerine haram olan reyleri dahi be-yanetmek üzere buyuruyor.

[Yehûd dinine mensub olanlar üzerine tırnak sahibi olan her hayvanı ve sığırla koyundan iç yağlarını onlar üzerine haram kıl­dık. İllâ koyunla sığırın arkalarında olan yağları veyahut karnına ve barsaklarnıa ve kemiklerine muttasıl olan yağları haram kıl­madık. İşte şu eşyayı onlar üzerine haram kılıp, onların zulümleri sebebiyle biz onları cezalandırdık. Vahyettiğimiz ahkâmın cümle­sine elbette biz sâdıkız.] Binaenaleyh; helâl olduğunu beyan etti­ğimiz elbette helâl ve haram olduğunu beyan ettiğimi? elbette ha­ramdır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile tırnak   sahibi yle murad; parmağı veya parmağında tırnağı olanlardır. Yahut kuşlardan pen­çesi olan ve hayvânât-ı sâireden de at ve merkep gibi değirmi tır­nağı olanlardır.   Şuhum   ile murad; iç ve böbrek yağlandır. hâviye nin cem'idir ki, karın ve bar saklardır.

Binaenaleyh; Yehûd üzerine içyağı haramsa da hayvanın karnına ve barsaklarına muttasıl olan yağlar ve kemiğe muttasıl olan kuy­ruk yağları helâl olduğuna âye,t delâlet eder. İşte şu hürmet; Ye-hûd'un enbiyayı katletmeleri ve ribâ ekletmeler* ve nâsın malını zulmen almaları gibi birtakım şer'in harici şeyleri âdet etmelerin­den neş'et ettiğini Cenab-ı Hak beyan buyurmuştur. Çünkü; dai-re-i şeriattan çıkanları Cenab-ı Hakkın dâire-i şeriata duhulleri için envâ'-ı belâya ile müptelâ kıldığı ve onların ahkâm-ı şeriatı yerine getirinceye kadar birtakım müzayakaya dûçâr olacakları nusus-u müteaddideyle beyan olunmuştur. [125]

 

Vacip Tealâ haber verdiği şeylerin cümlesi sâdık olduğunu beyan ettiği gibi Yehûd'un tekzibine karşı cevabı dahi beyanetnıek üzere buyuruyor.

[Eğer şu vahyolunan şeylerde Yehûd kavmi, ha bibim!  Seni tekzib ederlerse sen onlara hitaben de ki, sizin Rabbiniz bol rahmet sahibidir ve Allahü Tealâ'mn azabı cürüm sahibi günahkâr olan kavimden reddolunmaz.]

Yani; habibim; Senin Rabbin rahmet ve azap sahibidir. Bina­enaleyh; eğer müşrikler seni tekzib ederlerse sen onlara de ki, «Sizin Rabbinizin rahmeti kullarına boldur ve lâkin azabı da şid­detlidir. Zira; günahkâr olan kavimden azabı reddolunmaz. Bina­enaleyh; size mühlet verir, müsaade eder. Siz Allah'ın verdiği müsaadeye mağrur olmayın. Zira; azabın vakti gelince Allahü Te-alâ'nm azabını, ashab-ı cinayet ve cürmolan kavimden kimse red-dedemediği için asla reddolunmaz, derhâl azabı gelir, âsîleri ter­biye eder. Hiç kimse karşı koyamaz».

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Yahudiler ve Resulullah'ı tekzib edenler üzerine azab-ı şedidin nazil olacağına âyette tenbih vardır. Çünkü yeis; şiddet manasınadır. Şu halde ma'nâ-y% nazım: | Allah'ın azabının şiddetini mücrimlerden reddedip o azaptan ve azabın şiddetinden onları kurtaran olmaz. Zira; cürümleri sebe­biyle cezaya müstehaklardır] demek olur. [126]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin   mezheplerinin butlanını   beyan ettiği gibi ileride serdedecekleri intizarlarını dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Şirk eden müşrikler ileride derler ki, «Eğer Allahü Tealâ senin dediğini murad etmiş olsaydı biz ve babalarımız şirketmez ve biz birşeyi haram kılmazdık.» Yehûd'un ve müşriklerin seni tekzipleri gibi bunlardan evvel geçenler dahi bizim azabımızı ta-dıncaya kadar resullerini tekzib ettiler. Bunlar da onların mesleklerine tâbi olmuş ve onların yollarını tutmuşlardır. Binaenaleyh; bunlar da onların tattıkları azabı tadacaklardır. Yâ Ekrem-er Ru-sül! Sen onlara sual tankıyla de ki, «Sizin indinizde taraf-ı ilâhi­den gelmiş bir ilim var mıdır? Eğer varsa o ilmi bize çıkarır, be­yan eder misiniz? Bir ııakl-i sarih veyahut hüccet-i kafiye gibi birşeyiniz varsa izhar edin görelim. Siz tâbi olmaz, illâ zannmıza tâbi olursunuz ve siz olmadınız, ancak yalan söylersiniz.]

Yani; kâfirlerin makam-ı i'tizarda «Allahü Tealâ bizim bulun­duğumuz hale razıdu.» figt: razı olmasa bizim halimizi kendinin rızasına muvafık bir hale tahvil ederdi ve biz de razı olmadığı şeyi işlemezdik» demekle mezheplerinin hak olduğunu iddia ederlerdi.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile bu âyette Vacip Tealâ kâfirle­rin azaba müstehak olduğunu ve sülük ettikleri mezhebin cehalet üzere müpteni bulunduğunu ve bu mezhebe temessük edenlerin ilmi olmadığını ve ancak zanna ittibâ' ve kizbin pek eşna'mı ihti­yar ettiklerini beyanla zem ve ef'âllerini takbih buyurmuştur.

Bunların yalan söyledikleri şey «Allahü Tealâ bize böyle em­retti» demeleridir. Beyzâvî'nin beyanına nazaran usul-ü itikadda zanna ittibâ' caiz olmadığına âyette tenbih vardır. Çünkü; zanna ittibâ' edenleri Çenab-ı Hak zemmetmiştir.

