Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sure-İ Hûd - Kuran - Konlayli Vehbimehmet Tefsiri - 11. Sayfa

SURE-İ HÛD.. 2

ONİKİNCİ CÜZ.. 4


SURE-İ HÛD

 

Mekke-i Mükerreme'de nazil olan sûrelerdendir. Yüz yirmi üç âyeti camidir.

[Şu sûre; âyetleri muhkem ve metin bir kitabı azimdir. O ki­tabın âyetleri takviye olunduktan sonra cemi' ef'âli, hikmeti muta-zammın ve ahval-i ibada muttali' olan zat-ı eceli ü a'lâ tarafından ahkâmı tafsil olundu.] Binaenaleyh; âyetlerine asla noksan târî olmaz ve ahkâmı, gaayet-sağlam ve tahribi gayr-ı kaabil bir bina­yı muhkem gibidir ki, enbiya-yı sabıkaya nazil olan kitaplar gibi nesih arız olmaz. Şu halde hükmü ilâyevmi-lkıyam bakîdir ve ah­kâmı ibadın haline muvafık surette tafsil olunmuştur. Çünkü; kul­larının cemi' ahvaline tamamıyla muttali olan hakîm-i mutlak ta­rafından tafsil olunduğu için itikaad-ı hakka, ahkâma, vaaz u ib­rete ve durub-u emsale müteallik olan âyetler birer birer tafsil olunmuş, asla noksan kalmamıştır. Zira; evamir ve nevâhîyle âyet­leri takviye olunduktan sonra sevabı ve ikabı taraf-ı ilâhiden lâ-yıkı veçhüzere beyan olunmuş ve hakla batıl beynini tefrik ve ik­tiza üzerine âyetleri nazil olarak kulların muhtaç olduğu deliller ve mesail-i saire hulâsa edilmiş ve sair sûrelerle dahi ahkâmı taf­sil olunmuştur.

Kitabın gaayet muhkem ve âyetlerinin hikmete muvafık ve kullarını ıslaha elverişli olduğunu beyan için esmâ-i hüsnâ için­den ve isimleri varid olmuştur. Çünkü; işi yerinde olup ve hikmete muvafık olduğunu ve de her-şeyden haberdar olduğunu iş'âr ettiğinden ve tarafından varid olduğunu beyan etmek; Kur'an'ın ahkâmının hik­mete ve mesalih-i ibada muvafık olduğunu beyan etmektir.

lâfzına müteallik tafsilât Sure-i Yunus'ta geçtiği için burada iade olunmamıştır. Çünkü; orada beyan olunan tevcihat burada dahi caridir [1].

Yahut manâ-yı âyet: [Batıldan muhafaza olunduktan sonra helâl, haram, ibadet ve kabahat, tafsil olundu] demektir. Çünkü; Cenab-ı Hak Kur'an'ı tebdil ve tağyirden ve batıl olan şeylerden ve âyetleri arasına ahkâmı bozacak şeylerin karışmasından muha­faza edeceğini beyanla ilâyevmilkıyam Kur'an'ın muhafaza-i ilâ­hiye altında olduğunu ilân buyurduğu cihetle muhkem kılındığı gibi helâl ve harama dair olan mesail âyetler zımnında tafsil olun­makla kullar için hall-i müşkilât etmek kolaylaşmış ve herbir me­sele mahall-i muayyeninde tafsil olunmuştur.[2]

 

Vacip Tealâ âyetleri tafsilin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kitabın âyetleri tafsil olundu ki, sizler Allah'ın gaynya iba­det etmeyip ancak Alîahü Tealâ'ya ibadet edesiniz. Zira; ben sizin için günahlardan azapla sizi korkutmak ve sevaplardan Cennetle müjde etmek için taraf-ı ilâhiden geldim. Binaenaleyh; sizi korku­tucu ve tebşir ediciyim. Şu halde şirki terkle tevhide devamınız lâzımdır.]

Bu âyette Kur'an'ın âyetlerinin tafsilindeki hikmet; tevhid olduğuna delâlet vardır. Zira; tafsil;   Allah'ın gaynya ibadet etmemekle tefsir olunduğundan Kur'an'm hulâsası tevhid olup her ahkâmı tevhidin zımnında dahil olduğuna işaret olunmuştur. Bu âyet Allah'ın gayrıya ibadetten insanları men'i mutazammın olup Allahü Tealâ'ya ibadete terğib üzere müştemil olduğu cihetle âyetin âhirinde her iki kaziyenin neticesine işaret vardır. Çünkü; Resulullah Allah'ın gayrıya ibadet edenleri azapla korkutucu ol­ması ve Allahü Tealâ'ya ibadet edenleri sevapla tebşir etmesi bu işareti te'yid eder. Zira; enbiyanın bi'setinden maksat da âsîleri azapla korkutmak ve âbidleri sevapla tebşir etmektir.

Hulâsa; Kur'an'm âyetleri taraf-ı ilâhiden tafsil olunup hiçbir meselede şüphe kalmadığı ve tafsil olunan mesailin hulâsası ise ibadetin ancak Allah'a münhasır olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığı ve Resulullah'ın, Allah'ın kullarını ma'siyetleriyle kor­kutucu ve ibadetlerinin sevabıyla müjde edici olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümles indendir.[3]

 

Vacip Tealâ tekâlif-i ilâhiyeyi beyana başlamazdan evvel ma'-rifet-i ilâhiyenin tahsili lâzım olduğunu beyandan sonra tekâliften bazılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Katibinizden mağfiret isteyin. Sonra mahiyetinize nedametle Rabbinize müracaat edin ki size dünya menfaatim ve malım çok versin. Ta ki, Ölünceye kadar istirahat edin.]

Yani; Kur'an'ın âyetleri iki şeyle tafsil olundu. Birinci­si; tevhid, ikincisi; sizin istiğfar ve tevbe etmenizdir. Şu halde siz velinimetiniz olan Rabbinizden evvelâ geçmiş günah­larınıza mağfiret talep ve saniyen de bütün ma'siyetinize neda­metle dergâh-ı ülûhiyete müracaat edin ki, dünyada bol nimetlere ve menafi-i marziyenize nail olup ölünceye kadar rahat ve refah-i halle vakit geçirin. Zira istiğfar; güzel nimetlere nail olmaya ve­siledir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile bazıları istiğfarla murad; günahlara mağfiret istemek ve tevbeyle mu-rad; işlemekte oldukları.günahları terkle dergâh-ı ülûhiyete mü­racaat etmektir dediler. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz geçmiş günahlarınızın affını Rabbinizden istirhamdan sonra hâl-i hazırda işlemekte olduğunuz günahları terkle dergâh-ı ilâhiye rücû' edin ki, Allahü Tealâ size mevtinize kadar bolca rızık versin] demek­tir. Yani; kaht u gala gibi belâyâyı istiğfarla karşılayın ki, dünya­da darlık görmeyesiniz. İstiğfarın tevbe üzerine mukaddem oldu­ğuna işaret için bu âyette istiğfarla emir, tevbeyle emir üzerine takdim olunmuştur.

Bu âyet; istiğfarın vüs'at-ı rızka sebep olduğuna delâlet eder ve Resulullah'ın Dünya müminin zinda­nıdır) buyurduğu hadis-i şerifi bu âyete münafi değildir. Zira; âhirette mümin için hazırlanan nimetlere nispetle mümin dünyada ne -kadar bol nimete nail olsa dahi yine dünya mümin hakkında zindan menzilesinde demektir. Binaenaleyh; âyetle hadis beynin­de münafat yoktur. Zira; âyetin meali «Dünyaya nispetle size vüs'-at ve rahat versin» demektir. Hadisin meâliyse «Âhirette mümin için mevcut nimetlere nispetle dünyada ne kadar rahat ve bolluk içinde olsa zindanda gibi olur» demektir. Kezalik «Kâfir de dün­yada ne kadar müzayaka içinde olsa dahi âhirette göreceği azaba nisbetle dünya onun hakkında Cennet gibidir» demek olur.

Bazı âbid ve zâhidlerin istiğfara devam, ettikleri halde zıyk-ı maişete duçar olmaları derecelerinin yüksek olmasına ve günahla­rının kefaret olunmasına sebep olduğu cihetle bu âyete münafi ol­maz. Zira; mümin ârif-i billah olduğu cihetle rızkı dar olsa dahi kalbi geniş ve süruru daim ve taksim-i ilâhi olan rızkına razı oldu­ğundan rızkının darlığı onun hakkında esefini mucip olmaz. Metâ-ı dünyanın hasis ve deni ve arkasının kesilir ve tükenir oldu­ğuna işaret için intiha ve inkıtâ'a delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü arkası kesilip tükenen şey; daima hakir ve zelil olur.

Hulâsa; günahlara istiğfar ve tevbe etmek bol rızka ve refah-ı hale sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[4]

 

Vacip Tealâ insanların ef âlinden dünyaya müteallik olan is­tiğfar ve tevbe gibi şeyleri beyandan sonra menafi-î âhiretten ba­zılarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rabbiniz her amel sahibine amelinin sevabını verir ve eğer siz haktan i'raz ederseniz yevm-i kıyametin azabının sizin üzeri­nize nazil olmasından korkarım.]

Yani; iyi ameli olan herkesin amelinin ecrini dünyada veya­hut âhirette elbette Rabbiniz verir. Binaenaleyh; hiçbir kimsenin ecrinden noksan kalmaz ve eğer tafsil üzere Kur'an'da vürud eden tevhid, istiğfar ve tevbe gibi ahkâmı kabul etmekten imtina' eder­seniz ben sizin üzerinize büyük gün denmeye şâyân olan kıyamet gününün azabı nazil olmasından korkarım. Çünkü; ahkâm-ı ilâ-hiyenin muktezası ameldir. Amelden imtinâ'ının neticesi de azab-ı elimdir. Şu halde sizin için vazife azaptan kurtulmak için emr-i ilâ­hiye' imtisal etmektir.

Bu âyet-i celile; istiğfar ve tevbe edenlere verilmesi vaad olu­nan metâ'-ı haseni tafsil olmak üzere sevkolunmuştur ki, fazıl sa­hibine yani amel-i salih sahibine dünyada veyahut âhirette ecir verileceğini beyan etmiştir. Binaenaleyh; dünyada bazı amel-i sa­lih sahibinin zıyk-ı maişete duçar ve bazı fasık ve facirin de bol rızka nail olmasıyla itiraz varid olmaz. Çünkü; ehl-i fazlın fazlı muhakkak verilecektir. Fakat behemehal dünyda olmak lâzım değildir. Dünyada ibadeti çok olan kimsenin amelinin ve salâh-ı halinin dünyada mükâfatını görmesi ihtimali olduğu gibi beheme­hal âhirette sevabını alacak ve derecatı da yüksek olacaktır.

Cenab-ı Hak erbab-ı fazlın mükâfatını tamamen vereceğini vaadle kullarını kesb-i fazilet etmeye teşvik etmiş ve kesb-i fazi­letten i'raz ve ahkâm-ı şeriatı kabulden istinkâf edenleri kıyame­tin azabıyla tehdid buyurmuştur. Ekseriyet itibarıyla erbab-ı faz­lın mükâfat-ı dünyeviyesini    verdiği görülmektedir ve dünyada verdiği nimetlerin şükrünü eda edince âhirette mükâfatı noksan olmaz.

Hulâsa; mümin muvahhidin dünyada ve âhirette mükâfat-ı haseneye nail olacağı ve haktan i'raz edenler haklarında yevm-i kıyametin azabından korkulacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[5]

 

Vacip Tealâ âbidlerin ibadetine ecir vereceğini ve ibadetten i'raz edenlere azab olunacağını beyandan sonra herkesin âhirette mercii huzur-u manevî-i ilâhi olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Dar-1 âhirette ancak merdiniz Allahü Tealâ'nuı huzurudur. Allah'ın gayrının huzuru değildir. Binaenaleyh; iyilerin iyiliği üzerine sevap vermek ve kötülerin kötülüğü üzerine azab etmek Allahü Tealâ'ya mahsustur, Allah'ın gayrı bir kimse mücâzât ede­mez. Zira; Allahü Tealâ herşeye kaadirdir.] Çünkü; Allahü Tea-lâ'nın emrine imtisal edenlere sevap vermek ve emrine imtisal et­meyip küfre ve günaha ısrar edenlere azab vermek Vacip Tealâ'ya mahsustur. Tevbe ve istiğfar edenlerin rızkını tevsia kaadir olan ancak Allahü Tealâ'dır, Allah'ın gayrı değildir.

Bu âyette âbidleri ibadete terğib ve âsîleri isyandan tenfir ye azapla tehdid vardır. Çünkü; elbette herkesin mercii huzur-u ilâhi olduğunu beyan etmek huzur-u ilâhiye yüz aklığıyla varmaya ve yüzünden siyah lekeyi silmeye teşvik olduğu gibi Allah'ın herşeye kudretini beyan etmek; iyi amele ecir vermeye ve kötü amele raü-cazata kaadir olduğunu beyanla âsîleri korkutmak da vardır.[6]

 

Vacip Tealâ hakkı kabulden açıktan i'raz edenleri yevm-i kıyametin azabıyla korkuttuktan sonra gizli i'raz etmekle açıktan i'raz etmek beyninde fark olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Agâh olun ve uyanık bulunun! Onlar hakka meyletmekten kalplerini çevirirler ki, işlerini Allah'tan saklasınlar. Çünkü; o kâ­firler kalplerinde olan birtakım batıl itikad ve kötü niyetlerini Al-lahü Tealâ'dan kendi zu'mlarınca saklı tutarlar. Halbuki agâh olun iyi bilin ki, onlar döşeklerine gelip elbiselerini başlarına örttükleri zaman Allahü Tealâ onların gizli ve aşikâr her neleri varsa onla­rın cümlesini bilir. Zira; Allahü Tealâ kalplerinde gizli olan esra­rın hepsini bilicidir.]

Yani; kâfirler kalplerinde küfrü ve Resulullah'a adaveti sak­lar, bildirmemek isterler ve lâkin iyi bilsinler ve mütenebbih ol­sunlar ki, onlar yataklarına gelip yorganlarını başlarına çektikle­rinde kalplerinde gizledikleri .şeyleri ve Resulullah hakkında söy­ledikleri çirkin sözlerini Allahü Tealâ bilir. Zira; Allahü Tealâ ah-val-i kalbe muttalidir, binaenaleyh; ind-i ilâhide gizli ve aşikâr cümlesi müsavidir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile (İbn-i Abbas) Haz­retlerinden rivayet olunduğuna nazaran bu âyet (Ahnes) isminde bir kimse hakkında nazil olmuştur. Zira, (Ahnes) gaayet tatlı sözlü ve sözünün intizamına riayet eder ve Resulullah'm seveceği sözleri söyler, fakat Resulullah'ı sevmez ve sevmediğini de bildirmez ve sever gibi görünürdü. Allahü Tealâ bu âyette onun ve emsalinin hallerini tasvirle zemmetmiş "ve Resulullah'ı sevmediklerini gizle­diklerinde bir fayda olmadığım beyan buyurmakla onları insafa davet etmiştir. Yahut bu âyet müşriklerden bir cemaat hakkında nazil olmuştur. Zira; onların âdetleri hanelerine gelip yataklarına yatacaklarında «Biz perdeleri indirip, kapıları kapayıp, yorganı üzerimize örtüp, Resulullah'a adavetimizi gizleyip, sözümüzü söyleyince Allahü Tealâ ile peygamberlik davasında bulunan Muham­medi (S.A.) bizim halimizi bilmezler, biz işimize devam ederiz» derlerdi. Allahü Tealâ bu âyetle onların hallerini tasvir etmekle cümle sırlarını bildiğini ve saklamalarında fayda olmadığını bil­dirmiştir ki, itikadlarınm batıl olduğunu bilsinler. Çünkü; Vacip Tealâ bilûmum insanların kalplerinde olan esrarı ve lisanlarından çıkan sözlerini bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ'dan saklı hiç kim­senin birşeyi bulunamaz. Hatta yorganlarının altında düşündük­leri şeyleri dahi bilir. «Resul-ullah'tan adavetlerini gizlemek için kalplerini haktan döndürürler ve kalplerinde olan adavetin hilafını İisanlarıyla söylerler» de­mektir.[7]

 

ONİKİNCİ CÜZ

 

Vacip Tealâ istiğfara devam eden kimselerin rızkı bol olaca­ğını, gizli ve aşikâr herşeyi bildiğini beyandan sonra cümle mah-lûkatm rızkı kendi taraf-ı ilâhisinden îsâl olunduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yeryüzünde olan bilcümle hayvanatın rızkı Allahü Tealâ üzerinedir, ancak Allahü Tealâ'nıri gayrı hiçbir kimse velev ufacık olsun bir hayvanın rızkını veremez ve Allahü Tealâ her hayvanın mahall-i kararını ve öldükten sonra def nolunacağı mahalli bilir ve ona göre herkesin rızkını mahalline îsâl eder. Zira; herbiri Levh-i Mahfuz'da yazılıdır.] Binaenaleyh; hiçbir kimsenin rızkında ve defnolunacağı mahalde yanlışlık olmaz. Çünkü; Allahü Tealâ'nıri ilminden hariç birşey olmaz ki, yanlışlık olsun ve Allahü Tealâ kü­çük, büyük; erkek, dişi cümle hayvanatın gecede ve gündüzde meskenlerini bildiğinden her zaman herkesin ihtiyacını bilir ve anaların karnında ve babaların belinde ve kuşların yumurtaların-daki zerrâtm cümlesini bilir ve ona göre rızıklarım halkeder, yerli yerince verir ve hayvanat da herbiri bir nevi esbabla araya araya Allah'ın onlar için halkettiği rızkı bulur ve herkes kendi vücuduna, tabiatına ve mizacına muvafık olanı bilir ve onu yer, giyer, ondan intifa' eder, âharine tecavüz etmez ve edemez. Şu halde rızkın ah­vali hayvanatın ahvaline muvafıktır. Çünkü; muvafık olmasa gıda olamaz. Hatta bazı hayvan hakkında gıda olan rızık diğeri hakkın­da ayn-ı zehir olur ki, yerse helak olur. Şu halde bu ne acîb ve garîb bir kanun-u ilâhidir ki, intizamına asla halel gelmez. Düşün­dükçe ukul-ü beşer idrakten âciz olduğunu itiraftan başka bir çare bulamaz. Zira; her nevi hayvanın rızkı kendi nev'ine münhasırdır, diğer nev'in rızkına el uzatamaz. Tabii ve zaruri bir inhisar altın­dadır. Birkaç nev'in bir nevi rızkı yemeleriyle bu cihete itiraz va-rid olmaz. Zira; bunlardan herbiri kendilerine mahsus olan rızıkta ayrılırlar.

Bu âyet-i celiledeki lâfzını firak-ı dâlleden Mu'tezile vücuba delâlet ettiğini istidlal ederek «Kulların rızkını vermek Al-lahü Tealâ üzerine vaciptir» demişlerse de, ehl-i sünnet indinde Allahü Tealâ üzerine birşey vacip olmaz. Çünkü; Allah'ın fevkin­de bir hâkim yok ki, Allah üzerine birşey vacip kılsın. Belki Va­cip Tealâ'nın hayvanatın rızkını tekeffül buyurması mücerret fazl-ı ilâhi ve lutf-u sübhanîdir. Ve lâfzından müstefad olan

vücup da vaad-i ilâhi icabıdır. Çünkü; vaad-i ilâhide tahallüf ol­maz. Yani «Allahü Tealâ kullarının rızkını vermeyi vaad ettiği cihetle vaadinden dönmez» demektir. Vücuba delâlet eden lâfızla irad olunmak kullara vaad olunan rızkın vusulü muhakkak oldu­ğuna ve tevekkül-ü tammm lüzumuna işaret içindir. Keenne vacip olan şeyin elbette vücudu lâzım olduğu gibi vaad-i ilâhi altında olan şeyin elbette vücut bulup geri kalmayacağına işarettir.

Bu âyette lâfzı manâsına olduğuna nazaran manâ-yı nazım şöyledir: «Efrad-ı ziruhun herbirinin rızkı Allah'­tandır. Allah'ın gayrıdan değildir» demek olur.

Bu âyet-i celile üç hükmü hâvidir. Birincisi; yer­yüzünde olan bilcümle hayvanların rızkım Cenab-ı Hakkın tekef­fül buyurmasıdır. İkincisi; hayvanattan herbirinin bulun­dukları yerlerini ve karargâhlarını bilmesidir.    Üçüncüsü; efrad-ı ziruhtan herbîrinin Levh-i Mahfuz'da yazılı olmasıdır. Bi­naenaleyh; insanların rızık hususunda gayrın hukukuna tecavüz veyahut uzun boylu arbedeler çıkararak kendini ve hasmını rahat­sız etmek rızkının ziyade veya noksan olmasında bir te'siri olma­yacağından bu gibi şeylerden ihtiraz etmesi lâzımdır. Ancak insa­nın esbabına tevessülle beraber Cenab-ı Hakka itimad edip suret-i meşruada sa'yetmesi vaciptir.[8]

 

Vacip Tealâ malûmatın   cümlesine âlim olduğunu beyandan sonra mümkünatm cümlesine kaadir olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ şol zat-ı eceli ü âlâdır ki, sizin amel cihetinden hanginiz ziyade güzel olduğunu imtihan için semavat ve arzı altı gün miktarı bir zamanda halketti. Halbuki Arş-ı Ala su üzerinde muallâktı.]

Yani; ey müşrikler! Allah'ın kudretini nasıl inkâr edersiniz? Bunu inkâra cüret etmemek lâzımdır. Zira; o Allahü Tealâ âlem-i ulvî olan gökleri ve âlem-i süflî olan yerleri sizin maişetinize ve hayatınıza elverişli olarak altı gün miktarı bir zamanda icad etti. Bunların cümlesi halikının vücuduna ve kudret-i kâmilesine de­lâlet ederken nasıl oluyor ki, halikın kudretini inkâra cüret eder­siniz? Halbuki sema ile arzı halketmezclen evvel suyla Arş-ı A'lâ'yı halketti ve Arş-ı A'lâ ile su arasında bir hail yok ve Arş-ı A'lâ su üzerinde muallâktı ve bu âlemi Allahü Tealâ şu gördüğünüz su­ret-i acîbe üzere halketti ki, sizin dünyada ömrünüz oldukça im­tihan muamelesi buyursun ve ameli güzel olanlarla olmayanlar beynini tefrik etsin.   Amel cihetinden ve daha ziyade ihlâs üzere amel edenler bilinsin ve herkes kendi halini bilsin, haline göre ce­zasını bulsun.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gökler zatlarında ve sıfatların­da birbirine muhalif olduğuna işaret için semavât cemi' sıygasıyla varid olmuştur. Amma yerlerin zatında ve sıfatında tabakaatı bir siyak üzere olduğundan arz müfred olarak varid olmuştur.

Gökler baba menzilesinde olup yer ana mesabesinde olduğun­dan baba menzilesinde olan semavatın şerefine binaen sema takdim olunmuştur. Çünkü; semadan bereket nazil olmayınca yerden bir-şey hasıl olmaz. Binaenaleyh; arz semaya daima muhtaçtır. Sema ise muhtacünileyhtir. Muhtacünileyh olan şey muhtaca nispetle daima efdal ve şereflidir.

Suyla Arş-ı A'lâ'nın yerler ve göklerden evvel halkolunduğu-na bu âyette delâlet vardır. Çünkü, yerleri ve gökleri halkettiğin-de Arş-ı A'lâ'nın su üzerinde bulunmasını beyan etmek; arşla su­yun evvel halkolunduğunu beyan etmektir. Yani; «Aşağıda su, yukarıda Arş-ı A'lâ vardı» demektir. Yoksa Arş-ı A'lâ suyun üze­rine konmuş manâsına değildir.

Vacip Tealâ bu âlem-i mükevvenatın halkolunmasında hik­met kullarına imtihan muamelesi olduğunu bu âyetle beyan bu­yurmuş ve imtihan muamelesini âlemin halkolunmasma illeti ga-iye olarak beyan etmiştir. Zira; âlemin hilkatından rnaksad-ı asli ma'rifet-i ilâhiyedir. Binaenaleyh; ma'rifet-i ilâhiyeye âlem-i mü-kevvenat vesiledir. Çünkü; insanların vücuduna ve maaşına âlem-i mükevvenat vesile ve esbab kabilinden ve vahdaniyet-i ilâhiyeye delil ve emmare olduğundan halikın vücuduna ve vahdaniyetine bu mevcudatla istidlal olunur. Vacip Tealâ'nın ef'âli mualleletün bil-a'raz değilse de hikem-i mesalihi mutazammm olduğundan illet suretinde varid olanlar hikem-i mesalih manasınadır. Binaena­leyh; hükat-ı âlemde olan maslahata işarettir.

Bu âyette imtihan muamelesi mecazdır. Zira Allahü Tealâ kul­larının hallerini bilir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ hakiki imtihan­dan münezzehtir. Çünkü imtihan; ahvali bilinmeyen kimsenin şa­nıdır. Allahü Tealâ ise kullarının hallerini tamamen bildiğinden imtihana ihtiyacı yoktur. Şu halde Cenab-ı Hakkın imtihan muâmelesi kullara hallerini bildirmek içindir. Herkesin ilim ve amel mertebelerinde daima sa'yetmesi umur-u lâzımeden olduğuna ten-bih ve işaret için lâfzı ism-i tafdil sıygasıyla varid olmuş, hüsn ve kubh itibarıyla efrad-ı mükellef birbirlerinden farklı ol­duğuna işaret için imtihan muamelesi ihtiyar olunmuştur. Şu hal­de bu âleme arz-ı vücud eden insanlardan ameli kabih olanlarla hasen ve ahsen olanlar elbette birbirinden temeyyüz eder. Ve amel, amel-i kalbe ve amel-i cevariha şamil olduğundan imtihan; kuvve-i ilmiye — itikaadiyat — ve kuvve-i ameliye — ameliyat — nın cüm­lesine şamildir. Binaenaleyh; her insanın her iki cihetin tahsiline sa'yetmesi elzemdir. Zira; her iki cihetten suâl olunacaktır. Şu halde her iki cihete çalışmakla rıza^yı ilâhiye nail ve selâmete va­sıl olmak insanın menfaati iktizasındandır.

Hulâsa; Allahü Tealâ'nin yeri ve gökleri altı gün miktarı bir zamanda haîkettiği ve bu âlem halkolunduğunda Ârş-ı A'lâ'nm suyun fevkında bulunduğu ve âlemi halketmekteki hikmet; mü­kellefini imtihan olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[9]

 

Vacip Tealâ efrad-ı beşerin iptilâsı âhiretin vücuduna delil ol­duğundan âhireti inkâr eden kâfirlerin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Allahü Tealâ hakkı için yâ Ekrem-er Rusül! Sen onlara «Siz Öldükten sonra elbette dirileceksiniz» dersen o kâfirler «Bu söz veyahut Kur'an sihirden başka birşey değildir» derler.]

Yani; Habibim! Âhireti inkâr eden kâfirlere sen eğer dersen ki «Ey kâfirler! Vefatınızdan sonra siz elbette kabrinizden kalka­caksınız ve amelinizin cezasını göreceksiniz.» Buna cevaben o küf­rü ihtiyar eden kâfirler «Şu Kur'an veyahut şu söz olmadı, ancak açıktan bir sihir oldu». Çünkü; onlar küfrü ihtiyar ettiklerinden iman etmemeye karar vermişlerdir. Binaenaleyh; âhireti beyan eden söze ve Kur'an'a sihirdir demeye cesaret ederler ve akıbetin­den endişe etmezler. Zira âhireti beyan eden kelâmı; hakikati haiz olmadık manâsız bir söz zannıyla hükümsüz addederler ki, itikad-larının hilâfına ve kulakları ünsiyet etmedik bir kelâm olduğundan sihir demeye cesaret ederek derhal oyuncak kabilinden insanları aldatmak için tertib olunmuş bir sihirdir demekle imandan i'raz ederler. Halbuki Kur'an'a muâraza için birçok zaman uğraştıkları halde kısa bir sûrenin bile mislini getirmekten âciz kaldıkları ve en nihayet muâraza ve muharebeye müncer olduğu meydandadır. Eğer onların dedikleri gibi kul tarafından tertib olunmuş birşey olsaydı itiraz edenler de Kur'an'ın bazı sûrelerinin mislini tertib edebilirlerdi, halbuki yapamadılar.

Hulâsa; taraf-ı risaletten «Siz öldükten sonra dirileceksiniz» denildiğinde kâfirlerin «Bu söz sihirden başka birşey değildir» de­dikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[10]

 

Vacip Tealâ, Resulullah'm Kureyş kabilesine vaad ettiği aza­bın taahhurundan dolayı Kureyş kâfirlerinin istihza suretiyle Resulullah'a «Nerede kaldın, azap neden gelmiyor?» dediklerini ve âkıbet-i hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, onlardan vaad olunan azabı biz az bir zaman te'hir edersek cehalet ve hamakatlarından naşi «Vaad ettiğiniz azaba ne gibi şey mani oldu, neden gelmiyor? Eğer dediğiniz gibi azap gelecek olsaydı gelirdi» demekle istihza ederler.] Zira; bu kelâmdan maksatları; Resulullah'ı tekzib, istih­za ve.zımnında isti'cal de vardır ki, «Azap gelecekse gelsin, ne ola­caksa olsun. Kuru vaattan birşey hasıl olmaz» demek istemişlerdir.

bu âyette az bir zaman manasınadır. Zira ümmet; her ne kadar insanlardan cemaat manâsmaysa da burada azı­cık, mahdud ve muayyen bir zaman manasınadır. Şu halde «Azap elbette gelecek ve lâkin bazı maslahata binaen bir müddet-i mu-vakkata te'hir olununca yokluğuyla hükmetmek lâzım gelmezken hükmeder ve istihzaya kadar cüret ederler» demektir.

Yahut bu âyette ümmet; manâ-yı aslisi olan nastan bir cemaat manasınadır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Eğer biz onlara vaad olunan azabı bir ünınıet-i ma'lûmenin gelmesine te'hir eder­sek «Vaad olunan azaba mani nedir, neden gelmiyor?» derler. Çünkü; âdet-i ilâhiyenin cereyanı âsî ümmetin yerine gelecek olan ümmetin geleceği zaman hulul etmedikçe o âsî ümmeti ihlâk et­mez. Şu halde müşriklerin helaki ümmet-i Muhammediyenin zu­huruna kadar te'hir olundu] demektir. Binaenaleyh; ümmet-i Mu-hammed meydana gelince müşrikler helak oldu gitti ve bilhassa Ceziret-ül Arap'ta bir ferd-i müşrik kalmadı ve İran hükümeti ta­mamen münkariz oldu, müşrikler kırıldı ve yerlerine ehl-i İslâm kondu.

Hulâsa; âsî cemaatın helakini icab eden azap o cemaatın ye­rine gelecek itaatli ümmetin zuhuruna kadar te'hir olunmak âdet-i ilâhiye iktizasındandır. Çünkü; bir ümmet gelmeden ümmet-i mev-cudeyi ihlâk etmek âlemin harabına bâdı olup halbuki vakt-i mu­ayyenine kadar âlemin ma'mur olması murad-ı ilâhi iktizasından olduğu cihetle yeni ümmet gelmeyince eski ümmeti ihlâk etmez. Binaenaleyh; âsî olan bir millet gazab-ı ilâhinin teehhürüne mağ­rur olmayıp isyanını bilip Allah'ın inayetine iltica etmeli ki, azap­tan kurtulsun.[11]

 

Vacip Tealâ azabın te'hirini istihza ettiklerini beyandan sonra azap geldiğinde hiçbir şeyin mani olamayacağını ve istihzalarının azabı kendilerini ihata edeceğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Agâh olsunlar ve uyanık bulunsunlar ki, onlara azap geldiği gün onlardan m ün defi olmaz ve istihzalarının azabı onları ihata eder.] Binaenaleyh; onlar için mev'ud olan azap onlardan başka­larına sapmaz ve biraz hafif bile olmaz, mukadder olan azap neyse tamı tamına gelir ve Resulümüzün tehdidi yerini bulur ve onlar da şirklerinin cezasını görürler. Şu halde siz azabın te'hirinden ve onların tuğyanından müteessif olmayın.

Azapla murad; dünyevî ve uhrevî her ikisi olmak muhte­meldir. Lâkin âyetin şevkinden fehmolunan azab-ı dünyadır. Zira; Resulullah'ın tehdidi her ikisine şamilse de kâfirlerin suâlleri ve ve istihzaları azab-ı dünyanın te'hir olunması üzerinedir. Binaen­aleyh; bu âyette azapla murad; azab-ı dünya olmak ihtimali galiptir. Maamafih her ikisi de murad olunmakta bir mani yoktur. Şu halde her ikisine şâmil addolunmak evlâdır. Zira; lâfzın ikisine şamil olduğu halde içinden birine tahsis etmekte taksir vardır.[12]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin kendilerine nazil olan azabın taahhu-rundan dolayı istihza ettiklerini ve istihzalarının azabı elbette ken­dilerine vasıl olacağını beyandan sonra insanların münkir-i nimet olduklarını beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, insana dünyaca rızkında bolluk verip de sonra o nimetleri elinden aldığımızda ihsân-ı ilâ­hiden şiddetle kat-ı ümid eder ve bütün nimetlerimizi hiç görme­miş gibi inkâr ederek me'yııs olur.]

Yani; biz nev'-i insana nimet-i dünyadan lutf u keremimiz icabı birçok rızık verip onun lezzetini tattırdığımızda o nimetleri hikmetimiz icabı onun ekinden alınca o insan bütün nimetlerimizi unutur ve geçmiş nimetlerimizi inkâra cüret ve rahmetimizden kat'-ı ümid ederek şiddetle me'yus olur. Halbuki rahmet-i ilâhiyeden kat'-ı ümid etmek büyük günahtır. Binaenaleyh; insana lâyık olan nimet-i ilâhiye mevcutken şükretmek ve bir belâya müptelâ olduğunda sabrederek ikinci bir nimete muntazır olmaktır. Çünkü nimet; insan için mücerret lutf-u ilâhi olduğu cihetle gider, tekrar gelir. Şu halde nimet-i ilâhiyeden kat'-ri ümid etmek caiz olamaz. Zira; Allahü Tealâ kaadir ü kayyumdur, her zaman herkesin ha­lini bildiği gibi her vakit herşeyi vermeye kaadir olduğundan rah,^ met-i ilâhiyeden ümidini kesmek hiçbir zaman doğru değildir. : Hulâsa; insanın evvelce nail olduğu nimet zail olunca rahmet-i ilâhiyeden şiddetle me'yus olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[13]

 

Vacip Tealâ insanın, nimetin zevaline me'yus olduğunu beyan­la zarardan sonra isabet eden menfaata son derece mesrur olduğu­nu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki, eğer insana isabet eden bir zarardan sonra biz nimet ihsan eder ve o nimetin lezzetini tat-tırırsak benden zarar gitti demekle iktifa eder. Zira; insan kendine gelen azıcık nimete çok ferah ve iftihar edicidir. Halbuki zarar gi­dip menfaat gelince o nimetin şükrüne müsaraat etmesi lâzımdır.]

Yani; insanı âciz kılacak ve perişan edecek bir belâ geldiğinde son derece me'yus olduğu gibi o belânın gitmesine de gaayet ferah eder, hatta «Benden mesaib zail oldu» demekle gayrılara iftihar ederek sürürünü izhar eder. Çünkü; insan o belânın zevaline ve nimetin gelmesine kendinden bir liyakat ve istihkak gördüğünden nimetini hazmedemeyerek gayrılara iftihara cür'et eder ve belki o nimeti hayra sarfedecekken şerre sarfle zulüm ü taaddiye başlar. Çünkü; Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile fahur; fahrü mübahat ve menakıbını saymakla kendinde olan kudreti başka­larına zulüm suretiyle uzatmak ve kendinde herkesten ziyade bir istihkak görmekten ibarettir. Binaenaleyh; o gibi insanlar bu mi­silli iftiharle zemmolunmuştur. Servet ve samana malik olan in­sanların ekserisinde bu hâl müşahede olunmaktadır. Binaenaleyh; çok zaman geçmeksizin nimeti zail ve kendi perişan olur. Zira şük­rü edâ olunmayan nimet; her zaman zevale ma'ruzdur.

Beyzâvî ve Ebussuud'un beyanları veçhile insanların bu dün­yada gördükleri nimet ve mihnet âhirette görecekleri sevap ve aza­ba numune kabilinden olduğuna işaret için zevk ve mess kelimeleri varid olmuştur. Çünkü zevk; birşeyin tadını tat­mak, mess ise birşeyin iptida isabet etmesidir. Şu halde dün­yada görülen nimet, lezzet ve mihnet cümlesini tatmak kabilinden-dir, hakîkî değildir. Zira; nimetin hakikati Cennet'te ve mihnetin hakikati Cehennem'dedir. Binaenaleyh; âhirette olacak nimetlere ve Cehennemide olacak zahmetlere nispetle dünyanın nimet ve zahmeti tadımlık kabilindendir. Zira; nimet-i dünya her ne kadar çok olsa tükenir ve arkası kesilir ve zahmet ne kadar şiddetli olsa bir vakit olur ki o zaman zail olur. Amma âhiret devamlı olur ve' zeval bulmaz.[14]

 

Vacip Tealâ insanın nimete mesrur ve zevalinden me'yus ol­duğunu beyandan sonra bu hâl insanların cümlesinde olmayıp ba­zılarında olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cümle insanlar nimete mesrur ve zevalinden me'yus olurlar, illâ şol kimseler ki, onlar mesaibe sabrettiler ve amel-i salih işle­diler, işte onlar için ma'firet-i azîm ^ve büyük ecirler vardır.]

Yani; insanlar her iyiliği kendilerinden bilirler. Ancak şol kimseler ki, onlar isabet eden belâlara sabırla o belânın defini Al­lah'tan isterler. Ve amel-i salihe de devamla beraber nimetin zamanmda şükrünü edaya sürat ederek hayrat ve hasenata müdave-met ederler. İşte şu belâyâya sabırla mukaavemet, nimet ve rahatı, emn ü afiyeti şükürle karşılayan kimseler için günahlarını setir ve sair kötülüklerini mahvıla büyük dereceler vardır ki, rıza-yı ilâhi­mize nail olmakla vasıl-ı meram olurlar.

İnsanın sabrı; Allahü Tealâ'ya imanı ve kaza-yı ilâhiye ke-mâl-i inkıyadı neticesi olduğu cihetle mümin-i kâmil kendine vâki olan belânın defini Allahü Tealâ'dan istediği gibi her nimetin sa­hibi Allahü Tealâ olduğundan cümle nimetlerin şükründen ibaret olan a'mâl-i saunasını da Allahü Tealâ'ya ubudiyet noktasından edâ eder.

Bu âyette istisna; Kazînin beyanı veçhile ( âyetinde bulunan insan lâfzındandır. Zira; insan muarrefünbillâm olduğu cihetle mümin ve kâfir cümle insanlara şâmildir. Ve bilkül-liye rahmet-i ilâhiyeden me'yus olanlar âsî olan kimseler olduğun­dan Cenab-ı Hak salih olan kullarını onların amellerinden müs­tesna kılmıştır. Zira; suleha daima rahmet-i ilâhiyeden ümitvar olur.                                                           .

Hulâsa; insanlar için dünyanın ve nimet-i dünyanın bir kararı olmadığı ve mihnetten nimete, gınadan fakra, sıhhattan maraza te­beddül ve tagayyür gibi ahvalin cereyanı âlemde her zaman insan­lar üzerinde cereyan eden halattan olduğu ve nimet mihnete tebed­dül edince ekser-i insanın rahmet-i ilâhiyeden bilkülliye ümidini kestiği gibi geçmiş nimetleri de bilkülliye unuttuğu ve mihnetten nimete intikaal edince kendinde o nimete bir istihkak görmek su­retiyle Cenab-ı Hakkı nisyan edip nimetin şükrünü terkettiği ve fakat varlığa şükür ve yokluğa " sabretmeyenler insanlardan âsî olanlar olup muti' olanlar nimete şükür ve mihnete sabrettiklerin­den büyük mağfirete've yüksek derecelere kesb-i istihkak ettikleri bu âyetten müstefad olanfevaid cümlesindendir.

İşte bu âyetler insanların ahvalini tasvirle belâya sabır ve ni­mete şükretmeyenleri zemmetmiş ve belâya sabır ve nimete şük-redenleri sena etmekle mağfiret-i ilâhiyeye ve Cennet'te büyük de­recelere nail olacaklarını beyanla Cenab-ı Hak kullarını a'mâl-i salihaya terğib ve a'mâl-i seyyieden tenfir etmiştir.[15]

 

Vacip Tealâ insanların ve bilhassa kâfirlerin bazı ahvalini be­yandan sonra onların sû-u hallerinden Resuluİlah'a arız olan hüz­nün şiddetini ve onların bazı yaramaz "sözlerini ve Resulullahın va-zffesi ancak onları inzar etmek olup herşeyin vekâlet-i ilâhiye al­tında olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-cr Rusül! Kâfirlerin «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine hazîne inzal olunsa da tâbi olanlara infak etse veyahut onunla beraber risaletini tasdik eder bir melek gelseydi biz de iman ederdik. Böyle birşey nazil olmadığı cihetle iman etmeyiz» dediklerinden nâşi kalbin daralır, mahzun olur ve kemâl-i teessü­ründen ve imanlarına tama'dan naşi vahyolunan ahkâmın bazısının tebliğini vakt-ı âhara terketmen me'mûldür ve lâkin onların söz­lerinden sen müteessir olma. Zira; sen ancak onları azab-i Cehen­nem'le korkutucusun, şu halde onlara karşı me'muriyetin onları inzar etmektir. Çünkü herşey üzerine vekil; Allahü Tealâ'dır,]

Yani; Habibim! Sen müşriklerin imanına muhabbetinden do­layı vahyolunan ahkâmdan onların sevmediği şeylerin bazısının tebliğini me'mul ki vakt-ı âhara terkedersin ve onların «Keşke Muhammed (S.A.) üzerine bir hazine nazil olmuş olsaydı da ken­dine ve etbâ'ına yedirse veyahut onunla beraber bir melek gelse de risaletini tasdik etseydi» gibi nâlâyık sözlerinden müteessir ola­rak kalbin daralır ve gönlüne sıkıntı gelir. Sen telâş etme ve onla­rın istihza edecekleri korkusuna binaen vahyolunan ahkâmdan ba­zısının tebliğini vakt-ı âhara terki hatırına getirme. Zira; senin va­zifen ancak onları irizar^ etmektir. Yoksa onlara kabul ettirmeye me'mur değilsin ki kabul etmediklerinden dolayı mahzun olasın. Çünkü; vahyolunan ahkâmı kabulden fayda ve adem-i kabulden zarar görecek onlardır. Binaenaleyh; sen onların hezeyanına kulak asma. Çünkü; Allahü Tealâ herşey üzerine vekil ve onları gözeti­cidir. Şu halde onların lâyık oldukları cezayı verir ve senin inti-kaamını onlardan alır.

Fahr-i Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran âyetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Mekke'de bulunan müşrikler Resulullah'a «Sen bize şu Kur'an'dan başka bir Kur'an getir ki, o Kur'an'da mabudlarımıza sebb ü şetmetmek gibi kötü sözler olmasın ki, biz sana iman edelim» dediler. Bunların şu vaadlerine karşı Resulullah onların ma'budlarına ta'n eden âyetlerin onlar üzerine tilâvetinden şimdilik sarfınazar ederek sevdikleri âyetleri onlar üzerine tilâvet ve ahkâmını tebliğle onları daire-i itaat ve imana aldıktan sonra diğerlerini tebliğ etmek suretini iltizam etmek hatırına gelmesi üzerine bu âyetin nazil olduğu mervidir. Buna nazaran Cenab-ı Hak inzal olunan âyetlerin ahkâmım behemehal tebliğ etmek lâzım olup onların sevmedikleri ahkâmı tebliğin te'hiri caiz olmadığını beyan buyurmuştur.

Yahut kâfirlerin «Yâ Muhammedi Senin dâvan doğru ve Rabbin Tealâ herşeye kaadirse keşke senin üzerine Rabbin Tealâ tara­fından bir hazine inzal olunsun da zengin ol ve sen onun indinde dediğin gibi makbulsen Mekke dağlarını altın yapıver de sana ina­nalım» demeleri ve bazıları da «Eğer sen hakkaa resulsen keşke seninle beraber bir melek geleydi ve risale tine şehadet edeydin de­meleri üzerine Resuluilah'm kalb-i nebevileri muztarip ve mahzun olmakla beraber onların kabul etmeyeceklerini ve tebliğ zamanın­da birtakım yolsuz sözler sarfiyla ahkâm-ı ilâhiyeye tecavüz ede­ceklerini bildiğinden kabul etmeyecekleri şeyleri şimdilik tebliğ etmemek hatır-ı nebevilerine hutur etmesi üzerine Cenab-ı Hak kâfirler ister sevsin isterse sevmesin cümle ahkamını tebliğin be­hemehal lâzım olduğunu Resulüne beyan buyurmuştur.

Şu halde kâfirlerin ta'nına ve bazı âyetleri istihza ve Kur'an'ı istihfafları korkusuna binaen bazı ahkâmın tebliğini te'hir caiz ola-. maz. Binaenaleyh; zamanımızda bazı kimselerin itirazlarından havf ve endişe suretiyle vaaz eden kimsenin süfehanın sevmedikleri ah­kâmı terketmeleri ve sükûtla geçiştirmeleri caiz değildir. Çünkü; onların istihzalarından ve istihfaflarından hasıl olacak zarar; onların itirazları korkusuna binaen tebliği terkten hasıl olacak zarar­dan ehvendir. Şu halde iki zarar cem' olduğunda zararın ehvenini ihtiyar etmek kavaid-i şer'iyemiz icabmdandır. İstihza ettikleri âyetlerin ve itiraz ettikleri hükümlerin sahibi Allahü Tealâ olduğu cihetle ondan kullarının ve bilhassa Resulünün müteessir olma­masını tavsiye buyurmuştur ki, istihzadan mutazarrır olacaklar is­tihza edenlerin kendileridir. Binaenaleyh; bazı âsîlerin kabul etme­yeceklerini bildiğinden naşi ahkâmın tebliğini terketmek lâzım gelmez.

kelimesi asıl manâsı itibarıyla şek ve rica içinse de, bu­rada kelâmın manâsına dikkat ve hilafından men1 ve te'kid için­dir. Ve bazan da emri ve nehyî te'kid için olur. Meselâ bir kimse kendi oğluna birşey emrettikten sonra o emri te'kid ve hilafından nehyiçin «Lealle kusur edersin» dediğinde bunun manâsı «Emrime dikkat et, sakın hilafını ihtiyarla kusur etme» demektir.

Şu halde âyetin manâsı: [Sakm kâfirlerin istihza ve bazı ah­kâmı sevmedikleri ve lâyık olmadık sözleri söylerler korkusuna binaen vahyolunan ahkâmın bazısının tebliğini te'hir etme, tebliğe devam ve dikkat et] demektir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette bilfiil Resulullah'm bazı âyetin tebliğini terkeylediğine veyahut vakt-ı âhara te'hir ettiğine delâlet yoktur. Çünkü; kelimesi terkin vukuunu ve ileride olması me'mûl olduğunu intizara ve gözetmeye mevzudur. Bina­enaleyh terkin vukuuna intizar etmek; bilfiil vukuunu icab etme­diğinden âyette bilfiil terkin vukuuna delâlet yoktur. Şu kadar ki, sebeb-i nüzulde beyan olunduğu veçhile bazı ahkâmın tebliğini şimdilik te'hir etmek hatır-ı nebevilerine hutur etmesi şu tenbih-i ilâhiye vesile olmaktan baîd değildir ki şu hatıra-i nebeviye üm-met-i Muhammed'den bir takım süfehanın istihzasına ve itiraz kor­kusuna binaen bazı ahkâmı terk, nisyan veyahut sükûtla geçiştir­mek gibi şeylerin aciz olmadığını beyan etmek gibi birçok ahkâm-ı ilâhiyeyi beyana sebep olmuştur. Çünkü; enbiya-yı izamın sözleri ve işleri ümmetteri hakkinda delil olduğu gibi bazı ahval-i beşeri-yenin onlar üzerine cereyanı dahi ahkâmı beyana sebep ve delil olur. Meselâ nisyanın namazda sehv-i secdeyi beyana sebep olduğu gibi sebeb-i nüzulde beyan olunan hatıranın da bu âyetin nüzulüne sebep olmuş ve tebliği te'hirin caiz olmadığı beyan olunmuştur.