Hulâsa; müşriklerin, Allahü Tealâ bizim tevhidimizi dile-seydi biz ve babalarımız şirketmez ve biz birşeyi haram kılmaz­dık diyecekleri ve bunlardan evvel geçen milletlerin de resullerini tekzib ettikleri ve Resulullah tarafından bunlara, eğer davanız bir ilme müstenidse çıkarın o ilmi görelim denildiği ve müşriklerin ancak zanna tâbi olarak söyledikleri bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir. [127]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin mezhepleri ilme ve hüccete müstenid olmayıp mücerret kendi re'y-i fâsidleri üzere müptenî olduğunu beyan ettiği gibi Allahü Tealâ için kulları üzerine hüccet-i kafiye olduğunu dahi beyanetmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Kendi reylerine ve hava ve heveslerine muvafık olarak mezhep ihdas eden müşriklere hitaben sen de ki, «Siz mezhebiniz üzere ilim ve hüccet izhar edemeyince, Allahü Tealâ için kulları üzerine metanet ve kuvvette nihayete baliğ ol­muş hüccet vardır.] Çünkü; Allahü Teâlâ resul göndermek ve ki­tap inzal etmek ve doğru yolu göstermek suretiyle kullarına delâil-i vâzıhayı beyan buyurmuştur. Binaenaleyh; kulların Allahü Tea-lâ'ya karşı «Biz doğru yolu bilemedik. Bize bir mürşid gönderme-din» gibi itizarlarına ^meydan kalmamıştır. [Allahü Tealâ için me­tin ve vazıh hüccet olunca, eğer Allahü Tealâ sizin hidayetinizi murad etmiş olsaydı, sizin cemiinizi imana muvaffak kılmakla hidayette kılardı.] Ve lâkin siz iradenizi hidayete sarf etmediniz ki, Allahü Tealâ hidâyetinizi irade buyursun. Eğer sizin cemiiniz iradenizi imana sarfetmiş olsaydınız, Allahü Tealâ cemiinizi hidâ­yette kılardı. Ancak iradenizi imana ve hidâyete sarfetmediğiniz için Allahü Tealâ iman ve hidâyetinizi murad buyurmadı. Çünkü; abdin ef âl-i ihtiyariyesinde Allah'ın halkı abdin iradesini sarfa tâbidir. Binaenaleyh; abid iradesini sarf etmeyince -Allahü Tealâ halketmez.

Hulâsa; Allah'ın kullarını ilzam edecek hüccetleri bulunduğu ve murad-ı ilâhi olsa, cümle insanları hidâyette kılacağı bu âyet­ten müstefâd olan fevâid cümlesindendir. [128]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin delillerini ve mezheplerini iptal ettik­ten sonra davalarına şahitleri olmadığını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Allah'ın helâl kıldığı nimetleri haram kılan müşriklere hitaben habibim! Sen de ki, «Getirin ey müşrikler! Şol ulemâ ve ah-bârınızı ki, onlar şehâdeteder ve derler ki, «Ali ah ü Tealâ şu ni­meti haram kıldı». Onlar huzur-u nebeviyende hazır olurlar ve Allahü Tealâ'ya iftira ederek şehâdet ederlerse, sen onları tasdik etme. Zira onları tasdik; onların şehâdet-i bâtılalarına iştirak et­mek olduğundan, senin için caiz değildir. Binaenaleyh; onlarla be­raber şehâdet etme, belki onların şehâdetlerini reddet ki, davala­rının butlanını ve şahitlerinin yalancı olduklarını bilsinler ve şol kimselerin hava ve re'y ü arzularına muvafakat etme ki, onlar bizim hakka ve tarîk-ı müstakime delâlet «den âyetlerimizi tekzib eder ve âhîrete iman etmezler. Halbuki onlar Bablerine şirk eder ve bir takım âciz mahlûkları Rablerine muâdil şerik ve nazır iti-kad ederler.] Şu halde onlardan i'raz et, mükâleme ve mücâlese-lerinden ihtiraz üzere bulun ki, itikadlarınm fesadını bilsinler.

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile Vacip Tealâ kâfirlerden dava­larına şahit istemesini resulüne emir buyurdu ki, herkes indinde mezheplerinin şahidi ve delili olmadığı zahir olsun ve Resulul-lah'ı onların şehâdetine iştirakten nehyetti ki, onların şahitlerinin yalancı olduklarım avâm-ı nâs anlasınlar da onlara ittibâ' etme­sinler. Çünkü; Resulullah onlara mümâşât etse, onların yalanları meydana çıkmaz ve herkes onların mezhebini doğru telâkki eder, buysa Din-i İslâm'ın teessüsüne mânidir.

Medârik'te beyan olunduğu veçhile zamir mevkiinde varid oldu ki, âyetleri tekzib eden ve âhirete iman etme­yenlerin, havaya ittibâ' edenler olduğu bilinsin. Çünkü; âyetleri tasdik ve âhirete iman edenler delile ittibâ' eder, hava ve hevesine ittibâ' etmezler. [129]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kendi nefislerine haram kıldıkları şey­ler; ancak kendi arzuları icabı olup, bir delile müstenid olmadığını beyan ettiği gibi delile müstenid olarak haram olan şeyleri be-yanetmek üzere buyuruyor.  ,

[Habibi Zişânım! Alâtarikışşefka sen müşriklere hitaben de ki, «Gelin huzuruma toplanın, ınuktezâ-yı nübüvvet ve şefkat Rabbinizin sizin üzerinize haram kıldığı şeyleri ben tilâvetle Rab-binizin vahyettiği veçhüzere beyan edeyim.»] Haram olan şeyler­den birincisi, Allahü Tealâ'ya şirketmektir. Binaenaleyh; [Allahü Tealâ'ya mahlûkaatmdan hiçbir şeyi şirketmeyin.] Zira; Allahü Tealâ; ferd-i vâhiddir, şeriki ve nazîri yoktur. [Ve vâlideyninize ezayı haram kıldı. Binaenaleyh; size vâlideyninize ihsan etmenizle emretti.] Çünkü valideyniniz, hakk-ı terbiyesi ve hal-i sahaveti­nizde sizi muhafazaları ve besleyip büyütmek gibi zahmetleri ih­tiyar ettiklerinden dolayı sizin tarafınızdan ihsana -müstehaklar-dır. Şu halde onlara ihsan etmek sizin üzerinize vaciptir. İhsanı terketmek haramdır. [Nafaka korkusundan dolayı evlâdınızı kat­le meyin. Zira; sizi ve onları Biz Azimüşşan merzuk ederiz.] Bi­naenaleyh; rızıklarmdan korkarak ciğerparelerinizi öldürmeyin. Eğer öldürürseniz hurmet-i azimede vaki olursunuz. [Ve zina gibi fahişeden gerek suret-i alen yede olsun, gerek suret-i hafiyede olsun ihtiraz lâzımdır. Binaen leyh; zina ve sair maâsî ve menhi­yat; karib olmayın.] Amma o ma'siyet gerek aşikâr olsun ve ge­rek gizli olsun cümlesi hararrdir. [Ve Allah'ın haram kıldığı nefsi kati etmeyin. İllâ hakka mukaGri^ olarak şer'an katli lâzım olanları katledin. Şu evâmir ve nevâMde olan fevâidi ve menâfü siz:"n ta-akkul edip düşünmeniz için rey an olunan ahkâmı Cenab- Hak size vasiyet etti ve mucibiyle diueli üzerinize vacip kıldı.] Binaen­aleyh; bu ahkâmın hukukuna riayet vaciptir. Eğer riayet etmez­seniz azaba müstehak olursunuz.        

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile vâlideyn; insan hak­kında nimetlerin en büyüğü olduğuna işaret için Vacip Tealâ şirk­ten nefyettikten sonra vâlideyne ihsanla emir buyurmuştur. Zira; insanın vücut bulmasında sebeb-i hakîkî Allahü Tealâ ve sebeb-i zahirî ebeveyndir. Binaenaleyh; hukuk-u ilâhiye riayetten sonra hukuk-u ibâddan evvel beevvel hukuk-u ebeveyne riayetin vücu-bunu Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. Çünkü; valide ve pederin evlâdında terbiye ve şefkat ve it'âm-ı taam ve hal-i sahavetinde helâktan muhafaza hakları vardır. Hukuk-u ibâddan ebeveynin hukukuna riayetin vücubunu beyandan sonra evlâdın hukukuna riayetin lüzumuna işaret buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede bazıları kız evlâdmı âhara tezvic etmekten âr ettikle­rinden ve bazıları da fakr ü faka ve rızık korkusundan katlü itlaf ederlerdi. Cenab-ı Hak bu hal-i şenâa^ttan onları nehyettiği gibi rızık için korkmamalarını tavsiye buyurmuştur. Zira; ebeveynin rızkını tekeffül buyurduğu gibi evlâdın rızkını dahi tekeffül bu­yurduğunu ve evlâdın hayatlarım muhafaza etmeleri lâzım oldu­ğun beyan etmiştir.

Cenab-ı Hak bu âyette insan için usulünün ve furuunun hu­kukuna riayetin vücubunu beyandan sonra bilkülliye muharre-mâta ve bilhassa zinaya açık ve gizli olarak yakın olmamalarını tavsiye buyurmuştur. Çünkü; zaman-ı cahiliyede suret-i aleniyede zinayı kerih görürlerse de suret-i hafiyede zarar yok addederlerdi. Cenab-ı Hak her iki suretin de haram olduğunu beyan buyurmuş­tur. Zira zina; neslin inkıtâına bâdı olup, âlemin intizâmını halel­dar ettiğinden, Cenab-ı Hak zina etmek şöyle dursun, zinaya yakın olmak bile caiz olmadığını beyan etmekle zinadan nehiyçle mü­balâğa izhâr etmiştir. Zira zina; âlemin inkırazına bâdî olduğun­dan her halde ihtiraz etmek lâzımdır.

"Vacip Tealâ nüfûs-u beşeriyenin katlolunmaktan muhafazası lâzım olduğunu beyanla beraber katli icab eden —irtidad, zina ve bigayrıhakkın bir kimseyi katletmek gibi — bir fiil sudur eder­se katlin cevazına işaret etmiştir. Çünkü; bir kimse iman ettikten sonra irtidad ederse veyahut teehhül ettikten sonra zina eder ve şer'an zinası sabit olursa ve bigayrıhakkın bir kimseyi öldürür kısas lâzım gelirse ve tâbi bulunduğu devletine karşı huruç eder yeryüzünü ifsâd ederse katli meşrudur ve bu misilli kimselerin vücutlarını ifna suretiyle fesatlarını izaleyle âlemin rahatını temin eylemek hükümet üzerine vaciptir. [130]

 

Vacip Tealâ bundan evvelki âyette riayet lâzım olan ahkâm­dan beşini beyandan sûnra hikmet ve menâfiinde teemmüle muh­taç olan bazı ahkâmı beyanetmek üzere buyuruyor.           

[Yetimin malına yakın olmayın. İllâ ticâretle tezyid ve ziya­dan muhafaza etmek gibi gaayet güzel ve yetime menfaatti olan tarîkla yakın olun. Yetim niş d üne vâsıl olup malını muhafazaya akl ü dirayeti, f ikr ü feraseti kâfi oluncaya kadar malını muha­faza edin. Rüşdüne baliğ olup, malmı muhafazaya muktedir oldu­ğuna kanaat gelince malmı kendine teslim edin. Kileyi ve teraziyi adaletle ifa edin. Noksan vermekle hukuk-u nâsa tecavüz etmeyin. Biz nüfûs-u beşeri yeden hiçbir nefse teklif etmeyiz. Ancak o nef­sin vüs'u ve takati miktarı teklif ederiz. Zira; hukuk-u nâsa riayet müşküldür. Kudretiniz miktarı adaletle teklif ederiz. Binaenaleyh; kudretinizin haricinde olan şey affolunur. Ve bir söz söylediğinizde ve bilhassa hâkim olup hükmettiğinizde adalet edin velevse hük­mettiğiniz kimse akraba ve taalukaatınızdan olsun. Sözünüzde ve hükmünüzde adalet ve ihtiyat edin ki, sözünüz ve hükmünüzle hukuk zayi etmeyesiniz ve ancak Allah'ın ahdini .ifa «din ve ye­rine getirin ki, Allah'ın emrinin hâricinde bir söz ve hükmünün haricinde bir hüküm vermeyesiniz. İşte sizin tezekkür etmeniz ve fevâidini düşünmeniz için şu beyan olunan ahkâmla Allahü Tealâ size tavsiye buyurdu ve muktazâsınca ameli üzerinize vacip kıldı.]

Ki, bu ahkâmın haricine çıkmayasmız. Eğer bu ahkâmın haricine çıkarsanız azaba müstehak olursunuz.