Hulâsa; bazı âsîler tarafından itiraz veya istihza vaki olur kor­kusuna mebni tebliğin terki veya te'hiri caiz olmadığı ve kâfirlerin KeşHe Resulullah üzerine bir hazine nazil olsa veyahut risaletine şehadet eder bir melek gelseydi de biz de inanmış olsaydık)) dedik­leri ve bu sözlerinden Resulullah'ın kalb-i nebevileri muztarip ve mahzun olduğu, Resulullah onları ancak inzar edici olduğu cihetle mahzun olmak lâzım gelmediği ve herşey üzerine Allahü Tealâ'nın vekil olduğu, binaenaleyh; onlarm lâyık oldukları cezayı vereceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[16]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Resulullah'a itirazlarını ve kalb-i ne­bevilerinin ıztırabmı beyandan sonra kâfirlerin bazı sözlerini ve kâfirleri i'caz ve ilzam için Resulullah'ın teklifini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Belki Kureyş müşrikleri «Muhammed (S.A.) Kur'an'ı kendi indinden icatla Allahü Tealâ'ya iftira etti» derler. Sen onlara «Eğer benim getirdiğim iftira ise Kur'an'm misli iftira olarak on sûre siz de getirin ve eğer yalnız getiremezseniz Allah'ın gayrı muktedir olduğunuz kimseleri çağırın eğer sözünüz doğruysa suretlerin ica­dına çalışın» demekle ilzam et.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Kâfirleri Kur'an âciz kılınca «Mu-hammed (S.A.) Kur'an'ı kendi indinden icad ve telif etti ve lâkin fikrini terviç için Kur'an'a vahiydir demekle Allah'a iftira eyledi» derler. Onları iskât ve ilzam için sen onlara de ki, «Sizin zu'mu-nuzca Kur'an'ı ben icad edince siz de benim gibi beşer ve icada daha ziyade meraklısınız. Binaenaleyh; Kur'an'm misli ve kısa sûre­lerden on sûre getirin ki, o sûreler de icad olunmuş olsun ve eğer sözünüz doğruysa kendiniz yalnız icad edemezseniz Allah'ın gayrı muktedir olduğunuz kimseleri de yanınıza çağırın, icadına çalışın, görelim icad edebilir misiniz» demekle onları insafa davet et. Zira; onların zu'mlarınca senin Kur'an'ı kendin icad ettiğin doğru ve söz­lerinde sadıklarsa Kur'an'm emsalini onların da icad etmeleri lâ­zım gelir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Resulullah, muâraza eden kâfirle­re evvelâ on sûre getirmelerini teklif eyledi. Fesahat, belagat ve hüsn-ü intizamda Kur'an'm misli on sûre getirmekten âciz olunca onlar üzerine teshilât göstermekle Kur'an'm misli bir sûrecik bari getirmelerini teklif etti. Şu halde bu âyette on sûre getirmelerini teklif diğer âyette bir sûre getirmelerini teklife münâfi değildir. Zira;-tekliflerin zamanları başkadır. Çünkü; bir zamanda Kur'an'm mislinden on sûre getirilmesini teklif buyurdular. Şu teklif olunan şeyi getirmekten âciz olunca diğer bir zamanda da bir sûre getir­melerini teklif buyurmuşlardır. Binaenaleyh; âyetler beyninde te­nakuz yoktur. Çünkü; tekliflerin zamanları başkadır. Tenakuzda ise zamanda ittihad şarttır. Kur'an; fesahat ve belagatla beraber umur-u gaybiyeden de haber verdiği için emsalini getirmekten in­sanları âciz kılmıştır. Yahut mu'ciz olmasının sebebi; ulûm-u kesi-re üzere müştemil olup mislini getirmeye insanların muktedir ola­maması ve Cenab-i Hakkın bu misilli kelâmı söylemekten insanla­rın kudretlerini selb ve izale etmesidir.  lâfzı cemi olduğu halde lâfzının müfred olarak gelmesi sûrelerden herbiri itibariyledir. Yani «On sûre getirin ki, herbiri fesahat ve belagatta Kur'an'm misli olsun» demektir.

Bu âyette emir ve teklif; Kur'an'a itiraz edenleri ta'ciz ve is-kât içindir, yoksa vücub için değildir. Zira; Kur'an'm misli on sûre getirmek şöyle dursun bir sûre, belki bir âyet bile getirebilmekten âcizlerdir. Binaenaleyh; çok zaman çalıştıkları halde değil bir sûre, bir âyetin bile mislini getiremediler. Binaenaleyh; acizleri eseri olarak sözleriyle muârazaları kılıçla muharebeye intikaal etmiştir.

Hulâsa; kâfirlerin Resulullah'a «Kur'an'ı kendi icad ediyor ve lâkin kelâmını terviç için Allah kelâmıdır diyerek Allahü Tealâ'ya iftira ediyor» dedikleri ve onları ilzam için Resulullah'ı «Ben icad edersem sizin de benim gibi icad etmeniz lâzım gelir. Zira; siz de benim gibi beşer ve fusahadansınız. Haydin on sûre de siz icad edin sözünüzde sadıksamz ve eğer yalnız icad edemezseniz Allah'ın gayrı olarak çağırmasına muktedir olduğunuz kimseleri de çağı­rın» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Her zamanda hakka karşı buğz ve itiraz edenler mevcut oldu­ğu gibi zaman-ı saadette Kur'an'a itiraz ve iptaline sa'yedenler pek çok olduğuna bu gibi âyetler delâlet etmektedir. Yalnız bu hâl asr-ı saadette kalmadı, belki o günden bu güne kadar aynı itiraz devam etmektedir ve bu itiraz kâfirlere münhasır olmayıp ismi ve kisvesi İslâm olanlardan dahi çok itiraz edenler her zamanda görülmekte­dir. Çünkü; insanlardan hakkı kabul etmeyenler arzusuna muvafık olmayan ahkâma itiraz ederler ve bu gibiler de her yerde tesadüf olunan şeylerdendir. Fakat daima bu misilli kimselerin itirazları kendi aleyhlerine döner. Binaenaleyh; Kur'an ve ahkâmı yerinde kalır.[17]

 

Vacip Tealâ Kur'an'a itiraz eden kâfirlere on adet sûre getir­melerini emrettiğini beyandan sonra emrolundukları sûreleri getir­mekten âciz oldukları surette müminlere terettüb eden vazifeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sizin onlara teklifiniz üzerine eğer onlar sizin teklifiniz veç­hile davet ettiğiniz şeye icabet etmezlerse siz iyi bilin ki, Kur'an ilm-i ilâhiye mukaarin olarak nazil oldu. Zira; Allah'ın gaynların ilmi Kur'an'ı inzale kâfi gelemez. Ancak ilm-i ilâhiyle nazil olabilir ve şurasını da iyi bilin ki, ma'budun bilhak yok, ancak Vacip Tealâ vardır. Allahü Tealâ vahid-i hakîkî olunca siz Allah'ın emrine muti' ve münkad mısınız? Elbette itaat ve inkiyad üzere olup ihlâs veçhile ibadetinize devamınız lâzımdı]

Yani; ey müminler! Sizin istediğiniz sûreleri getirmekten kâ­firler âciz olup size cevap veremezlerse siz Kur'an'm ancak ilm-i ilâhiyle inzal olunup Allah'tan başkasının bu inzale kaadir olama­dığını bilirsiniz. Binaenaleyh; ilminiz veçhüzere devam edin ki, yakininiz kuvvet bulsun ve itikaadınıza asla şek târî olmasın. Zira; kâfirlerin fesahatlarıyla ve kemâl-i belâğatlarıyla beraber Kur'an'a muârazadan âciz kalmaları sizin Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden nazil ol­duğuna imanınızı takviye eder ve şurasını da iyi bilin ki, Allah'ın gayrı ma'budun bilhak yok, ancak ibadete lâyık Allahü Tealâ var­dır. Hâl böyle olunca siz Allahü Tealâ'ya inkıyadınıza ve ihlâsla ubudiyetinize devam etmez misiniz? Elbette devam etmelisiniz.

Şu manâ; işbu âyetin bundan evvelki âye,tin manâsı üzerine müteferri olup hitabın da Resulullah'a ve etbâ'ına olduğuna naza-randır. Amma bu âyette hitap kâfirlere olduğuna nazaran manâ-yı âyet Fahri Râzi'nin beyanı veçhile şöyledir: [Ey müşrikler! Kur'-an'a muâraza için icadına çalışacağınız sûrelerin tertibinde size muavenet için davet ettiğiniz kimseler sizin davetinize icabet et­mezlerse iyi bilin ki, Kur'an beşerin icadı değildir, ancak Allah'ın ilmiyle inzal olunmuş bir kitaptır. Zira; beşerin icadıyla olsaydı siz ve sizin davet ettiğiniz kimseler de icad edebilirdiniz, İcad ede­meyince bilin ki, Kur'an ancak Allah'ın ilmi ve kudretiyle inzal olunmuştur. Ve şurasını da bilin ki, Allah'tan maada ma'budun bilhak yoktur, şerik ve nazirden münezzehtir. Binaenaleyh; sizin şirki itikaadınız batıldır. Şu halde Allahü Tealâ vahid-i hakîkî olup Kur'an onun tarafından nazil olunca siz, Allah'a itaat edicilerden olmaz mısınız? Elbette itaat eden Müslümanlardan olmalısınız.]

Bu âyet ve bunun emsalinde olan âyetler deki istifham; inkıyad etmeyenleri tekdir içindir. Zira; İslâm'a duhulün esbabı mevcut olup adem-i. duhule özrün olmadığına delâlet ettiğinden dahil ol­mayanlar tevbihe müstehak oldukları için istifham suretiyle varid olmak âdettir. Şu halde muti' olan ehl-i İslama nazaran hitap, de­vam içindir. Çünkü; müminler de Kur'an'm taraf-ı ilâhiden mün-zel olduğuna ve vahdaniyet-i ilâhiyeye ilim mevcut olduğu ci­hetle onlara emretmek icad için değildir. Zira; evvelden hasıl olan bir şeyin tahsiliyle emir caiz olamaz. Binaenaleyh; ilimleri ve iti-kadları üzerine devam lâzım olduğunu tavsiyedir.

Hulâsa; kâfirler Kur'an'ın mislinden emrolundukları sûreleri getirmeyince ehl-i iman için Kur'an'ın taraf-ı ilâhiden inzal olun­duğu ilme ve tevhide devam lâzım olup itaat ve inkıyad üzere bu­lunmak vacip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin--dendir. Şu halde 1300 küsur senedir Kur'an'a itirazlar ve inkârlar te'sir edemeyip sağlam ve metin kale gibi herkese galebe ederek sabit kalması Kur'an'ın vahy-i ilâhî olduğuna büyük bir delil olup iman etmeyenlerin hamakatlarından başka birşeye delâlet etmez.[18]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin Kur'an'a muârazadan âciz kaldıklarını beyandan sonra muârazaya çalışmalarından garazları haset, riyaset ve metâ'-ı dünyaya rağbetleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Bir kimse hayat-ı dünyayı ve ziynetini murad ederse onlara amellerinin cezasını dünyada tamamıyla veririz, asla amellerinin ecrinden noksan olmadığı halde ifa ederiz.]

Yani; bir kimse dünyada ameliyle metâ'-ı dünyayı murad eder de Allah'ın rızasını taleb etmez ve amel üzerine terettüb eden em­val ve evlâd gibi dünyanın ziynetinden olan birtakım müzahrefatı murad ederse biz onlara amellerinin ecrini dünyada tamamen ve­ririz. Binaenaleyh; onların amellerinin ecrinden asla noksan veril­mek suretiyle zulmolunmazlar. Şu halde onlar fukaraya vâki olan in'âm ve ihsanlarının ve sair amellerinin her cüz'ünün baliğan ma belâğ ecrini alırlar. Çünkü; Allahü Tealâ onların amellerine dün­yada arzuları veçhile mükâfat olarak mal, evlâd, ahfad, sıhhat ve afiyet verdiği gibi rızıklarım tevsi' ve mihen ü meşakkati tahfif eder.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran bu âyet mürâiler veyahut münafıklar hakkındadır. Lâkin âyetin mazmunu kimlere sadık olursa hükmü onlarda carîdir. Çünkü itibar; hükmün illetine ve sebebine olduğundan o illet nerede bulunursa hüküm de orada bulunur. Şu halde «Ameliyle yalnız dünya menfaatini veya nâsın methetmesini murad ederse mükâfatını dünyada alır. Âhirete birşey kalmaz» demektir.[19]

 

Vacip Tealâ amellerini sırf dünya metâ'ına hasredip âhiretten kat'-ı ümid edenlere dünyada, amellerinin ecrini tamamen verdiğini beyandan sonra bu misilli kimselerin âhirette ecirden mahrum olup amelleri batıl olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu amelleriyle sırf dünyayı murad edenler için âhirette ateşten başka birşey yok. Onlar için ancak ateş vardır. Dünyada işledikleri şeylerin küllisi mahvoldu. Zira; amellerinin hepsi bâ­tıldır.]

Yani; amelleriyle sırf metâ'-ı dünyayı murad ederek rıza-yı ilâhiyi terkedenler şol kimseler ki, onlar için âhirette ateşten başka bir şey yoktur. Zira; amellerinin ecrini ancak dünyada istedikle­rinden dünyada aldılar, âhiretçe ecri mahvoldu, birşey kalmadı. Çünkü; amelleriyle rıza-yı ilâhiyi murad etmediklerinden o amel batıl oldu. Binaenaleyh; âhirette günahtan başka birşey kalmadı­ğından Cehennem azabına müstehak olmuşlardır. Zira; amel için sevaba nail olmak ihlâsa merbuttur. O halde amelde ihlâs olma­dıkça âhiretçe sevap olamayacağından bütün emekleri zayi ve bi­lûmum ihlâsa mukaarin olmayan amelleri batıldır ki, emr-i ilâhi üzerine işlenilmeyen amel batıl olduğu cihetle her zaman yok hük­mündedir.

Hariçte bunun misali şöyledir: bir kimsenin meydanda birçok zahiresi olur. Onu dürer, devşirir, sürer, savurur. Ancak fena rüz­gâr vurduğundan hiç tane çıkmaz. Eli boşa çıkar ve me'yus olur, Binaenaleyh; çekmiş olduğu emekleri ve mihnetleri ayn-ı azap ol­duğu gibi eli boşa çıkıp ümidinin hilafı zuhur ettiğinden bir hüzn-ü daimiye müptelâ olur. İşte bunun gibi.amellerini riya rüzgârlarına vurduran kimselerin de âhirette aynı hâl ve azaba maruz olacak­ları şüphesizdir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet kâfirler hakkındadır. Çünkü; âyetin âhirinde beyan olunan amelin haptol-ması ve bâtıl olup bu misilli amel sahipleri için ateşten başka bir-şey olmadığını beyan kâfirler hakkında olduğuna delâlet eder. Zi­ra; mümin ne kadar fasık olsa dahi fışkı miktarı muazzep olduk­tan sonra elbette onun için Cennet vardır. Binaenaleyh; mümin hakkında âhirette ateşten başka birşey yok denilemez. Şu halde âyet-i celilenin mümin ve kâfir cümlesine şâmil olduğunu söyle­yenler varsa da yalnız kâfirler murad olunmak ciheti râcihtir. Ger­çi amelin birinci kısmı olan ibadet kâfirlerde sıhhati veçhüzere bu­lunamazsa da ikinci kısmı ki, ebnâ-yı cinsine muavenetten ibaret olan fukaraya in'âm, ihsan, köprü, han ve yollar yapmak, kaldırım döşemek, akrabaya riâyet etmek, nehirler ve kanallar açmak, şu-rur ve fesadın önünü almak ve iki kimse beynini ıslah etmek gibi a'mâl-i saliha kâfirlerde dahi bulunabilirse de asıl iman olmadığın­dan batıl ve zayi olur. Faydasını göremez. Amma şu ta'dad olunan ameller her müminden sadır olduğundan esas iman mevcut ve hüsn-ü niyete makrun olup riza-yı Barî'yi kasdettiği cihetle amel eden kimse âhirette ecre nail olur. Fakat şu kadar ki mümin olduğu halde riya ile amel ederse o amelin ecri olmadığı gibi âhirette azap ve vizr ü vebalden başka birşey olmaz. Şu halde mürailerin riya ile işledikleri amellerin mucib-i azap ve nedamet olacağına âyet-i celile delâlet eder.

Hulâsa; ameliyle yalnız dünya metâ'mı murad edenlerin dün­yada ecirleri tamamen verileceği ve noksan kalmayacağı ve âhiret­te onlar için ateşten başka birşey olmadığı ve amellerinin zayi ve batıl olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[20]

 

Vacip Tealâ emelini hayat-ı dünyaya sarfedenlerin hallerini beyandan sonra ameliyle âhiret murad edenlerin halleri bunlara kıyas olunamayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Âsîler zannederler mi ki, Rabbisinden davasını ispat ederce­sine delili ve şahidi olan kimse, ameliyle yalnız hayat-ı dünyayı murad eden kimse gibi olur ve ikisi mertebede indallah müsavi olur mu? Elbette olmaz. Eğer böyle zannederlerse bu gibi zanları fasiddir ve Rabbisinden dâvasının doğru olduğuna delil-i aklisi olan zatın deliline Kur'an gibi bir de taraf-ı ilâhiden şahid tâbi olur, o delil-i aklîyi te'yid ederse delili olmayanlar müsavi olamaz ve delil-i aklîye tabi olan Kur aıı'dan evvel kendisine iktida olunan ve iman edenlere ayn-ı rahmet olan kitab-ı Mûsâ ki, Tevrat-ı Şerif de davasının sıdkına şehadet ederse böyle bir takım büyük delil­lerle davasını ispat eden kimseyle delilsiz davaya kıyam eden kim­seler müsavi olabilirler mi? Elbette olamazlar. İşte şu beyyine üzerine davâsmı ispat edenler Kur'an'a iman ederler ve hak üzere bulunurlar.] Binaenaleyh; Kur'an'a iman eden müminlerle iman etmeyip bütün himmetleri dünyaya masruf olan kâfirler elbette müsavi olamaz.

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile beyyine yle murad; Resulullah'ın getirdiği hak ve savab üzere delâlet eden de-lâü-i akliye ve ilm-i yakin ve mucizat-ı bahiredir. Beyyine sahibi yle murad; Resulullah ve Resulullah'a tâbi' olanlardır. Yahut ehl-i kitaptan Resulullah'a iman edenlerdir. Kur'an'dan ev­vel gelen kitab-ı Musa ile murad; Tevrat-ı Şeriftir. Tevrat'ın hükmü câri olduğu zaman din ve dünyaya müteallik cümle'ahkâmda merci ve müktedâbih olduğu cihetle imam olduğu gibi insanları hakka sevkedip âhirette fevz ü necata sebep olan îrsaH pttı&i inin Tevrat: rahmet sıfatıyla vad olunmuştur. Çünkü; Tevrat'ın beyan ettiği adalet ve hidayet rahmet-i ilâhiyenin nüzulüne sebep olduğu cihetle zamanında Tevrat âleme ayn-ı rahmet olmuştur. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Delâil-i ak­liyeyle ilm-i yakin sahibi olup sıdk-ı davasına beyyine ikaame eden ve bu delil-i akliyesine de taraf-ı ilâhiden sıdk-ı davasına delâlet eden Kur'an ve Tevrat gibi şahid-i tâbi olan ve o şahid ki, zama­nında âleme rahmet ve muktedâbih olmuş olan şahidlerle davasını ispat ve takviye etmiş olan Resulullah ve etbâ'ıyla, maksadı ancak dünyadan ibaret olanlar ve delilsiz davaya kıyam edenler müsavi olabilirler mi? Elbette olamazlar. Zira; şahidle davaya kıyam eden­ler Kur'an'a iman ederler ve emellerini dünyaya hasrederlerse iman etmezler. Binaenaleyh; müminle kâfir elbette mertebede mü­savi olamazlar] demektir.

Şahidle murad; Kur'an olduğuna nazaran Kur'an delâil-i akliyeye tâbi olmuştur. Yahut §ahidle murad; Cibril-i Emin'-dir. Zira; Cibril-i Emin Resulullah'a Kur'an'ı tilâvetle Resulullah'm getirmiş olduğu delâil-i akliyeye tâbi olur ve sıdk-ı nübüvvetine şehadetle umurunu takviye ederdi.

Yahut §ahidle murad; lisan-ı Resulullah'tır. Çünkü; Re­sulullah lisanıyla Kur'an'ı tilâvet ederken lisanı kalbinde olan gizli ahkâmı izhara âlet ve davâ-yı nübüvveti ispat için hasma kar­şı delâili serd ü beyan etmek lisanla olduğu cihetle lisan-ı nebi; davasına şahid menzilinde kılınmıştır.

Yahut delâil-i akliyeye tâbi olan şahidle murad; şemaü-i Re-suluüah'tır. Resulullah'm şemailine nazar eden şemailini dikkatla temaşa edince hakka nebi olduğunu bilirdi. Çünkü; Resulullah'm yüzünde olan halâvet ve sair evsafı nübüvvetine şahid-i âdildi. Bu­na nazaran de olan zamir Resulullah'a râci olup manâ-yı nazım da şöyledir: [Davasının sıdkma delâlet eden delâil-i akli­yeye Resulullah'm zatında yaratılmış olan evsaf-ı Resulullah şa­hid-i âdil olarak tâbi olur. Gerek tâbi' ve gerek metbû' cümlesi nübüvvet davasının sıdkma delâlet ederlerdi]  demektir.

Tevrat-ı Şerifte evsaf-ı Resulullah beyan olunup nübüvveti­nin sıdkma delâlet ettiği için Tevrat'ın şahid olduğu dahi beyan olunmuştur. Şu kadar ki, Kur'an'ın şehadetini kâfi görmeyenlere karşı ikinci bir şahid makaammda Tevrat'a müracaat olunduğu ci­hetle Tevrat'ın şehadeti her ne kadar evvel nazil olmuşsa da Kur'-an'ın şehadetine tâbi kılınmıştır. Çünkü; Resulullah'ın nübüvveti­ne delâlet eder mucizesi Kur'an olup Kur'an'la nübüvvet davasını ispata kıyam edince Tevrat'ın nübüvvet-i Resulullah'a delâleti şa-hid-i tâbi kabilindendir.

Bu âyette din-i Muhammedînin hakkaniyyetine delâlet eden deliller üç cihetle takrir olunmuştur. Birincisi; dinin sıh­hatına delâil-i akliyenin delâletidir. İkincisi; Kur'an'ın şehadette delâil-i akliyeye tâbi olmasıdır. Üçüncüsü; Kur'an'dan evvel Tevrat'ın din-i Muhammedînin hakkaniyetine şehade-tidir. Şu beyan olunan üç delil din-i Muhammedînin sıhhatına de­lâlette içtimâ edince din-i Muhammedînin sıhhatmda şekketmek caiz olamadığından şekketmek küfürdür. Binaenaleyh; suret-i kati-yede iman etmek lâzımdır.

İşte yedinde şu deliller bulunup bu delillere itimad edenler din-i İslâm'ın hakkaaniyetine ve Muhammed (A.S.) a iman eder­ler. İmanlarını beyan hususunda imanlarının devamına işaret için devam ve istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla va-rid olmuştur.

Hulâsa; dinin sıhhatına elinde beyyine bulunanlara beyyine-siz birtakım davada bulunan ve bütün himmetini dünyaya sarfe-denlerin müsavi olamayacakları ve din-i Muhammedînin sıhhatine Kur'an'm ve Tevrat'ın şehadetlerinin delâil-i akliyeye tâbi olduk­ları ve bu delâil sahiplerinin Kur'an'a iman ettiklari bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[21]

 

Vacip Tealâ Kur'an'a iman edenlerle iman etmeyenlerin mü­savi olmayacaklarını beyandan sonra iman etmeyenlerin cezasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Cemaattan her kim ki, Muhammet! (A.S.) a küfrederse Ce­hennem onun mahall-i vaididir.]

Yani; enbiya-yı izama ve bilhassa âhir zaman nebisine mu­halefetle küfreden hangi cemaat ve hangi dine mensup olursa olsun onun mahalli âhirette Cehennem'dir. Binaenaleyh; varacağı mahal Cehennem ateşidir ve küfreden kimseye vaad olunan mahal Ce­hennemdir, Cehennem'e duhulüne illet ve sebep de küfürdür. Çün­kü müştak olan ( y&. ) üzerine onun mahalli Cehennem ateşi olmak hükmünün terettübü; me'haz-i iştikak olan küfrün sebeb ve illet olmasını icab eder. Binaenaleyh küfür; Cehennem'e girmeye sebeptir.

[Hâl böyle olunca Habibim! Sen onların Cehennem'e dahil ola­caklarında ve Kuran'm ahkâmında şekketme. Zira; Kur7 an ve Kur'an'ın ahkâmından onların Cehennem'e duhulleri Rabbin Tea-lâ tarafından hak ve sabittir. Binaenaleyh; şekketmeye mahal yok­tur. Ve lâkin nâsm ekserisi o Kur'an'a iman etmezler.]

Yani; küfredenlerin Cehennem'e duhulleri Kur'an'da beyan olununca sen onların duhulünde şekketme. Zira; vaîd-i ilâhi yerini bulacaktır. Çünkü; canib-i ilâhiden inzal olunan Kur'an ve onun ahkâmı hak ve sabittir. Şu halde tereddüde mahal yoktur. Lâkin nastan gaflete dalıp hava ve heveslerine tâbi' olanların ekserisi iman etmezler. Çünkü; fikirleri muhtel ve ibret nazarları az oldu­ğundan imana meyletmezler;

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyette hitap Resulullah'a ise de murad Resulullah'm gayrı bilcümle hitaba şayan olan insanla­radır. Zira; Resulullah'ta şek olmaz ve lâkin Resulullah'a emret­mek; ümmetine emir ve nehyetmek; ümmetine nehyetmek olduğu cihetle Vacip Tealâ bu âyette her ne kadar Resulünü zahirde sek­ten nehyediyorsa da hakikatta ümmetini nehiy buyurmuştur. Çün­kü; doğrudan doğruya âhad-i ümmeti nehyetmekten Resulullah'ı nehiy vasıtasıyla ümmetini nehyetmekte mübalâğa vardır. Zira; Resulullah mertebe-i risaleti haiz olduğu    halde nehyolununca âhad-ı ümmetin nehyolunacağı evleviyetle sabittir.

Hulâsa; cemaatlardan hangi cemaat küfrederse Cehennem'e dahil olacağı ve onların Cehennem'e duhullerinde şekketmek caiz olmadığı ve taraf-ı ilâhiden nazil olan Kur'an'ın hak ve sabit ol­duğu ve nasin ekserisi hava ve hevesine tâbi ve fikri müşevveş olduğundan iman etmediği bu âyetten müstefad olan fevaid cüm-lesindendir.[22]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin dünyaya hırsları batıl olduğunu beyan­dan sonra Allahü Tealâ'ya iftira edenlerden ziyade bir zalim olma­dığını ve o zalimlerin Rablerine arzolunduklarında şahidlerin «İşte şunlar Rableri üzerine yalan söyleyenlerdir» diyeceklerini ve za­limler üzerine lanet edeceklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yalan olarak Allah'a iftira eden kimseden ziyade zalim kim olabilir? Elbette kimse olamaz. Zira; Allah'a iftira etmekten daha büyük bir günah tasavvur olunamaz ki, iftira eden kimseden daha ziyade zalim bir kimse tsaavvur olunsun. İşte şu Allah'a iftira eden­ler yevm-î kıyamette ya kendileri veyahut amelleri Rablerine arzo­lunduklarında o makamda bulunan şahidler onları rüsvâ ve fezâ-hatlarm; âleme ilân için derler ki «İşte şunlar Rableri üzerine ya­lan söyleyenlerdir. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, Allah'ın la­neti zalimler üzerinedir.]

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Ailahü Tealâ'ya if­tira; Allah'ın gönderdiği resulünü tekzib eylemek, Allah'a şerik itikad etmek, Allah'ı inzal etmediği şeyi inzal etti ve inzal ettiği şeyi inzal etmedi demek} helâl kıldığını haram, haram kıldığını he­lâl itikad etm^k gibi şeylerle olur. Bunların cümlesi bigayrıhakkın

Cenab-ı Hakkın hukukuna tecavüz olduğu cihetle zulmün nihaye-tünnihaye çirkin olanıdır. Binaenaleyh; bu misilli iftiraya cüret edenlerden daha ziyade bir zalim olamayacağını Cenab-ı Hak bu âyetle beyan buyurmuş ve kullarını bu misilli zulme cüret etmek­ten tehdid etmiştir.

Bu misilli zalimlerin Rablerine arzolunmalarıyla murad; yevm-i kıyamette ve arsa-i mahşerde suâl için tevkif olunmaları veyahut defter-i a'mâllerinin arzolunmasıdır. Şahitler le murad; o makamda bulunan melekler veyahut enbiya-yı izam hazaratı veyahut a'za-yı cevarihleridir, İşte bu misilli zalimlerin mu­hasebeleri zamanında şu beyan olunan şahidler tarafından bunları rezil ve rüsvâ kılmak ve cinayetlerini âleme ilân etmek için denilir ki «İşte şu tâğî ve bâğiler şol kimseler ki, bunlar dünyada Rable-rinin gönderdiği resulü tekzib ve ahkâmını tağyir etmek suretiyle Rablerine iftiraya cüret etmek gibi bir cinayet-i azîmeyi irtikâb eden kimselerdir. Agâh olun ki, Allah'ın rahmetinden uzak olmak zalimler üzerinedir» demekle bunları terzil ederler. Binaenaleyh; Allah'ın izzet-i huzurundan tardolunur ve rahmet-i ilâhiyeden uzak kılınırlar.

Ebussuud Efendi'nin beyanı veçhile zalimlerin zulümle şena-atlarmı beyan ve cürümlerini sarahaten ilân ve mahşer halkına karşı rüsvalıklarını meydana koymak için zamir mevziinde ism-i zahir olan lâfzı varid olmuştur. Çünkü; yerinde denilse aynı manâyı ifade ederdi ve lâkin zu­lüm gibi şenaatlarını izhar olmazdı. Amma denilince lanete istihkaklarına sebep zulümleri olduğu sarahatla ilân olun­muştur ki, herkes zulümden içtinab etsin.

Hulâsa; Allah'ın Resulünü tekzib ve ahkâmını tağyir ve kita­bını inkâr etmek suretiyle Allah'a iftira edenlerden ziyade zalim bir kimse olmadığı ve o zalimlerin yevm-i kıyamette huzur-u ilâ­hiye arzolunduklarmda melekler ve enbiya (A.S.) ve aza-yı ceva-rihleri tarafından onların yalancı olduklarına şehadet ederek cina­yetlerini aleme ilân edecekleri ve bu şehadetten sonra Allah'ın la­neti zalimler üzerine olduğunu beyan edecekleri bu âyetten müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[23]

 

Vacip Tealâ bu misilli zalimlerin lânet-i ilâhiyeye duçar ola­caklarını beyandan sonra onların irtikâb ettikleri çirkin sıfatların­dan bazılarını dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[O zalimler şol kimseler ki, onlar Allah'ın yolundan kullarını menederler ve din-i hakta eğrilik ararlar. Zira; onlar âhireti inkâr ederler.]

Yani; o zalimler küfür ve dalâli irtikâpla nefislerine zulmet­tikleri gibi naşı tarik-ı hak olan din-i İslâm'dan menederler ve hak­ka delâlet eden delâille beraber din-i İslâm'a eğrilik isnad etmek suretiyle halkın zihnine birtakım şüpheler ilkaa ederek ahkâm-ı İslâmiyede eğrilik ihdas etmek isterler ki, naşı iğfal etsinler ve dinlerinden döndürsünler. Çünkü; onlar âhirete inanmaz birtakım kâfirlerdir.

Beyzâvî'nin ve Ebussuud Efendi'nin beyanları veçhile âhirete iman etmeyen kâfirlerin küfürleri te'kid ve küfre ihtisaslarını be­yan için âyetin âhirinde zamiri tekrar zikrolimmuş ve naşı din-i İslama duhulden men'e çalışmaları ve dine dahil olanları din­den döndürmek ve irtidad ettirmek suretiyle ehl-i dini eğri kılmak

istedikleri devam üzere âdetleri olduğuna işaret için ve lâfızları muzari sıygalarıyla varid olmuştur. Ahi-reti inkâr eden kimselerden hiçbir veçhile iyilik beklenmediği gibi din hakkında daima eğrilik aramak ve ahkâmına itiraz etmek ve ahkâmını arzusuna uydurmaya yeltenmek ve ehl-i imana şüphe ilkaa etmekle zihinlerini teşvişten hâli kalmazlar.

Hulâsa; Allahü Tealâ'ya iftira eden zalimlerin âdet-i kerîhe-lerinden birisi devam üzere Allah'ın kullarını tarik-ı ilâhiden menetmek ve din-i mübinin delâilinde eğrilik aramakla naşı iğfal eylemek olduğu ve halbuki onlar âhirete iman etmeyip kâfir ol­dukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[24]

 

Vacip Tealâ Allah'a iftira eden zalimlerin evsaf-ı zemime ve ahlâk-ı kerihelerini beyandan sonra bu misilli cinayâtı irtikâb edenlerin azab-ı ilâhiden firara mecalleri olmadığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte iftira alâllah ve nâsı din-i İslâm'a duhulden menetmek gibi günahları irtikâb eden âsîler yeryüzünde gayrıları âciz kılar galebe sahipleri olmadıkları gibi Allah'ın gayrı bir kimse onlar için dost olmadı ki, onları azaptan kurtarsın. Hiç kimse onları azap­tan kurtaramadığı gibi azapları iki kat olur.] Binaenaleyh; Allahü Tealâ ahz-ı intikaam için onları ihlâk etmek murad ettiğinde dün­yada ve yeryüzünde azaptan ve bilhassa helakten kurtulmakla on­lar Allah'ı âciz kılamadıklarından Allahü Tealâ nasıl murad eder­se murad-ı ilâhi üzere helak ve muazzap olurlar. Zira; azab-ı ilâ­hiden firar edemezler. Çünkü; onlar Allahü Tealânın mülkünde ve elindedirler. Kendileri azaptan kurtulamadıkları gibi onları azaptan kurtaracak dostları da yoktur. Gerçi onların birçok dostları ve batıl ma'budları varsa da Allah'ın azabına karşı gele­bilecek dostları yoktur ki, o dostları onları azaptan kurtarsın, el­bette kurtaramaz.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile onlar Allahü Tealâ'yı dünyada âciz kılamadıkları gibi azapları devam üzere şiddetli olması için âhirete te'hir edilmiş ve âhirete te'hir olunmasıyla beraber tevbe lâzımken tevbe etmedikleri cihetle azapları iki kat tertib olunmuş­tur. Yahut azaplarının iki kat olmasının sebebi; hem Allah'a hem de âhirete küfretmeleridir. Yahut kendileri dâll oldukları gibi gay­rıları idlâl ettiklerinden azapları iki kat olmuştur. Çünkü âyette beyan olunduğu veçhile kendileri küfrü ihtiyar ettikleri cihetle halkı din-i mübine duhulden menetmek âdetleri olduğundan cina­yetleri iki olduğu gibi azapları da iki kat olacaktır. Çünkü; insanın işlediği cinayetten hiçbirisi cezasız kalmaz. Elbette her günahının cezasını ayrı ayrı görecektir. Binaenaleyh; küfrün cezası ayrı ve ehl-i imanı tarik-ı haktan menetmeye çalışmalarının cezası da ay­rıdır.

Hulâsa; iftira alâllaha cüretle nâsı din-i İslama duhulden menedenlerin azaptan halâs için hiyel ve desaisi münkati' olup Al­lah'ı âciz kılamadıkları ve kendileri azaptan halâs olamayacakları gibi onlara yardım edecek bir dostları ve şefaat edecek şâfi'leri de olmayacağı ve irtikâb ettikleri cinayetleri iki olduğundan azap­larının da iki kat olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[25]

 

Vacip Tealâ haktan i'raz eden kâfirlerin haiz oldukları evsaf-ı zemimeden diğerlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu beyan olunan günahları irtikâb edenler hakkı işitmeye ve görmeye kaadir olamazlar. İşte bunlar maddî ve manevî nefisle­rine zarar ettiler ve bigayrıhakkın Allah'a ve Resulullah'a yapmış oldukları iftiraları kendilerinden kayboldu, faydasını göremedi­ler.] .

Yani; Allah'a iftira eden ve din-i İslâm'a duhulden halkı me­netmeye çalışan âsîlerin basar ve basiretleri kapalı olduğundan kulakları hakkı duymaz ve gözleri hakkı görmez ki, amel etmek ve tabi olmak suretiyle intifa' etsinler, asla intifa' edemezler. İşte şu esasa binaen bunlar görür vo işitir oldukları halde hakka ke-mâl-i buğzlanndan naşi hakkı görmek ve işitmek sıfatları kendi­lerinde mevcutken işitmediklerinden gözleriyle görmeye ve ku­laklarıyla duymaya kaadir değiller gibi kudretleri nefyolunnıuştur.

Yani;   görürler ve duyarlar ve lâkin   ca'lî olarak körleşir ve duymazdan gelirler. Şu halde a'ma değillerdir, lâkin a'ma muame­lesi ve sağır değillerdir, lâkin sağır muamelesi yaparlar. Binaena­leyh; mevcut kuvvetlerini ve havass-ı zahirelerini mahalline sar-fetmediklerinden kudretleri yok hükmünde kılınmıştır. Çünkü; hakkı bildiği halde haksızlığı irtikâb eden insanlar hava ve hevesi­nin arzusuna göre aklını uydurduğu haksızlığı terke muktedir ola­madığı, âlemde her zaman görülen ahvaldendir. Binaenaleyh; kâ­firler Kur'an'ı görür ve duyarlar, lâkin kabulüyle intifâ'a muktedir olamadıklarından görmeyen körler ve duymayan sağırlardan hiç farkları yoktur. Binaenaleyh; âyette kulakları ve gözleri yok denil­medi, belki işitmeye ve duymaya muktedir değiller denilmiştir ki, kuvve-i sâmia ve bâsıralarmm varlığına işaret olunmuştur.

Yahut Beyzâvî'nin beyanı veçhile onlar ma'bud ittihaz .ettik­leri putlarının onlara yardım edecek kadar dost olmadıklarının il­let ve sebebini beyan için bu âyet varid olmuştur. Şu halde işit­meye ve görmeye muktedir olmamak onların ma'budlarmm sıfatı­dır. Buna nazaran manâ-yt âyet: [Kâfirlerin Allah'ın gayrı dost ittihaz ettikleri ma'budları onların hakîkî dostları değillerdir. Zi­ra; o putlar görmeye ve duymaya muktedir olmadıklarından elle­rinden bir şey gelmez ki, bunlara dost muamelesinde ve yardımda bulunsunlar, bulunamaz ve yardım edemezler. Binaenaleyh; dost ittihazına şayan değillerdir.]

Bu misilli tâgîlerin nefislerine zarar etmelerine gelince: Bun­lar Allahü Tealâ'ya ibadeti putlarına ibadete değiştikleri için rah-met-i ilâhiyeden nefislerinin nasibine mani oldukları cihetle nimet bedelinde nikmete müstehak olmuşlardır. Binaenaleyh; Allah'a if­tira ve dine şüphe ilkaa etmek gibi birtakım emek ve amelleri zayi olup memûllerinin hilafı zuhur edeceği cihetle onlar için hasretle nedametten başka birşey kalmamıştır.. Çünkü; onların ma'budları-mn şefaat edeceğini itikadla ibadetlerini aynı menfaat olacak ümid ettikleri halde bütün' ümitlerinin yalnız mazarrat olarak zuhur edi-vermesi ayn-ı mazarrat olduğundan onların nefislerine zarar ettik­leri ve zarardan başka birşeye tesadüf edemeyecekleri beyan olun­muştur. Çünkü; Allah'ın verdiği nimeti mahalline sarfetmedikle-rinden sermaye-i asliyelerinden tamamen ziyan etmişlerdir.

İşte insanların gaayet   kıymetli olan ömürlerini ve azalarını mevzi-i lâyıkına sarfla zarardan kendini muhafaza etmesi lâzımdır. Çünkü; herkes için mevt, muhakkak olduğu gibi âhirette suâlle ce­vap da muhakkaktır. Şu halde kâr ve zarar dahi muhakkak olduğu cihetle kâr mümkünken zararı irtikâb etmek ednâ akıl sahibinin şanı değildir.

Hulâsa; kâfirlerin işitir ve görür oldukları halde hakkı işit­meye ve görmeye sarf-ı makderet etmediklerinden işitmeye ve gör­meye muktedir olmadıkları ve bunların hakka tebaiyet etmedikle­rinden dolayı nefislerine zarar ettikleri ve iftira eyledikleri şeyler kendilerinden gaaib olup bir fayda göremeyecekleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[26]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin görmeye ve işitmeye muktedir olama­dıklarım beyandan sonra neticesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şüphesiz âhirette onlardan daha ziyade zarar gerecek kimse olamaz.] Zira; onlar Cennet'te olan makamlarını Cehennem'e ve faydayı zarara değiştikleri için bunların herkesten ziyade zararları meydandadır.

Bu âyet bundan evvelki âyete netice makaammdadır ve tak-rir-i kelâm şöyledir: «Asîler âhirette ziyade zarar edicilerdir. Zi­ra; onlar hakkı duymaya ve görmeye kudretlerini sarfetmediler. Her kim ki, hakkı görmeye ve duymaya kudretlerini sarfetmez, elbette onlar âhirette ziyade zarar edicilerdir. Binaenaleyh; âsîle­rin âhirette ziyade zarar edici olduklarında şüphe yoktur.»[27]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin âhirette rezil ve rüsvâ olacaklarını be­yandan sonra müminlerin hallerini ve nail olacakları derecelerini beyan etmek,üzere buyuruyor.

[Şol kimseler kî, onlar ihlâs üzere iman ve imanlarının nıuktezası olan a'mâl-i saliha işlemekle ubudiyet noktasında bihakkın vazifelerini edaya müdavemet ve kalplerinde Ccnab-ı Hakka iti-mad-ı tamla beraber tazarru ve niyaz ettiler ve Cenab-ı Hakka tef-viz-ı umur etmekle kalpleri müsterih olarak Allah'ın dünya ve âhi-ret ihsanına ümitvar oldular. İşte bunlar ebeden Cennet'te kalıcı­lardır.] Çünkü; Cenab-ı Hakkın emrine imtisal ihsan-ı ilâhiye se­bep olduğundan Cennet-i A'lâ'nın nimetleriyle mütena'im ve ta-raf-ı ilâhiden lutufdide olurlar.

Cenab-ı Hak bu âyette üç sıfatla müminleri tavsif etmiş ve o sıfatların neticesi Cennet'e nail olmak olduğunu beyan buyurmuş­tur. Birinci sıfatları; iman, ikinci sıfatları; amel-i salih, üçüncü sı­fatları; kemal-i tevazu ile Rablerine itaat ve inkıyad etmektir.[28]

 

Vacip Tealâ kâfirlerin ve müminlerin hallerini beyandan son­ra herbirini birer misal-i haricî ile temsil etmek üzere buyuruyor.

[Şu iki fırkanın misali; kör ve sağu*, gözlü ve işitir kimseler­dir.] Zira; kâfirler gözü görmeyen köre ve kulağı duymayan sağı­ra ve müminler de gözü gören ve kulağı duyan kimselere benzer­ler. [Şu halde bu iki fırka misal yönünden müsavi olabilir mi? Bun­lar müsavi olur zanneder de beyinlerinde olan farkı düşünmez mi­siniz?]

Yani; halleri tafsil üzere beyan olunan fırka-i mümine ve fır-ka-i kâfirenin halleri körle gözlü ve sağırla kulağı işiten kimsele­rin hallerine benzer. Çünkü hakkı görmeyen bir kâfir; cahil ve gözü görmeyen kör gibidir, hakkı gören ve tebaiyet eden mümin de gözü görüp herşeyi açıktan tetkik eden kimse gibidir. Kezalik kâfir âyât-ı beyyinatı dinlemediğinden kulağı duymayan kimseye benzediği gibi mümin de âyât-ı beyyinatı dinleyip kabul ettiğin­den kulağı işiten kimse gibidir. Şu halde gözü görüp de körlenen kâfirle hiç görmeyen a'mâ beyninde netice itibarıyla asla fark ol­madığından kâfir a'mâya teşbih olunmuştur. Gözü görüp hakka tâbi olan mümin de gözü gören kimseye teşbih olunmuştur. Bina­enaleyh, hakkı görüp tâbi' olanlarla görmeyenler müsavi olamaz­lar ve müsavi olmadıkları meydanda olduğu halde müsavi olur zanneder de müsavi olmadıklarını düşünmez misiniz? Mükellef olan kimseler için beyinlerinde olan farkı düşünmemek bir emr-i münkerdir ve mükellef için kabahattir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile a'mâya ve sağır­lığa benzeyen küfrün zararını izale, görmek ve işitmeye benzeyen imanın menfaatim celbetmek ve maraz-ı küfrün ilâcı imanı ihtiyar edip esbabını tahsile sa'yetmek olduğuna işaret için tevbihe ve tek­dire delâlet eden hemze-i istifham varid olmuştur ki, küfürle iman beyninde olan farkı ve delâilini tetkik etmeyenlerin mezmum ol­duklarına delâlet eder. Zira; her âkilin imanın menafiine delâlet eden delilleri tetkik etmesi emr-i ehemdir. Binaenaleyh; tetkik et­meyip gaafil kalanlar elbette mezmumlardır.

Hulâsa; kâfirlerin a'mâ ve sağıra benzedikleri gibi müminle­rin de gözü görür ve kulağı duyar kimseye benzediği ve bu iki fır­kanın mertebede müsavi olamadıkları ve beyinlerinde olan müsa­vatsızlığı tezekkür etmek lâzım olup tezekkür etmeyenlerin mez­mum oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[29]

 

Vacip Tealâ Kur'an'm hakkaaniyetine delâlet eden bazı delil­leri beyandan sonra o delilleri te'kid için enbiya-yı izam hazara-tmdan bazılarının kıssalarını beyan etmek üzere buyuruyor:.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki, Biz Azîmüşşan Nuh (A.S.) i kavmine irşad için resul olarak gönderdik. Zira; insanlar menfaat ve mazarratlarını lâyıkıyla tezekkür edemediklerinden irşada muhtaçtırlar. Ve Nuh (A.S.) kavmine hitaben dedi ki, «Ben sizin isyanınız sebebiyle size nazil olacak azabın esbabını beyanla muhakkak sizi korkutucuyum.] Çünkü; Menafii-i diniye ve dünye-viyenizi münasip veçhile düşünemediğinizden dolayı size her za­man inzar lâzım olduğundan Cenab-ı Hak beni mansıb-ı risaletle size gönderdi. Ben de vazife-i inzarı ifa ediyorum. Dinleyin sözü­mü» demekle kavmine nesayiha başladı ve dedi ki:

[Siz eşyadan hiçbir şeye ibadet etmeyin ve ancak AUahü Te-alâ'ya ibadet edin. Zira; ben sizin üzerinize elem verici günün aza­bından korkarım] diye kavmini tevhide davet ederek kabul etme­leri lâzım olduğunu söyledi ve aksi surette azabın nüzûlüyîe inzar etti.                   .                             .

Yani; Nuh (A.S.) taraf-ı ilâhiden kavmine nebi gönderildiğini ve vazifesi azap icab eden mahiyetlerden korkutmak olduğunu be­yandan sonra onların melûf oldukları şirki terkle tevhide davet etmek üzere dedi ki, «Ey kavmim! Siz Allah'ın gayrıya ibadet et­meyin. Ancak ibadete lâyık olan Allahü Tealâ olduğu cihetle iba­detinizi Allah'a hasredin. Zira; Allah'ın gayrıya ibadete ehil bir kimse olmadığından her kime, her neye ibadet etseniz o ibadet ba­tıldır. Binaenaleyh; şu batıl mesleği terkedin. Çünkü; acıtıcı yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım» de­mekle Nuh (A.S.) kavmine tevhidi tarif etti ve yevm-i kıyametin azabından korkutmakla nasihatta bulundu.

Beyzâvî'nin beyanı   veçhile acıtmak   her ne kadar filhakika Vacip Tealâ'nın sıfatıysa da acıtmak ve azapta mübalâğa için azaba veyahut azabın günü olan yevm-i kıyamete sıfat kılınmıştır.

Tevhidi terketmek yevm-i kıyamette azab-ı elîme sebep ola­cağına ve o azap da korkulacak bir azap olduğuna ve Hz. Nuh'un bu hakikati kavmine anlattığına âyet delâlet eder.

(İbn-i Abbas) Hazretlerinden rivayet olunduğuna nazaran Nuh (A.S.) kırk yaşında ba'solunmuş ve sekiz yüz elli sene kavmini tevhide davet etmiştir. Tufandan sonra altmış sene daha muammer olarak mecmuu sinni dokuz yüz elliye baliğ olmuştur. Bazı riva­yete nazaran sinni bin dört yüze baliğ olduğu mervidir. (4'-o> Üi)

Çünkü; o zamanlar insanların tekessürü ve dünyanın her tarafına dağılması matlub olduğundan çok yaşamak hikmete muvafıktı. Binaenaleyh; insanlar da çok- yaşarlardı.

Hulâsa; Nuh (A.S.) in taraf-ı ilâhiden resul olarak kavmine gön­derildiği ve kendinin vazifesi inzar olduğunu kavmine beyan etti­ği ve ibadet ancak Allahü Tealâ'ya olup Allah'ın gayrıya ibadet caiz olmadığı ve Allah'ın gayrıya ibadet ettikleri surette yevm-i kıyametin acıtıcı azabından korkulduğunu kavmine suret-i nâsıhâ-nede beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[30]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) kavmine tebligatını beyandan son­ra kavminin Nuh (A.S.)a karşı itirazlarım beyanetmek üzere buyuruyor.

[Kavm-i Nuh'tan kâfirlerin ileri gelenleri dediler ki, «Yâ Nuh! Biz seni bizim gibi beşer görüyoruz ve sana tâbi'olanları biz gör­meyiz, illâ bizim erazilimizdir ki, onların rezaletleri vehle-i ûlâda herkesçe zahirdir ve biz sizin için bizim üzerimize bir fazilet ve meziyet görmüyoruz, belki biz sizi yalancılar zannediyoruz.»]