Âyette eşüdle murad, Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ihtilâm olmak ve aklî kemâline vâsıl olmaktır. Kile ve vezni ifa ile rnurad; tam olarak ölçmek ve tartmak­tır. Kıstla murad; adaletle olduğu gibi satan kimsenin noksan vermekle müşterinin hukukuna tecavüz etmemesine, müşteri dahi ziyade istemekle bâyiin hukukuna tecavüz eylememesine ve iki tarafın da yekdiğerinin hukukuna riayetin vücubuna işarettir. Çünkü; âlemin intizâmı; muamelâtın hüsn-ü cereyanına bağlıdır. Eğer muamelâtın cereyanı adalete mukaarin olmazsa hukuk zayi olmakla münazaat zuhur eder ve tarafeyn perişan olur.

Bu riayetin gaayet müşkül olduğuna işaret için teklifin; müm­kün miktarı kudretle mukayyed olduğuna işaret etmiş ve kudret miktarı teklif buyurduğunu Vacip Teaİâ beyan buyurmuştur ki, kudretin fevkmda teklif olmaz.

Vacip Tealâ her sözde ve edâ-yı şehâdette ve emri bilmaruf ve nehyianilmünkerde, hâkimin hükmünde ve şâir hususâtta ada-^ lete riayetin vücubunu beyan buyurmuştur.

Hulâsa; yetim baliğ oluncaya kadar suret-i gayrı meşruada yetimin malına karib olmak caiz olmadığı, kilo ve terazide adalet lâzım, velev akraba hakkında olsun adalet üzere söylemek vacip ve Allah'la kendi beyninde vâki olan ahdi insanlar ifa etmekle me­mur olduğu ve insanların tezekkür edip düşünmesi için şu ahkâ­mı Cenab-ı Hakkın tavsiye buyurduğu bu âyetten müstefâd olan fevaid cümlesindendir. [131]

 

Vacip Tealâ bazı ahkâmım tafsilden sonra icmalen beyan olu­nan ahkâma ittibâ'ın lüzumunu tavsiye etmek üzere

buyuruyor.

[Ey ehl-i iman! Bilin ki, Kur'ân'da ve bilhassa şu sûre'ce zik-rolunan evâmir ve nevâhî, me'mûrât, menhiyat, muharremat, ah­kâm, işârât, âdap ve muamelât benim doğru ve i'vicacdan salim tevhide îsâl eder tarîkımchr. Bu turuk, müstakim olunca tarîk-ı tevhide tebaiyet edin ki, fevz ü felah bulaşınız ve turuk-u muh­telife olan edyân-ı sâireye ve havaya tâbi olan müteferrik yollara tebaiyet etmeyin ki, o yollar sizi dağıtmasm. Eğer ârâ-yı muhteli-feye ittiba ederseniz, o ârâ-yı muhtelife sizi tarîk-ı ilâhiden ayırır, fırka fırka kılar.] Zira; delilin hükmü ve muktezâsı birdir, lâkin hava ve hevesin muktezâsi müteaddiddir. Çünkü; tebâyi' ve âdât muhtelif olduğundan herkes kendi tabiatına göre re'yeder ve kendi arzusuna göre hüküm verilmesini ister. [İşte şu beyan olu­nan tarik ve o tarika ittiba'; turuk-u muhtelifeye sizin ittibâ'dan nefsinizi vikaaye etmeniz için Allah'ın size vasiyet ettiği tariktir.]

Vacip Tealâ bu âyette kullarını umur-u dinde tefrikadan nehyetmiştir. Zira tefrika; her milletin inkırazına bâdî ve izmih­laline sebeb olmuştur. Çünkü tefrikanın; içtimada olan kuvveti izâle ettiğinde şüphe yoktur. Kuvvet zail olunca a'dânın fırsat bulacağında kim tereddüd eder? Binaenaleyh; Allah'ın Kur'ân'da beyan ettiği tarika ittiba* etmek vaciptir. Resulullah'm beyan et­tiği ahkâmın cümlesi de vahyile olduğundan bu âyette beyan olu­nan ve ittibâ' vacip olan tarîk da dahildir. Fahr-i Razi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Resuiullah bir çizgi çizip «İşte şu tarîk; tarîk-ı savâptır». Sonra sağma ve soluna çizgiler çizip «İşte şu tariklarm herbiri üzerinde bir şeytan var;, insanları davet eder» buyurduğu (İbn-i Mes'ud) Hazretlerinden mervidir.

(İbn-i Abbas) Hazretleri «Şu âyetler muhkem ve cemi' şerâ-yi'de mazbuttur, asla nesholunmamıştır. Eğer bir kimse amel ederse Cennet'e dahil olur ve eğer ameli terkederse nara dahil olum buyurmuşlardır.

Bu âyet-i celile hak olan .şeyin her vakit bir olup müteaddid olmadığına delâlet eder. Zira hak; taaddüd etmez. [132]

 

Vacip Tealâ; şu iki âyette beyan olunan dokuz meselenin şerâyiin cümlesinde riayeti vacip olup, terki caiz olmadığına işaret için ahkâmı beyan ve haberden sonra Mûsâ (A.S.) a bu ahkâmı ve şâir ahkâmı cami' olan kitabı verdiğini ve Kur'âh'm hayr-ı ke-sîri mutazammm olduğunu beyanetmek üzere buyuruyor.                      .

[Şu beyan olunan ahkâmı bildikten sonra şurasını da bilin ki, Biz Azîmüşşan Mûsâ (A.S.) a nimetimizi ve kerametimizi tamam etmek için Mûsâ (A.S.) in ihsanı ve hukukuna riayet edeceği ve kitaba lâyık olur bir veçhüzere Tevrat kitabını verdik ve bu Tev­rat'ta dünya ve âhirete müteallik olan herşeyi biz açık surette be­yan ve tafsil ettik. Tevrat'ın ahkâmıyla mükellef olanlar dâr-i âhi­rete ve Rablerine mülâkaata iman etsinler için Tevrat'ı kulları­mıza rahmet, ihsan ve tarîk-ı hakka îsâl eder hidâyette kıldık ve şu Kur'ân hayr-ı kesîri ve men afi i çok bir kitab-ı mübarektir ki, biz onu inzal ettik ve bu kitabın menfaati çok, kendi mübarek ve cemi' evamir ve nevâhîsine riayetle ittibâ edin. Zira; ittibâ etmek üzerinize vaciptir ve merhamet olunmanız için o kitaba muhale­fetten içtinab etmekle nefsinizi vikaaye edin ki, azaptan kurtula-suıız.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile tamam ile murad; nime­tin ve kerametin tamamıdır. ile murad; muhsin ve muti olan kimse, yahut Mûsâ (A S.) in ilim ve şerâyiden ihsanı, yahut kitabın siyak ve sibakı; güzel bir kitaba lâyık olan intizam üzere demektir. Şu beyana nazaran manâ-yı âyet: [Bizim şu ah­kâmımızı bildikten sonra şunu dahi size haber vereceğiz \bilin ki, biz nimetimizi ve kerametimizi muti ve muhsin ve ulûm-ü şerâ-yide güzel olan Mûsâ (A.S.) üzerine itmam ve ikmâl için kitap verdik ki, o kitapta dünya ve âhirette ibâdm muhtaç olduğu mesâilin kaffesini tafsil ettik ve ibadın yevm-i âhirette Rablerine mü-lâkaata iman etmesi .için biz Tevrat'ı rahmet ve hidayet kıldık] demektir.  [133]

 

Vacip Tealâ Kur'ân'm hikmet-i inzalinden bazısını beyanetmek üzere buyuruyor.

[Sizin, »Bizden evvel iki taife ki, Yehûd'le Nasârâ'ya kitab inzal olundu. Halbuki, biz onların derslerinden ve kitaplarını kıra-atlarından elbette gaafilleriz» demenizi kerih gördüğümüz için size Kur'ân'ı inzal ettik, yahut «Bizim üzerimize kitap nazil olmuş olsaydı, biz onlardan daha ziyade hidayette olurduk» demenizi çir­kin gördüğümüzden böyle dememeniz için biz Kur'ân'ı inzal et­tik. Binaenaleyh; sizin Rabbiniz tarafından tarik-ı tevhidi size be­yan eder delâil-i kat'iye ve sizi tarîk-ı tevhide irşad eder hidâyet ve rahmet olarak hakkınızda lutf u ihsan geldi. Şu halde itiraz edecek bir cihetiniz kalmadı.]

Yani; yevm-i kıyamette ehl-i Mekke ve şâir kabail «Bizden evvel Yehûd ve Nasârâ'ya Tevrat ve İncil nazil oldu. Onların lû-gatlarmı bilmediğimiz için biz derslerinden ve ahkâmından gaafil-dik. Eğer bize de .onlar gibi kitap nazil olmuş olsaydı, biz onlardan daha ziyade rüşd ü salâhı kabul ederdik» demesinler için Kur'ân'ı inzal ettik. Binaenaleyh; i'tizara ve itiraza mecalleri kalmadı. Çün­kü; herşeyi beyan eder açık deliller geldi, rahmet ve rüşd ü salâhı gösterir kitap nazil olunca i'tizarın faydası olmaz. Şu halde ancak o kitapla amel etmek vaciptir, başka tarîk-ı salâh yoktur.

[Allah'ın âyetlerini tekzib eden ve âyetlerden i'raz eden kim­selerden ziyade zâlim kim olabilir? Bizim âyetlerimizden i'raz edenleri i'razları sebebiyle biz yakında kötü ve çirkin azapla ceza­landırırız.]

Yani; size kitabınız geldi, âyetlerini tekzib ettiniz. Şu halde sizden ziyade zâlim kim olabilir? Zira; Allah'ın âyetlerini tekzib ve kabulden i'raz edenlerden ziyade zâlim hiçbir kimse olamaz. Binaenaleyh; biz âyetlerimizden i'raz edenleri i'razları sebebiyle eşedd-i ceza ile cezalandırır ve çirkin azapla muazzap kılarız.

Bu âyet-i celilede lâfz-ı makabline müteferridir. Yani; hidayet ve rahmet olan Kur'ân'm âyetleri nazil olunca âyât-ı ilâ-hiyeyi tekzib eden kimseden daha ziyade zâlim kim olabilir? El­bette kimse olamaz. Şu halde herkesten ziyade zâlim olan elbette sû-u ceza ile mücâzât olunacaktır. Zira; âyetlerden i'razı onun aza­bına sebeptir.

Sudef ;   birşeyden kaçınmak, yüz döndürmek ve i'raz etmektir. Binaenaleyh; âyât-ı ilâhiyey^ kabulden ka­çınan kimseleri şiddetle cezalandıracağını Cenab-ı Hak bu âyette beyan etmiş ve cezaya sebep de âyetlerinden i'raz etmek olduğunu beyanla âyetten yüz döndürenleri âyetleri kabule davet etmiştir. [134]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kadrini izâle için kitap inzal ettiğini ve iman etmeyeceklerini beyandan sonra imandan me'yus olacak bazı ahvallerini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Ehl-i Mekke gözetmezler, illâ azap meleklerinin azapla gel­melerini gözetirler. Ümem-i mâziyeye iman etmedikleri zamanda azap melekleri geldiği gibi bunlara da gelmesine intizâr ederler veyahut Rabbin Tealâ suret-i aleniyette gelip de iman edin deme­sini gözetirler veyahut Rabbin Tealâ'nın bazı âyetlerinin gelmesini gözetirler. Maahâzâ Rabbin Tealâ'nm bazı âyetleri geldiği kıyamet gününde bundan evvel iman etmemiş veyahut imanında hayır kes-betmemiş olan nefse imanı menfaat vermez. Çünkü; zaman geç­miştir. Habib-i Zişanım! Sen onlara de ki, siz tevehhümatınızı göz­leyin. Biz de size lâhik olacak azabı gözleriz.] Bakalım kimin sözü doğrudur.