Yani; Nuh (A.S.) kavmini din-i hakka ve tarik-ı savab olan tevhide davet edip canib-i ilâhiden kullarını tarik-ı hakka irşad için gönderilmiş nebi olduğunu beyan edince kavminin büyükleri ve küfrüzere ısrar edenleri «Biz seni bizim gibi beşer evsaf-ı insa-niyeyle muttasıf görüyoruz. Binanealeyh; bizden ziyade sende bir meziyet ve beşeriyetin harici bir sıfat yok ki, sen risalet davasında bulunasin ve Allahü Tealâ tarafından gönderilmiş Allah'ın vekili olasın» demekle risalet davasını tekzibe cüret ve bu cüretleriyle kemâl-i cehaletlerini izhar ettiler. Çünkü; beşeriyeti risalete mü-nafi zannetmişlerdi. Halbuki bu zanları fasiddir.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile kavm-i Nuh iti­razlarım üç şüphe üzerine bina ettiler:

Birinci şüpheleri; beyan olunduğu veçhile be­şeriyetin risalete münafi olmasını zannettiler ve dediler ki, «Eb-na-yı beşerin yekdiğerinden farkı yoktur, velevse bazı cihetten farkı olsa bile bir tanesinin cümle âlemin kendine itaati vacip olur derecede bir mertebeyi haiz olarak kâffe-i beşere faik olması caiz olamaz, bu suretle beşeriyeti risalete münafi addettiler. Halbuki bu şüpheleri ne kadar zayıftır. Zira; beşere resul ancak beşerden ol­mak ayn-ı nimettir. Çünkü; ümmetle resul yekdiğerini bilir ve lisanını anlar, sözünü dinler, şüphesini izale eder, O resul mucize­sini izharla ispat-ı müddeâya kıyam eder, gayrıları o mucizeye mu-ârazadan âciz kalınca o resulün risaleti sabit olur. Binaenaleyh; gayrılarm o nebiye itaatları da vacip olur. Amma beşerin gayrıdan beşere resul göndermek hikmet-i risalete münafkiir. Zira; beşerin gayrı mahluk beşere resul olsa o resul emr-i davette ünsiyet ede­meyeceği cihetle hikmet-i risalet muhtel olur. Binaenaleyh; resul göndermekten maksat fevtolacağı şüphesizdir. Şurası gariptir ki, bunlar beşeriyet, risalete münafidir derler de hacer ve şecer kabi­linden olan putların ülûhiyete münafi olduğunu düşünmezler ve onlara ibadet ederlerdi.                                 ,

İkinci şüpheleri; Nuh (A.S.) a tâbi' olanların fu­kara güruhu olmasıdır. Binaenaleyh; dediler ki «Yâ Nuh!    Sana

tâbi' olanlar bizim esafilimiz ve erazilimizdir ki, onların rezaletle­rini herkes ilk defa görünce bilir, hallerini tetkika hacet kalmaz. Çünkü; rezaletleri meydandadır. Şu halde onları her kim görse aşağı adamlar olduklarını bilir ve sefaletleri göze çarpar, delile ha­cet kalmaz. Eğer sen hakkaa nebi olsan ve davan da doğru olsaydı ukalâdan ve eşraftan da tâbi' olanlar bulunurdu.» Bu sözleriyle Hz. Nuh'un etbaını tahkir ettiler. Halbuki bu şüpheleri de ceha-let-i mahızdan ibarettir. Zira dinde rif'at; derece, mal, mansib; haseb ve neseble değildir. Belki menasıb-ı diniye; Allaha kurbi-yetle olur. Kâfirler ise bütün şerefi malda ve mansıbda ve a'vân ü etbaın kuvvetinde gördüklerinden Nuh (A.S.) a «Senin fakr-ı halin var ve sana tâbi' olanlarsa birtakım fukara, kuyumculuk ve plancılık gibi sanayi-i hasiseyle meşgul hakir kimseler oldukları cihetle sana yardımları olamaz. Şu halde nasıl oluyor ki, nübüvvet davasına kıyam ederek herkesi kendine itaata davet ediyorsun» demekle emr-i nübüvvetin dünya şerefine müpteni olduğunu id­dia ettiler.

Üçüncü şüpheleri; nübüvvetle mal ve man$%b-ı dünya ve a'van ve etbâ' gibi ziynet-i dünya beyninde mülâzemet ve münasebet gözetmeleridir. Binaenaleyh; dediler ki «Biz sizde servet-i dünya, mansıb, a'van ve etbâ' gibi ve sair insanlara dün­yaca şeref bahşeden mezâyâdan bizim üzerimize fazla bir meziyet görmüyoruz ki bizden ziyade nübüvvete ehil ve erbab olasınız. Ve bizim size tâbi' olmamız lâzım gelse böyle bir meziyetiniz olma­yınca biz seni nasıl tasdik edelim» demekle Nuh (A.S.) in nübüv­vetine itirazı tekrar ettiler. Bu şüpheleri de diğer şüpheleri gibi cehl ü hamakattan ibarettir. Çünkü şeref ve meziyet; mal, cah ve mansıb gibi birtakım müzahrefatı dünyeviyeden ibaret değildir. Belki meziyet; Allahü Tealâ'ya iman ve tevhide devam ve amel-i şalinle beraber kalpte ittikaadır.

İşte şu beyan olunan üç şüpheleri ki, Nuh (A.S.) m beşer ve etbâ'ının fukara olmasını ve Nuh (A.S.) m mal ve mansıb gibi şeylere rağbet etmemesini nübüvvete mani addettiklerinden dedi­ler ki, «Biz seni etbâ'ınla beraber nübüvvet iddiasında yalancılar­dan zannediyoruz. Zira; beşerden resul olmaz. Olsa etbâ' ve eşraftan olduğu gibi nübüvvet davasında bulunan zatın sair beşer üze­rine fazilet ve meziyeti olur. Sende -ise fazla bir meziyet yoktur.»[31]

 

Vacip Tealâ onların bu sözleri üzerine Nuh (A.S.) m müda­faasını alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) kavminden cevab-ı ye's alınca kemâl-i tahassür ve teessüfle kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Haber verin bana benim Rabbimden davamı tasdik eder bir beyyine üzerine olur ve sizi bihakkın iskât edecek delile malik olursam ve Rabbîm kendi ind-i ülûhiyetinden nübüvvetimi te'yid edecek bir nimet ih­san eder de o nimet de sizin üzerinize hafi olursa davamı ispat edecek beyyineyi sizin de görüp kabulünü arzu etmediğiniz halde ben sizi o beyyineyle ilzam edebilir miyim? Elbette ilzam edemem. Zira; kabulüne asla meyletmiyorsunuz. Çünkü; benim ilzamım si­zin o delilin sıhhatini tetkik ederek iradenizi kabulüne sarfetme-nizle olur. Halbuki siz benim taraf-ı ilâhiden getirdiğim mucizemi nazar-ı itibara almayarak birtakım vâhî muârazalarla uğraşıyorsu­nuz» demekle kavmini tekdir etti.]

Beyyine yle muract; Nuh (A.S.) m mucizesidir. Rahmetle murad; Cenab-% Hakkın Nuh (A.S.) a vermiş olduğu nü­büvvet ve sair mezâyâ-yı âliyedir. «O nübüvvet ve rahmet sizin üzerinize' gizlendi» demektir. Yani; «Allah'ın bana verdiği nübüvvet size hafidir. Ben onu delille ispat ediyorum. Siz kabulünden imtina' ediyorsunuz. Şu halde ben sizi nasıl ilzam ede­rim» demektir. Onların mucizeyi kerih görmeleri mucizenin sıhha­tini tetkik etmeksizin kabulünden imtina' etmeleridir.

Hulâsa; Nuh (A.S.) kavminin halinden me'yus olunca onlara

«Ben davamı ispata kâfi bir beyyineye malik olur ve Rabbim onu bana kendi tarafından lütfeder de o da size hafî olur. Kabulünü ihtiyar etmezseniz y ben size ne yapabilirim!» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[32]

 

Vacip Tealâ Nuh (Â.S.) in şu hitabesini-beyandan sonra kav­minin bazı şüphe ve zanlarmı izale için irad ettiği hitabesini alâ-tarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kavmim! Ben sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim ancak AUahü Tealâ üzerinedir.]

Yani; Nuh (A.S.) in kavmi «Yâ Nuh! Sana tâbi' olanlar fuka­ra güruhudur ve sen de fakirsin! Fukaradan resul olmadığı gibi resule tâbi' olanlar da fukara olmaz» demişlerdi ve bu kelâmların­dan maksatları Nuh (A.S.) in nübüvvet davası mala tama'mdan ve bu vesileyle elimizde olan malımızı alacaktır demek istedikle-rîndendi. Onların şu zanlarmı defi' ve izale etmek için onların ma­lına tama'ı olmadığını ve ahkâm-ı ilâhiyeyi tebliğ mukaabilinde bir ücret taleb etmediğini alenen beyan etmeğe lüzum görmüş ve beyan etmiş ve bu babta zanlarınm fasid olduğunu kendilerine tef­him de etmiştir. Yani «Zahir-i hale nazar ederek sû-u zanda bulu­nuyorsunuz, bu ise doğru değildir. Zira; risaleti tebliğde ben ücret istemem. Çünkü; ücretim Allahü Tealâ üzerinedir. Binaenaleyh; sizden hiçbir şey beklemem. Sa'yinı âhiret ve sizin menfaatiniz içindir. Şu halde zann-ı fasidinize tebaiyetle saâdet-i âhiretten nef­sinizi mahrum etmeyin» demektir.

Hulâsa; ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde ücret taleb etmemek bir emr-i.ehem ve bu misilli tebliğat-ı şer'iyenin ücreti manevî olup Allahü Tealâ'dan ecr-i uhrevî istemek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[33]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) xn kavminin «Yâ Nuh! Sen başında olan fukara güruhunu tardet. Zira; biz onlarla beraber bulunmayı kendimize ar ve ayıp addederiz» demeleri üzerine Nuh (A.S.) m onlara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ben âhirete ve Rablerine iman ve âhirette Rablerinin huzu­runa mülakat edeceklerini itikad eden kimseleri yanımdan tarde-dici değilim ve lâkin sizi birtakım kavm-i cüheladan görüyorum.]

Yani; kavm-i Nuh'tan mütekebbir ve maldar olanlar Nuh (A.S.) a tâbi* olanları küçük gördüklerinden Nuh (A.S.) a «Sen bunları yanından tardet» demeleri üzerine Nuh (A.S.) «Ben on­ları tardedemem. Zira; onlar âhirette Rablerine mülâki olacakla­rına iman ettiler. Şu halde iman edenleri ben nasıl tardederim. Çünkü; onlara Allahü Tealâ iman tevfik etmesiyle Allah'ın mak­bul kullarından oldular. .Binaenaleyh; indallah onların kadri ve meziyetleri vardır. Sizin zahir-i hâle nazar ederek onları esafilden gördüğünüz gibi değildir. Şu halde sizin arzunuza tebaiyet ederek ben tardetsem huzur-u ilâhide benden şikâyet ederlerse ben ne ce­vap veririm ve ellerinden yakamı nasıl kurtarırım. Zira; bunları tardedenlerden Allahü Tealâ elbette intikaammı alır. Şu halde ben onları tardedenlerden değilim. Ve lâkin sizi cahil kimseler görü­yorum. Zira; imanları sebebiyle onların kazanmış oldukları şeref­lerini bilmediğinizden onların tardolunmalarını teklif ediyorsunuz ve onlar iman etmekle bütün rezaleti üzerlerinden attıkları halde siz zahir-i hâle bakarak nefsinize mağrur olup onlara erazil diyor­sunuz. Binaenaleyh; siz haddinizi bilmez birtakım cahillersiniz» demekle kavminin büyüklerini cehaletle itham ettiği gibi küfür, ümm-ür rezail olmak itibariyle rezalet, iman etmeyenlerde olup iman eden fukara güruhunda olmadığım kavminin büyüklerine tefhim etmiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile Hz. Nuh'un kavmini cehaletle ithamının sebebi; âhirete cahil olmalarıdır veyahut indallah mak­bul olan ehl-i imana erazil tabir etmeleridir veyahut Nuh (A.S.) a ehl-i imanın tardım teklif etmeleridir. Çünkü; bu sebeplerin cüm­lesi cehalet neticesidir.

Hulâsa; ehl-i imanı her zaman himaye lâzım olduğu ve ehl-i imana buğzedenlerin cehaletle ithama lâyık oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[34]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m ikinci cevabını alâtarikılhikâye be­yan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kavmim! Bana tâbi' olanları ben tardedersem beni Al­lah'ın azabından kim kurtarabilir, hiç düşünmez misiniz?]

Yani; «Ehl-i imanın tardını benden taleb eden kavmim! Sizin arzunuz veçhüzere ben onları meclisimden tardedersem tardımdan dolayı terettüb edecek azaptan halâsıma kim yardım edebilir. Na­sihatimi dinleyip de tezekkür etmez misiniz? Ben onları tardetti-ğimde vâki olacak azabı defa muktedir olamadığınızı bilseniz de bu teklifi yapmasanız olmaz mı? Niçin düşünmeden söylersiniz ve düşünmeden söz söylemek insan için ayıp değil mi?» demekle kav­minin taleplerini reddeylemiş ve bu1 teklif; cahilane bir teklif ve düşüncesiz bir söz olduğunu beyanla kavmini tekdir eylemiştir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile iman; enbiya huzurunda ehl-i ima­nın hüsn-ü kabulüne bir vesile olduğu ve esasen bütün nesayih iman etmelerini arzuya binaen olduğu halde bilâkis ehl-i imanın imanlarını, tardlarmı icab eder esbaptan addetmeleri hamakattan başka birşey değildir.[35]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu diğer ce­vabı alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ben size Allah'ın hazineler^ yanımdadır demiyorum ki, be­nim ve etbâ'ımın fukaralıklanyla itiraz ve benim faziletimi inkâr edesiniz. Binaenaleyh; ben etbâ'ımı iğna edemem. Çünkü; bir fa­kiri iğna etmek Allah'a mahsustur ve ben size gaaibi bilirim demi­yorum ki, siz beni tekzib edesiniz. Şu halde onları tardetmediğim âkıbet-i hallerini bildiğimden değildir. Zira; gaaibi bilemem ki, akı­betlerinin ne olacağını bilsem ve lâkin zahir halleri iman ve itaat olduğundan kabul etmişimdir ve batın hallerini ve akıbetlerini Allahü Tealâ bilir. Binaenaleyh; ben batına ve âkıbet-i ahvale bi­naen hükmedemem. Zira; gaaibi bilmem ve ben size meleğim de­miyorum ki, siz benim beşer olmama itiraz edesiniz. Şu halde be­şeriyetimi itirafla beraber nübüvvet davasında bulunduğuma ne­den itiraz ediyorsunuz? Ve sizin gözlerinizin tahkir ettiği kimseler hakkında onlar için Allahü Tealâ hayır halketmez ve onlara elbet­te hayır vermez demiyorum. Zira; onların nefislerinde olan hayrı, şerri ve ihlâsı Allahü Tealâ bilir, ben bilmem ki, ona göre bir hü­küm vereyim. Eğer bilmeden sizin arzunuza göre onları tardeder-sem tardettiğun takdirce muhakkak ben zalimler zümresinden olu­rum.] Şu halde sizin gözlerinizin onları tahkir etmesi benim tardı­mı mucip, olamaz ve aklı olanlar için zalimler zümresine dehalet ayn-ı felâkettir. Hâl böyle olunca siz bana zalim olmamı nasıl tek­lif ediyorsunuz? Benim size teklifim hayırdır. Bunun mukaabilin-de siz bana şer teklif ediyorsunuz. Hayra şerle mukaabele lâyık olur mu?

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu âyette kavm-i Nuh'tan ehl-i imana erazil diyenleri terzil ve tahkir vardır. Zira; onlar fukara güruhunu bilâ tetkik iman ediverdiler diyerek zemmetmişlerdi. O zem aynıyla kendilerine rücû' etmiştir. Çünkü; Nuh (A.S.) onların fukarayı tardetmesini teklifleri tetkike müste-nid olmayıp sırf gözlerinin hakir görmesiyle iktifa ettiklerini ve tetkik olunduğunda bunların tardını icab eder bir halleri olmadı­ğını ve büâ tetkik tardolunmalarını teklif, zulümle teklif olduğunu ve düşünmeksizin böyle bir teklif-i gayr-ı lâyıkta bulunduklarını ve onların âkıbet-i hallerini bilmek Allahü Tealâ'ya mahsus oldu­ğunu ve kavmin büyükleri bilmedikleri şeyi teklif ettiklerini gaa-yet zarifane bir surette kendilerine tefhim buyurmakla onlarda eser-i akıl olmayıp sırf cehalet üzere irad-ı kelâm ettiklerini be­yanla kendi kelâmlarını aleyhlerine çevirmiş ve kendi sözleriyle kendilerini ilzam ve tahkir etmiş Nuh (A.S.) m etbâ'ma isnad et­tikleri evsaf-ı zemimenin cümlesini kendilerine redle açık bir su­rette, ayıplarını meydana koymuştur. ve demektir ki «Sizin gözleriniz onları tahkir eder ve küçük görür» demektir.

Hulâsa; Nuh (A.S.) kavminden nübüvvete itiraz edip fukara ashabını tardetmesini teklif edenlere gaayet beliğ ve müessir bir vaaz ederek "Tebliğ üzere ben sizden mal istemiyorum ve ben bir­çok mala malikim de demiyorum. Zira; mal almak ve vermek hu­suslarında benim için bir garaz da yoktur ve gaaibe ilim de iddia etmiyorum ki, etbâ'ımı iğna edeyim ve meleğim demiyorum ki, size tekebbür edeyim, belki mesleğim tevazudur. Binaenaleyh; fakirler ve miskinlerle ülfetten tehaşî etmem, ümera ve selâtin meclislerin­de de bulunmak istemem. Benim halim böyle olunca etbâ'ımm fu­kara olduğunu ve benim onlarla ülfet ettiğimi bana niçin ayıp gö­rüyorsunuz? Sizin vehle-i ûlâda gözlerinizin tahkir ettiği fukara güruhuna Allahü Tealâ hayır vermez demiyorum ki, siz onların tardını bana teklif edesiniz. Belki onlar için Allahü Tealâ'nın âhi-rette hazırladığı nimetler sizin mağrur olduğunuz dünya nimetle­rinden daha hayırlıdır. Zira; âhiret nimetleri ebedîdir ve zevalden mahfuzdur. Dünya nimetleriyse fâni ve her zaman zevale ma'ruz-dur. Onların nefislerinde olan amellerini Allahü Tealâ bilir. Eğer sizin sözünüzle ben onları tardedersem zalimler zümresinden ola­cakım şüphesizdir» demekle kavmini reddetmiştir. İşte şu nesayihten anlaşıldığı veçhile insan karşısında olan kimseyi hakir görme­meli. Zira; onun hakkında nıurad-ı ilâhi ne olduğunu bilmediğin­den tahkiri icab eder bir sebep bilmediği cihetle tahkiri ancehlin bir tahkir olur. Halbuki onun hakkında Allah'ın nazarı ve büyük lutfu* olması ve tahkir eden kimseden daha ziyade makbul bir kim­se bulunması her zaman muhtemel olduğundan insanlar yekdiğe­rine lâyıkı veçhüzere hürmetle mükelleftirler. Binaenaleyh; sebep­siz tahkir; haramdır.[36]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmine vâki olan nesayihini ve vuku-u hali beyan hakkında serdetmiş olduğu sözlerini ve cevabı­nı beyandan sonra kavm-i Nuh'un, Nuh (A.S.) a karşı sözlerini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavm-i Nuh; Nuh (A.S.) a hitaben dediler ki, «Yâ Nuh! Bize husumet ettin ve husumeti çoğalttın. Eğer sözün doğruysa vaad ettiğin azabı bize getir, görelim.»] Kavm-i Nuh bu sözleriyle iman etmeyeceklerini suret-i kafiyede beyan etmişler ve «Bizimle mü­cadele ettin ve mücadeleyi uzattın. Binaenaleyh; bizi de usandır­dın. Eğer nübüvvet davasında ve gelecek olan azap hakkında sözün doğru ve sen de doğru sÖyleyicilerdensen vaad ettiğin azabı getir görelim» demekle Nuh (A.S.) a itiraz ettiler.

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyet; emr-i dinde mücadelenin cevazına delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) kav-miyle birçok mücadelede bulunduğuna ve şüphelerini izale için de­liller serdedip uğraştığına, tevhide ve âhirete müteallik birçok mü-bahase ettiğine âyet delâlet etmiştir. Enbiya-yı izam hazaratınm cümlesinin meslekleri böylece cereyan etmiştir. Zira; onlar ümmet-leriyle din hususunda birçok mücadele ve mübahase ederek şüp­helerini izaleye çalışmışlardır. Ezcümle bizim peygamberimiz Ku-reyş kavmiyle çok zaman mücadele ettikten sonra lisanla mubahase te'sir etmeyince netice kılıçla muharebeye müncer olmuştur. Binaenaleyh; mübahaseyle hallolunamayan müşkülât muharebeyle halledilmiştir ve âlemde vukuat da böylece hallolup gitmektedir. Çünkü; iki devlet arasında zuhur eden müşkülâtın halli, evvelemir­de mübahaseyle başlar, mübahaseyle hallolmayınca nihayet muha­rebeyle hallolunduğu her zaman görülen ahvaldendir.

Enbiya-yı izamın irtihallerinden sonra vazife-i tebliğ onlara varis olan ulemâ-yı ümmete intikaal ettiğinden ümmetin ulûm-u şer'iyeye vakıf olanları ve emr-i tebliğ ve nasihati iltizam edenleri her ümmette hilâfgiran tarafından birçok hücuma maruz kalmak âlemde carî olan ahvaldendir. Çünkü; ahkâm-ı şer'iye isyana mün-hemik olan kimselerin arzusuna muhalif olduğundan elbette iti­razdan hâli kalmazlar ve kendi arzularına muvafık surette te'ville ahkâm-ı ilâhiyeyi mevzuundan çıkarıp tahrif ve tağyir etmek is­terler.[37]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavminin mübahasenin uzamasın­dan şikâyet ettiklerini beyandan sonra Nuh (A.S.) in kavmine vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) kavmine hitaben dedi ki, «Size azabı ancak is­terse AUahü Tealâ getirir, ben değilim. Halbuki siz Allah'ı âciz kılamazsınız. Binaenaleyh; istediği zaman size azabı getirir.]

Yani; Hz. Nuh'un kavmi Nuh (A.S.) m devam üzere dine da­vet etmesiyle mübahasenin uzamasından şikâyet ettiler ve itab tarikıyla dediler ki «Yâ Nuh! Sen cidali çoğalttın. Vaad ettiğin azap varsa getiriver görelim». Onların bu sözleri üzerine cevap olarak «Ben değilim size azabı getirecek, ancak Allahü Tealâ'dır. İsterse size derhal getirir. Halbuki siz azabı defi'le Allah'ı âciz kı­lamazsınız ve azapta firar edip kurtulamazsınız. Zira; Allahü Te­alâ size azabı getirmeye kaadirdir. Şu halde sizin isti'câlinizde bir fayda yoktur. Gelecek gelir ve irade-i ilâhiye yerini bulur, siz te­lâş etmeyin» demekle kavmine cevap vermiştir.[38]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavmine böylece cevap verdikten sonra cevabına şunu da ilâve ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer AUahü Tealâ sizin dalâlinizi murad ederse, ben size na­sihat murad etsem de nasihatim menfaat vermez. Çünkü; siz küf-rüzere iradenizi sarfetliginizden dolayı Allahü Tealâ sizi idlâlle ihlâkinizi murad ederse ben size nasihat etmek murad eylesem dahi nasihatim menfaat vermez. Zira; kibir ve inadınızdan nasihat din­lemez ve söz duymazsınız. Halbuki söz dinlemek ve Allah'ın em­rini duymak ve mucibiyle amel etmek insanlar için bir vazife-i di­niyedir. Çünkü; Vacip Tealâ sizin Rabbinizdir. Ancak onun huzur-u manevîsine rücû' edeceksiniz.] Binaenaleyh; başka merciiniz yok­tur. Her umurunuzun mütevellisi odur. Şu halde Onun gönderdiği resulün sözünü dinlemeniz ve nasihatini kabul etmeniz lâzımdır.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Nuh (A.S.) in, kavmine karşı irad ettiği sözleri alâtarikınnasîha olup alâtarikılcidal olma­dığına delâlet eder. Şu halde Hz. Nuh'un bu sözü, kavm-i Nuh'un Nuh (A.S.) in sözlerine «Faydasız bir cidal» demelerine cevaptır.

Bu âyet-i celile; irade-i ilâhiyenin hilâfına bir şeyin hudusu muhal olduğuna delâlet eder. Zira; <(Allahü Tealâ'nın dalâletini murad ettiği kimselere nasihat menfaat vermeyeceğini» beyan et­mek «Murad-ı ilâhi hilaf ma birşey olmayacağını» beyan etmektir ve ilm-i kelâmda beyan olunan mesail-i itikaadiyemiz de bundan ibarettir.

Âyetin âhirinde ancak huzur-u ilâhiye rüeû' olunacağını ve başka bir merci* olmadığını beyan etmekle Nuh (A.S.) kavmini na­sihati dinleyip kabul etmek -lâzım olduğunu beyanla insafa davet ettiği gibi kabul etmedikleri surette huzur-u ilâhide mücazat gö­receklerine işaretle tehdid etmiştir.

İşte Allahü Teaâ'nm iradesi hilâfına kulun iradesi husul bul­mayacağına ve menfaat vermeyeceğine ve herkesin akıbet mercii huzur-u manevi-i ilâhi olduğuna nazaran herkesin merciini düşü­nerek vazife-i diniyesini ifaya çalışması lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder.

Hulâsa; Allahü Tealâ kavm-i Nuh'un iradelerini dalâle sarfet-meleri sebebiyle idlâlini murad edince nasihat-ı Nuh'un onlara menfaat vermiyeceği ve akıbet rücû'ları huzur-u manevî-i ilâhiye olup başka merci' bulunmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[39]

 

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'a nasihat fayda vermeyeceğini beyan­dan sonra onların Nuh (A.S.).a vâki olan iftiralarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onlar, nasihat kabul etmezler, belki derler ki, «Nuh (A.S.), tebliğ ettiği ahkâmı kendi indinden icad ettiği halde Allahü Tealâ'-dan vahiydir diyerek iftira etti ve bu iftiradan maksadı kelâmını terviç etmektir»'. Bu sözleriyle büyük bir iftiraya cüret ederler. Yâ Nuh! Onlara cevap olarak de ki "Eğer ben sizin dediğiniz gibi kendi icad ettiğim ahkâmı Allah'a isnad etmekle iftira etmişsem bu iftiramın günahı ve cürmü benim iizerimcdîr. Halbuki ben sizin nispet ettiğiniz günahlardan beriyim. Zira; nefsimden icad ederek Cenab-ı Hakka birşey isnad etmedim ki, iftira etmiş olsam.»]

İnsanın bir iftiraya uğradığında o iftiradan beraetini iddia ve ilân etmek caiz ve meşru olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) kavmi tarafından vâki olan İftiradan berî olduğunu ilân et­mesini emrettiğini Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur.

Hulâsa; Nuh (A.S.) a kavmi   «İftira etti» dedikleri ve Nuh  (A.S.) tarafından «Eğer iftira etmişSem o iftiranın günahı bana aittir. Halbuki sizin bana isnad ettiğiniz cürümlerden beriyim» de­diği bu âyetten müstefad -olan fevaid cümlesindendir.[40]

 

Vacip Tealâ kavm-i Nuh'un «İftira etti» dediklerini ve Nuh (A.S.) in onlara cevabını beyandan sonra itiraz edenlerden iman eden olmayacağını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Canib-i ilâhiden Nuh (A.S.) a vahyoluııdu ve denildi ki «Se­nin kavminden iman etmez, ancak evvelce iman eden kimseler iman ederler. Şu halde sen onların iman etmediklerinden ve sair kötü ef'âlinden me'yus olma.]

Yani; kavm-i Nuh'un inkârda şiddetleri ve imandan bilkülliye i'raz etmeleri üzerine taraf-ı ilâhiden Nuh (A.S.) a vahyolundu ve denildi ki «Senin kavminden elbette iman etmez, ancak bundan evvel iman eden çok az kimseler iman ederler. Binaenaleyh; onla­rın inkârları ve küfre devamları ve seni istihzaları gibi çirkin işle­rine sen me'yus ve mahzun olma. Çünkü; kötü işlerinin cezası on­lara ait olduğu cihetle kederini icab eder bir şey yoktur» demekle Nuh (A.S.) ı Cenab-ı Hak tesliye buyurmuştur. Şu halde kötü iş­leri irtikâb eden kimselere nasijıat ettikten sonra nasihat kabul etmeyip devam ettikleri surette onların haline mahzun olmak lâ­zım olmadığına bu âyet delâlet.eder.

Hulâsa; Nuh (A.S.) a kavminden evvelce iman edenlerden başka iman eden olmayacağı vahyolunduğu ve onların ef'âline ke­derden de Nuh (A.S.) in nehyolunduğu bü âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[41]

 

Vacip Tealâ Kavm-i Nuh'un imanlarından ümit kesilince onların helaklerinin tekarrur ettiğini ve Nuh (A.S.) in ümmetiyle be­raber helakten necatlarının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Nuh! Bizim hıfzımız ve nezaretimizle sen bir gemi yap ve o geminin nasıl yapılacağını vahyimizle biz sana bildiririz ve sen zalimlerin halâsları hakkında bize dua etme. Zira; onlar suya garkolmaya mahkûmlardır.]

Yani; Nuh (A.S.) ahkâm-ı ilâhiyeyi kavmine tebliğde son de­rece sa'yetti ve lâkin kavmine asla te'sir etmediği gibi tuğyanlarını ve zulm ü üdvanlarını arttırdığı cihetle irade-i ilâhiye kavm-i Nuh'un helaklerine taalluk edince Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) a ken­dine tâbi olan ehl-i imanla beraber helakten halâslarına vesile ola­cak geminin yapılmasını emretti ve buyurdu ki «Yâ Nuh! Bizim himayemiz altında ve vahyimizle bir gemi inşa et ve küfrüzere ıs­rar edip zulümle me'lûf olan zalimlerin necatları hakkında bana el kaldırıp duâ etme. Zira; onların tufanla garkolunmaları muhak­kaktır. Binaenaleyh; onların halâslarına duanın te'siri yoktur. Zi­ra; onların sû-u ihtiyarları icabı mukadder olan şey geri kalmaz. Binaenaleyh; yorma kendini. Hemen çare-i necatın olan geminin yapılmasına sa'yet ki bir an evvel vücuda gelsin.»

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette gemi yapmakla emir, vücub içindir. Zira; nefsi ve etbâ'ını helakten kur­tarmaya başka bir vesile olmadığından sefineyi icad etmekle halâs vacip olmuştu. Binaenaleyh; her şahs-ı âkil için nefsini helakten muhafazaya sa'yetmek vaciptir. Vacip olan birşeyin mukaddematı ve sebebi dahi vacip olduğundan gemi tedarik etmek de vacip ol­duğu cihetle bu makamda emir, vücub içindir.

Cenab-ı Hak aza-yı cevarihten münezzeh olduğu cihetle bu âyette demek «Bizim hıfzımızla» demektir. Çünkü; in­sanlara nazaran birşeyi hıfzetmekte gözün, sair azanın hepsinden ziyade methali olduğundan Vacip Tealâ teşbih tarikıyla «Sen ge­miyi, bizim gözlerimizle yani hıfzımızla icad et» buyurmuştur ki, «Gözlerle hıfzolunmuş gibi biz seni ve senin sefineni hıfzeder ve geminin san'atma dair olan keyfiyeti biz sana vahyederiz» demek­tir. Hıfızda mübalâğaya işaret için â'yün lâfzı cemi' sıygasıyla va-rid olmuştur ki, gemi yapılırken hiçbir kimse mani olup zarar ede­meyeceğine işarettir. Keenne beş on gözle gözetilmiş gibi hıfız ve düşmanlarının şerrinden himaye olunacağına işaret buyurmuştur. Zira; Allahü Tealâ vücudunu murad ettiği birşeyin elbette vücut bulacağı ve hiçbir kimsenin mani olamayacağı zahirdir. Binaen­aleyh; Hz. Nuh'un gemisinin vücudunu irade buyurduğu cihetle elbette vücut bulmuş ve ondan sonra o gemi âleme numune olmuş­tur. Çünkü; Hz. Nuh'un gemisinden evvel âlemde henüz gemi icad olunmadığından sefine-i Nuh âleme numune oldu ve ondan sonra gemi vasıtasıyla deryada seyrüsefer etmek âdet olmuştur. Zira; herşey zamanına mevkuf olduğundan geminin icadı Nuh (A.S.) m zamanına tesadüf etmiştir.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkın Nuh (A.S.) a gemi yapmasıyla em­rettiğini ve kemâliyle hıfzedeceğini ve geminin keyfiyetini vahiyle beyan buyurduğu ve kavm-i Nuh'un garkolunacağına binaen on­ların helakten halâslarına duâ etmekten Nuh (A.S.) m nehyolun-duğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[42]

 

Vacip Tealâ emr-i ilâhisi üzerine Nuh (A.S.) m gemiyi yap­maya başladığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) gemiyi yapardı ve lâkin her ne zaman kavminin büyükleri Nuh (A.S.) üzerine uğrarlarsa Nuh (A.S.) ı istihza eder­lerdi.]

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Allah'ın vahyi ve Cibril-i Emin'in tarifi veçhüzere Nuh (A.S.) gemiyi yapmaya baş­ladı ve lâkin geminin yapılacağı mahalde ağacın çok olması lâ­zım olduğundan gemi yapılan mahal için ağacın çok olduğu ve memleketin haricinde bir mahal intihab olunmuştu, bazı mesalih için kavminin büyükleri o mahalle gelip Hz. Nuh'u gemi yapmakla meşgul görünce istihza ederler ve derlerdi ki «Ey Nuh! Nübüvvet­ten vazgeçtin, dülgerliğe mi başladın. Nebiy-yi muhtarken şimdi bir dülger parçası mı oldun. Böyle mertebe-i nübüvvetten kötü bir san'ata birden bire nasıl oldu da iniverdin» demekle eğlenirlerdi.

Hâzin'in beyanına nazaran Nuh (A.S.) m gemiyi iki veyahut dört senede bitirdiği ve ağaçlarının abanoz ağaçlarından olduğu ve geminin üç tabakası olup alt tabakasında yırtıcı hayvanat ve ha-şerat ve orta tabakasında hayvanat-ı ehliye ve üst tabakasında kendisi ve maiyetinde olan ehl-i iman bulunduğu mervidir.

Âyet-i celilede Nuh (A.S.) m gemiyi yapmakla meşgul oldu­ğu ve kavminin istihza ettiği suret-i kafiyede beyan olunmuşsa da yapılmasının müddetine ve geminin keyfiyetine dair âyette sara­hat veya işaret olmadığından bu hususlara dair hüküm vermekten­se demek bizim için daha evlâdır. Çünkü; müddet vaz'ınm keyfiyetine zaruriyat-ı diniyeden birşey taalluk etmediği cihetle bu hususta uzun uzadıya bahse girmeye hacet olmadığı gibi bir fayda dahi yoktur. Binaenaleyh; bu bapta vâki olan rivayetleri bü makama dercetmekten sarfınazar ettik. Çünkü asıl maksat ge­minin vahy-i ilâhiyle yapıldığı ve o gemi vasıtasıyla ehl-i imanın halâs olup ehl-i küfrün helak olduklarını beyanla âsîleri itaata ve imana davet etmek ve bu gibi vekaayii kendilerine bildirmekle insaf ve ibret lâzım olduğunu tavsiye etmektir. Geminin yapıldığı müddetin az veya çok olmasında ve geminin suretini beyanda şu beyan olunan maksadı ifadeye dahi ü te'siri yoktur. Nuh (A.S.) m gemisini inkâr etmek küfürdür. Zira; Kur'an'da kafi surette beyan olunduğundan gemiyi inkâr Kur'an'ın ahkâm-ı kafiyesini inkâr et­mektir. Amma^ geminin yapıldığı müddetin bir sene veya iki sene veyahut daha ziyade olduğuna dair ihtilâfa birşey lâzım gelmez. Çünkü; müddete dair Kur'an'da bir sarahat yoktur.

Âlemde en evvel yapılan gemi Nuh (A.S.) in gemisi olup em-.sali sebketmediğinden, bir numunesi ve modeli de mevcut olma­dığından vahiyle ve Cibril-i Emin'in tarifiyle yapıldığına işaret olunmuştur. Modelsiz bir şeyi meydana getirmek insanlar için müşküldür. Binaenaleyh; âlemde emsali sebketmediğinden gemi Nuh (A.S.) in kavmine göstermiş olduğu mu'cizât-ı sairesine ilâve olunmuş bir mucizesidir.

Hulâsa; Nuh (A.S.) m gemi yaptığı ve gemiyi yaparken kav­minden yanına gelenlerin istihza ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[43]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) m kavminin istihzalarına karşı vermiş ol­duğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) «Eğer siz bizi istihza ederseniz sizin bizi istihza, ettiğiniz gibi elbette biz de sizi istihza ederiz. Hâl böyle olunca kendisini rüsvâ edecek azap kime gelirse yakında siz onu bilirsiniz ve onun üzerine daimi bir azap nazil olduğunda onu görürsünüz» dedi.]

Yani; Nuh (A.S.) m kavminin büyükleri kendisini istihza et­tiklerinde «Sizin bizi şimdi istihza ettiğiniz gibi biz de bir zaman olur ki, sizi istihza ederiz. Zira; siz "dünyada tufana garkolunaca-ğınız gibi âhirette Cehennem ateşiyle yanacaksınız. İşte o vakitte biz de sizi istihza edeceğiz. Rezil ve rüsva edecek azabın kimlere geleceğini ve kimin üzerine ebedî azap nazil olacağını yakında bi­lirsiniz» demekle kavmine cevap vermişti. Nuh (A.S.) m bu cevâ­bını Cenab-ı Hak tufan vasıtasıyla kavmini garkedip azab-ı ebe­dîye îsâl etmek suretiyle tasdik etmiştir.

Fahri Râzi, Kaazî ve Nisâbûrî'nih beyanları veçhile   azab-1 evveIle murad; azab-ı dünya ve azab - ısaniyle mu-rad; azab-ı âhirettir. İnsanları istihza etmek Nuh (A.S.) a lâyık ol­madığından Nuh (A.S.) m «İstihza ederiz» buyurması onların ke­lâmına mukaabele suretiyle zikrolunmuştur, yoksa hakikaten is­tihza edeceğine mebni değildir. Şu halde «Siz bizi istihza ettiğiniz gibi bizden de size istihza cezasını görür ve istihza olunmaya lâyık kendiniz olduğunu bilirsiniz» demektir.

Yahut bu makamda suhriye ; teçhil etmek manasına­dır. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Siz bizi gemi yapmakla teçhil ederseniz biz de sizi teçhil ederiz] demektir.

Nuh (A.S.) bu kelâmıyla kavmini tekrar tehdid etmiştir. Zi­ra; «Sizin bizi istihza ettiğiniz gibi bir zaman gelecek ki, o zaman­da istihzaya müstehak olan siz olacaksınız ve rüsvâ ve rezil kıla­cak azabın kimlere geleceğini ve azab-ı ebedînin kime nazil olaca­ğını yakında bilirsiniz» demek; «Azaba müstehak olan herhalde sizsiniz» demek olduğu cihetle Nuh (A.S.) m bu sözleri onları teh­did etmektir.

Bu âyet-i celilede herkesin azabı kendi ameli cinsinden olaca­ğına delâlet vardır. Zira; «Siz bizi maskara ederseniz zamanı ge­lince biz de sizi maskara ederiz» ve sizin bizi istihzanızın aynı is­tihzaya maruz kalırsınız» demek «Kendi amelinizin aynını görür­sünüz» demektir ve akıbet onları rüsvâ edecek azabın geleceğini ve o azabın ebedî olacağını ve o azap geldiğinde hakikati bilecek­lerini beyan buyurmuştur.[44]

 

Vacip Tealâ geminin hitamında   emr-i ilâhinin zuhurunu ve vaad olunan azabın vaktinin geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

 rA.S.1 ceminin levazımatını tedarikte devam ettiği gibi kavmi de küfürde ısrar ettiler. Hatta onların helakine dair olan emrimiz geldi, tufana alâmet olan tandır suyla kaynamaya başladı. Biz, Nuh (A.S.) a «Hayvanatın her nev'inden ikişerini ve ehl ü ıyalini ve iman eden müminleri gemiye yükle, illâ helak olmala­rıyla kavl-i ilâhimiz sehkedenler gemiye yüklenmezler. Zira; onlar gemiye binmeye ehil değillerdir» dedik. Halbuki Nuh'la beraber iman etmedi, ancak az kimseler iman etmiştir.]

Yani; Nuh (A.S.) xn kavminin helaki için tayin olunan zaman gelip onların helakleri hakkında olan emrimiz gelince ekmek fırı­nından su kaynamaya başladı ve biz Nuh'a her sınıf hayvandan nesli münkariz olmasın için bir erkekle bir dişiyi gemiye almasını emrettik ve ehl-i beytinin cümlesini gemiye alıp ancak helaklerine irade-i ilâhiyemiz taallûk edenleri gemiye alma dedik ve kendine iman edenlerin gemiye alınmasını tavsiye ettik. Halbuki Nuh'a iman edenler gaayet azdı.

Fahri Râzi, Nisâburî, Kaazî ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Nuh (A.S.) in bulunduğu memleket (Küfe) ve suyun galeyan ey­lediği mahal de mescidin mahalliydi, fırından suyun kaynamasını iptidaen Nuh'un haremi gördü ve Hz. Nuh'a haber verdi. Fırından suyun kaynaması tufana alâmetti ve bazı rivayette tandır yekpare bir taştan olup Hz. Adem'in ekmek tandırıydı ve elden ele naklo­lunmak suretiyle Hz. Nuh'ta bulunuyordu.

Bazıları Hz. Nuh'un mevkii Hind'de ve bazıları da Şam'da (Aynıverde) denilen mahalde olduğunu beyan etmişlerse de âyet­te Nuh (A.S.) m bulunduğu mevkii tayine dair bir işaret olmadı­ğından ( aiI'-uc- Ut ) demekle iktifa etmek bizim için daha ev­lâdır. Zira; mahallini tayine bir hükm-ü şer'i taallûk etmez. Nuh (A.S.) la gemiye binenler yetmiş dokuz kişi olup üçü Hz. Nuh'un oğlu ki (Hâm), (Sâm), (Yâfes), üçü de onların haremleri ve biri de Hz. Nuh'un mümine olan haremi ve yetmiş iki kişi de hariçten iman edenlerdir. Şu halde mecmuu yetmiş dokuzdur. Bir de met-bûJ-u muazzamları Hz. Nuh olduğundan sefine-i Nuh'a insandan binenler ve helakten necat bulanlar seksen kişi olduğu mervidir. İşbu adetlerin ziyade ve noksan olmak ihtimali de vardır. Çünkü; gemiye binenlerin kaç kimse olduğuna dair âyette sarahat yoktur.

Şu kadar ki Nuh (A.S.) a iman edenlerin gaayet az olduğu açıktan beyan olunmuştur.

Hulâsa; kavm-i Nuh'un helakine dair emr-i ilâhinin geldiği, tufana alâmet olan suyun ekmek tandırından kaynadığı, Allahü Tealâ'mn Hz. Nuh'a o zamanda mevcut olan hayvanatın her nev'in-den birer çift hayvanla ehl ü ıyalini gemiye almasını emrettiği ve ancak helaklerine hükm-ü ilâhi taallûk edenlerin gemiye alınma­dıkları, iman eden kimselerin alındıkları ve fakat iman edenlerin de gaayet az oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[45]

 

Vacip Tealâ tufanın zamanı geldiğini ve gemiye alınacakların alınmasıyla emrettiğini beyandan sonra gemiye binmeleriyle em­rettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) gemiye binecek olan evlâd ü iyaline ve ehl-i ima­na hitaben «Geminin yürümesi ye bîr mahalde durması Allah'ın ismine mukaarın olduğu halde binin gemiye. Zira; Rabbim kulla­rının günahlarını mağfiret edici ve lutf u ihsan etmekle merhamet buyurucudur» dedi,]

Yani; tufana alâmet zuhur edince Allah'ın vah'yiyle Nuh (A.S.) ehl-i imana hitaben dedi ki, «İmanınız sebebiyle gemiye gir­meye me'zunsunuz. Gemiye binin ve lâkin o geminin su üzerinde yürümesi ve emin bir mahalde durması Allah'ın ismine mukaarın ve mülâbistir. Zira; benim Rabbim istiğfar edenleri mağfiret buyu­rucu ve dergâhına iltica edenlere merhamet edicidir.»

Fahri Râzi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu makamda ehl-i imanın diyerek gemiye binmeleriyle emir; vücub için olduğu gibi fevridir. Yani alelacele ve derhal gemiye binilmek içindir ki te'hiri caiz değildir. Çünkü; nefsi helakten vikaaye için emir olduğu cihetle ta'cil   olunmak icab ettiğinden gemiye bine­ceklerin alelacele binmeleri vacip olmuştur.

Beyzâvî, Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile ye taalluk ettiği surette manâ-yı nazım: [îsmullahla teyemmün ve teberrük edici olduğunuz halde sefineye binin] de­mektir. Bu manâya nazaran gemiye binenler besmeleyle binmekle me'murlardır. Binaenaleyh; insanların hayır olarak başladıkları herşeye besmeleyle başlamak lâzım olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) in ehl-i imana gemiye binmelerini emri besme­leyle varid olması ve Kur'an'da Cenab-ı Hakkın bize beyanı; umur-u hayra başlamak besmeleyle olacağını bize tavsiye ve ten-bih etmektir. Binaenaleyh; ehl-i imana lâyık olan işine besmeleyle başlamalıdır.

lâfzının ve lâfızlarına taallûk ettiğine nazaran manâ-yı âyet: [Siz korkmayın, sefineye binin. Zira; sefinenin su üzerinde cereyanı ve bir emin mahalde durması Allah'ın ismiyledir. Allah'ın ismiyle yürüyen ve devran eden şeyden zarar gelmez] demektir. Çünkü; Cenab-ı Hakkın ilmi herşeyi muhit ve kudreti herkesin fevkinde ve herşeye şamil olun­ca birtakım âciz kullar birliğine ve büyüklüğüne ve kudret-i kaa-hiresine iman ederek ismini necatına vesile ittihaz edip zatına ilti­ca edince elbette zarardan muhafaza ve âfetten vikaaye edeceği şüphesizdir.

Bazı rivayette Cenab-ı Hak Nuh (A.S.) a vahiy buyurdu ki, Nuh (A.S.) geminin yürümesini isterse besmeleyle yürütür, dur­durmak isterse besmeleyle durdururdu ve âyetin zahiri de bu ma­nâyı te'ykl.eder. Çünkü; manâ-yı nazım: [Geminin yürümesi ve bir yerde durması ism-i ilâhiye mukarin ve mülâbesetle] demek­tir. Şu halde yürümesi ve durması besmeleyle hasıl olacağını sa­rahaten beyan etmektir.

Hulâsa; vakt-i mev'ûdu hulul.edince Hz. Nuh'un gemiye bine­ceklere hitaben «Allah'ın ismiyle gemiye binin ve geminin yürü­mesi ve durması Allah'ın ismiyledir» dediği ve ism-i ilâhiyle cere­yan eden şeyden korkulmayacağına işaret ettiği ve'benim Rabbim günahları mağfiret ve kullarına merhamet edicidir" buyurduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[46]

 

Vacip Tealâ gemiye binmeleriyle emrettiğini beyandan sonra geminin su üzerindeki hâlini beyan etmek üzere :

buyuruyor.

[İçinde olan chl-i imanla beraber gemi dağlar gibi dalgalar içinde yürür ve gezerdi.]

Yani; emr-i ilâhinin vürudu üzerine Nuh (A.S.) in tertip ve tayinine göre gemiye binmeye me'zun olanlar besmeleyle gemiye bindiler. Halbuki sefine-i Nuh yüksek dağlar gibi dalgalar içinde kendi derununda bulunan insanlarla beraber helakten mahfuz ola­rak cereyan ederdi. Zira; himaye-i ilâhiye altında olduğundan her türlü âfetten mahfuzdu.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile Nuh tufanında rüzgâr ve fırtı­nanın gaayet şiddetli olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; dağlar gibi dalgalar şiddetli fırtına neticesidir. Geminin etrafını dalgalar ihata edip gemi onların içinde yürüdüğüne işaret için ihataya de­lâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Çünkü; zarf olan dalga­nın mazruf olan gemiyi ihatası iktiza eder. Binaenaleyh; «Gemi dalgalar içinde yüzdü» demek olur.

Bazı rivayete nazaran geceli ve gündüzlü Allahü Tealâ kırk gün gökten rahmet yağdırdı ve yer altında olan suları tamamen yeryüzüne çıkardı. Binaenaleyh; yeryüzünü kamilen su ihata etti, hatta su en yüksek dağlardan kırk arşın yukarı yükseldi ve her şey su altında kaldı ve gemiye binenlerden maada bilcümle insanlar helak oldular ve hayvanları mahvoldu. Zira; kavm-i Nuh'un şerri onları da aldı, götürdü. Gerçi hayvanatın kusuru olmadığından on­ların helak olmaması hatıra gelirse de ekserisi insanların menfaati için halkolunduğundan insanlar helak olunca menfaatlarına hadim olan şeyler de beraber helak olmuştur. Çünkü; intifa' edecek insan kalmayınca intifa* olunacak şeyin kalmasında bir fayda yoktur.[47]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.)   sefineye bindikten   sonra oğlu Ke­nan'la arasında cereyan eden mükâlemeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) oğlunu çağırdı. Halbuki oğlu tek ü tenha bir kö­şede duruyordu. İşte o zamanda oğluna kemâl-i şefkat ve merha­metle «Ey oğlancığım! Bizimle gemiye bin ve kâfirlerle beraber olma» demekle oğlunu yanına almak istedi.]

Nuh (A.S.) in şu çağırması übüvvetin şefkati ve merhameti­nin galeyanı sebebiyledir. Zira; oğlunu me'yusane yalnız başına mütereddid bir halde görünce bittabi' son defa olarak bir daha da­vet etti ki, tam firkat zamanı olduğu için imanı kabul ve davete icabet etmesi me'mûl-ü kavî idi ve gemiye binmesini emrettiği gibi kâfirlerle beraber olmaktan dahi nehyetti. Zira; kâfirlerin akıbeti suret-i kafiyede helak olduğundan oğlunun onlarla helakini arzu etmiyordu, fakat ne çare ki, tevfik-i ilâhi yar olmayınca akıbet imam kabul etmedi. Binaenaleyh; kâfirlerle beraber helak oldu, gitti. Oğlu iradesini imana sarfetmeyince pederinin nasihati fayda etmedi. Zira; her pederin evlâdının iyiliğini arzu etmesi insanlar için zaruri bir hâl olduğundan ekseriya pederler evlâdına nasihat-ta bulunur. Ve lâkin o evlâtta kaabiliyet ve istidad şart olduğun­dan çok kere görüldüğü veçhile nasihatlar fayda etmez. Binaena­leyh; Ken'ân'da nasihati kabule kaabiliyet olmadığından Nuh (A.S.) m nasihati te'sir etmemiştir. Çünkü; Ken'ân son derece mü-temerrid ve inadda ileri gitmiş ve pederini tahtie etmekte diğer kâfirlerden geri kalmamış ve onlarla beraber küfriyatta teşrik-i mesaî etmiş ve o fikrinden vazgeçememişti. Binaenaleyh; pederinin nübüvveti ona fayda vermedi. Hemfikir olduğu kâfirlerle beraber helak oldu, gitti.