Yani; kâfirler iman etmezler, ancak umur-u selâseden birinin gelmesiyle iman ederler. Onlardan birincisi; melâikenin gelmesidir. MeIâikeyle murad; kabz-ı ervah için gelen me­leklerdir. Çünkü; ervahı kabz için melekler geldiğinde hakikat meydana çıkar. Her kâfir sekerât-ı mevtinde iman eder, fakat ima­nı fayda etmez. Zira; hai-i ye'istir. Yar ut melekle r\e murad; ümem-i maziye ve âsiyeye azapla gelemeleklerdir. İkincisi; Vacip Tealâ'nm gelmesidir. Vacip Tealâ'nm gelmesi ise muhaldir. Ancak âyet-i celile kâfirlerin cehalet ve arzularını beyan üzere varid olmuştur. Üçüncüsü; bazı âyâtın gelmesidir. Bazı âyâtın gelme/si yle murad; kıyametin evvelinde olacak alâmât-ı kübrâdır. Çünkü; alâmât-ı kübrânm zuhurunda teklif za­manı geçtiğinden imanın kabul olunmayacağına dair Müslim ve Buhârî'nin ittifaklarıyla birçok ehâdis-i celile mevcut ve mervidir. <Şu halde ehâdis-i celile bu âyet-i celileyi tefsir ve tafsildir. Çünkü; geldiğinde iman kabul olunmayacak âyetler kıyametin evvelinde olacaktır ve bu âyetlerle murad; alâmât-ı kıyametten olan âyetler olması muvafık-ı akl ü hikmettir. Zira; mucize manâsına olan âyet­lerin gelmesi imanın kabulüne mâni olmadığından bu makamda o manâca âyet murad olunmak muvafık değildir. [135]

 

Vacip Tealâ ehl-i îmanı tefrikadan menedip insanlara ahkâmı nâfi olan kitaplar inzal ettiğini ve o kitaplara ittibâ* lâzım oldu­ğunu ve kitapları tekzib edenlerden ziyade zâlim kimse olmadı­ğını beyandan sonra tefrikayı zemmetmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki, onlar tevhide isal eden dinlerinde fırka fırka oldukları gibi cemaat cemaat oldular ve hiçbir şeyde sen onların fırkalarından değilsin. Ancak onların emirleri Allahü Tealâ'ya mufavvazdır. Allahü Tealâ'ya arzolunduklarında intikaamını alır, badehu onların işledikleri ef'âl-i kabihalarım onlara haber verir.]

Dinlerinde teferruk edenlerle murad; Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile müşriklerdir. Zira; onların bazıları melekler Allah'ın kız­larıdır derler ve bazıları da putları indallah şefaat edecek itikaad ederlerdi. Yahut dinlerinde teferruk edenlerle murad; Yehûd ve Nasârâ'dır. Çünkü; onlardan herbirerleri bir kitap sahibi olduk­ları halde Yehûd yetmiş bir fırka Nasârâ ise yetmiş iki fırka oldu­lar hatta tefrikayı o kadar ileri götürdüler ki, bazıları bazılarını tekfir ederler. Yahut (İmam-ı Mücahit)'ten naklolunduğu veçhile dinlerinde teferruk edenler; ilmmet-i Muhammed'den ehl-i bid'at ve şübehâttır. Zira; Resulullah «Benim ümmetim yetmiş üç fırka olur, küllisi nardadır. İllâ bir fırka Cehennem'den necat bulur» buyurmuştur. Dinin esasında tefrika; milletin eczasını tefrikaya düşürdüğünden elbette mezmumdur.

Şu halele âyet-i celîle'de tefrikayı zem ve ittihadın lüzumuna işaret olduğu gibi ehl-i İslâmın kelimesi vâhid olmak lâzım olmaz­sa terğib ve tefrikadan tenfir dahi vardır. Zira; bir milletin tefri-kasız kitle-i vahide olarak bulunması o millet hakkında saâdet-i uzmâdır. Binaenaleyh; millet hakkında her zaman iyi netice veren ittifak ve ittihaddır, fena netice ve zararları tevlid eden de tefri­kadır.

Resulullah'm onlardan olmadığını beyan; sözlerinden ve mez­heplerinden uzak olduğunu beyandır. Şu halde onların mezhepleri üzerine lazım gelecek azap onlara münhasır demektir.

İşte Cenab-ı Hak fırkalara ayrılan milletleri bu âyetle zem-metmiştir. Zira; gerek itikadda ve gerek siyâsette bir milletin fır­kalara ayrılması, o millet arasında ârâ ve efkârın dağılmasına ve sözün bir araya gelmemesine ve fırkaların kendi emellerini tervice çalışıp umumun menfaatinin arada zayi olmasına sebep olduğu cihetle milletin yekdiğerine olan irtibatı çözüldüğünden neticesi inkıraza bâdî olacağı şüphesizdir. Zira; çok defa vuku bulan hâdi­seler bu gibi davaları ispata kâfidir. Binaenaleyh; mümkün olduğu kadar yaşamak isteyen milletlerin toplu bulunması lâzımdır. [136]

 

Vacip Tealâ tefrikayı zemmettikten sonra haseneyle seyyieye mukaabil verilen cezayı beyanetmek üzere  buyuruyor.

[Bîr kimse hasenc işlerse o kimse için dar-* âhirette o hase-nenin on misli vardır ve bir kimse seyyie işlerse o kimse cezalan-, maz, ancak seyyienin misliyle cezalanır. Seyyie işleyenler asla zultnolunmazlar,]

Yani; daridünyada ehl-i imandan bir kimse bir hasene işler ve hayyizi vücuda getirir, ihlâsa mukaarın ve rızaya muvafık olursa o kimse için dar-ı âhirette o bir hasenenin on misli vardır. Çün­kü; lütuf ve ihsan olarak Allahü Tealâ bir ameline on amel sevabı verir. Ve eğer bir kimse dar-ı dünyada bir günah işlerse, o kimse ancak onun misliyle cezalanır. Zira; günahlarından ziyade ceza görmekle zulmolunmazlar.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Vacip- Tealâ'nın vaad ettiği ihsanın bu âyette ednâ mertebesi beyan olunmuştur. Zira; bir amel muka-abiline yetmişten yedi yüze kadar sevap vereceğini vaad buyur­duğu gibi hesapsız ecir vereceğini dahi vaad buyurduğundan bir amele on sevap vereceğini beyan etmek; vaadin ednâ mertebesidir. Bazı ulema «Bu âyette aşere, kesretten kinayedir. Miktarı tayin için değildir» dediler. Şu halde manâ-yı nazım: [Bir kimse bir hasene işlerse onun için mukaabilinde birçok sevap varj demektir.

Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile haseneyle mu-rad; kelime-i tevhiddir diyenler varsa da esah olan bilûmum hase­nata şâmildir. Zira; lâfzın umumuyla amel mümkünken umum içinden birşeye tahsis sebepsiz tercihtir. Az amel mukaabilinde çok sevap vermek lütuf olduğu cihetle memduhtur. Binaenaleyh; Cenab-ı Hakkın kullarının azıcık amellerine birçok sevap vermekle lutf u ihsan buyurması şân-ı ülûhiyete yakışır bir sıfattır. Amma bir günaha birçok azab etmek zulüm olup, Allahü Tealâ ise zu­lümden münezzeh olduğu cihetle günah işleyen kimsenin günahı­nın misli azap göreceği beyan olunmuştur. Zira; cürmünden ziya­de ceza vermek adalete münâfîdir ve şân-ı ülûhiyete lâyık olamaz. [137]

 

Vacip Tealâ tevhidin delâilini beyan ve müşriklerin mezhep­lerini iptal ettikten sonra tarîk-ı tevhidin sırat-ı müstakim oldu­ğunu ve millet-i İbrahim'e muvafık bulunduğunu beyanetmek üzere buyuruyor.

[Ya Ekrcm-er Rusül! Sen müşriklere hitaben de ki, «Benim Rabbim lutûf ve ihsanıyla doğru ve tarîk-i tevhide îsâl eder bir din olduğu halde beni sırat-ı müştakıma îsâl etmekle hidayette kıldı. 0 sırat-ı müstakim doğru ve hakkı iltizam eder olduğu halde İbrahim (A.S.) m milletidir. Ey müşrikler! Siz İbrahim (A.S.) m şeriatı üzere millet-i ibrahim'den olduğunuzu iddia etmekle bera­ber şirkedersiniz. Halbuki İbrahim (A.S.) müşriklerden olmadı.] Siz nasıl oluyor ki, müşrik olduğunuz halde İbrahim (A.S.) a nis­pet iddiasında bulunuyorsunuz?

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile Allahü Tealâ resulüne bu âyette üzerinde bulunduğu din-i hakkı beyan ve müşrikleri red­detmesini emir buyurdu. Çünkü; müşrikler din-i İbrahim üzerine olduklarını iddia ederler, halbuki din-i İbrahim'den bilkülliye mü-fârakat etmişlerdir. Zira; din-i İbrahim'de şirk yoktur ve din-i İb­rahim, tevhid üzere müesses bir din olduğundan doğru bir dindir ki, asla eğrilik yoktur. [138]

 

Vacip Tealâ din-i kayyimin sırat-ı müstakim olduğunu beyan­dan sonra o din-i kayyimle amelin keyfiyetini beyanetmek üzere buyuruyor.

[Habib-i Zişanım! Sen müşriklere hitaben de ki: Ey müşrik­ler! Benim namazım ve cemi' a'zâmla cânib-i hakka teveccühüm ve takarrubuma vesile olan cemi' i bâda tim, hayatım, ve memâtım cümlesi âlemlerin mürebbisi ve şey'en ba'de şey'in âlemin her cüz'ünü kemâline îsâl eden Allahü Tealâ'ya mahsustur. Her ne işlersem hâlisan liveçhillâh işlerim. Zira; Allah'ın şeriki ve nazîri yoktur. Mülkünde tasarrufu müstakildir. Kimsenin müdahaleye hakkı yoktur. Ancak, ihlâs üzere amel etmekle cm rolündüm. Hal­buki, ben Allah'a itaat ve inkıyad eden müslimlerin evveliyim.]

Fahr-i Razi'nin beyanı veçhile ibâdâtın kâffesinin ihlâsa mu­kaarın olması şart olup, ihlâsa mukaarın olmayan amelde ecir ol­madığına bu âyet delâlet eder.

Nüsük ; gaalip zamanda kurban kesmeye ıtlak olunursa da, bu makamda Allahü Tealâ'ya takarruba vesile olan ibâdâtın kâffesi murad olunmak ihtimali gaaliptir.

Hayatla mematm Allahü Tealâ'ya mahsus olması; hayat ve memâtı Allahü Tealâ halik olduğu gibi insanm hayatında olan iman ve sair ibâdât, taât ve memâtına muzaf olan vasiyet ve şâire gibi envâ'-ı hayatm halikı da Allahü Tealâ olmasıdır ki, bunların cümlesi Allahü Tealâ'nm rızasını tahsil için işlenilen ameldir. Zi­ra; abdin vazifesi daima Rabbisine karşı ubudiyetini izhar etmek­tir ve bu da tamamıyla Rabbisine teslim olmak ve amelini tamam etmek ve halisan liveçhillâh işlemekle hâsıl olur. de"mek; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veç­hile «Bu ümmetten Allah'a inkıyad edenlerin evveliyim» veyahut «Kaza ve kadere evvel inkıyad eden benim» demektir. [139]

 

Vacip Tealâ tevhid-i mahızla emredince tevhidin delâilini zi­kirle emretmek üzere buyuruyor.                                            

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sirkeden kâfirleri tevbih ve tekdir ol­mak üzere sen de ki, «Allahü Tealâ herşeyin Rabbisi olduğu halde Allah'ın gayrı bir Rab mı arayayım? Herşeyin halikı ve rabbisi Allahü Tealâ mevcut olduğu halde nasıl olur ki, başka mahlûkat rab ittihaz olunur? Mahlûk halika şerik olur mu? Ve her nefis; maâsî ve cerâimi kesbetmez, ancak kendi mazarratına ve aleyhine kesbeder ve âsî olan hiçbir nefis, aharın isyanını götürmez. –Zira her nefis, kendi ameliyle haşrolunur. Dünyada herkes amelini kes-bedip ömr-ü dünya tükendikten sonra ancak Rabbinizin huzur-u manevîsine rücu edersiniz. Binaenaleyh; Rabbiniz sizin ihtilâf et­tiğiniz mesaili size haber verir ve hakla batıl beynini tefrik ve temyiz eder ve herkesin ameline göre ceza verir.]

Hulâsa; Allahü Tealâ herşeyin rabbisi olduğu halde Allah'ın gayrı rabb taleb etmek afclen münker ve şer'an caiz olmadığı ve her nefsin ma'siyeti kendi aleyhine olup, gayra tecavüz etmeyeceği ve bir nefis, aharın vizrini götürmeyeceği ve dünyanın inkırazın­dan sonra herkesin mercii Rabbi Tealâ olacağı ve Allahü Tealâ'-nm dünyada ihtilâf olan mesaili birer birer haber vereceği bu âyetten müstefâd olan fevâid cümlesindendir. [140]

 

Vacip Tealâ herşeyin rabbisi olduğunu beyandan sonra rububiyetini ispat makaammda buyuruyor.                          