Hulâsa; Nuh (A.S.) gemiye bindikten sonra oğlu Ken'ân ten­ha bir köşeye çekilmiş olduğu halde ona gemiye binmesini emret­tiği ve kâfirlerle beraber olmayıp iriıan ederek ehl-i imanla beraber gemide bulunmasını tavsiye eylediği bu âyetten müstefad olan fe-vaid ciimlesindendir.[48]

 

Vacip Tealâ, Ken'ân'ın pederinden şu nasihati işitince pede­rine karşı vermiş olduğu cevab-ı reddi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ben dağa giderim, o dağ beni sudan saklar» dedi.]

Yani; Nuh (A.S.) ıh «Gel oğlum bizimle beraber, sefineye bin ve iman et, nefsini helakten kurtar, kâfirlerle helak olma» demesi üzerine Ken'ân küfründe inad ve ısrar ederek «ben dağa iltica ede­rim, o dağ beni suya garkolunmaktan muhafaza eder, ben de* he-lâktan bu vesileyle kurtulurum» demekle pederini reddetti.

Ken'ân'ın bu kelâmı kemâl-i cehl ü inadına delâlet eder. Zira; Allahü Tealâ'nm ve pederi gibi bir nebiy-yi muazzamın kanadı al­tına ilticayı terkederek hıfz u himayeden âciz, şuur ve idrakten hâlî ve hiçbir şeye muktedir olmayan dağa iltica edeceğini beyan etmek hamakattan başka birşey değildir. Halbuki pederinin muci­zelerini her zaman müşahede ettiği ve senelerce pederinin gemi yapmakla meşgul olduğunu gördüğü ve tufanın emmareleri zuhur ettiği halde bir âciz dağın himayesine iltica ile helakten halâsının çaresini aramak inattan başka birşey değildir.

İşte insanların da kaadir ü kayyum olan Vacip Tealâ'nın hi­mayesini unutup da insanlar ve saire gibi âcizlerin himayesine ilti­ca ettikleri ve akıbet me'yus oldukları her zaman görülen halat­tandır.[49]

 

Vacip Tealâ Ken'ân'm bu sözü üzerine Nuh (A.S.) in kelâmını hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) «Bugün Allah'ın azabından kurtarıcı hiçbir şey yoktur, illâ kullarına rahmet edici Allahü Tealâ vardır. Zira; Al­lah'tan başka Allah'ın azabından hiçbir kimseyi kurtaracak yok­tur» dedi. Ve Nuh'la oğlu arasını dalga kapattı. Binanealeyh; Ken'ân garkolanlar zümresinden oldu.]

Yani; Nuh (A.S.) Ken'ân'a «bugün Allah'ın azabından kimse kurtulamaz, illâ Allah'ın merhamet ettiği kimse kurtulur» dedi ve oğluna merhamet-i ilâhiyeye sığınmaktan başka helakten halâsının çaresi olmadığım beyanla merhamet-i ilâhiyeye iltica etmesini tav­siye etmişse de fayda etmedi, aralarına dalga girdi. Binaenaleyh; Ken'ân garkolan kâfirlerden oldu. Zira; evlâdın nefsine hayrı ol­mayınca pederin sa'yi semeresiz kaldı. Hatta Ken'ân'm dağa ilti­caya bile eli değmedi. Binaenaleyh; olduğu yerde tufan galebe etti ve helak oldu. Çünkü; âyette pederiyle konuşurken dalganın ihata ettiği ve garkolunanlarm zümresine karıştığı beyan olunmuştur ki dağlara firar edecek kadar bir zaman bulamamıştır. Zira; helakine hükm-ü ilâhi lâhik olacağı zaman gelince bir an bile taahhur etmez.[50]

 

Vacip Tealâ tufanın vukuunu ve ehl-i imanın gemiye bindik­ten sonra cereyan eden ahvali beyan etmek üzere buyuruyor.

[Taraf-ı ilâhiden yeryüzüne «Ey arz! Sen suyunu yut ve ey sema! Sen de suyunu tut» denildi. Binaenaleyh; su çekilmeye baş­ladı ve emr-i ilâhi yerini buldu ve gemi de Cûdî isminde bir dağ üzerinde karar etti ve Nuh tarafından uzak olsun kâfirler denildi.]

Yani; tufanın vukuuyla yeryüzünü kamilen su ihata edip kâ­firler tamamen helak olduktan sonra akıl sahibi bir kimseye nida eder gibi Cenab-ı Hak tarafından yere ve göğe nida olunarak «Ey arz! Sen suyunu iç» denilince yeryüzü suyunu sünger gibi emdi ve semaya «Ey sema! Sen de suyunu kes» yani «Yağmur yağdır­ma» denilince sema yağmuru kesti. Zira; kâfirlerin helakinden ve müminlerin necatından ibaret olan hükm-ü ilâhi ve vaad-i sübhânî yerini buldu ve emr-i ilâhi kaza ohmdu, noksan kalmadı. Sular aza­lıp gemiyi kaldıramaz bir hale gelince gemi Musul'a yakın Cûdî isminde bir dağ üzerinde karar etti ve Nuh (A.S.) tarafından «Uzak olsun zalimler ve defolsun gitsin kâfirler» denildi.

Fahri Râzi, Kaazî ve Hâzin'in beyanları veçhile Cenab-ı Hak bu âyette semâ ile arza hitab etmek suretiyle, kemâl-i azamet ve kudretini beyan buyurmuştur. Çünkü; semaya ve arza emri nafiz olunca herşeye emrinin nafiz olacağı evleviyetle sabittir.

Hz. Nuh'un gemiye bindiği Receb'in onuncu günü ve gemiden indiği Muharrem'in onuncu günü olup gemi üzerinde bulunduğu müddetin altı ay olduğu mervidir. Gemiden indiği gün helakten kurtulduklarına teşekkür olarak oruç tutmuştur ki, Muharrem'in onunda oruç tutmak bizim şeriatımızda dahi sünnet olmuştur.

Vacip Tealâ'nın sema ile arza hitabı, âlem-i ulvî ve âlem-i süflide olan mahlûkat için başka ma'budun bilhak ve hakim-i mut­lak olmayıp ancak kendisi olduğuna delâlet eder.

Allahü Tealâ'nın tufandan kırk sene evvel kavm-i Nuh'un nes­lini kestiği için helak olanların içinde çocuk olmadığı mervidir. Hayvanat-i sairenin günahları olmadığı halde insanlarla beraber helak olmalarıyla suâl varid olamaz. Zira; hayvanattan maksat; in­sanların intifa' etmesi ve hizmetlerinde istihdam etmeleri için ol­duğundan intifa edecek olan insanlar helak olunca hayvanların kalmasında bir fayda olmayıp abes olacağından insanlarla beraber hayvanlar da helak olmuşlardır, yoksa hayvanların helaki kusurlarmdan dolayı değildir ki, «Bîkusur olan hayvanlar neden helak oldu?» diyerek suâl varid olsun.

Beyzâvî'nîn beyanı veçhile beli'den me'huzdur. Beli' de birşeyi sorup (emip) almaktır. kali'dan me'huzdur. K ali' de birşeyi çekip tutmaktır. Şu halde kavm-i Nuh helak olup suya ihtiyaç kalmayınca Cenab-ı Hak yere suyunu em ve semaya da suyunu çek ve tut emrini verince onlar derhal emr-i ilâhiye imtisal etmişler ve tufan meselesi de bitmiştir.

Âyetin âhirinde fıkra-i celilesi kelâm-ı Nuh'u hikâye olmayıp kelâm-ı ilâhi olduğuna nazaran manâ­yı nazım; [Kavm-i Nuh'un helakinden sonra helak olmakla helak oldular ve uzaklaşmakla rahmet-i ilâhiyemizden uzaklaştılar. Zul­mü âdet eden kavm-i zâlimler denildi] demektir ve bir daha rah­met-i ilâhiyeden hisseyab olmayacaklarına işaret için tard ü helak olmalarından b u ' d la tâbir olunmuş ve onların helaklerine baş­lıca sebep olan zulüm olduğuna işaret için zalim oldukları açıktan beyan edilmiştir. Çünkü; kavm-i Nuh ibadetlerini Allah'ın gayrıya yapmakla nefislerine zulmettikleri gibi Hz. Nuh'a eza ve sair nasa taaddî ve tecavüz gibi zulümlerden de çekinmemişlerdir.

Bu fıkra-i ahire; Hz. Nuh'un kelâmı olduğuna nazaran «Kavm-i zalim rahmet-i ilâhiyeden uzak olsunlar» demekle duadan ibaret­tir. Binaenaleyh; zalimlere rahmetten uzak olmak gibi mazarrat­larına duanın caiz olduğuna bu âyet delâlet eder. Çünkü; caiz ol­mayan birşey Nuh (A.S.) gibi bir nebiyy-i muazzamdan sudur et­meyeceği gibi Cenab-ı Hak da hikâye buyurmaz. Şu haide Allahü Tealâ'nın hikâyesi cevazına delâlet eder. Binaenaleyh; zalimlere beddua etmek caizdir. Zira; zulmün maddeten ref i vacip olduğun­dan maddeten ref'i mümkün olamayınca" meneviyat tarikıyla zul­münün ref'ine duayla tevessül etmek meşrudur.

Hulâsa; tufanın vukuundan sonra arza ve semaya sularını çek­meleri taraf-ı ilâhiden emrolunduğu ve emr-i ilâhi yerini bulduğu ve geminin (Cûdî) denilen dağ üzerinde karar ettiği ve Nuh (A.S,) in zalimler aleyhine duâ eylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[51]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in oğlu Ken'ân hakkında vâki olan tazarruunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) tazarru etti ve dedi ki, «Yâ Rabbi! Oğlum Ken'ân benim ehlimdendir ve sen de ehlime necat vermeyi vaad etmiştin ve vaadin de haktır, yalan olmaz. Halbuki sen cümle hâkimlerin ziyade iyi hükmedenlerisin. Zira; sen iyi bildiğin için hükmün el­bette maslahata ve hikmete muvafık olur» demekle Ken'âıvm he­lakten halâsını istirham etti.]

Yani; yukarıdan beri beyan olunduğu veçhile vukuat meydana gelip Ken'ân garkolununca Nuh (A.S.) Ken'ân'm garkolunmasm-daki hikmetin ne olduğunu anlamak istedi. Zira; Cenab-ı Hakkın ehline necat vereceğini vaadi Nuh (A.S.) ı şüpheye düşürmüştü. Binaenaleyh; suâle kıyam etti ve dedi ki «Yâ Rabbi! Oğlum Ken'ân ehl ü ıyalim zümresindendir. Sen de ehlimin necatını vaad buyur­muştun. Halbuki vaadinde hulf olmaz. Zira; hâkimlerin ahkemisin. Şu halde Ken'an'ın helakine sebep nedir?»[52]

 

Vacip Tealâ Hz. Nuh'un bu suâli üzerine buyuruyor.

[Nuh (A.S.) m oğlu Ken'ân'm kendi ehlinden olduğunu be­yanla Vacip Teâlâ'ya müracaat edince Cenab-ı Hak «Ey Nuh! Se­nin oğlun Ken'ân senin ehlinden değildir. Zira; ameli gayr-ı salihtir.

Yani kötü amel sahibidir. Hâl böyle olunca esasına ve ledünniya-tma ilmin olmayan şeyi sen bizden sorma ve isteme ve senin ca­hiller zümresinden olmaman için bundan evvel ben sana bildir­miştim ve vaaz suretinde beyan ettim.] Binaenaleyh; bu misilli su­alden hazer etmen lâzımdır.

Fahri Râzi ve HâzhVin beyanları veçhile maneviyata taallûk eden hadisatta muteber olan karabet; karabet-i diniye olup kara-bet-i nesebiye olmadığına bu âyet delâlet eder. Zira; (Ken'ân) ne­sep cihetinden Nuh (A.S.) m oğlu olduğu halde Vacip Tealâ Ken'-ân'm Nuh (A.S.) m ehlinden olmadığını açıktan beyan buyurmuş­tur. Binaenaleyh; bizim şeriatımızda ihtilâf-ı din, irse manidir. Şu halde karabette muteber olan din hususunda karabettir.

(Ken'ân) fısıkla ve küfürle meşgul olduğu cihetle Nuh (A.S.) in. amelinden olduğu halde ameli gayr-ı salih olduğu beyan olun­muştur. Çünkü; 'amel-i sû' yani kötü amel denmeye sezadır ki, fı­sıkla ülfeti salâhına mani olduğundan gayr-ı salih denmiş ve kâ­firle mümin arasında bir münasebet-i kaviyye olmadığına işaret olunmuştur.

Yahut gayr-ı salih olan Nuh (A.S.) in suâlidir, Buna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Nuh! Şu sualin amel-i gayr-ı salihtir. Zira; kâ­fir olan Ken'ân'm ehlinden olduğunu beyanla azaptan halâsını is­tiyorsun. İşte şu kâfirin halâsını istemek veyahut helakinin hik­metini taleb etmek bir amel ki, salih değildir. Binaenaleyh; haki­katini bilmediğin şeyi bana suâl etme. Maahaza cahiller zümresin­den olmaman için bundan evvel alâtarikılvaaz ben sana haber ver­miştim.]

Vacip Tealâ evvelce âyetiyle za­limlere şefaat etmekten nehyettiğinden Nuh (A.S.) için evlâ olan oğlu Ken'ân hakkında suâl etmemek lâzımken şu suâl-i evlâyı terk kabilinden olduğuna işaret zımnında cahiller zümresinden olma­ması için evvelce vaaz ettiğini beyan buyurmuştur ki, enbiyadan zellenin suduru caiz olduğuna nazaran Nuh (A.S.) dan şu suâl zelle kabilindendir.[53]

 

Vacip Tealâ hikmetini bilmediği şeyden nehiyle itab buyurun-ca Nuh (A.S.) m derhal istiğfara müsaraat ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nuh (A.S.) «Ey Rabbim! Bilmediğim şeyi suâl etmekten sana sığınırım. Eğer sen beni mağfiret edip merhamet buyurmazsan ben zarar ediciler zümresinden olurum» demekle Cenab-ı Hakka iltica ve zellesinin affını istirham etti.]

Yani; Nuh (A.S.) oğlu Ken'ân'ın ehl-i beytinden olduğunu be­yanla Cenab-ı Hakka tazarru edince Vacip Tealâ ehlinden olmadı­ğını beyanla itab etmesi üzerine Nuh (A.S.) i'tizar ederek dedi ki, «Yâ Rabbi! Bilmediğim şeyi suâl etmekten ülûhiyetine sığınırım.. Eğer benden sadır olan zelleyi mağfiret etmez ve fazl u kereminle merhamet buyurmazsan ben zarar ediciler zümresinden olurum» demekle aff-ı ilâhiyi istirham etti. Fakat bu zarar amelde zarardır, itikadda zarar değildir. Zira; enbiya-yı izam hazaratı itikadda za­rardan masumlardır. Şu beyan olunan zelleden sonra bir daha em­saline rücû' etmeyeceğini ve rücûJ etmemek için Allah'ın ianesine muhtaç olduğunu şu kelâmıyla Nuh (A.S.) beyan buyurmuş ve geçmiş olan zelleden istiğfarla nefsini zarardan saklamaya müsa­raat etmiştir. Binaenaleyh; bir kimseden sudur eden günahı bir dahi işlememeye niyet etmekle geçmiş olan günahın affını istirham etmek vacip olduğuna bu âyet delâlet eder. Zira; Nuh (A.S.) in kendisinden sudur eden zelleye tevbe ve istiğfar etmekle beraber bir dahi işlemeyeceğine Cenab-ı Hakka iltica ettiğini Vacip Tealâ'-nın bu âyette bize hikâye buyurması bize o mesleğe sülük etme­mizi beyan için bir derstir.

Yahut Tefsir-i Medarikte beyan olunduğu veçhile Ken'ân pe­derine sadık veled-i salih gibi görünürdü. Zira; Ken'ân münafık olup pederinden küfrünü sakladığından   Nuh CA.S.) onu mümin zannıyla ehlinden addetmiş ve bu vesileyle necatını talebeylemiş veyahut helakinin hikmetinden suâl etmişti. Ken'ân tufanın zuhu­runda küfrünü izhar etmiştir veyahut evvelden küfrünü izhar eder ve pederi de onun küfrünü bilirdi ve lâkin son defa olarak mer­hameti icabı bir daha imana davet edip gemiye girmesiyle azaptan necat bulmasını arzu etmişse de Ken'ân'ın hâli bu arzunun husu­lüne müsaade etmemiştir. Zira; mahalde kaabiliyet olmayınca hak­ka davet ve hayır öğüt fayda vermedi. Binaenaleyh; Ken'ân küf­ründe ısrarla helak oldu, gitti.

Hulâsa; evlâtta salâha meyil ve kaabiliyet olmayınca pederin şefkat ve merhameti fayda etmeyeceği bu âyetin fevaidi cümlesindendir.[54]

 

Vacip Tealâ, geminin (Cûdî) dağı üzerinde kararından sonra Nuh (A.S.) a vâki olan hitabını beyan etmek üzere :

buyuruyor.

[Gemi karar edip yeryüzünün suyu çekilip kaabil-i isti'mâl bir hâle geldiğinde canib-i ilâhiden »Yâ Nuh! Gemiden yeryüzüne selâmetle, senin ve seninle beraber bulunan ümmetlerle cümleniz üzerine nazil olan bereketlerle inin ve seninle beraber bulunan ümmetlerin zürriyetlerini dünyada biraz müddet yaşatırız. Sonra bizim tarafımızdan, ma'siyetleri sebebiyle acıtıcı azap onlara isa­bet eder.]

Yani; «Yâ Nuh! Sen ve seninle beraber olan ümmetler bizden selâmet ve senin üzerine nazil olan bereketlerle in ve o selâmet ve bereketler seninle beraber olan ümmetler üzerine de nazil olsun ve o ümmetlere dünyada nimetler vermekle yaşatırım. Sonra günah­ları sebebiyle bizden onlara azab-ı elîm dokunur» denilmiştir.

Fahri Râzi Ve Kaazî'nin beyanları veçhile bereket le mu-rad; tazayüd eden hayır manâsına ise de bu makamda her türlü tezayüde ve nemaya şamil olduğu gibi bilhassa nesilde berekettir. Zira; tufanla gemide bulunanlardan maada bilcümle insanlar helak olup insanın tekessürüne herşeyden ziyade ihtiyaç olduğundan in­sanın neslinde bereket; matlub-u aslîdir. Binaenaleyh; tufandan sonra mevcut olan insanların kâffesi Nuh (A.S.) in neslinden ço­ğalmış ve bu cihetle Hz. Nuh ebülbeşer olan Âdem (A.S.) m.sanisi olduğundan ebülbeşer-i sâni denmeye seza olmuştur. Nuh (A.S.) la gemide bulunan birkaç kimseye ümmetler denildiğinin sebebi; akıbet onların zürriyetleri müteferrik cemaatlar olmasıdır. Zira; nesl-i Nuh'tan meydana gelen insanlar dünya yüzünde pek çok üm­metler ve kabileler, oldular. Şu kadar ki, onlar dünyada birçok za­man yaşadıktan sonra Allah'ın nimetlerine şükretmeyip birtakım günahlar irtikâb edeceklerine binaen azab-ı elimle helak olacak­ları da beyan olunmuştur.

Gemide bulundukları müddet hiçbir âfete tesadüf etmeyip se­lâmet üzere bulunduklarına işaret için selâmetle inin emri varid olduğu gibi yeryüzünde gerek zürriyet ve gerek maişet hususunda birçok berekete nail olacakları dahi beyan olunmuştur. Şu'kadar ki, zürriyetleri bir çok zaman yaşadıkları gibi doğru yoldan sapan­lar azaba duçar olacakları dahi beyan olunmuş ve böylece âsî olan­lar da helak olmuşlardır. Binaenaleyh; birçok ümmetlerin helak­leri Kur'an'da beyan olunmaktadır. Hatta bu âyette azapla mu-rad; Beyzâvî'nin beyanı veçhile kavm-i Hûd, Salih, Lût ve Şuayb'e nazil olan azab-ı dünyevîdir. Zira; şu zikrolunan akvam, nesl-i Nuh'tan oldukları halde zamanlarında kendilerine ba's olunan ne­bilerine iman etmediklerinden dolayı Cenab-ı Hak herbirini bir ne­vi azapla helak etmiştir. Bu misilli âsîleri ihlâk edeceğini Hz. Nuh'un gemiden ineceği zaman Vacip Tealâ beyan ve vaadettiğini bu âyette beyanla ümmet-i Muhammed'e bu misilli azabı icab eden mahiyetlerden kaçmalarını tavsiye buyurmuştur.

Yahut azapla murad; azab-ı âhirettir. Buna nazaran ma~ nâ-yı nazım: [Biz onları dünyada bir müddet yaşattıktan sonra âhirette bizden onlara azab-ı elîm dokunur] demektir.

Hulâsa;   taraf-ı ilâhiden Hz. Nuh'a gemiden inmesiyle emrolunduğu ve gemiden inmesi selâmet ve berekete mukaarin olduğu, selâmet ve bereketin yalnız Nuh (A.S.) a mahsus olmayıp gemide bulunan ümmeti de o bereketten hisseyab oldukları, iyilerin mai­yetinde bulunanların onların bereketlerinden müstefid olacakları, Nuh'la beraber bulunanların dünyada bir müddet yaşadıkları ve onların zürriyetlerinden günah işleyenlerin azab-ı elime duçar ola­cakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[55]

 

Vacip Tealâ Nuh (A.S.) in kavmiyle vâki olan kıssalarını be­yandan sonra.Nuh'la kavmi beyninde vâki olan vukuatın hulâsa­sını beyan etmek üzere buyuruyor.

[İşte Nuh (A.S.) m kıssasını ve kavmiyle vâki olan mübahe-satı ve âkıbet-i emirde helak olduklarını beyan etmek gaybı haber vermek kabilindendir. Yâ Ekrem-er Rusül! Bis Azîmüşşan sana o kıssayı vahyederiz. Sen ye senin kavmin &ur'an*ın nüzulünden evvel Hz. Nuh'un vukuatını ve kavmiyle olan mübaheselerini taf­sil üzere bilmiyordunuz. Şu halde sen kâfirlerin ezalarma sabret. Zira; akıbette düşmanlarına zafer y ab olmak, galebe etmek ve saâ-det-i uhreviyeye nail olmak müminlere ve müminlerin müttekile-rine mahsustur.] Binaenaleyh; sen akıbete intizar et. Zira akıbet; ehl-i imanındır.

Yani; habibim! Şu sana haber verdiğimiz ve sana vahyettiği-miz Nuh'un kıssası gaaipten haber cümlesindendir. Biz haber ver­mezden evvel sen ve senin kavmin bu kıssayı bilmezdiniz. Şu hal­de sen sabret. Zira âkıbet-i emir; müttekilerindir.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile gerek Resuîullah ve gerek kavm-i Kureyş'in kıssa-i Nuh'u bilmedikleriyle murad;   tafsilâtım bilmedikleridir. Zira; kavm-i Nuh'un helaki âlemde meşhur olduğundan icmalini bilmedik kimse yoktu. Lâkin tafsilâtını bilmiyorlardı. Çünkü; kavm-i Kureyş cahil olup Resulullah da kütüb-ü sabıkayı okumamıştı. Binaenaleyh; kıssanın şöhretine binaen icmalen duy-muşlarsa da tafsilâtını Kur'an'm nüzulünden sonra bilmişlerdir.

Hz. Nuh'un kıssasını beyandan sonra Cenab-ı Hakkın resulüne sabretmesini emri; sabrın zafere, galebeye ve sürura vesile oldu­ğuna işaret içindir. Çünkü; Nuh (A.S.) sabretti ve akıbet düşman­larına galebe eyledi, onların helaki ve kendinin necatıyla mesrur oldu. Yani «Habibim! Sen de Nuh (A.S.) gibi sabret ki, akıbet düşmanlarına galebeyle mesrur olasın" demektir.

Her zaman âkıbet-i hasene ehl-i hak ve ehl-i ittikaamn oldu­ğuna bu âyet delâlet eder. Gerçi batılın bir müddet-i kalilede für-ceyab olup parladığı ve hakka galebe eder gibi görülürse de neti­cede hakkın galebe ettiği ve batılın mahv ü muzmahil olduğu gö­rülmektedir.[56]

 

Vâçip Tealâ Nuh (A.S.) in ehl-i imanla helâktan kurtulduk­larını ve kâfirlerin suya garkla helak olduklarını beyandan sonra bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan ikincisi olan Hûd (A.S.) in kavmiyle vâki olan mübahasatını ve âkıbet-i hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz. Azîmüşşan Âd kavmine kendi kabilelerinden biraderleri Hûd'u onları irşad için resul olarak gönderdik. Hûd (A.S.) onlara hitaben «Ey kavmim! İbadetinizi Allahü Tealâ'ya hasredin. Zira; Allah'ın gayrı sizin mabudunuz yok, ancak ibadete lâyık Allahü Tealâ vardır. Binaenaleyh; Allah'ın gayrı bir takım putlara iba­detle siz Allahü Tealâ'ya iftira ediyorsunuz» dedi.]

Yani; tufan-ı Nuh'tan sonra kalan insanlardan zuhur eden ev­lât çoğaldıkça tarik-ı haktan çıkarak tevhidi kaybedip Allah'a şir-ketmeye başlamaları üzerine onları tevhide irşad ve hallerini ıslâh için biz (Âd) kabilesine nesepte biraderleri olan Hûd (A.S.) ı gön­derdik ve vahiyle kavmini irşad etmesini emrettik. Hûd (A.S.) onları tevhide davet etti ve Allah'ın gayrı ibadet edecek ma'büd olmadığını onlara bildirdi, vahdaniyeti ikrar etmelerini kendileri­ne teklif etti ve dedi ki «t Şu hakikat size beyan olunduktan sonra sizin şirketmeniz Allahü Tealâ'ya iftiradan başka birşey değildir. Yani siz ahvalden bir hâl üzere olmadınız, ancak iftira eder oldu­nuz» demekle kavmini tevbih etti.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile Âd kavmi Arap'tan bir kabile olup Yemen civarlarında bulunurlardı. Hûd (A.S.) ne­septe onların kabilesinden olduğu cihetle onların biraderi olduğu beyan olunmuştur. Gerçi dinde birader değilse de nesepleri (Ad) isminde bir kimseye müntehi olup cümlesi bir ırktan olduğu cihetle nesep noktasından birader denmek sahih olmuş ve bu suretle bi­raderleri olduğu beyan olunmuştur.

Hûd (A.S.) m kavminin biraderi olduğunu beyan etmekte. Kureyş kavmine ta'riz vardır. Zira; onlar Resulullah'a «Sen de bi­zim neslimizdensin ve bizim gibi bir adamsın. Şu halde sen bize nasıl peygamber olabilirsin? derlerdi. Cenab-ı Hak Hûd (A.S.) m kavminin kendi cinslerinden biraderleri olduğunu ve enbiya-yı kiram hazaratımn hep insanlardan bulunduğunu ve Muhammed (A.S.) in Kureyş kabilesinden bir zat-ı şerif olması nübüvvetine mani olmadığını beyanla Kureyş'e ta'riz etmiştir. Çünkü; Hûd (A.S.) kavminin biraderi olduğu halde onlara peygamber olup kendi cinslerinden olması nübüvvetine mani olmayınca Muham­med (A.S.) m Kureyş'in cinsinden olması mani olmayacağına de­lâlet etmiştir.

Hulâsa; Hûd (A.S.) m kavmine resul olarak ba's olunduğu ve kavmini Allah'a ibadete ve tevhide davet ettiği ve Allah'ın gayrı-ya ibadetin Allah'a iftiradan başka birşey olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[57]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in kavmini tevhide davet ettiğini be­yandan sonra bakiye-i kelâmını beyan etmek üzere :

buyuruyor.

[Ey kavmim! Şu tebliğ ettiğim emr-i ilâhi üzerine ben sizden ücret istemem. Zira; benim ücretim beni halkeden Kal I âk-1 Azî-müşşan üzerinedir. Siz benim sözümde şekkeder ve halimde tered-düd eder de ef'âİ-i kabihamza nazar edip kendi halinizi düşünmez misiniz?» dedi.]

Yani; «Sözümü dinleyin, nasihatimi kabul edin ve vaazımla müttaiz oîun. Zira; ben sizden ücret istemiyorum. Şu halde hasbî bir nasihattir. Niçin dinlemiyorsunuz ve neden düşünmüyorsu­nuz?» demekle kavmini tevbih etti.

Bir ümniyye üzerine irad olunan nasihatin matlup veçhüzere te'siri olmadığından her nebi kendi kavmine nasihatinin bir ga-raz-ı hasise mebni olmayıp bir maksad-ı âlîyi ve ümmetin menfa­atini aramaktan başka birşey olmadığını beyan ve bu sözleriyle nâsın sû-u zannını kaldırmaya ve nasihatlarınm lâyıkı veçhüzere te'sir etmesine sa'yetmişlerdir. Çünkü; dünyaya tama'dan hâlî olan nasihatin herkese hüsn-ü te'sir hasıl edeceğinde şüphe yoktur. Amma bir garaz-ı hasiseye binaen vaki' olan nasihatta te'sir az olur. Zira; garaza binaen söylenen sözü her zaman o garaz imha eder ve neticesi de akım kalır. Binaenaleyh ümmete nasihat; daima

garazdan hâlî olmak te'sirinin şartları cümlesindendir.[58]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in birinci merrede kavmine tevhidi teklifini beyandan sonra ikinci merrede vâki olan teklifini alâta-rikühikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey kavmim! Allah'a istiğfar edin, sonra tevbe edin kî, Al­lahü Tealâ size vakt-i ihtiyacınızda çok rahmet göndersin ve kuv­vetinize bir kuvvet daha ziyade eylesin. Mücrim olduğunuz halde tekâlif-i ilâhiyeyi kabulden i'raz etmeyin» demekle kavmine nasi­hat etti.]

 ); büyük taneli ve birbiri akabinde yağan yağmur­dur, Kuvvet ; malda ve evlâtta isti'mâl olunur. Zira; insa­nın takatim tezyid eden herşeye şamildir. Cenab-ı Hakka istiğfar ve günahlarını ikrar ederek tevbe etmek; gökten bereketi ve yer-den kuvveti,celbe sebeb-i kavî olduğuna âyet delâlet eder. Çünkü kavm-i Hûd; Hûd (A.S.) m nasihatini dinlemeyip küfürlerinde ıs­rar edince Hûd (A.S.) mertebe-i nübüvvetin şefkati icabı kavmine «Ey kavmim! Allah'a istiğfar ve geçmiş olan günahlarınıza tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete rücû' edin ki, Allahü Tealâ size büyük taneli yağmurlar göndersin, yerden bereketler hasıl olsun ve evlât ver­sin ve o bereketler ve evlât sebebiyle kuvvetinize bir misli kuvvet dahi zammolunsun ve küfrüzere ısrar ederek Allah'ın emrinden i'raz eden mücrimlerden olmayım» demekle emr-i ilâhiye imtisal lâzım olduğunu kavmine tavsiye etmiştir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran Hûd kavminin arazileri münbit ve bereketleri çok ve nimetleri bol olduğu halde onlar davet-i Hûd'a icabet etmeyip küfre ısrar etmeleri üzerine Cenab-ı Hak rahmetlerini kesip üç sene kıtlıkla müptelâ kıldığın­dan idareden âciz oldukları gibi hatunlarının rahimlerini kapatıp -'nesilleri inkıraza yüz tuttuğu zaman Hûd (A.S.) şu nasihati onlara irad etmiştir ki, hulâsası; kıtlığın zail olmasını ve kadınların ço­cuk getirmesini istiğfar ve tevbe etmelerine talik buyurmuştur. Yani «Siz hatalarınıza istiğfarla Allah'a iman edin ve müptelâ ol­duğunuz şirkten vazgeçin ve şimdiye kadar kalbinizi ve kalıbınızı telvis ederek işlediğiniz günahlardan tevbe ve nedametle Rabbini-zin kapısına iltica edin ki, Allahü Tealâ arzunuza muvafık yağmur­lar ve evlâtlar versin. Binaenaleyh; kuvvetinize bir misil daha kuvvet zammolunsun ve nesliniz münkariz olmasın» demekle kav­mini itaate teşvik etmiştir.

Hûd (A.S.) m bu kelâmı saâdet-i dünyeviyenin cümlesini camidir. Çünkü; saâdet-i dünyeviye iki şeyle hasıl olur: Birin­cisi; dünya nimetinin çok olması, ikincisi; o nimetle intifâ'a kuvvetin bulunmasıdır: Zira; nimet olmazsa intifa' mümkün olamadığı gibi nimet bulunur da o nimeti isti'mâla kudret olmazsa yine intifa mümkün olamaz. Şu halde saâdet-i dünyeviyenin her nev'i bu ikide münderiç olduğundan Hûd (A.S.) kavmini imana terğibi için sâadetin bütün envâ'ını cami' olan nimetin husulü ve o nimeti isti'male kudret ancak istiğfarla olacağını kavmine haber vermiştir.

Bu âyet-i celile istiğfarın ve günahlardan tevbenin rızkın vüs'a-tma ve evlâdın kesretine sebep olduğuna delâlet eder. Gerçi âyet Hûd (A.S.) in kavmini terğib için irad ettiği nasihati beyan edi­yorsa da Cenab-ı Hakkın Kur'an'da beyanı istiğfarın ümmet-i Mu-hammed hakkında dahi vüs'at-ı rızka ve kesret-i evlâda sebep ola­cağını beyanetmektir. Binaenaleyh; insanlar daima kalplerinin en derin cihetlerinden Cenab-ı Hakka istiğfar ve vahid-i hakîkî olan Rablerine arz-ı ubudiyet etmelidirler ki nzıkları bol ve çocukları çok olsun.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran kavm-î Hûd ashab-ı zürrâdan olduklarından yağmurun ve evlâdın çok olacağını beyanla terğib etmiştir. Çünkü; zer'iyat, bağ ve bahçe daima yağmurlarla ve yar­dımla olabildiğinden Hz. Hûd kavmini imana yağmurla ve çok ev­lâtla teşvik etmiştir ki, bu nimetler dahi günahlara istiğfar ve Al­lah'ın inayetine iltica etmekle hasıl olacağını beyan ve kavmini insafa davet ve istiğfara yapışmalarını tavsiye etmiştir.

Hulâsa; istiğfar ve günahlara tevbe vüs'at-ı rızka ve kesret-i evlâda sebep olacağı ve insanlara lâzım olan günaha ısrar etmeyip nedamet etmek lâzım olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[59]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) in şu tebliği üzerine kavminin serke-şanı müdafaalarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavm-i Hûd «Yâ Hûd! Sıdk-ı davana delâlet eder sen bize bir şahit getirmedin, senin mücerret bir sözünle biz ma'budları-mızı terketmeyiz. Halbuki biz sana imanedenlerden olmadık» de­diler ve bu sözleriyle Hûd (A.S.) ı imanlarından nâümid ettiler.]

Yani; Hûd (A.S.) kavmini tevhide davet ve putlara ibadeti terketmelerini emredince kavm-i Hûd müdafaalarında «Yâ Hûd! Söylediğin sözün sıdkma delâlet eder bize bir beyyine getirmedin ki, sözünü dinleyelim ve kabul edelim. Sen bize açık bir beyyine getirmeyince biz ne sözünü dinler, ne de iman ederiz» dediler. Kavm-i Hûd'un bu sözleri mücerret inat ve kibirden ibaretti. Çün­kü; Hûd (A.S.)- onlara davasının sıdkma delâlet eden mucizesini izhar etti ve lâkin onların kibir ve gururları mucizeyi inkâra ve şu sözü söylemeye şevketti. Zira; mucizeyi kabul ederek imana meyletmediklerinden mucize-i bahireyi inkâra cüret ettiler. Bina­enaleyh; sebeb-i necatları olan imandan mahrum oldular ve dedi­ler ki:

[«Sana birşey demeyiz, illâ ma'budlarımızdan bazısı sana cü-nunla isabet etti» deriz.] Zira; sen ma'budlarımıza seb ve onlara ibadetten bizi menettiğirden onlar bu derdi sana verdiler. Bina­enaleyh; sen böyle bir takım akla sığmaz ve havsala almaz dava­lara kıyam ediyorsun, yoksa sen bizim içimizde büyümüş ve bildi­ğimiz bir zat olduğun için biz sana bir fenalık isnad edemeyiz. Yal­nız ma'budlarımıza sebbettiğin için onları küstürdün, hep çektiğin onlardandır, dediler ve Hûd (A.S.) m sözlerini doğru dinlemedik­leri gibi hoşlarına gitmediğinden putların te'sirine hamlettiler, bil-mediler ki putlar kendilerini müdafaadan âciz bir takım taş ve tahtadan ibarettir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ( ı£Jr&\ ); isabet manasınadır. bu âyette cünun manasınadır. Şu halde manâ-yı nazım; [«Biz sana birşey demeyiz, ancak ma'budlarımıza söğdüğünden bazı ma'budumuz sana cünunla dokundu» deriz] demektir.

Hulâsa; Hûd (A.S.) in kavmini imana davet ettiği ve kavmi­nin inad ederek mucizesini inkârla iman etmeyeceklerini beyan ve Hûd (A.S.) a bir de cinnet isnad ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[60]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m kavminin vermiş olduğu cevab-ı ye's üzerine kavmine vermiş olduğu cevabı hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Hûd (A.S.) kavmine «Ben muhakkak Allah'ı şahit kılarım ve siz de şahit olun ki, ben Allah'ın gayrı sizin şirkettiğiniz şeylerden suret-i katiyede beriyim. Beni katliçin siz içtimâ' edin, hileniz ney­se yapın, asla hana müsaade vermeyin» dedi ve kavminin zu'm-u hatıllarını reddetti.]

Yani; Hûd (A.S.) kavminin, cahilane kelâmlarına cevap ol­mak üzere «Ben sizin ma'budlarımzdan beraetime ve onların şer­rinden selâmetime Allah'ı şahit kılarım ve Allah'ın gayrı sizin şirkettiğiniz ma'budlarınızın zararlarından benim beraetime siz de şahit olun. Zira; ben onların hiçbirisini tanımam. Şu halde siz bana asla mühlet vörmeden toparlanın, hemen helakime dair kararınız neyse onu yapın, hilelerinizden birşey bırakmayın. Ne yapacaksa­nız birdenbire yapıverin ve sonra bana mühlet vermeyin» demekle kavmini reddetti.

Beyzâvî ve Hâzin'in beyanları veçhile Hûd (A.S.) m bu sözle­ri nübüvvetine delâlet eder bir büyük mucizedir. Çünkü kavm-i Hûd; Cebabireden birtakım zalim ve gaddar birçok fırkaları ve şubeleri hâvî cemaât-ı kesire olup   Hûd (A.S.) m kanına susamış hemen katline bir bahane aradıkları sırada onlara karşı yalvarmak iktiza ederken bilâkis «Haydi, ne yapacaksanız yapın, elinizden geleni geri koymayın» demek Hûd (A.S.) in bir büyük hamisi olup tam bir itimada malik olduğuna delâlet ettiğinden bu sözleri da­vasının sıhhatına burhan-ı kaatı'dır. Zira; bu söz üzerine onlar iç­timâ' edip ihlâkine bir çare bulamayıp âciz kalınca davasının sa­hih olduğunda şüphe kalmaz.

Hûd (A.S.) kavminin hamakatına bu kelâmıyla işaret etmiş­tir. Çünkü; onlar «Ma'budlarırmza sebbettiğinden dolayı onların bazısının sana isabetinden böyle oldun» demelerine karşı sözlerini cesurane ve âkilâne irad edip gaayet manidar kelâmlanyla onları reddetmesiyle onların isnadlarmın ahmakçasma bir isnad olduğu te-beyyün etmiştir. Zira; «Siz putlarınızdan daha kuvvetli ve muktedir olduğunuz halde birşey yapamayınca putlarınız hiçbir şey yapa­maz. İşte bu kadar açık bir şeyi idrakten âciz birtakım cahil ah­mak kişilersiniz» demektir. Hûd (A.S.) m bu kelâmı imanlarından bilkülliye kat'-ı ümid ettiğine delâlet eder. Zira; «Elinizden geleni geri koymayın ve zaman da fevtetmeyin, işleyin» demek aralarında bütün münasebetin kat'ma delâlet eden ve son noktada söylene­cek sözlerdir.

İşte her asırda hakka karşı birtakım fasıklar itiraza kalkışır ve iptaline sa'yedenler bulunur. Ve lâkin hakkm karşısında mak-hur olur ve küçük kalırlar ve hakkı iptal için düşündükleri hileler ve kurdukları plânlar kendi ayaklarına dolaşır ve kazdıkları ku­yuya kendileri düşer ve içinden çıkamazlar. Zira; hak daima âlî­dir. Binaenaleyh; hakka karşı kılıç çekenin çektiği kılıç kendine uğrar.[61]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m bundan evvelki sözünden fehmolu-nan itimad-ı tâmmını suret-i aleniyede ilân ettiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Benim ve sizin Rabbimiz olan AHahü Tealâ'ya ben muhak­kak tefviz-i umur ettim. Binaenaleyh; birşey yapamazsınız. Zira; hayvanattan hiçbir hayvan olmadı, illâ Allahü Tealâ o hayvana malik ve o hayvan her vücuduyla Allah'ın elindedir. Binaenaleyh; Allahü Tealâ onu istediği yerde istihdam ettiğinden Allahü Tealâ murad etmeyince hiçbir hayvan bir kimseye zarar edemez. Çünkü; Rabbim sırat-i müstakim üzerinedir,] Kullarına zulmetmez, herkesin ameline göre nıücâzât eder. Şu halde ben siz­den çekinmem. Zira; Allah'ın iradesi taallûk etmedikçe bana bir­şey yapamazsınız ve yahut [Benim Rabbimin dini sırat-ı müsta­kim üzeredir. Sizi de sırat-ı müstakime hamleder, bana zarar et­menize müsaade etmez.] demekle kavmine karşı Allah'a itimadı­nı beyan ve Allah'ın kudretini onlara tarif etmiştir.

Hûd (A.S.) şu kelâmıyla onların kendi hakkında yapacakları gadr ü zulümden çekinmeyeceğini ve Allah'a itimad-ı tamla tef­viz-i umur ettiğinden kavminin hileleri ve helakine dair yapacak­ları tedbirleri te'sirsiz kalacağını açıktan ilân etmiştir. Binaenaleyh; çalışmaları semeresiz kalmıştır.

nazm-ı celili temsil kabilindendir. Zira; bir kimsenin dizgini diğer bir kimsenin elinde olduğunda «Fi­lânın nasiyesi filânın elindedir. Çektiği yere gider» demek Arap indinde âdettir.

Nâsiye ; alın saçıdır. Burada her hayvanın harekâtı Al­lah'ın kudretindedir. Allahü Tealâ izin vermeyince birşey yapamaz demektir. İşte şu esasa binaen Hûd (A.S.) yalnız olduğu halde kavminin çokluğundan, kuvvet ve şevketinden endişe etmeyerek pervasızca «Ben sizden korkmam, bildiğiniz elinizdedir, neye muk-tedirseniz yapın, geri koymayın» dedi ve kavmi de çok çalıştıkları halde hiçbir zarar ikaa edemediler. Zira; Hûd (A,S.) siyanet-i ilâ­hiye altında olduğundan kavminin zarar ikaa etmesi mümkün de­ğildi.

İşte iman-ı kavî ve Allah'a itimad-ı tâmmı olan her müminin hali, Allah'a tefviz-i umur etmek ve hiçbir kimseden endişe etme­mektir ve bilhassa asakir-i İslâmiyeden imanı kavî olanlar düşma­na karşı fütursuz gider. Amma imanı zayıf ve belki de hiç yok birtakım behaim sürüsü bütün düşündükleri dünya ve kendi nefis­leri olduğundan onların düşmana karşı merdane gitmesi şöyle dur­sun, firara sebep arar ve karaltıya kaçar ve bozgunluğa sebep olur ve -bilâhare mensup olduğu ordunun helakine bâdı olur ve bu hal her zaman görülmektedir. Amma alelekser asakir-i İslâmiyenin imanları kavî olduğundan bihakkın bakılır ve yoluyla tedbir edilir ve kumanda heyeti de kavî olursa zafere nail oldukları tarihlerde malûmdur.

Hulâsa; Hz. Hûd'un kavmine karşı Cenab-ı Hakka tefviz-i umur ettiğini beyanı ve bilûmum hayvanların kuvvet ve kudret­leri Cenab-ı Hakkın elinde olup Allahm izni olmadıkça hiçbir kimsenin diğerine zarar edemeyeceği ve Rabbi Tealâ'nın di­ni doğru bir din olduğundan o dine sülük edenlerin a'dânın şerrin­den mahfuz kalacakları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[62]

 

Vacip Tealâ Hûd (A.S.) m tevekkülünü beyandan sonra kav­mine vâki olan hitabını beyan-etmek üzere buyuruyor.

[Eğer siz benim sözümü dinlemez, i'raz ederseniz bana bir zarar olmaz. Zira; irsal olunduğum ahkâmı ben size tebliğ ettim. Binaenaleyh; bende bir kusur kalmadı. Çünkü; her nevi delâil irad ederek emr-i tebliğde bütün kudretimi sarf ettim. Eğer siz iman et­mezseniz benim Rabbim sizin yerinize diğer bir kavmi getirir ve siz imandan i'raz etmenizle Cenab-ı Hakka bir zarar edemezsiniz. Zira; Rabbin herşeyi hıfzedicidir.] Ki, benim tebliğimi ve sizin imandan i'razınızı bildiğinden i'tizara mecaliniz kalmadı. Rabbim isterse sizi helak eder, yerinize başka- bir kavmi hâlife kılarak em­lâkinize onları varis kılar. Benim için telâş yoktur. Zira; ben vazifemi ifa ettim. İman etmediğinizden dolayı zarar size aittir. Çün­kü; Cenab-i Hak a'malinizin her cüz'ünü hıfzettiğinden her cüz'ü-ne mücâzât göreceksiniz.

Bu âyette Hûd (A.S.) m vücuh-u adideyle kavmini tehdidi vardır. Birincisi; itilandan i'raz ettikleri takdirde vazife-i risalet tamamen kendilerine tebliğ olunduğundan zararın kendile­rine ait olduğunu beyan etmesidir. İkincisi; ifnan etmedik­leri surette onları ihlâlde yerlerine kendilerinin gayrı bir kavmi Rabbi Tealâ'nın istihlâf edeceğini beyandır. Üçüncüsü; Ce-nab-ı Hakkın her şeyi ve bilhassa onların amellerini hıfzedici oldu­ğunu beyan etmesidir.

İşte Hz. Hûd'un kavmine tebliği veçhile ahlâkı sukut eden ve hadisattan ibret alıp mütenebbih olmayan milletleri ve kabileleri, belki karyeleri ve karye içinde bazı tuğyan eden aileleri Cenab-ı Hakkın bazı belâya ile müptelâ kılıp intibaha davet ettikten sonra mütenebbih olanlara müsaade buyurduğu ve mütenebbih olmayan­ları hatır ve hayallerine gelmeyen âfetlerle helak edip yerine baş­ka millet, kabile ve aileleri varis kıldığı âlemde her vakit vâki olan ahvaldendir ve tarihler de buna şahittir.[63]

 

Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un imandan i'raz ettiklerim beyandan sonra helak olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, bizim onların helakine dair olan emrimiz gelince Hüd'a ve beraberinde olan müminlere bizim tarafımızdan lütuf ve ihsan olarak necat verdik ve onları azab-ı âhiretten kurtardık.]

Yani; Hûd (A.S.) m kavmi gaflette devam ve küfürde ısrar etmeleri üzerine bizim onların azap ve helaklerine dair olan emrimiz gelince küfürde temerrüd edenleri ihlâkle Hûd'a iman eden ehl-i imana Hûd (A.S.) la beraber bu dünyada helakten necat ver­dik ve bu necat bizim tarafımızdan onlara lutf u ihsandır ve bun­ların necatları yalnız azab-ı dünyaya münhasır kalmadı. Zira; ge­rek Hûd'u ve gerek müminleri âhiretin şiddetli azabından da ha­lâs ettik. Binaenaleyh; imanları sebebiyle dünyada ve âhirette mes'ud oldular.

Fahri Râzi, Hâzin ve Beyzâvî'nin beyanlarına nazaran kavm-i Hûd'a gelen azap; şiddetli ve sıcak rüzgârdı. Yedi gün esti, sekizin­ci gün onları ihlâk etti ve rüzgâr o kadar kuvvetliydi ki, Âd kav­minin vücutlarının cesametiyle beraber çam ağacını devirir gibi ayaklarını yerden keser ve yüz üstü düşürürdü. Yahut rüzgâr ağız ve burunlarından girer ve aşağılarından çıkar, barsaklarmı döker, o anda canları çıkardı. Yahut rüzgâr gaayet sıcak olduğundan do­kunduğu kimseyi yakmak suretiyle ihiâk ederdi.

Bir kavme umumi azap nazil olduğunda mümine ve kâfire şâ­mil olurken kavm-i Hûd'a nazil olan azaptan ehl-i imanın kurtul­ması lutf-u ilâhi olduğundan Cenab-ı Hak necatlarını taraf-ı ilâhi­den ihsan ve eser-i merhamet olduğunu beyan buyurmuştur.

Azaptan halâs olan ehl-i imanın dört bin kişi olduğu rivayet olunmuştur. Azab-ı galizle murad; azab-ı âhirettir. Çün­kü azab-ı âhiret; azab-ı dünyaya nispetle elbette şiddetlidir. Kâfir­ler dünyada azapla helak oldukları gibi âhirette dahi nıuazzab ola­caklarına işaret olunmuştur. Zira müminlere dünyada necat ver­diğini beyan buyurduğu gibi azab-ı âhiretten dahi halâs ettiğini beyan etmek; kâfirlerin azab-ı âhiretle dahi muazzeb olacaklarını beyan etmektir. Kâfirlerin helakinden sonra Hûd (A.S.) in ehl-i imanla beraber Mekke'ye, hicret edip ecel-i muayyenlerine kadar ibaadetle meşgul oldukları mervidir.

Hulâsa; kavm-i Hûd'a mukadder olan azabın geldiği ve Hûd (A.S.) la .beraber ehl-i imanın helakten halâs -oldukları ve ehl-i imanın azaptan halâsı merhamet-i ilâhjye eseri olduğu ve mümin­lerin dünya azabından kurtuldukları gibi âhiretin şiddetli azabın­dan dahi halâs oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümle-sindendir.[64]

 

Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un helakini beyandan sonra onların helaklerine sebep olan ma'siyetlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şu ahvali tafsil üzere beyan olunup akıbet helak olan Ad kabilcsidir ki, siz onların hariçte âsâr ve harabelerini görüyorsu­nuz. Onlar Rablerinin vahdaniyetine delâlet eden âyetlerini inkâr ve Rablerinin gönderdiği resullerine isyan ve muannid olan her cebbarın sözüne ve emrine ittibâ' ettiler.] Binaenaleyh; gazab-ı ilâ­hi zuhur ederek berbat oldular, gittiler.

Vacip Tealâ bu âyette kavm-i Hûd'un helaklerine üç sebep beyan buyurmuştur ; Birincisi; vahdaniyet-i üâhiyeye ve Hûd (A.S.) in davasının sıdkına delâlet eden âyetleri inkâr etme leridir. ikincisi; kendilerini irşad ve menâfi-i diniye oe dünyalarını beyan için taraf-t ilâhiden gönderilen resullerine âsî olup dâvetine icabet etmemeleridir. Üçüncüsü.; kabilele­rinin ileri gelen zalimlerine ittibâ' etmeleridir. Şu halde zâlime it-tibâ'ın neticesi helak olduğuna bu âyet delâlet eder.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile rusül-ü kiramın cümlesi; enbiya-yı izamın kâffesine iman vacip olduğunu beyan et­tikleri cihetle resullerden birini inkâr ve isyan, cümlesine isyan

mesabesinde olduğundan bu makamda lâfzı cemi' sıyga-sıyla varid olmuştur. Çünkü; kavm-i Hûd her ne kadar yalnız Hûd (A.S.) a isyan etmişlerse de Hûd (A.S.) onları rusül-ü kiramın cümlesine itaatla emrettiğinden kendi resulleri olan Hûd (A.S.) a isyan; cümle enbiyaya isyanı mucip olduğundan cemi' sıygasıyla. varid olmuştur.

zalim, tâğî demekse de burada kavmin ilen gelen zalimleri demektir. Çünkü; her kavimde fukara güruhunun ağniya ve zalemeye ittibâ' etmeleri âdet olduğundan kavm-i Hûd'un küçükleri büyüklerine   ittibâ edip hakkı terkettikleri beyan olunmuştur ki, helaklerine sebep olan günahlarından birisi de budur ve bu tâğîlere tebaiyetleri dünya ve âhiret rezil ve rüsvâ olmalarına sebeb-i kavî olmuştur. İşte hakka davet eden zata tebaiyeti terkle birtakım zalim ve gaddara tebaiyet edenlerin her zaman akıbetleri helak ve harab olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir ve bunun yüzlerce misali her zaman görülmektedir.[65]

 

Vacip Tealâ kavm-i Hûd'un helaklerine sebep olan günahları­nın âyetleri inkâr ve resullerine isyan ve zalimlere ittibâ'larmdan ibaret olduğunu beyandan sonra dünyada ve âhirette onların duçar oldukları hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Âd kavmi şu dünyada ve yevm-i kıyamette lanete metbû' kı­lındılar. Yani dünyada ve âhirette lanet onlara tabi kılındı ki, rah-met-i ilâhiyeden uzak olmak onlardan ayrılmaz, onları takib eder durur. Agâh olun ve uyanık bulunun ki, Âd kabilesi Rahlerine kü­fürle nimetlerini inkâr ettiklerinden Rablerinin rahmetinden tar-dolımdular, tekrar agâh olun ki, helak, kavm-i Hûd olan Ad kav­minin üzerine olsun.]

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile kelimesinin ve Âd kavminin zikirlerinin tekerrürü onların hallerinin fenalığını beyan ve rüsvalıklarını âleme ilân ve onların halinden herkesi şid­detle ibrete davet içindir.

Bunların helak olduktan sonra helâkleriyle ve rahmet-i ilâhi­yeden baid olmalarıyla duâ, helak olmazdan evvel helake müste-hak olduklarını beyan içindir. Âd kavmini, kavm-i Hûd olduklarını beyanla tarif etmek; Âd-ı İrem'den ihtiraz içindir. Çünkü Âd; ikidir. Birinci Âd; kavm-i Hûd olanıdır. İkinci Âd; İrem'dir. Bu­rada  d la murad; kavm.4 Hûd olduğu beyan olunmuştur ki, Âd-ı İrem değil demektir.

Hulâsa; Âd kavmine dünyada ve âhirette lanet tâbi olup rah-met-i ilâhiyeden baid oldukları ve Âd kavminin Rablerine küfret­tikleri ve Âd kavminin rahmet-i ilâhiyeden uzak olmaya müstehak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[66]

 

Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan üçün­cüsü olan Salih (A.S.) in kıssasını beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Semud kavmine biz biraderleri Salih (A.S.) ı gönderdik. Sa­lih (A.S.) onlara «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin için Allah'tan başka ma'bud yoktur» dedi.]

Yani; kavm-i Âd'm helakinden sonra Semud kavmi küfür ve tuğyanla zuhur ederek tarik-ı istikaametten çıktılar ve bir takım hacer ve seçerden yapılmış putları ma'bud ittihazına başlayınca onları ıslah ve doğru yolu göstermek için Salih peygamberi biz on­lara gönderdik. Zira; Salih (A.S.) onların kendi kabilelerinden bi­raderleri ve onları ıslaha elyaktı, onları tevhide davet ederek «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin Allah'tan gayrı ma'budu-nuz yoktur. Binaenaleyh; ibadetinizi Allah'a hasredip şirketme-mek lâzımdır» demekle kavmini tarik-ı tevhide davet etti, doğru yolu onlara gösterdi ve iki veçhile onlara tevhidin delilini zikretti ve dedi ki:

[Ve AllaFıü Tealâ ki, bizi topraktan yarattı, toprak üzerinde sizi yaşattı.] Binaenaleyh; ibadetinizi ona hasredip şirketmemeniz lâzımdır. Zira; Allah'a ibadet farz-ı ayındır ve Allah'ın gayrıya ibadet küfür ve şirk-i mahızdır. Şu halde her âkilia küfürden ihti­raz etmesi lâzımdır.                         

Kavm-i Semud'un arzdan halkolunmasıyla murad; cümle in­sanların peder-i aslisi olan Hz. Adem'in topraktan halkolunmasıdır Yahut; nutfelerinin madde-i asliyesi topraktan halkolunmasıdır. Çünkü; insanın halkolunduğu nutfe gıdadan hasıl olup gıda da topraktan hasıl olduğu cihetle bilcümle insanlar topraktan hasıl ol­duğundan Salih (A.S.) kavmine hitaben «Allahü Tealâ sizi top­raktan icad etti» buyurmuştur.

arz üzerinde sizi yaşattı demektir. Yahut size yeryüzünü imara kudret verdi ve imarım emrettiı demektir. Bu makamda taleb içindir. Cenab-ı Hak'tan taleb ise vücub için olduğundan insanlar üzerine arzı imar etmek vaciptir. Esasen vakt-i merhununa kadar dünyanın imarı murad-ı ilâhidir ve insan­ları yeryüzünde halife kıldığının hikmeti de budur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette manâsına olmak ihtimali vardır. bir kimse malını diğer bir kimseye ölünceye kadar intifa' edip öldükten, sonra kendine avdet etmek üzere vermesine denir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Allahü Tealâ mülkünü ömrü oldukça size teslim etti, mevtiniz­den sonra yine mülkü kendine rücûJ eder] demektir.

Hulâsa; Cenab-ı Hakkm insanları topraktan halkettiği ve yer­yüzünde ömür verdiği veyahut yeryüzünün imarını emreylediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[67]

 

Vacip Tealâ insanların bidaye-i icadları Cenab-ı Hakkın lutf u ihsanı olduğu gibi herkesin ecel-i muayyenine kadar muammer ol­maları dahi Allah'ın lutfu olduğundan herkes üzerine vacip olan kusurlarına ve günahlarına tevbeyle bab-ı ülûhiyete rücû' etmek olduğunu beyan sadedinde buyuruyor.

[Allah'ın gayrı hiçbir şeyin ve bir kimsenin ibadete istihkaakı olmayınca geçmiş kusurlarınıza istiğfar edin ve nedamet-i külli­yeyle günahlarınıza nedamet ve gelecekte tarik-ı istikaametten ay­rılmamak üzere dergâh-1 ülûhiyetine müracaat ederek tazarru ve niyazla günahlarınızın affını Vacip Tealâ'dan isteyin. Zira; Rabbim sizin tevbenizi bilmek ve feryadınızı işitmek cihetinden size ya­kındır. Binaenaleyh; Rabbim lutf u keremiyle dua edenlerin dua­larını kabul eder, dedi.]

Fahri Razi ve Nisâbûrî'nin beyanları veçhile bu âyette insan­ları istiğfara ve tevbeye terğib vardır. Zira; Vacip Tealâ'mn kulla­rının tevbe, tazarru ve niyazlarını bilir ve işitircesine kurb-u ma­neviyle kullarına karib olduğunu beyan etmek; bihakkın feryad ü figaanın ve ah ü eninin boşa gitmeyeceğini beyan etmek olduğun­dan kullarını tevbeye teşvik ve muhtaç olduğu şeyi her zaman Vacip Tealâ'dan istemek lâzım olduğuna tenbih vardır. Çünkü; in­sanlar her zaman âciz olduklarından daima muavenete muhtaçlar­dır ve bu ihtiyacı defedecek ancak Vacip Tealâ olduğundan kulla­rın Vacip Tealâ'nın inayetine avuç açacakları muhakkak olduğu cihetle Cenab-ı Hak dua ile dergâhına müracaat edenleri boş dön­dürmeyeceğini beyanla kullarını duaya terğib etmiştir.[68]

 

Vacip Tealâ Salih (A.S.) in şu davetine kavminin vermiş ol­duğu cevabı hikâye etmek üzere buyuruyor.

[Salih (A.S.) m davetini işitince kavmi dediler ki «Yâ Salih! Bundan evvel sen bize müsteşar ve emin bildiğimiz bir adamdın ve senin ileride işimize yarayacağına ricamız ve ümidimiz vardı. Şimdi sen bizim babalarımızın ibadet ettikleri ma'budlarımıza iba­det etmekten bizi nehiy mi ediyorsun ve bizi eslâfımızın âdâtından nehyetmek sana yakışır mı? Halbuki biz senin davet ettiğin vah­daniyette ve bizim ma'hudlarımızm butlanında şek ve şüphemiz vardır ki, o şek kalbimize halecan vericidir ve bu davet ettiğin şeyden kalbimiz muztarib ve tereddüd içindedir.»]

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Salih (A.S.) Semud kabilesinden gaayet âkil ve mer'iyülhâtır bir zat-ı şerif olduğundan Semud kavminin dinlerine yardım ve mezheplerini takviye ve mesleklerini takrir edecek ümidindeyken bilâkis dinlerini iptale ve mezheplerini tezyife başlayınca «Ey Salih! Biz senden böyle ümid etmezdik. Bütün bütün me'mûlümüzün hilâfına zuhur ettin. Zira; senden nusret ve muhabbet beklerken buğz ve adavet zuhur etti. Binaenaleyh; yâ Salih! Sen ne yapıyorsun, eslâfımızın dininden bizi men mi ediyorsun? Doğrusu senin davet ettiğin dinde biz şek-kediyoruz» dediler. Çünkü; Salih (A.S.) fukaralarını zenginleşti­rir, zayıflarına yardım eder, hastalarını ziyaret ve herbirinin hal­lerini ve hatırlarını suâl ederdi. Binaenaleyh; her halinden mem­nun olduklarından kendilerine pek büyük istinadgâh olacağını ümid ederler ve ileride daha büyük işler beklerlerken birdenbire en go­cundukları dinlerini iptale başlayınca taaccüb ettiler ve kendile­rinin müptelâ oldukları babalarını taklidi ileri sürdüler. Halbuki hiçbir zaman itikaadiyatta taklid caiz olmamıştır. Bunlar ise din­lerine bir delil irad edemeyip ancak taklide istinad ettiklerini beyan edebilmişlerdir.

ümitli ve ileride, hayırlı işlere yarayacağı me'mul ve rica olunur demektir. Filhakika Salih (A.S.) onların bekledi­ğinden daha ziyade _ hayırlı işe yaradı ve me'mûllerinden daha zi­yade fevkalâde olarak zuhur etti. Fakat ne çare ki, onlar takdir edemediler. İnsanlarda alelekşer menfaatini takdir edemeyerek mazarratına sahip olmak ve onun için büyük mübahaseler, arbede­ler çıkarmak ve hattâ mukaateleye kadar işi ilerletmek ve envâ'-ı fecayii irtikâb etmek görülür ve enbiya-yı izamın şeriatlarına ve davetlerinç muhalefet eden insanlar; menfaati terk ve mazarratı irtikâb eden insanlardır.[69]

 

Vacip Tealâ Salih (A.S.) m kavminden şu sözleri işitince on­lara vermiş olduğu cevabı beyan etmek üzere buyuruyor;

[Ey kavmim! Haber verin bana, ben Rabbimden ilm-i yakin üzere olursam ve Rabbimden bana rahmet olarak nübüvvet ihsan olunursa ne yaparsınız? Rabbimden davamın sadık olduğunu açık beyyine olunca ben Allah'a isyan edersem barla kim yardım eder ve beni azabından kim kurtarabilir?] demekle davasının doğru ol­duğunu beyari buyurmuştur. [Eğer sizin bana teklifinizi ben kabul edersem siz bana zarardan başka birşey teklif etmemiş olursunuz. Teklifiniz ancak zararımı ziyade etmiş olur. Bu suretle ben de si­zin gibi helake mahkûm olanlardan olurum. Şu halde ben size ha­yır teklif ettiğim halde siz bana niçin zarar teklif ediyorsunuz] de­mekle kavminin dinlerinin zarardan başka birşey olmadığını beyan buyurmuş ve onları insafa davet etmiştir. Fakat ne çare ki, irade­lerini hayra şarfetmediklerinden küfürlerinden vazgeçmediler ve akıbet helak oldular. Çünkü; irtikâb ettikleri cinayet-i küfürden kurtulamayınca o küfür onları aldı götürdü.

Hulâsa; Salih (A.S.) in «Ben Rabbimden açık mucize üzere olur, Rabbim de bana rahmetini ihsan ederse ne yaparsınız? Ve ben âsî olursam Allah'ın azabını defetmek için bana kim yardım eder. Ve siz bana zarardan başka ne yapabilirsiniz?» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[70]

 

Vacip Tealâ Salih (A.S.) m kavmine mucizesini izhar ettjğini ve mucizeye tecavüzden menettiğini alâtarikıl hikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[«Ey kavmim! Şu sizin gördüğünüz benim nübüvvetime sizin için alâmet olduğu halde Allah'ın devesidir, terkedin o deveyi ken­di haline, yesin Allah'ın arzında otlarını ve o deveye kötülükle ya­pışmayın. Eğer kötülükle yapışırsanız yakm bir azap sizi ahz ü ihlâk eder. Yapışmayın ki, sizi azap tutmasın, sözümü dinleyin, kötülükle deveye dokunmayın» demekle kavmine nasihat etti.]

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran Salih (A.S.) in kavmi, nü­büvvetine ve davasının doğru olduğuna mucize istemeleri üzerine Salih (A.S.) Cenab-ı Hakka duâ ve istedikleri mucizenin zuhuru­nu niyaz edince Salih (A.S.) m davasının sıdkma delâlet eder ve kavminin istedikleri veçhüzere Cenab-ı Hak büyük bir taştan de­veyi çıkardı. Mucize bu minval üzere zuhur edince Salih (A.S.) deve hakkında kavmine bazı nesayihte bulundu ve devenin serbest gezmesi, istediği yerde yiyip içmesi lâzım olduğunu, deveye mü­dahale etmeleri mazarrat ve muhatarayı mucip olacağını beyan etti. Çünkü; nübüvvet davasında bulunan zattan mucize istemek âdet olduğundan onlar da mucize talebinde bulundular ve istedik­leri veçhüzere mucize zuhur edince iman etmeleri lâzımdı. Zira; Salih (A.S.) peygamber olduğuna davasını şanlı bir surette ispat etti ve lâkin kavmi imana meyletmediler ve irtikâb ettikleri küfrü-zere İsrar ettiler.

Mucizeyi, bayram günü kavmin hepsi bir yerde oldukları hal­de istedikleri mervidir. Devenin sütü gaayet çok olduğundan bir­çok kimseler onun sütüyle idare olurlardı, deve serbest gezeceğin­den onlara meşakkati dahi yoktu. Lâkin onlar iman etmeyip küf-rüzere ısrar edince deveye bir zarar edeceklerini Salih (A.S.) hissettiğinden onlara, deveye kötülük kasdetmemelerini ve eğer kö­tülük kasdederlerse helaklerine sebeb olacağını dahi beyan buyur­muştu.

Salih (A.S.) m şu tenbihinde şiddet vardı. Çünkü «Deveye messetmeyin» dedi. Mes ise ufacık dokunmaktan ibarettir,

lâfzı mutlak zikrolunduğundan her nevi kötülüğe şâmil­di. Binaenaleyh; «Deveye nasıl olursa olsun kötülük kasdiyla ufa­cık bir dokunmanız size büyük zarar getirir» demek olduğundan deveye zarar kasdiyla dokunmaktan herhalde hazer etmelerini tenbih ve tavsiye etmişken maatteessüf onlar mütenebbih olmadı­lar ve deveyi itlafa cüret ettiler ve neticede helak oldular.

Bazı rivayete nazaran deve kendi gibi bir cesamete bir boduk [71] botladı. Bodukla beraber dağlarda gezerdi. Birgün gelmez birgün gelir, suya ağzını koyunca kuyunun suyunu tamamen iç­medikçe ağzını kaldırmaz ve suyu içtikten sonra kuyunun başında durur ve herkes gelir istedikleri kadar sütünü sağarlar, kaplara doldururlar, içerler ve iddihar ederlerdi. Fakat deve yaz gününde derelerin sırtlarında serin mahallerde otlar ahalinin hayvanı dere­lerin içlerine sıcak mahallere kaçar ve kış günlerinde derelerin iç­lerinde sıcak mahallerde otlar, ahalinin hayvanatı da soğuk mahal­lere giderdi. Bu hâl ise ahalinin hoşuna gitmiyordu. Binaenaleyh; deveyi Öldürmek hususunu müşavere ettiler.[72]

 

Vacip Tealâ kavm-i   Semud'un ba'delmüşavere   deveyi itlaf ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Deveyi, ihlâk ettiler. Bunun üzerine Salih (A.S.) kavmine hitaben «Yaşayın üç gün evlerinizde. İşte şu üç gün mühlet size yalan olmadık bir vaaddir» dedi.]

Yani; Salih (A.S.) in tenbihini dinlemediler, deveyi ihlâk ve ihlâkten sonra da etini taksim ettiler, devenin boduğu (Kaare) is­minde bir dağa firar etti, orada kayboldu. Salih (A.S.) bu acı vu­kuatı duydu ve onlara «Siz beldenizde üç gün yaşayın. Üç günden sonra sizin için azap muhakkaktır. Birinci günü yüzünüz sarara­cak, ikinci günü kızaracak ve üçüncü günü kararacak» demekle on­lara azabın vukuunu ve yalan olmadık bir vaad olduğunu beyan buyurmuş ve beyan ettiği veçhile alâmetler zuhur etmiştir.

Şu tafsilât vahy-i ilâhi münderecatı olduğundan yalan olma­dığı suret-i kafiyede beyan olunmuştur. Çünkü; vahy-i ilâhide hulf olmaz. Deveyi öldüren Semud kavminden (Kıdar) isminde bir kim­se olduğu halde cümlesinin rızası ve reyleriyle olduğundan deve­yi itlaf mecmuuna isnad olunarak lâfzı cemi' sıyga-sıyla varid olmuştur. Çünkü, ma'siyete rıza; ayn-ı ma'siyet oldu­ğundan gerçi bilfiil deveyi itlafta kavmin hepsi bulunmadı ve lâkin bulunmuş gibi öldürenlerden ve onların fiillerinden memnun ol­dukları için belâ cümlesine beraber gelmiş ve itlaf fiili cümlesine isnad olunmuştur.

Bu âyet-i celile; üç hükmü camidir : Birincisi; Salih (A.S.) m kavminin mucize olan deveyi itlaf etmeleridir. İkin­cisi; Salih (A.S.) %n onlara kendi beldenizde ve hanelerinizde üç gün yaşayın demesidir. Üçüncüsü; helaklerine üç gün kalıp üç günden ziyade yaşayamayacaklarına dair vaadin doğru bir vaad olup yalan olmadığını beyan etmesidir.[73]

 

Vacip Tealâ alâmetlerin zuhurundan   sonra azabın nüzulünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, bizim azaba dair olan emrimiz gelince Biz Azîmüs-şan tarafımızdan ihsan olarak Salih'e ve Salih'le beraber iman edenlere azaptan ve o günün rüsvalığından necat verdik. Onları helakten kurtardık. Zira; Habibim! Senin Rabbin müminleri azap­tan halâsa kaadir ve düşmanlarına gaaliptir.]

İman edenlerin halâslarına sebep; imanları olduğunu beyan için iman ettikleri sarahaten zikrolunmuş ve Cenab-ı Hakkın on­ları azaptan kurtarması yalnız lutf-u ilâhi olduğunu beyan için ta-raf-ı ilâhiden halâsları ayn-ı rahmet olduğu da beyan edilmiştir.

azap gününün rüsvalığından halâs ettik demektir. Yahut yevm-i kıyametin rüsvalığından kurtardık demek­tir. İnsanları felâketten kurtaracak zâtın kuvvet ve kudret sahibi olup herkese gaalip olması lâzım olduğundan Cenab-ı Hakkın kavi ve aziz olduğu beyan olunmuştur. Çünkü; kuvveti olmayan âcizin aharı belâyâdan halâs etmeye kaadir olamayacağı aşikârdır. Binaenaleyh; Cenab-ı Hak Hz. Salih'le beraber ehl-i imana necat verdiği kavi ve aziz olduğunu beyanla ispat etmiştir.

Hulâsa; kavm-i Salihin helakine dair emr-i ilâhinin geldiği ve Salih (A.S.) la ehl-i imana helakten ve o günün rüsvalığından ne­cat verdiği ve bu necat lutf-u ilâhi cümlesinden ayn-ı rahmet oldu­ğu ve AUahü Tealâ'nın âsileri ihlâke ve âbidlere necat vermeye kudret ve kuvvet sahibi bulunduğu ve düşmanlarından intikam almaya kaadir ve gaalip olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[74]

 

"Vacip Tealâ Semud kavmine azabın geldiğini beyandan sonra azabın keyfiyetini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Peygamberlerine iman etmedikleri sebebiyle nefislerine zulmeden kimseleri dehşetli sayha tuttu. Binaenaleyh; onlar sabah vakti evlerinde Ölü olarak bulundular. Keenne berhayat olarak o hanelerde hiç sakin olmamışlar gibi bulundular. Agâh olun ki, Semud kavmi Rablerine küfrettiler. Tekrar agâh olun ki, rahmet-i ilâhiyeden uzak olmak Semud kavmi için mevcuttur.]

Yani; ehl-i imana necat verecek ve kâfirler üzerine nazil ola­cak azabın zamanı gelince gecenin nısfında Cibril-i Emin emr-i ilâ­hi üzerine dehşetli bir sayha edince o dehşetli şada kâfirleri ihlâk etti ve sabah vakti kâfirler hanelerinde keenne hiç sakin olmamış­lar gibi meyyit olarak bulundular ve dünyaya hiç gelmemiş gibi hayatlarından bir eser görülmedi. Agâh olun ki, Semud kavmi, envâ'-ı nimetleriyle terbiye eden Rablerine küfrettiler ve onların hallerinden mütenebbih olmak lâzımdır. Çünkü rahmet-i ilâhiye­den uzak olmak; Semud kavminin küfürleri sebebiyle istihkakla­rıdır.

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran sayhanın kemâl-i mehabetin­den hepsinin ödleri patlamak suretiyle ölmüşlerdir. Yahut sayhay­la beraber berk-ı şedid zuhur ederek cümlesini yakmak suretiyle helak olmuşlardır. Yahut sayhanın şiddetinden dalgalanan hava­nın onları şiddetle çarpmasından helak olmuşlardır. Velhasıl say­hayla helakleri nass-ı Kur'an'la sabit olup lâkin helakin keyfiyeti ihtilaflıdır.

Bu âyet-i celile Semud kavminin kemâl-i sür'atla helak olduk­larını beyan eder. Zira; bir gece içinde o beldede hiç ikaamet et­memiş gibi ölüvermek şiddetle ve tez vakitte helak olduklarına açıktan delâlet eder.

Semud kavminin helaklerine sebep; Rablerine küfretmeleri olduğunu Cenab-ı Hak sarahaten beyân buyurmuştur ki, insanları küfrü irtikâptan tehdid olsun ve onlarm fezâhatlarmı âleme ilân için esmâ-yı hüsna içinden Rab ism-i şerifi varid olmuştur. Çünkü; Rab ismi enud'-z nimetle terbiyeyi müş'ir olduğundan Cenab-ı Rabb-ül Âlemine şükretmek vacipken onların küfretmeleri cina-yet-i azîme olduğundan helaklerini mucip olduğu gibi rahmet-i ilâhiyeden uzak olmalarını dahi mucip olduğu beyan olunmuştur.

Hulâsa;   Semud kavminin helaki şiddetli sayhayla olduğu ve sayha gelince hiç dünyaya geimemiş gibi meyyit olarak bulunduk­ları ve onların Rablerine küfredip rahmetinden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[75]

 

Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan dör­düncüsü olan İbrahim (A.S.) m kıssasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim kî, muhakkak bizim resul­lerimiz İbrahim (A.S.) a müjdeyle geldiler. Selâm söylediler. İb­rahim de onlara selâmla mukaabele eyledi.]

Yani; kavm-i Semud'un helak ve inkırazlarından sonra Lût (A.S.) in kavminin tuğyanları tezayüd ettiği cihetle helaklerinin zamanı hulul ettiğinden bizim resullerimiz kendine bir veled ihsan olunacağını ve kavm-i Lût'un helak olacaklarını tebşirle İbrahim (A.S.) a geldiler. İbrahim (A.S.) a mülakatları esnasında «Bizden selâmet senin üzerine olsun. Zira; sana ta'zîm için selâm ederiz.» dediler. İbrahim (A.S.) da onlara mukaabele olarak «Benim tara­fımdan da size selâm olsun» dedi.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanlarma nazaran rusüI-ü kiramla murad; melâikedir. Adedinin yedi veya dokuz veya­hut on bir olmasına dair rivayet mevcutsa da esah olan (İbn-i Abbas) Hazretlerinin rivayeti veçhile üçtür ki, onlar da Cebrail, Mikâil ve İsrafil'dir; Bunlar güzel delikanlı suretinde geldiler ve âyette beyan olunduğu veçhüzere İbrahim (A.S.) a selâm verdi­ler. Bu rivayetin sıhhati kaaideye de muvafıktır. Çünkü; rusül lâfzı cemi'dir. Ekall-i cemi* de üç olduğundan İbrahim (A.S.) a ge­len rusülün üç olduğu muhakkak ve üçten yukarı olduğu meş­kûktür.

Bü§rale murad; çocuk olacağım beyandır. Zira; İbrahim (A.S.) la zevcesi Sare (R.A.) çocukları olmaktan ümitlerini kestikleri cihetle meleklerin İshak ve İshak'tan sonra Ya'kub (A.S.) iri doğacaklarını beyan etmeleri onlar hakkında büyük tebşirattı. Yahut b ü § r a ile murad; Lût (A.S.) m necatı ve kavm-i Lût'un helakini Kaber vermeleridir. Çünkü; İbrahim ve Lût (A.S.) in ar­zuları o kavm-i habisin habasetlerinin izalesi ve yeryüzünün on­ların fesadından hâlî kalması olduğundan arzularına muvafık ola-.rak kavm-i Lût'un helak olacaklarını meleklerin haber vermeleri İbrahim (A.S.) hakkında büyük bir müjde olduğundan bu cihetle de meleklerin büşra ile geldikleri beyan olunmuştur.

Bu âyet-i celile müsafir olan kimsenin vazifesi selâmla başla­mak ve hane sahibinin vazifesi de selâmla mukaabele etmek oldu­ğuna delâlet eder. Zira; İbrahim (A.S.) a melekler herşeyden ev­vel selâmla mükâlemeye başladıkları gibi İbrahim (A.S.) m da on­lara selâmla mukaabelede bulunduğunu Cenab-ı Hak beyan buyur­muştur. Kur'an'da Vacip Tealâ'nın beyanı bize ta'lim için oldu­ğunda şüphe yoktur. Çünkü; selâm lâfzında selâmetle duâ olduğu gibi selâm teâtî eden iki kimse arasında muhabbet olup adavet ol­madığına delâlet ettiğinden diyanet-i İslâmiyede ehl-i imanın yek­diğeriyle selâm alıp vermeleri meşru kılınmış ve selâm vermek sünnet ve selâmı almak farz olmuştur. Binaenaleyh; selâm alıp vermek rıza-yı ilâhiye muvafık eski bir merasinı-i diniye ve pey-gamberan-ı izam hazeratmdan ve meleklerden mevrus bir usul-ü kadime olduğuna bu âyet delâlet eder. Şu halde selâmın gayrı, merasim bid'attır.[76]

 

Vacip Tealâ meleklerle selâm alıp verdikten   sonra İbrahim (A.S.) in müsafirlere ikramını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Meleklerle selâmlattıktan sonra kebap olmuş bir dana getirmekte İbrahim (A.S.) meksetmedi. Hemen müsafirlere ikram ol­mak üzere bir dana getirdi. Vakta ki, İbrahim (A.S.) müsafirlerin ellerini pişmiş danaya uzatmadıklarını görünce onlarm taamı ye­mediklerini sevmedi ve onlardan korktu. Melekler İbrahim (A.S.) in korktuğunu bilince «Korkma yâ İbrahim! Biz korkacak kimse­ler değiliz. Zira; taraf-ı ilâhîden Lût kavmine gönderilmiş resulle­riz» demekle İbrahim (A.S.) in korkusunu izale ettiler.]

Fahri Râzi'nin beyanına nazaran on beş günden beri İbrahim (A.S.) a müsafir gelmemişti. Vakta ki, görmediği güzel simah mü-safirler gelince hane-i saadetinde hazır bulunan pişmiş ve kızar­ış* yağı damlar bir dana kebabını getirmekle müsafirlere taamla ikrama koştu ve aldı, getirdi/ Fakat müsafirlerin yemediklerinden huylandı (şüphelendi). Çünkü; müsafirlerin hane sahibinin taa­mını yememesi hane sahibini şüpheye düşürmek âdettir ve sevil­mediğine emmaredir. Binaenaleyh; İbrahim (A.S.) onların taama el uzatmadıklarını göçünce «Acaba bir kötülük mü murad ediyor­lar?» diyerek korktu ve melekler korktuğunu bilince hakikat-ı hâli beyan ettiler.

İbrahim (A.S.) müsafiri sever çok ikram eder, son derece se-hâya malik ve ulüvv-ü cenab sahibi bir nebiyy-i zişandı. Hafta mü­safir gelmediği günlerde yollara çıkar müsafir arar ve yolda giden müsafirleri ikram etmek üzere hanesine çevirirdi. İşte şu âdetine binaen ve müsafirler gelince zaman geçirmeksizin tandırda [77] kı­zarmış hazır bulunan dana kebabını almış getirmişti ve elyevm badiyede Araplar beyninde aziz müsafire bu nevi kebapla ve İbra­him (A.S.) in mesleği üzere ikram etmek âdet-i meşhuredendir.

Müsafire ikram; şeriat-ı Muhammediyede dahi meşhur ve âdât-ı müstahsenedendir. Maatteessüf zamanımızda bulunan birta­kım akıldan ârî ve mecânînvârî menhus, dünya ve âhiret müflis­leri müsafirperverliğe ta'n eder ve Avrupa'yı taklit ve Avrupa'da müsafire bakmadıklarından bahsederler. Allahü Tealâ'yı bilmez ve peygamberi tanımaz ahlâk-ı seyyieyi ahlâk-ı hasene gibi tanır kimseler Allah'ın müsafirperverliği sevdiğinden ve peygamberan-ı kiramın sevmek âdetleri olduğundan bahsetmezler. Çünkü; bil­mezler ki, bahseylesinler. Şeriat nedir, insaniyet neden ibarettir? Haberleri bile yoktur, cahil ve birtakım âdât-ı efrenciyeyi tahsin eden kimselerdir ve bu gibilere söz duyurmak ihtimali de yoktur. Zira; cehli mürekkeptir. Bilmez ve bilmediğini dahi bilmez ve bi­lirim iddiasında olduğu gibi kendini ukalâdan sayar. Binaenaleyh; kimsenin sözünü dinlemez. Şu kadar ki, firenklerin ağzından bir-şey duymuşsa onu beller ve onunla amel etmek ister. Çünkü; Müs­lümanlıktan çıkmış, açıktan firenk olamamış ve olamadığına esef eder. Camisiz ve kilisesiz arada kalmış birtakım ukalâ taslağıdır­lar. Ne çare ki, bu gibiler millet-i İslâmiyenin ahlâkını ifsad et­mişlerdir.

İbrahim (A.S.) in müsafirlerden korkusu ne kadar kalbindey-se de ziyadece korktuğundan korku alâmetleri yüzünde belli oldu­ğu cihetle melekler korkusunu idrak ederek korkmamasını tavsiye etmişlerdir.

Elyevm badiyenişin olan akvam arasında bir haneye gelen müsafirin yemesinden ve içmesinden memnun olurlar ve eğer ye­mez ve içmezse onu iyi saymazlar ve düşman olmak ihtimalini ve­rirler. O gibi müsafirlerden çekinirler. Çünkü; «Bir fincan kahve­nin kırk sene hatırı sayılır darbımeseli akvam arasında meşhur ol­duğundan yiyen ve içen müsafirlerden korkmazlar. İşte İbrahim (A.S.) da müsafirlerin taam yemediklerinden korkmuştu. Lâkin melekler derhal hakikati beyanla o korkuyu izaleye çalıştılar. Bi­naenaleyh müsafir; hane sahibine hakikati beyanla şüphesini iza­le etmek lâzımdır.[78]

 

Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) la konuştukları sırada perde arkasında bulunan Sare (R.A.) nın halini beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) in haremi Sare (R.A.) perde arkasında ayak üzerinde duruyordu. Şu muhavere üzerine güldü. Biz Azîmüşşan melekler vasıtasıyla Sare'yi İshak ve İshak'ın arkasından Yâ'kub'-un doğacaklarını beyanla tebşir ettik.]

Sare (R.A.) İbrahim (A.S.) m haremi ve amcasının kızıdır. Bu muhaverede perde arkasında bulunuyordu. Yahut İbrahim (A.S.) şeriatında tesettür-ü nisvanla emir olmadığından mecliste hazır ve İbrahim (A.S.) müsafirlerle oturuyor, Sare de müsafir-lere hizmet etmek üzere ayakta duruyordu. Gülmesine sebep; me­leklerin İbrahim (A.S.) a korkma demelerinden mesrure olmasıdır. Yahut bazı rivayete nazaran melekler huzur-u İbrahim'e gelmez­den evvel Sare (R.A.) İbrahim (A.S.) a «Sen amcan oğlu Lût'u yanına getir. Zira; Lût'un kavmi günah işlemekte, cürüm ve cina­yette ileri gittiler. Binaenaleyh; onlara yakında gazab-ı ilâhi nazil olacak. L,ût onların içinde bulunmasın» demişti. İkisi arasında geç­miş olan-şu sözler akabinde meleklerin Sare'yi tasdik ve sözünü te'yid etmelerinden zaruri Sare'ye bir gülmek geldiğinden gülmüş­tü. Yahut bir taraftan kavm-i Lût'a azap geleceği beyan olunurken diğer taraftan da onların son derece gaflette olmalarından gülmüş­tür. Yahut İbrahim (A.S.) in birçok etbâ'ı, a'vanı, hizmetkârları, çiftçileri ve çobanları mevcutken bu kadar kalabalık arasında üç müsafirden korktuğuna gülmüştür. Zira; birçok etbâ' arasında üç kişiden korkmak âdette gülünçtü. Yahut meleklere taam gelince "Biz taamı parasız yemeyiz, parasını veririz» demişlerdi. İbrani™ (A.S.) da «Bizim taamın parası evvelinde Allah'ın ismini zikir ve âhirinde hamd ü sena etmektir» deyince Cebrail Mikâü'e «Bu zat Allah'ın dost ittihaz etmesine şayandır» demesi üzerine Sare gül­müştür. Velhasıl Sare (R.A.) meleklerle İbrahim (A.S.) in soh­betlerinden memnun olduğu cihetle gülmüştür ve güldüğü kafi­dir. Zira; sarahta-ı nassla sabittir. Amma hangi noktasına güldü, o ciheti meşkûktür ye insanlarda sevdiği şeye gülmek âdettir. Hz. Sare de haslet-i insaniyesini icra etmiştir.

Hulâsa; meleklerle İbrahim (A.S.) in konuştuğu zaman Sare'-nin ayak üzerinde bulunduğu ve onların muhaveresine güldüğü ve melekler vasıtasıyla Cenab-ı Hakkın İbrahim (A.S.) ı İshak ve İs-hak'ın arkasından Ya'kub (A.S.) in dünyaya geleceklerini beyanla tebşir ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[79]

 

Vacip Tealâ meleklerin İbrahim (A.S.) ı ve Sare'yi çocukları olacağını beyanla tebşir etmeleri üzerine Sare (R.A.) in sözünü beyan etmek üzere buyuruyor.

[Sare (R.A.) «Helak bana olsun ki, ben kadın olduğum halde çocuk doğururum mu ve şu zat-ı şerif de ihtiyar olduğu halde be­nim kocamdır. Muhakkak şu söylediğiniz söz elbette bir açıp şey­dir ki, âdetin hilafıdır» dedi.]

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile bu muhavere .esna­sında İbrahim (A.S.) yüz yirmi yaşında ve Sare doksan dokuz ya-şındaydılar. Binaenaleyh;. Sare (R.A.) kemâl-i hacalet ve taaccü­bünden naşi «Nasıl olur ki, benim gibi çocuktan kesilmiş bir ka­dın çocuk doğurabilir? Halbuki kocam da sinn-i şeyhuhattedir. Şu halde bu söylemiş olduğunuz şey gaayet ga'riptir» dedi.

Şu kadar ki, Sare'nin taaccübü âdete nazarandı. Yoksa kud-ret-i ilâhiyede taaccüp değildi. Zira; kudretullahı ve herşeyin kud-retullah tahtında olduğunu ve kudretullaha karşı bir mani olma­dığını bilirdi. Binaenaleyh; Sare'nin taaccübü kudretin te'sirinde değildi. Fakat âdette ihtiyar kadından çocuk meydana gelmediğin­den kendi gibi bir ihtiyardan oğlan doğacağını melekler haber verince bu harikuladeden istiğrab ettiği için taaccübünü izhar etmiş­tir. Binaenaleyh; Sare'nin bu taaccübünde günah yoktur.

Hulâsa; melekler İbrahim (A.S.) a Sare'den oğlu olacağını tebşir edince bu tebşiri işiten Sare (R.A.) nın iki ihtiyar pir-i fa­niden çocuk doğacağına istiğrab ve hacaletini izhar için kendine helakle dua ettiği ve kendinin ihtiyar kadın olup zevci İbrahim (A.S.) m da şeyh-i fani olduğunu zikirle istiğrabının menşeini be­yana müsaraat eylediği ve şu tebşirat gaayet acîp âdette istiğraba şayan olduğunu beyan ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.

Âdette çocuk rutubetten hasıl olup gerek İbrahim (A.S.) ve gerek haremi Sare yaşlarının kemâline vusulüne binaen bilkülli-ye rutubetleri çekilip kurumuş ağaç menzilinde oldukları halde bunlardan çocuk doğacağı âdetin hilafı ve hatıra gelmeyen birşey olduğu cihetle Sare (R.A.) «Bu ne garip şeydir?» dedi ve garabe­tini de kendinin acûz yani amelden kalmış ihtiyare ve zevcinin de şeyh-i fanî olmasım beyanla ispat etmiştir.[80]

 

Vacip Tealâ Sare'nin   taaccübünü- beyandan    sonra Sare'nin taaccübüne karşı meleklerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Melekler «Yâ Sare! Sen Allah'ın emrine taaccüp mü eder­sin? Allah'ın rahmeti ve herekâtı sizin üzerinizedir ey ehl-i heyt-i nübüvvet! Zira; Allahü Tealâ'nm ef'âli memduh ve.cümlenin mah-mududur ve Allahü Tealâ ulu ve şeref sahibidir. Binaenaleyh; itaat ve inkiyad eden kullarını arzularına îsâl eder» dediler.]

İbrahim (A.S.) üzerine meleklerin gelip gittiğini müşahede ederken ve birçok harikulade mucizelerin zuhurunu gördüğü halde meleklerin ljeyan ettiği harikuladeye Sare'nin taaccübünü melek­ler çok gördüklerine işaret için inkâra delâlet eden hemze-i istifhamla emr-i ilâhide Sare'nin taaccübünü inkâr ve taaccüple karşı­ladılar ve dediler ki «Sen Allah'ın emrine taaccüp mü ediyorsun?» İbrahim (A.S.) in ehl-i beyti üzerine Allah'ın lutf u ihsanı ve en-vâ'-ı nimetlerini cami' bereketlerin nazil olduğunu beyanla Sare'­nin taaccübüne mahal olmadığını beyan etmişlerdir. Yani «Al­lah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinize nazil olduğunu her vakit görüp durduğun halde ve birtakım harikaların zuhurunu Cenab-ı Hakkın size tahsis buyurduğunu bilirken neden taaccüp ediyorsun? Bu misilli harikalar görmediğin birşey midir ki, taac­cübe sebep oluyor?» dediler.

Ehl-i beyt tabiri hanedan-ı İbrahim'i meth ü sena içindir. Al-lahü Tealâ'nm mahmud, mecd ü kerem, fazl u ihsan sahibi bir ulu olduğunu beyan etmek «Yâ Sare! Allahü Tealâ herşeye kaadir bir hallâk-ı âlem olunca sana bir oğlan halkedip seni bu nimetle dahi mütena'im kılacağından mı taaccüp ediyorsun?» demektir.

Hulâsa; melekler Sare'nin taaccübünden taaccüp ettiler ve «Siz ehl-i beyt-i nübüvvet olduğunuz için Allahü Tealâ size herkes­ten ziyade birtakım nimetler vermesi yeni görülmüş birşey mi ki» demekle Sare'nin taaccübünün Önünü aldılar. Bu misilli harikalara nail olamayan âhad-ı nasa nazaran bu gibi harikaya taaccübün çok görülmeyeceğine dahi işaret etmişlerdir.[81]

 

Vacip Tealâ şu sözlerden sonra İbrahim (A.S.) dan korku gi dip sükûnet geldiğini ve Lût kavmi hakkında mücadeleye girişti­ğini ve hilimle muttasıf olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki İbrahim'den korku gitti ve mesrur    olacağ   müjde gelince İbrahim (A.S.) kavm-i Lût hakkında bizim resullerimizle söz söyleşmeye başladı. Zira; İbrahim (A.S.) muhakkak sabırlı ve bir işte acele etmez ve günahlara çok teessüf edici ve her halinde Allah'a rücû' edicidir.]

Yani; melekler tarafından ibrahim (A.S.) a korkmaması tav­siye olunup İshak (A.S.) m Sare'den doğacağı da tebşir olununca Hz. İbrahim'den korku gitti, yerine sürür geldi ve kavm-i Lût'un ıslah-ı hâl edecekleri ümidine binaen Lût kavmi hakkında melek­lerle mücadeleye başladı ve onlar hakkında şefaat etmek istedi. Zira; İbrahim; ahz-ı intikamda acele etmez, halimdir. Binaenaleyh; bilcümle musibetlere sabredici ve nastan sadır olan günahlara çok keder edici ve cemi' işlerinde Allah'a rücû' edicidir.

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile İbrahim (A.S.) in mücadelesi; meleklerledir, Cenab-ı Hak'la değildir. Bu mücadele halka rikkat-ı kalbinden ve şefkat ü merhametinden ve şefaat-ı hasene kabilinden olduğundan mücadele-i müstahsenedir, yoksa indeşşeri' mezmum olan mücadele değil ki, «İbrahim (A.S.) nasıl mücadele eder» unvanında suâlvârid olsun, bu suâl varid olmaz. Çünkü mücadele; meleklerle mezhepte mücadeledir. Zira; melekler taraf-ı ilâhiden kavm-i Lût'un ihlâkine me'raur olduklarını beyan edince İbrahim (A.S.) emr-i ilâhi emr-i mutlak olup emr-i mutlak da acele icab etmeyeceğine binaen te'hiri caiz olacağını ileri sürdü ve «Bir müddet-i muvakkatada te'hir ederlerse belki kavm-i Lût ıslah-ı hâl ederler» demişti. Melekler ise ihlâkla emir, fevrî yani aceleyi icabettiğini beyan etmeleriyle bir mübahase kapısı açıldı. Binaenaleyh; bu mübahase meşru bir mübahase olduğundan İbra­him (A.S.) hakkında «Gayrımeşru mübahaseye cüret etti» diyen zındıkların sözleri merduddeki hiIm ; çok sabretmek ve kusur eden kim­seden intikaama sürat etmeyip intikaamını te'hir etmektir. ' âhü enini çok olup nâsın kötü hallerine teessüf etmek­tir. rücû' edici demektir ki, cümle umurunda Allah'a

müracaat edici olduğunu beyandır. İbrahim (A.S.) ı şu sıfatlarla tavsif etmek; mücadelenin menşeinin halka rikkat-ı kalbi ve şef­kat ü merhamet eseri olduğunu'-beyandir". Ytih-ffît İbrahirfı  kavm-i Lût'un ihlâkiyle emrin şeraitinden sual etmişti. Melekler ihlâkin şartlarını beyan edince İbrahim (A.S.) ihlâkin şartları he­nüz tahakkuk etmediğinden bahsetti. Melekler de şartların tahak­kuk edip ihlâkin zamanı geldiğinden bahsettiler. İşte mübahase bu cihetle cereyan ettiğinden İbrahim (A.S.) hakkında caiz bir mü-bahasedir, yoksa tecviz olunmadık bir mübahase değildir. Eğer tevciz olunmadık bir bahis olmuş olsaydı mücadeleyi beyandan sonra Cenab-ı Hak İbrahim (A.S.) ı hilmle, inabeyle tavsif buyur­maz ve sena etmezdi.

İbrahim (A.S.) in kendi halım olduğundan meleklerden de kavm-i Lût hakkında halîm olmalarını taleb etmiştir. Çünkü; bir insan hangi sıfat ve tabiat üzere olursa herkesin o sıfat ve tabiat üzere olmasını arzu eder. Binaenaleyh; kavm-i Lût'un ihlâki hak­kında meleklerin acele etmeyip teenni ile davranmalarını teklif etti. Melekler bu teklifi kabul etmeyip acele edeceklerini beyan edince   dayanamayıp âh ü enine başladığı cihetle    Cenab-ı Hak olduğunu beyanla sena etmiştir.

Melekler Hz. İbrahim'in teklifini kabul etmeyince âh ü enine suratla beraber bu azabın kavm-i Lût'tan defi hakkında Cenaj>ı Hakka rücû' ettiğini beyan için Vacip Tealâ inabe sıfatıyla dahi İbrahim (A.S.) ı sena buyurmuştur.

Hulâsa; Hz. İbrahim'den korku zail olup müjde gelince kavm-i Lût hakkında mübahaseye giriştiği, hilim, âh ü enin ve Cenab-ı Hakka rücıV sıfatlarıyla muttasıf olduğu ve her müminin bu sıfat­larla Tiiuttasıf olması lâzım geldiği bu âyetten müstefad olan fevaid cünılesindendir.[82]

 

Vacip Tealâ İbrahim (A.S.) in mücadelesi üzerine varid olan emr-i ilâhiyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[İbrahim (A.S.) meleklerden Lût kavminin Makinin te'hirini taleb edince melekler İbrahim (A.S.) a «Ey İbrahim! Lût kavmi hakkında mücadeleden vazgeç, terket mücadeleyi. Zira; Rabbin Tealâ'nın onların helaklerine dair olan emri geldi. Onların ma'si-yette devamlarından dolayı kaza-yı ezelî zuhur edecektir. Çünkü; hükm-ü ilâhi hilâfında birşey olmak ihtimali yoktur. Binaenaleyh; onlara reddine ihtimal olmayan bir azap gelecektir. Boşa yorulma, vazgeç mücadeleden» dediler.]