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü a'lâdır ki, sizi yeryüzünde ha­lifeler kıldı ve tasarrufa kaabiliyet ve isü'dâd verdi ve ihsan et­miş olduğu nimetler hakkında şükredip etmediğinizi imtihan mu­amelesi yapmak ve sizi müptelâ kılmak için şerefte, akılda, malü mansıbda ve rızk hususunda bazınızın derecesini bazınızın fevkına çıkardı. Rabbin Tealâ'nm insanları muhtelif surette halk etmesi haşa aczinden veya buhlünden değildir. Ancak bu tefâvüt sizi müp­telâ kılmak içindir. Zira; Rabbin Tealâ'nm âsîler üzerine ikaabı sür'atlidir ve Rabbin Tealâ istiğfar edenlere mağfiret ve tevbe edenlere merhamet buyurucudur.]

Tefsirdi Medârik'te beyan olunduğu veçhile, Allahü Tealâ kul­ların bazısını zengin, bazısını fakir, bazısını zekî ve şerif, bazısını gabî ve hasis kıldı ki, verdiği nimetlerde kullarının şükredip etme­diğini imtihan etsin ve şerifin hasise ve zenginin fakire ve mâlikin memlûküne nasıl muamele ettiği bilinsin.

Vacip Tealâ ümmet-i Muhammed'in sair ümmetler üzerine halife olup, onlardan sonra geldiklerine işaret için ümmet-i Mu­hammedi yeryüzünde halife kıldığını beyan buyurmuştur. Zira; Resulullah hâtemülenbiya olduğu gibi ümmeti de hâtemülümem-dir. Binaenaleyh; diğer ümmetlerin inkırazından sonra dünyanın imarını Cenab-ı Hak bu ümmete havale etmiştir. Ümmetle murad; ümmet-i davet ve ümmet-i icabete şâmildir. Çünkü; Fahr-i Kâinatın vücudundan sonra şerâyi-i sabıka nesholunduğundan bü­tün dünya halkı ümmet-i Muhammediyedir. Amma dâvetine ica­bet edenler daire-i şeriatına dahil olmuş icabet etmeyenler şeriatı haricinde kalmışlardır. [141]

 



[1] Güt.: I, Sahife: 18. Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1367-1369

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1369-1370

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1370-1371

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1371-1372

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1372-1374

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1374-1375

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1375-1377

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1377-1378

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1378-1379

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1379-1382

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1382-1383

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1383-1385

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1385-1386

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1386-1388

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1388-1389

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1389-1390

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1391-1392

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1392-1393

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1393-1395

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1395-1396

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1396-1397

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1398

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1399

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1399-1400

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1400-1403

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1403-1405

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1405-1406

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1406-1407

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1407-1409

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1409-1410

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1410-1412

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1412-1414

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1414-1415

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1415-1416

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1416-1418

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1418-1419

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1419-1420

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1420-1421

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1421-1423

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1423-1424

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1424-1426

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1426-1427

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1427-1430

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1430-1431

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1431-1434

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1434

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1434-1435

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1435-1437

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1437-1438

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1438-1440

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1440-1441

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1441-1444

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1444-1445

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1445-1447

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1447-1448

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1448-1450

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1450-1451

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1451-1454

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1454-1456

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1456-1457

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1458-1460

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1460-1462

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1462-1464

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1464-1466

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1466-1467

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1467-1468

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1468-1469

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1469-1472

[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1472-1473

[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1473-1474

[71] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1474-1475

[72] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1475-1478

[73] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1478-1480

[74] (Müseyleme) Yemâme'de nübüvvet davasında bulundu. Hz. Ebubekir (R.A.) m-hilâfetinde Hz. Hamza'mn kaatili (Vahşi) tarafından katlolundu. Vahşinin «Nâsm hayırlısı olan Hamza'yı ve nâsın şerlisi olan Müseyleme'yi ben katlettim» demekle min cihetin esef. ve min cihetin ferah izhar ettiği, mervidir.

[75] (Esved Ansî) San'a'da nübüvvet davasında bulundu. (Firazu Deylemî tarafından lçatlohmdu. Resulullah'm vefatından iki gün evvel ashab-ı kiram tarafından katli haber verildiğinde Cenab-ı Peygamberin (Fâze Fîruz) buyurduğu mervidir1 ki, «Esved Ansî'yi katli sebebiyle Fî-ruz fevz ü necat buldu» demektir. Görmediği halde, yalan hikâye'eden­lerde/iftira alâllah edenlerde dahil ve zâlimlerdir.

[76] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1480-1482

[77] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1482-1484

[78] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1484-1486

[79] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1486-1487

[80] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1486-1487

[81] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1487-1488

[82] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1488-1489

[83] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1490-1492

[84] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1492-1494

[85] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1494-1495

[86] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1495-1496

[87] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1496-1498

[88] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1498-1499

[89] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1499

[90] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1500

[91] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1500-1501

[92] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1501-1503

[93] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1503-1505

[94] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1505-1506

[95] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1507-1508

[96] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1509-1510

[97] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1510-1511

[98] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1511-1512

[99] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1512-1514

[100] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1514-1515

[101] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1516

[102] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1516-1517

[103] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1517-1518

[104] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1518-1520

[105] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1520-1521

[106] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1521-1522

[107] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1523-1524

[108] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1524-1526

[109] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1526-1528

[110] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1528-1530

[111] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1530-1531

[112] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1531-1533

[113] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1533-1534

[114] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1534-1535

[115] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1353-1537

[116] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1537-1538

[117] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1538-1540

[118] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1540-1541

[119] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1542

[120] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1543-1544

[121] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1544-1545

[122] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1545-1547

[123] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1548-1551

[124] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1551-1553

[125] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1553-1554

[126] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1554-1555

[127] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1555-1556

[128] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1556-1557

[129] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1557-1558

[130] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1558-1561

[131] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1561-1562

[132] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1562-1563

[133] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1563-1565

[134] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1565-1566

[135] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1566-1568

[136] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1568-1569

[137] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1569-1570

[138] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1570-1571

[139] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1571-1572

[140] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1572-1573

[141] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  3-4/1573-1574