Yani; melekler «Onların ıslâhını gözetmekte fayda yoktur. Zi­ra; ıslah-ı hale teşebbüsleri yok ki, ıslah olsunlar da azap reddolun-sun. Eğer ıslah-ı hâl edecek olsalardı Cenab-ı Hak azaplarına kafi hüküm vermezdi» demekle mücadeleyi bırakmasını İbrahim (A.S.) dan rica ettiler ve bu mücadelede ısrarın faydası olmayacağını iki cihetle ispat ettiler ki, birincisi; bunların ihlâkine emr-i ilâhinin gelmesi, ikincisi de reddolunmaz bir azabın on­lara gelici olmasıdır. Bu iki delilin herbirini ve lâ­fızları gibi edat-ı te'kidle takviye ve tevsik ettiler.

Hulâsa; meleklerin İbrahim (A.S.) a «Vazgeç bu ısrardan yâ İbrahim! Zira; onların helaklerine dair Rabbin Tealâ'nın emri gel­di ve onlara reddi mümkün olmadık bir azap gelecektin» dedikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[83]

 

Vacip Tealâ, melekler kavm-i Lût'un helakine dair sudur eden emr-i ilâhinin kafi olduğunu beyandan sonra İbrahim (A.S.) a veda' edip Lût (A.S.) m hane-i saadetine geldiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki, bizim resullerimiz Lût (A.S.) a gelince Lût (A.S.) onların gelmesini iyi saymadı ve onları muhafaza hususunda takati daraldı ve «Şu gün bir müşkül gündür» demekle müzayaka içinde kaldığım izhar etti.]

Yani; İbrahim (A.S.) m müsafirleri ve Allahü Tealâ'nin resul­leri olan melekler Hz. İbrahim'e vedayla Lût (A.S.) m huzuruna gelince Lût (A.S.) onların gelmesini iyiliğe alâmet addetmedi ve ruhu daraldı ve «Bugün müşkül bir gündür» dedi.

Fahri, Râzi ve Kaazfnin beyanları veçhile melekler genç ve parlak delikanlı suretinde müsafir geldiklerinden dolayı Lût (A.S.) sıkılmıştı. Çünkü; müsafirlefin halleri kavm-i Lût'un arzu­larına muvafık olup onlar kötülük kasdederlerse müdafaadan âciz kalacağını zannetmesine binaen esef edip daralıyordu. Gelenlerin melek olup.kavminin helaki onların elinde bulunduğunu bilmiyor­du. Binaenaleyh; bu surette müsafirlerin gelmesini iyiliğe alâmet saymadığından kalbi daraldı, me'yus ve mükedder oldu. Çünkü; müsafirler gaayet güzel ve tenasüb-ü a'zâya malik, letafet ve melâ-hat sahibi genç ve sakalsız beni Âdemden delikanlı suretinde gel­diklerinden muhafazaları hususu Lût (A.S.) a pek güç gelmişti ve müsafirleri hanesinden de çıkaramadı. Yani «Gidin, siz burada ola­mazsınız» diyemedi. Çünkü; müsafiri adi insafı olan bir kimse bile reddedemez, nerede kaldı ki, Lût (A.S.) gibi bir peygamber-i zişan reddetsin. Elbette reddedemedi ve kavminin habasetini ve hücum edeceklerini bildiğinden büyük bir müşkülât ve. suûbet içinde kal­dı. Zira; müsafirlere gidin dese olmaz ve kavmine siz durun dese durmaz, binaenaleyh; nefsi daraldı ve ne yolda idare edeceğini dü­şünüyordu.

kuvvet ve kudret manâsına olduğuna nazaran ma-nâ-yı nazım: [Müsafirleri muhafaza hususunda kudreti tükendi ve müdafaaya kuvveti kâfi olamayacağını bildiğinden müsafirlerin gelmesi Lût (A.S.) a keder verdi] demektir;.

Hâzin, Medarik ve Nişâbûrî'nin beyanlarına nazaran öğle vakti bir tarlada iş işlerken müsafirler Lût (A.S.) in yanına geldiler ve müsafir olmak istediler. Lût (A.S.) bittabi* reddedemedi Binaena­leyh; hanesine götürmeye karar verdi. Yola çıktılar, fakat Lût (A.S.) müsafirlerle kavmi arasında bir münasebet göremediğinden kavminin halini bir nebze anlatmak istedi ve dedi ki «Bu karye ahalisinin hallerini bilir misiniz?» Müsafirler «Nedir halleri?» di­ye suâl ettiler. Lût (A.S.) «Yeryüzünde bu karye ahalisinden şerir bir ahali yoktur» demesi üzerine Cibril-i Emin arkadaşlarına «Şahit olun» demiş, meğer Allahü Tealâ «Lût (A.S.) kavminin aleyhine dört defa şehadet etmedikçe ihlâk etmeyin» buyurmuştu. Şu halde birinci merrede kavminin aleyhine Lût (A S.) in şeha-detine şahit olun demek istemiştir. Bu minval üzere üç defa dahi şehadet vuku bulmuş ve Lût (A.S.) m hanesine karyenin arka ta­rafından kimse gömleksizin gelip girdiklerinde Lût (A.S.) in kâ­fire haremi Hz. Lûtla beraber üç delikanlının haneye geldiklerini komşularına haber verir.[84]

 

Vacip Tealâ, bu haber üzerine kavminin müsafirleri yakala­mak üzere hücum ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Lût (A.S.) in kavmi müsafirlerin geldiğini ve müsafirlerin kendi efkâr-ı fâsidelerine muvafık olduğunu haber alınca Lût (A.S.) m hanesine girmek üzere süratle geldiler. Bundan evvel de âdetleri kötü amel işlerlerdi. Müsafirlere de aynı ameli işlemek üzere geldiler.]

sıkışa sıkışa birbirini kakarak seğirtmektir. Çün­kü; onlar müsafirleri haber alınca içlerinden birçok kimseler bir­birlerine basarak ve kakarak hane-i Lût'un etrafım çevirmişler, içeriye girmek için hanenin etrafını dolaşırlar, girmeye fırsat arar­lar ve Lût (A.S.) a hile yapmak isterlerdi. Zira; bunlar şeriattan çıkmış, aklın ve naklin kabul etmediği livata gibi bir günahı işle­meyi kendilerine âdet edinmiş birtakım erazil olduklarından âr, namus ve hayayı büsbütün terkederek açıktan fuhşiyatı işler ve perva etmez bir hale geldiklerinden eceli gelen kimsenin kan gözü­nü bürüyerek ne yaptığını bilmediği gibi bunların da helak olacak­ları zaman geldiğinden kudurmuş kelpler gibi açıktan saldırmaya başlamışlardı ve Lût (A.S.) a eza etmekten çekinmediler, nasihat dinlemediler ve akıbet canlarını Cehennem'e gönderdiler.

Lût kavminin bu müsafirler gelmezden evvel de böyle fuhşi-yata meyi ü muhabbetleri olup fırsat düştükçe işlemekten hâlî kal­madıklarına ve her zaman bu kötülük   için sa'yettikî erine işaret zımnında istimrara delâlet eden muzari sıygasıyla va-rid ve bunların kötü amelleri yalnız livataya münhasır olmayıp birçok daha kötü amelleri   işlemek âdetleri   olduğuna işaret için

lâfzı cemi' sıygasıyla nazil ve evvelden beri âdetleri ka­bahat olduğuna işaret için geçmiş zamana delâlet eden kelimesi varid olmuştur.

Hulâsa; müsafirler Lût (A.S.) in hanesine gelince fuhşiyata münhemik olan kavmi koşa koşa Lût (A.S.) m hanesi etrafına gel­dikleri ve bundan evvel âdetleri seyyiat işlemek olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[85]

 

Vacip Tealâ Lût (A.S.) in kavmine müdafaadan âciz olduğu nu görünce müsafirlerin kemâl-i muhafazasına gayret ve hamiye tinden naşi irad etmiş olduğu kelâmını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavm-i Lût müsafirlere su-i kasdetmck üzere hane-i Lût'a hücum edince Lût (A.S.) kemâl-i gayretinden kavmine na s İha ta başladı ve dedi ki, «Ey kavmim! Şu sizin zevceleriniz benim kiz-lanmdır. Sizin için onlar tahir ve temizdirler, size onlar helâldir. Binaenaleyh; haramı ve bilhassa böyle aklın ve naklin kabul etme­diği bir habaseti irtikâba sizin için ihtiyaç yoktur. İhtiyaç olmadığı halde bu cinayeti irtikâb etmekte Allah'tan korkun ve bu gibi kötü fiili işlemekten vazgeçin ve müsafirlerim hakkında âleme karşı beni rüsvâ ve müsafirlerime karşı mahcub etmeyin ve sizden hiç mi aklı başında bir kimse yoktur?» demekle kavmini irşada çalıştı ve insafa davet etti.]

Beyzâvî, Fahr-i Râzi ve Hâzin'in beyanlarına nazaran bu âyet­te b e Tiatla murad; Lût (A.S.) m kavminin zevceleridir: Çün­kü; her nebi ümmetinin dinde pederi olduğundan Lût (A.S.) in kavminin nisvanına «Benim kızlarımdır» buyurması sahihtir. Ya­hut oenatla murad; sulben kendi kerimeleridir. Çünkü; bun­dan evvel kendi kavminden kerimelerine talib olanlar olmuşsa da kavminin ahlâk-ı seyyielerinden dolayı vermemiş ve kerimelerine onları küfüv saymamıştı. Ve lâkin şimdi müsafirleri muhafaza uğ­runda kerimelerini tezvic edeceğini onlara söyledi. Yeter ki, mü-safirlere taarruzdan vazgeçsinler. Gerçi Lût'un kerimeleri mümine ve tezvicini teklif ettiği kimseler kâfirlerse de şeriat-ı Lût'ta mü­mine bir. hatunu kâfir bir kimseye tezvic etmek memnu' değildi. Binaenaleyh; şu teklif de şeriata muhalefet olmadığından sahihti. Mümine hatunu kâfirlerin tezevvücü din-i İslâmın zuhuruna kadar imtidad etmiştir. Hatta bunun hürmetini beyan eden âyet nazil ol­mazdan evvel Resulullah'm kerimesi Zeynep (R.A.) yi müşrik olan (Eb-il As) ve diğer kerimesini Ebuleheb'in oğlu (Atebe) te-zevvüc etmişlerdi. Sonra bu hüküm nesholundu. Binaenaleyh; bi­zim şeriatımızda kâfir olan bir kimse mümine olan bir hatunu ni­kâh edemez.

Bazı rivayete nazaran kavmi Lût, Lût (A.S.) in hanesine gir­mişler ve lâkin müsafirlerin bulunduğu hücreye girememişlerdir. Zira Cibril-i Emin kapının arkasına elini tutmuş ve kapıyı kırmış-larsa da Cibril-i Emin elini yüzlerine sürünce gözleri görmez ol­muş. Bunun üzerine «Lût (A.S.) evine birtakım sahirler koymuş, âleme fitne ilkaa ediyor» diyerek çekilip gitmişlerdir.

Hulâsa; Lût (A.S.) in müsafirleri kurtarmak için her türlü esbaba tevessül ettiği, taife-i nisvana işaret ederek «Bunlar b.enim kızlarımdır» dediği, helâl olan hatunlardan kaza-yı şehvet etmek daha tahir olduğunu beyanla fena fiilden vazgeçmelerine çalıştığı, "Allah'tan korkun, müsafirlerim hakkında beni rüsvâ etmeyin ve sizden hiçbir akıllı kimse yok mu?» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[86]

 

Vacip Tealâ.Lût (A.S.) in «Kızlarımı size nikâh edeyim» de­mesi üzerine kâfirlerin sözlerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Lût (A.S.) m müdafaasına ve nasihatına karşı kavmi, «Yâ Lûi! Allah'a yemin ederiz, sen bilirsin ki, senin kızlarında bizim hakkımız ve onlara ihtiyacımız yoktur. Bizim ne murad ettiğimizi suret-i kafiyede sen bilirsin" demekle nasihatim ve teklifini red­dettiler.] Maksatlarının fuhşiyat olup fuhşiyattan vazgeçmeyecek­lerini beyan ve maksatlarının terviç olunmasında ısrar ettiler.

İnsanların müptelâ oldukları kötü fiilden vazgeçmesi ekseriya müşkül olduğundan Cenab-ı Hak'tan iptilâdan muhafazasını istir­ham etmek bir vazife-i diniyedir. İptilâdan sonra da nefsini kesirle arzusuna mütabaat etmemek cihetine sarf-ı makderet etmekle ne­fisle mücahede vaciptir ve illâ akıbeti'helak ve rüsvalıktır. Bina­enaleyh; ileride beyan olunacağı veçhile kavm-i Lût'un da akıbet­leri helak ve rüsvalıktan ibaret oldu.

Bu âyet-i celile Lût (A.S.) in nikâhla kendi kızlarını teklif et­tiğine delâlet eder. Zira; kavmi Hz. Lût'un «Şunlar benim kızla-rımdır, size tahir ve temizdir» demesine cevap olarak «Senin kız­larına bizim ihtiyacımız ve onlarda hakkımız yoktur» diyerek ce­vap vermişlerdir. Bu cevapları, Hz. Lût'un kendi kerimelerine işa­ret ettiğine delâlet eder.[87]

 

Vacip Tealâ Lût (A.S.) m kavmi söz dinlemeyip maksatlarını terviçte ısrar edince Lût (A.S.) m sözünü beyan etmek üzere buyuruyor..

[Lût (A.S.) «Sizi defedecek kadar bende bir kudret olmuş olsaydı ben sizi def ederdim] veyahut [Size mukaavemet edemeyince kavı ve muhkem kaleden daha şiddetli olan himaye-i ilâhiyeye il­tica ederim. Zira; esbab-ı maddiyeden benim için bir çare kalmadı, ancak Cenab-ı Hakkın himayesi vardır» dedi.]

Yani; Lût (A.S.) kavmine söz duyuramayınca Cenab-ı Hakka şikâyet etti ve dedi ki «Keşke benim için sizi defe kâfi kuvvet, silâhım ve muavenet edecek etbâ'ım olsaydı. Onunla size müdafaa ve şerrinizi defederdim». Yahut "Sizi defe bende kâfi kuvvet ol­mayınca ben de metin kale ve muhkem bir bina menzilinde olan himaye-i ilâhiyeye iltica ederim. Çünkü; bundan başka çarem kal­madı» demekle Cenab-ı Hakka tazarru ve niyaz etti.

Bu kelâmdan Lût (A.S.) in maksadı; müsafirlere i'tizarını iz­har etmekti. Yani «Onları defe'muktedir olsam defederdim ve lâ­kin muktedir değilim, binaenaleyh; ma'zurum» demektir.

Rükn–ü şedid le murad; kavim ve kabile olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Keşke benim için onları defe kâfi kavim ve kabilem olmuş olsaydı onlarla sizin şerrinizi defederdim ve lâ­kin sizi defe kâfi kuvvetim, kavm ü kabilem olmayınca ben ne ya­parım] demektir.

RüJcn-ü §edid le murad; hıfâ-t ilâhî olup lâfzı manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Sizin şemnizi defe kâfi maddî kuvvetim olmuş olsaydı onunla şerrinizi defeder­dim ve lâkin maddî öyle bir kuvvete malik değilim, belki metanet ve resanette sabit dağların kavî bir köşesine benzeyen ve daha şid­detli olan hıfz-ı ilâhiye ve himaye-i sübhânîye sığınırım dedi.] Çünkü insanlar esbab-ı maddiyeye tevessülle beraber inayeti üâ-hiyeden her vakit istimdad eder. Binaenaleyh; Lût (A.S.) esbab-ı maddiyeyle hasımlarım defe çalışmakla beraber esbab-ı manevi-yeye dahi çalışmıştır.

Hulâsa; müsafirlere hücum eden süfehânın şerrini defe kâfi kudreti olmadığım beyanla aczini izharla himaye-i ilâhiyeye iltica ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[88]

 

Vacip Tealâ, Lût (A.S.) dan şu kelâmı işitince meleklerin Lût (A.S.) ı tebşir ettiklerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavmi hücum edince Lût (A.S.) in kapıdan içeriye koyma­yıp onlar kapının dışında Hz. Lût kapmın içinde mücadeleyi son derece ileri götürüp onları İskata ve defe takati kalmayınca me­lekler dediler ki «Yâ Lût biz Rabbin Tealâ'nın kavmini ihlâk için gönderdiği resulleriz. Asilerin şerri sana ulaşmaz, sen telâş etme. Binaenaleyh; sen evlâd ü ıyalin ve ehl-i beytinle gecenin bir mik­tarında karyeden çık, git ve sizden hiçbir kimse arkasına dönüp bakmasın ve helak olan kavminin hallerine iltifat etmesin, illâ ha­remin bakacaktır. Zira; kavmine isabet eden azap haremine dahi isabet edecektir» demekle Lût (A.S.) ı tesliye ettiler.]

Süfehanm şerri Lût (A.S.) a ebeden isabet edemeyeceğine işa­ret için te'yicte delâlet eden lafzıyla varid olmuştur. Yani "Onların şerri sana ebeden ulaşmaz ve bize ulaşır zannıyla elem çekip mahzun olma, koyuver onlarla bizi kendi halimize, biz onla­rın işini görürüz» dediler. Melekler bu te'minatı verip melek ol­duklarını ve vazife-i me'muriyetlerini beyan edince Lût (A.S.) müdafaayı bıraktı. Asîler içeriye girince Cibril-i Emin yüzlerine elini sürdü ve hepsi a'mâ olup girdikleri, kapıyı bulamayınca bir­birini yaslayarak güçle dışarı çıktıkları ve «Lût evine birtakım sa-hirler koymuş, fitne yapıyor» dedikleri mervidir.

Melekler kavm-i Lûta azap için gelip Lût (A.S.) la ehl-i ima­nın azaptan halâsları karyeden çıkmakla olacağını beyanla Lût (A.S.) m hareketini tayin edince Lût (A.S.) karyeden çıkmak te­darikine başlar ve sabaha yakın bir zamanda karyeden çıkar ve kavmine azap nazil olur. Meleklerin tenbihi üzerine hiç kimse dö­nüp arkasına bakmaz, illâ Lût (A.S.) m kâfire olairîiafetni"kavıminin iniltilerine ve azabın gürültüsüne dayanamaz, arkasına döner. diyerek feryada başlayınca kavm-i Lût'un ihlâkine mahsus olan taşlardan birisi başına isabet etmekle derhal helak olur.

Bu âyette iltifat; tahallüf manâsına olduğuna nazaran Lût (A.S.) in haremi muhalefet edip, karyeden çıkmadığı cihetle karyede kâfirlerle beraber helak olmuştur.

İltifat; arkaya dönüp bakmak manâsına olduğuna na­zaran geriye bakmaktan nehyin hikmeti; Lût (A.S.) la karyeden çıkanların karyede akraba ve taallûkatları, malları, kıymetli eşya­ları ve belki evlâd ve ahfadları olup müddet-i ömürlerinde o kar­yede merzuk olduklarından muhabbetleri sebebiyle geriye bakar­larsa ihlâk olunan zalimlere acımak gibi rıza-yı ilâhiye muhalif bir halin zuhurundan muhafaza etmektir ve büsbütün o zalimlerin meskenleri olan karyeden kat'-ı alâka edip bir daha yönlerini dön­memelerini tavsiyedir ki, fart-ı muhabbetle yönlerini dönmek ga-zab-ı ilâhiyi icabettiğîni beyan etmektir. Çünkü; kahr-ı ilâhiye müstehak olanlara acımak ve merhamet etmek; hikmet-i ilâhiyeye itiraz manâsını mutazammındır.

Kahr-ı ilâhiyle makhur olan âsîye merhamet onun isyanına razı olduğunu iş'âr ettiğinden onun müstehak olduğu cezaya müs­tehak olacağına binaen Cenab-ı Hak karye-i Lût'tan çıkanların o karyeye bir daha yüzlerini dönmekten menetmiştir. Zira; döner­lerse kalben alâkayı kesemezler. Halbuki rıza-yı ilâhiye muvafık olan bilkülliye o karyeden alâkayı kesmeleridir.

Hulâsa; meleklerin Hz. Lût'a «Sen emin ol, korkma. Zira; biz Rabbin Tealâ'nın resulleriyiz. Sana ve senin hanen dahiline onla­rın şerri ebeden isabet etmez» dedikleri ve gecenin bir kısmında evlâd ü lyaliyle beraber karyeden çıkmak lâzım olduğunu Lût (A.S.) a beyan ettikleri ve karyeden çıkanlar için kavm-i Lût'a acımak suretiyle arkaya bakmaktan menolundukları ve ancak Lût (A.S.) in kâfire olan haremi müstesna olduğu ve kâfirlere isabet eden azabın ona da isabet edeceği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[89]

 

Vacip Tealâ meleklerin kelâmlarının bakiyesini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Onların azaplarının vaad olunduğu vakit sabah vaktidir. Sa­bah vakti yakın olmadı mı?]

Yani; «Yâ Lût! Sen tevabiinle beraber geceden karyeyi terke-derek çık. Zira; onların helaklerinin vakti sabahtır» deyince Lût (A.S.) «Sabah uzaktır. Ben daha evvel helaklerini isterdim» de­mesi üzerine Cibril-i Emin «Sabah yakın olmadı mı? Sabah vakti yakındır» dedi. Çünkü sabah; o gecenin sabahıdır ve o sabah da yakın olduğunda şüphe yoktur, lâkin insanlar için vücudunu arzu ettiği bir şeyin bir an evvel olmasını istemek cibillî bir şeydir. Bil­hassa kavm-i Lût Allahü Tealâ'ya isyanda pek ileri gidip Lût (A.S.) a da çok eza ettiklerinden Hz. Lût onların helaklerinde da­kika fevtolmasını istemediği cihetle sabahın uzak olduğundan bah­setmiş ve melekler de «Sabah yakın değil mi?» demişlerdir.

Sabaha karîb bir zamanda onlara azap gelerek hclâk oldukla­rına âyet delâlet eder. Bazı rivayette şafak vakti azabın geldiği beyan olunmaktadır. Âyette sabah vakti ki, sabahın evvel vakti olan şafakta helaklerine delâlet eder. Zira; azaplarının vaad olun­duğu vaktin sabah olduğu tasrih olunmuştur. Sabah da şafaktan başlar.[90]

 

Vacip Tealâ Lût <A.S.) karyeden çıktıktan sonra azabın gel­diğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta kî, bizim azabımıza dair olan emrimiz gelince melek­ler vasıtasıyla onların karyelerinin altını üstüne çevirdik ve onla­rın karyeleri üzerine çamurdan yapılmış birbiri arkasında taşlar yağdırdık ve o taşlarda bunların helakleri için hazırlandığına dair alâmetler vardır. Hatta Rabbin Tealâ indinde hangi taş kimin na­mına mahsus olduğu ma'lûm olduğundan hiçbir taş hazırlanmış olduğu kimsenin başından başkasına isabet etmemiştir ve bu mi-siîli musibet zalimlerden uzak değildir.]

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile Cibril-i Emin ka­nadını karyenin altından takar, semaya kaldırır ve o derece sema­ya yakın kaldırır ki, ehl-i semanın, onların horozlarının ve kelple-rinin seslerini işittikleri mervidir.

Bu âyette iki cihetle mucize vardır. Birincisi; o kadar cesamette koca bir karye iklimini koparıp semaya yakın bir ma­halle kadar kaldırmak ve civarında olan karyelere ve bilhassa Lût (A.S.) a yakın bir mahalde olduğu halde ona ve hiçbir kimseye za­rar isabet etmeyip o kadar uzak kaldırdığı halde altını üstüne çe-virinceye kadar su bardaklarının dökülmemesi harikuladenin bü­yükler indendir. Mucizenin ikincisi; o kadar yüksek ma­halden yere bırakıldığı halde civarında olan beldelere asla hareket arız olmamasıdır. Çünkü; oldukça cesametli bir taş yüksek bir ma­halden düştüğünde etrafını epeyce sallayıp sarsıntı yaptığı ma'-]ûmken koca bir kasabanın dağıyla, taşıyla ve haneleriyle gökyü­züne kaldırıp yere düştüğünde etrafına hiçbir sarsıntı vermemesi elbette harikulade bir hâl olup o hal de mucizeden başka birşey olamaz.

Farisîden lisan-i Araba naklolunmuş bir kelime ol­duğuna nazaran taşla çomurdan yapılmış sert bir şeydir, yahut Ce­hennemden geldiğine işarettir, yahut sicciI ; sicilden me'huz-dür. Sicil de kitap manâsına olduğuna nazaran «Ezelde ya­zılmış olan kitapta mukadder olan şeylerden yağdırırız» demektir,

Mendud ; birbirine yapışmış demektir. Yani halkolundu-ğu zaman bazısı bazısına yapıştığından mendud denmiştir. Yahut mendud ; birbirine tâbi olur ve birbiri arkasından gelir de­mektir.   Şu halde   kavmi Lût'un karyesine yağan taşlar yağmur damlaları gibi fasılasız birbiri arkasında semadan nazil olduğu için mendud denilmiştir, nin sıfatıdır ki alâ-metlenmiş' demektir. Taşlarda olan alâmet, Beyzâvî'nin beyanına nazaran beyaz ve kırmızı çizgilerdir. Yahut taşlarda bir sima var ki, o sima bu dünyanın taşlarında olmadığı gibi, azab için halko-lunduğu o simadan anlaşılmaktaydı. Yahut o taşlarda taşı atan me­leğin ismi vardı. Yahut o taşta helak olacak kimsenin ismi vardı. Velhasıl kavm-i Lût üzerine semadan yağan taşlarda garip alâmet olduğuna âyet delâlet-i kafiyeyle delâlet etmekteyse de alâmetin keyfiyeti âyette muayyen olmadığından alâmetin nasıl olduğuna dair müfessirîn beyninde ihtilâf vâki olmuştur.

Bu âyet-i celilede Cenab-ı Hak zalimlerin cümlesini tehdid etmiştir. Çünkü; zalim lâfzı cemi' ve muarrafünbillâm olduğundan istiğrak manâsını da ifade ettiği cihetle efrad-ı zâlimden her ferde şamildir, yoksa bir kavmin zalimlerine münhasır değildir. Çünkü müştak üzerine talik olunan bir hükmün sebebi; o müştak olan ke­limenin me'haz-i.iştikaakıdır. Şu halde bu belâyânm sebebi zulüm­dür. Amma o zulüm ister kendi nefislerine isterse gayrılara olsun. Binaenaleyh; zulüm nerede varsa bu misilli belâya ile hüküm de orada vardır. Zira; sebep neredeyse müsebbip de orada mevcuttur. Şu halde adalet; nimeti celbettiği gibi zulmün de belâya ve musi­betleri celbettiğine bu âyet delâlet eder. Hatta Resulullah'm Cib-ril-i Emin'den «Bu zalimlerle murad kimdir?» diye suâline Cibril (A.S.) «Senin ümmetinin zalimleri de dahildir. Zira her zâlim; ga-zab için halkolunan taşa ma'ruzdur ve o taş da saat be saat o zalim üzerine düşmek üzere yaklaşır ve lâkin sen içlerinde bulundukça azab-ı dünyevî te'hir olunmuştur» buyurduğu Jcütüb-ü şer'iyemiz­de mezkûrdur.

Hulâsa; kavm-i Lût'a azab-ı ilâhinin geldiği ve karyelerinin altını üstüne çevirdiği ve semadan onlar üzerine sık taneli yağmur gibi alâmetli çamurla çakıldan pişmiş taşların yağdığı ve bu gibi azapların zalimlerden uzak olmadığı bu âyetten müstefad olan fe-vaid cümlesindendir.[91]

 

Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan altın­cısını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol zamanı ki, o zamanda (Med-yen) karyesi ahalisine kendi cinslerinden biraderleri Şuayb (A.S.) ı resul olarak kavmini irşad etmek üzere gönderdik. Şuayb (A.S.) kavmine hitaben «Ey kavmim! Allah'a ibadet edin. Zira; sizin için Allah'ın gayrı ma'bud yoktur. Şu halde ibadetinizi ancak Cenab-ı Hakka hasredin» demekle kavmini tevhide davet etti.]

Şuayb (A.S.) nesepte (Medyen) ahalisiyle birleştiği için ne­septe onların biraderleridir. Onlar gayrın hukukuna tecavüzde pek ziyade ileri gittiklerinden hallerini ıslah için bir mürşid-i kâmile ihtiyaçlarına binaen Cenab-ı Hak onları ıslah için Şuayb (A.S.) ı gönderdi. Çünkü; emr-i ıslahta bir kavmin bildikleri ve haline ta­mamıyla vakıf oldukları bir zatın te'siri ziyade olduğundan kendi işlerinden neş'et eden Şuayb'ı gönderdi ki, sözü ziyade te'sir etsin.

Beyzâvî'nin beyanına nazaran (Medyen) İbrahim (A.S.) in oğullarından birinin ismidir. O karyeyi bina ettiğinden karye onun ismiyle tesmiye olunmuş ve onun neslinden gelenlere Medyen aha­lisi denmiştir.

Tevhid, üss-ülesas olup cümle umurun mercii ve usul-ü itikaa-diyatın ehem ve elzemi olduğundan bilcümle enbiya-yı kiram ha-zaratı ümmetlerini herşeyden evvel tevhide davet ederler. İşte şu esasa binaen Şuayb (A.S.) da herşeyden evveİ kavmini tevhide da­vet etmiştir. Çünkü; her ibadetin kabulü tevhide takavvuf ettiğin­den tevhid, mertebede cümle itikaadiyat ve ibadetten mukaddem­dir. Binaenaleyh; enbiya-yı izam ümmetlerini hakka davette dai­ma tevhidi takdim etmişlerdir.[92]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmini tevhide davet ettikten sonr-a sair a'mâle davet ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzerebuyuruyor.

[Ehl-i Medyen beynennas meşru olan muamelenin hikmetini ve hüsn-ü cereyanını ihlâl eden terazi ve kilede hırsızlığı âdet edin­ce Şuayb (A.S.) onlara hitaben «Kileyi ve teraziyi ölçüp noksan tartmayın. Zira; ben sizin için bir hayır görüyorum ki, o hayrın şükrünü ifa etmek üzere kile ve teraziyi tam yapmanız lâzımdır ve benyevm-i kıyametin herkesi ihata eden azabının sizin üzerinize nazil olmasından korkarım» demekle kavmini adalete davet et­miştir.]

Yani; «Ey kavmim! Ölçünüzü ve tartınızı siz noksan etmeyin. Zira; ben sizin rızkınızı bol ve envâ'-ı nimetimle mütena'im görü­yorum ve sizin üzerinizde Allah'ın lutûf ve ihsanı çoktur. Binaen­aleyh; siz vacip olan o nimetin şükrünü" ifa ve adi ü insaf daire­sinde muamelâtınızda müsavata razı olarak gayrın hukukuna teca­vüz etmemek ve icabına göre muamelenizde halka ihsan etmekle nimetinizin ziyadelenmesine ve devamına çalışmaktır. Yoksa öl­çüde ve terazide bir cüz'i şeyi çalmakla Allah'a âsî olmak ve nasa zulüm ve gadretmekle nimeti elden kaybetmek değildir. Çünkü şükrü edâ olunmayan nimet; her zaman helake ve zevale nıa'ruz ve mahkûmdur. Halbuki sizi ihtiyaçtan kurtaracak servetiniz oldu­ğundan halkın elinden bir miktar şey çalmaya ihtiyacınız da yok­tur. Benim şefkatim ve me'muriyetim icabı size Allah'ın emrini alâ veçhinnasiha tebliğ ediyorum. Eğer 'sözümü dinler ve nasiha­timi kabul ederseniz sizin için saadet olur ve eğer sözümü dinle­mezseniz hiçbiriniz hariç kalmaksızın her ferdinizi ihata eden yevm-i kıyametin azabının sizin üzerinize nazil olmasından korka­rım. Zira; nasın hukukuna tecavüzden vazgeçmezseniz gayretulla-hın zuhuruyla gazab-ı ilâhinin sizin üzerinize gelmesi muhakkaktır. Çünkü; sizin yaptığınız hırsızlık âlemin intizamında methaldar olan muamelâtta te'siri olduğu cihetle kahr-ı ilâhi ve gazab-ı süb-hânîyi caliptir. Binaenaleyh; bu hatadan tevbeyle dergâh-ı ülûhiyete iltica ederek azaptan halâsınızın çaresini aramanız lâzımdır» demekle kavmini tarik-ı necata davet etmiştir. Çünkü âlemin inti­zamı; muamelâta ve muamelât ise herhalde ölçüye ve tartıya tâbi'-dir. Şu halde insanlar arasında cereyan eden muamelatta emniyet-i tâmme kile ve terazide adalete riâyet etmektedir. Bunlarda hırsız­lık ise matlub olan emniyeti sel be ttiğ iriden intizam-ı âlemi halel­dar eder. Binaenaleyh; usul-ü itikaadiyattan olan tevhide davetten sonra Şuayb (A.S.) kavmini kile ve terazide hiyanetlikten menetmiştir.[93]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmini kilede ve terazide nok­san vermekten'nehyettiğini beyandan sonra kilede ve terazide ta­mam vermelerini, nehyini te'kid için emrettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kavmim! Adaletle kilenin ve terazinin hakkını verin ve nasın eşya ve emteasında hakkını noksan vermeyin ve yeryüzünü ifsad edici olduğunuz halde nasın hukukunu yemeyin.]

Yani; Şuayb (A.S.) kavminin me'lûf oldukları âdet-i kerihe-lerinden nehyettikten sonra o nehyi te'kid ve takviye etmek üze­re kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Siz ölçünün ve tartının hakkını verin ki, alırken ziyade, verirken noksan yapmayın. Zira; ziyade alıp, noksan vermek gayrın hukukuna tecavüz olduğu cihet­le haramdır. Amma verirken müşteriye bir miktar fazla vermek caizse de me'murunbih değildir. Yani menduptur, vacip değildir. Gayrın malını çalmak ve gasb u gaarât etmek ve yol kesmek gibi ifsadatla yeryüzünü ifsad edip müfsidlerden olmayın.»

Fahri Râzi ve Hâzin'in beyanları veçhile noksan yapmak mua­melenin cemimde haramdır. Meselâ pazarlık üzere aldığı malın parasını verirken bir miktar noksan teklif etmek caiz olamaz. Zira; pazarlık bittikten sonra noksan teklif etmek zulümdür. Okkada ve kilede noksan; muamelede intizamı ihlâl ve nas beyninde emniyeti selbettiği cihetle âlemi ifsad ettiğinden gayrın malını çalmak ve nehb ü gaarat etmekten farkı yoktur.

Vezinde ve kilede noksandan nehiy başka, bu âyette adaletle ölçüp tartmakla emir başka olduğundan evvelki âyetle bu âyette

tekrar yoktur. Kezalik bu âyetteki cümlesiyle evvel­ki âyetteki cümlesinde de tekrar yoktur. Çünkü; ev­velki âyette nehyolunan noksan, kile ve vezne mahsustur, bu âyet­te bahis ten müstefad olan noksan, cemi eşyaya şâmildir. Yani; keylî olsun ve olmasın kezalik veznî olsun ve olmasın cümlesine

şamildir. Binaenaleyh; cemi-i hukukta noksandan nehyolduğu cihetle umumidir, bazı eşyaya mahsus değildir.

Bu âyette ifayla emirde üç fayda vardır: Birincisi; ziyadeye terğib, ikincisi; insan üzerine vacip olan şeyi be­yan,   üçüncüsü;   adaletin matlûb olduğunu ilândır.

Hulâsa; terazide ve kilede hakkını vermek vacip ve muamele­de adaletin lâzım olduğu ve hiçbir hukukta noksan vermek ve yer­yüzünde fesadla sa'yetmek caiz olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[94]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmini noksan vermekten neh-yettiğini beyandan sonra kavmine vâki' olan diğer nesayihini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Eğer Allah'a bihakkın iman ederseniz kile ve terazide noksan muameleden hasıl olan hürmetten ihtiraz ettikten sonra helâlinden bakî kalan sizin için hayırlıdır. Halbuki ben sizin üzerinize bekçi değilim.] Zira; ben Allah'ın bana vahyettiği ahkâmı size tebliğe me'murum. Benden tebliğ ve sizden de imtisal etmek matlubdur.

îman; ecr ü mesubata nail olmanın şartı olduğundan Şuayb (A.S.) bakiyenin hayırlı olduğunu iman etmelerine talik buyur­muştur. Yahut «Mü'min olursanız» demek «Benim sözüme inanır­sanız» demektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Beni sözümde doğru bilir ve tasdik ederseniz haramı terkten sonra bakî kalan si­zin için hayırlıdır. Binaenaleyh; dinleyin sözümü, terkedin haramı. Zira; dünyada alacağınız şeyden haramı terkettiğinizden dolayı âhi-ret için kazanacağınız sevap daha hayırlı] demektir.

Fahr-i Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile «Ben sizin üze­rinize hafîz değilim» demek «Sizi irtikâb ettiğiniz günahlardan hıf-zedici değilim, ancak vazifem pnun günah olduğunu size bildir­mektir» demek olur. Yahut «Ben sizin cümle a'mâlinizi hıfzedip herbirine mücazat edici değilim» demektir. Yahut «Siz müptelâ olduğunuz kilede ve terazide hırsızlığı terketmediğinizden dolayı elinizden gidecek nimetlerinizi hıfzedici değilim, ben ancak nasihat ediciyim. Sizi kötü amellerinizden men'e benim için kudret yoktur. Benim vazifem tebliğdir. Şu vazifemi edadan sonra ben ma'zurum. Binaenaleyh; sizin a'mâlinizden mes'ûl olmam» demektir. Çünkü bilûmum enbiyanın vazifeleri: ümmetlerine savabı tebliğ ve hata olan yolları beyan etmektir. Binaenaleyh; enbiya-ı izam tebliğ va­zifelerini edadan sonra kabul edip etmemek hususunda vazife üm­mete intikal eder ve kabul eden saadet yolunu, kabul etmeyen şe-kaavet yolunu tutar ve enbiya mes'ûl olmaz.

Hulâsa; Şuayb (A.S.) nasihatinin nihayesinde «Eğer imanınız varsa haramı terkettikten sonra helâlinden size kalan sizin için ha­yırlıdır. Bu hayrı ihtiyarınız lâzımdır, benim vazifem size nasihat etmek ve ahkâmı size bildirmektir. Binaenaleyh; sizin üzerinize bekçi değilim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesin-dendir.[95]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in bu kadar ikdam ve gayretine ve kavmine vâki olan tebligatına karşı kavminin sözlerini hikâye et­mek üzere buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) kavmini vahdaniyet-i ilâhiyeye davet ve iba­detlerini ancak Allahü Tealâ'ya hasredib putlara ibadeti terket-melerini emredip ölçekte ve terazide noksan vermekten menedince kavmi Şuayb (A.S.) a istihza tarikıyla dediler ki «Yâ Şııaybî Ba­balarımızın ibadet ettikleri ma'budlarımıza ibadeti ve malımızda dilediğimiz gibi tasarrufu terk etmemizi sana namazın mı emredi­yor? Zİra; âkil olan bir kimse bunu söylemez. Sen ise âkil ve kâmil bir zatsın. Binaenaleyh; böyle şey senden sudur etmez. Şu halde bunu sana namazın emretmek gerektir" demekle Şuayb (A.S.) ı istihza ettiler.]

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile Şuayb (A.S.) çok namaz kılardı ve namazı çok olduğundan namazını istihza tarikıyla «Böyle sözler aklı olandan me'mûl olmaz, senin de aklın var. Şu halde bu gibi şeyleri sana namazın mı emreder?» dediler.

Bundan evvelki âyetlerde beyan olunduğu veçhile Şuayb (A.S.) onlara hulâsa olarak iki şeyle emretmişti: Birincisi; tevhid, ikincisi; hukuk-u nasa tecavüzden men'dir. Onlar da «Birinciyi terketmek münasib olamaz. Zira; babalarımızın nıa'-budlarıdır. İkinciyi terketmek de olamaz. Zira; malımızda tasar­ruftur. Çünkü; herkes mülkünde istediği gibi tasarrufa me'zundur. Biz az verir çok alırız ve çok verir az alırız. Sen ne karışıyorsun» demekle nasihat-ı ŞuayVı dinlemeyeceklerine söz verdiler ve de­diler ki «Bu senin işin değildir. Zira; sen halım, âkil ve kâmilsin. Kâmil olan kimselerden böyle nakıs sözler beklenmez. Bunu her­halde senin evhamât, hayâlât, vesvesat, hatırat ve daima meşgul olduğun namazların emreder. Çünkü; gerek ma'budlarımıza iba­det ve gerek malımızda tasarruf herkesin kabul ettiği şeylerdir. Binaenaleyh; hiçbir kimse diğerini bu hususlarda menedemez. Zi­ra; insanın itikadı kendine mahsus olduğu gibi ameli de kendine mahsus olduğundan gayrın müdahaleye hakkı yoktur. Şu halde sen niçin müdahale ediyorsun? Müdahale ise senden hiç me'mul de­ğildir. Çünkü; sen aklı başında belli başlı bir kimsesin. Binaena­leyh; bunu sana emreden senin namazındır» demekle Şuayb (A.S.) in nesayihini ehemmiyete almayacaklarını izhar ettiler. Kelâmları­nın âhirinde «Sen halım ve reşîdsin, yani âkilsin" demek «Söyledi­ğin sözler ma'kul değildir. Zira; bizim aklımıza mülayim gelmiyor» demektir.

Bazıları bu âyette namazla murad; dindir dediler. Buna nazaran manâ-yt nazım: [Bu gibi ahkâmı sana dinin mi emredi­yor?] demektir. Namaz her şeriatta şeâir-i diniyenin pek büyüğü olduğu için din bedelinde namaz zikrolunmuştur.

Hulâsa; Şuayb (A.S.) m kavmine emrettiği tevhidi ve nehyet-tiği hukuk-u nasa tecavüzü ve yeryüzünde fesada sa'yetmelerinden menettiğini kabul etmeyip reddettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[96]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmi nasihatini dinlemeyip red­dettiklerini beyandan sonra Şuayb (A.S.) m tekrar nasihata baş­ladığını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) kavmine »Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden davamın sıdkına delâlet eder büccet ve hidayet üzere olursam ve beni, kendi indinden nübüvvet ve ilm ü ma'rifet ve helâl rızkla merzuk ederse benim Rabbimc hıyanet ve emrine muhalefet et­mem caiz olur mu, bu hususa dair re'yiniz nedir? Söyleyin» dedi.]

[Halbuki ben sizi nehyettiğim ahkâmda size muhalefet etmek ve sizi nehyettiğim şeyi kendim işlemek murad etmem.]

[Zira; ben hiçbir şeyi murad etmem, ancak muktedir olduğum kadar ıslah murad ederim ve size nasihattan maksadım, iktidarım nispetinde ancak sizi ıslahtır.]

[Ve benim ıslaha muvaffak olmam başka birşeyle olmaz, an­cak Allah'ın inayetiyle olur.]

[Tevfik Allah'tan olunca ben ancak Allah'a itimad ettim ve ancak her umurumda ve halimde Allah'a rücu' ederim.]

Yani; Şuayb (A.S.) tekrar nasihata başlayarak kavmine hita­ben dedi ki "Ben davamın doğru olduğuna delâlet eder beyyine ve mucize üzerine olur ve Rabbim tarafından helâl rızıkla merzuk olursam benim için Rabbimin emrine muhalefet caiz olur mu, be­nim hakkımda re'ymiz nedir? Bana »dş'vay-ı nübüvvetimi ispata kâfi mucize ve helâlinden çok rızık ve mal verirse ruhanî ve cis-manî, dünyevî ve uhrevî bilûmum saâdâta "raalik olursam, vahy-i ilâhiye muhalefet, emr ü nehyinde hıyanetlik caiz olur mu? Hal­buki ey kavmim! Sizi nehyettiğim şeylerde ben size muhalefet et­mek istemiyorum. Benim maksadım muktedir olduğum kadar sizi ıslah etmektir. Benim hakka isabete muvaffak olmam olmaz, illâ Allah'ın ianesiyle olur. Çünkü; benim itimadım ancak Allahü Tea-lâ'yadır. Ye her umurumda Allah'ın muavenetine müracaat ede­rim. Zira; mevlâm istediğim şeyi halketmeye kaadir ve herşeyin vücut bulması onun kudreti ve avn ü inayetiyledir. Binaenaleyh; benim vazifem Allah'ın emir ve nehyini size tebliğ etmektir. Şu vazifeyi yoluyla eda ettikten sonra sizin muhalefetinize merak et­mem. Zira; ceza görecek sizsiniz.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile beyyineyle murad; Şuayb (A.S.) in yedinde zuhur eden mucizedir. Razıkla murad; Cenab-ı Hakkın helâl olarak vermiş olduğu mal-dır. Merzuk olduğunu beyandan maksadı; ihtiyacı olmadığını ve tebliğ mukabilinde ücret istemediğini ve ücret isteyecek kadar ih­tiyacı olmadığını beyan etmektir. Şuayb (A.S.) in rızkı gayet çok ve bol olduğuna işaret için lâfzı kesrete delâlet eden ten-vinle nekre olarak varid olmuştur.

Şuayb (A.S.) kavmine her ne emreder ve her neden nehye-derse kendinin dahi mükellef olup muhalefet etmeyeceğini beyan etmiştir ki nasihatinin te'siri olsun ve maksadının ancak kavmini ıslahtan ibaret olduğunu beyan etmiştir ki kavmi fesad üzere olduk­larını bilsinler ve Şuayb (A.S.) in teklif ettiği tevhidi ve nasın hu­kukuna tecavüzden ve yeryüzünde fesada sa'yetmekten menetmesi ayn-ı ıslah olduğuna kanaatları hasıl olsun ve bununla Şuayb (A.S.) in maksadında bir fenalık olmadığını bilsinler de iman et­sinler.

Beyzavî'nin beyanı veçhile Şuayb (A.S.) m şu kelâmında in­sanlar için pek âlî bir tenbih vardır. Şöyle ki âkil olan bir kimse­nin işlediği şeyin cümlesinde hukuk-u selâseye riayet etme'si vacip­tir. Bu üç haktan a'lâ ve ehem olan h akkuIIahtır ki tevhid-i ilâhi ve şirkten tenzihtir. İkincisi; hakk-ı nefistir ki ibadetle nefsini tezyin ederek azab-ı Cehennem'den muhafaza et­mektir. Üçüncüsü; nasın hukukudur ki naşı zulüm ve gadr-den muhafaza ederek haklarını yerine getirmekle adalet etmektir. Çünkü ubudiyet in hulâsası; iki şeydir ki Allah'a ve huku­kuna ta'zîm ve riâyet etmek ve Allah'ın kullarına şefkat ve mer­hamet eylemektir. Şuayb (A.S.) m nasihati ise bunun ikisini de cami olduğundan tankların en ziyade doğrusudur.

Şuayb (A.S.) ıslahı iktidarının miktarına ta'lik etmiştir ki ik­tidarı ancak tebliğ olup icbar etmeyeceğini beyandır.

Ayetin âhirinde tevfiki Allah'ın ianesine hasır ve ancak Al­lah'a itimad etmek tevhidden ibaret olduğundan âyet-i delile ayn-ı tevhidin manasını ifade etmiştir. Çünkü; itimada şayan ancak Al-lahü Tealâ olup Allah'ın gayrı itimada şayan kimse olmadığını beyan etmektir ki ülûhiyet ancak Allah'a mahsus olup Allah'ın gayrı ülûhiyete müstehak kimse olmadığını beyan etmektir ki bu da ayn-ı tevhiddir.

Âyetin âhirinde ancak Allah'a rücû' olunacağı beyan olundu­ğundan bu âyet; dünyevî ve uhrevî insanlara lâzım olan ahkâmın cümlesine icmalen beyan etmiştir. Çünkü; usul-ü itikad olan tev-hid ve furu-u a'mâlden matlup ıslah olduğu ve ıslah ise her türlü a'mâl-i salihada carî olup âhirete de işaret olunca âyette ahkâmın cümlesine işaret olunmuştur.

Hulâsa; insan her işinde tevfiki Cenab-ı Hak'tan istemek ehem olduğu ve cümle umurunda Allah'tan muavenet taleb ve cemi-i ahvalinde Allah'a teveccüh-ü tamla teveccüh etmek lâzım ve kâ­firlerden kat'-ı ümid etmek ve onların adavetlerine mübalât etme­mek ve onlara daima istiğna göstermek insanlar için mühim bir vazife olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[97]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) in kavmine vâki olan nasihatinin te'siri olmadığını beyandan sonra onlardan evvel geçen ümmetlere nazil olan azapların emsalinden birisi de bunlara nazil olacağını beyanla tehdid ettiğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kavmim! Benimle sizin beyninizde olan adavet Nuh, Hud ve Salih (A.S.) hazaratmın ümmetlerine ve cemaatlarına isabet eden azabın misli size isabet etmesine sebep olmasın. Halbuki Lût kavmi ve onların helaki size uzak olmadı. Binaenaleyh; diğerlerin­den ziyade onlardan ibret almalısınız. Rabbinize vâki olan kusur­larınızdan istiğfar ve sonra   Vacip Tealâ'ya    tevbeyle rücû' edin.

Zira; Rabbim tevbenizi kabulle merhamet buyurucu ve tevbeyle kendine rücû' edenlere muhabbet de edicidir» demekle kavmine tehdidi mutazammm nasihatta bulunmuştur.]

Yani; Şuayb (A.S.) kavminin taassubunu ve söz dinlemedik­lerini görünce merhameti ve şefkati icabı kavmine hitaben dedi ki «Ey kavmim! Sizin kalplerinizde bana olan buğz ve adavetiniz ümem-i salifeye isabet eden azabın mislinin size isabetini celbet-mesin. Zira; kavm-i Nuh sizin gibi hakkı kabul etmediklerinden tufana garkolundular. Kavm-i Hûd ve Salih nebilerine iman edip sözlerini dinlemediklerinden herbiri birer nevi azapla helak oldu­lar gittiler. Onların nebilerine olan adavetleri azaplarına sebep ol­duğu gibi sizin bana adavetiniz de helakinizi cezbetmesin ve evvel geçenlerden ibret almazsanız kavm-i Lût'tan bari ibret alın. Zira; onlar zamanları ve mekânları itibarıyla size uzak değillerdir. Bi­naenaleyh; onlara isabet eden azabın size isabeti de uzak değildir. Şu halde onlardan ibret alarak Rabbinize istiğfar ve geçmiş olan günahlarınızın affını istirham ve istiğfardan sonra tevbeyle dergâ­hına rücû' edin. Zira; Rabbim istiğfar edenlere merhamet ve tevbe edenlere muhabbet edicidir.» Çünkü; kusurunu ikrarla istiğfar ve tevbe edenler Cenab-ı Hakka kesb-i- ma'rifet ettiklerinden dolayı muhabbet-i ilâhiyeye mazhar olacaklarını Cenab-ı Hak bu âyette beyan buyurmuştur. İnsanın tarik-ı müstakimden çıkması kabahat­tir, fakat çıktıktan sonra doğru yola avdet etmemek kabahat üzere kabahat olduğundan fenalığın fenalığını bildikten sonra ısrar et­mek kadar daha fena birşey olamaz, amma fenalığı bilir ve ona nedamet ederek döner ve Rabbinden kusurunun affını dilerse ku­suru affolunduğu gibi Rabbi de muhabbet eder.

Hulâsa; insana lâzım olan geçmiş ümmetlerin helaklerinden ibret almak ve kendi ma'siyetlerinden tevbe edip Cenab-ı Hak'tan mağfiret istemekle rıza-yı ilâhiyi tahsile sa'yetmek olduğu ve ehl-i hakka buğz ve adavetten ihtiraz lâzım geldiği ve ihtiraz olunma­dığında adavetin mesaibe sebep olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[98]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m nesayihini beyandan sonra kav­minin b nasihatlara karşı itirazlarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Kavmi Şuayb Hazretlerine hitaben dediler ki «Yâ Şuayb! Senin söylediğin sözlerin çoklarını biz anlamıyoruz, ve biz seni içi­mizde zayıf görüyoruz. Eğer senin kavim ve kabilen olmamış ol­saydı biz seni taşla öldürürdük. Zira; sen bizim üzerimize galip de­ğilsin» demekle Şuayb (A.S.) ı tehdid etmek istediler.]

(Medyen) ahalisi Şuayb (A.S.) in davet ettiği tevhidi, kilede ve terazide noksanın haram olduğu hakkındaki beyanını anlama­dıklarından bahsetmişlerdir. Çünkü şu davet; me'lûf oldukları şir­kin, hava ve heveslerinin hilâfına olduğundan anlamak istememiş­ler ve bir kötülük kasdederlerse Şuayb (A.S.) m defedemeyece-ğine işaret için içlerinde Şuayb (A.S.) m gaayet zayıf olduğundan bahsetmişlerdir.

Şuayb (A.S.) in onların ma'budlarma ta'nından dolayı taşla öldürülmeye lâyık olduğuna işaret için «Eğer senin kavm ü kabi­len olmasaydı Ve onların hatırlarına riayet etmemiş olsaydık seni taşla ihlâk ederdik ve lâkin onların vücutları ve hatırları seni ihlâke mani oldu» demekle tehdid etmişlerdir ki maksatları «Bundan böyle ma'budlarımıza ta'netmediğin gibi emvalimizde tasarrufumuza da­hi müdahale etme. Eğer eski halin üzere m,üdahale edersen biz senin hakkından geliriz. Zira; sen bizim sana kasdettiğimiz kötülü­ğü defedecek kadar bizim üzerimize galip değilsin. Çünkü; kuvve­tin bize kâfi değildir» demek istemişlerdir.

Beyzavî'nin beyanı veçhile Şuayb (A.S.) kemal-i talâkat ve belagat üzere kendi lisanlarıyla nasihat ettiği halde «Biz senin söz­lerinin çoğunu anlayamadık» demek kemal-i belâhet ve hamakat­larına delâlet eder. Yahut bu sözü istihza tankıyla söylemişlerdir. Yahut Şuayb (A.S.) a kemal-i nefretlerinden dolayı sözünü dinlemedikleri için hakikatta da anlamamışlardır. Çünkü; insanlar sev-medikleri kimsenin sözünü işitmek istemezler ve işitseler de din­lemek istemezler, dinleseler de anlamak istemedikleri her zaman ve her kavimde görülmektedir. Binaenaleyh; Şuayb (A.S.) in kav­mi Şuayb (A.S.) in kelâmını anlamak üzere dinlemedikleri cihetle anlamadıklarından bahsetmişlerdir.

Şuayb (A.S.) m kavmi «Senin kavmin ve tarafın olmamış olsa biz seni taşla öldürürüz ve sen bize galip değilsin» demeleri sefi-hane bir mukaabeledir. Çünkü; delâil-i akliye ve nakliyeye delâille mukaabeleden âciz olan sefihlerin söğmek ve döğmek gibi birta­kım âdabı ihlâl eden şeylerle mukaabele etmek âdetleridir. Zira; nazikâne delâil serdeden kimseye mukaabele o delâili nazikâne cer-hetmek ve hilafını ispat etmekle olacağından böyle delâil-i hakka karşı «Seni döğeriz, öldürürüz» demek acizden başka birşey de­ğildir.

Hulâsa; Şuayb (A.S.) in kavmi nebilerinin kelâmından çokla­rını anlamadıklarını ve Şuayb (A.S.) ı kendilerine müdafaadan âciz ve zayıf gördüklerini ve kabilesinin hatırına riayet ettiklerini ve eğer riayet etmemiş olsalar Şuayb (A.S.) ı taşla öldüreceklerini ve Şuayb (A.S.) in onlara galip olmadıklarını beyan ettikleri bu âyetten, müstefad olan fevaid cümlesindendir.[99]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m   kavminin tehdidini   beyandan sonra Şuayb (A.S.) in irad ettiği nutkunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şuayb (A.S.) ı kavmi tehdid edince Şuayb (A.S.) onlara hi­taben dedi ki «Ey kavmim! Benim akraba ve taallukaatımın hatırı irin beni katletmediğinizi ve bana ezayı onlara hürmetinizden dolayı terkettiğinizi söylüyorsunuz. Benim kavm ve kabilemin kuv­veti ve şeref i size Allahü Tealâ'dan daha mı kuvvetli ve şereflidir, Allah'ın kuvyet ve kudretini nazar-ı itibara alarak onun kahrından korkmak daha evlâ değil mi? Siz Allahü Tealâ'yı unutulmuş bir şey gibi arkanıza atılmış ittihaz ettiniz. Halbuki Allah'ın emirle­rine ve nehiylerine dikkat etmeniz lâzımdır. Zira; benim Rabbim sizin cemi' a'mâlinizi bilir ve amelinize göre ceza verir.]

Allah'ın resulüne itimad etmemek Allah'a itimadsızlığı mucip olduğundan onların itikadına ve şirklerine nazaran keenne Cenab-ı Hakkı unutulmuş ve arkaya atılmış birşey mesabesinde kıldıkla­rım beyanla tekdir, olunmuşlardır. Şuayb (A.S.) kavminin Allahü Tealâ'yı bırakıp da kavm ü kabilesini nazar-ı itibara aldıkları gayet cahilane bir muamele olduğunu beyanla kavminin ne derece ah­mak olduklarını meydana koymuş ve Allahü Tealâ'nın cümle amel­lerini ve bilhassa bu gibi cahilane tecavüzlerini bildiğini beyanla tehdid etmiştir ki küfürlerinden vazgeçsinler ve iman etmekle he­lakten halâs olsunlar, lâkin onlarda kabiliyet olmadığından Hz. Şu-ayb'in nasihatları te'sir etmedi, akıbet olacak şey oldu ve murad-ı ilâhi yerini buldu. Nasihat dinlemeyenler her zaman "helake ma'-ruzlardır. Binaenaleyh; bunlar da helak olmuşlardır.[100]

 

Vacip Tealâ, Şuayb (A.S.), kavminin küfrüzere ısrar edip söz duymadıklarını görünce son söz olmak üzere onlara irad ettiği nutk-u beliğini alâtarikılhikâye beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ey kavmim! Bulunduğunuz hal üzere kudretinizin yettiği ka­dar amel edin. Ben de hâlim üzere amel ederim. Rüsvâ edecek azabın kimlere geldiğini ve yalancı kimler olduğunu siz yakında bilirsiniz. Binaenaleyh; siz gelecek azabı bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyeceğim.] Siz bana zarar etmek için ne kadar kuv­vetiniz varsa sarfedin, çekinmeyin. Elinizden geleni geri koyma­yın. Bildiğinizi işleyin, ben de Allah'ın verdiği kuvvetle işime de­vam ve tebligatımı icra edeceğim. Şu halde çok zaman geçmeksi­zin azap kimlere gelecek ve sözünde yalancı olanlar kimler oldu­ğunu bilirsiniz. Fakat iş işten geçecektir. Bu günkü kuvvetinize mağrur olmayın, işin sonuna intizar edin. Zira itibar; akıbetedir, ben de sizinle beraber akıbete intizar edeceğim. Bakalım hak ki­min yedindedir» demekle kavmine azabın nazil olacağını beyan bu­yurmuş ve beyan olunduğu veçhüzere azap da nazil olmuştur. Çünkü; enbiya*ı izamın bu gibi mesaili beyanları vahy-i ilâhiye müstenid olduğundan hilaf olmak ihtimali olmaz.

Şuayb (A.S.) in bu kelâmı kavminden görmüş olduğu küstaha-ne muamelelerden küfrüzere ısrar edecekleri anlaşıldığı cihetle onlara nazil olacak azabı ve kendilerinin yalancı olduklarını be­yanla son çare olarak düşünmelerini tenbih ve tavsiyedir.

Hulâsa; Hz. Şuayb'in son defa olmak üzere kavmine «Ey kav­mim! Madem ki siz söz dinlemediniz. Bildiğinizi işleyin ve olduğu­nuz hal üzere amel edin, ben de bulunduğum hâl üzere amel ede­rim, siz yakında rüsvâ edici azabın kimlere geldiğini, yalancı kim olduğunu bilirsiniz ve siz akıbete intizar edin, ben de intizar edi­ciyim» dediği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[101]

 

Vacip Tealâ Şuayb (A.S.) m kavmine irad ettiği son nasiha­tini beyandan sonra onlara azabın geldiğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Vakta ki Medyen ahalisi iman etmediklerinden onları ihlâk için bizim azabımız geldiyse biz azîmüşşan Şuayb (A.S.) a ve ma­iyetinde olan müminlere fazl u ihsan olan iman ve taatları sebe­biyle azaptan necat verdik ve kendilerine küfürle ve gayrılara ki­lede ve terazide noksan vermekle zulmeyleyen ve ahalinin huku­kunu pâyimal eden zalimleri Cibril-i Emin'in şiddetli şada siyi a mu-âhaze ettik ve sayha onların kulaklarına gitmekle onları tuttu. Bi­naenaleyh; kendi evlerinde ve memleketlerinde keenne o memle­kette hiç sakin olmamış gibi Ölü oldular ve hayattan asla eser gö­rülmedi.]

Fahri Râzi, Nisâbûrî ve Hâzin'in beyanları veçhile sayhayla murad; Cibril-i Emin'in şiddetli sadasıdır. Gece vakti mem­leketlerin üzerinde yüksek şada ile sayha edince cümlesi hanele­rinde helak oldular ki sabah vakti hepsi ölmüş oldukları halde gö­rüldüler. Keenne o beldede hiç sakin olmamış gibi bir hal üzere bulundular. Çünkü bu hal; vefat eden kimse her kim olursa olsun vefat edince keenne hanesinde hiç ikaamet etmemiş gibi görülürse de bunların o kadar azgın söz dinlememeleriyle beraber birdenbire cümlesinin helak oluvermesi daha ziyade tesirli olduğundan keenne o beldeye ve o evlere sahip olmamış gibi oldukları açıktan beyan olunmuştur. İşte bu gibi birçok milletlerin resulleriyle olan mü-bahaselerini ve akıbet helaklerini Cenab-ı Hakkın Kur'an'da bize beyan etmesi birçok ahkâmı cami olduğu gibi ümmet-i Muham-mede ibret ve onlarm helaklerine sebep olan fena amellerden te­vakki etmelerini tavsiye etmektir.

İbn-i Abbas Hazretlerinden rivayeten Tefsir-i Hâzin'de beyan olunduğu veçhile sayhayla helak olan ümmet; ikidir: Birin­cisi; Salih (A.S.) in ümmetidir. İkincisi; Şuayb (A.S.) m ümmetidir. Şu kadar ki Salih (A.S.) in ümmetine şada mem­leketlerinin altından ve.Şuayb (A.S.) in ümmetine memleketleri­nin üstünden geldiği mervidir.

[Agâh olun ve uyanık bulunun ki rahmet-i Uâhiyeden uzak olmak Medyen ahalisi içindir. Nitekim Semud kavmi rahmet-i ilâ-hiyeden uzak oldukları gibi.]

Medyen ahalisinin azabı ve helakleri Semud'un helakine mü­şabih olduğundan Cenab-ı Hak Medyen'i Semud'a teşbih buyur­muştur. Zira; asıl helak olmakta her ikisi müsavi oldukları gibi sayhayla helak olmakta dahi ikisi birbirine müsavi ve müşabihler­dir. Binaenaleyh; helak olan ümmetler içinden tard, teb'id ve rah­met-i ilâhiyeden uzak olmakta Medyen'in Semud'a benzedikleri beyan olunmuştur.

Hulâsa; Şuayb (A.S.) in kavmi de Semud kavmi gibi nasihat dinlemedikleri, akıbet sayhayla helak oldukları, geceyle şada ge­lip sabah vakti hanelerinde hep vefat etmiş bulundukları keenne o beldede hiç sakin olmamışlar gibi hayattan eser görülmediği ve Se­mud'un rahmetten uzak oldukları gibi bunların da rahmet-i ilâhi­yeden uzak oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[102]

 

Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kısas-ı enbiyadan yedin­cisi olan Mûsâ (A.S.) m kıssasını beyan etmek üzere

buyuruyor.

[Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki biz azîmüşşan Mûsâ (A.S.) i âyetlerimizle ve Musa'nın nübüvvetine açıktan delâlet eden mucizeyle Fir'avn'a, Fir'avn'm vükelâsına ve cemaatına gön­derdik. Fir'avn'ın cemaatı da Fir'avn'm emrine ittibâ' ettiler, Hal­buki Fir'avn'm emri doğru değildi.] Zira Fir'avn; Allah'ı münkir bir dehriydi.

Yani; biz Mûsâ (A.S.) ı âyetlerimizle ve açık hüccetle Fir'­avn'a ve Ffr'avn'm kavmine resul olarak gönderdik. Fir'avn'm cemaatı Mûsâ (A.S.) a tâbi' olmadılar. Fir'avn'ın emrine ittibâ' et­tiler. Halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadı. Şu halde cemaatı ta-rik-ı müstakimi terkle tarik-ı sefahete ittibâ'ı irtikâbla cehalet ve dalâletlerini meydana koydular.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhiyle ây etler le mu-rad; Mûsâ (A.S.) in mucizeleridir. SuItanla murad; asâ ve yed-i beyzâ gibi mucizat-ı kahire ve ğaalibesidir. Çünkü salta­nat; galebe manasına olduğundan mucize içinden mucizeyi iz­har eden nebinin hasmına o mucize sebebiyle galebe ettiğinden mucizeye sultan denilmiştir. Mûsâ (A.S.) xn mucizeleri davasının sıdkına açıktan delâlet ettiği için mübin denmiştir. Çünkü; Mûsâ (A.S.) m mucizelerinden gerek asâ ve gerek yed-i beyzâ her­kesin göreceği ve hak olduğunu bileceği ve asla tereddüd etmeye­ceği raddede açıktan hakkaaniyete ve Mûsâ (A.S.) in nübüvvetine delâletle galebesini dahi te'min etmişlerdir.

İşte açıktan davasının doğru olduğuna delâlet eden mucizele-riyle taraf-ı ilâhiden, gönderilip Fir'avn'ı hakka davet ettiği halde Fir'avn davete icabet etmediği gibi Fir'avn'ın etbâ'ı da icabet et­mediklerinden Fir'avn'ın emrine ittibâ' ettiler. Halbuki Fir'avn sanii inkâr ettiğinden her emri dalâlet ve mazarrattan ibaret oldu­ğu azıcık aklı olanlar için malûmdu. Çünkü; Fir'avn Allah'ı mün­kir bir dehrî olduğundan kendi itikadında her memleket ahalisi o memleketin padişahına ta'zîm ve ibadetle meşgul olması vacipti. «Mesalih-i ibad ve intizam-ı âlem bununla hasıl olur, eğer reâyâ padişahlarını ma'bud tanımaz ve ona ibadet ve itaatla meşgul ol­mazsa kıvam-ı âlem mihverinden çıkar» demekle bütün reayasını kendine ibadete davet eder ve kemâl-i şiddetini icra ve naşı ibade­tine icbar ve ikrah ederdi. Hatta kendinin Allah olduğuna dair te-fevvuhata dahi cüret eyler ve bu misilli hezeyanına halkın itikad et­mesini emreder ve bu gibi batılla emrine Fir'avn'ın kavmi de itti­bâ' ettiklerini Cenab-i Hak bu âyette beyan buyurduğu gibi bu em­rin doğru olmadığını dahi beyan buyurmuştur. Çünkü; böyle iti-kad-ı bat'ü sahibinin emri elbette doğru olamaz. Fakat ne çare ki Fir'avn'ın kavmi gayet cahil ve akıllan noksan olduğundan her şeyi Fir'avn'dan bekler ve Fir'avn'ın emrine itaattan başka birşey bil­mezlerdi.   Gerçi içlerinde âkil ve hakikati bilenler varsa da Fir'avn'm kahrı altında ezildiklerinden meydana çıkamıyorlardı. Bi­naenaleyh; Fir'avn istediği gibi herkesi istihdam ederdi ve zulmü temâcfî etti, reâyâ üzerine tasallutu uzadı ve tahammül olunmaz bir hale gelince gayret-i ilâhiye zuhur eyledi. Mûsâ (A.S.) vasıta­sıyla kendisi ve devleti mahv u muzmahil oldu.

Mûsâ (A.S.) m mucizeleri; asâ-yı Mûsâ, elinin gözleri kamaş­tırır derecede beyaz olması, Mısır arazisinin tufana garkolması, çekirge yağması, Nil suyunun Beni İsrail'e su olduğu halde Fir'-avn'ın kavmine kan olması, meyvelerine noksan ve âfet erişmesi ve kurbağa yağıp bütün tedarikâtlarını yemesi gibi herkesin görüp bileceği şeyler olduğundan mucizelerinin meydanda olduğu beyan

olunduğu gibi mucizesinin çokluğuna dahi işaret için ( cA' ) ce­mi' sıygasıyla varid olmuştur. Çünkü; ta'dad olunan müteaddid mucizeler Mûsâ (A.S.) in yedinde zuhur etmiştir.

Hulâsa; Hz. Musa'nın açık ve galip mucizelerle Fir'avn'a ve cemaatına resul olarak taraf-ı ilâhiden gönderildiği, Fir'avn'm ce­maatı emr-i Fir'avn'a ittibâ' edip Mûsâ (A.S.) m davetine icabet etmedikleri ve halbuki Fir'avn'ın emri doğru olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[103]

 

Vacip Tealâ dünyada Fir'avn'ın emri doğru olmadığını beyan­dan sonra âhirette halini dahi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yevm-i kıyamette Fir'avn kavminin önüne geçerek kavmini alır, Cehennem'e götürür. Cehennem ne çirkin mahal ki Fir'avn ve kavmi ona girerler. Dünyada ve âhirette Fir'avn ve etbâ'i lanet olunurlar. Ne kötü adamlar ki bu kötü atiyye olan lanet onlara ve­rilmiştir.]

Yani; Fir'avn dünyada kavminin önüne düşüp dalâle götürdü­ğü gibi yeym-i kıyamette dahi Cehennem'e giderken kavminin önü­ne düşer, Cehennem'e alır, götürür. Cehennem'e girenlerin çirkin oldukları gibi girecekleri Cehennem dahi gayet çirkin bir mahal-dir. Fir'avn ve etbâ'ı o çirkin mahalle girecekler ve ebedî orada kalacaklardır. Fir'avn ve cemaatı gerek dünyada ve gerek âhirette lanet olacaklarından lanet onlara tâbi' kılınmıştır. Zira; Allahü Tealâ melekler ve rusül-ü kiram ve sulehâ-yı enam taraflarından onlar daima lanetle yadolunmuşlardır. Keenne lanete kadar istih­kakları vardır ki her nereye gitseler lanet onların arkasından gidi­yor, yakalarını bırakmıyor. Çünkü; dünyada daima lanet icabeden işlerle meşgul olduklarından lanet onlardan ayrılmadığı gibi iman etmeden âhirete gittiklerinden âhirette dahi lanet onlardan ayrıl­maz demektir. Şu lanet ne çirkin bir vergidir ki onlara verilmiştir. Zira lanet; rahmet-i ilâhiyeden uzak olmayı ve ebedî lutf-u ilâhiden mahrumiyeti icabettiğinden insan için bundan daha büyük bir mu­sibet olamaz. Binaenaleyh; atiyye olan lanet kötü olduğu gibi o atiyye kendilerine verilen Fir'avn ve cemaatı dahi kötülerdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyet Fir'avn'm emri reşid yani doğru olmadığına delildir. Çünkü; akıbeti Cehennem ve lanet olan kimsenin emri doğru olamayacağı tabiidir. Yahut bu âyet emri-Fir'avn'm reşid olmadığını tefsirdir. Yani reşid; akıbeti emin ve memduh manâsına olduğundan «Fir'avn'm emri reşid değil» de­mek «akıbeti emin ve memduh değil» demektir.

Bu âyet Fir'avn'ın emri reşid olmadığına delil olduğuna naza­ran takriri şöyledir: Fir'avn'ın emri doğru değildir. Zira; Fir'avn kıyamette kavminin önüne düşerek Cehennem'e alıp götürecektir. Her kimse ki kıyamette kavminin önüne düşüp Cehennem'e götü-re, onun emri doğru değildir. Binaenaleyh; Fir'avn'ın emri doğru değildir.

Vird gelmek ve mevrid ; gelinecek mahal demek­tir. Mevrid; esasen subaşı gibi harareti söndürecek mahal ise de Cehenneme mevrid denilmesi Fir'avn ve etbâ'ım tahkir ve tehak-küm içindir. Zira; Cehennem harareti söndürmeyip bilâkis teşdid ettiğinden «Cehennem hararetinizi söndürecek mahaldir, haydi ge­lin» demektir ki onlara tehekkümdür.

Rifd ; vermek, merfud ; verilen şey demektir. Bu makamda Fir'avn'a ve etbâ'ına verilen şey; lanettir. Binaenaleyh; «Verilen lanet de kötü, onu vermek de kötü» demektir ki verilen

kimselerin kötülüklerine delildir. ateşten ibaret olan gelinecek mahalle gelmek ne çirkin oldu demektir, lanetten ibaret olarak verilen şeyi vermek ne kötü oldu demektir. Yani «Çirkin oian laneti vermek ne çirkin atiyyedir» demek olur.

Hulâsa; dünyada bir kavmi dalâlete sevkeden kimsenin âhiret-te o kavmi Cehennem'e götürmekte kavmin önünde delil olacağı ve lanete istihak kesbedenlerin lanet, dünyada ve âhirette yakala­rını bırakmayacağı ve lanetin en kötü bir atiyye olduğu ve bu kötü atiyyenin Fir'avn'e ve kavmine verildiği ve onların mesleğine sü­lük eden her kavme bu kötü atiye olan lanetin verileceği bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[104]

 

Vacip Tealâ bu' sûrede enbiya-yı izam hazaratmın bazılarının kıssalarına işaret ettikten sonra cümle kıssaların hulâsasına işaret etmek üzere buyuruyor.

[İşte şu zikrolunan haberler geçmiş ümmetlerin karyelerinin ve karyelerinde bulunan ahalinin ahvaline ve vukuatlarına dair haberleridir. Biz azîmüşşan bu âyetlerle onların haberlerini Kur-anMa habibim! Senin üzerine hikâye ediyoruz. Sen de ümmetine haber verirsin ki onlar da o karyelerin ahalisinin hallerinden ibret alsınlar, küfürlerinden vazgeçsinler. Zira; o karyelerden bazıları ma'mur ve bazıları da haraptır.» Binaenaleyh; o harabelere nazar ederek ibret almak insanlar için en mühim bir vazifedir.

Fahri Râ^i, Kazî ve Hâzin'ih beyanlarına nazaran bu âyette faimle murad; damı olmadan harabelerde dikilen duvarlardır.

Hasîtle murad; bİlkülliyc âsân zail olan harabelerdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Ekrem-er Rusül! Şu sana haber verdi­ğimiz kıssalar ümerri-i salifenin karyelerinin haberleridir. Biz on­ları sana haber veriyoruz ki kavmin onlardan ibret alsın. Zira; geç­miş ümmetlerden âsî olanların karyelerinden bazılarının harabeleri damsız duvar olarak ayak üzerinde duruyor ve bazılarının hara­belerinden asla eser kalmamış,'biçilmiş, ve sürülmüş ekin gibi mah­volmuş, âlemde nişanı kalmamış] demektir. Şu halde sonra gelen­lere vazife; onların hallerinden ve âsârmdan ibret almaktır ki ma'*-siyetlerinden vazgeçerek helakten halâs olsunlar.

Bu misilli kıssaları zikirden maksat; avam-ı nasm delâil-i ak­liyeden yoluyla istifade etmeleri içindir. Zira; sırf delâil-i akliye­den intifa' etmek insan-ı kâmile mahsus olduğundan herkes intifa' edemez. Amma delâil-i akliye zikrolunup da ümem-i salifenin kıs­salarını zikirle izah ve takviye olunduğunda herkes anlayabilirler. Binaenaleyh; delâil-i akliyeden lâyıkıyla istifade etmek arzu eden­ler kendilerinden evvel geçenlerin hallerinden aldıkları basiretle­rin inzimamıyla daha ziyade delâilden istifade edeceklerinde şüphe yoktur; Çünkü; ümem-i salifenin kıssalarında enbiyanın delilleri ve ümmetlerinin o delillere itirazları ve şüpheleri ve o şüphelere nebilerinin vermiş oldukları musip cevaplar ve ümmetlerini ikna' ve ilzam için serdettikleri aklî ve naklî delilleri mevcut olduğun­dan bunların cümlesini nazar-ı tetkikten geçiren bir kimse için de­liller tamamen açığa çıkar ve anlaşılmadık bir ciheti kalmadığın­dan iman etmeyenlerin i'tizara mecalleri kalmaz. Şu halde Kur'an'-da enbiya-ı saîifenin vukuatlarını beyan etmek; ümmet-? Muham­medi delâil-i akliyeye îsâl içindir. Bu garip vak'aları işitip küfrü-zere ısrar edenlerin akıbetleri ne olduğunu ve ne olacağını ve mü­minler ne gibi âfetlerden kurtulmuş ve kurtulacağını bilirler. Bina­enaleyh; yevm-i kıyamete bir diyecekleri kalmaz. Ümem-i salifenin ahvalini beyan; ümmet-i Muhammed'i insafa ve ibrete davet etti­ği gibi birtakım ahkâmı da câmi'dir ve haberler arasında cami' olan ahkâm bizim için şeriattır. Zira; enbiyayı sabıkanın şeriatla­rını Cenab-ı Hakkın bize beyanı bizim için şeriat olduğu kavaid-i usuliyemiz iktizasındandır.[105]

 

Vacip Tealâ ümem-i salifeden bazılarının harabelerinin ayak üzerinde sırf duvar olduğu hâlde durduklarını ve bazılarının da bilkülliye nabedid olduğunu beyandan sonra onların helaklerine sebep kendi nefislerine zulümleri olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz onlara zulmetmedik ve lâkin onlar nefislerine zulmetti­ler. Binaenaleyh; onlara Allah'tan başka ma'bud ittihaz ettikleri putları menfaat vermedi. Ve hiçbir şeyden onları ganî kılamadı. Rabbin Tealâ'nm azabı onlara geldiği zaman ma'budları onlardan azabı defile ihtiyaçtan kurtaramadı ve © putlar onlara helakten başka birşey ziyade edemediler, ancak helaklerini ziyade ettiler.]

Yani; ümem-i salifeyi ihlâk ve beldelerini tahrip ve eserlerim âlemden mahvettiğimizden dolayı bîz onlara zulmetmiş olmadık. Zira bu helak; onların kendi istihkaklarıdır ve lâkin onlar bizim mahlûklarımızdan hiçbir şeye muktedir olmayan, taştan ve ağaç­tan- yapılma putları ma'bud ittihaz ve onları ibadete ehil zannıyla ibadet edip indelhâce onlardan şefaat beklediklerinden ve menfaat ümîd ettiklerinden dolayı nefislerine zulmettiklerinden azaba müs-tehak oldular ve bizim azabımız onlara geldiği zaman onların ma'­bud ittihaz ettikleri putlar hiçbir belâyı onlardan defi ve onları azaptan halâs edemediği gibi ihtiyaçtan da kurtaramadı ve putlara ibadet eden kâfirlere kahr u tedmir ve helakten başka bir şey zi­yade edemediler, ancak kemâl-i şiddetle helaklerini icabettirdiler. Çünkü; kâfirler iman etmedikleri cihetle helake müstehakken put-, lara ibadetleri sebebiyle, helakleri ve onlardan menfaat beklerken ayn-ı mazarrat olması onlar -için helak üzerine helak ve azap üze­rine azap olduğundan bu âyette helaklerinin ziyade olduğu beyan olunmuştur. Zira menfaat beklenen birşeyin mazarrat olması; azap üzerine azap olduğunda şüphe yoktur.

Bu âyet-i celile; üç hükmü camidir :   Birincisi;   kâfirlere azabetmekle Cenab-ı Hakkın zulmetmeyip onların küfrü irti-kâblan sebebiyle kendi nefislerine zulmettikleri, ikincisi; Allah'ın gayrı, duâ edip İbadet ettikleri ma'budlannın onlardan hiç bir zararı def edemedikleri, üçüncüsü; putların onlara he­lakten başka birşey ziyade edemediği ve ancak helaklerini ziyade ettikleridir.

Hulâsa; helak olan ümmetlerin helakleri taraf-ı ilâhiden zulmolmayıp ancak şirk sebebiyle kendi nefislerine zulmettiklerin­den dolayı helak oldukları ve Allah'ın gayrı ibadet ettikleri putları onlardan hiç bir belâyı defedemediği ve belki onların azabını ziya­de ettikleri bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[106]

 

Vacip Tealâ helak olan ümmetlerin helakleri kendilerinin zu­lümleri sebebiyle olduğunu beyandan sonra her zalimi ahzedece ğini ve muâhazesihin gayet acı olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Ahalisi zalim olan bir karyeyi ihlâk ettiği zaman Rabbin Te-alâ'nııı ihlâki bu minval üzeredir. Zira; Rabbin Tealâ'nin ihlâki şiddetle acitıcıdır.]

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Rabbin Tealâ'nıri ahz-ı intikaamı geçmiş ümmetlere mahsus değildir. Çünkü; zulmü kendine âdet eden her karye ve belde ahalisini her zaman böylece ihlâk eder ve intikamını alır. Zira; Rabbin Tealâ'nın zalimlerden intikamı şid­detli ve acısı ziyadedir. Binaenaleyh; zulmü âdet eden her kimse ve her kaiye ahalisi hemen tevbeyîe kusurlarının affını istirhamla helakten halâsın çaresini aramalıdır ve illâ zulümlerinin onları he­lake doğru götürdüğünde şüphe yoktur.

Fahri Râzi ve Beyzâvî'nin beyanları veçhile zalimleri ihlâk ve hanümanlarım tahrib etmek âdet-i ilâhiyeden olduğuna ve zalim­lerin akıbetten her zaman korku üzere bulunmaları lâzım bulunduğuna bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; zalimlerin akıbetleri da­ima helak ve felâket olduğu ve büyük konaklarda az zaman için­de baykuşlar tünediği her vakit görülmektedir. Şu halde hariçteki vukuat her saat âyetin mealini tasdik etmektedir. Çünkü; zalim­lerden evlât evlâdına birkaç batın payidar olmuş yoktur, belki za­limin kendi akıbeti berbat olur. Kendi harab olmazsa vefatıyla ha-nümanı ve evlâdı harap ve perişan olduğu her zaman görülen şey­lerdendir. Binaenaleyh; dünyada payidar olmak ve âhirette selâ­met bulmak isteyen kimsenin daima zulmden ihtiraz üzere bulun­ması lâzımdır. Çünkü; beyan olunduğu veçhile zulüm gerek kendi nefsine ve gerek gayra olsun azı ve çoğu zalimin dünyada harabi-yetine ve âhirette azaba duçar olmasına sebeb olacağı kafidir.

Hulâsa; zalimlerden ahz-ı intikam etmek Cenab-ı Hakkın âdet-i cariyesi olduğu ve zalim zulmü terketmedikce Allah'ın aza­bından kurtulamayacağı cihetle her zaman akıbeti vehametten hâli olamayacağı ve Allah'ın zalimlerden intikamı şiddetli olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[107]

 

Vacip Tealâ zalimleri ihlâk ettiğini beyandan sonra bu misilli vukuatı Kur'an'da zikrin faydasını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Helak olan ümmetlere nazil olan azabı zikirde âhiret azabın­dan korkanlar için ibret vardır. Şu yevm-i âhiret bir gün ki o gün­de hesab için nâs toparlanırlar ve o gün bir gündür ki o günde in­sanlar birbirini ve amellerini görür ve şehadet ederler.]

Yani; Kur'an'da geçmiş ümmetlerin vukuatlarını beyan et­mekte âhirette Allahhn azabından korkanlar için alâmet ve ibret alacak deliller vardır.   Çünkü; geçmiş vukuat insanlar için birer vaazdır. Şu halde insanlara lâzım olan bu gibi vaazlardan müttaiz olup mucibiyle amel etmektir. Zira; helak olan ümmetlerin helak­lerine sebep olan günahların onlara da sebep olacağında şüphe ol­madığından o misilli ma'siyetlerden kaçınmak lâzımdır. Fakat ib­retle nazar etmek âhirete imanı olup âhiretten korkan kimselere müyesser olacağına bu âyet delâlet eder. Binaenaleyh; âhirete ima­nı olmayan kimse vukuattan asla ibret almaz. Çünkü; kendi ef â-linden ceza göreceğine inanmadığından ibrete ihtiyaç görmez ki ibret alsın. Âhirete iman etmeyen kimseler Allah'ın vücudunu in­kâr ettikleri cihetle helak olan ümmetlerin helaklerini «Esbab-ı felekiye neticesidir ve o güne mahsus bir hâdisedir, yoksa ümmet­lerin günahlarından değildim diye itikad ettiklerinden vukuattan matlub olan ibrete atf-ı ehemmiyet etmezler. Çünkü; vücud-u Bâ-rî'yi ve âhireti itikad etmeyince onun için helâl ve haram cümlesi müsâvî olduğundan asla akıbet endişesi olmaz ve hiçbir fenalıktan çekinmez ve hiçbir şeyden utanmaz. Binaenaleyh; vukuattan mü­teessir olmaz ki ibret alsın ve mütenebbih olsun.

İşte şu .yevm-i âhiret bir gün ki o gün nâsın hesab için cemolunduğu gündür. İşte şu âhiret günü bir gün ki o günde ehl-i arz ve ehl-i semâ hazır bulunur, yekdiğerine şehadet ederler demektir. O halde yevm-i kıyamette insanlar birbirinin amellerine şehadet edeceklerinden o güne yevm-i meşhûd denilmiştir. Yahut yevm~i kıya­mette insanların amellerine ehl-i semâ ve ehl-i arz hatta herkesin kendi azalan şehadet edeceğine binaen o güne yevm-i meşhûd de­nilmiştir. Binaenaleyh; o günde herkes günahını inkâr etmek ister­se de fayda vermez. Zira; şahidlerin şehadetlerfyle sabit olacaktır ve herkesin ameline göre ceza göreceği şüphesizdir.

«Bu âyette âhir etin iki sıfatı beyan olunmuştur. Birinci­si; o günde nasın içtimâ' edeceği, ikincisi; herkesin ameli şahidlerin şehadetleriyle sabit olacağı ve herkesin hazır bu­lunacağıdır.[108]

 

Vacip Tealâ âhiretin   bazı evsafını   beyandan sonra âhiretin te'hirinin sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Biz yevm-i âhirdi te'hir etmeyiz, illâ bizim indimizde hesabı ma'lûm olan müddet-i muayyenine kadar te'hir ederiz.]

Yani; yevm-i âhireti te'hirimiz hiçbir sebebe mebni değildir, ancak müddet-i muayyenesinin tükenmesi içindir. Zira; dünyanın sayılı müddeti hitam bulmayınca dünyanın ömrü tamam olmadı­ğından dünyanın ömrü tamam oluncaya kadar âhiret te'hir oluna­cak ve o sayılı hesabın bittiği dakikada âhiret vücut bulacaktır. Şu hâlde dünya müddet-i hayatını ifna etmeyince âhiret vücut bula­maz. Zira; ind-i ilâhide mukadder olan gün gelmedikçe o günde olacak vukuat elbette olamaz. Çünkü; herşey vakt-i merhununa muallâktır. Binaenaleyh; sayılı günlerin adedini getirmedikçe âhi­ret günü gelmez.[109]

 

Vacip Tealâ âhiretin vücut bulacağı zamanı beyandan sonra âhirette olacak ahvalin bazısını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Zikret şol gelecek günü ki o günde hiç­bir nefis söz söylemez, ancak söz söylemesine Allah'ın izin verdiği kimse söyleyebilir. Binaenaleyh; nâs iki kısımdır: Birincisi; şakı, ikincisi; saiddir.]

Yani; şol gelecek bir günü zikretmek ve hatırda tutmak lâzım­dır ki o günde herkes sükûta müdavemet eder. Söylemesine izn-i ilâhi olmadıkça hiçbir kimsenin söz söylemek haddi değildir. Zira; her şahıs kendi derdiyle meşgul olduğundan ağzını açmaya mecali olmaz; ancak söylemesine izn-i ilâhi olan kimse söyleyebilir. İşte o günde nas iki kısımdır: Birincisi; dünyadan imansız gidenlerdir ki onlar vehamet-i akıbetle gittikleri için saadet-i âhiretten mahrum olan şakilerdir. İkincisi; dünyadan imanla giden, fevz ü felaha ve bittabi' saadet-i âhirete nail olan saidlerdir.

Kıyametin birçok mevkifleri, mevkileri ve nâsın birbirine mu­halif birçok halleri olduğundan kıyamette nâsın söz söyleyecekle­rine ve birbirleriyle muhasama ve mücadele edeceklerine delâlet eden âyetlerin meali bu âyete münafi değildir. Çünkü nâsın söz söyleyeceğine ve birbirleriyle muhasama edeceklerine delâlet eden âyetler bazı mevkie ve zamana nazaran vuku' bulacak ahvali be­yandır. Bu âyetle bunun emsali herkesin sükût edeceğine delâlet eden âyetler ise, diğer mevki'de vuku' bulacak ahvali beyan etti­ğinden âyetler beyninde asla tenakuz yoktur. Zira; tenakuzda za­manda ve mekânda ittihad lâzımdır. Âyetlerde ise söz söyleyecek­leri zaman ve mekân başkadır ve söylemeyip sükûta mülâzemet edecekleri zaman mekân yine başkadır. Yahut Beyzâvî'nin beyanı­na nazaran sükûta delâlet eden âyetler, a'zar-ı batıla beyanından sükût edeceklerini ve söz söyleyeceklerine delâlet eden âyetler ise haklı ve doğru söz söyleyeceklerini beyan içindir.

Bu âyette beyan olunan iki kısımda çocuklar ve mecnunlar da dahildir. Çünkü   şafci yle murad; ehl-i Cehennem ve sa1dle murad; ehl-i Cennet olduğundan çocuklarla mecnunların el­bette bu iki mahalden birinde bulunacaklarına binaen âyet-i celile nâsın cemiine şamildir.

Hulâsa; yevm-i kıyamette hiçbir kimse söz söylemeyip ancak söylemesine izn-i ilâhi olan kimsenin söyleyebileceği ve nâsın iki kısım olup biri said diğeri şakı olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[110]

 

Vacip Tealâ nâsın iki kısım olduğunu icmalen beyandan sonra her kısmın âhirete müteallik bazı ahvalini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Şol kimseler ki dünyadan imansız gittiler, onlar Cehennem'-dedirler ve onlar için Cehennem'de çirkin sadalar ve merkep gibi anırmak vardır ki Cehennem'de ebeden kalıcı oldukları halde gök­ler ve yerler devam ettiği müddet onlar Cehennem'de ikamet eder­ler, illâ şol kimseler ki Rabbin Tealâ onların Cehennem'den çık­malarını murad ederse onlar Cehennem'den çıkarlar. Zira; Rabbin Tealâ dilediğini işleyicidir. Hiç kimse karşı koyamaz. Murad ettiği işlerin cümlesini yerine getirir, asla noksan olmaz. Çünkü; i'âil-i muhtardır. İstediği şeyi istediği vechüzere icrasına bir mani' yok­tur ve olamaz.] Zira; dilediği zaman kahrını izhar eder. Binaen­aleyh; âsîleri' Cehennem'e ithal eder ve dilediği zaman lutfunu iz­har eder, istediğini Cennet'e koyar, hiçbir kimse birşey diyemez. Çünkü hepsi onun mahlûku ve mülküdür.

Şakiler için Cehennem'de çirjûn sadaları olup; merkepler gibi anıracakları beyan olunmuştur. Çünkü; onlar Cehennem ateşine girince nefesleri daralır, solukları aşağıdan yukarı ve yukarıdan aşağıya inip çıktıkça merkebin anırması gibi sadalar hasıl olacağı­na bu âyette delâlet vardır.

Eh-li Cehennemin Cehennem'de ikametleri semâvât ve arzın devamına talik olunması ebedî Cehennem'de kalacaklarından kina­yedir. Zira; Araplar ebedî olan birşeyi semâvât ve arzın deva­mına teşbih ettiklerinden dolayı âyet-i celile onların teşbihleri vechüzere inzal olunmuştur, yoksa gökler ve yerler kıyamette mahv u münkariz olacağı cihetle devamları kalmayacaktır. Ehl-i Cehennemin Cehennem'de ikametleri ise ebedî olacağı muhak­kaktır.

Yahut semavat ve arşla murad; âhiretin semâvâtı ve arzıdır. Bu ma'nâya nazaran teşbihe hacet yoktur. Zira; âhiret ebedî'olduğundan semâvâtı ve arzı da ebedîdir.

Yahut semâvât ve arzla murad; üst ve alt taraflardır. Çünkü; bu iki cihet dünyada ve âhirette bakîdir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile ehl-i Cehennem'in Cehennem'de devamları dünyada bulunan semâvâtla arza ta'lik olunsa bile onla­rın devamının kesilmesi kıyamette kendilerinin münkariz olmasın­dan ehl-i Cehennem'in azabının kesilmesi lâzım gelmez. Çünkü; âyette ehl-i Cehennem'in Cehennem'de muhalled olacakları sara-hatla zikrolunduğu cihetle azaplarının ebedî olacağı âyetin men-tûku ve ibaresiyle sabit ve kafidir. Azabm devamı semâvât ve arza taalluku sebebiyle onların inkıraziyla azabm kesileceği âyetin mef-hunı-u muhalifiyle sabit olduğundan zannîdir. Zanla sabit olan; hükm-ü kafiye muâraza edemeyeceği kavaid-i usuliyemizdendir ve Haneliye indinde nusus-u celilede mefhum-u muhalif, muteber de değildir.

Bu makamda istisna; hulûddandır ve müstesna olanlar ehl-i imanın fasıklarıdır. Zira; onlar her ne kadar Cehennem'e girecek-lerse de günahları miktarı yandıktan sonra imanları sebebiyle Ce-hennem'den çıkıp Cennet'e gireceklerdir. Şu halde şaki, kâfire ve mümin fasıka şamildir.

Yahut istisna; Cehennem'de ateşle ebedî muazzep olmala­rındandır. Zira; kâfirler ateşle muazzep oldukları gibi soğukla ve tabaka-i zemherir ve sair envâ'-ı azapla dahi muazzep olacakların­dan istisna; ateşle azaptan istisna ve müstesna olanlar da kâfirler­dir. Çünkü; onlar üzerine Allah'ın azabı sayılmaz ve tükenmezdir. Buna nazaran manâ-yı âyet: [Ehl-i şekaavet Cehennem ateşinde ebedî bulunurlar; illâ şol zaman müstesnadır ki o zamanda onlar ateşin gayrı azapla muazzap olur ve ateşten çıkarlar] demektir.

Şakı lâfzı; ehl-i imanın fasıklarına şamil olduğuna nazaran bir şahısta şekavet ve saadet her ikisinin bulunacağına âyet delâ­let eder. Zira; bir mümin imanı sebebiyle said olduğu gibi fışkı se­bebiyle şakı dahi olur. Şu halde bir kimse min vechin said ve min-vechin şakı demektir. Binaenaleyh; şekaveti sebebiyle muazzep ol­duktan sonra saadeti sebebiyle Cennet'e gider ve ebedî Cennet'te kalır.

Yahut istisna; ehl-i Cehennem'in çirkin sadaları olmasındandır. Buna nazaran manâ-yı âyet:   [Ehl-i Cehennem için çirkin sadalar ve merkepler gibi anırmak vardır, illâ şol kimseler ki meşiyet-i ilâhiye onların çirkin şada ile bağırmamalarına taalluk ederse on­lar bağırıp çağırmazlar] demektir.

Hulâsa; şakı olan insanların ebedî Cehennem'de kalacakları ve ancak Cehennem'den çıkmalarına irade-i ilâhiye taalluk edenlerin Cehennem'den çıkacakları ve ehl-i Cehennem'in çirkin sadaları olup merkepler gibi anıracakları ve Cenab-ı Hakkın her dilediğini işleyici olup bir mani   olmadığı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[111]

 

Vacip Tealâ şakilerin hallerini beyandan sonra saidlerin hal­lerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Amma şol kimseler ki dünyadan imanla gittiler. Onlar yerler ve gökler devam ettikçe ebedî kalıcı oldukları halde Cennet'tedir-ler, illâ onların Cennet'ten daha alâ ve yüce mahallere çıkmaları­nı Rabbin Tealâ murad ettiği zaman müstesnadır. Zira; onlar o za­man Cennet'ten daha a'lâ bir mertebeye baliğ olurlar ve chl-i Cen­netsin cümlesine arkası kesilmez ve tükenmez atiyyeler verilecek­tir.]

Saadet; iman ve imanın muktezasıyla amel ederek ima­nını muhafaza eden kimselerin sıfatlandır. Onlar Cennet'te devam üzere bulunurlar, ancak şol zaman müstesnadır ki o zamanda ce-malullahı müşahede gibi Cennet'ten daha a'lâ bir mertebede bulun­malarını Allahü Tealâ murad ederse o zamanda onlar Cennet'ten daha yüksek bir mertebede bulunurlar.

Yahut istisna; fasıklara aittir. Çünkü; ehl-i imanın fasıkları günahları miktarı yanacaklarından Cehennem'de bulundukları müd­det Cennet'te devam edemeyecekleri şüphesizdir. Buna nazaran manâ-yı âyet:    [Ehl-i Cennet Cennet'te devam edeceklerdir. İllâ şol kimseler ki onların fıskları sebebiyle Cehennem'e girmelerini Rabbin Tealâ'nın murad ettiği zaman onlar devam edemeyecekler­dir. Zira; onlar evvel Cehennem'e girip günahları miktarı muazzep olduktan sonra Cennet'e girecekleri için doğrudan doğruya Cen-net'e girenler gibi devam üzere bulunamayacaklar] demektir. Çün­kü; iptidaen Cennet'e girenlere nazaran bunların Cennet'te devam­ları noksandır. Gerçi girdikten sonra bunlar da Cennet'te ebedî ka­lacaklardır ve bir daha çıkmazlar, sevapları da kesilmez.

Bir atiyye ki arkası kesilmez demektir. Çünkü; ehl-i Cennet'e verilecek atiyye ve ni'rnetler tükenmeye­cektir. Zira; Cennet nimetleri dünya nimetleri gibi zevale ma'ruz değildir. Binaenaleyh; her zaman her nimet mevcuttur ve herkes istediği nimeti istediği zaman bulur. Şu halde eh-li Cennet için asla endişe yoktur. Binaenaleyh; atiyye sıfatıyla tavsif olunmuştur. Çünkü; meczuz kesilmiş manâsına olduğundan, demek «Arkası kesilmez ve tükenmez» demektir.

Yani; Cennet'in havası daima müsavi, hararet ve bürudet gibi şey­ler olmadığı gibi fusul-ü erbaa dahi olmadığından ekip, dikmek zahmetleri yok ve nimeti bir mevsime tâbi' olmadığı cihetle her zaman bir siyak üzere nimetleri bulunur. Çünkü; hararet yok ki hasılatını ve nimetlerini yaksın ve soğuk yok ki ağaçlar yaprağını döksün de meyveden kalsın. Bunlardan hiçbiri olmayıp daima bir karar üzere olduğundan nimetleri dahi daima bir karar üzere bu­lunur, arkası kesilmez ve bir âfetten korkmaz.[112]

 

Vacip Tealâ putlara ibadet edenlerle şakı ve said olanların hal­lerini beyandan sonra kâfirlerin hallerini daha ziyade izah etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Şekketme sen şu kâfirlerin ibadetlerin­den. Zira; onların ibadetleri kendilerinden evvel geçen babalarının ibadetleri gibidir. Biz Azîmüşşan onların azaptan nasiplerini tamam olarak veririz, asla noksan olmaz.]

Yani; nastan küfredenlerin ahvali sana beyan olunduktan son­ra şu müşriklerin ibadetlerinin batıl olduğunda ve babalarının iba­detleri gibi onların üzerine azap celbine vesile olacağında habibim! Sen şüphe etme. Onların putlara ibadetleri babalarının ibadetleri gibidir ve biz azaptan onların nasiplerini vereceğiz, asla noksan olmayacaktır. Şu halde babalarının ibadetleri gibi bunların ibadet­leri de batıl olup azaba sebep olacağı beyan olunmuştur. Zira; bir-şeyin sebebinde iştirak müsebbibinde de iştiraki icab ettiğinden kahr-ı ilâhiye sebep olan şirkte babalarına iştirak edince o şirkin sebep olduğu kahr u gazapta. dahi iştirak edeceklerinde şüphe yoktur.

Zaman-ı saadette bulunan müşriklerin ibadetleri mücerret ba­balarını taklitten ibaret olup bir delile müstenit olmadığı beyan olunmuştur ki babalarının ibadetleri helaklerine nasıl sebep ol­duysa bunların ibadetleri de helaklerine sebep olacağına işaret olunmuş ve ma'bud ittihaz ettikleri putlar babalarını helakten kur­taramadıkları gibi bunların ma'budları da bunları helakten kurta-ramıyacağına dahi işaret edilmiştir. Çünkü; babalarının putları on­ları helakten kurtarmaktan nasıl âcizse bunların ma'budları da ayn-ı aciz üzerinedirler.

Bu âyette beyan olunan ma'nâlara nazaran nasipleri yle murad; azaptan nasiplendir. Amma nasipleriyle murad; rızıktan nasipleri olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Yâ Ekrem-er Rusül! Sen bunların batıla ibadet ettikleri halde helaklerinin taahhurun-da şekketme.. Zira; onların nasipleri olan rızıklarını noksansız ta­mam verdikten sonra ihlâk edeceğiz. Çünkü; pederleri gibi bunla­rın da akıbetleri helaktir, lâkin rızıktan nasiplerini tükettikten sonra helak olacaklar] demektir. Yani; dünyada mukadder olan na­siplerini tamamen verinceye kadar helak olmazlar. Binaenaleyh; her ne zaman ki nasipleri tükenir, işte o zaman helak olurlar.[113]

 

Vacip Teajâ müşriklerin halleri babalarının halleri gibi oldu­ğunu beyandan sonra Hz. Musa'nın ve kavminin hallerini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Zat-j ülûhiyetime kasem ederim ki Mûsâ (A.S.) a biz Tevrat gibi bir kitab-ı azîmi verdik. Binaenaleyh; Musa'nın kavmi Tev­rat'ta ihtilâf ettiler. Eğer bunların azaplarının te'hirine dair keli-me-i ilâhiye sebketmemiş olsaydı derhal azab olımmalanyla hük-molunurdu. Halbuki senin kavmin de Kur'an'ın hak olduğunda şek verici bir ıztırap içindedirler.]    

Yani; yâ Ekrem-er Rusül! Mekke ahalisinin Kur'an'da ihtilâf ettiklerine nazar edip de mahzun olma. Çünkü; nasın her zaman hali böyledir. Zat-ı ülûhiyetime yemin ederim ki Biz Azîmüşşan Mûsâ (A.S.) a ümmetinin ıslahına kâfi büyük bir kitap verdik. Zira; o zamanda küfür şayi' oldu ve ceng ü cedel çoğaldı ve ada­let bilülliye mahv ü muzmahil oldu. İşte o zaman biz Tevrat'ı ver­dik ve ahkâmıyla amel etmelerini emrettik. Bizim emrimiz üzeri­ne onlar tarafından Tevrat'ta ihtilâf olundu. Çünkü; bazıları Tev­rat'a iman etti ve bazıları etmedi. Binaenaleyh; beyinlerinde ihti­lâf vaki' oldu. Şu halde nebilerine itiraz ve 'kitaplarında ihtilâf se­ttin kavmine mahsus bir hâİ değil ki sen mahzun olasın. Eğer kâ­firlerin azaplarının te'hirine dair kelime-i ilâhiyeimz sebketmemiş olsaydı onların helâkiyîe derhal hükmolunur, haklı ve haksız be­yinleri tefrik olunurdu, lâkin azaba istihkakları olduğu hâlde azap­larının te'hirine irade-i ilâhiyemiz taalluk ettiğinden derhal helak olmamışlardır. Halbuki senin kavmin Kur'an'da şek içindedirler ki o şek onların her tarafını ihata etmiştir. Binaenaleyh; ne yapa­caklarını şaşırmış muztarip bir halde bulunurlar.

Bu âyetten maksat; Resululîah'ı tesliyedir. Zira; kavm-i Ku-reyş Kur'an'da şekkettiklerine Resulullah mahzun olunca Cenab-ı Hak Hz. Musa'nın kavminin Tevrat'ta şekkettiklerini beyanla ha-bibini tesliye buyurmuştur. Çünkü; «Belâ umumi olunca tayyib olur» fahvasınca her ümmetin hali kitaplarında ihtilâf ve nebile­rine muâraza olduğunu beyan; Resulullah'm hüzn ve elemini iza­le edeceğinde şüphe olamaz.

İnsanlar her asırda muhtelifülefkâr olduğundan milletler için­de kitaplarına iman ve ahkâmıyla amel edenler bulunduğu gibi bir­takım iman etmeyenler ve iman eder gibi görünerek mu'teriz bu­lunup ahkâmıyla amel etmeyenler de bulunmak her zaman carîdir.

Hulâsa; Hz. Musa'ya bir büyük kitap verildiği ve ümmetinin kitapta ihtilâf ettikleri ve onların azaplarının te'hirine irade-i ilâ­hiye sebketmemiş olsa derhal azaplarıyla hükmolunacağı ve Re-sulullah'ın kavminin de Kur'an'da şek içinde bulundukları bu âyet­ten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[114]

 

Vacip Tealâ Hz. Musa'nın kavminin Tevrat'ta ihtilâf ettikle­rini beyandan sonra herkesin amelinin cezasını vereceğini beyanla resulünü tekrar tesliye etmek üzere buyuruyor.

[Efrad-ı insandan her ferdin cezasını Rabbiıı Tealâ tamamıyla elbette ifa eder. Zira; sizin a'mâlinizin cümlesini bilir ve ilminin muktezası üzere ceza verir.]

Yani; gerek ,enbiya-yı izamı tasdik eden müminler ve gerek tekzib eden kâfirler olsun her ferd-i insanın amellerinin hayır ve şer cezasını yevm-i kıyamette Rabbin Tealâ tamamen verir, hiçbir amelleri cezasız kalmaz. Zira; Rabbin Tealâ sizin gizli ve aşikâr cümle a'mâlinizi bilir. Binaenaleyh; abdin amelinden hiçbir zer­resi bile cezasız terkolunmaz. Zira; herkes gittiği yolun neticesini görecek ve kötülük olarak ettiğini bulacaktır.

Fahri Râzi'nin beyanı veçhile bu âyet-i celile rububiyetin eseri kıyamette aynelyakin görüleceğine delâlet ettiği gibi kulların ubudiyetlerinin eseri dahi ancak kıyamette hasıl olacağına delâlet eder. Çünkü; kıyamette herkesin amelinin cezası hayr ü şer tama-mıyle verileceğini Cenab-ı Hak bu âyette yedi adet edat-ı te'kid'le

takviye buyurmuştur ki birincisi; ikincisi; , üçün­cüsü; lâm-ı kasem, dördüncüsü; beşincisi; , altın­cısı; kasemin cevabına dahil olan yedincisi; te'kid-i nûn-u müşeddededir. Bu edat-ı te'kidin cümlesi hükmün kuvvetine delâ­let eder. Şu halde Cenab-ı Hak herkesin ettiğini bulacağını birçok edat-ı te'kidle irad buyurmuştur. Binaenaleyh; bu âyet âsîleri teh-did ve muti' olanları ibadete terğib etmiştir. Çünkü; amelinin ce­zasını göreceğini te'kidat ve katiyetle bilen bir kimse ameli kö­tüyse terke ve iyiyse daha ziyadesine gayrete kendisinde bir his ve hareket uyanacağında şüphe yoktur.   .

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette nafiye ve tenvinle manâsına olduğuna nazaran manâ-yı âyet: [Ei> rad-ı insandan hiç bir ferd olmadı, illâ Rabbin Tealâ onların amel­lerinin cezasını tamamen verir] demektir.

Hulâsa; insanın her ferdinin amelinin cezasını Cenab-ı Hakkın tamamıyla vereceği ve hiç bir amelin hayr ü şer cezası noksan kal­mayacağı ye Vacip Tealâ'mn herkesin amelini ferden ferden bil­diği ve bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[115]

 

Vacip Tealâ müminlere nimetleri va'dini ve kâfirlere tehdidi­ni tafsil üzere beyandan sonra cümle ahkâmın hulâsası bir kelime­ye râci' olup o kelimenin de istikametten ibaret olduğunu beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Taraf-ı ilâhiden cmrolunduğun vech üzere istikamet et ve tevbe edenler de seninle beraber istikamet et­sinler ve muktezâ-yı şer'in haricine çıkmayın. Zira; Allahii Tealâ sizin amelinizi görür ve bilir.]

Yani; emrolunduğun vechüzere istikamet etmek vaciptir ve tevbe edenler de habibim! Seninle beraber istikamet etsinler ve siz emr-i ilâhi haricine çıkıp tuğyan etmeyin. Zira; Allahü Tealâ sizin her amelinizi görücü ve bilicidir.

Fahri Râzi ve Kaazî'nin beyanları veçhile istikamet- akaid-i diniye ve a'mâl-i salihayı yoluyla yerine getirmeye ve vahy-i ilâ­hiyi kemâhüve hakkihî tebliğe ve dhkâm-% şer'iyeyi tamamıyla be-yan ve vezaif-i ubudiyetin kâffesini edaya, hukuk-u ilâhiye ve hu­kuk-u ibadı muhafazaya, halikla ve mahlûkatla olacak muamelenin cümlesinin hüsn-ü icrasına şamil olduğu için lâyık olduğu vechü­zere istikamet güç olduğundan Resulullah'ın «Sûremi Hûd beni ko­calttı» buyurduğu mervidir ve muhaddisînin beyanları veçhile Sûre-i Hûd'la murad; bu âyet-i celiledir.

Resulullah'a istikametle emirden murad; devam ve te'kid için­dir. Zira; Resululîah bihakkın istikamet ettiğinden istikametle emir devama ve te'kide mahmuldür.

Kazı, Hâzin ve Medarik'in beyanları veçhile tuğyan; tekebbür ve hudud-u şer'iyeden çıkmak manasınadır. Binaenaleyh; Cenab-ı-Hak insanları hudud-u şer'iye haricine çıkmaktan ve kib-retmekten bu âyetle nehyetmiştir. Buna nazaran manâ-yt âyet: [Yâ Ekrem-er Rusül! Allah'a iman edenlerin akıbetleri fevz ü fe­lah ve helakten halâs ve küfredenlerin akıbetleri azap ve helak olduğunu bilince Rabbîn Tealâ tarafından emrolunduğu vechüzere akaid-i diniye ve a'mâl-i salihayı lâyıkı vechüzere ifaya ve ahkâm-ı şer'iyeyi tamamıyla tebliğe ve vazife-i ubudiyeti ve hukuk-u ilâ-hiyeyi ve hukuk-u naşı edaya devam et ve seninle beraber tevbe edenler de devam etsinler ve siz hudud-u şer'iyenin haricine çık­mayın ve hiçbir kimseye tekebbür etmeyin ve herkese tevazu1 edin ve her ferdin hukukunu yoluyla eda edin. Kur'an'm helâl dediğini helâl ve haram dediğini haram itikad edin ve ahkâm-ı şer'iyeyi terkle isyan etmeyin] demektir. Zira; Allahü Tealâ her amelinizi bilir ve muktezasmca cezasını verir.   Binaenaleyh; her fiilinizi o fiilde istikamet neyse o vechüzere işlemeniz lâzımdır. Şu halde şe­riatın her emri istikameti mutazammındır. Meselâ abdestle emir; cemi' şeraitini, sünnetlerini, müstehablarım, feraiz ve vâcibâtını, âdabını yerine getirmekle emirdir. Bu da abdestte istikamettir. Her emr-i ilâhî kendi muhitinde istikametle emre şamildir ve her emir­de bu minval üzere istikamet güç olduğundan Resulullah istikame­tin pek güç olduğundan bahsetmiştir.

Bu âyette tevbe eden lerle murad; şirkten ve küfür­den tevbe edip iman edenlerdir. Çünkü; küfürden tevbe etmeyen­lerin furu-u a'mâlde istikametlerine itibar yoktur.

İstikamet bilûmum edyanda muteber olup asla nesih târî olma­yan ahkâmdandır. Binaenaleyh; cemi-i milletler istikametle iftihar eder ve herkes kendine istikametten bir hisse ayırmak ister, fakat ameliyatına gelince gayet az ve istikamet sahibine nadiren tesa­düf olunur.

Hulâsa; Resulullah'ın ve Resulullah'la beraber tevbe edenlerin emrolunduğu veçhile istikamete devamla emir ve cümle insanların kavanin-i şer'iye haricine çıkmaktan ve tekebbür etmekten nehyo-lunduklan ve Allahü Tealâ'mn" insanların istikamet ve adem-i is­tikamete dair cümle amellerini bilip gördüğü ve bu cihetle bu âye-. tin dört mes'ele-i mühimmeyi ihtiva ettiği bu nazm-ı celilden müs-tefad olan fevaid cümlesindendir.[116]

 

Vacip Tealâ istikametle emrettikten   sonra istikametin bazı müteferriâtmı beyan etmek üzere buyuruyor.

[Siz zalimlere meyletmeyin ki vücudunuza ateş yapışmasın. Halbuki Allah'ın gayrı sizin dostunuz yoktur. Binaenaleyh; zalimlere meylettikten sonra hiçbir kimse tarafından yardım olunmaz­sınız.]

Yani; şol kimselere ednâ meyille meyletmeyin ki onlar zulmet­tiler ve azıcık iltifatla iltifat etmeyin ki sizin vücudunuza ateş do­kunmasın. Eğer zalimlere azıcık iltifat ederseniz Cehennem ateşi sizi yakar. Halbuki Allah'ın gayrı Cehennem ateşinden sizi kurta­racak dostunuz.yoktur. Binaenaleyh; zalimlere muhabbet ettikten sonra sizi ateşten kurtaracak yardımcı bulunmaz ve yardım olun­mazsınız.

Rukûn ; Fahri Râzi, Kazî ve Hâzin'in be­yanları veçhile azıcık meyille kalpte muhabbet etmek manasına­dır. Veyahut onların zulümlerine rıza göstermektir. Buna nazaran manâ-yı nazım: [Zalimlere kalbinizde muhabbet eder ve zalimane işlerine rıza gösterirseniz Cehennem ateşi sizi yakar. Şu halde on­lara muhabbet etmeyin- ki ateş sizi yakmasın. Eğer yakarsa sizi kurtaracak Allah'ın gayrı bir dostunuz olmadığı gibi bir kimseden yardım da göremezsiniz] demektir. Yahut [Onlara müdahene edip zalimane emirlerine itaat etmeyin] demektir. Çünkü; onlara meyi ü muhabbetiniz ve işlerini taklidiniz, onların zikirleriyle telezzüzü-nüz ve kendilerine ta'zîminizden dolayı duçar olacağınız azaptan sizi kurtaracak dostunuz ve yardımcınız yoktur. Şu halde onlara muhabbetinizden zararınız vardır, faydanız yoktu-r. Velense o za­lim kardeşiniz olsun.

Bu makamda kelimesi istib'âd yani birşeyi uzak ad­detmek içindir. Şu halde manâ-yı nazım : [Siz zalime azıcık bir me­yille meylettikten sonra o meylinizden hasıl olan azaptan sizi halâs edecek bir yardımcı bulmanız ne kadar uzaktır] demek olur.

Zulüm; cemi-i edyanda haramdır. Binaenaleyh; bilûmum mil­letler ve fertler zulümden nefret ederler. Zira; cümle insanlar na­zarında makbul ve âlemin intizamına hadim olan adaletin zıddı ol­duğu cihetle âlemin harabiyetine ve milletlerin inkırazına sebep olduğundan Cenab-ı Hak zulmetmek şöyle dursun zulmedenlere meyletmekten dahi nehyetnıiştir.  

Hulâsa; zalimlere velev azıcık olsun bir meyille meyletmek ve onlara iltifat etmek caiz olmadığı ve eğer azıcık bir meyille meyledilirse o meylin Cehnenem ateşine sebep olacağı ve o meyilden hasü olacak azaptan Allah'ın gayrı kurtaracak bir dost bulunmaya­cağı ve meylettikten sonra meyledenlerin bir kimse tarafından yardım olunamayacakları ve yardım olunmaları pek uzak olduğu ve şu beyan üzere bu âyetin beş mesele-i mühimmeyi ihtiva ettiği bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[117]

 

Vacip Tealâ istikametle emrettikten sonra istikamet cümlesin­den ibadetin a'zamı olan namazla emretmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Gündüzün iki taraflarında sabah ve ak­şam namazlarını ve gecenin bazı saaHarında yatsı namazını eda et. Zira; sevablar günahları giderir. Şu beyan olunan istikamet ve ikame-i salât nasihat kabul edenlere iyi bir nasihattir.]

Yani; habibim; Sen ve sana iman eden mü'minler cümleniz za­limlere meyletmeyin de bütün a'zâ-yı cevarihinizle her vaktinizde Cenab-ı Hakka teveccüh edin ve bilhassa neharm iki tarafında va­cip olan sabah ve akşam namazlarını ve gecenin yakın zamanında olan yatsı namazını eda edin. Zira; şu zamanlar şevağilden hâlî ve vesvese-i evhamdan ârî olduğundan namazınız ayn-ı hasenedir ve riyadan ârî olan haseneler günahları giderir. İşte şu zikrolunan is­tikâmet ve ikame-i salât vaazı kabul edip dinleyenler için büyük bir vaazdır.

v Fahri Râzi'nin beyanı veçhile havariç taifesi insan üzerine va­cip olan iki vakit namaz olup neharın iki tarafında birisi sabah di­ğeri akşam namazı olduğunu bu âyetle istidlal etmişlerse de mez­hepleri icmâ'-ı ümmetle batıl olduğu gibi bu âyetle dahi batıldır. Çünkü; bu âyette neharın iki tarafında namazla emrolunduğu gibi gecenin bazı saatlarında dahi namazla emrolunmuştur. Şu halde bu âyette üç vakitte salâtla emr-i sarih olduğundan havaricin iki vakit dedikleri açıktan batıldır. Hatta bazı ulema beş vakit nama­zın vücubuna bu âyetle istidlal etmişlerdir. Zira; gündüzün taraf­ları öğleyle ikindidir. Öğle vakti kuşluk, ikindi vakti aşî olduğun­dan öğle ve ikindi neharın iki taraflarıdır. lâfzı da cemi' olup cem'in en aşağısı da üç olduğundan demek; gecenin gündüze yakın olan üç saatinde demektir. Gecenin gündü­ze yakın olan üç saatiyse sabah, akşam ve yatsı olup bu üç vakitte salâtı edayla emir olduğundan âyet-i celile beş vakit namazı edayla emri mutazammindir. Binaenaleyh; âyet-i celile beş vakit nama­zın vücubuna delâlet eder. Şu halde iki vakit salât-ı-nehan ki öğleyle ikindiye salât-ı leyi ki akşam, yatsı ve sabah namazlarına şamildir. O halde bu âyet; namazın iki vakit olduğunu bu âyetle istidlal ederek itikad edenleri red ve mez­heplerini iptal etmiştir. Halbuki namazın beş vakit olduğu icmâ'-ı ümmetle sabittir. Çünkü; zaman-ı saadette beş vakit namaz nok­sansız eda olunduğu gibi asr-ı saadetten bu ana kadar tevatürle naklolunmuş ve inkârı gayr-ı kabil bir hakikat bulunmuş olduğun­dan namazın beş vakit olduğunu inkâr eden kâfir olur ve namazın beş vakit olduğu bu âyetle sabit olduğu gibi diğer âyetler ve eha-dis-i celilelerle dahi sabittir.

Bazıları âyeti şöyle tevcih etmişlerdir; ve murad; sabah, öğle ve ikindidir. Zira; öğle zevalden sonra olduğu için ikindiyle beraber neharın bir tarafında sabah da Öbür tarafmdadır.

akşamla yatsı demektir. Bu tevcihe nazaran dahi âyet namazın beş vakitte vacip olduğuna delâlet eder.

Bu âyette hasenat la murad; beş vakit namazdır ve na­maz günahlara kefarettir denilmişse de rıza-yı ilâhiye muvafık olan amelin cümlesine hasene lâfzı şamil olduğuna binaen şer'a muvafık olan ibadetin kâffesine şamil ve bilcümle ibâdâtın insanların gü­nahlarına kefaret olması râcihtir. Çünkü; Hasenat cemi' sıygasıyla

beraber istiğraka delâlet eden ile varid olduğu cihetle hasenat, efradının cümlesine şamil olduğu cihetle hasenatın; cümle günahlara kefaret olmasına delâlet eder. Şu kadar ki seyyiâtla mu-rad; zulüm ve taaddî ve hukuk-u ibadın gayrı olan günahlardır. Zira; hukuk-u ibadda hak sahipleriyle helâllaşmadıkca affolunma­yacağı diğer nususîa sabittir. Binaenaleyh hasenat; zulüm ve taaddî ve hukuk-u ibada kefaret olamaz.

(Ebuhüreyre) Hazretlerinin rivayetiyle Resulullah buyurmuştur. Yani «Büyük günahlardan ictinab edersen bir vakit namaz, diğer namaza kadar ikisinin arasında geçmiş olan günahlara kefarettir» demektir.

Fahri Râzi, Hâzin ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyetin en-sardan bir kimse hakkında nazil olduğu mervidir. Çünkü; o kimse Resulullah'a gelir ve «Yâ Resulallah! Ecnebiye bir hatunu öptüm. Ve lâkin cirnâ' etmedim, benim halim ne olur?» demesi üzerine Resulullah sükût eder ve o kimse mülâhazaya varınca bu âyet na­zil olmuştur. Bunun üzerine Resulullah o adama «Bizimle ikindi namazını eda ettin mi?» buyurur. O kimse de «Evet yâ Resulallah'. deyince Resulullah bu âyeti kıraat buyurur. Huzur-u risalette bu­lunan ashap tarafından «Bu âyet bu adama mı mahsustur ya Re­sulallah?» demeleri üzerine Resulullah'ın «Umum nasa şamildir» buyurduğu mervidir.

Hulâsa; beş vakit namazın edası vacip ve hasenatın günahlara kefaret ve şu beyan olunan ahkâmın düşünen ve va'zı kabul eden­ler için büyük bir nasihat olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[118]

 

Vacip Tealâ istikamet ve edâ-yi salâtla emrettikten sonra ge­rek istikamet ve gerek edâ-yı salâtta lâzım gelen suûbete sabrın lüzumunu tavsiye etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusül! Sen sabret. Zira; AUahü Tealâ ihsan sa­hiplerinin ecrini boşa gidermez.]

Yani; habibim! Ahkâm-ı şer'iyeyi tebliğde kavminden vâki olan ezaya ve taâtı edada ve ma'siyetten içtinapta hasıl olacak me-şakkatlara sabret, sabretmek Allah'tan gelene rıza ve ihsan oldu­ğundan sabra mülâzımet lâzımdır. Zira; ihsan sahiplerinin ecrini Allahü Tealâ muhakkak zayi etmez.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile salâtın sabr u ihsan kabilinden ol­duğunu tasrih için zamir mevkiinde ism-i zahir olan lâf­zı varid olmuştur. Çünkü; yerinde denil­se olabilirdi, fakat salât ve sabrın rıza-yı ilâhiye muvafık ihsan cümlesinden olduğunu iş'ârla sabra ve salata bir kat daha teşvik ve terğib için zamiri yerinde lâfzı varid olmuştur. lâfzı cemi' muarrafunbillâm olduğundan az ve çok ihsan sahiplerinin cümlesine şamil olduğu cihetle ihsan kendisin­den sudur eden her şahsın ecri zayi olmayacağına bu âyet delâlet eder, amma ihsan gerek mükellef olduğu ibadetin lâyıkıyla eda et­mek suretiyle ve gerekse ebnâ-yı cinsine muavenet suretiyle olsun cümlesi, ecrin zayi olmayacağında müşterektir.

Vacip Tealâ sabrın ihsan cümlesinden olduğuna -işaret için sa­bırla tavsiye ve emirden sonra muhsinlerin ecirleri zayi olmayaca­ğını beyanla ta'lil buyurmuş, ve ihsan, ihlâs üzere amel olduğundan ihlâş üzere eda olunmayan salât ve sabra i'tibar olmadığına dahi işaret olunmuştur.

Hulâsa; sabrın lâzım olup ihsan cümlesinden olduğu ve ihsan sahibinden hiçbir kimsenin ihsanı mukabilinde verilecek ecrin zayi olmayacağı ve herkes kendisinden sudur eden ihsanın mükâfatına, nail olacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[119]

 

Vacip Tealâ istikametle ve salâtla emredip hasenatın da sey-yiâta kefaret olduğunu beyanla ibadete teşvik ve tesadüf edilecek meşakkatlara sabır lâzım olduğunu tavsiye buyurduktan sonra istikamet ve ibadetten imtina'   edenlerin helak   olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Keşke sizden evvel geçen ümmetlerden yeryüzünde fesattan meneder ilm ü irfan, fazl u ihsan sahibi kimseler olmuş olsalardı onlar helakten kurtulurlardı ve lâkin onlardan necat verip helak­ten kurtardığımız azıcık kimselerdir.]

Yani; sizden evvel geçen ümmetlerin helakleri; onlardan rey ü tedbir, ilm ü iz'ân sahibi kimseler olmadığından neş'et etmiştir. Binaenaleyh; ey ümmet-i Muhammedi Sizden evvel ihlâk ettiğimiz ümmetlerden yeryüzünde fesaddan nehiy ve münkiratın terkine sa'yeder rey, tedbir ve akl-ı kâmil sahibi kimseler olmuş olsa da onları günahlardan menetselerdi Biz Azîmüşşan onları ihlâk etmez­dik ve lâkin onlardan münkeratı men'e,çalışan az kimseler olduğu için helakten kurtulanlar da o az kimseler olmuştur.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bakiyye; ilim, irfan, akl-ı kâmil ve hüsn-ü tedbir manasınadır. Çünkü bir kimse kazancının iyisini saklayıp geriye alıkoymak âdet olduğundan ilim ve akıl gibi fazilet olan şeye bakiyye denmek âdettir. Binaenaleyh; bu âyette demek ilim sahipleri demektir.

Yahut bakiyye; nejsi azaptan sıyanet manasınadır. Buna na­zaran manâ-yı nazım: [Eğer ümem-i salifede nefsini helakten vi­kaye ederek fesaddan kaçanlar ve ibadetle Allah'ın rahmetine sı­ğınanlar olmuş olsaydı onlar helak olmazlardı ve lâkin onlardan az kimseler helakten nefislerini vikaye ve halkı günahlardan mene-denler olduğundan biz o az kimselere necat verdik] demektir.

Bir millet içinde emribilmaruf ve nehyianilmünker eden çok olursa o milletin helak olmayacağına bu âyet delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak emribilmarufla meşguliyeti az olan milletleri helak ettiğini beyan etmiştir. Zira; fesaddan naşı meneden çok olunca milletin ekserisi hal-i salâh üzere olacağında şüphe yoktur ve ek­serisi salih olan millet de helakten halâs olur. Çünkü herşeyde i'ti-bar, ekseredir.

Hulâsa; ümem-i salifeden ilm ü irfan sahiplerinin gayet az ol­duğu, eğer halkı irtikâb ettikleri maâsîden ve ahlâksızlıktan mene-denler ve ilm ü irfan sahipleri olmuş olsyadı helakten kurtulacak­ları, maatteessüf akıl sahipleri olmadığından ma'siyete devamları helaklerine sebeb olduğu ve azıcık kimselerin helakten necat bul­dukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[120]

 

Vacip Tealâ ümem-i salifenin helakleri; içlerinde fesaddan nehyeder akıl sahipleri olmadığından olduğunu beyandan sonra za­limlerin şehevât-i nefsaniyelerine ittibâ'la emribilma'rufu terke-dip ashab-ı cürümden olduklarını beyan etmek üzere buyuruyor.

[Nefsilerine zulmeden kimseler şehevat-ı nefsaniyelerinin ar­zu ettiği nimetlerin esbabını tahsile sa'yite emribilma'ruf ve nehyi-anilmünkeri terkettiler de ashab-ı ceraîm ve cinayetten oldular.]

Yani; ümem-i salifeye lâyık olan emribilma'ruf ve nehyianil-münkerle ve yekdiğerini irşada gayretle yeryüzünden fesadı kaldır­makla nefslerini helakten kurtarmakken bilâkis hudud-u ilâhiye-den çıkarak gerek kendi nefslerine ve gerek gaynlara zulmeden za­limler şehevat-ı hayvaniyelerine tebaiyetle riyaset-i mansıb ve sair lezaiz-i dünyeviyenin esbabını tahsile sa'yüe bütün bütün haktan i'raz ettiler ve günahkâr oldular. Binaenaleyh; helak oldular, git­tiler.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile teref ; nimet manâsına olduğu gibi itraf; in'am olunmak manasınadır ki «Zalim­ler in'âm olundukları nimetin zahirine ittibâ' ettiler» demektir. Şu halde «Nefislerinin arzu ettiği şeylerin esbabını tahsile sa'yettiler ve arzularının   hilâfına olan şeylerden i'raz ettiler» demek olur. manasınadır.

Vacip Tealâ bu âyetten ümem-i salifenin helaklerine sebep olan üç şey olduğunu beyan buyurmuştur : Birincisi; be­yinlerinde zulmün şayi olup zulümden içtinab etmemeleridir. İkincisi; şeriatın hilafı hava ve heveslerine tâbi' olmaları­dır. Üçüncüsü; emribilma'ruf ve nehyianilmünkeri ter-ketmeleridir. Binaenaleyh; herhangi milletin bu üç sebep kendile­rinde bulunursa helaklerine bâdî olacağına işaret olunmuştur.

Tarihe dikkat olunursa helak olan ümmetlerin sebeb-i helak­lerinin hemen başlıcası hava ve hevese tebaiyet ki herkesin aklına geleni işlemesi ve bu uğurda arzusunun hilâfına ahkâm-ı şer'iyeyi ayaklar altına alması ve zulmü âdet hükmüne koyması ve akıllı olanların süfehâ güruhuna nasihati terketmeleri olduğu görülür. Şu halde bu âyet-i celile bilûmum helak ve münkariz olan ümmet­lerin sebeb-i inkırazlarını icmalen beyan buyurmuştur.

Hulâsa; zalimler neyle mütena'im olursa nail olacakları ni'me-tin esbabına tâbi' kılındıkları ve ancak o esbabın caiz veya gayr-ı caiz, helâl veya haram olmasına bakılmadan tebaiyet ettikleri ve bu cihetten mücrimler zümresinden oldukları bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[121]

 

Vacip Tealâ zalimleri zulüm sebebiyle ihlâk ettiğini beyandan sonra zulmetmeyen bir kavmi velev kâfir olsalar bile küfür sebe­biyle ihlâk etmediğini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Rusülî Ahalisi muslih olup müfsid olmayan kar­ye ahalisini şirk sebebiyle Rabbin Tealâ ihlâk eder olmadı.]

Yani; bir karye ve belde ahalisi muamelelerinde rifkıla mua­mele eder, birbirlerinin hukukuna tecavüz etmez, nâsın hakkını zıya'dan muhafaza eder ve sulh u salâh üzere   geçinirlerse velev kâfir olsalar dahi o belde ahalisini küfürleri sebebiyle ihlâk etmek Rabbin Tealâ'nın âdetinden değildir. Çünkü küfür; Allah'ın hak­kına tecavüz olup kullarının hakkına tecavüz olmadığından Vacip Tealâ kemâl-i rahmetinden kendi hukukuna tecavüz edenin azabını ve intikamını âhirete te'hir eder. Zira; kadirdir. İstediği zaman in­tikamını alabileceğinden acele buyurmaz. Amma kulları âciz oldu­ğu cihetle onların hukukuna tecavüz edenlerden bu dünyada inti­kamını alır ve ihlâk eder. Bu sûrede zikri geçmiş olan Nuh, Hûd, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb ve Mûsâ (A.S.) m kıssalarına ve sair ahvale nazaran ehl-i sünnet indinde âyetin manâsı budur. Çünkü onların cümlesinin helaklerine sebep; zulümleridir, küfürleri değil­dir.

Beyzâvî'nin beyanı veçhile bu âyette zuIümle murad; küfür ve şirktir. Zira şirk; Allah'ın vahdaniyetine iftira olduğun­dan zulüm ıtlakına sezadır. Binaenaleyh âyetin manâsı: [Küfür sebebiyle Cenab-ı Hak bir belde ahalisini ihlâk eder olmadı] de­mektir. Bazıları âyete şöyle manâ verdiler : [Bir karye ahalisinin-muameleleri doğru olursa Rabbin Tealâ zulmederek o karye ahali­sini ihlâk e^mez. Zira; Rabbin Tealâ zulümden münezzeh olduğu cihetle ihlâke istihkak kesbetmeyenleri ihlâk etmez, eğer ihlâk ederse zulmetmiş olur, halbuki zulümden münezzehtir] demek olur.

'Karye ehlinin musIih olmaları yla murad; ahalinin muameleleri doğru olup yekdiğerinin hukukuna tecavüz etmemek ve herkes kendi hakkına razı olmak ve kâfir olsalar bile ahlâk cihetinden muntazam olmaktır. Amma ahlâk sukut eder, hill ü hürmet ortadan kalkar, herkes istediği yere el uzatır bir hale gelir ve yekdiğerinin hukukuna tecavüz temâdî ederse Cenab-ı Hak imtihan için bazı. belâya ile müptelâ kılar ve intibaha davet eder. Eğer mütenebbih olurlar, salâh-ı hale rücû' ederlerse helakten kurtulurlar ve eğer hukuka tecavüzde devam ederlerse helak olur­lar.

Hulâsa; bir karye ahalisinin muamelesi doğru olup sulh ü sa­lâh üzere bulunurlar ve yekdiğerinin hukukuna tecavüzden ictinab ederler ve birbirlerini ızrardan ihtiraz üzere olurlarsa Cenab-ı Hakkın onları ihlâk etmeyeceği ve mücerret küfür; helake sebep olmayıp ancak helake sebep olanın zulüm ve taadî olduğu ve zulmü âdet eden bir memleket ahalisinin payidar olmayacağı bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[122]

 

Vacip Tealâ   zulmün helake sebeb olduğunu beyandan sonra nâsın edyanda ihtilâfının sebebini beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrcm-er Rusül! Rabbin Tealâ istemiş olsaydı bilcümle nâsı bir ümmet kılardı ve lâkin nâs edyanda daima ihtilâf üzere­dirler, illâ şol kimseler ki, Rabbin Tealâ merhamet buyurdu, onlar ihtilâf etmezler.]

[Ancak Allahü Tealâ onları ihtilâf için halketti.] Veyahut [Ancak tevhid ve ma'rifet için halketti ve lâkin onlar ihtilâf etti­ler.]

Vacip Tealâ bu âyette nasın daima dinde ihtilâf üzere bulun­duklarım beyan buyurmuştur. Zira; nâsın bazısı hak ve bazısı da batıl üzere bulunur ve bazıları da ne yapacağını bilmez bir kör dö-ğüşüdür gider. Ancak Cenab-ı Hakkın merhamet buyurduğu kimse­ler ihtilâf etmezler. Çünkü; onlar doğru yola ihtida ettiklerinden ihtilâfa hacet kalmaz. Nasın iradelerini bir din üzere sarfetmeyip ayrı ayrı dinlere sarf edeceklerini bildiğinden Allahü Tealâ cümle nâsın bir din üzere olmalarını murad buyurmadı. Binaenaleyh; nâs birçok ümmetler ve fırkalar oldu. Meselâ; Yehûd, Nasârâ, Mecus, Müşrik ve İslâm olup onlar da sayılmaz ve tükenmez fırkalara ay­rıldılar.

Fahri Râzi ve Kazî'nin beyanları veçhile bu âyet (emrin) iradenin aynı olmadığına ve emir iradenin gayrı olup iradeyi müstel-zim olmadığına delâlet eder. Çünkü; Cenab-ı Hak nâsm cümlesine imanla ve ümmet-i vahide olmalarıyla emretti ve lâkin cümlesinin iman üzere. ümmet-i vahide olmalarını murat buyurmadığını bu âyetle beyan buyurdu. Şu halde her emir bulunan yerde irade bu­lunmaz. Zira; ef'âl-i ihtiyariyede irade-i ilâhiye abdin iradesine tâbi' olduğundan Allahü Tealâ bir kâfire imanla emreder, fakat kâ­fir iradesini imana sarfetmediği için Allahü Tealâ dahi irade bu­yurmaz. Şu halde emir var irade yoktur. Amma asıl iman kâfire na­zaran mümkün olduğundan kâfire imanla emir teklif-i mâlâyutakla emri mütazammın olmaz. Zira, iradesini sarfla tahsili mümkündür, ancak iradesini sarfetmeyerek tahsil etmeyeceğini Allahü Tealâ'-nın bildiği için tahsili mümteni'dir. Şu halde kâfirin imanı müm-kinbizzat mümteni bilgayrdır.

Hulâsa; Cenab-ı Hak murad buyurmuş olsa nâsın ümmet-i va­hide olacağı ve lâkin onlar iradelerini bir din üzere olmasına sar-fetmediklerinden Cenab-ı Hakkın murad buyurmadığı ve nâsın da­ima dinde ihtilâf üzere bulundukları ve ancak Allah'ın merhamet buyurduğu kimselerin ihtilâf etmedikleri ve Allahü Tealâ'nm on­ları halkı ancak ihtilâf edip ümem-i muhtelife olmaları için olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[123]

 

Vacip Tealâ naşı ihtilâf için halkettiğini beyandan sonra ihti­lâf üzere terettüb eden neticeyi beyan etmek üzere buyuruyor.

[Yâ Ekrem-er Küsül! Nasın isti'dadına göre beyinlerinde ihti­lâfı halketmekle Rabbin Tealâ'nın kelimesi tamam oldu. İşte o ke­lime de şudur: «Ins ü cinden elbette ben Cehennem'i doldururum. Hiçbir ferd-i âsî hariçte kalmaz, cümlesini Cehennemce ithâl ede­rim» demekten ibaret olan kelime-i ilâhiyesi tamam oldu.]

Vacip Tealâ bu kelimesini meleklere beyan buyurmuş ve demisti ki «Zat-ı ülûhiyetime kasem ederim ki elbette ben ins ü cin-nin cemiinden Cehennem'i doldururum» ve bu kelimeyi meleklere vaad buyurmuş olduğundan o va'd-i ilâhinin nâsın dinde ihtilâfları sebebiyle olduğu cihetle Cenab-ı Hakkın va'di yerini bulduğunu bu âyetle beyan buyurmuştur. Çünkü; bu sûrenin yukarısında beyan olunduğu veçhile insanlar ve cinler iki kısım olup onlar da ehl-i saadet ve ehl-i şekavet olduğundan saadet ehliyle Cennet dolacağı gibi şekavet ehliyle de Cehennem dolacaktır. Şu kadar ki Cennet ve Cehennem'in yalnız insanlardan veyahut yalnız cinlerden değil belki her iki sınıftan da dolacaklarını Vacip Tealâ bu âyetle beyan buyurmuştur. Buna sebep de nâsın dinde ihtilâf edip bir kısmı din-i hakkı ihtiyar ve diğer bir kısmı da din-i batılı irtikâb etmeleridir. Binaenaleyh; herşeyde tefrika, insanları mehlekeye ilka ettiği gibi dinde tefrikanın dahi mehlekeye ilka ve felâkete duçar edeceğine bu âyet delâlet eder.

Hulâsa; ins ü cinnin cemiinden Cehennem'in dolacağını beya­na müteallik va'd-i ilâhinin nasın dinde ihtilafıyla yerini bulduğu ve bu vesileyle şu kelimenin tamam olduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[124]

 

Vacip Tealâ bu sûrede beyan olunan kıssaların iki cihetle fay­dasını icmalen beyan etmek üzere buyuruyor.

[Rusül-ü kiramın kıssalarından hahîhim! Sana haber verdiği­miz vukuatın her biriyle biz senin kalbini takrir eder ve sabit kıla­rız ve şu sûrede sana tevhid üzere delâlet eden aklî ve naklî delil­ler ve ibret alınacak vaaz ve müminleri a'mâl-i salihaya irşad ede­cek zikirler geldi. ]

Rusül-ü kiramın kıssalarıyla Resulullah'ın kalbini tesüitle murad; vezaif-i risaleti edada kalbini kuvvetli kılmaktır. Çünkü; enbiyanın kıssalarında ümmetlerinden gördükleri ezaya sabrettik­leri ve her türlü meşakkata göğüs gerdikleri ve bir an tebliğden fütur getirmedikleri ve vazifelerine daima ikdam ettikleri ve mü'-min olanların helakten halâs ve kâfirlerin helak oldukları ve âki-bet enbiya-yı izamın zafer buldukları mevcut olduğundan bu vu­kuatları beyan etmek; elbette Resulullah'ı teşci' -ettiği gibi kalb-i nebevilerinin de müsterih olacağında güphe yoktur. Binaenaleyh; Kureyş kavminden vâki' olan ezaya sabır ve tahammüle muktedir olur. Çünkü; musibet umumî olursa tahammülü elbette hafif ola­cağı bedihidir. Zira; insanların duçar oldukları iptilâda kendine müşarik olanları görünce müteselli olmak âdetleridir.

Hak'la murad; delâil-i akliye ve nakliyedir. Çünkü; bu sû­rede vahdaniyete delâlet eden birçok deliller serdedilmiş ve bilhas­sa enbiya-yı ızâm hazaratınm ümmetleriyle vâki' olan mübahase-lerinde her türlü delâil-i kafiye ve iknaiye beyan olunmuştur.

Mev'izeyle murad; naşı seyyiât-ı dünyadan vazgeçirecek ve âhirete terğib edecek emri ve nehyi mutazammın birçok vaaz­lar ve tenbihler bu sûrede nazil olmuştur.

Ma'rifet-i ilâhiyeyi mucip olan delâili işitmek fayda vermeyip ancak o delilleri kabul edecek kalpte kabiliyet-i kâmile olmak lâ­zım olduğuna işaret için Vacip Tealâ bu âyette kalbin ıslâhını ve takrir ve takviyesini icabeden şeyleri haber verdiğini beyan bu­yurmuştur.

Şu hâlde bu sûrede Vacip Tealâ kalb-i nebeviye kuvvet vere­cek delilleri beyandan sonra kalbe girecek ve intifa' .edecek vaaz­ları zikretmek gaayet şerefli bir tertibi mutazamnundır.

Hulâsa; bu sûrede zikrolunan kısas-ı enbiyadan maksat; Re-sulullah'ın kalbine kuvvet ve yakinine ziyade, vezaif-i risaleti eda­da sebat ve kâfirlerden gördüğü ezaya sabra sevketmek olduğu, ma'rifet-i ilâhiyeye delâlet eden delillerin ve mü'minlere menfaat verecek vaazların zikrolunduğu bu âyetten müstefad olan fevaid cümlesindendir.[125]

 

Vacip Tealâ bu sûrede âhirete terğib ve maâsîden tehdid ve ümem-i maziyenin vukuatlarını zikirle ibret-i müessire olacak vaazların nihayeye baliğ olduğunu beyandan sonra iman etmeyenleri tekrar tehdid ve insafa davet etmek üzere :

odur ve AHahü Tealâ'ya tefviz-i umur et. Zira; her işin velisi odur ve Rabbin Tealâ sizin amelinizden gafil değildir.]

Yani; yerin ve göklerin gizli esrarının ilmi Allahü Tealâ'ya mahsustur. Allah'ın gayrı hiç bir kimse gayba muttali' değildir, ancak gaybı o bilir ye kulların cümle umuru ancak ona râci'dir. Zira; cümlenin mercii odur. Onun gayrı bir merci' yoktur, Allahü Tealâ'nm ilm-i tâmmı ve kudret-i kâmilesi olup herşeyin mercii olunca ona ibadetine devam. et. Zira; onun gayrı ma'budun bilhak yoktur ve cümle işlerini ona tefyiz et ve kâfirlerin küfr üzere inat­larından mahzun olma. Çünkü; Allahü Tealâ sizin amelinizin her cüz'ünü bilir ve ilminin icabı herkesin amelinin cezasını verir, hiç bir amel cezasız kalmaz.

Bu âyet-i celile; insan için lâzım olan vezaif-i* mühimmeden üçünü beyan etmiştir.

Birinci vazife; herşeyden evvel Vacip Tealâ'yı sıfât-ı kemâliyesiyle bilmek olduğundan Vacip Tealâ bu âyette ye­rin ve göklerin esrarını bildiğini beyanla ilminin kemalini ve cümle umurun kendine râci' olduğunu beyanla kudret-i kahiresine işaret etmekle kullarının zat-ı ülûhiyetini böylece bilmeleri ve tasdik et­meleri lâzım olduğuna tenbih buyurmuştur. Çünkü; Cenab-ı Hakkı künhü ve hakikatıyla bu dünyada bilmek insan için mümkün ol­madığından sıfat-ı zatiyesiyle bilmek lâzımdır.

İkinci vazife; Cenab-ı Hakkın vücudunu ve sıfât-ı kemâliye sahibi olduğunu bilip tasdik ettikten sonra ibadet edip mâsivadan kaf-ı alâka ederek cümle umurunu Rabbisine tefviz edip herşeyi mevlâdan bilmek ve beklemek lâzım olduğuna işaret için Vacip Tealâ ibadetin lüzumunu ve tevekkülün vücubunu emir ve tenbih etmiştir.

Üçüncü vazife; ileride başına geleceği düşünmektir. Çünkü; şu hayat-ı dünya bittikten sonra dünyada işlediği ameli saadet veya şekavet suretinde mi zuhur edeceğini bilemediğinden daima işini şer'a tevfik etmeye sa'yetmek lâzım olduğuna işaret için kullarının amellerinden gafil olmadığını beyanla Vacip Tealâ, a'mâl-i saliha tahsilinin lâzım olduğuna tenbih etmiştir.

Hulâsa; Allahü'Tealâ'nın göklerin ve yerin gaybını bildiği ve cümle umurun mercii kendisi ve binaenaleyh; ibadetin lüzumu ve kendisine tefviz-ı umur etmek ehem ve elzem olduğu ve kullarının hiçbir amelinden gafil olmayıp hepsini bildiği bu âyetten müste-fad olan fevaid cümlesindendir.[126]

 



[1] İşbu cildin (2154) sayfasında mezkûrdur.

[2] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2279-2280

[3] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2280-2281

[4] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2281-2282

[5] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2283-2284

[6] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2284

[7] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2284-2286

[8] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2287-2289

[9] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2289-2291

[10] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2291-2292

[11] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2292-2293

[12] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2293-2294

[13] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2294-2295

[14] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2295-2296

[15] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2296-2297

[16] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2298-2301

[17] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2301-2303

[18] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2303-2305

[19] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2305-2306

[20] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2306-2307

[21] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2308-2310

[22] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2310-2312

[23] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2312-2313

[24] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2314

[25] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2315-2316

[26] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2316-2318

[27] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2318

[28] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2318-2319

[29] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2319-2320

[30] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2320-2322

[31] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2322-2325

[32] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2325-2326

[33] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2326

[34] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2327-2328

[35] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2328

[36] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2329-2331

[37] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2331-2332

[38] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2332-2333

[39] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2333-2334

[40] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2334-2335

[41] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2335

[42] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2335-2337

[43] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2337-2339

[44] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2339-2340

[45] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2340-2342

[46] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2342-2344

[47] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2344-2345

[48] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2345-2346

[49] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2346

[50] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2347

[51] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2347-2349

[52] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2350

[53] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2350-2351

[54] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2352-2353

[55] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2353-2355

[56] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2355-2356

[57] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2356-2357

[58] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2358

[59] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2358-2360

[60] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2360-2362

[61] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2362-2363

[62] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2363-2365

[63] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2365-2366

[64] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2366-2367

[65] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2368-2369

[66] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2369-2370

[67] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2370-2371

[68] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2371-2372

[69] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2372-2374

[70] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2374

[71] Deve yavrusu.

[72] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2375-2376

[73] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2376-2377

[74] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2377-2378

[75] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2378-2380

[76] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2380-2381

[77] Anadolumuzun ekseri köylerinde   maruf ve müsta'mel olan bir nevi yere kazılmış ocaktır.

[78] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2381-2383

[79] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2383-2385

[80] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2385-2386

[81] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2386-2387

[82] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2387-2389

[83] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2389-2390

[84] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2390-2392

[85] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2392-2393

[86] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2393-2394

[87] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2395

[88] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2395-2396

[89] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2397-2398

[90] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2399

[91] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2399-2401

[92] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2402

[93] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2402-2404

[94] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2404-2405

[95] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2405-2406

[96] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2406-2408

[97] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2408-2411

[98] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2411-2412

[99] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2413-2414

[100] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2414-2415

[101] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2415-2416

[102] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2416-2418

[103] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2418-2420

[104] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2420-2422

[105] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2422-2423

[106] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2424-2425

[107] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2425-2426

[108] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2426-2427

[109] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2427-2428

[110] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2428-2429

[111] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2429-2432

[112] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2432-2433

[113] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2433-2434

[114] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2435-2436

[115] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2436-2437

[116] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2437-2439

[117] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2439-2441

[118] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2441-2443

[119] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2443-2444

[120] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2444-2446

[121] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2446-2447

[122] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2447-2449

[123] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2449-2450

[124] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2450-2451

[125] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2451-2452

[126] Konyalı Mehmed Vehbi, Büyük Kur’an Tefsiri, Üçdal Neşriyat:  5-6/2453-2455